Özgürlük.

 

Yaz gecelerinin dinginliğini seviyorum. Bu geceleri tek başına geçirenler kendilerini olduklarından daha yalnız hissedebiliyorlarmış. Oysa ben yaz gecelerini, özellikle de yaz gecelerini, sanki çok önemli bir şeyin\ şeylerin eşiğindeymişim gibi yaşıyorum. Sanki artık nihayet yalnız değilmişim gibi bir hisle.

İçimde ne kadar çok yarım kalmışlık var. Bir şeyi kendin yarım bırakman onu kapanan bir döngüye dönüştürürken, bir şeyin öylece senden koparıldığını hissetmen kalbine acı verir. Bunlar ''burjuva işi'' laflar değil mi? Peki o zaman, bunlar burjuva işi hisler mi sence?

Bana bu dünyada en ama en komik gelen ve alaya aldığım şey, bir insanın gerçekten hissettiğini söylediği bir şeyin yalan olduğunun veya öyle olmasa bile ama aynı kapıya çıkacak şekilde gereksiz\ abartılı olduğunun o hisleri buram buram hisseden kişiye kabul ettirilmeye çalışılmasıdır. Bari bu konuda -afedersin- s*d*k yarışına girmeyelim. Ne kadar acı çektiğimi ispat etmek zorunda değilim. Belki de bunu deyip köşene çekilmelisin; evet olabilir. (Ben bunu geç anladım.)

Hissettiklerim hep -diğerlerinin önemli acılarına göre- abartılı acılarsa o halde neden kalbime hep kılıçlar ve hatta mızraklar ve hatta kazıklar saplandı? Saplandı, hissettim. Hatta göğsümden sırtıma kadar uzandı, tüm hacmimi kapladı.

Sanki acı çekmek için illa diğerlerinin acılarıyla yarışmalıymışız gibi. Bunu mutluluk için de yaparlar. Sanırım bu nedenle bir şey olarak tanımlanmaya alerjim var. Hissetme özgürlüğümün bile elimden alınmasından delicesine korkuyorum.

Hissedemediğimi söylerken ciddiydim. Bence çoğu düşünceydi. Ama acı vardı. Kalp acısı. Belki de kalbim bir yüreğe dönüşürken o transformasyon sürecinde acı çekmem lazımdı. Bitti mi, nolur bitsin. Diğerleri acı çekmiyor. Görmüyorum. Görmüyorum! Böyle ciyaklardım en iç sesimle. Bazen de dış.

Dış sebeplerim vardı tabi. ''Önemli'' sebeplerim de vardı. Hep diyorum, komik. Karşı tarafa göre ''önemli'' olan bir şeyi ben bir yerime bile takmıyor olabilirim. Genelde böyledir bu arada. Ne önemli Allah aşkına? Evet hayatta önemli şeyler var ama... Neye önem verdiğime bile ben karar veremeyecek miyim!

Bu öfkemi seviyorum. Hiçbir şey olmasa bile bu beni kendimde tuttu. Tüm o dış seslerin tüm oktavlarını ayırt edebilmemi sağladı. Manipülasyon çeşitli şekillerde gelir. Bunun üzerine geçen açılımlar yaptım. Ne gereksiz işler. Baksana yoluna kızım işte... İnanmadan yazdığımı biliyorsun. Benim yoluma bakış şeklim bu. Ben bilmezlikten gelemem. Kendimi bilmezlikten.

Bunu deneyemem bile. Bir yalanın içinde yaşamak en büyük korkum. Özgürlük, en büyük tutkum. Yine de bunu kendine bile olsa çok dillendirmemek lazım. -Hala yaptığım bu olsa bile.- Bu da bir manipülasyon. Kendine karşı yürüttüğün bir daire operasyonu. Aynı dairede dön dur. Bu öyle tatlı gelir ki bir yerden sonra... Bunu bile isteye yaparsın.

O dairede bir şey bulmayı ummuştum. Veya dairenin beni dışarıya fırlatmasını. Olmadı; daire kusursuz bir şekil.

Dünya hakkında düşünüyorum. Bu benim için taze bir durum. Yıldızları izlerken bile dünya hakkında düşünüyorum. Bu bana iyi geliyor.

Yeniden günlük yazmayı düşündüm. Belki yine canım Aomame'ye (muhtemelen ona). Veya bir değişiklik: Midori'ye (sana anlatıp silmiştim). Zayıf ihtimal, Şimamoto da olabilir ama sanmıyorum.

Murakami'nin kadın karakterlerinde nedense kendimi görüyorum. Oysa bence Murakami kadınları hiç tanımıyor. Kadın karakterleri yazamıyor bile. Galiba en çok bunu seviyorum. Çünkü böylece o karakterler kendi bildiklerini okuyorlar. Yoksa bunu Murakami bilerek mi yapıyor! Ah... öyle olmalı. Belki de yazar bu kadın karakterlerini kendi hallerine bile isteye bırakıyordur. Karışmıyordur. Örneğin aynı yazarın erkek karakterlerini hiç sevmiyorum. Çünkü onlara çok karışıyor yazar. O kadar karışıyor ki her şey bulamaç oluyor. Sanki özgür iradeleri yokmuş gibi.

Bence bir karakterin, her ne kadar bir yazarın elinden çıksa da, bir yere kadar yazarı bile parmağında oynatabilecek bir özgür irade gücü oluyor. Bir karakter yeterince kararlıysa, yazarından kopabilir. Böyle karakterleri bulmak zor. Çünkü kurgular, başarılarından bağımsız olarak, genelde denetimlidir. Murakami'de en çok bu denetimin aşımını seviyorum. Kurallı bir kuralsızlığı.

