İlham Perisi.

 

İlkbahar bana, toprakla gökyüzünün buluştuğu an gibi hissettiriyor. Topraktan fışkıran yeşil renk, sanki gökyüzünü daha net görebilmemiz için bizi itekliyor gibi değil mi? 

Bir an'ı düşünüyorum. Ağaçlarla dolu bir yerdi. Ne güzeldi. Böyle yerleri hep çok severim zaten. İnsanların da olduğu, ağaçlarla dolu yerleri. Orası zaten genel olarak ağaçlı bir yerdi. Gökyüzünü kucaklayan ağaçları gözlerimle izlemek, her zamanki gibi bana yetmemişti. Böyle anları, en çok da böyle anları paylaşmaya dair içimde hep çok baskın bir istek duyuyorum. Aslında ortada belirgin bir olay bile yok... belki de durum da yoktur. O halde ne var? Ağaçların yeşilinin göğe yükseldiği o anda, herkese yetecek kadar gördüğüm şey ne?

Kendimle ilgili kurduğum ilk hayal, böyle bir sahnede başlıyordu. En sevdiğim anları içeren bir yerde. Yeşilin topraktan fışkırdığı ve gökyüzünde bulutların ilerlediği bir yerde. Bunu hep çok sevdim. Belki de böyle anlar bana hep çok doğal geldiği için, en sevdiğim o ilk gerçek hayalim, o anlardan birinde başladı.

Onu size anlatamam. Anlatırsam gerçek olmazmış. Hani bilirsiniz, öyle derler. Bunu düşünmek bana iyi geliyor. İnsanın yarın için sakladığı bir zarfı olmalı. O zarfın içine kendinden bir şey koymalı. Tam olarak bilmemeli içinde ne olduğunu ama kendinden koyduğu o tek parça yine de ona yol göstermeli belki de.

Benim hep basit hayallerim oldu. Belki de hep, kendimden var olacak bir şey istediğim içindir. Huzur böyle anlarda gizlidir. Böyle duygularda ve noktalarda. Kendi içinden çıkardığın bir filiz, hangi gökyüzüne uzanabilir bunu bilemezsin. Yine de gökyüzüne uzanan ağaçlar hep güzeldir değil mi? Biz sadece, o ağacın büyüme yolculuğuna gün gün dikkat kesilmeyiz veya dikkat kesilmeme eğilimindeyiz. Böyle de olmalı belki de. Bir filizin kocaman bir ağaca dönüştüğü fikri insana özgürlük hissi veren şeylerden biri gibi geliyor bana. Topraktan gökyüzüne uzanan bir hal. Ne tatlı.

Bundan 2-3 yıl evvel ağaçlarla ilgili bir kitap okumuştum. Hermann Hesse'nin Ağaçlar isimli kitabıydı. Kitaba kütüphane raflarında rastlayana kadar onun varlığından bile bihaberdim. Buna karşın onu gördüğüm anda coşkuyla doldum. Sen ne güzel bir kitapsın!, dedim. İtiraf etmek gerekirse kitabı ilk gördüğüm anı net olarak anımsamıyorum; buna karşın coşkum hala kalbimde taze. Kitabı kucaklamış olmalıyım. Beni heyecanlandıran kitaplara ilk önce hep sarılırım. Onları tanısam da, tanımasam da.

Bu kitabı sıcak yaz günlerinde okumuştum. Buna karşın ve belki de bu nedenle, bu kitap bana gölge oluşturmuştu. Onu cırcır böceklerinin ve kuş seslerinin ötüşü eşliğinde okurken, ağaçların yeşilinin gökyüzüyle buluştuğu anlara tanık olduğum zamanlardaki huzurla dolmuştum. Bu kitabı tek bir sıfatın içine sıkıştıracak olsaydım, huzurlu derdim.

Böyle kitaplar ve böyle anlar, insanın şahsi zaman kapsülünde ona duraklar veriyor olmalı. Bu duraklar sayesinde, kalbimizin odacıklarında ferahlama imkanı buluyoruz ve düş gücümüzü taze tutuyoruz. Düş gücü pek çok hayalin ve gerçeğin ötesindedir. Evet, bir hayali var etmeye yarayan düş kurma yeteneğimiz aslında hayalin kendisinden bağımsız bir noktadaki gücümüzdür. Hayaller kırılgan varlıklardır. Bu, pes etmemizi gerektirmez biliyorum. Sen de bilmelisin. Yine de, zaman değişir ve biz de öyle. Bu söz, çok sevdiğim çocukluk şarkımın içinde geçiyordu: ''Zaman değişti ama ben de öyle.''

Bu şarkıyı dinlerken en sevdiğim kısım burasıydı. O şarkının en çok klibini sevmiştim. O klibi ergenlik yıllarımın her gününe yaymış olabilirim. Ne tatlı günlerdi! O şarkıcıyı görmek genç kalbimi ısıttığı gibi, zihnime de serinlik verirdi. Bunun dışında o şarkısı, bambaşkaydı benim için. Şarkıcıdan bile ayrı bir noktada. Neden böyleydi... Bunu o zamanlar yalnızca hissediyor ancak üzerine düşünmüyordum. Nedenini kalbimde duyumsuyor ve hatta yavaş yavaş ilgi alanlarımın arasına katıyor ama yine de bilinçli zihnimle sorgulamıyordum.

O şarkıcının şarkılarında gördüğüm genel tema, o klipte toplanmıştı. Yaşamı çekiyordu klibinde genç şarkıcı. Birlikte turneye çıktığı arkadaşları onu tek başına bıraktığında, başta bozuluyordu. Ancak sonrasında elindeki fotoğraf makinesini kullanmaya karar veriyor ve... keşfediyordu. Ona aşık olduğum an bu klipte yaşıyordu. Ciddiyim! O şarkıcıya aşık olmuştum. Bunun sebebi, onda tanıdık bir şey görmemdi. Zaten bir şeye tam da böyle hayranlık geliştirmez miyiz? Hayranlık geliştirdiğimiz kişi veya şeyde, kendimizden bir parça görürüz. Yoksa zaten o kişi ve şeyi algılayamazdık bile.

Bir şarkı yazsaydım tam olarak öyle bir şarkı yazardım sanırım. Hatta direkt olarak o şarkıcının şarkıları gibi şarkılar. Müziğin kalbini hissettiren şarkılar. Kendimden çıkardığım ama herkesin kalbinde çarpan anlardan oluşan şarkılar. O şarkıcı, bunu başarabildiği için ne şanslı! Ben en çok böyle sanatçılara; böyle yazarlara, şairlere, ressamlara, müzisyenlere, oyunculara ve nicesine hayran olurum. Çünkü benim kalbimin arzularından biri de hep bu olmuştur.

Bir gün bunu başarabilecek miyim merak ediyorum. Çünkü ben yolundan hızla sapan bir varlığa sahibim. Bu neden böyle acaba? Oysa ihtiyacım olan tek şey kararlılık.

İlhamı kaybettiğimizi sandığımızda bile aslında dışarıda gördüğümüz her şey, bizim içimizde saklanan noktamızdan yansır. Bu gerçeği bilmek beni ferahlatıyor. İnsan aslında hiçbir zaman yalnız değildir. Tek başınalığı değil, yalnızlığı kastediyorum. Bazen tek başına kalabiliriz, ancak insan hiçbir zaman yalnız kalamaz gibi görünüyor. İç noktamız, bizi tek başınalıktan kurtaran ilham perimiz olabilir. Kendimiz kendimizin ilham perisi olabilir miyiz? Bu konuda çekincelerim olsa da, neden olmasın...

Acaba başka birinin ilham perisi olmak nasıl bir histir? Egoma izin verdiğimde, kendimde bunu sorma hakkını buluyorum. Özellikle de sanatta buna sıkça rastlarız. Her sanat dalı kendi sesiyle ilhamını oluşturur. Bir şairin yakaladığı ilham ile bir ressamınki birbirinden çok farklıdır sözgelimi. Çünkü iki dalın da konuştuğu his dili farklıdır. Bu nedenle o eseri üreten şair ve ressamlar da ilhamlarını farklı gözlerle görürler belli ki.

Şairler biraz histerik oluyorlar, bana alınmasınlar. Onların ilham perileriyle hep bir itiş kakışları oluyor gibi görünüyor. Ressamları yakından tanımasam da, onlar bu konuda daha özgür gibiler. Müzisyenler hele, en bilge ilham gözcüleri onlarmış gibi görünüyor.

Belki de ilhamın ve perilerinin doğası, her mevsimin kendine has titreşiminde gördüğümüz o özgürlük hissindedir. Bir kurgusal karakter olsaydım, hani belki de, ağaçların yeşili ve göğün mavisinin gün ışığından yükselen bir ilham perisi olarak doğardım.

İnsan her zaman iyi hissedemez değil mi? İyi hissetmediğimi veya önceden iyi hissetmediğim anları itiraf ettiğim yazılarımdan niye çekiniyorum o halde? O da ben değil miyim ve böylesi, çok daha gerçek değil mi? Birbirinden farklı hisleri deneyimlemem ve bunu itiraf edecek olgunluğa nihayet erişmem, benim gerçek biri olduğumu, bir insan olduğumu, göstermez mi? Kendime karşı bu konuda da alan bırakmalıyım. Daha bu konuda bile kararsızlık duyarsam, nasıl net olmayı bekleyebilirim ki?

İçimizdeki ilham perisi, tek bir andan doğduğunda bile, dünyayı gezme eğilimindedir. Varlıkların varoluşlarını sezme, deneyimleme ve hissetme eğiliminde... Bizi yaşatma eğiliminde, bize yaşadığımızı hissettirme eğiliminde. Duygulardan bile değil, onları görmekten korkmamalıyız belki de.

Bu noktada aklıma Abbas Kiarostami'nin 1990 yapımı "Close-Up" (Yakın Plan) isimli filmindeki şu replik geliyor:

"İlham perime neden saklandığını sordum. O da bana 'asıl saklanan sensin' dedi. Yüzümüzü örten maskelerin esirleriyiz. Eğer maskemizden kurtulabilirsek, gerçeğin güzelliği bizim olacaktır."


Müzik önerisi:

şarkıcı geçen gün bu şarkısından bahsetti, sanırım bu şarkı beni kendisinden bile daha çok nostaljik hissettirir. :)


Film önerisi:

abbas kiarostami | close-up filminden bir sahne.


ve son olarak bir kitap önerisi ile tamamlayalım. :)


Sonsuza Uzanan Köprü (Richard Bach) | Kitap Yorumu

Yazar: Richard Bach, Çevirmen: Tanju Anapa,
Çevirmen: Epsilon Yayınevi

Bu kitabı okuma sürecim uzun bir zamana yayıldı. Çünkü bu kitap bir yaşantıyı anlatıyor. Kitabın aynı zamanda bir pilot olan yazarının ''bana uçmayı öğreten Leslie'ye'' ithafını yaptığı kadın olan Leslie Parrish ile tanışma ve onunla büyüme yolculuğunu konu ediniyor.

Kitabın yazarı orta yaşlarında, kitapları çok satan bir yazarken; gizli kalmayı tercih ettiği bir yaşam sürüp pilotluk yaparak geçinmektedir. Aklınıza hemen yolcu uçakları gelmesin. Richard Bach daha küçük ve az yolcu kapasiteli uçakları uçurmayı tercih eden bir pilot. Zaten sanıyorum ki onun özgür ruhuna da ancak böylesi yakışırdı.

Aşktan korkan bir adam Richard. Kötü bir şekilde biten evliliği sonrasında, çocukluğunun hayalindeki kadını aramayı hayat amacı ediniyor. İnsanları gezdirdiği uçağıyla gözleri görebildiği yeryüzü parçasında onu arıyor. Mükemmel kadınını. Onu bulma umudu bir an bile yitirilmiyor yazarın kalbinde. Sadece bu nedenle, mükemmel kadınını bulabilmek için, ünlü bir yazar olarak medyada var olmayı kabul ediyor.

Böylece yazarın hayatına bir sürü kadın giriyor. Tam da istediği gibi, mükemmel kadınının tek tek parçalarını taşıyan bir sürü kadın. Hiçbiri o değil ama hepsinde ondan bir parça var sanki. Tam da bir erkeğin zihni değil mi? Tamam, yargılamayacağım.

Leslie Parrish ile tanıştığında, onun mükemmel kadını olduğunu bir an bile düşünmüyor yazar. Çünkü Leslie'yi seviyor. Ona dair her şeyi çok seviyor. Bu nedenle de, evet tam da bu nedenle, onun mükemmel kadını olamayacağını düşünüyor. Leslie kendisinin ancak en yakın arkadaşı olabilir. Zaten belki de... tek bir mükemmel kadın yoktur. Pek çok kadından oluşan tek bir mükemmel deneyim vardır. Böyle düşünüyor yazar.

Ancak Leslie o kadar hayranlık uyandırıcı bir kadın ki, bir ortama girdiğinde adeta parlıyor. Yazara kızmaya başladığım nokta da tam olarak burada başlıyor. Leslie'ye ben bile aşık olabilirim hadi ama! Leslie'ye herkes aşık olur ki. Herkes! Güzel, başarılı, yetenekli, zeki ve cesur bir kadın. İnsan başka daha ne ister...

Richard ile Leslie'nin ilişkisi başladığında ve hatta Richard Leslie'nin aradığı mükemmel kadının da ötesinde ihtiyacı olan her şeyi taşıdığını anladığında bile aralarına Richard'ın korkuları girmişti. Geçmiş deneyimleri nedeniyle bağlanmaktan aşırı korkan bu adam, kaçıngan bağlanma davranışlarıyla Leslie'yi açık bir ilişkiye sürüklemek istedi. Evet bunu istedi. Leslie de, kendisi de orta yaş civarında insanlardı ve bu nedenle Leslie, ne istemediğini çok iyi bilen bir kadındı. O, tek olmak istiyordu. Çoğu kişi gibi, biricik olmak. İki kişilik bir ilişki istiyordu ve beklentilerini daima açıkça dile getirdi.

Asıl sorun ilişkiyi yaşama şekli değildi. İlişkiyi yaşama şeklindeki beklenti farklılığı ve bu farklılığı taraflardan birinin hiç önemsememesiydi; ki zaten bu da diğer kişiye saygısızlıktır ve ilişkinin yürümeyeceğine kanıttır o ayrı ama... Burada asıl üstünde durulması gereken nokta, Richard Leslie'nin sınırlarını, taleplerini, his ve düşüncelerini, beklentilerini önemsemiyordu. Varsa yoksa kendi özgürlüğü, sınırları, talep ve beklentileri... Yeter be adam yeter.

Görünürde Richard'ın yaptığı da aslında beklentilerini açıkça dile getirmekti. Ancak ne zaman Leslie bunu istemediğini ve bu ilişkinin yürümeyeceğini ifade etse ve hatta dost kalmayı önerse, Richard ona şiddetle karşı çıktı. Ne yardan vazgeçti ne serden... Geriye tek bir şey kalmıştı: Değişim. Sadece Richard değildi değişecek olan, Leslie de değişti. Çünkü ilişki budur, hele de içinde aşk varsa: Değişmek. Orta yolu bulmak için, iki kişilik bir birliktelik için, o birlikteliği taşıyabilmek gerekir.

Kitap boyunca Richard Bach'ın mükemmel kadınını arama, bulma ve benliğini tanıma sürecini, Leslie Parrish ile yaşadıkları olaylar perspektifinden okuyoruz.

Bu bir spoiler değil; Leslie ve Richard birbirlerinin ikinci eşi. Ancak ikili 20 yıllık bir evliliğin ardından 2000 yılı civarında boşanmışlar. Boşanma sebeplerine dair net bir bilgim olmasa da yazarın Leslie ile boşanmalarına dair söylediklerini şuradan okuyabiliriz. Farklı beklentiler. Evet, 20 yıllık bir evlilikten sonra bile bu olabilir. Hiç biriyle 20 yıl evli kalmadım :), ancak insanlar değişir değil mi? Öte yandan bir insan 7'sinde neyse 70'inde de odur. İkilinin hep farklı beklentileri vardı. Hayattan bile değil, bir ilişkiden beklentileri hep farklıydı. Birbirlerini çok sevdikleri için orta yolu bulmaya karar vermişlerdi ancak işte, bir noktada o yolu ayırmanın doğru olduğuna karar vermişler.

Kitapta varoluş felsefesi ve aslında daha özelleştirirsek ruhçuluk kavramları üzerinde sıkça duruluyor. Ruh, ruh eşi, reenkarnasyon, beden dışı deneyim vb bunlara örnek gösterilebilir. İkili ruhsal yönleri, yani kendi bilinçleri ve bilinç ötesine dair algıları gelişmiş insanlar. Bu nedenle de bu konuda da kitapta sohbetleri ve hatta deneyimleri bulunuyor. Ancak odak noktası bu değil. Odak noktası, bir ilişkiye bir insan ne verebilir sorusu. 

Siz bir ilişki için ne yapabilirsiniz?

Bence kitap sadece okuruna bu soruyu sorgulattığı için bile okunmaya değer. Öte yandan ruh eşi kavramı ve hatta felsefesine dair kendi görüşüme değinirsem... Ruh dediğimiz şey, aslında öz benliğimizdir. Bunu çeşitli kavramlarla açıklayanlar bulunur. Bazıları daha spiritüalist, bazıları daha maddesel yönden açıklama getirmeye çalışır. Ancak hepsi aynı şeyi söyler: Ruh, öz benliktir.

Öz benliğimiz, yani tüm şartlandırmalardan arınmış rol yapmayan kimliğimiz, bizim bizzat kendimiz... bir eşe sahip midir? Aslında ''ruh eşi var mıdır'' sorusu temelde bunu sorgular. Bu konuyu (hatırlayabildiğim) tüm hayatım boyunca bazen bilinçsizce, bazen bilinçli olarak düşündüm ve hatta araştırdım. Beni maneviyata iten durum da buydu. Ruh eşime duyduğum derin özlem. Bunu uzun uzun açıklamayacağım, çünkü bu özlemi ifade edebileceğimi sanmıyorum. Bu tip durumları yalnızca aynısını deneyimlemiş, hissetmiş olanlar anlayabilir. Uzun uzun açıklamalar yapmak yalnızca kelime israfıdır bana göre. Zaten bir anlamı da yoktur.

İnsan tabi ki içindeki yalnızlığı ve boşlukları, belki de eksik parçalarını birleştirmek veya tamamlamak için birine ihtiyaç duyduğunu düşünebilir. Bu nedenle değil midir ki zaten insanın kendini kandırması ve toksik ilişkiler ve kişilerle zaman öldürmesi... Bazı insanlar bunu yapmaz. Çünkü bunu seçmez. İşte o insanlar ''ruh eşlerine'' en yakın olanlardır.

Ruh eşi dediğimiz şey metafizik bir kavram olarak kurtuluş yolu olarak pazarlanır. Oysa alakası yok. Bu kitabı sevme ve beğenme nedenlerimin başında da mesela bu geliyor: Bu kitap ruh eşi kavramını pazarlamıyor, yazar yalnızca yaşadıklarını anlatıyor. Hiçbir yaşantı çiçekli yollardan oluşmaz. Çünkü yaşantı demek, öğrenmek demektir. Yaşantı, hissetmek demektir. İnsanlar emek vermeden güzel bir ilişki yaşayabileceklerine çok inanırlar. Emek vermek demek sürünmek demek değildir. Emek vermek demek, birliktelik kurmak için adımlar atmak demektir. Hiç adım atmazsan, olduğun yerde sayarsın evet. Durduğun yerde seni tutan insanlarla vakit öldürür veya bunu seçmezsen bile ilerleyemezsin.

İyi bir ilişki benim için insanı en çok ilerleten şeydir. En hızlı ilerleten şeydir hatta. İki kişi de aynı doğrultudaysa (aynı frekans da derler ki bu ruh eşi olmanın temel kuralıdır :) onları ilerlemekten alıkoyacak bir şey yoktur. Engeller çıksa bile, bunları el ele aşarlar. Ruh eşi tanımı yerine ''ortaklık'' kelimesini kullanmayı bu nedenle daha çok severim. Bu kelimeyi sanıyorum ki 14-16 yaş dolaylarımda bulmuştum.

Ruh eşi kavramına dair düşüncelerim yıllar içinde pek çok kez dönüşüm geçirdi. Bu bile başlı başına çok sancılıydı. Onu sonsuza kadar kaybettiğim fikri, hiç olmaması ihtimalinden bile daha çok kalbimi parçaladı. Ben, hissettiğim şeyin yalnızca psikolojik bir kendini koruma ve belki de oyalama yöntemi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ben, gerçekten de birini özledim. Sadece yıllar içinde özlediğim bu şeye karşı bakış açım derinleşti diyebilirim.

Yazımı bu noktaya kadar okuduğunuza göre belki de şu sorunun yanıtını da merak ediyorsunuzdur: Ben ruh eşimi ''bulmaktan'' vazgeçtim mi? Bu benim elimde olan bir şey değil. Yaşım genç olsa bile, ben onu bu gençliğe büyük kaçacak kadar uzun zamandır hissediyorum. Sadece, onun bize söylendiği gibi bir şey olmadığını biliyorum. Aşk, biriyle ilgili bir şey değildir. Aşk, kişinin kendisiyle ilgili bir şeydir. Öbür tarafta anlaştığımız bir eşimiz var mı bilemem. Çünkü anımsamıyorum. :) Anımsayan varsa aşağıya yazabilir... Öte yandan, belki de ben aşkı özlemişimdir. Bu güzel bir haber. Çünkü ben, özlediğim o aşkı yaşayacağımı biliyorum. Çünkü zaten onu yıllarca yaşadım. Bu noktada sadece onu paylaşmak istiyorum. Aşkı, benim gibi özleyen biriyle paylaşmak. İşte benim ruh eşine bakışımın geldiği son nokta bu. Ortaklık da zaten bu değil midir: Paylaşmak. Ben de aşkı paylaşmak istiyorum işte. Belki de itiraf etse de, etmese de çoğu insan gibi.

Özetle, çok beğendiğim bir kitap. İyi ki okudum.

Kitaplarla kalın.


Sevgili Bezelyecik #7

 

En son bir evcil hayvana yazmamın üstünden uzun zaman geçti. 2020 civarı mıydı... öncesi mi bugün hiç hatırlamıyorum. Sevgili Mırnav, böyle demiştim. Hiç beklemeden demiştim hem de. Defterin kapağında bir kedi çiziminin olması da bu kararımda etkili olmuş olabilir. 

Hiç beklemeden aldığım kararlar ve aslında kararın da ilerisinde, attığım adımlar bana hep iyi gelmiştir. Çünkü bunları zihin bariyerime takılmadan yaparım. Bunları, yaparım.

Mırnav'a neler anlattığımı bugün asla hatırlamıyorum. Aslına bakarsan şimdi ufacık bir merak ışığı yazdığım bu yazımdan sızarak içimde oluşsa da, sanırım okumamak en iyisi. Yoksa Mırnav'a işlediğim kelimelerim, bugün bana iyi mi gelecek... Gelebilir mi? Muhtemelen gelir. Yine de okumamak en iyisi. Bırakmak, öylece bırakmak hep en iyisidir.

Uyuyamıyorum. Başta uyumayı reddetmiştim. Sonra uykum düzensizleşti ve işte şimdi, uyuyamıyorum. 

Uyanmak istemediğim için mi uyuyamıyorum acaba? Evet böyleydi. Gerçekten böyleydi. Uyanıp devam etmek istemediğim için, hiç uyumamaya karar vermiştim. İçim, beni korumak için bu dahiyane yolu bulup uygulamış.

Bazen bazı şeyler farklı olsaydı nasıl olurdu diye düşünürdüm. Artık bunun sadece kendini avutma yolu olduğunu, hiçbir şeyin değişmeyeceğini görebiliyorum. 

İnsanın çok küçük beklentileri olduğunda canının daha çok yandığını düşünmüştüm. Oysa hayır. İnsanın canını yakan tek tek beklentiler değil, onların gerçekleşmemelerinin bir araya gelmesi bile değil. İnsanın canını yakan, bir araya gelmiş gerçekleşmemiş küçük pek çok şeyin, artık öneminin kalmaması. Evet, insanın canını asıl yakan şey buymuş.

Hayatım boyunca hep heyecanlarım burnumdan geldi. Daha çok çok eskiden eski bloğumda bir yazı bile yazmıştım sana: İnsan çok gülünce sahiden ağlar mı, diye. Bu bende hep böyle işlediğinden, artık hep bunu yaşıyordum ve merak ediyordum. Bu bir hurafe değil mi, yoksa bende mi bir bozukluk var acaba diye.

İkisi de değilmiş.

Neden ben hep daha çok çabalamak zorundaymışım gibi bir algıya maruz kaldım hep acaba diye düşünüyorum. Gerçekten çok çabalayabilecek potansiyelde olduğumdan mı? Çok çabalamayı kabul edecek kadar salak olduğumdan mı?

İkisi de, herhalde.

Hissettiğim hissi ifade edebileceğim bir kelime yok. Bu nedenle yazıp duruyorum sanırım. Ağzımdaki baklayı çıkaramadığımdan, dönüp duruyorum. 

Haksızlığa uğramış mı hissediyorum? Kim tarafından? Evet tarafından?

Böyle hissettim, tamam. Ama böyle değil biliyorum. Böyle olsa ne olur? Hiçbir şey. Ben elimden geleni yaptım mı, hayır. Büyük potansiyeller, çaba gerektirir. Belki de yaşam bana ön ödeme yapmıştır ve benden karşılığını göstermemi bekliyordur. Ama sevgili yaşam, neden heyecanlarımı hep ağzıma tıktın!?

Hayatta belli başlı konularda, ki bunlar benim kişiliğimin yapı taşlarını oluşturur, hep ama hep sınav vermem gereken durumlara itilmiş ve hep de sınavdan kalmışımdır. Bir insan bari bir sınavı versin değil mi, yok. He de geç ama değil mi, yok.

Galiba evrensel düzlemde bir çeşit anarşist falandım ben!

Sadece bir kere, bir kere olsun heyecanımı yaşayabilseydim... Keşke bir kere olsun gerçekten içimden akan o müthiş enerjiyi bir şeye aktarabilseydim... Hiç küçümsemeyeceğim, benim ayarımı bozan buydu: İçimde o kadar güçlü bir enerji var ki, onu akıtamamak, onu istediğim bir şeye akıtamamak beni yok etti. Evet, kara deliğe dönüşen yıldızlar gibi!

Çok saçma şeyler yazıyorum. Veya yazmıyorum. Hangisine gerçekten inandığımı bilmiyorum. Saçma mı, anlamlı mı?

Ne fark  eder!

Hiç.

Aslında fark eder... Fark etmeseydi neden yazayım? Yazmazdım. Banane be.

Artık heyecanlanabileceğime bile inanmıyorum. Yok hayır ama ben yine kesin heyecanlanırım! O kadar saçma sapan bir kişiliğim var ki, ben yine heyecanlanırım. Sonra yine mi bir sınav! Yine içime tıkılacaksa asla heyecanlanmayım!

Ama benim gibi biri heyecanlanmazsa ölür.

Ne için üzgünüm onu bile bilmiyorum. Acaba artık üzgün değil miyim? Değilim galiba. Eskiden üzgün olmama mı üzülüyorum? Tüm burukluklarıma toplu halde mi üzülüyorum?

Üzüntüm bitti, bu sadece uzatmalar mı? Bilmiyorum.

Kendimi yeniden heyecanlanmamak için mi baltalıyorum? Kendimi bu yolla mı koruyorum?

Bu yazıdan daha sonra utanacak mıyım? Evet. Neden? Böyle hissetmiyor musun? Yeniden ve yeniden bu hisle dolmuyor musun? Neden, yalan söylüyorsun?

Ne anlamı var? Yok.

Bir anlamı olmayan şeyler, neden hala içimde?..

Bilmiyorum. 

Her şeyi bilmek zorunda da değilim. Hayattaki en mükemmel kelime ''bilmiyorum'' dur.

Ama ben bunu yapamıyorum. Oysa neyi bildiğimi bile bilmiyorum. 

Beni üzen asıl şey ne?.. Bunu başkasına sorsam ne fark eder? Hiç. Hatta kızarım. Sanane be derim. :)

Böyle deyince gülüyorum. Çünkü komik. Komik değil mi? Ben neden kendimi güldürüyorum?

Beni üzen şey sanırım çok yetenekli bir hiç olmak. Ben hayatım boyunca hep en yetenekli hiçtim. Saçma bulduğum şeyleri yapmayı seçmediğimden mi acaba? Sanırım.

Hadi bu yazıya ''umutlu'' bir kapanış yazalım. Ben umuda inanmam. Ben, bir şeyler yapmayı bilirim. Bir şeyler yaparsan olur. Veya olmaz tabi. 

Sadece sinirliyim. Neye, bunu bile bilmiyorum. Kendime değil, bunu biliyorum. Yazınca sinirim de geçmedi. Aksine daha da saçma buldum.

Keşke, daha yumuşak hissederken... Umuda inanırken, bir şey olsaydı. Kendi yaptığım bir şey burnumdan gelmeseydi mesela. Bir şeyi sevmek hoşuma gitseydi mesela. Böyle şeyler. Hayatta kim en çok bir şeyi sevmeyi ister! Kimse. Bu nedenle artık ben de istemiyorum sanırım.

Cevabımı hala bulamadım. Acaba neden üzgünüm? Belki de bir anlamı olmadığı içindir. Evet, üzgün olmamın bile bir anlamı olmadığı veya kalmadığı için üzgünüm sanırım. Bunun için üzgünüm, gerçekten üzgün.

Yorumları kapatmaya karar verdim. Okuyan birkaç kişi içinden belki iyi niyetle yorum bırakmak isteyen olabilir. Bırakmasın. Teşekkür ederim ama yorum almak için yazmadım. Çok üzgün hissettiğim ve geçeceğini bildiğim için yazdım. Geçeceği için bile üzgünüm ben. Öylece geçecek merak etme. Hep geçer. Ben üzülürüm ve geçer.

Hayır canım ne münasebet niye üzüleyim. :) Tamam geçti. Bu yazıyı yazdıktan tam da sonra saçma bir şey oldu ve yine tamam kendi kendime geçirmiş oldum... poofff şiştim yeminle ama evet, yazımdaki genel hissim geçti. Yine de yazımı yayınlayacağım. Çünkü böyle hissettim. Bu benim gerçeğim, tek gerçeğim diye değil; bu histen çok sıkıldım diye. Bu halden, bu aynı döngüden... Aynı olaylar farklı şekilde yaşandığı için ve ben hep tek başıma üzüldüğümle kaldığım için, bu yazıyı yayında tutacağım.

Belki de bunun adı ''üzüntü'' değildir. Nedir bilmiyorum ama artık kendisini varlığımda istemiyorum.

Hala gençken mutlu hissetmek ve heyecanlanmak istiyorum. Birine bağlı değil, kendim kendi heyecanımı duymak ve onu sevmek istiyorum. Kendi varlığımdan gelen bir şeyi yaşamak istiyorum. Çünkü benim için ''mutluluk'' böyle bir şey ve ben bunu en son sanırım hatırlayamadığım bir yaştayken yaşadım.

Tüm doğum günü dileklerimin ''kendim olmak istiyorum'' olmasına şaşmamalı... Belki de asıl isteğim, mutlu olmaktır.


(not: yorumları açık bırakıyorum, sonuçta yayında olan bir şey yoruma açıktır.)

(not 2: ''büyük potansiyel''den kastım kendimi bir şey sanmamdan da değil bu arada, ki sanadabilirim yani kime ne :). ondan değil yine de... veya kendime erişilmez beklentiler koyduğumdan değil. ne kadar emek verirsem vereyim, benim kadar emek vermeyenlerin hep göze sokulmuş olup benim ortada kalmam ve pes etmemden. evet bundan. hayatımın son yıllarını kastetmiyorum, genel, hepsi! bütün hayatım. hayat planım mı böyle acaba veya ben ne yapmalıyım artık emin değilim. koy bilmem ne gitsin yapmalı herhalde, çünkü sıkıldım. sıkıldım.)


Bu günlüğü 2017-2018 yıllarında tutmuşum, duygulandım vay be.
Bu arada Mırnav bu günlüğüm değil ama okumam gereken bu günlüğümdü.


Benimle Konuşan Kitabıma Bir Teşekkür Yazısı.

 

Bazen bazı kitaplarla konuşmak istiyorum. Sen bana derdini anlattın, ben de sana anlatacağım demek...

Aslında bir çeşit ''yazı orucu'' tutacaktım. Hatta bunu toteme dönüştürme isteğim içimde bir yerde filiz vermişti. Buna gerek var mıydı? Pek değil. Güzel olur muydu? Kesinlikle evet. Ancak baktım gördüm ki okuduğum son kitap musluklarımda arızaya neden oldu... bana da yazmaktan başka bir yol kalmadı.

Kitapları birileriyle konuşabiliriz. Bu aslında okumayı sevenler için bir çeşit ihtiyaçtır. Tıpkı yemek yemek, su içmek, uyumak ve hatta yürümek gibi bir ihtiyaç. Çünkü kitapların anlattıkları içimizde biriktikçe, onları dönüştürme ihtiyacı duyarız. Okuduklarımız posadan öteye gidip zihnimizi, kalbimizi ve hatta bedenimizi besleyecek bir hal almak isterler. Evet, fikirlerin doğasında bu vardır! Fikirler, algılandıkları kişilerce varlık bulmak isterler. Onların özü budur: Yaşamak.

Yaşamda yer bulmak isteyen fikirler, hareketli bir doğadadır. Oradan oraya zıplarlar ve bazen durağan zamanlarındaki olgunlaşma evresinde bile kendi varlıklarında bir aşağı bir yukarı volta atarlar. Fikirler ne olursa olsun bir an bile durmazlar, duramazlar. Bunu onlara yapmaya cüret ettiğinizde ise olan size olur. Bu, bir balığı denizden çıkarıp karadaki çırpınışlarını izlemek kadar acımasızcadır! Üstelik bu çırpınışların sonu da gelmez. Çünkü fikirler, dönüşmek için var olmuşlardır; yani... ölümsüzlerdir.

Bir kitap yorumu yazısı yazabilirdim. Öncesinde tüm alıntılarımı bilgisayara geçirip kitabın detaylarını izlemek istedim. Kitabın bana dokunduğu noktaları hissetmek... Bu gece bir yorum yazısı yazmayı, çok sevdiğim bir kitap hakkında oburca kelimeler ile (bunlar onları okuyanların iştahlarını açacak olsaydı bile) düşüncelerimi ifade etmeyi istemedim. Çünkü bu kelimeler bende, kitabı okuduğum, hatta kitabın yeryüzündeki varlığından haberdar olduğum günden başlayarak birbirinden farklı duygularla varlık bulmaya başlamıştı. Onları sabırsızca aktaramazdım.

Önce merak ettim. Bu kitabı çok merak ettim. Okuduğum birkaç alıntı, uzun da alıntılardı, kitabın varlığına dair bilgiyi kalbime soktu. Evet, zihnime değil kalbime soktu. Bu kitabı okuyamadığım bir gerçekliği kabul edemedim. Bu nedenle kitabın baskısının yıllar önce tükenmiş olması bile beni durduramadı! Sonuçta teknoloji gelişmişti ve sahaflar da bulunamayan kitapların merakını kucaklamış bekleyen okurlar için varlardı. Bu ikisinin birleşiminden güç alarak kitabı internetten bulduğum bir sahaftan aldım. Kitabı aldığım sahafın adı bile merakımı besleyecek ölçüde gizemliydi: Kara Kedi.

Kitaba başlamadan onu sevdim. Yeryüzünde aynı hisleri paylaşmış olabileceğim, bunun ihtimalini olsun taşıyan, bir insan daha vardı ve işte bu kitap da bunun kanıtıydı! Ruh eşini arayan bir adam... Ruhunun diğer yarısını. Evet, diğer ve evet, yarısını. Ruh parçalanır mıydı ki? Bu sorumun yanıtını çoktan biliyor olsam da, bir de bir yazarın beyninden okumak istedim. Yazarlar, usta sihirbazlardır. Kitap daha ilk sayfalarından beni büyüledi. Merakım, hayranlığa dönüşmek üzereydi.

Ancak bu yazarın aradığı ''ruh eşi'' benim ''aradığım'' ruh eşiyle hiç mi hiç örtüşmüyordu... İlk hayal kırıklığı dalgası böyle çarptı. Ben, bu yazarla aynı şeyi istiyor olamam! Ancak ruh eşi tanımı tekse ve biz ikimiz aynı şeyi istiyorsak... O zaman ben bir yalana mı inanmıştım! Bunu kabullenmiş olmam bile yazara olan öfkeme engel olamazdı. Ona çok öfkelendim. O kadar çok öfkelendim ki, kitabı okumak gittikçe zorlaştı. Sanki tüm kelimeler birer kaya kadar ağırdı artık, onları kaldıramadım... Bu kelimelerin bende bıraktığı hissi taşıyamadım.

Çok sıkıldım. Kitaptan, yazardan... aşkında da, mükemmel kadınından da, mızıldanmalarından da, kaçışlarından da, uçuşlarından da... Bahanelerinden de, bencilliklerinden de, geri dönüşlerinden de... Sıkıldım.

Kitabı bıraktım. Bir süreliğine bıraktım. Ben de, yazar gibi, araya başka kitaplar aldım. Kafamı dağıtmak istedim; uzaklaşmak, nefes almak ve okumanın verdiği ferahlığı yeniden başka kitaplarda hissetmek.

Kitaba geri döndükten bir gün sonra, ki bir aylık ayrılığımızdan önce kendisini ancak yarılamıştım, kitabı bitirdim. Evet, kitabın kalan ikinci yarısını sadece bir veya iki günde okuyup bitirdim. Yazara kızgınlığım yerini önce kırgınlığa, sonra (kendime) acımaya, sonra yine meraka ve en sonunda burukluğa bıraktı.

Bahsettiğim kitabın ismi Sonsuza Uzanan Köprü. Yazarı ise Richard Bach. Kitaptan ayrıca bir kitap yorumumda bahsedeceğim ancak ben bu yazımda onun bana hissettirdiklerini anlatmak istedim. İnsanın bir bloğunun olmasının en iyi yanı bu: Anlatabileceğin bir yerin oluyor.

Kitabın son sayfalarında sulu gözlülüğüm tuttu. Öyle ki, bunlar bana yazı yazmama orucumu bozduran damlalardı. Evet, bir günlük bir karar anında bozuldu. Bunu sorun etmiyorum. Belki de yazmak değil, ne yazdığım ve hatta içimdeki hangi eksiklik veya boşluk hissiyle yazdığımdır bana yazmayı sorgulatan ana neden. 

Bu yazıyı kendim için yazdım mesela. Hislerim çok fazla olduğu için yazdım. Bu şekilde yazmak, benim için yazma eylemine tat katan esas şey.  Bu ''şey''; bir düşünce mi, duygu mu, yoksa ihtiyaç mı bilemiyorum... Bir neden, bir sonuç?? belirsiz. Bu şey, sadece bir şey ve orada duruyor. Ona bir şekil veren ise bir yazıyı yazmadan evvel hissettiğim his oluyor. Birileri görsün diye mi yazıyorum, kendim göreyim diye mi... veya sadece, kelimeler var olmak istedikleri için mi?

Bu yazım, var olmak isteyen kelimelerimin ürünüydü. Çünkü kitabı bitirdiğimde onu kitabın kendisiyle konuşmak istedim. Sen neden böylesin sevgili kitap... ne hakkın var beni böyle dağıtmaya!? 

Hayır, yazarın bizzat kendisiyle konuşmak istemiyorum. Ona hala bazı nedenlerden dolayı kızgınım. Yazara kendi hayatında aldığı kararlar için kızgın olmam komik evet. Öte yandan... ben asıl yazarın dünya eşi ile konuşmak isterdim. Sevgili Leslie Parrish ile.

Richard Bach bir yazar ve pilot olmasından dolayı kelimeleri fazla eğip büken, bu nedenle düşüncelerinin türbülansına takılan ve hislerini ikinci plana atan birisi. Leslie ise, bir aktris ve aktivist. O, yaşamın içinde kelimeleri deneyimleyen birisi. Bu nedenle de onunla konuşmak isterdim. Çünkü o, hislerinden hiç kaçmadı. Canı yandığında bile bunu yaptı. Hep dürüst oldu. Özellikle de kendine ve sevdiği adama karşı. Bu kitabı en çok da Leslie'nin dürüstlüğü için sevdim. Kalbimi ferahlatan tek şey de, bu oldu.

Yine de hala buruk hissediyorum. Bilseydim bu kitabı okumaz mıydım acaba... Hayır, en çok da bu nedenle okurdum. Kitap tam istediğim gibi bitti bu arada. Kitap, benim de inandığım şeyler gibi bitti. Hayır, onu bu nedenle sevmedim. Kitabı, beni ağlattığı için sevdim biliyor musunuz? Üzüntüden ağlamadım; hissettiğim için ağladım. Usul usul. Bazen gözyaşları öylece akar ya, öyle bir ağlayış. Aslında bence en çok canımızı yaktığını hissettiğimiz ağlamalar bunlardır. Çünkü tam olarak kalpten gelirler. Öfkeden veya başkalarına olan hislerimizden\ düşüncelerimizden değil... Kalbimizden gelirler.

Özlemlerimizden gelirler. Ve ben, kitabı en çok bu nedenle sevdim. Bana özlediğim bir şeyi sadece benim görmediğimi hissettirdiği için sevdim. Bazen bazı hisler sadece kalbimize kısıldığında kendimizi ''deli gibi'' hissedebiliriz ya hani... Anlatamayız çünkü. Nasıl anlatırsın ki... Hiç. Anlatsan ne olur? Hiç.

Oysa işte orada, bu kitaptaki kelimelerde ben o özlemi gördüm. Başkasının hislerinde çarpan o özlem, kalbimde hissettiğim o özlem... Gerçekmiş. 

Bu kitabı gerçek olduğu için merak etmiştim. Bu kitabı, kalbimdeki gerçeği gördüğü için de sevdim.


Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach.


İlk kuralım: Özşefkat ve disiplin bütündür.

 

Sevgi ve özellikle öz sevgi temasından yazılarımda -çoğunlukla kendim için- bahsediyorum. Oysa özüne sevgi yalnızca çiçek böcek, canım cicim değildir; özüne sevgi aynı zamanda kendine yol göstermektir.

Kişisel tarihim boyunca kendime bunu sağlama girişimlerim oldu. Daha evvel çok daha başarılıydım... Zamanla paslandım malesef. Odağım daha kolay dağılır oldu. Ne olduğunu anlamadan araya zamanlar girdi ve ben yine dağıldım.

Bunun en büyük sebebi ise kendime kullandığım dil! Bu dil benim motivasyonumu düşürüyor. Ne kadar başka faktörler de etkili desek de, insan zihni ödül ceza sistemiyle ilerliyor okurlarım. Benimkisi öyle. Ancak ben kendi zihnimde kendime gelecekteki devasa bir cezayı konumlandırdığım için (istemediğim hayat), benim herhangi bir konuda adım atma girişimlerim hep süreklilik göstermiyor. Sanki hangi yoldan gidersem gideyim istemediğim hayata çıkacakmışım gibi bir düşünce (iptal iptal iptal) :).

Bu tabi ki doğru değil ve tabi ki doğru olmadığını biliyorum.

İyi haber: Beyin eğitilebilir bir organ. Aslolan beyni disipline sokmak. 

Bazı temel noktalar var. Bende işe yarayan şeyler (asırlar önce yaramıştı yani...). Bu nedenle genele vurup açıklamayacağım. Bende şu anda işe yararsa ileride yazarım.

Kendime kurallar belirledim. Karşıma astım. Altı ana kural. Altısını da burada paylaşmayacağım, çünkü bunlar kendime göre özelleştirdiğim kurallar. Ancak sizlerle fikir olması için ilk kuralımı paylaşıyorum:

1. Kendin hakkında daima iyi konuş.

Burada hem bir öz şefkat var, hem de kendine yol gösterme. Bakın, benim en en EN büyük sorunum geleceğimdeki hayatı içinde yaşamak istemeyeceğim bir hayat olacakmış gibi düşünmem.

(Kendim hakkımdaki kötü konuşma şeklim ''sen böylesin''leri aştı artık benim, pışık yemiyorum. Benim yediğim şey: Senin hayatın şöyle olacak (istemediğim şeyler) zaten zırvalıkları.)

Burayı uzun uzun açıklamıştım ama sonra gereksiz buldum. Bu bile...

ZIRVALIK.

Ama bu düşünce hep orada. Zaten hep olmadı ki bla bla. Çok bilmiş hadsiz işte bu düşüncenin sesi. Bu arada bu sesler hiçbir zaman ASLINDA bizim kendimize ait olmaz. Bize daha evvel biri veya birileri bunları söylemiş, beynimize tıkmıştır veya geçmiş olaylara dayalı bu sonuçlara ulaşırız... En azından benimkisinin nedeni bu.

Özetle... Bu kural çerçevesinde ilerleyeceğim.

Bu arada arada soran oluyor topluca yazayım, yani okumak isteyip de okuyamamış olan okurlarıma bir açıklama da borcum oldu. :) Çok yazı yazıyorum, çünkü artık kalem kağıt defter word kullanmıyorum bir süredir. Sadece blog kullanıyorum. Bu nedenle fikir gelince yazıyorum. E yani öyle olunca da, tamam güzel yazıyorum :P, ama öyle olunca da işte sonrada bir filtre gerekiyor. Hatta bir süre yazmayı da düşünmüyorum. Belki yorum yazısı gelir artık bilmiyorum, bakacağım. Bunu da arada soru geliyor diye yazdım. Evet bilinçli yazıyorum, evet bilinçli kaldırıyorum ve evet sonra da bilinçsizce yeniden paylaşıyorum. :)

Belki şu an taslak yaptıklarımı sonradan yine yayınlarım ama bilmiyorum, yayında dursa ne durmasa ne dediğim yazılar şu an yayında değil mesela. Daha genel geçer ve bana dokunmayan şeyler yayında. Bazen çok içimden yazıyorum, o yazılarımı çok seviyorum ama çok içimden şeyler artık yazmasam daha iyi.

O zaman, çav.



Yağmurda parlayan kırmızı güneşler.

 

Sanırım ki, ''cadılık'' eğitimimin başlangıcı, doğa içinde geçirdiğim zamanları kapsayan çocukluk yıllarıma dayanıyor. Doğanın sesini duyma pratikleri yapmam için kendimi zorlamam gerekmezdi. Doğa, zaten kendi sesiyle daimi şarkısını söylerdi. Her çeşit renk her yanda, kendi şarkısıylaydı ve benim tek yapmam gereken sadece, onları izlememdi. 

Yağmurun sesi akşamın sessizliğine karışırken, bazen aklıma bazı manzaralar gelir. Özellikle de köy yolunda dalgalanan gelincikler. Bu gelincikler ile yağmurun evin damlarına vuran sesi benim hatıralarımda birbirine karışmış ve bir koşuya dönüşmüştür.

Anneannemlerin köyündeki evde çocukken zaman geçirdiğim günler oldu. İtiraf etmek gerekirse, büyüdükçe bu günler yalnızca maziye karıştı ancak o köy evi benim aklımda yağmurdan kaçıp sığındığımız, sobasında ısındığımız ve yavaşça uykuya daldığım bir an olarak yer bulmaya devam etti.

O evin bahçesine uzanan kiraz ağacı yıllar içinde soldu gitti veya ilerideki ağaçlara yaptığımız kat kat battaniyeden oluşan salıncağım da öyle... Artık o ev bile eski haline benzemiyor, iyi ki benzemiyor, ancak yine de... Bazı şeyler değişse bile, o şeyler bizim için bizde yaşantı bıraktığı haliyle var olmaya devam eder ya... İşte ben de şimdi o evin çok daha konforlu olan salıncağında sallansam bile, içimde hep iki ağaç dalına yapılmış ve düşmeyim diye tetikte olduğum, tamam galiba biraz rahatsız, salıncağı anımsayacağım.

O zamanlarda oradaki tek torunun ben olmam da bunda etkili mi acaba diye düşünüyorum... Sanırım evet. Kardeşim bana yetişene kadar bile bir süre zaman geçmişti. Kuzenlerimin gelişiyse benim bir ergene ve hatta yetişkine dönüşmemi buldu. Kuzenleriyle büyüyenlere, zorlasam, özenebilecek bir yana sahibim. Çünkü benim küçükken benimle yaşıt biri ilk kuşak, diğeri ikinci kuşak olmak üzere bizden uzakta yaşayan iki kuzenim dışında yaşıtım hiç kuzenim yoktu.

Bunun bana ayrıcalık sağlayıp sağlamadığını düşünüyorum. Eee, tek torun olmak kulağa havalı geliyor hani... Oysa hayır. Pek bir ayrıcalık yaşadım mı emin değilim. Tamam, çok çok küçüklük fotoğraflarımda hep sırıtmam halimden memnuniyetime bir kanıt olabilir, öte yandan... Uzun süre tek torun olarak kalmış olmamın (beni kardeşim takip etmişti) bana pek de büyük ayrıcalıklar sağladığını söyleyemem.

Yalnızlık hissettiğimi de düşünmüyorum. En azından o köy evinde bunun sorgulamasına giremeyeceğim kadar çok değişken varmış gibi görünüyor. Bahçe işleri, salıncakta sallanmak ve insanların kafasını şişirmek dışında bir cırcır böceği kız olarak yapabileceğim eminim pek çok başka şey daha bulmuşumdur.

Yağmurun çatıda çıkardığı sesin hissi bugün hala kulaklarımda. Sesi unuturuz ama hissi bizimle kalır değil mi? O ses, gelinciklerin arasında dolaşıp bana ulaşıyor.

Gelincikler, ince uzun halleriyle kırmızı elbiselerini giymiş zarif çiçekler. Onların böyle alelade yerlerde öylece açabiliyor olmaları beni biraz şaşırtır. Pek bir çaba istemeden kendi başlarına var olup topraktan yükselen bu zarif çiçekler, aslında anlam olarak güçlü duyguları simgeliyorlar. Kırmızı gelincikler, 1. Dünya Savaşı'nda şehit düşen askerlerin anısına ithaf edilmişler. Bu kırmızı yoğunluğu bizlere vatan uğruna dökülmüş kanı çağrıştırdığı gibi, fedakarlık ve aşkı da ifade eder. 

Japon kültüründe narinliğiyle yaşamın geçiciliğine atıf yapan gelincik çiçekleri, Yunan mitolojisinde uyku ve ölüm tanrıları ile ilişkilendirilmiştir. Gelinciğin uyuşturan etkisi, uyku ile ölüm arasındaki ince çizgiye dokunur.

Yol kenarlarında bitebilecek kadar alçakgönüllü, bakanın içini açabilecek kadar özenli bu kırmızı duvaklı gelincikler, renklerinin canlılığı ve narinliklerinin zıtlığında yaşamı, umudu ve yeniden doğuşu simgelerler.

Peki gelincikler nasıl sever?

Gelincikler, benim onları birbirlerine yakıştırdığım gibi, yağmura karşı boş değiller midir acaba bunu düşünüyorum.

Gelincikler, bizlerin altında yürümekten hoşlanabileceğimiz kadar yağan, narin yapraklarını okşarcasına akıp giden ince uzun yağmur tanelerini severlermiş. Çok şiddetli yağmurlar onların köklerini çürütür, çiçeklerini soldururmuş. Yani o zaman... gelincikler, kendileri gibi nazik bir aşka karşılık verebiliyorlarmış.

Aslında onların asıl sevdiği, güneş ve nemli havaymış. Yani onlar, yağmurdan sonraki toprak kokusunu içlerine çekmeyi muhtemelen tercih ederlerdi.

Gelincikler, yaşamayı bilen çiçekler. Yaşamın yol ağzında açan, var olan, süzülen, nefes alan ve kırmızı kırmızı parlayan çiçekler. Aynı zamanda gelincikler, benim çocukluğumun yağmurda parlayan kırmızı güneşleri.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Yazmak hatırlamaktır.

 

Yazmak, hatırlamanın bir yolu. Üstünden zaman geçtikten sonra yazdıklarını okuyup anımsamak için değil, tabii o da var ve açıkçası bunu göze almak gerçek bir cesaret ister... Yine de benim bahsettiğim hatırlamak; yazma sonrasında değil, yazma eylemini gerçekleştirme anında olan hatırlama davranışıyla ilgili.

Yazmak son geliştirdiğimiz dil becerimiz. Bir insan, eğer bir sağlık sorunu yoksa, önce duyarak yaşamına başlar. Sonra duydukları aracılığıyla bir dili edinir, ki buna ''ana dili'' deriz. Sonra o dili konuşur. İlk iki beceri hazır bile: Dinlemek ve konuşmak.

Bazı çocuklar bunu evde de öğrenebilse de, genelimiz okula başladığımızda diğer iki dil becerisini öğreniriz: Okumak ve yazmak. Yazmak daha zor gelişen bir dil becerisidir. Gerek ana dili öğretiminde, gerekse yabancı bir dili öğrenirken aslında en son başvurduğumuz beceri de bu nedenle yazmaktır. Çünkü yazmak, aslında bir yaşanmışlık gerektirir. Söz konusu dile dair hiçbir artalan bilgisi bulunmayan birey, o dile dair üretime geçemez. Yazmak, üretici konumuna geçtiğimiz bir anlatma becerisidir. Bundandır ki, özellikle de, yabancı bir dili öğrenirken en çok anlatma becerileri olan konuşma ile yazmak konusunda sıkıntı yaşandığı görülür. 

Ben neden yazıyorum acaba diye düşünüyorum. 

Ana dilimizi bildiğimizi sandığımızda bile aslında onun inceliklerinden bihaber yaşamımızı sürdürüyoruz. Dil, evet, temelde bir iletişim aracı olsa da, bu aracın derinliklerine ulaşmak aslında dil organizmasını kontrol etme becerisi kazanmak demek. Dili iyi kullanabilen bireyler, kendilerini daha iyi ifade edebildikleri için, diğerleri üzerinde de etki bırakma gücüne sahiptirler.

Dil, yaşayan bir varlıktır. Onun soluduğu hava, insanlardır. İnsan ilişkileri dilin yapısını canlı tutan ana unsurdur denilebilir. Bu bakımdan bebeklikten ve hatta ana karnında dış dünya seslerini işitmekle başlayan dil ile tanışma sürecimiz, bebeklik-çocukluk evresinde dili kullanmayı öğrenme ve bu yolla iletişim kurma ile ilerler ve akabinde formal yolla okullarda dili, ana dilimizi, başta temel kurallarıyla (okuma yazma) öğrenir, ardından bu dili daha etkin ve etkili kullanabilme becerileri geliştiririz.

Dil aslında bir çeşit düşünme aracıdır denilebilir. Bizleri Neandertallerden üstün kılan faktörlerden biri de, evet, dildi. Dil yoluyla iletişim kurmayı keşfetmiş atalarımızın elindeki silah her şeyden daha güçlüydü ki bizler, bir klavyenin ışığında yazılmış bu metnin etrafında bugün toplanabildik.

Dili öğrenmek, düşünceyi öğrenmekle eş değerdir denilebilir. Bunu kimse demese bile, inanın, ben derdim. Dili kullanmayı öğrendikten sonra bizler aslında okulda üst düzey düşünme becerilerini geliştirmeye yönelik olarak dili bir araç konumunda kullanırız. Bir insan zaten ana dilini biliyordur; mühim olan ana dilini kullanabilmek. Ana dilimiz, düşünce dünyamızı şekillendiren ve çeşitlendiren ana mekanizmadır. Yabancı bir dili veya bebekken öğrendiği ikinci dilini çok iyi seviyede konuşan insanlarda bu durum daha çeşitlenmiş olabilir tabii. Hatta öyle ki, ikinci bir dil olarak öğrenmemiş olsa bile, yani bebekken veya hayatın erken çocukluk evresinde öğrenilmemiş de sonradan büyüyünce öğrenilmiş bir dil olsa bile, öğrendiği yabancı dili yaşamında sıkça kullanan ve ana dilini kullanmayan bireylerin ana dillerinde gerilemeler olduğunu görebiliyoruz. Bu gerileme en bariz olarak konuşma becerisinde hissedilir. Çünkü konuşma aslında düşüncenin dış dünyaya çıkış yaptığı ilk dil beceri alanıdır.

Ne dedik?: Düşüncenin dışarı çıkış yaptığı... 

Dil ile aslında yaptığımız tam olarak bu. Düşüncelerimizi dışarı çıkarmak.

Yazma becerisi diğer üç beceriden sonra yetkinlik kazanılan bir alan. Evet, ben neticede bir Türkçe öğretmeniyim ve bunu söylemeye hakkım var :), bizler 4 temel dil becerimizi (dinleme, konuşma, okuma, yazma) bir arada geliştirmeyi hedefleriz. Yani önce şu beceri iyi kıvama gelsin, sonra öbürü; değil. Mümkün mertebe eşit düzeyde ilerlemek amaçlanır. Ancak, tabi ki yazmak daha karmaşık bir beceri alanıdır. Beynin öğrenilen söz konusu dilde (bu ana dilinde yazmak da olabilir) sembolleri ifade edebilmesi için, yukarıda da değindiğim üzere, birey (ve beyni :) öncesinde dile dair girdi elde etmelidir. Yoksa beyin o sembolleri nasıl kodlayabilir de bir kağıda aktarabilir ki?

Dilini bu dört temel dil becerisi alanında geliştirmiş bir insanın kavram ve aslında kavramların da ötesinde imgeler dünyası genişler ve hatta derinleşir. Düşünme becerilerini ve hatta üst düzey düşünme becerilerini (eleştirel düşünme, yaratıcı düşünme gibi) geliştirmemizin yolu da zaten budur: Dili geliştirmek. Bir dilde önce düşün, sonra o dili öğren; bana bu bakımdan inandırıcı gelmiyor. O dilde bir yaşantı elde etmemiş birey, o dilde nasıl düşünebilir? Bu olsa olsa, iyi ihtimalle, dil becerilerini geliştirme sürecinde (ki bu aslında bilişsel, duyuşsal ve devinişsel olarak çok boyutlu ilerleyen bir süreçtir) bir bütün olarak gelişim gösterebilir. Ben dili öğreneyim sonra o dilde fikir üretirim diye de bir şey yok. Her şey zaten eş zamanlı gerçekleşir. Öğrenmek bir bütündür. Bence bizim yaptığımız ana hata bu öncelik sonralık ilgisini katı bir şekilde kurmak.

Bilişsel dedik, nedir bilişsel süreçler... Beyinle ilgili olan, söz konusu dil özelinde olduğu için, beyindeki dili anlamlandırmayla ilgili tüm durumlar diyebiliriz. Bilişsel öğrenme basamakları da bulunuyor ama burada sadece kendi fikrime yer verdiğimden, bilgi verme amacı taşıyan bir metin yazmadığımdan dolayı, buralara artık girmiyorum. Ne ne demek biraz anlasak yeterli.

Duyuşsal dedik, nedir duyuşsal... Duyuşsal, bireyin öğrenme sürecinde psikolojik durumlarını ifade eden etkenler. Motivasyon, kaygı, tutum, ilgi, özyeterlik vb.

Devinişsel dedik... Bu da, motor becerileriyle ilgili durumlar. Bedensel organ ve kasların kullanımıyla ilgili durumları ifade eder; kas zihin uyumu vb gibi durumları içerebilir.

İşte! Yazmak, tüm bu süreçlerin en kapsamlı bir şekilde gerçekleştiği dil beceri alanı. Çünkü bir kere, anlatma becerisidir yazmak. Yani önce bir ifadeyi anlaman lazım ki, sonra anlatabil. İkincisi, yazma becerisi yapay bir dil becerisidir. Ne demek istiyorum; çocuk doğduğu gibi yazmayı öğrenmez. :) Dinleme ve konuşmayı doğal yolla, yaşantıyla öğrenir, geliştirir. Dinleme ve konuşma için de zaten bu nedenle doğal dil becerileri diyoruz. Yapay dediğimiz de, okulda formal (resmi, kurallara dayalı) yolla öğrendiğimiz okuma ve yazma beceri alanlarıdır.

Yazarken insan aslında tüm girdilerini çok hızlı, hatta kendi farkındalığının da ötesinde hızlı düşünür. Bu nedenle, özellikle de yazma alışkanlığı edinmiş insanlar beni anlayacaklardır, bazen yazarken ''ben aslında bunu yazmayı başta düşünmemiştim,'' diye bile düşünebiliriz. Çünkü bilinçaltından da zihnimizde tuttuklarımız yazma anında yüzeye çıkarlar ve düşünce formundan yazı formuna akış sağlarlar. Bu bakımdan yazmak, hatırlamaktır. Topladıklarını hatırlamak. İçindekileri hatırlamak.

Yazmayı benim için özel kılan da budur: Hatırlamak.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Midoriyle sırdaşlığımız çok kısa sürmüştü,
insanın içindekileri akıtabileceği alana ısınması da
önemli sanırım (işte! duyuşsal alana giren bir durum :).


Kalbim, nasıl seversin?

 

Yıldızım.

Defterime çok önemli bir şey yazarken araya girdin. Ya da belki de, çok önemli kısımlar bittikten sonra araya girdin. Böyle giderse gerçekten hiç kavuşamayacağız. Yoksa bunu istemiyor musun? Aaaa, tamam tamam, alınmam.

Baksana, seni yazmak yerine her seferinde sana yazmayı tercih ediyorum. Yoksa bunu sen mi yapıyorsun yıldızım!? Yıldız ışığını bana ulaştırıyor ve beni bir mektup yazmaya mı ikna ediyorsun? Anlamadım sanma! Bu kadar tesadüf fazlaydı...

Seni görememem tuhaf. Yağan yağmurun aramıza okyanuslar çektiğini düşünebilirdim, eğer gökyüzüne bakmasaydım. Gökyüzünün karası ile uzaklaşan gece bulutlarının grili beyazı birbirinden net bir şekilde ayrışıyordu. Buna rağmen o karanlıkta seni göremedim. Gecenin karanlığında bile yoksan, neredesin yıldızım?

İyice kısacaktım gözlerimi ki, o da ne! Yüz hatlarım bu kadar belirgin miydi? Ah evet, artık öyle bunu ben bile biliyorum. Öhöm, işte sen de gördün mü bilmem... Senin yerine kendimi izledim ne var canım. Belki de loş floresan ışığının mutfak camında gizlediği cildimdeki buğu, beni tam bir modele dönüştürmüştü. Evet, öyleydi. İstersen inanma, aaaa.

Biliyor musun, artık hep böyle oluyor. Ben seni görmeye niyetleniyorum, sonra bir bakıyorum kendimi izliyorum. Hem de uzun uzun.

Geçenlerde bir fotoğrafım çarptı gözüme. İnsanın kendi fotoğrafını beğenmesi, çok beğenmesi, böyle mi hissettiriyormuş acaba? Sanki başka birini beğenir gibi yoğun bir his. İnsan kendini böyle mi sever yıldızım? Sen biliyor musun?

Yıldızım... Başka birine aşık olursam bana bozulur musun? Dünyalı kalbim, başkası için çarparsa... Onun bakışlarını merak edersem, onun gülüşünün izlerini ezberlersem... Bana kızar mısın yıldızım? 

Kalbin biri için çarptığında, o senin yıldızın olmasa da... en azından ilk etapta böyle olmasa da... O kişi senin yörüngene giriyor. Her seferinde ''deriinnnn bir merak'' duymasan da, bir merak noktası, seni ona çekiyor. İtiyor yazacaktım ama hayır; çekiyor. Belki de seni ona çeken şey, evet onu sana çeken değil yanlış okumadınız sevgili okurlarım, seni ona çeken şey... Onun manyetik alanı oluyordur belki de. 

Her insanın bir manyetik alanı var değil mi? Bazı günler bunun çok farkında oluyoruz. Kendi manyetik alanımızın. Bu günlerde güneşin parlaklığı, yağmurun sesi, kedilerin pati kuşların kafa hareketleri ve hatta insanların varlıklarından gelen sıcak his... Bunlar seninle bir bütün olarak akıyor değil mi? Bunun üzerine özel olarak bile düşünmüyorsun. Bu, birine duyulan ilgiyle ilgili bile değil. Bu, senin manyetik alanını üstüne giymen ve aslında onu taşımanla ilgili. Üstünde zaten olan bir şeyi, kendi enerjini, taşımanla ilgili. 

Belki sonra da böylece... Bir yıldıza değil belki ama; yaşayan bir varlığa çekiliyorsun. Belki o da sana çekiliyor. Bence bu, insan olmanın en keyifli yanlarından biri. Belki de insanlar da böyle seviyordur. Bu doğru mu insan kalbim? Doğruymuş.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(1Q84, Haruki Murakami)


Basit Bir Yazı.

 

Çok ağladığım bir günü hatırlıyorum. Niye o kadar ağladığımı hatırlamıyorum. Gerçekten hatırlamıyorum ama elbette birden çok sebebi vardı ve tüm bu sebepler tek bir zamanda birleşip gözyaşlarına dönüşmüşlerdi.

Üç yıl öncesiydi. Evet öyleydi. O kadar çok ağlamıştım ki, gözyaşlarım ben olmuştu ve ben yok olmuştum sanki. Hayır, yok olmak ister gibi ağlamıştım. Evet öyleydi. Evet pek hoş değil ama öyleydi. Ağlama hali bedenlenseydi, sanırım o anki bana dönüşürdü. Sonrasında ne zaman ağlasam, aklıma bu ağlamam geldi ve böylece ağlamam kaçtı. Evet kaçtı. Çünkü hiçbir ağlama, evet bu kesin, o kadar kötü olamazdı. Olmasındı da zaten.

O zamanlar bedenimin beni tolere ettiğini görüyorum. Bana zaman tanıdığını. Bir sonraki yıl cilt sorunlarım oluşmuştu. Çünkü ben hiç akıllanmamıştım. Ondan sonraki yıl daha başka bir alerjik etki ara sıra uğrar olmuştu. Bu beni korkutmuştu. Çünkü hiç kimse ellerinin üstüne yatıp yok olmayı bekleyecek kadar alerji yaşamamalı.

Bununla ilgili trajikomik bir anım var. Cilt doktoru beni alerji doktoruna yönlendirmişti. Doktor hanım da bir görseniz işini pek bir seviyordu. Bütün dertlerini sanki ben çöp kovasıymışım gibi bana boşaltmıştı da, benim sorunuma dair bir adamakıllı cümle ağzından çıkmamıştı. Üstüne bana kızmıştı, neden alerjiden ölürken acile gidip serum almışım da üç hafta boyunca kendisine ancak bulabildiğim randevuyu beklememişim diye. Çok sevecen, ilgili bir doktordu yani. Üstüne kendisinin psikologluğunu da üstlenmiştim, oh. 

Bir şeye alerjim çıkmamıştı ama ne hastalar geldi o doktora aman aman. Düzenli kullandığı ilacının adını hatırlayamayan mı dersiniz, alerjisine dair tek bir fotoğrafı bile olmayan mı... Doktor hanım nedense bir tek benimle dert ortağı (!) olmuştu da, diğerlerine sadece uzak bir muaneyle yetinmişti. Sağ olsun iki paket antihistaminik ilaç yazmıştı, o sıralar iki ay rahat etmiştim. 

Psikolojikti. Stresten değil, sinirdendi benimki. Ne zaman sinirlensem (ki o sıra hepti), vücudumda bir sürü kırmızı kaşıntılı batmalı döküntü çıkıyordu. 

Hasta olmaktan nefret ederim. Bir cilt sorunu yaşamak (ki genelde hayatım boyunca hep ilk cildim tepki verdi) ayrıca iğrenç. Hele de benim gibi görüntü takıntınız varsa. Sonra sonra kendimi alıştırdım. Alerjim tek tük kaldığı zamanlarda bile ilaç içmemeyi seçerek başladım (ki doktorunuz iç dediyse siz için, ben kafama göre davrandım, yaptığımı önermiyorum). Sonra sinirlenmemeyi seçmekle tamamen bitirdim. Ama inanın bana berbattı, leşti. 

Korkunçtu.

En korkuncu neydi biliyor musun, hep budur, tek bir soruyu duymamam: Nasılsın? Artık bunu aştım ama bazen bu soruyu duymak istediğim tüm günler için buruk hissediyorum. Başka birine üzülür gibi buruk hissediyorum. O bunu hak etmiyordu gibi. O kadar kötü hissetmişim ki kendimi, o acıyı hissetmiş halimi ''o'' olarak görüyorum bugün. Beynim ancak bu şekilde başedebiliyor.

Bazıları bunda ne var der herhalde. Bu nedenle sorunlarımı da pek paylaşmam. Hiç paylaşmam. Bazen blogda bin yıl sonra yazarım. Neden bilmem. Anlaşılmak için değil aslında. Çünkü o zamana kadar bin kere değişmiş, kabuk değiştirmiş olurum zaten. Kendime sarılmış olurum. Yine de, belki de, ''o'' dediğim geçmiş acılı halim, veya bu fazla dramatik oldu, tek başına olan halim için bir şekilde ''ben buradayım'' deme yazılarıdır bunlar.

Ben senin yanındaydım İlkay, deme yazıları.

Bu da canımı yakardı. En çok buruk hissettiren de bu olurdu zaten. Ama insanın elinden başka bir şey gelmeyebilir. 

Son zamanlarda içimi burkan şey ise, buna bir çare olmadığı. Geçmiş zamana çare yok. Yalnız hissetmiş parçamı onaramayacak olmak, kalp kırıcı. Ben onun yanında olsam bile, şimdi kendimle olduğumu bilsem bile, yalnız olduğum günler için ne yapabilirim? Hiçbir şey. Bu kalbimi kırıyor. Bazı parçalarımın yanında artık kimse olamaz. Bazı parçalarıma artık ''nasılsın'' diye sorulamaz. Üzülüyorum, böyle olunca gerçekten üzülüyorum. 

Kendim için değil. Şu andaki ben için değil. Galiba artık bunu aştım. İçim o kadar ezilerek kabullenişe geçmiş ki, artık bunu aşmışım. Sadece, o parçam için üzülüyorum. O parçam için yazıyorum.

Çünkü o zaman bilmiyordum. Çünkü o zaman içimde bir yerde hareketli bir şey vardı. Beni ağlatan, beni sinirlendiren, beni kıran ama canlı bir şey.

Şimdi daha mı güçlü hissediyorum bilmem ama o canlı şeyi artık hissedememek de kalp kırıcı. Hissetmek de istemezdim bu arada. :) Çünkü o şey de beni üzüyordu. Çok, çok üzüyordu. Yine de, hissetmek canlılığın belirtisidir. Ve umudun. Benim içimdeki bazı şeyler yok oldu. Belki de kendimi korumam ve ilerlemem için bu gerekliydi ama...

Artık üzücü bile değil. Ben kendim için değil, geçmişte bir anda (en uzaktan en yakın geçmişe kadar) üzülmüş parçalarıma, hallerime üzülüyorum. Çünkü onun üzüntüsünü paylaşabileceği bile bir tek kişi yoktu.

Bu tip yazılarım sonradan beni ürkütüyor da kaldırıyorum. Ne için yazdığımın sorgulanması sanırım bu ürküntümün nedeni. Tamam, bazı yazılarımın bir amacı olabilir. Ama mesela bunun yok. Sadece içimden gelmiş olamaz mı? Sadece anlatmak istedim ve anlattım. Bu kadar basit olamaz mı?

Olabilir.

Sanırım sorun şu: Yalnızlık geçiyor ama yalnız hissetmiş olmak geçmiyor. 

Böyle bir cümle vardı ama orijinalini anımsamıyorum. Olsun, bu benim cümlem işte. Bu cümleyi başlık yapsam yazım çok daha fazla okunur değil mi? Bu nedenle yapmayacağım. Çünkü bu sadece, evet, basit bir yazı.

Bazen, blog adımdan dolayı mı kendimi anlatıyorum burada acaba diyorum. Öyle öyle, bakma ekrana öyle, öyle ciddiyim. Acaba blog adım direkt kişi adı, yani benim diye mi acaba kendimi anlatıyorum diyorum. Eski bloğumun adı bir yer ismiydi mesela, bu nedenle demiyorum ama orada hep gördüklerimi anlatırdım. Yerlerimi. Oysa burada hep kendimi anlattım. Sence de tuhaf değil mi?

Yeni blog olmasa da, adımı değiştirme fikri de tam da dün aklıma gelmişti. Yeni ad önerimi yazmayacağım çünkü bundan vazgeçtim. Baktım ki, buradaki insanlar beni ''Neptünlü Cadı'' olarak tanıyor. Biraz artık marka değerim olmuş. :P Böyle benimsenmişim. O zaman sitemdeki yazı tarzımı değiştirmek için benim çaba sarf etmem lazım...

Bazen yazılarımı yine komple imha etmeyi veya taslakta tutmayı istiyorum. Taslak, yapabildiğim bir seçenek değil. Benim için sürdürülebilir değil yani. Sonunda mutlaka yayınlıyorum. :) Silince de yayınladığım yazım olsa da, silince yeniden yayınlama isteğim bitiyor. O yüzden geçen yıl tüm kişisel konulu yazılarımı silmiştim zaten. Bence doğru bir kararmış bu arada. :) Çok düşünmeden almıştım bu kararı ama doğruymuş.

Yine de, bu sefer silmek istemeyen bir yanım var. Silsem üzülürüm sanki. Çünkü hissederek yazdım. Öncekileri de hissetmiştim ama... Bilmiyorum, güzel yazılar?? :) Edebi değeri pek olmasa da, çünkü ana amacım bu olarak yazmadım, güzel yazılar.

Bunu düşündüm işte... Edebi değeri olan şeyler mi yazmalıyım? Veya, bilmiyorum; aslında beni ''Neptünlü Cadı'' yapan da bu değil mi: İçtenlik. Yani, tam olarak Neptünlü Cadı olmam. :)

Bu personamı sevdim sanırım. Bu kimliğimi yani. Bana en yakın şey bu çünkü.

Belki yeterince cool değil :) veya öyle bir şey... Ama yeterince gerçek, sanki?



İçimdeki Sessizlik.

 

Kendimi nöronlarımdaki zehirden arınıyormuş gibi hissediyorum. En son ne zaman böyle hissetmiştim... En son ne zaman sessizliği hissetmiştim?

İzin vermek mi bunu sağladı, yoksa neyin sağladığından öte, neyin neden olduğunu mu sorgulamalıyım?

Türkçede çoğunlukla bazı ifadeleri yanlış bile olsa birbirleri yerine kullanıyoruz. Örneğin ''sağlamak'' kelimesi olumlu durumlar için kullanırken, ''neden olmak'' ifadesi olumsuz durumlar için kullanılır. İstendik bir sonuca bizi götüren maddeleri ifade ederken, ''sağladı'' demeliyiz; istenmeyen bir sonucun nedenlerini ifade ederken ise, ''neden oldu.''

Bu tabi ki günlük hayatta uyulması gereken mutlak bir kural değil ancak dilbilgisi ve anlatım bozuklukları konusu kapsamında evet, bir kural.

Üniversitede bir lisans dersimde bir hocam bu tip konularda gerçekten dikkatli ve katıydı diyebilirim. Koskoca sınıfta benden başka 'hata' yapan yok muydu bilemesem de (belki de kendini en çok ifade eden veya etmek isteyen ben olduğumdan), nedense hep ben uyarı alıyordum (ya da aklımda öyle kalmış, çünkü ismim bir hayli anılmıştı - buna rağmen bir türlü öğrenilememişti :). 

Derste ''adına'' kelimesi yerine ''için'' kelimesini kullanmamın doğru olmayacağını net ve detaylıca açıklamıştı hocam. Örneğin; ''yazmak adına buradayım'' yanlış bir kullanım. Bunun yerine, ''yazmak için buradayım'' demeliyiz. Çünkü ''adına'' aslında birinin yerine geçmek anlamında kullanılan bir edat. Bu cümlede ise burada bulunma amacımın nedeni belirtiliyor. ''İçin'' ve ''adına'' edatları birbirleri yerine kullanılmamalı.

Gündelik hayatta bu kullanıma kim dikkat eder: Pek az kimse. Ancak o derste o kadar uzun uzuuunnn doğru kullanım açıklanmıştı ki, evet, gerilmiştim. Böyle şeyler de hep benim başıma gelmiştir bu arada ahhahahah, galiba öğrenmeye açlığımdan dolayı hep kendime çektim...

Ne diyordum... Öğrenme açlığı. Ne diyordum... Sessizlik.

Sessizlik benim için unuttuğum bir haldi doğrusu. Öyle ki ben artık benim normalim, hatta ve hatta kişiliğim, özüm, varlığım seslilik sanmıştım. Oysa sadece, nöronlarımda dolanan bir çeşit... bir çeşit... Tutunduğum düşüncelerden kaynaklı bir çok seslilikmiş bu. Kendini kendine bile açıklama ihtiyacı. Bunun ötesinde bir ses yoktur muhtemelen.

Oysa sessizlik, gerçek bir sessizlik, aslında berraklıkla eşdeğermiş. Bunu hissettim. Bunu hiç bu kadar uzun süreli ve aslında tutarlı bir şekilde hissetmemiş, deneyimlememiştim. Resmen beynim sustu. Sessizlik, varoluşunu görmekmiş.

Hep sesliliğimi paylaşacak bir şeyin özlemi içinde oldum sanırım. Oysa zamanla, bu istek avuçlarımın arasından kayıp giderken... kafam karıştı. Bilmiyordum ki bu çözülme bana daha gerçek, benim gerçeğimi getirecek.

Belki de bunun sebebi büyümemdir. Yaşımın, evet biyolojik yaşımın büyümesidir. Olgunlaşmak bile çok seslilikten geçebilir. Oysa beyin gelişimi nettir, biyolojik bir süreçtir. Sanırım, beyin gelişimimle ilgili bir şey bu. :) Frontal lobum mu gelişti nedir... Öyle olmalı.

İnsanlar meditasyonla bile bu dinginliğe ulaşmayı hedefliyorlar. Oysa çok yanlış bir yolla bu deneyimleniyor genelde. Meditasyonda veya sadece dururken bile, hep bir şeyler düşünürüz. Bir şeyler yaparız. Bir şeyler söyleriz. Bir şeyler hissederiz.

Oysa sessizlik, sadece kendinde kalmak. Kendini eylediğin, oyaladığın, takıldığın ve hatta bunlara sebep olan bağımlı fikirlerini zihninden arındırmak. Bizlere -psikolojik gelişim için bile- düşünceleri zihinden atmamızı öğüt verirler; oysa kökü kazımadıkça bir fikri atarsın, bir benzeri belirir. Masum gibi görünür ama aynı fikrin lacivertinden öteye gitmez. Arındırmak lazım, atmak değil. Bunu fark ettim sessizlikle birlikte.

İçimdeki sessizlik bana mavi rengi çağrıştırıyor. Deniz gibi bir rengi. Deniz gibi bir hali.

Sanırım artık cırcır böceği kız değilim. İçimdeki cırcır böceği acaba neye dönüştü, merak ediyorum. Belki de hala bir cırcır böceğim vardır kalbimde ama belki de o, kelimelerin ötesindedir. Kelimelere tutunmuyor, onların yazı dilindeki kurallarını sorgulamıyor, sadece deneyimliyordur.

Evet belki de sessizlik, kelimeleri deneyimlemektir.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Aeden - Bir Dünya Hikayesi (Akilah Azra Kohen) | Kitap Yorumu

Yazar: Akilah Azra Kohen, Yayınevi: Destek Yayınları

Kitap, Aeden isimli evrenin uzak bir ucundaki gezegenden gelen Sonje ile Numi'nin Dünya insanlarına rehberlik etme öyküsünü konu ediniyor. Kitabın en başında bizleri Sonje'nin günlüğü karşılıyor. Sonje, çiftçilikle uğraşan bir ailenin oğlu. Aeden'deki yaşamlarını ve kendi gezegeninin yapısı ile düzenini tanımlayan Sonje aracılığıyla Aeden evrenine giriş yapıyoruz. Numi, henüz bir çocukken Aedenli bu aileye verilmiş Dünyalı bir kız çocuğu. Bir melez mi yoksa tam bir biyolojiyle mi Dünyalı bunu bilemesek de, Numi'nin annesinin bir Dünya insanı olduğunu öğreniyoruz.

Aedenlilerin gezegenlerine uygun geliştirdikleri adaptasyon sonucu vücutları Numi'den farklı. Güneşleri çok daha büyük ve güçlü olduğundan dolayı tenleri daha koyu, bedenleri ise çok daha sağlam. Numi ise bembeyaz teni ve kızıl saçları ile kendini daima ''öteki'' gibi hissettiği için Aeden'deki tüm hayatı boyunca kendi varlığından utanıyor ve bedenini kat kat kumaşlar ile çamurların içine gizliyor. Üstelik Sonje'ye karşı hissettiği hislerin karşılıksızlığı, ondaki kendinden utanma ve kendini kabullenememe davranışlarını arttırıyor.

Aeden, pek çok farklı canlı türüne ev sahipliği yapan bir gezegen olsa da, içerisindeki insan nüfusu en azından kitabın anlattığı kadarıyla sadece Sonje ve ailesinden ibaret gibi görünüyor. Bu gezegenin temel prensibi ve kuralı, varlıkların en iyi potansiyellerine ulaşması için kendilerini daima geliştirmeleri. Bu nedenle analitik zihinleri çok gelişmiş bu insanların. Sonje de hislerine izin vermeyen bir genç adam. Mantık odaklı ve her an tetikte yaşayan, üstelik bunu iradesinin gücüne, kendi deyimiyle ''evrimsel olarak gelişmişliğine'' bağlayan bir hödük- aman, kibirli biri. Numi ise hislerinin farkında, onları görmezden gelmeyen bir genç kadın.

Sonje ve Numi, birlikte büyüyorlar ancak aralarında ne bir kardeşlik bağı, ne de arkadaşlık ilişkisi oluşuyor. Numi'nin kendinden utanması, Sonje'nin onu ''evrilmemiş'' bir insan olarak görmesine neden oluyor. Numi kendini varlığının başlangıcından beri bu gezegende iğreti hissediyor. Bu nedenle de gezegenin Usta'sı ile görüşmek istiyor. Ancak Usta'ya ulaşmak o kadar kolay değil. Bu gezegende her şey vakti geldiğinde olur anlayışıyla ilerliyor. Çünkü mühim olan bireyin kendi tekamülünde kendi iradesi ve çabasıyla algısını genişleterek ilerlemesi. Dış müdahale söz konusu değil. Kadere güvendiğinde, yol zaten açılacak.

Numi'nin kalbi bu yabancılık hissine daha fazla dayanamıyor. Kendi bedenine bile yabancılaşmış bu genç kadın, uzun uzun dua ediyor kendi yolculuğuna çıkmak için. Duası kabul oluyor. Hayat, onu ve Sonje'yi Dünya'ya gönderiyor. 

İkilinin Dünya maceraları birlikte başlıyor ancak aralarındaki gerilim nedeniyle birbirlerinden kopuyorlar. Bu da zamanın onlar için ördüğü yolun bir parçası. İkili ayrı kalmalı. Numi Dünya'nın bir ucunda, Sonje diğer ucunda insanların arasına karışıyorlar. Genetik olarak mükemmele yakın olan bu iki insan, insanların hayranlığını çok geçmeden kazanıyorlar. İkisi de bunu çok saçma bulsa da, işlerine bir hayli yarıyor. Numi bir model oluyor, Sonje ise videoları tıklanma rekorları kıran bir aktivist. 

Bu ırk, Aedenli insanlar (orada büyüdüğü için Numi de), telepatiyle iletişim kurabilen bir ırk. Kendilerini o denli iyi anlamışlar ki, artık birbirleriyle de kelimelere ihtiyaç duymadan etkileşim kurabilecek şekilde evrilmişler. Bu tabi ki algının genişlemesi ile gerçekleşen bir evrim. Telepati karşındakini anlamandan ziyade, kendini çok ileri düzeyde anlayıp karşındaki kişiyle enerjini etkileşime sokman gibi görünüyor. 

İkili birbirleriyle sadece inatları nedeniyle iletişim kurmadan Dünya insanının gözünü açmaya ve onları kendilerinden iyileştirmeye çalışıyorlar. Sonje hayvanlar ile telepatik bağ kurma yoluyla, onları gözünü para hırsı bürümüş insanlardan korumak için doğa ve hayvanlar ile işbirliği yaparak kendi Dünya sürecini başlatıyor. Numi ise ''elitlerden'' olan bir ailenin oğlunu kullanarak organ ticareti için kaçırılmış çocukları kurtarıyor. İkili birbirlerinden ayrı çift koldan Dünya'yı emen parazitler ile savaşıyorlar.

Kitabın ilk kısımlarında bilimkurgu odaklı başka bir gezegendeki insan ırkının yaşamını okusak da, ikilinin Dünya'daki maceraları bizim komplo teorisi dediğimiz (!) 12'li masa, elitler, sudaki zehir, çocuk istismarı vb gibi durumları konu ediniyor. Ayrıca ürettiğinden fazlasını tüketen, kendi ırkını yok eden, kötülüğe sessiz kalan ve dahası bunu kanıksayan, üstüne kötülük üstünden etkileşim kasan, beyni uyuşmuş ve bir parazit yaşamı yaşamakta bir sakınca görmeyen insanları eleştiriyor. Şeker tüketimi ve sudaki maddeler ile bedenimizi kendi ellerimizle nasıl zehirlediğimiz anlatıldığı gibi, özgür irade yasasını çarpıtarak insanları parmağında oynatan ''dünya dışı'' varlıkların planlarını, üst kademedeki ''dünyalı'' ve kendini ''elit'' ilan eden insanların sapkın eylemlerini, ayrıca onları korumak için ruhunu satmış üst düzey görevli diğer insanları anlatıyor.

Kitabın ilk 100-150 sayfasında anlatımına alışmak biraz zor olabilir. Her ne kadar sürükleyici bir kurgusu olsa da, anlatımında her iki cümlede bir bir öğreti verilmeye çalışılması, düşünün beni bile bir yerden sonra sıkmıştı. Yine de kitaptaki pek çok yeri not aldım. Hatta elimde olsa tüm bu alıntıları paylaşırdım ama büyük oranda azaltmam da gerekiyor (tüm kitabı buraya yazamam neticede). 

Bu bir serinin ilk kitabı bunu belirtmeliyim. Her ne kadar kitabın sonu ucu açık bitmiş olsa da, en azından Numi ile Sonje'nin hikayesinin bir sona ulaşması ve insanların gözlerinin biraz açıldığını okumak, okur olarak benim kafamdaki soru işaretlerini dindirdi. Kitabı bence tek kitap olarak okumak da mümkün ancak denk gelirse, kitaba yine kütüphanede rastlarsam, seriye devam etmeyi düşünüyorum. 

Kitabı genel olarak beğendim. Hatta beklediğimden çok daha fazla beğendim diyebilirim. Bilimkurgu zor bir tür. Özellikle de yerli eserlerde biz bence gerek edebiyatta, gerek sinemada bu türün altından pek kalkamıyoruz. Bana yerli bilimkurgular ve fantastik kurgular (ki sayıları da pek azdır) iğreti geliyor. Yine de Azra Kohen'in gerçekten canlı bir kurgu ortaya koyduğunu ve gerek karakterleri, gerek olay örgüsü, gerekse Aeden gibi kurgusal bir gezegenin atmosferini başarıyla ifade ettiğini düşünüyorum. Yazarın bu kurguyu nereden ilham aldığını anlamak da tabii zor değil. Kendi okuduğu pek çok kaynaktan yola çıkarak bir derlemeyi kurgulaştırmış gibi görünüyor. Yine de bu durum kitabın yaratıcılığını gölgelemiyor. Aksine, son yıllarda okuduğum en özgün metindi Aeden.

Numi karakterine ise bir parantez açmak istiyorum. Şu çok garip ki, belki de değildir, ben de yıllar evvel bilimkurgu türünde bir kurgu oluşturmuştum. Benim oluşturduğum kurgudaki ana karakter Victoria ile Numi birebir aynı kişi diyebileceğim kadar çok benziyorlar. Kızıl saçlarından tutun, bu farklı görünüşlerinden utanmalarına kadar! Bu beni gerçekten etkileyen bir rastlantıydı. Demek ki, diye düşündüm, sahiden etrafımızda ilham pırıltıları var ve kim o pırıltıları önce somut bir ürüne dönüştürürse, o ilhamın üreticisi o kişi oluyor. Tüh be Azra Kohen'e kaptırdık. :)

Son olarak kitaba getirebileceğim olumsuz eleştirilerden bahsedeceğim. Kitabın özellikle ilk 120 sayfasındaki Aeden gezegeni kısımlarında aşırı yoğun ''bu böyledir'' tarzı öğreti ağırlıklı cümle içermesi, anlatımın akıcılığını olumsuz etkilemiş. Edebi yani kurgusal metinlerde bu kadar çok yargı cümlesi, metni bağlamından uzaklaştırıyor diye düşünüyorum. Kurgu akışına gölge düşürmeyecek şekilde, biraz daha okura da alan bırakacak, bir şeyleri keşfetme imkanı tanıyacak şekilde bu ''fazla anlamlı'' cümlelerin azaltılması ve metnin sakinleştirilmesi gerekiyor diye düşünüyorum (hadi ama o kadar da ''insansı'' değiliz, düşünebiliyoruz yazar hanımcım!). Bunun dışında dünyaya giriş sahnelerinde fark ettiğim ilginç bir durum var. Yazar, Dünya betimlemelerindense Aeden gezegenini çok daha edebi ve canlı bir şekilde tasvir etmiş. Bunu belki de bilinçli bir seçimle yapmıştır bilmiyorum ancak Dünya kısımlarını gözümde canlandırmak, hiç gitmediğim :) Aeden'i gözümde canlandırmaktan daha zorlayıcıydı. Son olarak, kitabın özellikle son 100 sayfasındaki olayların çok hızlı aktığını düşünüyorum. Hatta bazı olaylar ne ara yaşandı anlamadım bile. Anlıyorum, 576 sayfalık bir kitap için zaten yeterince detaylı bir metindi ancak o zaman madem her şeyi son kısma yığmak yerine, ikinci kitaba da sarksaymış olaylar. En azından hangi olay nasıl oldu daha net okurduk.

İlgilisine kitabı öneriyorum. Hatta ileride kendime özel olarak kitabı almayı da düşünüyorum (şu an kütüphaneden ödünç alıp okudum). Altı çizilesi pek çok cümleye sahip, insanlığımıza dış bir gözle bakmamızda yardımcı olabilecek, özgün bir kurgu. Zaten Aden, cennet bahçesi demek. Kitap da bizlere ''insanlığınızı hatırlayın'' diyor.

Kitaplarla kalın.


Biten ve Başlayan Şeyler Üzerine.

 

Bitişler insana özgürleşme fırsatı veren başlangıçlar anlamına da gelebiliyor. 

Benim hayatta en çok korktuğum şey... hayır bitişler değildi. Ben kendi varlığımın, zaten veya malesef, başlatmaya yatkın olduğunu düşünüyorum. Bir şey bana iyi gelmiyorsa, onu bırakma kararım fazla ani bir karar bile olabilir. Aman emek verdim, aman bunca zaman şunu tasarladım bilmem ne... ben burada değilim. Bir şey benim iç dünyamı aydınlatmıyorsa, veya artık aydınlatmıyorsa, benim için artık bir anlamı yoktur yani bitmiştir. 

Sanıyorum ki çoğu insan bunu kabullenmekte sıkıntı yaşar. Biten ilişkilerine tutunmak veya biten bir durumu bırakamamak en sık karşılaşılan bırakamama davranışıdır. Bende bu durumun belirtisi ise, geride kalan beni anlamaya yöneliktir. Çoğu insan giden kişi veya durum sonrasında aslında, benim gibi (ve sanırım), kaybettiklerini sandıkları bağı bırakmak istemezler. Oysa bağ, kaybolan bir şey değildir. Bu bir insanla olan bağımız gibi bir şey değil; bu, söz konusu bir insanla olan ilişki dinamiği olsa bile, aslında o ilişkiye senin akıttığın enerjidir. Zaten o ''bağa'' aidiyet hissetmeni sağlayan da budur. Karşı taraftan sana enerji akmasa bile, sen o oluşuma enerji akıttığın için, o şeye kendinden vermeyi kestiğinde, sanki kendinden bir şey azalıyormuş yanılgısına düşebiliyorsun. Oysa bu bir alışkanlığın kesilmesinden başka bir şey değil. İlk atak geçince ise, özgürleşirsin.

Enerji akışı zaten sağlıklı olsaydı, iki taraf da veya bu bir kişi değil de durumsa bile, o şey de bu ortak bağa enerjisini eşit veya eşite yakın (ki eşit olmalı aslında) verseydi, zaten bitiş yaşanmazdı. Dengesizlik, bitişleri mecbur kılan bir nedendir. Tek neden olmasa da, en büyük nedenlerden biridir veya olmalıdır. 

Senin kendi bağ parçan boşa gitmez. Yaşanmış hiçbir şey boşa gitmez. Hiçbir his boşa gitmez. Hiçbir düşüncenin de boşa gitmediği gibi. Her şey aslında senin anlaman ve her yeni adımını atabilmen için kendi kendine var ettiğin durumlardı. Bu bakımdan bitişler bir bağın sonu olsa da, senden bir şey eksiltmiyor. 

Bunu kendi kendime çoğu zaman kelime formuna getirmeden, bir çeşit bilinç haliyle anlatmaya çalışmışımdır. Bir şey bittiği için değersiz olmaz. Çünkü yaşandı. Biten bir şeyi devam ettirme çabası seni beslemez. Çünkü o bir bağ değil, senin boşa akan musluk gibi yitirdiğin enerjin (en başta zamanın, fikrin, duyguların).

Bu nedenle, bir şey bitecekse biter.

Bu nedenle, bir şey hep başlar.

Sadece başlayan şey, değişir.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Bu Beden Benim Evim, Rupi Kaur)


Asla Unutmamak İçin.

 

Benim bir defterim vardı. Bu defteri o amaçla mı almıştım bilmesem de, muhtemelen dış kabı nedeniyle, tamamen içgüdüsel olarak o defteri dilek defterim yapmaya karar vermiştim. Yazıcıdan istediğim şeylerin fotoğraflarını çıkarmış, onları kesmiş karşıma koymuş, hatta hangi sayfanın neresine resim yapıştıracağımı belirleyip yazmaya başlamıştım. Hayatımı yazmaya başlamıştım. Aslında bunun için iyi bir manifest yöntemi derler ama... belki de ben pek beceremedim.

Bu defteri 2019 yılının eylül ayında yapmıştım. Tam da yeni okul döneminin öncesinde. Odama vuran güneş ışığı bugün bile aklıma gelebiliyor, ne tuhaf... Ellerime yapıştırıcı bulaşmasın diye uğraşmam, resimler ikinci sayfaya taşacak genişlikteyse onları düzgün katlamak için harcadığım çaba... Bölük pörçük ama canlı sahneler halinde aklıma gelebiliyor.

Van Gogh'un Yıldızlı Gece tablosundan esinlenilmiş bir kapağı vardı defterin. Tam olarak aynı tablo olmasa da, benzerdi. Hatırlıyorum vaktiyle çok da ucuza almıştım o defteri. Hele şimdi günümüzde o fiyata defter almayı rüyamızda bile göremeyiz sanırım. Güzel defterler alırdım o yıllarda. Elimde yedek defter bulunmasını önemserdim. Tamam, hala önemsiyorum ama o zaman defter fiyatları da makul olduğundan bunu yapmak daha kolay ve zevkliydi. Sonuçta ne zaman bir deftere ihtiyacım olacağını bilemezdim ya!

O defterin ilk sayfasına önce tarihi yazdım. Sonra da altına kocaman ''NE İSTEDİĞİMİ ASLA UNUTMAMAK İÇİN'' yazdım. :)

Bu gerçekten mantıklı bir yöntem benim için. Ben çok unutkanım. Değil yazmadığım şeyi unutmak, ben not aldıklarımı bile unutabilirim. Evet, anları, gerçekten yaşadığım anları unutmuyorum, aslında unutamıyorum... Belki de görsel hafıza dedikleri şey bende güçlüdür kim bilir... Veya mekansal\ uzamsal zeka? Bilemiyorum. Ama evet, bir anı aklıma getirmekte iyi gibi görünüyorum. Buna karşın, bildiklerimi kolayca unutabiliyorum. Sanırım yaşantı elde etmeye dair çekincelerimin de verdiğim önemin de en birinci nedeni bu: Hatırlamak. Ben benden akan ve bana akan, yani etkileşime girdiğim, yaşadığım şeyleri unutmuyorum. Yoksa hepsi zaten silinir ki.

O deftere yazdıklarımı büyük oranda unuttum. Hikaye gibi yazmıştım. Sanki o, benim hayatım gibi. Bu ilginç. Çünkü o yıllarda bu tip yöntemler henüz popüler değildi ve sosyal medyada dolaşmıyordu. Yine de bunu kendi kendime bulup yapmış olduğumu da sanmıyorum. Bunu yıllar sonra başka bir defterde bir daha yaptım. O daha yakın bir tarih. Ama nedense o ilk defterimin yeri bende hep özel kaldı. Belki de daha ilk sayfasına yazdığım not yüzündendir... 

İstekleri gerçek yapan da zaten bu değil midir: Asla unutmamak ve harekete geçmek.

Ne istemiştim peki yaşamdan... O deftere göre 2026 yılında sahip olmam gereken her şeyi yazmıştım biliyor musun? Bana o zamanlar -yani artık 7 yıl öncesi- içinde bulunduğumuz bu 2026 yılı çok uzak geliyordu çünkü. O zamana kadar olur herhalde amannn, diyordum. Hatta bir ödül aldığımı yazmıştım da, ödülün üstüne 2026 yazmıştım ahahhahahahahHSKJZGVKJDHXCKJHKJ tamam. Bu komik, çünkü buna inanmıştım. Yani, tamam, bana kimse ödül vermeyecek olsa bile (ki aladabilirdim! :P) bir ödül hissi yaşatacak bir şey... Bunu başarırım herhalde sanmıştım. Aslında makul bir istekti. Düşünsene, 7 yıla ne çok şey sığabilirdi.

Defterin ilk sayfalarına -tabi ki- aşkımı anlatmıştım. Sevgilimi ahahhahah. Onunla istediğim ilişkiyi. Uzun uzuuunnn yazmıştım. Sonradan arada okuyordum da onları. İnanarak mı okuyordum acaba... Bilmem. Ama gülerek okuyordum, mutlu olarak. Bazense hüzünlenerek. Olmayacakmış gibi bir hisle. Belki de bundan dolayı olmadı. Beni o zaman en çok bu üzüyordu. Şimdiyse bu bana komik geliyor. Bu isteğim, hayır isteğim değil (öyle olsaydı bunu sana yazmazdım), bu isteğimi isteme şeklim bana tatlı geliyor. Masum, saf, güzel. Bu nedenle artık beni hüzünlendirmiyor.

Sanırım -bir itiraf- bunu hiçbir zaman gerçekleşeceğini düşünerek istemedim. O zaman ne için? Bilmiyorum. Ama hiç gerçekten inanmadığımı biliyorum.

İkinci isteklerim başarılarımla ilgiliydi. Bu kısımdan hala ümitliyim. Bu nedenle ''manifestim bozulmasın'' :) diye sana onları açıklamayacağım. Ama şu an onlara aslında uzak değilim. Yine edebiyat\ Türkçe ekseninde isteklerdi. Ben zaten hep böyleydim. Daha liseliyken, hatta ortaokulda bile kendi kendime kendimle bu özelliğim nedeniyle övünürdüm. Kendi iyi olduğum alanları bilmemle yani. Ya da belki de, bildiğimi sanmamla. Ben hep iyi olduğum ata oynadım. Bir konuda baktım yeteneğim yok, kafam almıyor ve ''başarılı'' olamayacağım... Yeteneğime yöneldim. Zaten bu doğallıkla da oldu. Çünkü ben, zevk aldığım şeyde zaten hep öne çıkabilirdim ki. Benim alana ihtiyacım var. Büyüyünce işlerin hep böyle gitmeyeceğini anlıyorsun tabii ama... Ah buna hala inanmıyorum ve inanmayacağım! Sence ben hiç büyüyemeyecek miyim? Ben, iyi olduğum şeyi yapacağım. Bunun için doğmadıysam ne için doğmuş olabilirim!? Tabi ki bunun için doğdum, iyi olduğum şeyi yapıp diğerlerine de alan açmam için. Başka ne için olacak ki akılımm lım lım! :)

Sadece ötelendi. Ben o kadar içime gömüldüm ki... İyi olmayı, hazır olmayı beklerken... Yeterli olmayı, yetkin olmayı... Ödül alabilecek kadar mı yetkin olmayı yani?... Sanırım öyle. Saçma, evet. Ben de biliyorum! Ama insan bir şeye alışınca... O zaman başka şeye alış! Tamam biliyorum.

Biliyorum.

Üçüncü konu başlığım ise arkadaşlık üzerineydi. Hayatımda olan herkese hep değer versem de... Hani ''ortak bir dava'' derler ya... Ortak bir amaç. Buna sahip olduğum bir grup istemiştim. Sanırım ben hep bir grubun parçası olmayı istedim. Bir yere ait olmayı. Bunu gerçekten hep çok istedim. Ait olmayı, hep çok özledim. Bu gerçekten kalbimi bile sızlatabilir. Şu an sızlatmıyor ama istersem... 

İnanmadığım için sızlatıyordu. Önceden. Hiçbir yere ait olamayacağıma çok inandığım için, bu istek kalbimi çok sızlatırdı. Ne tuhaf... Artık ait olabileceğime inanıyorum. Bu nasıl olmuş olabilir? Üstelik bunun üstüne uzun zamandır hiç düşünmedim bile! 

Belki de onu dürtmediğim için. Korkumu. Sonra da o, erimiş gitmiş.

Ve bugün beni en çok mahcup hissettiren isteğim de bununla bağlantılıydı: Büyük işler yapmak. 

Instagramda bir sayfayı takip ediyorum. Çocuklar isteklerini yazıyorlar ve bu sayfa yöneticileri de gerçekleştiriyorlar. Genelde maddi durumu düşük ailelerin çocukları oluyor bu istek sahipleri. Çok basit şeyler istiyorlar. Çok çok basit. Bu düzenin adil olmadığını gösteren şeyler. Bu basit şeyler onlara kocaman gülümsemeler veriyor. Belki de yaşamları boyunca asla unutmayacakları hediyeler oluyor bu gerçekleştirilmiş dilekleri.

Şimdi, yine karşıma çıktı. Bir kız çocuğu sadece döner yemek istemiş ya. Kardeşiyle birlikte sadece bunu yemek istemiş. Tek de değil, kardeşimle birlikte yemek istiyoruz demiş. Döner ya. Bir çocuk bunu istemiş. Her şeyi isteyebilecekken sadece döner istemiş ve kardeşini de düşünmüş üstüne! Çok utandım. O kadar çok utandım ki. 

Hayatta beni en çok etkileyen dört grup vardır. Özellikle bu dört grubun yardıma ihtiyacı olması beni derinden sarsıyor: Çocuklar, hayvanlar, doğa ve yardıma ihtiyacı olan yaşlılar. Bu dört grup kırmızı çizgim. Çünkü birine ihtiyaçları var. 

Benim isteklerimden biri de buydu. Yardım etmek. Aktif olarak bunu yapmak. 

Bazen, kendi hayatımın beni mutlu edebileceğine inancımı yitirdiğimde de bunu düşünüyordum. Kendini adamak bence çok uç bir durum ve bu yaşamda benim de kendi yaşamımı yaşamam lazım. Ama bunu düşünüyordum. Hiçbir şey olmasa bile, kendi yaşamımı yaşamasam bile, yardım edebilirim. 

Yardım etmek için buna gerek yok tabi ki. Ama işte kendimi iyi hissetmediğimde bile bu yaşamda bir ışık hep bulurdum: Diğerleri.

O gönderi beni gerçekten etkiledi. Çocukların bu kadar basit bir şeyi istemeleri ve benim ''basit'' dediğim şeyin onların en büyük istekleri olması... Çok üzücü. Çocuklar bunu düşünmeyi, bunun hesabını yapmayı bile hak etmiyorlar. Onlar yiyecek düşünmemeliler. Tüm çocukların temel ihtiyaçları tabi ki sağlanmalı. Bu nasıl lüks bir istek olabilir ki?! Bu, bu gerçekten ağır. 

İnsan yanılgıya da düşmemeli. Üzgünüm ve öfkeliyim ama tüm dünyayı kurtaramazsın. Böyle düşünüyorum. Ama yine de, bir kişiye bile, bir canlıya bile yardım edebilirsin. 

İnsan kör olmamalı. Yaşama, kör olmamalı. 

O defterimi hala seviyorum. Hepsi de gerçekleşebilir şeylermiş aslında değil mi? Yazınca fark ettim. :) Sadece ben, büyük büyük yazmışım işte. Abartarak. Ondan dolayı gerçekleşmezmiş gibi olmuş. Sonra da buna inanmışım.

Yine de onu yazdığım için mutluyum. Özellikle de ilk sayfasındaki notumu: ASLA UNUTMAMAK İÇİN.


bu şarkıyı en son yıllar önce dinlemiştim.

şöyle bir versiyonu da varmış, güzel.



Dolunay | Nisan 2026

 

En son yazdığım dolunay yazısının üstünden bir ayın geçmiş olması tuhaf. Yaşarken zaman akmıyor gibi geldiğinde bile, sonra geriye bir bakıyorsun ve o akmayan günler geride kalmış. 

Bu ayki dolunay ayın başına çok yaklaşmış. Bundan sonraki dolunaylar ayın sonundan itibaren döngülerini tamamlayacaklar. Dolunayların ilgimi çekme nedeni de budur: Bırakmaları. Topladıkları tüm ışığı, bırakmaları.

Ben aslında küçülen veya büyüyen ay döngülerini daha gizemli bulurum. Hele hele Ay'ı gece değil de, gündüz göğünde gördüğümde ürperirim. Ciddiyim, böyle hissederim. Belki de bana orada olmaması gereken bir şeyi görme halini düşündürür gündüz beliren Ay. Bu nedenle, gizemli bir varlığın hareketlerini inceler gibi bakarım mavi gökteki solgun Ay'a.

Onu gece gördüğümde ise, tıpkı eski bir ahbabımı görmüş gibi olurum. Gece ve gündüzün birbirinden bu kadar zıt etkiyi bana hissettirmesi mi daha tuhaf, yoksa bu etkinin diğer insanların genelinin hissettiklerine tamamen zıt olması mı... karar veremiyorum.

Aslına bakarsanız uzun zamandır Ay'ı şöyle rahat rahat izlemedim. Bunun için onu uzun uzun izlememe gerek yok, hissetmem yeter. Onu görmem, iç dünyamda görmem yeter. Buna karşın, onu uzun zamandır kısacık da olsa izlemememe karşın, içimdeki etkisinin bir yazıya dek uzanması tuhaf.

Bu yıla başlarken, yılın ilk dakikalarında gördüğüm ilk şey oydu, Ay. Tam değildi ve gece bulutlarının arasında kaybolmaya meyilliydi. Yine de oradaydı ve çevresindeki bulutlar, onun ışığının şekliyle adeta bir gökkuşağı gibi ışık demetlerine bölünmüşlerdi. Gökyüzünün böyle şakalarını severim. Böyle ışık oyunları sanki uzayı ayağımıza, daha doğrusu saçımıza?? :), getirmiş gibi hissettirir. Çoklukla, ışık yapar bunu. Işık, şakacıdır. Gökyüzüne dağılan demetleriyle, türlü şekiller oluşturur. İşte, Ay da yılın o ilk dakikalarında formundaydı ve ışığıyla bu şakaya ortak olmuş, beni güldürmüştü. Onu daha fazla izlemek için üşümeyi bile göze almıştım!

Uzun zamandır sevdiğim bir şeylerle uğraşmadığımı fark ettim. Tamam, kitap falan okuyorum yine ama onu da, sevdiğim bir şeyi yapar gibi yapmıyorum sanırım. Sevdiğin bir şeyi sevdiğin şekilde yapmak farklıdır, bilir misin? İşte, bunu yapmak istiyorum Ay'ın giderek gece göğüne karışacağı ve sonra yeniden ışığını toplayarak bir Dolunay'a dönüşeceği bir aylık kısacık zaman diliminde. Bunu yeniden yapmak istiyorum. Yeniden, bir şeyi sevmenin nasıl hissettirdiğini hatırlamak istiyorum.

Buna değer veriyorum. Benim için her şey bununla mı ilgili acaba? Tipik bir şekilde sevgi değil kastettiğim. Belki o da vardır, tamam. Ama bu değil; daha geniş, daha derin, daha anda ve senden olan şey. O sevgi. İçinden akan, tanımlamadığın, hissettiğin; sevgi. Bir şeyi yapman için sana nedenler ve motivasyon veren, bunun da ötesinde aldığın nefese tat katan şey olan sevgi. Bunun adı gerçekte nedir acaba? Belki de ben yanlış çevirmişimdir, sen bu hissi veya hali, hangi kavram ile ifade ediyorsun sevgili okur?

Dün sabah, kuş seslerini duydum. Tüm günü kaplayacak yağmurdan habersiz, öttüler. Yoksa haberleri var mıydı acaba? Emin değilim. Bence onlar da emin değillerdi. Varlıklarından gelen bir doğallıkla ve biyolojik saatlerine uygun olarak belki de, öttüler. Şakıdılar. Tatlıydı ama bunu kalbimde hissetmedim. Sonra bağdaş kurup oturdum ve bir müzik açtım. Bu, kuş seslerinden önce miydi sonra mı emin değilim. İkisi de olabilir ve ikisinin olması da sanırım bir şeyi değiştirmez. 

İnsan güncel bir sorunu olmadan ağlarsa, ne olur? Ben, hani bazen zaman kaybettim diyorum ya; bahsettiğim kayıp zaman geçmişe ait değil aslında. Tamam o da var ama tam olarak değil. Ben, gelecekten zamanımı kaybetmişim gibi hissediyorum. Sanki geçmişte kaybettiğim her an, benden gelecekteki bir anımı almış gibi hissediyorum. Bu bir yanılgı mı sence? Ben bir adım attığımda, gelecekteki bir an benden on adım uzaklaşıyor gibi. Gerçekten böyle. Neden böyle? Ona hiçbir zaman ulaşamayacak mıyım? Ben artık veya daha evvel bile, ağladığımda bunun için ağlıyorum. Gelecekten giden zamanlarıma ağlıyorum. Artık o kadar sık ağlamıyorum ama yine de, dün sabah bunun için ağlamıştım. Usul usul, biraz da müzikten güç alarak :), ağlamıştım. Ağlamak istediğim için müzik açmıştım. Müzik olmasa ağlamazdım. Ağlamak istedim. İstediğim için de ağladım. 

Acaba gözyaşlarımı mı hissetmek istedim? Bazen, hislerim hiçliğe karıştığında, varlığımdan da bir şeyler yok olmuş gibi hissediyorum. O hisleri zaten gören kişi bir bensem benimdir herhalde. Ben bile artık o hisleri göremediğimde, varlığımın o hissi üreten parçası da bana yok oluyormuş gibi geliyor. Bu kadar derin değil ama zamanla bu anlar arttığında, bu kadar üzücü oluyor. Ben dün sabah sanırım bu nedenle bilerek ağladım. Kendim için değil hayır. Bir şey için bile değil hayır. Yok olan ve görülmeyen parçalarım için ağladım sanırım. Bu, üzücüydü.

Sonra ellerimi kalbimin üstüne koydum ve onun atışını hissettim. Bu his, ellerimle onu, kalbimi, duymak gibi bir etki bıraktı bende. Kalbimin atışını duymak beni sakinleştirdi. Zaten sakindim de, bu sanki sarılmak gibiydi. Kalbime sarılmak gibi bir histi. Bunu sevdim.

Bu ay da geçecek sevgili okur. Bunu biliyoruz. Onu güzel geçirelim. Bir şeyler yaparak, bir şeyler yaparak geçireyim.

Belki de aslında biraz hissetmesem iyi olur. Sanırım kalbimin atışı, bana yardımcı olabilir. Sonuçta hislerim, beni sadece hep eksiltti. Yine de doğallıkla akan sevgiyi yaşamak isterdim. Hissetmek değil, yaşamak. Belki de bu da, insanın kendi eliyle yaptığı bir şeydir. Muhtemelen öyle. Dolunay bile, o pek ilgi çeken ışığını her ay bırakıyor ve karanlıkla bir oluyor. Akışa güvenmeli. Artık kaçan anlarımı hissetmek istemiyorum. 

Ben sadece güvenmek istiyorum. Hayatımın beni götürdüğü ve benim henüz bilmediğim bir ana güvenmek istiyorum. Umarım bunu başarabilirim.


yazımda bahsettiğim şarkı bu değildi, tabi ki. :)




Popüler Yayınlar