Kitapları yarım bırakma konusu.

 

Geçen hafta sonu ne okusam bilemedim. Aslında elimdeki okunacak kitaplardan Slovak Halk Hikâyeleri'ni okumak için çok heyecanlanmış, hatta heyecanımı kendi içimde bile tutamayarak seninle paylaşmıştım. Buna karşın, ah bilirsin, masalların tüm o apaçık saçmalıklar ''doluluğunu'' okuyacak ve ''aman canım masallar böyledir'' diyerek kabullenecek havamda değildim. Dişime göre bir şeyler okumak istiyordum.

Yanlış anlaşılma olmasın, masal seçkisi oluşturmanın ne kadar meşakkatli olabileceğini anlıyorum ve derleyen kişiyi yürekten kutluyorum. Bu masalların yüz yıl -ve belki daha bile ötesinde- toplanmış, çok çok çok daha ötesini okurlara gösteren tarihi\ toplumsal\ kültürel kayıtlar olduğunu da biliyorum ve bunu da kutluyorum. Ancak okuyamadım. O kitabı okumaya kalkışmak, kısa kısa zaten biter demek, bir masal bir masal daha diyerek ilerlemek artık pek benim yapacağım iş değil. 

Bazen orada burada görüyorum, okurlar bir kitabı yarım bırakmaktan ölümüne korkuyorlar. Benimse inanın bana umurumda değil. Önceden de böyle miydi bilmiyorum. Yani... içimde böyle miydi bilmiyorum. Dışımda ben de o bahsettiğim okurlar gibi bu konuda katılık derecesinde çekincelere sahiptim. Belki de bazı okurların yaşadıkları bu ''çekince'' aslında bir çeşit iç disiplinden ileri geliyor da olabilir. Bir şeyin tamamını getirme prensibi veya bir şeyi yarım bırakmama arzusu. Belki de ikisi de yarımlığın akılda kalıcılığına bağlanıyor.

Bense sadece bitirmek isterdim. Çünkü, ah hiç şaşırmayacaksın artık beni tanımışsındır, kitaba haksızlık ediyorum diye düşünürdüm. Evet, sanki kitabın duyguları varmış da incinirmiş gibi. Sanki bir kitabı yarım bırakmam kitaba kendini eksik hissettirirmiş gibi. Evet, içimde tam olarak böyle düşünüyordum! Bu kitabı şimdi yarım bırakırsam yazık olmaz mı... Kötü bir kitap bile olsa veya kitap bana hitap etmemiş bile olsa allem eder kallem eder ve hatta araya başka kitap bile almadan okuyamama sendromunu göze alarak o kitabı bitirirdim.

Bu tavrımın bana yaşamımın diğer (ve önemli, şşşş) alanlarında da katkısı olduğunu görüyorum. Ne olursa olsun bir şeyin sonunu getirmem gibi. Ne kadar yıpranırsam yıpranayım, uykumdan beslenmemden kendimden geçerek o şeyin sonunu getirmek. O haz belki de. Bir şeyi bitirmenin hazzı vardır değil mi? Ah tamam! Ben aslında kitapların duygularını değil, kendi hazlarımı düşünüyormuşum...

Büyüdükçe, kitapları yarım bırakma konusunda çok rahat oldum. Aman canım dedim, bu kitabı sevmedim başkasını daha çok severim. Bu benim annemle olan bir anıma dayanıyor. Bak gerçekten dayanıyor. Ne mana diyeceksiniz, deyin, dayanıyor işte bu gerçek değişmeyecek. :) Bundan baya önce, şöyle 16 yaş civarında falanım... O gün çok hazırlanmamıştım, hatta kendimi baya pespaye bulduğum aklımda. Oysa bence sadece günlük giysilerim vardı. Bir de saçlarım topluydu tabi bunu anımsıyorum. Toplu saçlarımla ilgili gereksiz kaygılara sahiptim. Oysa şimdi en çok toplu saçlarımı severim.

Sonra ne olmuştu orası puslu bende, ben giyimimi görüntümü basit bulmuştum. Hatta utanmıştım. Hiç böyle şeyler yapmam, yapmazdım da; gerçekten. Benim görüntü takıntım hep vardı evet ama bu yolla çalışmazdı. Var olma\ yok olma yoluyla çalışırdı (bunları anlatmıştım sanki ders gibi ahahhaha, kime neyse aman canım. Bana ne, benim için ne; bunu görmek için anlattım). 

Sadece... görüntü konusunun benim için ''şöyle görünüyorum''un çok çok ÇOK ötesinde bir durum olduğunu, olmuş olduğunu ve beni bugünüme getirdiğini anlatmaya çalışıyorum. Kendimi herhangi bir sıfatta görmem değildi mesele (hatta güzel bile kabul edilebilirdim ve kendimi de öyle kabul ederdim); mesele, yok olma inancımdı. Burada olmamalıyım, hiçbir yerde olmamalıyım inancı. Bu nedenle de, nasıl görünürsem görüneyim kendi içime sığamayacaktım. Bir beden, benim için taşıyamayacağım bir şeydi. İnsan yaşarken bunları anlayamıyor, sadece yaşıyor. İyi ki böyle; yoksa beynimiz iflas ederdi. Bu durumun ve durumların bendeki artısı şu: Güçlü bir benlik algısı. Saçma sapan insanların ürettikleri algıları kolayca ayırt ediyorum. Çünkü ben kendime çok daha katıydım. Bir insana asla yaklaşmamanız gerektiği kadar katı. Korkunç bir katılık, böööö!

Her neyse. O güne dönersek... Aslında anlatabileceğim pek bir şey yok. Sadece, öyle görünmek istemiyordum ve keşke biraz daha özenli olsaydım diye düşünmüştüm. Annem de bana bir sonraki sefer daha özenli olabileceğimi, hem beni sonra kimin tanıyacağını söylemişti. Haklıydı; insanlar, özellikle de bizi tanımayan insanlar, bizi o kadar da önemsemiyorlar. Sadece o an iletişim kuruyorsun, o an görünüyorsun ve bitiyor. Bir sonraki an başka biri olabilirsin. Seni başka biri olarak görebilirler ve bunu yadırgayacak olsalar bile, alışırlar. Alışmak dışında yapabilecekleri ikinci bir seçenek yok çünkü. İnsan kendini bir şey veya yeni bir şey olarak görmeyi kendisi kabul ederse; artık odur.

Bunu kitaplara bağladım. Gerçekten! Benim zihnim hiçbir şeyi boşa atmaz. Daha iyi bir kitap okurum. İşte, bunu düşündüm. Bir kitabı sevmediğimde veya bir kitabı o an sevmediğimde, yarım bırakmak konusunda tereddüt etmiyorum. Eksik de hissetmiyorum. Demek ki o kitabı okumam gerekmiyor veya o an okumam gerekmiyor diye düşünüyorum. Sonra da daha iyi, aslında daha iyi bulduğum veya bana daha iyi gelen başka bir kitabı okuyorum ve yarım bıraktığım kitap böylece görevini tamamlıyor ve zihnimde bitiyor. 

Bunu hayatımın başka alanlarına da uyarlamaya çalıştığımı görüyorum. Bilirsin, geçmiş güzellemesini severdim. Hala seviyormuşum gibi yazılar yazarken bile, aslında bu, geçmiş bir zamanın sevgisiydi. Ben eskiden severdim geçmişi, oraya kaçmayı. Benim bile olmayan bu geçmişi, bekleme odam yapardım. Geçmişe kaçışlar zaten böyle değil midir? Genel bir bekleme odası. Güzel şeyler yaşadığın anlara da kaçabilirsin ama yine de orası artık geçmişin sislerine karıştı ve başka bir şeye dönüştü. İnsanın ''benim'' diyebileceği tek şey, bence, şimdidedir. Şimdisindedir. Çünkü ancak şimdiyi kontrol edebilirsin. Bu nedenle de o senindir. Geçmişi ise kontrol edemezsin, o artık başka bir şeydir. Karmaşık bir şey, herkesin ve her şeyin olan, daima değişecek bir şey. Geçmişteki sen bile daima değişirsin, değişebilirsin. Belki de ben dahil çoğu insanın nostaljide bulduğu avuntu budur; çaba harcamadan değişme beklentisi. Oysa bu imkansız.

O kitabı, Slovak Halk Hikâyeleri'ni, okumanın bana tat vermeyeceğini kitabın ilk masalından anladıktan sonra (bunun kitabın başarısıyla ilgisi yok, sadece dediğim gibi masallardaki karakterlerin ne idüğü belirsiz bencilliklerini çekecek havamda değildim ve okuduğumu anlamıyordum), kitabı bıraktım ve G.H.'ye Göre Çile'ye geri döndüm -evet okuduğumu anlayamaz halimle bu kitaba elim gitti ahahahha, tuhaf biriyim.- Baştan başladım. Sana söylediğim üçüncü bir tekrar baskısı... Sanki ilk kez okuyormuşum gibi bir his. Sahiden de sanki ilk kez okuyormuşum gibi bazı satırlar bana ilk kez görünür oldular. Örneğin:

''İnsanın kendini kaybetmesi zor. O kadar ki yakında kendimi bulmak için bir yol tutturacağım, kendimi bulmak beni yaşatan yalanın ta kendisi olsa da'' (Sayfa 14).

''Eğer cesur olsaydım, bırakırdım kayıp kalayım. Ama yeni şeylerden korkuyorum, anlamadığım şeyi yaşamaktan da öyle, en azından anladığımı sanmayı güvence altına almak istiyorum'' (Sayfa 14).


Nasıl böyle yazabilirsin kadın!?! Ah... galiba bu yazarın hayranı olacağım. Dilerim kendi yaşamında bir falsosu yoktur yoksa soğurum. Sence yazarları sadece yazdıkları şeyler bağlamında mı değerlendirmeliyiz, yoksa kendi yaşamları ve seçimlerini de bu değerlendirme sürecine eklemeli miyiz? Bir kitabı ilk elime aldığımda önce yazar biyografisine (yazarı artık tanısam bile) koşan ben, tabi ki ikincisine de dikkat ediyorum. Bence bir yazar kendisinden kopuk değerlendirilemez. Bu nedenle de Claire Lispector'u sevmeyi ve ona hayran olmayı, işte bu yazar gibi yazacağım ben ya! çocuksuluğuna kapılmayı o kadar çok istiyorum ki...

Sonra başka bir kitaba başladım. Ne yapayım... Fırsat vardı başladım aaaaa. Uzun zamandır okumak istediğim bir kitap ve yazarıydı. İlginç ilerledi, böyle olacağını beklemiyordum gerçekten. Agota Kristof'un Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan kitabını okuyorum. Bir serinin üç kitabının tek cilde dönüştürülmüş bir baskısı. Kesinlikle okunmaya değer bir yazar. Keşke daha önce okusaydım falan da değil. Tamam, hatırı sayılır bir süredir kitaplarını okumak istediğim bir yazardı ama şimdi okumam daha iyi diyebilirim. Bence kitaplar gelip okurunu buluyor biraz da. Ben bunu inkar edemeyeceğim kadar çok deneyimledim. Ben kitabı değil, kitap geldi beni buldu. Doğru zamanda, doğru okuma anlarında. Bence tam da bu nedenle bir kitabı yarım bırakmaktan korkmamalıyız. Gerekliyse o bizi tekrar gelir bulur.


Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan, Agota Kristof.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar