Doğu Yolculuğu (Hermann Hesse) | Kitap Yorumu

Yazar: Hermann Hesse, Çevirmen: Zehra Aksu Yılmazer,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitabı okuma hikayem bir yolculuktu. Başlangıçta, yazarın düşünceler evrenine adeta bir portal açarak hayal dünyasını ayak bastığımız somut bir zemine dönüştürdüğü bu gerçeklikte hızla ilerleyebileceğimi sandım. Ana karakterin bile yıllar sonra tam olarak neyin içine düştüğünü anlamlandıramadığı bu serüven, tüm labirentvari bilmecesi ve yazarın zengin anlatımıyla beni hızla içine çekti. Ancak bir noktada, belki de anlatıcı ile aynı noktada, ben de adımlarımı yavaşlatma ihtiyacı hissettim. Soluklanmak, yürüdüğüm zeminin beni ilerlettiği yolu sorgulamak ve okuduklarımı sindirmek istedim. Hızımı düşürdüm, tane tane yakaladım kelimeleri. Hatta öyle ki, iç sesimi neredeyse dış bir sesçesine gövdemden zihnime bir yankı gibi hissettim. Bu noktada kitap bende tıpkı bir Doğu baharatı gibi bir tat bıraktı: tanıdık ama zengin, bilindik ama keşfedilesi, adı dilimin ucunda ama bir türlü çıkaramadığım bir etki.

Bu yolculuk, kitabın anlatıcısı H. için de hayatının en büyük, en etkili ve en çözümsüz gizemiydi. Anlatıcının bu gizeme en çok yaklaşmak istediği anlar, en büyük çırpınışlarının verdiği uzaklaşma anlarından ibaretti. Gençlik yıllarında gizemli bir cemiyetle birlikte Doğu'ya mistik bir yolculuğa çıkan H., yıllar sonra geriye baktığında yaşamındaki en derin izlerin, bu dağıldığını düşündüğü cemiyetle yaptığı yolculukta şekillendiğini ve yolculuğun yarım kalmışlığının burukluğunu yıllarca taşıdığını görüyor. Bu yarım yolculuğu yazarak tamamlamayı uman H., işlerin hiç de sandığı kadar kolay olmayacağını anlıyor. İçindeki silinmeye yüz tutmuş izlerin ancak tek bir ismin tanıklığı ile tamamlanabileceğine inanıyor: Yıllar evvel kafileden ayrılan hizmetkar Leo ile. 

Anlatıcı, bu eski yoldaşı Leo'ya yıllar sonra rastlaması sonucu yolculuğunun aydınlanacağı beklentisine kapılırken, kendisini daha büyük bir karanlığın içinde buluyor. Ancak anlatıcı yarım kalmış yolunda ilerledikçe fark ediyoruz ki, aslında bu karanlık yeni bir oluşum değil; bu karanlık, anlatıcının yıllar boyunca, hatta cemiyetle ilişkisi başlamadan evvelcesinde beraberinde getirdiği bir ışık eksikliği. H., anlayamıyor. Anlayamadığını bile anlayamadığını keşfediyor.

Cemiyetle yolculuğa çıkmanın tek şartı, yolcuların bu Doğu medeniyetinde ne bulmayı amaçladıklarını cemiyete bildirmeleri oluyor. Yolculuk boyunca karşılarına fiziksel ve psikolojik çeşitli sınavlar çıkarken, aslında kendi gerçek sebeplerini bulmaları gerektiğini keşfetmeleri bekleniyor. Peki bu sebebin gerçekten bir önemi var mı? Kitabı bitirdiğim şu ilk anda bunun o kadar da mühim olmadığını düşünüyorum. Çünkü yolculuk, tüm yaşama yayılan o ''ben ne yaşadım'' yolculuğu, kocaman bir anlamlandırma çabasından başka bir şey değil. Verilen veya verilebilecek her yanıt ise yolculuğu yalnızca sonsuzluğa uzatabilir. Oysa belki de tek yanıt, hem başlangıç noktasında hem de attığımız her adımda bizimledir; andadır. Leo bunu biliyordu. H. ise Leo'nun bunu bildiğini seziyordu. Bu nedenle yıllar sonraki ikinci bir çömez yolculuğuna çıkmaktan kendini alıkoyamadı. İşte, bu kitap da anlatıcı H.'nin yıllar evvel Doğu'ya yaptığı ilk yolculuğu anlamlandırabilmek için çıktığı ikinci yolculuğun hikayesini oluşturuyor.

Benim ilgiyle okuduğum, anlatımının zenginliğine hayran kaldığım, kurgusundaki zaman ve mekanın iç içeliğinden ilham aldığım ve bence tek okumayla değil, yıllara yayılacak yeniden okumalarla gerçek şeklini alabileceğine inandığım bir kitaptı. Hermann Hesse, her satırında okurunu düşünmeye davet eden usta bir anlatıcı.

Kitaplarla kalın.


ALINTILAR

Bana öyle geliyor ki, dünya tarihi, insanların en şiddetli, en kör arzusu olan unutma arzusunu yansıtan bir resimli kitaptan başka bir şey değil. Her yeni kuşak bir önceki kuşağın en önemsediği şeyleri yasaklarla, susup geçiştirmelerle, alaylarla yok etmiyor mu? Yıllarca süren büyük, dehşet verici bir savaşın bütün halklar tarafından yıllar yılı unutulduğunu, inkar edildiğini, bastırıldığını ve sanki sihirle yok edildiğini ve şimdi azıcık dinlenip kendine gelen bu halkların, birkaç yıl önceki budalalıklarını ve acılarını sürükleyici savaş romanlarıyla anımsamaya çalıştıklarını görmüyor muyuz? (Sayfa 14)


Nereye gidiyoruz böyle? Eve, hep eve. (Sayfa 17 - Novalis)


Pişmanlık tek başına işe yaramaz, af pişmanlıkla satın alınamaz, hiçbir şeyle satın alınamaz. (Sayfa 22)


...''bizim Doğu''muz salt bir ülke ya da coğrafi bir şey değil, ruhun yurdu ve gençliğiydi, hem her yerdi hem de hiçbir yer, tüm zamanların yekvücut olmasıydı. Fakat ben bunun yalnızca bir anlığına bilincine varıyordum, ki o zamanlar tattığım büyük mutluluk da işte bundan ibaretti. (Sayfa 25)


Ama pes etmemeye ant içtim ve bu yemini ettiğim anda, mutlu bir anı içimde bir güneş ışını gibi parladı. (Sayfa 38)


Asla hesap kitap yapmayacak, mantıksal nedenlerin beni yanıltmasına asla izin vermeyeceğim, inancın sözümona gerçeklikten hep daha güçlü olduğunu bileceğim. (Sayfa 39)


Bir zamanlar arkadaşlarımla birlikte yaşadığım gerçeklik artık yok ve bununla ilgili anılar sahip olduğum en değerli ve en canlı şeylerse de, o kadar uzakta gibiler, o kadar başka bir dokuya sahipler ki, sanki başka yıldızlarda, başka binyıllarda gerçekleştiler ya da sanki ateş nöbetinde sayıklamalardı. (Sayfa 40)


Belki de insanın yaşantı açlığından sonraki en büyük açlığı unutma açlığıdır. (Sayfa 41)


Keşke izleyeceğim yolu görebilsem! Keşke tek bir adım olsun ileri gidebilsem! (Sayfa 44)


Tam da öyledir yaşam, güzel ve mutlu olduğunda: Bir oyundur! Elbette akla gelebilecek başka her şeye dönüştürülebilir yaşam, bir görev ya da bir savaş ya da bir hapishane haline getirilebilir ama bu onu daha güzel kılmaz. (Sayfa 50)


Sizi tanıyıp tanımadığımı mı soruyorsunuz? İnsanın bir başkasını, hatta sırf kendini bile tanıması mümkün mü ki? Ve biliyor musunuz, ben insanlardan hiç anlamam. Beni ilgilendirmezler. Köpekleri, evet, onları gayet iyi tanırım, kuşları, kedileri de öyle. Ama sizi gerçekten tanımıyorum efendim. (Sayfa 51)


Sanık, Cemiyet'ten kopmasının ve doğru yoldan sapmasının bir sınav olduğunu şu ana kadar bilmiyordu ya da buna bir türlü inanamıyordu. Uzun süre direndi. Cemiyet hakkında artık hiçbir şey bilmemeye, yapayalnız kalmaya ve inandığı her şeyin yıkıldığını görmeye yıllarca katlandı. Ama sonunda daha fazla gizlenmek, kaçmak istemedi, ıstırabı çok artmıştı, biliyorsunuz ki, ıstırap çok arttığında her şey düzelmeye başlar. Kardeş H., geçirildiği sınav nedeniyle büyük bir umutsuzluğa kapıldı, ki insan yaşamını kavramaya ve haklı çıkarmaya yönelik her ciddi denemenin sonucu umutsuzluktur. Yaşamın üstesinden erdemle, adaletle, sağduyuyla gelmeye yönelik her ciddi denemenin sonucu umutsuzluktur. Umutsuzluğun bu tarafında çocuklar, öteki tarafında da aydınlanmışlar vardır. Sanık H. artık bir çocuk değil ama tam olarak aydınlanmış da değil. O hala umutsuzluğun orta yerinde. Onu da geride bırakınca ikinci çömezlik dönemini tamamlamış olacak. (Sayfa 70)


Orada öyle durup bakarken ve gördüklerimi kavramaya çalışırken, Bremgarten'deki şölen günlerinde Leo'yla yaptığımız kısa bir sohbeti anımsadım. Edebiyat kahramanlarının, yaratıcılarından daha canlı ve gerçek olduğundan söz etmiştik. (Sayfa 77)



Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar