Belki de bloğum hissetmek için var olmuştur. Yazılarla dolu bir sitenin ruhu nelerden oluşur? Tek tek yazıların ilmek ilmek ördüğü ağdan. Bu ruhu her gördüğümde, gerçekten gördüğümde, irkilirim. Tek tek anlarımda var ettiğim parçaların hepsi bir bütün olarak onları gördüğümde başka bir şeye evrilmiştir. Kontrol edemediğim bir şeye mi? Belki de. Ancak beni korkutanın veya hadi o kadar büyük çaplı olmasa da gerenin bu olduğunu düşünmüyorum.
O zaman yanlış anlaşılması mı? Bir ruh, yanlış anlaşılabilir mi? O zaten kendisidir ve kendisinden başka bir şey olarak algılansa bile kendisi olmaya devam eder. Yazılar sadece vardır, fikirler de; yalnızca, algılayıcılar ve algılar değişir. Hatta onları yazan ve hatta üstüne hisseden benim algılarım bile zaman içinde değişir. O halde, yazılar sadece kendileri kalmaya devam ettiklerine göre, bu farklılıktan neden çekiniyorum?
Onları birilerinin okumasını istediğim için mi yeniden görünür kılıyorum? Yoksa varlıkları hala (ve belki de hep bir parça) içimde yaşarken onları yok saymaya yeltendiğim için mi? Bir yazı olsaydım beni zırt pırt gizleyen yazarıma karşı hangi düşünce ve hislere sahip olurdum? Bir yazı olsaydım, kendi kelimelerimin ötesindeki düşüncelerin sınırına geçemezdim. Bu nedenle pek sevgili Cadı yazarım hakkındaki fikirlerim hep beni var ettiği kelimeler kadarınca olurdu. Buna karşın, diğer yazı kardeşlerimin beni sürdürmelerinden doğan güçle de belki de, kendimi kötü hissedebilirdim. Ben, görünür olmak isteyen hislerin ürünüyüm; diye düşünebilirdim. -Hani bir yazı olsaydım.- Buna karşın beni yazan bu Cadı, ne cüretle... Ah ah ah hayır hayır hayır. Böyle düşünmeyeceklerini biliyorsun sevgili okur. Bunun yerine...
Bu Cadı ne halt ediyor, diye düşünebilirdim.
Peki nasıl hissederdim?
Galiba sıkışık hissederdim. Evet, beni zırt pırt gizleyen bir yazarım olsaydı, bir hayli sıkışmış hissederdim. Bunalmış bile değil, sıkışmış. Çünkü bu Cadı, beni yazdığı için benim varlığımı yok sayabileceğini sanıyor diye hissederdim (evet, şşşş, hissederdim). Sonra da, yani devam edemeyecek miyim, diye sezerdim (evet, şşşş, sezerdim). Bu Cadı, hadi buna güven olmaz ama, yeni yazı yazmayacak olsa bile... beni okuyacak olan diğerlerinin belleğinde büyümeme izin veremez miydi, diye belli belirsiz bir hüzünle dolardım. Neden Cadı, derdim eğer kendi kelimelerimin ötesine çıkabilseydim, neden beni kendi hislerime hapsettin? Bu soruyu çok bilmiş ve (kendine) tripli yazarım pek sevgili Cadı'ya sormak için can atar ama -evet evet- kendi kelimelerimin sınırından çıkamayacak bir yazı olduğum için bunu bile yapamazdım. Üstelik, bu Cadı, beni taslak bir yayına hapsetmişken, diğer doğacak yazı kardeşlerime de kaş göz yapamazdım!
Yazılar, yazarlarının onları düşündüğü kadar varlık bulur ve okurlarının onları düşündüğü kadar büyürler. Peki ya hisleri? Yazıların da hisleri yok mudur? Belli belirsiz titreşimler, içinde yalnızca bu titreşimlerin doğasına merak taşıyan (bunu fark etmesine bile gerek yok) kişilerin görebileceği, en olmadı sezebileceği titreşimler...
İşte, yazılar böyle hisseder. Ve her yazı, aslında yeni bir yazının doğmasına, diğer bir ifadeyle üretilmesine, olanak sağlar. Çünkü her yazı, bir sonraki yazı için bir çeşit his transferi yapar. Bunu edebi metinlerde sıkça görürüz evet, ancak inanır mısınız (hemen hayır demeyin!) bilimsel metinlerde bile bu böyledir: Merak. Her yazı bir çeşit meraktan doğar. Merakların doğduğu his de çeşitlidir tabi. Bazı meraklar aydınlıklardan, bazıları karanlıklardan, bazıları ise griliklerden doğar. Ancak her ne olursa olsun, her yazı, meraktan doğar.
Solmuş bir merak, bir yazıyı öldürebilir mi? Hayır, en azından ben sanmıyorum. Ancak, sönmüş bir merak bir yazıyı mumyalayabilir. Kendi tezime baktığımda bunu görüyorum. Evet yine bu konu! :)
İçimdeki sönmüş meraklar (bu konudan bağımsız olarak, genel) bana kendimi hissettirmemeye başladı. His aslında, algılamak demektir. Bir fikir kurmadan evvel, havadaki olası fikrimizin titreşimlerini (ve belki de atomlarını?? :) algılamak demektir. Ben böyle hissediyorum biliyor musun? Fikirlerin atomlarını o kadar derinden merak ediyorum ki, onları bu sayede algılıyorum.
Hislerin doğasını düşünüyorum. Ben, en azından hemen hemen, her şeyin doğasını düşünebilecek birisiyim. Küçükken bile böyleymişim. Beni bir cıcır böceği kız yapan da, Cadı yapan da aslında temelde bu özelliğim: Bu neden böyle?, sorusunu sormaktan asla bıkmamam.
Küçükken çevremdekilere, özellikle de anneme (çünkü küçükken dünyamızın merkezinde annemiz vardır ve bu, sadece soyut anlamda değil, somut anlamdadır), bir şeyleri gösterip (evet belki de nesneleri) veya bir fikri sorup ''bu neden böyle'' dermişim ahahahhaha. Ah, küçük Ben'e bayılıyorum. Bir gün eğer bir çocuğum olacaksa, lütfen böyle bir çocuk olsun. Bitmek tükenmez ve aydınlık meraklarla dolu bir çocuk. Belki de her veya çoğu çocuk zaten böyle doğar. Zamanla unutur.
Neyi unutur acaba?.. Merak etmeyi mi?
Meraklarını sorgulamayı mı?
Meraklarının atomlarını görmeyi istemeyi mi?
Yoksa... hislerini içinden dışına maddeleştirmeyi mi?
Kesinlikle unutulan bir şey var ancak, bunun ne olduğunu adlandıramıyorum. Belki de, ben de unuttuğum içindir.
eskiden bu abileri çok dinlerdim.
![]() |
| Dizi: Healer. |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder