Pembe çiçekli tokalarını çıkarmış kız.

 

Duş almak, kahve yapmak ve akşam güneşi eşliğinde blog yazmak... Ne güzel bir huzur anı. Huzur... Bu kelimeyi hiç konuşmadık değil mi?

Yıllar geçtikçe eski anılarım siliniyor. Örneğin ilkokul yıllarımı artık neredeyse hiç hatırlamıyorum. Ne tuhaf, oysa bundan beş yıl öncesinde bile... Sahi, acaba bundan beş yıl öncesinde ne hatırlıyordum? Bunu görmek için bundan beş yıl öncesinde yazdığım yazılarıma -elimde kalanlar olduysa- bakabilirim tabii ancak yine de o yazıları bulup okusam bile aslında neyi hatırladığımı göremem. Olsa olsa, neyi yazdığımı ve hatta, sana neyi yazdığımı görebilirim.

Yazmak an'ı tutmak evet. Andaki seni belki ama fark ediyorum ki yazmak, sendeki anı tutmak demek değil. O anda olan seni yazdıklarından okuyabilirsin. O anı algılayan seni, yazdıklarından görebilirsin. Oysa o anı, o andan sonra zaman geçtikçe yavaş yavaş unutur, yitirirsin.

Yitirmek kötü bir şey mi? Sanmıyorum. Önceden sanırdım. Bundan ödüm kopardı. Tutmak tutmak tutmak ve asla bırakmamak isterdim. Korkardım, mutlaka bir şeyden korkardım. Hayır bırakmaktan ve hatta yitirmekten bile değil; bence ben, bir daha aynı hissi yaşayamamaktan korkardım. Bu nedenle de, korkardım...

İlkokula dair en net hatırladığım şey ilk günü. Hatta sahneler gözlerimin önüne o anın içindeymişim gibi geliyor biliyor musun? Bence benim uzamsal (görsel-mekansal) zeka türüm gerçekten gelişmiş. Bir anı unutamamış gibi yazabiliyor olmamı sağlayan da bu. Ben, iyi hayal kuramam belki ama geçmiş veya gelecekteki bir ana sanki o anı yaşıyor gibi net bir şekilde, evet hatta üç boyutlu bir şekilde, ışınlanabilirim. Hissedebilirim.

Ben ilkokula giderken hala mavi önlük giyiyorduk. O önlüklerin bir de yakalıkları olurdu hani. Benimkiler hep danteldendi. Pembe bir çantam vardı, Barbieli olmalı. Ben aslında yerde sürdürmeli çantalara hevesliydim ama o çantalar ağır olur bahanesiyle -aslında gerçek nedeni yerin tozunu çantamla taşımamdan korkmalarıydı- bana o çantadan almamışlardı. İçimde de kalmamıştı aslında ama yani kendi çantamın pembe olması da, Barbieli olması da özel olarak ilgimi çekmiyordu bundan bahsediyorum. 

Çocukken bile özel olarak ilgimi çeken pek bir şey yoktu. Kız çocuklarına neler alınırsa, bana da onlar alınmıştı işte. Sadece bir keresinde bir yelekli gömlek vardı (o da pembe renkti aslında ahahah), onu çok beğenmiştim onu hatırlıyorum. Bu tip şeyleri arada görür ve beğenirdim. Alınırsa da hep severek giyer ve kullanırdım. Çünkü o şeyi, evet ben seçerdim.

İlkokulun ilk gününde teyzem saçlarımı iki yandan balık sırtı örmüştü. Pembe çiçekli bir toka takmıştım onu hatırlıyorum. Her şeyim de pembe renkmiş ahahahhaha, aslında pembe renge takılmış kızlardan değildim. Söyledim ya, bana kız çocuklarına ne alınıyorsa onlardan alınırdı; ben de kullanırdım işte. Sonra anneannem bu duruma bir yorum getirmişti. O yorumu bugün bile hatırlarım. Hani yine böyle dantelli gibi eski okul tokaları vardı, işte ilk günlerde onlardan takmamı yoksa süslü görüneceğimi öğütlemişti. Neeee?! :) Ah, bundan ödüm kopmuştu ödüm! Ya benimle süslüyüm diye arkadaş olmazlarsa... Hemen pembe çiçekli tokalarımı değiştirmiştim.

Ben o yıllarda yaşıtlarıma göre uzun boyluydum. Bu nedenle hep arka sıralarda oturmuşumdur. :( Okulun ilk gününde ise sanırım sıralar dolu olduğundan en arkanın bir önüne oturmuştum. Anneannemin komşusu bir teyze vardı. Onun torunu da benimle yaşıttı. Biz torunuyla aynı sınıfta değildik ama o teyze benim sınıfıma da sanırım annemlerle falan konuşmaya gelmişti. En önde yine anneannemlerin komşusu olan ve sınıf arkadaşım olacak bir kız oturuyordu. O teyze kızı sen en önden al, arkaya benim yanıma oturt ahhahahahahha. O kız, sınıftaki ilk arkadaşım olmuştu.

Ben uyumlu bir kızdım. Kovboyluk günlerim hızla, belki de bıçak gibi, geride kalmıştı. Artık akıllı, uslu, sessiz, uyumlu ve dantelli tokasını takmış bir kız olarak oturuyordum. Sınıf öğretmenimiz yerlerimizi değiştirdiğinde bile ben sanırım aynı yerde kalmıştım, ya da yine benzer bir şekilde en arkanın bir önünde bir sırada. Yanımda asla hoşlanmadığım fırlama oğlanlardan biri olmalı. Aslında çok da fırlamalardan değildi ama huysuzdu... Arkamda ise müthiş bir gıcıklık hissedeceğim E. ile sonradan hayatın ve çalışkanlığımızın bizi en yakın arkadaş yapacağı B. isimli iki kız otururdu.

E. gerçekten sinir bozucu bir kızdı! :) Sırf ben gıcık kapıyorum diye ayaklarını benim sırama uzatır, önlüğüme dokundururdu. Onu uyarmama rağmen bunu yapardı. Aslında tatlı bir kızdı. Belki de arkadaş olmak istiyordu, bunu daha önce hiç düşünmemiştim. Ben ona sinir olmuş bir şekilde konuşurdum, onun da bence hoşuna giderdi çünkü aynı davranışı bir daha yapardı. Yine de zamanla sohbet ettiğimizi hatırlıyorum. Hayal meyal. 

Mesela bugün E.'ye sempatim var. Evet, aradan geçen yirmi yıldan sonra bile E.'yi hep iyi hatırlarım. Çünkü sosyal medyamda bile ekli ahahhahahah. Taaa ilkokuldan bile tanıdığım pek çok kişiyle bağım aktif olarak olmasa bile canlı kaldı ne tuhaf. Öyle olmasaydı, takipleşmezdik.

B. ile yakın arkadaşlığımız sanırım hep tek taraflıydı. Onun tarafından mı benim mi bugün emin değilim. Ayrı tellerden çalardık. Bence o benim uyumlu ve çalışkan bir kız olmamla arkadaştı; bense insanların bizi yakın arkadaş olarak görmesiyle arkadaştım. Onun ablasını severdim. Her öğle arasında ve çıkışta B.'yi okuldan almaya gelirdi. Güler yüzlü, çıtı pıtı bir ablaydı. B.'ye her gün hep ''bugünün nasıl geçti'' diye sorar ve dinlerdi.

İlginçtir, ortaokul yıllarımı ilkokul kadar bile hatırlamıyorum. Sanırım o kadar hatırlamak istemiyormuşum ki beynim hepsini silmiş. Kötü bir olay yaşadığımdan değil, kötü hissettiğimden. Sınıfımda fırlama bolluğu vardı. Hatırlıyorum da altıncı sınıfın ilk günlerinde hep ağlardım. Benim bunların arasında ne işim var yaaaa, diye. :)

Ben çalışkandım. Çalışkan ve başarılı. Birinci sınıftan sekizinci sınıfa kadar hep sınıf birincisi oldum. (İlkokulda B. ile kafa kafaydık.) İnsanlara ''ikiyüzlü'' sıfatını bu yıllardaki izlenimlerim sonrasında yakıştırır olmuştum. Ve gözlemci olmaya da, o yıllarda başladım. Hala uyumlu, çalışkan, kendi halinde bir kızdım. Ve, arkadaş olunası. 

Yine de hiç arkadaşım olmadığını biliyordum. O yıllarda da, büyürken de. Keşke bunu o yıllarda değil de, büyüdükten sonra fark etseydim. Bunu çok erken yaşta fark ettiğim için güvensiz bir kız olmuştum. İnsanlara güvenemezdim.

Beni en çok kıran yeme bozukluğu yıllarımdı. Artık nihayet minyon bir kız olsam da... Bir öğretmenimin bile bana iyi misin diye sormaması, ne kadar başarılı olursam olayım gerçek bir onay alamamış olmam bugün bile aklımı karıştırır. Sanırım bir şeyleri, ötesinde başarı adlı bir ödül olsa bile, içime sinmediği noktada bu kadar kolay bırakmamı tüm bu ergenlik yaşantılarıma borçluyum. İyicil bir borç mu, kötücül bir borç mu tartışılır tabii.

Liseye güzel başlamıştım. Biliyorsun anlatmıştım, kolayca arkadaş bulurdum. Öylece otursam bile. Sanırım kaderimi kırabileceğim zamanlardı. Artık önüne konulanı değil, beğendiğini kullanacak bir kız olabilme şansımın olduğu bir dönem. Oldum da ama fazla bireyseldim. Kendi başıma gezmeyi de, farklı insanlarla sohbet etmeyi de severdim. Sanırım yakın arkadaşlarım da bu nedenle hep benim gibi insanlar oldular: Fazla bireysel...

Kalbim hep o uzaktan eğlenceli görünen sıcacık arkadaş gruplarının özlemini çekerdi. Bunu üniversitede bulmayı ummuştum. Bunun için karakterimi bile yontmaya hazırdım. Eğlenceli vakitler geçirmedim diyemesem de... O kızı bir türlü bırakamadım. Pembe çiçekli tokalarını çıkarmış kız... beni bırakmadı. 

Kendimle uyumlu ortamlarda bulunamadım. Böyle olunca kendimle uyumlu da olamadım. En önemlisi, aşkı da bulamadım. Aşk algım, o çok değer verdiğim aşk algım, sakat kaldı.

Arkadaşlık ilişkilerime hep çok önem verdim ama bugün... Anılarımın bile bir değeri kalmadı ve hepsi iç içe geçip sadece eski arkadaşlık nostaljisine dönüştüler. Oysa ben, canlılığı istemiştim. En başından beri her konuda her zaman bunu istedim. Canlılığı.

Tüm melankolim bundan biliyor musun? Ben canlıydım ama sonra o can benim içimde kaldı. Onu dış dünyaya akıtma olanağı bazen bulamadım ve bazen de yaratamadım.

Büyüdükçe de bu değişmedi; çünkü geçmişin hüznüne saplı kaldım. 

Olabilirdi ama olmadı. Neden olmadı ama ben çok istemiştim? O zaman bundan sonra hiç de olmaz! Beklemeyim bile...

Böyle düşünmek, bir sonraki evreyi grileştirdi. Siyah beyaz yaptı. Kendini gerçekleştiren kehanetlerim peşimi bırakmadı.

Şimdiyse hepsi nostalji oldu. Elimde siyah beyaz anlar. Bazıları anı evet ama çoğu, an. Anı daha farklı bir şey. O, kalbindendir.

Huzurun da bununla bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Siyah beyaz anlar, geride kalmıştır. O anlara da haksızlık yapmamalıyız, onları kötülememeliyiz. Bizi tatmin etmediğini bugün düşünüyor olabiliriz ama muhtemelen yaşarken... Tamam yaşarken de düşünüyor olabiliriz ahahahahha. Her neyse, geride kaldı. Huzur, bu anda yaşanan bir şey. Huzuru şu an deneyimliyorsun, sendeki an üzerinden deneyimlenir huzur.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar