![]() |
| Yazar: Agota Kristof, Çevirmen: Ayşe İnce Kurşunlu, Yayınevi: YKY |
Kitaba başlarken ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. Uzun zamandır adını övgülerle birlikte duyduğum bir yazarın en çok konuşulan kitabı karşımdaydı. Bu durum kitabı okumam için yeterliydi. Ben de öyle yaptım. Kitapla kütüphane raflarında karşılaşınca bunu şanslı bir rastlantı olarak gördüm ve hiç tereddüt etmeden kitabı elime aldım. Yine de merakım canlıydı. Yazarın ünü ya da kitap hakkında okuduğum övgüler, benim kitaba yönelik merakımı köreltmemişti. Acaba neyi anlatıyordu? Bu sorunun verdiği merakla kitabı evirdim çevirdim.
Kitap, savaş sırasında ailelerinden ayrılmak zorunda kalan ikiz erkek kardeşlerin, sınırdaki bir köyde anneannelerinin yanında geçirdikleri günleri anlatıyor. Büyük Şehir bombalanınca birçok çocuk gibi onlar da bombaların henüz ulaşmadığı Küçük Şehir'e gönderiliyor ve başkalarının himayesine bırakılıyor. İkizler ise babaları cepheye, anneleri belirsizliğe sürüklenirken kendilerini annelerinin yıllardır görüşmediği ve tüm köyün ''cadı'' olarak damgaladığı uğursuz ve sert yaşlı kadının, anneannelerinin, evinde buluyorlar.
Üç romanın tek bir ciltte bir araya getirilmesinden oluşan bu kitapta, Büyük Defter'de ikizlerin çocukluk yıllarını; Kanıt'ta birbirlerinden ayrıldıktan sonra sınırın gerisinde kalan kardeşin yaşadıklarını; Üçüncü Yalan'da ise sınırı geçmiş kardeşin gözünden tüm yaşananları ve yıllar sonrasını okuyoruz. Kitabın yalın bir anlatımı olmakla birlikte, fazlasıyla sarsıcı olayların iç içe geçtiği bir kurgusu var. Hatta rahatlıkla söyleyebilirim ki bu, hayatım boyunca okuduğum en korkunç kitaptı. Abartmıyorum...
Kitaba başlarken, savaş döneminde geçen ve anlatıcısı çocuk olan bu romanın dramatik yönünün ağır basacağını düşünmüştüm. Hatta kitap bana kardeşlerin yaşadıkları ağır olaylar nedeniyle yer yer Jerzy Kosiński'nin Boyalı Kuş'unu (şurada yorumlamıştım) anımsatmıştı. Her iki romanda da savaş döneminde insanların acımasızlıklarıyla yüzleşen çocukların çocukluklarından koparılışı önemli bir izlek olarak karşımıza çıkıyor. Ancak benzerlik büyük ölçüde burada sona eriyor. Hatta iki kitabın bu bakımdan bile benzerlik taşıdığı konusunda kitap ilerledikçe şüpheye düşer oldum diyebilirim.
Kitapta sözü edilen savaşın hangisi olduğu, olayların geçtiği tarih ve mekan açıkça belirtilmiyor. Buna karşın yazarın yaşam öyküsünden hareketle, olayların İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşandığını ve Büyük Şehir olarak isimlendirilen yerin Budapeşte, Küçük Şehir'in Macaristan’ın Kőszeg kasabası olabileceği çıkarımını yapmak mümkün. Agota Kristof da çocukluğunda savaşın zorluklarını yaşamış; sürgünü ve göçü deneyimlemiş bir yazar. Dokuz yaşındayken ailesiyle birlikte Avusturya sınırındaki Kőszeg kasabasına taşınıyor, 21 yaşındayken ise eşi ve bebeğiyle birlikte İsviçre'ye iltica ediyor. Bunun yanı sıra romanda anlatılan olayların yazarın kendi yaşamından izler taşıdığı ifade ediliyor. Hatta kitabın ana karakteri olan ikiz erkek kardeşlerin yaşadığı bazı olayların, yazarın kendi çocukluk deneyimlerinden esinlenerek oluşturduğu belirtiliyor. Kitabı okuduktan sonra eserin arka planına ve yazarın yaşamına dair fikir edinmek isterseniz, şu yazıyı ve yazarın şu röportajını da ilgi çekici bulabilirsiniz.
Kitabı ''korkunç'' bulmamın sebebi ise ne savaş atmosferi, ne de ana karakterlerin çocuk olmasıydı. Kitabın korkunçluğu, hissizliğindeydi. Bu kitabın ifade ettiği anlamı tek bir kelimeyle özetleyecek olsaydım kesinlikle ''hissizlik'' derdim. Nitekim ilk kitapta ikiz kardeşlerin yaptıkları ''alıştırmalar''ın nihai amacı da buydu: hissizleşmek. Bu çocuklar dış dünyada o denli büyük bir acımasızlıkla, insan acımasızlığının ve utanmazlığının uç boyutuyla karşılaştılar ki, bunlardan etkilenmemenin tek yolunu tüm duygularını köreltmekte buldular. Geriye yalnızca aralarındaki kopmaz bağ kalana dek hem bedenlerini hem de ruhlarını acımasızca sınamaya devam ettiler. Sonraki kitaplarda ise birbirlerine karşı hissizleşmeyi denemeleri ve bunun ardından kendilerine yönelttikleri yeni hissizleşme alıştırmalarını okuyoruz.
Ancak kitaptaki ''korkunçluk'' tam olarak bunlardan da kaynaklanmıyor. Kitabı okumak benim için Müge Anlı programını izlemek gibi bir durumdu. O denli absürt bir korkunçlukta ancak gerçek olabileceğine de ikna olduğum olaylar yaşanıyordu. İnsanların kötülüğü bu denli kanıksamaları ve kötülüğü yapanın da, kötülüğe uğrayanın da bu denli ''hissiz'' olması... işte kitabın asıl korkunçluğu da buradaydı: Kocaman bir hissizliği anlatmasında. Cinayet, taciz, (toplu) tecavüz, ensest (ki bu temayı yazarın ''Dün'' isimli kitabında da görüyoruz) ve gerek bedensel gerek ruhsal çeşitli başka işkenceler... Tüm bu başlı başına tek tek bile ağır olan konuları iyice dehşetli bir hale sokan ise hissizlik...
Yazar kitaplarını ana dili olan Macarca yerine sonradan öğrendiği Fransızca kaleme almış. Bu durumun yazarın üslubunun oluşmasında büyük rol oynadığını düşünüyorum. Yazarın anlatımı ilk bakışta yalın görünse de bunu yalnızca ''basit'' diye nitelendirmek büyük bir haksızlık olur. Bu yalınlık, romana kişilik katıyor. Hatta bana kalırsa anlatımın etkisi öylesine belirleyici ki, neredeyse başlı başına bir karakter gibi romanın önüne çıkıyor. Kristof, sürgünü ve ana dilinden kopmanın yabancılığını yaşamış bir yazar. Anlatımı da kendisi gibi bir sürgün halinin izlerini taşıyor. Sanki, bu dil de bir gözlemci etkisiyle biz okurlarına ulaşıyor. Tam da bu mesafe, romandaki dehşeti daha görünür ve daha sarsıcı hale getiriyor.
Yazarın kullandığı geriye dönüşler ve anlamı yıkarak yeniden kurma çabası dikkat çekici. Buna karşın özellikle de son kısım olan Üçüncü Yalan'daki olay örgüsünü yer yer zorlama bulduğumu söylemeliyim. Eğer ki bu bölüm, sürekli olarak ''ama aslında olaylar şöyle gelişti'' çabasına kayan bir hale dönüşmeseydi, evet etkileyici bulabilirdim ancak olaylar o denli kendini açıklama kaygısıyla tekrar tekrar üst üste bindirilmişti ki, ben bir okur olarak ikna olmadım. Yazarın amacının tam olarak ne olabileceğini doğal olarak bilememekle birlikte; ben, anlatının sürekli bozulup yeniden kurulmasını okurun ya da bizzat ana karakterin zihnini belirsizlik içinde bırakmaya yönelik bilinçli bir tercih olarak yorumluyorum. Hatta muhtemelen yazar bu romanı yazarken okurlarını bir an bile düşünmemişti; yaptığı şey karakterlerinin kafasını karıştırmaktı. Nitekim yazar da bir söyleşisinde, başlangıçta yalnızca Büyük Defter'i yazmayı planladığını; ancak ikiz kardeşlerin zihninde yaşamaya devam ettiğini hissettiği için hikayeyi diğer iki kitaba da taşıdığını ifade ediyor.
Beni etkileyen bir roman. İkizler bir süre tıpkı yazarları gibi benim de aklımdan çıkmayacağa benziyorlar.
Kitaplarla kalın.
ALINTILAR
Duyguları tanımlayan sözcükler çok belirsiz, bunları kullanmaktan kaçınıp nesnelerin, insanların kendileriyle, yani olayların sadık betimlemeleriyle yetinmek lazım. (Sayfa 31 - Büyük Defter)
Ağlamanın bir işe yaramadığını biliyorsunuz. Biz hiç ağlamayız. Oysa sizin gibi erkek olmadık daha. (Sayfa 41 - Büyük Defter)
Bizi koruyan kimse yok. Kendimizi büyüklere karşı savunmayı öğreniyoruz. (Sayfa 48 - Büyük Defter)
Sık sık gökyüzüne bakıyor, kimi zaman da ağlıyor. (Sayfa 101 - Büyük Defter)
İnsan birini giysilerinden, ayakkabılarından, ellerinden ya da saçlarından da tanıyabilir. (Sayfa 140 - Kanıt)
Dikkatli olun Lucas! Aşk kimi zaman öldürücüdür. (Sayfa 144 - Kanıt)
Lucas, ''Sen hiç üzülmez misin?'' diye soruyor.
''Hayır, hep bir şeyler beni avutur.'' (Sayfa 145 - Kanıt)
Yaşamaya nasıl devam edeceğimi bilmiyorum. (Sayfa 148 - Kanıt)
İnsan yapayalnız olduğu zaman hastalanmak çok kötü. (Sayfa 179 - Kanıt)
Henüz iyileştiremediğin bir yara aldın. (Sayfa 187 - Kanıt)
...yazmayan kişi yitik insandır, iz bırakamadan gelip geçer. (Sayfa 206 - Kanıt)
Meyveleri, çiçekleri, yıldızları, bulutları severdi. (Sayfa 211 - Kanıt)
Unutursunuz. Hayat böyle. Zamanla her şey siliniyor. Anılar köreliyor, acılar diniyor. (Sayfa 214 - Kanıt)
İnsan gerçekten isterse, ne zaman olursa, kiminle olursa, nerede olursa olsun maceraya atılır. (Sayfa 220 - Kanıt)
Haklısınız. Claus'un yanına gitmek istemiyorum. Onun gelmesi lazım, giden o çünkü. (Sayfa 220 - Kanıt)
Fiziksel olarak yaralandığımda bunun önemi yok. Ama ben başkasını yaralarsam, içimde dayanamayacağım başka bir yara açılır. (Sayfa 221 - Kanıt)
Canın çok sıkılırsa, üzülürsen, kimseyle konuşmak istemezsen, yaz. Sana yardımcı olur. (Sayfa 222 - Kanıt)
Beni çok uzun zamandır yalnız bıraktın, çok uzun zamandır... (Sayfa 254 - Kanıt)
Ona gerçek hikayeler yazmak istediğimi söylüyorum, ama bir an geliyor, hikaye gerçekliği yüzünden katlanılmaz oluyor, bunun üzerine hikayeyi değiştirmek zorunda kalıyorum. Kendi hikayemi anlatmak istediğimi söylüyorum ona; ama yapamıyorum, cesaretim yok, hikayem çok canımı acıtıyor. Bunun üzerine her şeyi güzelleştiriyorum, olayları oldukları gibi değil, olmasını istediğim gibi anlatıyorum. (Sayfa 267 - Üçüncü Yalan)
Bir kitap ne kadar hüzünlü olursa olsun bir hayat kadar hüzünlü olamaz. (Sayfa 267 - Üçüncü Yalan)
Bu yol bir yerde bitmeli, bütün yolların sonu vardır, bir meydana açılırlar, bir başka sokağa, tarlalara, kırlara, çıkmaz sokak değillerse tabii, burası çıkmaz olmalı, evet. (Sayfa 272 - Üçüncü Yalan)
Birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi unuttun mu? Ben seni unutmadım... (Sayfa 366 - Üçüncü Yalan)
Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.
.jpg)
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder