Günlük yazmaya lisenin ilk yılında başlamıştım. Aslında ilkokul yıllarımda ilk önce bir arkadaşımın, sonrasında sınıf öğretmenimin hediye ettiği bir defterim olmuştu. İlk çocukluk günlüğüme her gün aynı şeyleri yazdığımı hatırlıyorum. Hadi ama... kim farklı değildi ki? Sen mi, sen sen, ya sen, sevgili okur?
İlk ''gerçek'' günlüğümü ise liseye geçtiğim yılın ekim ayında tutmaya başlamıştım. Hatta 29 Ekim civarında olmalı. Bunu hatırlıyorum, çünkü sonrasında artık hangi akla hizmetti bilmem ama yazdıklarımı silmeye çalışmışım da ilk yarım sayfada pes etmişim ahahhaha.
Ah... benim dramlarım taaaaa o zamanlara dayanır. Tamam, geçersiz bir dram değildi ancak bunu yaşama şeklim nasıl desem... hah, abartılıydı artık kabul ediyorum. Kendimi yiyip bitirdiğim cinstendi. İlk günlüğüm evlere şenlikti. Bir de üstüne her gün yazmıştım ahahhahah, ama bak bu sefer her gün aynı olayı yazmamıştım. Neler yapmışsam, kimler ve neler ilgimi çekmişse not almıştım. Düşünceden çok olaylardan yola çıktığım bir günlüktü. Birkaç gün yazmayınca günlüğüne yazmama mazeretini bildiren ben, zamanla aylar boyunca yazmadığım süreçler de yaşamıştım. Bu sefer basitçe, sadece yazmak istemediğimi ifade etmişim. Çünkü hatırlamak istemediğimi. Belki de ilk sayfanın yarısında pes ettiğim o silme işlemi, o boşluklarla dolu aylarıma denk gelmiştir kim bilir...
İkinci günlüğümü ise iki yıl yazmıştım. O, benim en uzun süre yazdığım günlüğümdü. Ondan sonra hep defterleri adeta yedim. Bu arada ilk günlüğümü yazmaya başladıktan kısa bir süre sonra, kasım ayında olmalı, ilk bloğumu açmıştım. Ancak henüz ismini bile bulamadığımdan, ilk yazımı yayınlamam sonraki yılın mart ayını bulacaktı. Günlük yazmak benim için daha mahrem, daha korunaklı bir alandı. Bloğum ise bu alana akıttıklarımdan açtığım boşluğa doldurduklarımı ifade ettiğim mekanımdı.
Bloğumu gerçekten çok sevmiştim. Nasıl blog yazacağımı bile bilmeden blog açmış olsam da, ilk yazım sanki kırk yıldır blog yazan biriymişim gibi kitabın orta yerinden selamsız sabahsız lafa girişimle başlamıştı ahhahahaha. O dönemki yakın arkadaşımla sinemaya gitmiştik de bir film yorumunu ve aldığım birkaç kitabı dutluk olan bloğumda anlatmıştım. Gerçekten de ilk bir buçuk yıl kadar ne benim bloğum bir blog yazarınca okundu, ne de ben diğer blog yazarlarını okudum. Sanıyorum ki ara sıra internetten kitap yorumlarıma gelen birkaç anonim okurum olurdu; ancak tek tük. Şimdi de farklı değil sanki ha ne dersin ahahhahah, ama bloğumun, bloglarımın, bir altın çağı da yaşandı. Belki birkaç. Gerçek okurlarımın olduğu dönemleri biliyorum. Yorumlaşmanın had safhada olduğu, mim yazıları yazdığımız, ortak blog etkinlikleri yaptığımız o güzel zamanlar... O zamanları hep gülümseyerek hatırlarım. Beni hep mutlu etmişti.
Üçüncü günlüğümü lise sonda yazmış olmalıyım. Sonrasında ise önünü alamadığım bir şekilde defterleri birbiri ardına bitirdim. Bunda kendimi okuduğum bölüme oturamamış hissetmem de etkiliydi tabi. Biliyorsun, ben tartışmak isterim, kan kavga fighhttt ahhahahahahha, dermişim, yok canım ne alaka, beeennnn... Yine de evet, tartışmak isterdim, ufkumun açılmasını, konuşmak, uyumlanmak. Uyumlanmak, en çok bunu istediğimi hatırlıyorum. Benim tüm sınıflarım aynıydı, üniversitede de değişmemişti (alınmaca gücenmece yok, bir gün beni o zamanlardan okuyan biri çıkarsa :P).
Ah... çok üzgündüm. Gerçekten üzgündüm. Sık sık lise arkadaşlarımla, özellikle de biriyle konuşurdum. Eskiye olan bağlılığım da bu yeni ortama alışmamın önünde engeldi kabul ediyorum... Ama ben en normal halimle bile bir ''değişik'' kabul ediliyordum. Ne zaman kendimi açsam bana bunu yapmışlardır. Bu ''değişik'' olmaktan kastım laf ebegümecisini milletin içinde yapmam veya saçmalamamdan kaynaklanmıyor (açıklayım bakam neymiş :). Yani ben belli bir kalıba girmem, millet onaylıyor diye aynı şeyleri tekrarlamam. Benim ''değişikliğim'' temelde budur. Zaten derslerde asla fikir tartışamazsın! O zaman neden üniversite okuyorum ki! Böyle düşünürdüm. Sadece düşünürdüm ahahhaha, söylesem de herhalde susturulurdum. Tipim de çalışkan bir tipti zaten, hep oradan kaybettim. İki bakış at, iki laf çarp, bir tamam de sussun değil mi? Zaten nazik bir kızcağız... Üstüne pandemi de geldi ooohhhh. Oh.
Böyle böyle pek çok defterim oldu. Bir yerden sonra günlüklerim gerçekten ilginç bir hal almıştı açıkçası. Çünkü canlı birine anlatır gibi anlatıyordum. Bir ''yol arkadaşı'' seçer (bir karakter, müzisyen, sanatçı vs) ve ona içimi dökerdim. Başta olaylar, sonra olay düşünce, en sonda ise sadece düşüncelerim. Yirmi defterim vardı, vooohhhh bir şey gerçekten. Gerçekten... Buradan hakkımda pek çok çıkarım yapabilirsin ahhahahahah, ilginç bir durum bence. Keşke o kadar çok defterim olmasaydı. Aslına bakarsanız yarısı çöptü. Gözüm açılana kadar kendimi avutup mızıklanıp durmuştum. Böyle böyle kendime açıldım. Kendine açılmak... Vay be, yaşamın bu kadar başı işte, yoksa derini mi ki; bilmem. Ama nasıl açılmak. Bundan olacak onları okumaya tahammülüm bile yoktu. Bir kere bu işe giriştim içim çıktı. Duygulardan duygulara koştum. Çoğu durumda ağlardım. Bir seferinde dayanamayıp okumaya ara vermiştim. Gerçekten en derinlerime acımasızca dalmıştım. Bunun için pişman değilim ama bu belki de sadece yazınca işe yarayan bir şeydi, geri okuyunca değil. Şimdi okusam belki beni etkilemezdi veya o kadar etkilemezdi bilmiyorum. Ama o zaman etkilemişti. İki, belki üç veya dört mü... yıl önce. Varoluşsal şeyler yazardım, bunu severdim. Bu yolla pek çok şey keşfettiğimi sanmışımdır ahahhaha.
En son... Çok uzun aralar vererek yazmaya başlamıştım. Artık günlük-manifest defteri karışık yazıyordum. Sayı yirmiye böyle tamamlandı. Hep aynı şeyler. Yılmadan aynı şeyleri yazardım ahahahhaha, bendeki direnç. Direnç... Direncin varsa zabaha kadar yaz... yazarsın sadece. :) Bazen çok gerginken yazardım. Yüksek lisansta danışman hocamın mesajını beklediğim o kalp çarpıntılı dakikalarımda günlüğümün sakin limanına sığınmışımdır ahahahhaha. Günlük yazmak panik hallerime çaremdi, beni sakinleştirirdi. Sanki çok yakınım biriyle yan yana oturuyormuşum gibi bir his verirdi.
O halde neden... değil mi? Neden onlara kıydım ahahhahahah? :) Kıymadım. Onların görevi bitmişti, olan bu. Başka gözler onlara değmesin istedim. Olan bu. Ve en çok da... uçmak istedim. Bu kadar ağırlığın varken, uçamazsın. Her şeyi açıklamak bile ağırlıktır aslında. Kelimeler bile, başlı başına ağırlıktır. Yerine göre, onları içinden çıkartman gerekir bu doğru; ancak çıkarırsın biter. Bu kadar. O defterler artık çıkardıklarımı tuttuğum bavullarımdı. Oysa ben, yeni şeyler yazmak istedim. Eski takıntılarımı bırakmak, tamamen bırakmak.
Ben tüm takıntılarımı yıldızlara bırakmışımdır. İlk başlarda, yirmili yaşlarımın başında, çok ağlardım. Böyle bir an aklımda. Sanki ölecekmişim gibi. Oysa tuttuğum şey, anlamsız bir kütleydi. Yine de onu bırakmak, ruhumun bir parçasını salıvermek gibi gelmişti. O kadar çok ağlamıştım ki. Titreyerek belki. Yıldızların parlaklığına sığınmıştım. Öylece uzanırken, onlarla konuşmuştum. En masum yanlarım, onları tek tek bıraktım. En saf parçalarımız bile onları uzun süre tutarsak külçelere dönüşürler. Taştan külçeler. Ve ilerleyemeyiz. Yeniyi göremeyiz. Yenilikleri, gerçekleri. Ben hayallerimi bıraktım yıldızlara. İnsanlar yıldızlarda hayaller bulurlar ya hani, onlardan isterler belki, onlardan... Bense hep bıraktım, bırakmak zorunda kaldım. Bunun adaletsizce olduğunu düşünürdüm. Sonra da bu yolla kendimi överdim (kendime). Oysa bırakmazsan sen taşırsın hamal gibi istersen bırakma hahahah. Bırakınca ödül falan gelmez. Sadece hafiflersin. Kendine eziyet etmeyi bırakırsın. Bu kadar.
Ödül, ilerlemektir. Bunu kabul etmek bile ağır bence ama ne yapalım gerçek buysa insan ne yapabilir sence? İnsan bir noktada gerçeğini görmelidir. Bu, yirmi defteri alsa da, yirmi şehri bulsa da, yirmi olaydan geçse de... İnsan, bir noktada gördüğünü kabul etmeli ve bırakmalıdır.
Günlük yazmayı hep çok sevdim o ayrı; ancak ben, günlüklerimi de çok sevmiştim. Hep de seveceğim. Onları parçalamak suretiyle yok etsem de ahahhahah, onlar benim ruhumdan dokundukları gibi, benim ruhumu da dokumuş olan öğretmenlerimdi. İnsan, kendi kendinin de öğretmenidir. Ben biraz öyleyim.
Bu yazı sanıyorum ki benim için bir çeşit günlüklerime saygı yazısı oldu. :) Hayatımda bir devir bitmiş gibi hissediyorum. Günlük yazmak benim için basit bir içimdekileri defterlere yazdım olayı değildi çünkü. Bir çeşit yaşam sitiliydi dermişim ahahhaha. Öyleydi, hayat anlayışımdı: Tutmak. Oysa insan, defterleri değil, o defterlere yazdığı fikirlerini bile değil; o fikirlerinden kendinde kalanları, dönüştürdüklerini ve kabullerini gittiği yerlere yanında götürür. Geri kalanı ağırlıktır. Somut kağıt parçaları ve soyut fikir kalıpları... İnsan, bence, bunun ötesine geçebilmeli.

Benim de geçmişten bugüne 7-8 tane günlüğüm var, bazen eser açar okurum öyle. Bir iki senede bir falan :) Çok sık okumam. Duygusal bir ağırlık bırakıyor geçmişe dair şeyler öyle ya da böyle. Ki ben genelde hafif ve olumlu şeyler yazmışımdır günlüklerime. O açıdan anlayabiliyorum, ağır ve yoğun şeyler yazınca o sayfaları yırtardım hep. Benden çıksın diye yazıyorum zaten, dönüp dönüp yüzleşmek istemem o cümlelerle. Kaldı ki okumasam bile, öylece somut şekilde varlıkları bile rahatsız ediyor bir yerden sonra.
YanıtlaSilBen galiba bir de ince defter kullandım hep. Alsana şöyle kalın bir tane :) Ama o kadar yazacağımı bilmeden alıyordum. Zaten o zamanlar defterler şimdiki gibi çok pahalı da sayılmazdı, bulduğumda hep güzel defterlerden alırdım sonra elimdekileri de kullanırdım. Normal boyut ve kalınlıkta olsalar da daha kalınlardan kullansaydım bu kadar çok olmazdı sanıyorum ki. Bir de çok yazınca dikkat etmeden yayvan ve büyük yazardım. Yani bu kadar sayı biraz da doldurmaydı itiraf etmek gerekirse :)
SilYine de çok yazdım ve yazmak o zamanlar iyi gelirdi. (Şimdi de geliyor :). Sadece kendimi değil, fikirlerimi de yazıyordum. Belki bu nedenle yok etmemeliydim (aslında bu fikre katılmıyorum, çünkü onları yanımda taşıyamazdım ve evimde bırakmak istemedim :) ama o defterler word sayfası gibi de değildi ki. Yani istediğin kelimeyi aratıp bulamazdın :) Ben en fazla numara vermiştim de hayatımın hangi dönemi anlayım biraz :)
Ve benim ''manifest'' cart curta inanma sebebim günlüklerim olmuştur :) O kadar karamsar, felaket tellalıydım ki, sonradan hayatımı da buna evrilttiğim durumlar yaşadım. İnsanın fikri neyse yaşadığı da o oluyor gerçekten. Ama bu da bir dönemdi (uzun bir dönem :) belki de. Şimdi çok iyi biliyorum ki -buna halaaa uymasam da- hep iyiyi düşünmek, hele de yazarken bunu yapmak lazım. İyiyi çağırmak lazım. Belki de blogda bile bu yüzden hep tekrar tekrar yazıyorum. Başta karamsar çıkıyorum yola, yolda aydınlanıyorum :)
Yazmak bu nedenle benim için sadece rahatlama yolu değil, iç dünyamı ve hatta hislerimi inşa etme yolu bir anlamda. Ve gölge benlik kavramı nedir onu bilmeden onu yapardım kendime. Baya da ilerleme kaydetmiştim ve bu zaten uzun ve yenilenen bir süreç ama tek başına bunları yapınca dramaya kayabiliyorsun tabi :) Aynı yerde dönüp durursun...
Her neyse, işte günlük maceram :) Senin de günlük yazan biri olmana şaşırmadım. Ben günlük yazmayı hep önermişimdir. Benim alanım da yazmak çizmekle çok ilgili olduğundan, derslerde yeri gelince bunu söylerdim. Günlük yazma stillerini de geliştirmişimdir kendimce :P Yani benim için yazdıklarım evet mahremdi ama günlük yazma olayı hiçbir zaman gizli veya utandırıcı olmadı. Bazıları bunu küçümser sanırım veya utanır ama ben hep kendi ağzımla demişimdir ve böyle olunca ilgi çekici geliyor sanırım.
Bence insan zaten yazmalı. Ben mesela artık günlük yazmıyorum desem de şu an blog yazarak yaptığım da bu, sadece dijital ve genelgeçer (kısmen). İnsan bence yazarak dönüşüm yaşıyor. Özellikle de ben yazmazsam içimde birikim oluyor. Yazdım rahatladım gibi değil de yeni farkındalık kazanamıyorum, ilerleyemiyorum. Dar bir alanda kalıyorum yazmazsam. Benim günlüklerimi yazarken daralma sebebim tabi ki hassas konulara girmemdi. Bunu artık yapmaya ihtiyaç duymuyorum. O sıralar kendimi ''iyileştirme'' olayıyla bu işe girişmiştim. Bu yüzden onları geri okumak da beni yıpratmıştı. Yazdıklarımdan öte, yazarkenki ruh halim beni yıpratmıştı, öyle hissetmeme üzülmüştüm çünkü.
Çok uzattım ama :), duygusal ağırlık konusunda da haklısın. Blogda da yazılarımı silme nedenim bu. Ama tüm yazılarım benim için bir bütün, bu yüzden hepsini siliyorum :) Her neyse yorumun için teşekkür ederim.
Ben de öyle düşünmüşümdür hep. Yazmak kendini inşa etmek bir bakıma dediğin gibi. Bir keşif süreci gibi. Hiç olmadık yerlere gidip aydınlanıp geliyorsun. Dikeylemesine değil de yatay bir genişleme gibi daha çok. Dikey de olur gerçi ama kelimeler hep aynı yeri kazmamıza müsaade etmiyor pek :)
SilBir noktada kelimelerimiz kadar anlamlandirabiliyoruz bence bu hayatı, düşünceleri yazım sürecinden geçirmeden yüzeyde kalıyor her şey sanki. Hisler ve anlık düşüncelerin ötesini görmek konusunda mükemmel bir araç. Ama bazen yanıltıcı da olabilir tabii, biz kelimelerle oynuyoruz sanarken onlar bizimle oynamaya başlayabilir hahah. Karşılıklı dans etmek gibi, oyuncu bir şey bu iş :)
Aslında haklısın, bir noktadan sonra kazmak da bence kendini avutmak. Yani kazdın ve bitti :) Yukarı çıkmak veya yanlara ilerlemek mühim, yaşamak budur :)
SilBir de insanlar farklı farklı tabi. Benim zihnim yazarak anlıyor :) Başkası öyle değildir belki bilmiyorum ancak soyut durumları somutlaştırmak için yazmanın iyi bir yol olduğunu düşünüyorum.
Evet aslında kendimizi de kandırıyor olabiliriz, tadında bırakmak gerekli :) Bazen de sadece bırakmak gerekli. Kendini yormamak. Tabi bu noktada yine insanların mizaçlarının, hayata bakışlarının, büyüme şekillerinin ve mevcut hayatlarının farklı olması da süreci etkiler.
Benim sürecim böyleydi. Evet yer yer kendimi avutarak aynı yerde saydım. Yine de bu bile öğretiydi ancak aynı şeyleri tutmak istemiyorum. Kendimi kandırmak istemiyorum. İnsan değerli hissetmek için pek çok kılığa girmiş pek çok şeye tutunabiliyor malesef... Tüm bu anlattığım süreç, o kılıkların en azından varlığını tanımamı sağladı diyebilirim.