Kendime yazmak için iki sefer güçlü bir itki duydum. Sadece kendime, gelecekteki bir noktadaki kendime yazmak istedim. Diğerleri olmasın, kimse olmasın; sadece ben. Dünyadaki ben. Kendi dünyasını var eden ben...

Eski günlüklerimi bir daha okumak, hatta yüzlerine bile bakmak istemiyorum. Onlar yüzünden güçlü bir hafızam oldu. Bunu sevmiyorum. Çoğunu unuttum, nihayet unuttum. Unutmuşken onları yok etmek istiyorum ama uğraşmak da istemiyorum. Belki biraz daha sonra. Ama kesin, keşke günlüklerim hiç var olmasa mıydı... Öyle olsaydı sana şu an yazıyor olmazdım. Şu an ben burada olmazdım, ben diye bir şey olmazdı. Ne yazık olurdu...

Kendime yazmaktan vazgeçtim. Artık hevesim hızlı kaçıyor. Hem ne yazacağım ki... Yazdıkça yazılacak şeyler bulunsa da... Sadece kendimin bileceği şeyler yazmak istemiyorum. Belki de sizinle benim bileceğimiz şeyleri yazmak benim için daha güvenli. İleride bunları hatırlamayacağım. Sadece, aaaa evet öyle yazmıştım, bilgisi benimle kalacak. Kendi yazımı tabi ki biliyorum, ne yazdığımı da... Ama insan sadece kendine yazarsa... Bununla baş etmek çok zor.

Bu gece ne çok yazdım sana. Ne gerek vardı ki... Hep yazmayacağım, sileceğim zaten dediğim geceler dökülüyorum. Pooofff. İyi ne haliniz varsa görün sevgili yazılarım, ne haliniz varsa görün. Beni rahat bırakın.

Sanırım yazmak ve anlatmak benim lanetim. Doğum haritamda bununla ilgili güçlü belirtiler varmış. İstemesem bile anlatmadan duramazdım. Doğum haritamda ilgimi çeken bir diğer şey ise su elementi yokluğu. Resmen benliğimde su yok! Sanırım bu nedenle hep duyguları sorguluyorum. En çok onları tanımaya ihtiyaç duyduğum için.

Gerçekten kolay görünen ama zor bir doğum haritam var. Zıtlıklarla örülü. O zıtlıkların büyük kasırgasında yürümeye çalışmak ne büyük kahramanlıktı (!). Oysa içimdeki ateşi bir şekle sokmak ne kadar zor olabilir!? (Artık soru yok! Saçma sorular...)

Hep diğerlerini düşündüm. Aslında bundan. Diğerleri için ne yapabilirim? Diğerleri benden ne bekler? Diğerlerinin gözünde ben kimim? Diğerlerinin gözündeki ben ben olmazsam nasıl bedeller öderim? Diğerlerinin gözü... Diğerleri, diğerleri.

Güncel bir ''ben kimim'' yazısı yazmak bir küçük aklıma gelip gitmişti. Kim uğraşacak ki diye düşünüp amaannn demiştim. Şimdilerde, diğerlerinin gözündeki ben ne kadar benim acaba, diye yalandan meraklanmıyormuş gibi yapan ama meraklanan bir parçam var. Acaba diğerlerinin gözündeki ben veya daha gerçek bir ifadeyle, diğerlerinin gözündeki benim bir\ kaç parçam, kendi gözümden gördüğüm benden daha mı gerçek? 

İnsan aslında iç gözüyle kendini görme alıştırması yaparken diğerlerinin gözleriyle kendi gözlerindeki kendisini kıyaslarsa yararına olabilir. Bu da açıklık gerektiriyor. Zor bir anlayış. Benim gibi many- del- tak- benim gibi cadılar için bile.

Aslında hiç de öyle değilim biliyorsun. Belki de içimdeki bir noktanın öyle olmasını uman bir yanım var. Bu, bana yardımcı olurdu. Bu hayatta biraz deli olmak lazım. Yeri geldi mi deli deli esmek lazım. Gerçi ben de öyleyim ama sonra kendi içimde de toparlanamıyorum ve bir cadıya dönüştürülüyorum. Belki de insan, ne zaman eseceğini de iyi bilecek şekilde kendini eğitmeli. Ben onu hiç bilemedim.

Şu an nedense içimde şu anki halimle bundan 5-6-7 yıl önceki benin yanına gitmek isteği geldi. Sonra da onun yolundan hayata devam etmek. Ona yardım etmek istedim. Bu sefer geçmişe kaçmak için değil hayır. Sadece, kendime, yanıma gitmek istedim işte. Onun beklediği bendim çünkü.

Geçen gün 8 yaşındaki küçük Ben'in yanına gitmem gerekti. Müzikli bir gece, uyumadan önce. Onun kapıya dönük bakışlarında ben belirdim. Ben geldim İlkay, senin için geldim. Ona sarıldım. Meğersem beklediği benmişim. Bunu bile bile onu bekletmem de... Ne desem boş. Yine de ben de birini bekliyordum. Bir şeyi. Güçlü bir şeyi. Belki de... Ne belki de, işte vaziyet bu. 

Beklediğim bendim. Binlerce yazı yazsam da, bu değişmeyecek.


Gülümse, Raina Telgemeier.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar