Bir yaz gecesi hiç de beklemezken odama bir misafir konmuştu. Geleceğini sezdiğimden mi bilmem, onu karşımda bulduğum an şaşırmadım. Yine de onu tanıyamadım. Ne adını biliyordum, ne anlamını. O beni penceremin gerisinde beklerken, ben internetten Amerikan yerlilerinin ona rüyalarını fısıldadıklarını öğrendim. Bu beni muhakkak heyecanlandırmıştır ama beni asıl heyecanlandıran, onun kendisiydi.
Şeffaf, ince uzun kanatlarıyla ilk başta hareketsizdi. Onu bir süre izlememe izin verdi. Gecenin içindeki odamın ışığı onu bana getirmişti. Bir ışık, bir yıldız ışığı, belki de onun yolcu almak istediği bir şeydi. Ona ne fısıldayacağımı ezbere biliyordum. Buna rağmen onu izlemek, onu biraz daha fazla izlemek için bekledim. Gitsin istemedim, biraz daha benimle kalsın ve ben onu yakından göreyim istedim.
Sonra o, sanırım benim gibi, beni yakından görmek istedi. Yaklaştı yaklaştı. Kanatları o kadar hızlıydı ki korktum ve geri çekildim. Buna rağmen gitmesini istemedim. O da içeri girmek ister gibiydi. Ondan korkmuştum ama gitmesinden daha çok korktum. Odamın ışığını kestiğim aklımda. Bu onu sakinleştirmişti. Bir süre bekledi. Ona rüyamı fısıldadığım anda, uçtu gitti. Beni duymasını ümit ederek rüyamın benden o an akabilen tüm anlarını ona fısıldadım.
Benim yanımdan ayrıldıktan sonra başka bir evin ışığına misafir oldu mu bilmem. İtiraf etmek gerekirse en çok bunu merak ediyorum. Onu bir daha görmedim. Kanlı canlı ilk kez gördüğüm bu böcek, benim için bir çeşit ışık taşıyıcısıydı. Hayatının ilk yıllarını larvasında su altında geçirip sonra yeryüzünün en hızlı uçucularından biri olduğu için, değişimin dönüşümün ve yeni bir benliğin habercisi olarak görülüyorlarmış.
Vücutlarının tasarımları helikopter firmalarına bile ilham verebildiği gibi, doğada da onlara üstünlük sağlayan keskin görüş, hızlı uçuş ve iyi avcı özelliklerini getiriyormuş. Helikopter böceği, yusufçuk, kız böceği, iğnecik olarak da isimlendirilen bu böceklerin kişiye şans getirdiği de rivayetler arasında.
Onu görmeden evvel izlediğim bir videoda bu sembol eşliğinde dilek dilemiştim. Sonra karşımda gerçeği bitince ne yapacağımı şaşırdım. Çünkü daha önce onu hiç görmemiştim. Onun ne olduğunu anladığımda bile, dileğimi ona fısıldamak aklıma çok geç geldi. O, o kadar ilgi çekiciydi ki, onu izlemek dışında bir şey yapamadım bile. Normalde olsa onun ardından tüh be derdim sanırım. Oysa ben, uzun zaman önce gerçekleşmiş bu karşılaşmamızı hep şanslı bir karşılaşma olarak anımsadım.
Hayatımda ilk kez böyle değişik bir tesadüf bana parlak bir umut hissettirmemişti. Hissettiğim heyecan, ona yüklenen anlamlardan değil de, onun kendi varlığından ileri gelmişti. Şeffaf kanatlarının ışığı yansıtışı, bana göre onun rüya taşıyıcısı bir böcek olmasından daha ilgi çekiciydi. Sonrasında başka bir yusufçukla hiç karşılaşmadım. Hissettiğim burukluk sadece bununla ilgili. Tabii dileğim de gerçekleşmedi ama canı sağ olsun. :)
Yıldız kayarken de benzer bir hisle dolarım. Meteorlar oradan oraya hiç beklemediğimiz anlarda uçuşurken, ilk başta öyle çok heyecanlanırım ki, dilek dilemek sonradan aklıma gelir. Sanırım beni asıl heyecanlandıran, gökyüzünde süzülen o pırıltı olur. O pırıltıyı gördüğüm o saliselik zaman dilimi. İşte beni heyecanlandıran budur. Dileğim veya dileklerim ağzımdan sonrasında otomatik olarak dökülse de, ilk anda sadece o pırıltılı heyecanımın süzülüşüne dikkat kesilirim. Aaaaa meteor kaydı! gibi.
Bir yaz gecesinde, yakın zamandaydı, elektrikler kesilmişti. Herkesin uyuduğu bir saatti. Benim o sırada uyumaya niyetim var mıydı bilmem... ama dışarı bir çıkmıştım ki, bir sürü yıldız. İlk önce oturmuş olmalıyım. Yıldızları izlerken hep boynum tutulur ve bu nedenle uzanmak hep daha iyidir. Uzandığımda, ağlamaya başlamıştım. Bazen yıldızlar bu kadar çokken ağlardım. Sen, güzel ve parlak bir şey gördüğünde hiç ağladın mı? Bu bana olurdu. Hem de çok sık olurdu. Güzel bir şey gördüğümde, yaşayan bir şey, canlı bir şey... Parlayan bir şey gördüğümde, ağlamak isterdim. Çoğunlukla da istemeden gözyaşlarım süzülürdü. Sanırım bünyem bu kadar güzel bir şey karşısında ne yapacağına karar veremediğinden, gözyaşlarım bu hisle başa çıkmamda bana yardımcı olurdu.
Böyle anlarda insan hiçbir şey düşünemez. Sadece o parlaklıkla bir olur. Onu izler, onu dinler. O şey o kadar güzeldir ki, başka hiçbir şeyin önemi kalmaz. Önem olayı bile anlamını yitirir. Canlılığın getirdiği güzellik karşısında her şey, benim için, susar. En azından öyleydi. Yakın zamana kadar. Sonra bu histen biraz uzaklaşmış olabilirim. Bu güzel histen.
Yıldızım, sevebilme ihtimali miydi acaba diye düşündüm.
Yıldızım, sevilebilme ihtimali mi acaba diye düşündüm.
Yıldızım, sevginin kendisi mi acaba diye düşündüm.
Yıldızım, burada olduğumun bir hatırlatıcısı mı acaba diye anladım.
Yıldızlarımız parlarken, biz dünyada olduğumuzu anımsarız. Bu parlak şeylerle dolu canlı gezegende. Bu his insana, yaşadığını anımsatır. Bir farkındalık gibi değil hayır; yaşama anı gibi. Üstüne düşünmeden yaptığın bir şey. Güzel bir şeyle birlikteyken, sadece onunlasındır. Dalgaların sesi kulağına dolarken, sevdiğin bir şeye sarılırken, iyi olduğun bir şeyi yaparken... Beş duyunla hissederken, aslında sen de canlısındır ve canlılığı bu yolla keşfedersin.
Yıldızımın benim için bir ihtimal olduğunu sanmıştım.
Yıldızımın benim için ihtimaller olduğunu varsaymıştım.
Yıldızımın içimde olduğuna inanmıştım.
Yıldızımla buluşacağımızı ummuştum.
Oysa yıldızlar, canlılığın bir parçasından ibaret. Yanıp sönen işaret fenerleri. Zamanın okyanusunda sana, canlılığı anımsatan, çünkü ihtimallerini çağrıştıran, hatırlatıcılar. Evet, rüya tutucular. Ama onları gerçekleştirmek için değil. Gerçekleştirmen için bile değil (sanırım).
Hatırlaman için. Canlılığı ve canlılığını hiç unutmaman için.
Bir yerlerde rüyaları taşıyan helikopter böcekleri var mı bilmiyorum. Benim rüyam, gecenin karanlığına karışmıştı. Yine de bu anı güzeldi. Tamam... o an azıcık buruk olsa ve bir süre daha buruk kalsa bile, hep güzeldi. Çünkü hayatımda ilk kez, üstelik bu kadar yakından, bir yusufçuk görmüştüm! Dahası, o sırada gecenin içinde parlayan benim odamdan yansıyan ışıktı.
İlginçtir, bu yazının her satırını yaşamış olsam da, bu yazıyı yazmak benim için zordu. Böyle olduğunda, yazı tam olarak akmadığında, bir şeyleri eksik hissederim. Bu yazının nesi eksik sence sevgili okur? Ben bulamıyorum. Bence paylaşmam lazım. Çünkü bu yazı tam da ileride benim için parlayacak bir rüya tutucusu olabilecek yazılarımdan. Yine de, eksik... Yoksa bana mı öyle geliyor?
Belki de eksik hissettiren, dönüşen parçamdır. Alışmadığımdan. Onu ilk kez görüyor olduğumdandır.
Sanırım hep ''canlılığı'' gösterdiğim kişi kendimdim. İnsan hissetse de, görmek farklı bir şey.
Sanırım nihayet gördüm.
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
bonus şarkı (şarkıların alakaya çay demleyelim.)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder