Başka bir şey olur.

 

Bugün gerçekten şanssız bir günümdeydim. Normalde bu tarz bir etiketleme yazmaz, hatta bundan kaçınırım ancak sanırım hem bu durumu biraz üzerimden atmak ve içselleştirmemek, hem de sinir bozucu küçük küçük pek çok olayın beni bunaltmasının ardından yaşadığım silkelenmeyi not düşmek istiyorum.

Sabah güne pek de hoş başlamamıştım. Ancak yine de güzel bir kitap gün içinde beni kendime getirmişti. Clarice Lispector'un G.H.'ye Göre Çile isimli kitabına başladım. Aynı bölümü iki kere okudum. Bunu bölüme doyamadığımdan yaptım. Kaçırdığım bir satır olduysa, ikinci okumamda o satırı da içime çekeyim istedim. Nitekim o ilk bölümü bir üçüncü kez de okusam eminim ki yeni bir cümlenin altını çizerim.

Kütüphaneden kitap okumayı çok seviyorum. Böylece farklı farklı pek çok kitabı okuyabiliyorum. Hızlı ve çeşitli okuduğum için benim okuyacağım kitaplara bütçem yetmez. Büyük şehirlerden birinde yaşamanın faydalarından biri de kütüphanelerinin olması gibi görünüyor. Ben genelde şehir içindeki en büyüklerinden olduğunu düşündüğüm bir kütüphaneden okumalar yapıyorum. Bir  de açıkçası o kütüphaneyle yıllar içinde duygusal bağ geliştirdiğimi düşünüyorum. Özellikle çağdaş edebiyattan eksikliklerinin olduğunu söylemek mümkün olsa da, yıllardır aynı kütüphanenin gelişimine tanık olmuş bir okur olduğumdan haklarını yiyemem, bunu istemem de. Son 7-8 yıldır kitap çeşitliliği konusunda hep pozitif yönde bir gelişim görüyordum ancak özellikle de eski binalarının restorasyonuyla birlikte yeniden eski yerlerine taşınmaları kütüphaneyi her anlamda daha modernleştirdi ve bu durum kitap çeşitliliğine de yansımış gibi görünüyor. 

Kütüphaneden kitap alırken en sevdiğim durum, rafların arasında gezerken o an ilgimi çeken kitapları bulmak, incelemek ve belki ödünç almak. Tabi ki aklımda belirli yazarlar ve bu yazarların okumak istediğim belirli kitapları oluyor ancak ben o anda raflar arasında dolanırken merak duygumu daha ağır bastıran kitapları seçmeyi seviyorum. Tabi ki -ve malesef- istediğim kitapların hepsini kütüphanede bulamıyorum. Öte yandan kütüphane kitaplarının üstünde kalemle işlem yapamam. Ancak kendi kitabım olduğunda -evet o kitaplarının sayfaları incinecek diye acımayan okurlardan biriyim- kitaplarımın altını çizmekten gocunmuyorum. Hatta söz konusu kitaptan etkilenmişsem; satırları çiziyor, yıldızlar atıyor, notlar alıyorum. Bence zaten kitaplar bunun için var. Her okurun okuma şekli kendine özeldir biliyorum ancak kitap incinmesin diye direnmek bana düşünceleri incitiyormuşum gibi hissettiriyor. Bu nedenle de kitap tamamen bana aitse satırların altını hunharca çizerim.

G.H.'ye Göre Çile'yi de böyle okumaya başladım. Bol alt çizmeli. Bazı yerleri not aldım. Sanırım gün içinde zihnimin arka planında da benim için bu -altını çizdiğim ve (henüz) çizmediğim- satırları zihnim birkaç tur nöronlarında döndürmüş ve yeni bağlantılar kurmuş olmalı. İlerleyen yazılarımda ne düşündüğümü ben dahil hepimiz görebiliriz belki emin değilim (yazı tarzım ve yayın tarzım değişim aşamasında gibi hissediyorum).

Anlayacağın(ız) güne nahoş başlamamı güzel bir kitapla çoktan telafi etmiştim. Buna karşın başlangıçta fark etmediğim küçük olaylar toplanıp beni sinirlendirdi. Öncesinde sapına bile dokunmadığım bir fincanın sapı kendiliğinden (bakın gerçekten kendiliğinden) kırılıverdi. Fincanın kırılması değil de, anlam veremediğim bir şekilde kırılması bana soldan soldan ya sabır getirdi. Neyse, dedim, neyse başka işlerim var. Ancak o işim de saçma bir şekilde uzadı ve bir dizinin bölümünde bu sahneleri görsem bile ''ne alaka'' diyeceğim şekilde zorlanarak çözüldü. Ardından (havanın sıcaklığı beni yeterince bezdirmişti) pantolonumun kumaşı söküldü. Bu sonuncu bardağı taşıran son damla oldu vallahi. Üstelik en sevdiğim pantolonlarımdan birinin başına bu geldi! Olayı uzun uzun yazmayacağım ama olaya vesile olan kişiye bile kızmadım; çünkü bugün gerçekten küçük görünen ama art arda yaşanınca bu ne be dedirten olaylar yaşadım. 

Pantolonum muhtemelen hiçbir zaman eski haline dönmeyecek... Aman be böyle de giyeceğim öyle de giyeceğim kime ne! Aaaaa :) Ama gerçekten fincana da pantolona da üzüldüm. Çok, afedersin, aptalca olaylar yaşadım çünkü. Gerçekten, izninle, bu ne be!

Yine de içten içe sinirlenmedim veya tadım da anlık kaçmaları dışında gayet yerinde. Bugün, belki sıcaktan ve uykusuzluktan, zihnim bulanıktı. Tüm bu ''minik'' talihsizlikler ise zihnimi netleştirdi. Sanırım otobüste de bir şeyler düşündüm ancak ne düşündüğümü hatırlamıyorum (yorgunum). 

Sadece... Galiba nasıl biri olduğumu nihayet anladım. Bugünün bana ilk katkısı bu oldu. İkinci katkısı ise bırakmam oldu. İçimde yer etmiş bir eski kabulün artık benimle tüm bağlarının eridiğini anlayıp artık bununla ilgilenmemem.

Bir gün içerisinde pek çok şey barındırabilir. Aslında yaşam çok basit değil mi? Bu anlattıklarımdan bu çıkarımları yapmamış olsam da, şimdi bunu gördüğümü görüyorum. Yaşamın ve onu yaşamanın, özünde çok basit olduğunu. Gündelik uğraşlar ve işte gün bitti. Belki en sevdiğin pantolonunun başına bir işler geldi ve asabın bozuldu ama sonra kime ne be dedin ve istersen o pantolonu yeniden giyersin, istersen giymezsin. Aynı şekilde bir fincan kırıldı ve çöpe attın, bu kadar. İşlerin zar zor oldu ve tepen attı ama oldu mu oldu. Olmasa ne olurdu, olmazdı. :) Başka bir şey olurdu. Hayat biraz böyle değil mi?

Bu olmazsa, başka bir şey olur.

Belki de şans dediğimiz olayın özü de burada. Küçük sapma anları sana iyi talih de getirebilir kötü de. Bunlar anlara bağlı değişir. Minik seçimlerine bağlı. Bazen de olacağı olan olur. Kırılacak bardak kırılır. Takılacak pantolon takılır bir yerlere. 

Bir de bugün içimdeki eski bir kırgınlığımı duyumsadım. Aslında artık beni etkilemeyen çok şey var. Sanırım eski kabullerini tutan benliğimi salmak beni yoran asıl durumdu. Onun önemsediği şeyler yorucuydu. Eskiden, çok yakın bir zamana kadar bile, gerçekten de hayatı kendim için zorlaştıracak şekilde bir şeyleri tutuyordum. Aslında önemsemediğim şeyleri. O halde neden tutuyordum? Bir şeyi tutmak için mi? Bir noktadan sonra evet, onları bırakmamak için tutmaya devam ettiğimi biliyorum. Başlangıçta ise gerçekten önemsiyordum. Belki de gerçekten önemsemiş olan halimi bırakmak istemediğimden, o halimin tuttuklarını bırakmaya yanaşmadım. Oysa şimdilerde görüyorum ki, artık bir şeyi kendim tutmuyorum. Alışkanlıktan bunu yapıyorum. Belki de kendimi korumak için, bir şeyleri tutuyorum. Neyleri? Oysa onlara anlam katan parçam içimde dağılalı çok oldu.

Hayatta daha ''geçerli'' şeylere dikkatimi yöneltiyorum. İçimde iki farklı yaşam stili baskınlaşmış, bunu fark ediyorum. Bir yanım şu hayatta ''GERÇEKTEN önemli'' diye pazarlanmış (belki de evet bu hayattaki geçerli birim bu, kabul etmeliyim) maddi somut uğraşlara hırsla asılacak bir tip. Tuttu mu bırakmaz, gerçekten hırslı biridir o yanım. İş kadını modum olabilir. İşe ağırlık veren yönüm. Başarısına, yükselmeye, bu yolla takdir edilmeye. Diğeri ise biraz serseri, biraz hippimsi yanım. Avare bir ruh, nasıl da özgür. Biraz salaş bir özgürlük o yanımın savunduğu. 

İnsanın içinde pek çok isteğe ve belki hayat alanına bölünmüş bakış açılarını oluşturan parçaları olabilir. Çoğu insan bilinçli olarak düşünmeden ondan beklenene uygun olacak şekilde durgun parçalarını eler sanırım. Bazıları ise tüm bu parçalarını yine bilinçsiz zihniyle bir potada eriterek hayatına yayar. Benim farkımsa, sanırım, bunu bilinçli zihnimle yapmaya çalışmam. Bu, nefes aldığını veya yürüdüğünü bilincinle kavramaya çalışırken bu doğal eylemlere yabancı hissetmeye benziyor. Bu nedenle de duraksıyorum, bocalıyorum. Bilinci bunlarla meşgul etmemek lazım, ancak bir kere o parçalarını bulunca bırakmak da zor. Anlamak istiyorum; neyi sevdiğimi ve sevmediğimi. Belki de aslında sadece kim olduğumu.

Bugün bunu bir sezi şeklinde kavradım. Bu beni rahatlattı. Belki de her insan kendi içinde çok yüzlüdür de, çoğumuz bunu yönetiyor ve zamanla kanıksıyoruzdur. Belki de ben de bunu öğreniyorum, içselleştiriyorum.

Hayır, bunu biliyorum. Hep bu dünyada acemi olduğumu düşünmeye yatkındım. Ama artık tersini düşünüyorum. Sanki ben bu yaşamımı o kadar çok yaşamak istiyorum ki, bu nedenle onu boşa harcamaktan korkuyorum ve böylece zaman geçmiş, geçiyor. Artık mükemmeli aramıyorum. Çünkü mükemmel diye bir şey varsa bile, bu, içimizle dışımızın bir aradalığında olabilir. En iyi potansiyelimiz, en iyi yaşantılarımız, ancak bir sonraki anımızda oluşabilir. Ne yaparsam daha iyi olur diye durup durup bocalarsak, o zaman o potansiyel akamaz.

En iyi iş, işle alakalı değildir. En iyi ilişkinin kişilerle doğrudan bir ilgisinin olmadığı gibi. Bunlar yalnızca birer araç olabilir, ilerlememiz için, var etmemiz için; birlikte oluşturmamız için bir araç. Bir iş, mükemmel şartlara sahip olabilir. Ancak ortaklık gerektirir. İş ile işte çalışan kişi birlikte ilerlemelidir, böylece potansiyel gerçekleşir. Tek başına iş veya tek başına kişinin eylemleri yetersizdir. Bazen kendini paralasan da istediğin noktaya erişemezsin, ancak senin kadar paralanmayanlar ileridedir. Aynı şekilde bir ilişkiyi ne sen tek başına, ne karşındaki kişi tek başına var edebilir. İkinizin ortaklığı süreçle bütünleşirse bu oluşur. 

İlerlemek bir bütündür. İnsanın benliğinin ve yolunun da çok katmanlı olması gibi. Benim benliğimde baskın tonların olduğunu kabul ediyorum. Sert, ciddi ve sivri kısımların daha yumuşak kalmasını umduğum uzun zaman yaşasam da, en baskın desenlerim bu özelliklerim. Ben esnek biri değilim, olmama gerek de yok. Biraz uçucu tonlarım da var, onları severim. Çok uzun bir dönem o tonlarıma aşık oldum. Ancak ben sadece bu tonlardan ibaret değilim, olmak zorunda da değilim. Öyle olsaydı -veya tersi- ben şu anki benden daha az bir ben olurdum.

Özetle; bir ben var benden içeri, bir hayat var hayattan içeri. Günün sonunda çoğu şey geçici ve dışarıda kalıyor. Çünkü her şey yer değiştirir. 


G.H.'ye Göre Çile, Clarice Lispector.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar