![]() |
| Yazar: Doris Lessing, Çevirmen: Seçkin Selvi, Yayınevi: Can Yayınları |
Kitabın ilk bölümünde olmuş bitmiş bir olayın öyküsünü okuyacağımızı anlıyoruz. Kitap bir cinayet haberiyle başlıyor. Rodezya'da (bugünkü Zimbabwe) yaşayan beyaz bir kadının bir yerli tarafından öldürülmesi ortalığı karıştırıyor. Öyle ki, beyaz ırktan insanlar bu olayı kendi egemenliklerine bir çeşit tehdit olarak algılayarak olayı anmaktan bile korkuyorlar. İkinci bölümden itibaren bu sona neden olan olayları en başından itibaren öğrenmeye başlıyoruz. Kitap ırkçılık ve sömürü konusunu arka planına alarak, kendi yaşamını kurma çabasındaki bireylerin toplumun beklentilerini karşılamak için vazgeçtiklerini, ikiyüzlü bir sistem üzerinden ele alıyor. Beyaz adamın kendi kurduğu esir sisteminin içinde kendi ikili çarkının döngüsüne sıkışmış bir esir yaşamı sürüşü, bir kadının varlığının günbegün erimesinin hikayesi üzerinden anlatılıyor.
Mary, İngiliz asıllı Güney Afrikalı bir ailenin kızı. Ailesi de Güney Afrika'da doğup büyümüş olmasına karşın, Mary'nin kökeni olan İngiltere'yi hep asıl memleketi olarak kabul ettiği ifade ediliyor. Çocukluğu fakirlikle, kayıpla ve parçalanmış bir ailenin kavgalarıyla geçiyor. Yatılı okulda geçirdiği öğrencilik yaşamından sonra kendine şehirde bir iş bulup güzel bir hayat kuran Mary'nin yaşamı 30'lu yaşlarına geldiğinde ters yönde değişmeye başlıyor. Yetişkin bir kadın olarak kendi yaşamını kurmuş Mary, toplumun evlilikle temellendirdiği beklentilerine uygun bir yaşam sürmediği için zamanla dışlanıyor ve dedikoduların merkezine yerleşiyor. Çocukluk yıllarında yaşadığı travmalar, ki kitabın ilerleyen bölümlerinde Mary'nin çocukken aile içi istismar yaşadığı fikrine de üstü örtülü bir şekilde değiniliyor, genç kadının sağlıklı ilişkiler kurmasını engelliyor. Ancak her zaman toplumda kendine yer edinmiş ve kalabalıkların arasında olmuş Mary için dışlanmak kabul edilemez bir durum. İnsanların kendisinin bir kusuru olduğunu düşünmemeleri için de karşısına çıkan ilk adamla çok da düşünmeden evleniyor.
Dick Turner çiftçilikle uğraşan yoksul bir adam. Mary'nin şehir yaşamını bırakıp çiftlikte sürdürmeye başladığı yeni yaşamının başlangıçta çok sesli olduğunu görüyoruz. Mary, beyaz bir kadın olmanın kibrini kendi özel yaşamında yaşadığı eksiklik hissiyle birleştirerek etrafındaki siyahi yerlilere karşı acımasızlığa varan bir katılıkla yaklaşıyor. Mary'nin bu tepeden bakışı ve kendini diğerlerinden soyutlama hali yalnızca yerlilere takındığı bir tavır değil; eski yaşamını terk etmesine sebep olduklarını düşündüğü onun dedikodusunu yapan arkadaşları nedeniyle de sadece siyahlara değil, genel olarak herkese sınır çiziyor Mary. Yaşadığı yaşamın yoksulluğu, eşinin pasif bir adam oluşu ve yaşadığı toprakların cehennem sıcakları Mary'nin giderek çevresinden izole bir yaşam sürmesine sebep oluyor. Yeni yaşamının ilk yıllarında Mary'nin yine de çabaladığını görüyoruz. Eşine yaşam standartlarını yükseltebilmeleri için akıl hocalığı yapma girişimleri ve kocasına gerçekten destek olmak istemesi, buna karşın Dick'in de kendi içindeki eksiklik hissiyle tüm bu girişimleri reddetmesi; Mary'nin bu yeni yaşamda bir ışık göremeyip eski yaşamına yeniden başlamak istemesi ama yoksulluk ve sinir harbiyle geçen yılların ondan götürdüklerinin artık şehir yaşamının beklentilerine uymaması genç kadını kendi içinde geri dönülmez bir yola sokuyor.
Çevrelerindeki dünyadan izole bir yaşam süren bu çift, aslında kendi içlerinde de birbirlerinden kopuk, yalnız iki insanlar. Mary'nin bu yalnızlığına ve hayattan gittikçe kopan bağına güç veren tek şey ise yeni yerli uşakları Moses oluyor. Moses, Mary'nin içindeki korkan parçasına dokunan bir adam. Hem bu nedenle, hem de yeniden eve yeni bir uşak bulamayacakları için Moses ile Mary zamanla derinleşen ve zamanla rolleri değişen bir çeşit köle-patron ilişkisi içinde kendilerini buluyorlar. Mary'nin siyah insanlara olan nefreti, Moses ile birlikte kendine karşı olan nefretle yer değiştiriyor. Bu iki karakterin sahnelerini okumak, her ne kadar kitabın sonunu ilk bölümde okumuş olsam da, her nedense bu kitapta Mary'e yönelik gördüğüm tek ışıktı. Çünkü Moses, niyeti ne olursa olsun, Mary'i gören belki de tek insandı. Mary, yalnız bir kadındı. Yalnız başladığı yaşamına, çevresindeki kalabalıkla geçirdiği sosyal yılları olan ilk gençliğinde de devam etti. Dickle olan evliliğindeki izolasyon onun belki de içinde hissettiklerinin dış dünyasında somutlaşmasından ibaretti. Öte yandan Mary ile Dick'in tanışmaları da tesadüfe kayan bir anilikte gerçekleşmişti. Mary, çocukluğunda gördüklerini yetişkinliğinde dış dünyasında kopyaladı. Kendisiyle yüzleşmekten kaçınmak için attığı her adım, onu kendisini görmeye çok daha zorlu yollardan ilerletti. Ta ki geriye tek bir beklentisi bile kalmayana dek.
Kurguya büyük perspektiften baktığımızda ise büyük bir ikiyüzlülük teması görüyoruz. Bunu en baskın olarak gördüğümüz kısım daha kitabın ilk bölümünde karşımıza çıkıyor. Beyaz egemenliğini her şeyin üstünde tutan bu üst kesim; Mary'nin sebebi belirsiz bir nedenle bir siyah tarafından öldürülmesini ve en başta Turner çiftinin birer İngiliz olmalarına karşın bu kadar yoksul bir yaşam sürmelerini kabul edemiyorlar. Hatta bu kabullenmeyi reddediş hali, beyazların cinayete kurban gitmiş bir kadına kin tutmalarına sebep oluyor. Çünkü Mary'nin ölüsü ve Turnerların yoksulluğu, onların egemenliklerinin güçsüzlüğüne bir çeşit ayna oluyor ve beyaz halk, bu aynaya bakmayı ölü bir kadına öfke duymak pahasına reddediyor.
Çiftliği işletmek için gelen genç İngiliz Tony ile kendi bağımsız yaşamını kurma çabasındaki Mary arasında da göze çarpan bariz eş zamanlılıklar var: İkisi de toplumun ikiyüzlülüğünde eriyen beklentileriyle kendine yeni bir yol arayan iki karakter. Bundan olacak, Mary'nin de tutunmaya değer bulduğu son dal Tony idi ancak o dalı yakalayamadan kendi kendisini tüketti. Cinayet olayı ise siyahlar ile beyazların birbirlerine doğrulttukları kamçı-tırpan döngüsüne bir örnekti. Beyaz adamın siyaha yönelttiği kamçı, siyahın beyaza indirdiği tırpan ile şakladı. Bu, insanlığın ikiyüzlülüğünün bir öyküsü. Irklara yönelik, kadınlara yönelik, kitaplarda yazılan yüce erdemlerine ve savundukları ikiyüzlü ideallerine yönelik. Bu kitap, çıkarların ters düştüğü ilk anda insanların bürünebileceği ikiyüzlülüğü anlatıyordu aslında: Toplumdan bireye, bireyden yeniden topluma. Çünkü toplum bireyden, birey ise toplumdan kopamaz. Buna izin de verilmez.
Yazardan okuduğum ilk kitaptı ve çok beğendim. Kitabın ilk bölümünü okurken olayların içine giremeyeceğim galiba diye düşünüyordum ki ikinci bölümden itibaren kitabın nasıl aktığını anlamadım bile. Sanki bir dizinin bölümlerini art arda izlercesine kitabı merak ve ilgiyle okudum. Gerek konunun işleniş biçiminin özgünlüğü ve sürükleyiciliği, gerekse dil anlatımın zengin ve akıcı oluşu, kitabı çok beğenmemi sağladı. Yazar bu kitabı yazarken kendi çocukluk anılarından ve gözlemlerinden yola çıkmış. Ayrıca kitap, yazarın da yayınlanan ilk kitabıymış. Bir ilk kitaba göre gerçekten fazlasıyla başarılı bir kitap. Zaten yazar 2007 yılında Altın Defter isimli kitabıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nü de kazanmış. Yazarın başka kitaplarını da okuyacağım.
Kitaplarla kalın.
ALINTILAR
İleri sürülen iddialar cevapsız kaldığı halde, insanlar onları hala yoksul beyazlar olarak kabul etmiyorlardı. Bunu kabul etmek kendilerini de küçük düşürmek olurdu. Ne de olsa, Turnerlar da İngilizdi. (Sayfa 3)
Kendileri, yerlilere insan gibi davranmaya hazırlanmışlardı. Ama katıldıkları toplumun kurallarına da karşı gelemezlerdi. Değişmeleri uzun zaman almazdı. Tabii, kötü bir insana dönüşebilmek zordu. Ama çok geçmeden, kendilerini ''kötü'' olarak düşünemeyecek bir noktaya gelirlerdi. Hem, insanın görüşlerinin ne önemi vardı? Dürüstlük ve iyi niyet diye birtakım soyut fikirler, hepsi buydu işte. Somut gerçeğe gelince, hiçbiri efendi-uşak ilişkisi dışında yerlilerle iletişim kurmazdı. Hiçbiri yerlileri birer insan olarak kendi yaşamları içinde görüp tanımazdı. Birkaç ay içinde bu duyarlı, dürüst genç adamlar, geldikleri kurak, çorak, güneşte kavrulmuş, kaskatı ülkeye uyacak biçimde katılaşırlar, güneşte yanıp nasırlaşmış, sertleşmiş kollarıyla bacaklarına ve sertleşmiş gövdelerine uygun bir tavır edinirlerdi. (Sayfa 12)
Tony, ilke uğruna kör dövüşüne dalmaya niyetli miydi? Eğer öyleyse, hangi ilke uğruna? (Sayfa 22)
İnsan her şeyi olduğu gibi kabullenmeliydi. (Sayfa 25)
Gerçeği söylemek ya da dışlamak uğruna, bir insanın kendisi hakkındaki imgesini çökertmek çok kötüdür. O insanın yaşamaya devam edebilmek için yeni bir imge oluşturmayı başarıp başaramayacağını kim bilebilir? (Sayfa 41)
...hep bir sonra yapılacak şeyi düşünerek yaşanan onca yıldan sonra ne kadar bitip tükenmiş olduğunu fark etmemişti hiç. (Sayfa 51)
Annesini giderek daha sık aralıklarla, her an yanında yürüyen, kendisinin daha yaşlı ve daha çileli bir ikizi gibi hatırlamaya başlayan Mary, yetiştirilme tarzının kaçınılmaz sonucu olan yolu izledi. (Sayfa 99)
Evliliği becerememiş olarak onların karşısına yeniden çıkma düşüncesi ona acı veriyordu; çünkü ''Evlilik ona göre değil, öyle işte,'' sözünün verdiği ezikliği hala duyuyordu. Arkadaşlarının o sözü, bunca yıldır aklından çıkmıyor, içi içini yiyordu. Ama mutsuzluğundan kaçmak isteği öylesine karşı konulmaz bir duruma geldi ki, arkadaşlarının ne diyeceğini hiç düşünmez oldu. Artık çekip gitmekten, eski benliğine kavuşmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Oysa şimdiki benliği ile o utangaç, çekingen, yine de kalabalık arkadaş gruplarına kolayca ayak uydurabilen kız arasında büyük bir uçurum vardı. O uçurumun farkındaydı, ama bunu kendi benliğindeki onarılmaz bir değişim olarak görmüyordu. Daha çok, bildiği bir oyundaki kendine uygun bir rolden alınıp hiç alışık olmadığı bir rolü oynamak zorunda bırakılmış gibi hissediyordu. Kanını donduran da kendisindeki değişikliği fark etmesi değil, asıl rolünün elinden alınmış olması duygusuydu. Toprak, yaşamlarına çok yakın ama aynı zamanda çok dışında olan siyah işçiler, gaza bulanmış elleri ve çiftlik kıyafetiyle Dick - bunların hiçbiri Mary'e ait değildi, hiçbiri gerçek değildi. Bunların kendisine dayatılmış olması korkunç bir şeydi. (Sayfa 108)
Onca çileden ve hayal kırıklığından sonra hala değişmemiş olmasını mı bekliyordu? Mary'nin değiştiğini, koşullarının değil, kendisinin değişmiş olduğunu kendine ilk kez itiraf edişiydi bu. (Sayfa 112)
Ama beyazların çoğu, bir yerlinin İngilizce konuşmasını ''küstahlık'' olarak görür. Mary öfkeden soluğu kesilerek, ''Benimle İngilizce konuşma!'' dedi ve birden durdu. Adam omuzlarını silkerek gülümsüyor ve kendi dilini de, onun dilini de konuşmasının yasaklanmasını protesto edercesine gökyüzüne bakıyordu, hangi dilden konuşayım der gibiydi. (Sayfa 132)
Onları her şeyden yoksun bırakan yoksulluk dayanılır gibi değildi; tüketiyordu her ikisini de. Bu, aç kalıyorlar demek değildi; ama her kuruşun tek tek sayılması, yeni giysilerin unutulması, eğlencenin bir yana atılması, tatillerin hiç gelmeyecek bir geleceğe ertelenmesi demekti. Çok küçük bir harcama yapma olanağı veren ve demir bir yumruk gibi kafaya vuran, borçların ağırlığını vicdan azabı gibi sürekli olarak hissettiren bu yoksulluk, açlığın kendisinden daha beter bir şeydi. (Sayfa 137)
Onun sevgisi, bir kentlinin duygusal aşkı da değildi. Duyuları rüzgarın sesine, kuşların şarkısına, toprağa, havanın değişimine karşı keskinleşmiş, bunun dışındaki her şeye karşı da körelmişti. (Sayfa 139)
Halkların krizleri gibi, insanların krizleri de, her şey olup bitene kadar tam anlamıyla anlaşılmaz. (Sayfa 148)
Çünkü hayallerin bile, hayal kurana doyum verebilmek için biraz olsun umut taşıması gerekir. (Sayfa 149)
Sanki içinden bir şey, birden çıt diye kırılıvermişti ve o da artık yavaş yavaş solacak, karanlığa gömülecekti. (Sayfa 151)
Gözlerini yumarak gökyüzünün soğuk ve bomboş olduğunu, yıldızların bile o karanlığı yırtamadığını hayal ediyordu. (Sayfa 159)
...Afrika'da beyaz bir adam kazara bir yerlinin gözlerine bakıp da orada bir insan olduğunu gördüğü anda (ki bundan kaçınmak en önemli görevidir), yok saydığı suçluluk duygusu öfkeyle alevlenir ve beyaz adam kırbacını indirir. (Sayfa 163)
İnsanın günde on iki saat çalıştıktan sonra kitap okuyacak hali kalmaz. (Sayfa 208)
Deliymiş gibi davranmıyor. Yalnızca kendi dünyasında, başkalarının değer yargılarının önemli olmadığı dünyasında yaşıyor. Kendi insanlarının nasıl olduğunu unutmuş. İyi ama, zaten delilik nedir? İçine dönmek, dünyadan kaçmak değil midir? (Sayfa 213)
Birden ağlamak geldi içinden. Gözyaşları iğne gibi batarak yanaklarından akıyordu; tenine değmek için elini yüzüne götürdü. Sert elin sertleşmiş deriye değmesi onu kendine getirdi. Bağışlayıcı bir mesafeden baksa da, kendisi için umutsuzca ağlıyordu. (Sayfa 218)
Onunla evlenerek kendinden kurtulacağını sanmıştı. (Sayfa 229)
Mary, kendi yolunda tek başına yürümesi gerektiğini düşündü. Öğrenmesi gereken ders buydu. Bunu zamanında öğrenmiş olsaydı, şimdi burada onun sorumluluğunu almak istemeyen bir insanoğluna güvenerek ikinci kez hayal kırıklığına uğramazdı. (Sayfa 229)
Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.
.jpg)
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder