Benimle Konuşan Kitabıma Bir Teşekkür Yazısı.

 

Bazen bazı kitaplarla konuşmak istiyorum. Sen bana derdini anlattın, ben de sana anlatacağım demek...

Aslında bir çeşit ''yazı orucu'' tutacaktım. Hatta bunu toteme dönüştürme isteğim içimde bir yerde filiz vermişti. Buna gerek var mıydı? Pek değil. Güzel olur muydu? Kesinlikle evet. Ancak baktım gördüm ki okuduğum son kitap musluklarımda arızaya neden oldu... bana da yazmaktan başka bir yol kalmadı.

Kitapları birileriyle konuşabiliriz. Bu aslında okumayı sevenler için bir çeşit ihtiyaçtır. Tıpkı yemek yemek, su içmek, uyumak ve hatta yürümek gibi bir ihtiyaç. Çünkü kitapların anlattıkları içimizde biriktikçe, onları dönüştürme ihtiyacı duyarız. Okuduklarımız posadan öteye gidip zihnimizi, kalbimizi ve hatta bedenimizi besleyecek bir hal almak isterler. Evet, fikirlerin doğasında bu vardır! Fikirler, algılandıkları kişilerce varlık bulmak isterler. Onların özü budur: Yaşamak.

Yaşamda yer bulmak isteyen fikirler, hareketli bir doğadadır. Oradan oraya zıplarlar ve bazen durağan zamanlarındaki olgunlaşma evresinde bile kendi varlıklarında bir aşağı bir yukarı volta atarlar. Fikirler ne olursa olsun bir an bile durmazlar, duramazlar. Bunu onlara yapmaya cüret ettiğinizde ise olan size olur. Bu, bir balığı denizden çıkarıp karadaki çırpınışlarını izlemek kadar acımasızcadır! Üstelik bu çırpınışların sonu da gelmez. Çünkü fikirler, dönüşmek için var olmuşlardır; yani... ölümsüzlerdir.

Bir kitap yorumu yazısı yazabilirdim. Öncesinde tüm alıntılarımı bilgisayara geçirip kitabın detaylarını izlemek istedim. Kitabın bana dokunduğu noktaları hissetmek... Bu gece bir yorum yazısı yazmayı, çok sevdiğim bir kitap hakkında oburca kelimeler ile (bunlar onları okuyanların iştahlarını açacak olsaydı bile) düşüncelerimi ifade etmeyi istemedim. Çünkü bu kelimeler bende, kitabı okuduğum, hatta kitabın yeryüzündeki varlığından haberdar olduğum günden başlayarak birbirinden farklı duygularla varlık bulmaya başlamıştı. Onları sabırsızca aktaramazdım.

Önce merak ettim. Bu kitabı çok merak ettim. Okuduğum birkaç alıntı, uzun da alıntılardı, kitabın varlığına dair bilgiyi kalbime soktu. Evet, zihnime değil kalbime soktu. Bu kitabı okuyamadığım bir gerçekliği kabul edemedim. Bu nedenle kitabın baskısının yıllar önce tükenmiş olması bile beni durduramadı! Sonuçta teknoloji gelişmişti ve sahaflar da bulunamayan kitapların merakını kucaklamış bekleyen okurlar için varlardı. Bu ikisinin birleşiminden güç alarak kitabı internetten bulduğum bir sahaftan aldım. Kitabı aldığım sahafın adı bile merakımı besleyecek ölçüde gizemliydi: Kara Kedi.

Kitaba başlamadan onu sevdim. Yeryüzünde aynı hisleri paylaşmış olabileceğim, bunun ihtimalini olsun taşıyan, bir insan daha vardı ve işte bu kitap da bunun kanıtıydı! Ruh eşini arayan bir adam... Ruhunun diğer yarısını. Evet, diğer ve evet, yarısını. Ruh parçalanır mıydı ki? Bu sorumun yanıtını çoktan biliyor olsam da, bir de bir yazarın beyninden okumak istedim. Yazarlar, usta sihirbazlardır. Kitap daha ilk sayfalarından beni büyüledi. Merakım, hayranlığa dönüşmek üzereydi.

Ancak bu yazarın aradığı ''ruh eşi'' benim ''aradığım'' ruh eşiyle hiç mi hiç örtüşmüyordu... İlk hayal kırıklığı dalgası böyle çarptı. Ben, bu yazarla aynı şeyi istiyor olamam! Ancak ruh eşi tanımı tekse ve biz ikimiz aynı şeyi istiyorsak... O zaman ben bir yalana mı inanmıştım! Bunu kabullenmiş olmam bile yazara olan öfkeme engel olamazdı. Ona çok öfkelendim. O kadar çok öfkelendim ki, kitabı okumak gittikçe zorlaştı. Sanki tüm kelimeler birer kaya kadar ağırdı artık, onları kaldıramadım... Bu kelimelerin bende bıraktığı hissi taşıyamadım.

Çok sıkıldım. Kitaptan, yazardan... aşkında da, mükemmel kadınından da, mızıldanmalarından da, kaçışlarından da, uçuşlarından da... Bahanelerinden de, bencilliklerinden de, geri dönüşlerinden de... Sıkıldım.

Kitabı bıraktım. Bir süreliğine bıraktım. Ben de, yazar gibi, araya başka kitaplar aldım. Kafamı dağıtmak istedim; uzaklaşmak, nefes almak ve okumanın verdiği ferahlığı yeniden başka kitaplarda hissetmek.

Kitaba geri döndükten bir gün sonra, ki bir aylık ayrılığımızdan önce kendisini ancak yarılamıştım, kitabı bitirdim. Evet, kitabın kalan ikinci yarısını sadece bir veya iki günde okuyup bitirdim. Yazara kızgınlığım yerini önce kırgınlığa, sonra (kendime) acımaya, sonra yine meraka ve en sonunda burukluğa bıraktı.

Bahsettiğim kitabın ismi Sonsuza Uzanan Köprü. Yazarı ise Richard Bach. Kitaptan ayrıca bir kitap yorumumda bahsedeceğim ancak ben bu yazımda onun bana hissettirdiklerini anlatmak istedim. İnsanın bir bloğunun olmasının en iyi yanı bu: Anlatabileceğin bir yerin oluyor.

Kitabın son sayfalarında sulu gözlülüğüm tuttu. Öyle ki, bunlar bana yazı yazmama orucumu bozduran damlalardı. Evet, bir günlük bir karar anında bozuldu. Bunu sorun etmiyorum. Belki de yazmak değil, ne yazdığım ve hatta içimdeki hangi eksiklik veya boşluk hissiyle yazdığımdır bana yazmayı sorgulatan ana neden. 

Bu yazıyı kendim için yazdım mesela. Hislerim çok fazla olduğu için yazdım. Bu şekilde yazmak, benim için yazma eylemine tat katan esas şey.  Bu ''şey''; bir düşünce mi, duygu mu, yoksa ihtiyaç mı bilemiyorum... Bir neden, bir sonuç?? belirsiz. Bu şey, sadece bir şey ve orada duruyor. Ona bir şekil veren ise bir yazıyı yazmadan evvel hissettiğim his oluyor. Birileri görsün diye mi yazıyorum, kendim göreyim diye mi... veya sadece, kelimeler var olmak istedikleri için mi?

Bu yazım, var olmak isteyen kelimelerimin ürünüydü. Çünkü kitabı bitirdiğimde onu kitabın kendisiyle konuşmak istedim. Sen neden böylesin sevgili kitap... ne hakkın var beni böyle dağıtmaya!? 

Hayır, yazarın bizzat kendisiyle konuşmak istemiyorum. Ona hala bazı nedenlerden dolayı kızgınım. Yazara kendi hayatında aldığı kararlar için kızgın olmam komik evet. Öte yandan... ben asıl yazarın dünya eşi ile konuşmak isterdim. Sevgili Leslie Parrish ile.

Richard Bach bir yazar ve pilot olmasından dolayı kelimeleri fazla eğip büken, bu nedenle düşüncelerinin türbülansına takılan ve hislerini ikinci plana atan birisi. Leslie ise, bir aktris ve aktivist. O, yaşamın içinde kelimeleri deneyimleyen birisi. Bu nedenle de onunla konuşmak isterdim. Çünkü o, hislerinden hiç kaçmadı. Canı yandığında bile bunu yaptı. Hep dürüst oldu. Özellikle de kendine ve sevdiği adama karşı. Bu kitabı en çok da Leslie'nin dürüstlüğü için sevdim. Kalbimi ferahlatan tek şey de, bu oldu.

Yine de hala buruk hissediyorum. Bilseydim bu kitabı okumaz mıydım acaba... Hayır, en çok da bu nedenle okurdum. Kitap tam istediğim gibi bitti bu arada. Kitap, benim de inandığım şeyler gibi bitti. Hayır, onu bu nedenle sevmedim. Kitabı, beni ağlattığı için sevdim biliyor musunuz? Üzüntüden ağlamadım; hissettiğim için ağladım. Usul usul. Bazen gözyaşları öylece akar ya, öyle bir ağlayış. Aslında bence en çok canımızı yaktığını hissettiğimiz ağlamalar bunlardır. Çünkü tam olarak kalpten gelirler. Öfkeden veya başkalarına olan hislerimizden\ düşüncelerimizden değil... Kalbimizden gelirler.

Özlemlerimizden gelirler. Ve ben, kitabı en çok bu nedenle sevdim. Bana özlediğim bir şeyi sadece benim görmediğimi hissettirdiği için sevdim. Bazen bazı hisler sadece kalbimize kısıldığında kendimizi ''deli gibi'' hissedebiliriz ya hani... Anlatamayız çünkü. Nasıl anlatırsın ki... Hiç. Anlatsan ne olur? Hiç.

Oysa işte orada, bu kitaptaki kelimelerde ben o özlemi gördüm. Başkasının hislerinde çarpan o özlem, kalbimde hissettiğim o özlem... Gerçekmiş. 

Bu kitabı gerçek olduğu için merak etmiştim. Bu kitabı, kalbimdeki gerçeği gördüğü için de sevdim.


-bu yazım için müzik hissedemedim, bulamadım da-


Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar