Yüksek lisansa ilk başladığım dönem sudan çıkmış balık gibiydim. Çünkü derslerime ara dönemde, bahar döneminde, başlamıştım. Bir de üstüne uzaktan eğitimdi! Zaten konsepte alışmak direkt ikinci dönemin derslerini aldığım için zorken, bir de üstüne yüz yüze eğitim bile görmüyorduk.
Yüksek lisans bir güz, bir bahar olmak üzere iki dönem zorunlu ders dönemi ve dört dönem tez döneminden oluşmak üzere toplamda altı dönem sürüyor. Tabii derslerini verdiysen ve tezini yazıp üstüne savunup üstüne bir de yetmeyip tezin geçtiyse istersen üçüncü dönemde de bitirebilirsin (benim zamanımda öyleydi :P).
İlk dönem, yani güz dönemi dersleri daha bu işlere giriş dersleridir. Araştırma tekniklerini vs öğrenirsin. Seçmeli derslerin de vardır pek tabii ancak bunlar da daha çok araştırma yöntemlerini öğrenmen üzerinedir. Bunları tabii ki boşa öğretmiyorlar. Özellikle de ilk dönemde... Bunları en en en baştan sana gösteriyorlar ki tez konuna aklı selim karar verebil. En baştan neyin ne olduğunu bil.
Ben bu aşamayı yaşamadım, yaşayamadım. Çünkü ara dönem sınavını kazanarak yükseğe başladım. Sonra da okul açılınca direkt bahar dönemi derslerini (ikinci dönem oluyor) alarak kendi ilk dönemime başladım.
Bu ikinci dönem derslerini, daha önceki dönemde yüksek lisansı kazananlarla aldım. Bu dersler daha çok alanla ilgili derslerdi. Yani artık genel değil, özel olarak Türkçe öğretimine ilişkin derslerdi. Bu dersler çok da keyifli ve ufuk açıcı derslerdi bu arada. Ben zaten okuduğum okulu da bölümü de bu anlamda hep sevdim. Bazı hocalarım gerçekten yenilikçi fikirlere sahipti. Her ne kadar dersleri işleme stilleri -bence- eski tarzda olsa da, alana yönelik bakış açıları yeniye dönüktü.
Uzaktan eğitimle aldığım derslerde ödev üzerinden sunum yaparak giderdik. Ben tabi ki her zaman güzel işler ortaya koyardım. Atmıyorum, ciddiyim. Aldığım en iyi ve aslında beni gururlandıran iltifat, bu bahsettiğim dönemde olmuştu. En ufak detaylara bile dikkat kesilen bir hocam vardı. Sayesinde lisanstayken bir makalenin nasıl yazılabileceğini ve detayların önemini keşfetmiştim. Yüksekte aldığım dersin adı ise Türkçe Öğretiminin Psikolojik Temelleri idi. Ödev konum da güzeldi ama ileride yine bu tez işlerine girersem diye bunu kendime saklıyorum. Belki daha detaylı araştırmak isterim. Neyse! Bir ödev yapmışım ki aman Tanrım didim. Hoca bile öyle dedi gerçekten. Ciddiyim, dedi. Demişti...
Detaylıydı ödevim. Bana ''az daha geliştirildiğinde bir tezin kavramsal çerçeve kısmını oluşturabilir'' demişti. Bana daha iyi hissettiren daha yüksekte başka bir iltifat duymadım ne o zamana kadar, ne o zamandan şimdiye kadar. :) Çünkü bu hoca bunu dediyse, gerçekten demiştir. Ve bunu sadece bana demişti. Yapay zekadan falan da yardım almamıştım.
Sonra başka bir dersim vardı, yine aynı dönemden. Başka bir hocanın dersi bu. Bu hoca her ne kadar benim ağzımı pek açtırmasa da sağ olsun, yine çok saygı duyduğum ve gerek bizim ülkemizde gerekse direkt Türkçe öğretimi alanında pek çalışılmamış konuları araştırttığı için ilham bulduğum bir hocamdı. Verdiği ödevler de böyleydi. Türkçe kaynak kıtlığı olan ödevler. :) Bana disiplinlerarası olan bir konu vermişti: Kavram tanımı ve kavram imgesi. Bu aslında matematik ve fen bilimleri alanında çalışılmış bir konu. Yabancı yayınlarda bile sadece bu alanlarda kaynak bulabilmiştim. Değil Türkçe öğretimi alanında nasıl kullanılıyor bulayım, dil alanında nasıl kullanıldığını bulamamıştım öyle diyim... Bunu hocaya da sorunca, o bana üç beş kaynak önermişti. Daha evvel bu konuda çalışma yapan başka yüksek lisans veya doktora öğrencileri. Onların çalışmalarının peşine takılıp kaynakçalarını didikleyip kendi ödevimi yapmıştım. Yine hoca beğenmişti sağ olsun.
Hal böyleyken, gerçekten yetenekliyken... bir diplomamın olmaması çok salakça geliyor değil mi? Öyle öyle. Bunun üstüne düşünmüyorum çünkü yüksek lisansı bir yerden sonra savsaklamamın da, bırakmamın da gerçekten çok mantıklı ve geçerli, dahası bana artık bedensel olarak da zarar veren sebepleri vardı.
Hem, yükseği bırakmadan önce kendimle konuşmuştum. Kimseyi suçlamayacağım, kendimi sorgulamayacağım ve bu bilmem kim bile bitirdi ben kaldım, demeyeceğim üzerine kendimle anlaşmıştım.
Anlaşmama uyuyorum. Yine de... Bıraktığım için değil ama istediğim tezi yazmak için gayret etmediğim için buruk hissediyorum.
Üzgün, kırgın veya kızgın değil; buruk.
Çok yalnız hissetmiştim. Her anlamda. Kendimi sınırlarımı koruyarak ifade edememiştim. Görülmemiştim, tebrik bile duymamıştım. Üstüne bir de konuma o kadar uzaktım ki... İnanmadığım bir şeyi nasıl yapabilirdim? Arka planda kaos dolu günler geçiriyordum üstüne... O günlerin şu an izinin bile olmaması kafamı karıştırıyor. Hepsi kabus muydu?..
Hayır, canım yanmıyor ama... Genel olarak, her konuda, düşünüyorum da... Bunu düşünmek de faydasız biliyorum. Sadece anlayamıyorum. Gerçekten zeki, yetenekli, iyi huylu, üstüne sevedebilen bir kız... Hayatının her alanında geri kalmış... Sen bu saçmalıktan ne anladın sevgili okur? Hayır yani her şey benim suçum olsa bile, yine de sence bu fazla bir bedel değil mi? Kıyaslamak değil ama... gerçekten değil ama... Daha kötülerini yapan, kendini daha kötü de baltalayan hani... :) biri bile benden daha çok ilerlemiştir diye düşünüyorum. Bunu düşünmek beni bir yere götürmez biliyorum ama...
Sadece anlayamıyorum. Gerçekten anlayamıyorum. O kadar saçma ve hatta aptalca ki, anlayamıyorum bile.
Ben pes etmedim bu arada. Tamam benim hatam olsun veya benim hatalarım baskın olsun. Olsun be hadi olsun o zaman. Ben zaten nereye adım atarsam ilerlerim. Bunu yaparım. Ama zaman... Zamanım o kadar çok gitti ki... Üstelik bir kere bile tatmin olmuş ve verdiğimin getirisini almış hissetmedim. Herhangi bir konuda??
Öfkem geçti. Hani geçen ay pik noktasına çıkmıştı. Sonra geçti. Yüksek lisansı kendi mızıklanmamdan bitiremedim biraz da tamam kabul. Ama yani orada baskı hissetmiştim ve tek baskı derslerim değildi! Her şeyi de yazamam. Kendimi anlıyorum ama... Ben en başta hata yaptım. Kendime sahip çıkmadım. Herkese karşı. Aileme karşı bile. Fikirlerimin de ardında durmadım. Güçlü bir şekilde bunu yapmadım. Hep diğerlerini düşündüm. Ne güzel, diye düşündüm mesela, ne güzel onlar bir şeyleri savunmak zorunda değiller. Ya zorunda değiller, ya da bunu onlar için başkası yapıyor.
Benim rolüm cadı olmak mı? Ah hayır iptal iptal :), lütfen bunun cevabını öğrenmeyim. Yoruldum, sıkıldım ve zamanım yeterince gitti. Artık bu saçmalıklarla uğraşmak istemiyorum.
Artık kendimi savunmuyorum. Artık kendimi savunacak davranışlarda bulunmuyorum.
Keşke kendim gibi bir arkadaşım olsaydı, onun kıymetini bilirdim. O da mutlu olurdu. Gerçekten mutlu olurdu.
Yüzümde acının tatlı tebessümü var. Yazdıklarımla ilgisi yok, her şeyle ilgisi var. Kimseye güvenmiyorum ben. Tek bir kişiye bile. Kalbimi en çok bu kırmıştı. Artık kimseye güvenmeyeceğimi bilmek. Bu yüzden sana anlattım sanırım. Önemsiz şeyleri. Beni okuduğun için teşekkür ederim sevgili okur.
Nisan ayını çok severdim. Bana Studio Ghibli filmlerini anımsatırdı. Hala öyle sanırım, hala anımsatır. Mesela şimdi aklımda bir film belirdi. İsmi, The Secret World of Arrietty (Aşırıcılar). Yeşil baskınlığı var bu filmde. Bu filmi düşündüğümde aklıma yağmurun izlerinin yeşilden süzülüşü geliyor. Bir parmak kızın öyküsü. Keyifli, sevimli. Müziği de güzel, yazımın sonuna eklerim.
Bu ay, biraz kendimi geliştirmek istiyorum. İlerlemek ve bu şekilde uzaklaşmak.
Nisanı hala seviyorum bu arada. Ama artık en sevdiğim ay değil. Yani değilmiş. Ne zamandır böyle bilmiyorum. Ben de bu yıl fark ettim ama aslında birkaç yıldır en sevdiğim ay değilmiş.
Yeni en sevdiğim aya henüz karar vermedim. Belki bu yıl hiç karar veremem. Bu yılın bir günü, kalbime girmeyi başarırsa, o günün içinde bulunduğu ay yeni en sevdiğim ay olabilir.
Evet, daha bu yılki nisanı yaşamadık ben de biliyorum. Yine de... hadi tamam. Belki yeni en sevdiğim ay yine nisan olur.
Güzel bir ay dilerim.
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
![]() |
| Arrietty olarak gezinirken çektiğim bir kare. :) |










