Bazen bazı küçük anlar bize daha evvel yaşadığımız bir anı hatırlatıyor değil mi? Bir anda olmuyor bu. Önce bir şeylere rastlıyoruz, küçük küçük dokundurmaları olan bir şeylere. Instagramda gezinirken, öylece yürürken, biriyle konuşurken veya bir yazıda neyse ne. Bir şeye rastlıyoruz, ardından başka bir şeye. Hepsi alakasız ama hepsi bir araya gelince tanıdık bir şeyi fısıldıyor bize. Başta anlamıyoruz, yine de huzursuzuz. Sonra çok sıradan bir anda geliyor. Beyin olayları değil de anları kaydediyor. Bir olay sana fazla gelince, bir anında karar kılıyor beynin. Seni korumak için sadece o anı saklıyor.
Kahvemi karıştırırken aklıma geldi. Bugünlerde üçüncü aklıma gelişi falan. Başta umursamadım. Sonrakinde hımmm evet deyip üstüne düşünmedim. Ama şimdi bir yazı yazsam mı dedim. Sana bunu daha evvel anlattım. Uzunca anlattım. O yazımda eminim yine lafı dolandırmıştım. Aslında açık açık anlatmıştım ama lafı o kadar dolandırmıştım ki içinden beni asıl üzen olayı çıkartmak zor olmalıydı. Tabi kimse okumadan yazım buharlaştı. Sanki şiddetli bir yağmur yağmış ama yağmur taneleri toprağa çarpamadan buharlaşmış gibi. Ardından güneş çıkmamıştı. Ben yanımdaki peçeteler ve ıslak yüzümle kalakalmıştım.
Kahvemi karıştırmıştım. Bir kez daha. Uzaklara, çok uzaklara bakarken, bakmaya çalışırken, bunu yapmıştım. O anda ne hissettiğimi hatırlayamıyorum. Çok ağladığımı, gerçekten aşırı fazla ağladığımı hatırlıyorum. Her gün ağladığımı, yalnız başıma bunu yaptığımı... Hoş, biri görse bile ne oluyordu hiç. Yanımda olan tek şey, bedenimdi. Bedenimin beni koruduğunu hatırlıyorum. Ardından alerji doktoruna gitmek zorunda kalmıştım. Çünkü sıkça cilt sorunu yaşıyordum. Cildim sus artık diyordu bana. Cildim artık ağlama, kızma, üzülme diyordu.
Birinin yanında ilk kez ağladığımda ne yapacağını bilememişti. Ama o karşımdayken rahatlamıştım. Bana bir şey sormamasını sevmiştim. Çok gerildiğini sezdiğim için hemen susmuştum (eve dönünce devam etmiştim). İkinci kez birinin yanında ağladığımda utançtan yerin dibine geçmiştim. Benim neden ağladığımla çok ilgilenmişti ve bu, durumuma yardımcı olmamıştı. Sonra bana anlayışla bakmıştı. O bakış bana kendimi salak gibi hissettirmişti. Sonrasında bir kez daha böyle olmuştu. Beni ağlak biri sanmasın diye karşısında ağlamamaya özen göstermiştim ama yine de beni çok tetikleyen biriydi. Sanırım beni görmüştü. Üzgün olan beni, görmüştü. Bir parçamı, belki küçük bir parçamı... ama yine de gerçek bir parçamı. Üzgün olan parçamı görmesi gereken biri değildi, bu bakımdan bu hikaye trajikomik diyebilirim.
Sana ağladığımı yazdığım veya ağlarken yazdığım tüm yazılarımı anında yok ettim. Acaba görmeni istemediğim için mi... Yoksa kendimi öyle görmek istemediğim için mi? Zaman içinde ağlama nedenlerim değişti. Ağlama stillerim de. Yine de büyük konuşmuyorum. Tam bir şeyi aştığımı düşünüyorum, sonra o şey bir boşluktan sızıp beni bulabiliyor. Geçen yaz böyle olmuştu. Kalbim kırılmaz sansam da, çok kırılmıştı. Başka biri olsa ''ben kötü biri miyim'' dramasına düşerdi. Veya ''karşı taraf kötü'' dramasına. Bazen ortada bir ''kötü'' olmayabilir ama yine de kalbimiz çok kırılabilir. Benim kalbim böyle kırıldı. Bir kez değil, pek çok kez. Neden böyle oluyor diye çok sorguladım. Sanırım nedeni ''ben şöyle biriyim zaten'' döngüsüne girme durumumu test etmekti.
Şimdilerde bunu yapmamaya dikkat ediyorum. Kalbimin hiç darbe almadığını söylemiştim ya, doğru değildi. Yalan da değildi ama doğru olmadığını biliyorsun. Kalbim çok kırık. Bazen, artık ortada kalbe benzeyen bir şekil bile kalmadığını düşünüyordum. Bu da bir drama değil mi, öyle. Komik de. Abartılı. Ama evet, kalbim kırıldı. Zaman herkesi, her şeyi, her anı süpürdü. Herkes iyi, kendi düşüncesinde kendi hissinde ve yaşamında kaldı... Ben bile, ben de öyleyim. Hiçbir kötü düşüncem yok. Zaten hiç olmadı. Başlangıçta kırgınlık vardı. Şimdiyse bir şey kalmadı.
Kalbim kırıldı. Bununla ne yapabilirim?
Yazıyı bu soruyla bitirmeliydim. Ancak yapamadım... Kırık bir kalple ne yapılır bilmiyorum ancak kırık bir kalbin iyileşebileceğini biliyorum. Tek yapılması gereken, ona zaman tanımak ve ne olursa olsun kırık bir kalbin iyileşebileceğini kabul etmek. Galiba kalbim iyileşti ve sadece bunu kabul etmeliyim. Bu günlerde fazla dürüstüm, sanırım sana karşı dürüst olmak hoşuma gidiyor sevgili okur. Böylece kendimi görebildiğimi düşündüm. Bu doğru değildi ama böylesi hoşuma gitti. Her neyse. Bu yazının son kullanma tarihi dolmuş aslında ama fiyakalı bir yazı ha? :) Yayında kalsın madem. Neden bu kadar rahat ve çok anlattığımı düşünüyorum... Sanırım kabuk değiştiriyordum. Kendimi değil, ardımda kalan veya içimde dönüşen bilinci anlattım. Buna ihtiyaç duydum. Ama artık duruldu gibi... Çünkü tazelendiğimi biliyorum. Bilmek kıymetli bir şey. İnsan ne istediğini bilmeli. Artık ne olursa olsun net olmaya karar verdim. Kendim için en doğru şeyleri yapmaya, düşüncelerimi kabullenmeye ve hislerimi yaşamaya karar verdim. Ayrıca... sonsuza kadar anlatamazsın. Yine de tamam, ben bırakamam blog yazmayı. Ama böyle değil... Bu stil bence süresini doldurdu benim için. Tabi bilmiyorum, belki de bu konuda da kendimi sıkıştırmamalıyım. Anlatasım gelmezse zaten anlatmam. Sadece, anlatmak için anlatmamalıyım. Evet! :)
Aslında hayal kurabiliyorum. Ancak korkuyordum. Gerçek olmamalarından mı, olmalarından mı bilmiyorum. Sanırım artık o kadar da Neptünlü değilim. Dünyalı bir cadıya dönüşüyorum. Bu beni mutlu ediyor. Yıldızımı kaybetmekten çok korkmuştum. Onun ne olabileceği konusunda yıllar içinde kafam allak bullak oldu. Neyse ki ben bir ''cadıyım'' (Dünyalı veya Neptünlü), karmaşıklıkları lehime çevirebilirim. Çünkü dürüstüm. Bunu söylemeden önce çok düşündüm biliyor musun? Ne zaman ''ben böyle biriyim'' desem (olumlu bir özellik diyelim bu) sonrasında aslında eleştirdiğim diğer zıt şey çıktım. :) Eleştirmemeyi, daha doğrusu yargılamamayı ve yargıdan doğan kıyası bırakmayı öğrenmek de sürecimin bir parçası oldu. Sanırım Dünyalı olmak sandığımdan daha güzel (korkma korkma mecaz hepsi :P).
İçimde pek çok parça var. Bazıları parlak, bazıları puslu. Bazıları özgür, bazıları sıkıcı. Bazıları renkli, bazıları gri. Yıllar öncesinde eski bir diyarda (eski bloğumda :) sana bir yazı yazmıştım. Yazının içeriğini hatırlamasam da şu sözümü hiç unutamadım: ''Gri de bir renk değil midir?'' Sanırım süper güçlerimden birisi de renkleri çekmek. Evet, bu kadar çok sorgulama sebebim de bu olmalı. Ben renklerin dokusunu analiz eden bir cadıyım. Böyle biri dürüst olmalı. En başta kendine. Gerçi benim bu ''dürüstlük'' sevdam kendime olan acımasızlığım ve aslında daha da doğrusu kalbimin kırılmasından aşırı korkmamla başladı.
Düşünüyorum da ben aslında hep sevildim veya bu, sevgi olmasa bile... Bilmiyorum, herkes renklerle ilgilenir sonuçta değil mi? İşte ben en olmadı böyle sevildiğimi düşünüyorum. Bunu da hep bildim. Yine de... o yalnızlık hissi hep çok baskındı. Bu histen kaçmak istesem de, aslında onun bir illüzyon olduğunu da hep bildim. Hayatta en çok kendimle tanışmayı istediğimi görüyorum. Evrenlerin doğuşunda bir aşkı ararken bile (aha bundan iyi roman çıkar ahahahah). Bu, bir insan ömrüne büyük gelen bir şey. Artık kendime çok da yüklenmeyeceğim. Bunun için yaşım yeterince büyüdü. :P
Benim de sorumluluklarım var. Hep ''mükemmel'' olmanın ekmeğini yemeyi biraz fazla zorladığımı hissediyorum.
Sonra aşkı düşünüyorum. Ve onu hiçbir zaman aslında gerçekten istemediğimi. Sadece yıllar yıllar önce :P bir ara gerçekten ona hazırdım. O geldi. Çocuksu bir şekilde. O hissi çok sevdiğimi anımsıyorum. O kişiyi değil, o hissin saflığını anımsıyorum. Ve tabii en çok da pırıltıları. Hep böyle bir aşk istemiştim. Pırıl pırıl pırıl pırıl pırıl. Çiçekli böcekli bir yerden değil, hatta çocuksu anlamındaki bir saflık bile değil. Sadece, hissedebileceğim ama kendimi hiç sevmeyen yanımın devreye girip sabote ettiği bir his. Bunu hiç unutmadım. O ışıl ışıl hissi yaşama ihtimalimi. Hayır, o kişiyle veya x kişisiyle değil. O hissi. Belki de bu nedenle izin veremedim. Aşk tek taraflı olmaz ki? 'İstediğim gibi'' biri gelse bile, böyle bir durumda o kişiye haksızlık yapacaktım. Kendime yapılmasını istemediğim bir şeyi, birine yapmam. Gelen kişiye haksızlık yapmaktan, onu olduğu gibi görememekten korkmuş olabilirim. Çünkü ben hep, parlayan bir görüntüyü aradım veya çağırdım. Oysa bu haksızlık. İşte bu değişti. Çünkü artık kendime de haksızlık yapmak istemiyorum.
İnsanlar bu konuda neye inanıyor bilmiyorum. Benim çevremde genelde güzel ilişkiler oldu. Daha stabil ilişkiler belki (yaşlar büyükse) ama benim yaşıtlarıma baktığımda onlara hep güzel bir hisle baktığımı söyleyebilirim. Sanırım ben aşkı görmeyi seviyorum. Onu yaşamaya hazır olmam için kendimi sevmem gerektiğini düşündüm. Sonra bunun gerçek bir şey ama öte yandan saçma bir bahane olduğunu keşfettim (dahası bir noktada kendimi sevmiştim). Sonrasında uygun birinin olmadığını düşündüm (bu kısmen doğruydu, çünkü ben kimseye yalan söylemem). Kalbim gerçekten atmadıysa, birine asla ''seni seviyorum demeyeceğim!'' Çocuksu ve aslında dürüst bir yerden gelen isyanımla hep bunu savundum (beynimde). Oysa kalbim bana her defasında gözlerini devirdi ahahhaha.
Kendimi sana yazdığım hikayedeki yaşlı hanım gibi hissettim şimdi ahahahha, acaba o da mı böyle hissetmişti diye düşünüyorum. Ama biliyorum ki o, bir anda onlarca yıl gençleşebilir.
Bu dünyada olmanın güzelliğini hep göstermek istemişimdir. Bilerek veya bilmeyerek hep böyle bir çabam oldu. Oysa ben kimim ki ahahahha. Daha kendim bile zihnimin acılarında hala daha kıpır kıpırım. Öte yandan güzel bir ömrüm olacağını düşünüyorum. Çünkü ben hep, evet, dürüst oldum. Yaşama dürüst bir yerden baktım. Ne olursa olsun, hayatta ne kadar acı olursa olsun, bunlara ne kadar öfke duyarsam duyayım... bu güzel yaşama dürüstçe baktım. (Evet kendi 'acılarımda' çırpınırken bile).
Hep başkalarının kalplerine odaklandım. Bir çilingir gibi. Sanırım bu yolla kendi kalbimi açabilmeyi uman bir yanım vardı. Bu bir yanılgı. Yine de sevimli.
Hiçbir şeyi o kadar büyütmemek lazım. Hep söylediğim ama hep de kendimi frenlediğim gibi... güzelce yaşamak lazım.
Sanırım bende eksik olan şey inançtı. Hayatıma karşı inanç. Ben hiç güzel bir şey yaşayacağıma inanmadım. Oysa artık inanıyorum. Sanki kalbimdeki bağ çözülmüş gibi. Artık keyifli bir hayat geçirebileceğime, çok seveceğime ve çok da sevileceğime inanıyorum. Gerçekten. Kalbim artık bir cırcır böceği gibi atmıyor. Daha ritmik bir ses bu. Daha düzenli, daha... gerçekçi.
Yine de ana vatanım hep Neptün olarak kalacak! :)
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
![]() |
| (Güneş ve Onun Çiçekleri, Rupi Kaur) |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder