Bir Cadı masalı neye benzer?

 

Bazen kendimi çok güçsüz hissediyorum. Bunun böyle olmadığını bilsem bile, böyle hissetmeme izin veriyorum. Bunun aslında bir his değil de, uyuşuk bir düşünceden geldiğini anlamam zor değil. Yine de, belki de tam da bu nedenle, kendimi ona kolayca teslim ediyorum. Bir akıntıya kapılmak gibi. Ancak buradaki deniz mavi ve berrak değil. Daha çok siyah opal taşlarından oluşmuş gibi. Kara bir cam nehri.

Bundan baya önce, artık yıllar evvel diyebileceğimiz kadar öncesinde mi emin değilim, bir masal yazmıştım. Eğlenceli bir öyküsü vardı. Bu kurguyu ben bulmamıştım. Bu nedenle yazarken de onu ben yazmışım gibi değil de, beğendiğim bir şeyi sevdiğim birine anlatır gibi sana anlatmıştım. Bu masalı bu şekilde anlatmayı sevmiştim. Birine anlatmayı sevmiştim.

Bu masalı ilk kez anlattığım o yazımda aslında böyle düşünmemiştim ama yine de, onu sözlü dile yakın bir şekilde ama edebiyattan da kopmadan yazmak, bana iyi gelmişti. Bahsettiğim masal, sildiğim yazılarımın arasında eriyip gitmişti. Ancak iyi haber! O masalı sonradan şurada yeniden yayınladım. Ne tuhaf, ben masalı 2023'te yazdığımı düşünüyordum; oysa daha 2024'te yazmışım. Bir yıl fark bile aradan geçen zamanı hesaplarken ''yıllar önce'' ifadesini kullanma durumumuzu etkileyebilir. :)

O masalı ilk kez dinlediğim videoda ne duymuştum acaba? Hayatımın bir noktasına işlemiş miydi güzel meslektaşımın söyledikleri? :) İnanın hiç hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, açılımı yapan kişinin örnek vermek için anlattığı bu masal. O da çok eskiden okuduğu bir masal olduğunu söylemişti. Acaba hangi kitaptan okumuştu... Bunu belirtmiş miydi, yoksa o da bunu unutmuş muydu anımsamıyorum. Öte yandan bu durum, masal türünün doğasına uygun bir aktarım olmuş değil mi? Benim başkasından duyduğum bu masal, dilden dile sana ulaştı bile sevgili okur.

Masalları tam da bu yüzden çok severim. Anlatıldıkları için. Anlatılmaya açık oldukları için. Sana, alan bıraktıkları için. O alanda kendi düş gücünle masalı besleyebilme imkanın olduğu için belki de.

Masalı şimdi uzun uzun bir baskı daha yazmayacağım ancak, üstünden geçersek... Masalda bir çiçeği arayan iki şövalye vardı. İçlerinden birisi onu yetiştirmeyi kabul etmişti. O orman, büyülü bir ormandı ve uzun zamandır kimse o ormandaki bir şeye emek vermeye gitmediği için, her yer her yerdeydi! Yabani otlar ve çalılar toprağı çepeçevre sardıkları gibi, uzun ve heybetli ağaçlar da gün ışığının toprağa ulaşmasını engelliyordu. ''Burada hiçbir zaman büyülü bir çiçek yetişmedi ve yetişemez!'' demişti Bilge Ağaç kesinlikle. Şövalye bunu kabul etmedi. Koşulları değiştirdi. Yabani otları yoldu, çiçeğe yer açtı. Onun gün ışığını tadabileceği bir konumu var etti. Sonra da... bekledi bekledi.

Beni bu masalda en çok etkileyen şey, onu sana anlattıracak kadar etkileyen şey neydi diye düşünüyorum sevgili okur. Biliyor musun, bu masalı hiç unutmadım. Hatta arada aklıma geldi. Bu nedenle ikinci bir bölüm bile uydurmuştum, aman yazmıştım. Çünkü merak etmiştim. Şövalyenin çiçeğini merak etmiştim. Hem de çok! Hatta itiraf etmek gerekirse bu masalda beni en çok heyecanlandıran şey buydu: Bu çiçek neye benziyordu?

O çiçeği hiç görmedim. Göremedim mi acaba diye düşünüyorum. Ama hayır. Kendimi bir karaktere dönüştürüp Büyülü Orman'a girdiğimde ve hatta bir Cadı kılığında Bilge Ağaçla konuştuğumda bile, o çiçek aklımdan uçtu gitti. Oysa o masala dair en çok merak ettiğim şey, çiçeğin şekliydi! Böyle düşünmüştüm. Şövalyenin çiçeği acaba nasıldır, diye düşünmüştüm. 

Cadı da en çok bunu merak etmişti. Bunu biliyorum, çünkü onu bana tarot yorumcum anlatmamıştı. Onu bana, kimse anlatmamıştı. Cadı'yı sana ben anlattım. O sadece merak etmişti. Karanlık bir ormanın ışık alan köşesinde sıradan bir çiçeğe emek veren bu şövalyenin inandığı büyüyü... İşte, Cadı sadece bunu merak etmişti. Çünkü evet, o da aynı büyüden yapmak istiyordu. 

Sıradan bir çiçeğe büyü katan nedir; işte Cadı'nın merak ettiği buydu.

(Benim de.)

Dün gökyüzündeki bulutları gördüğüm ilk anda, fotoğraflarını çekmek istedim. Ancak evler o kadar çirkin ve elektrik telleri de bir o kadar sinir bozucuydu ki... bulutların tek başına parladıkları bir anı yakalayamadım. Kendimi eğip bükmeyi göze almak güzel bir şey gördüğüne karar vermiş benim için kuşkusuz en kolay şeydir. Öte yandan bunu yaptığımda bile oradan buradan çirkin bir beton parçası kadrajımda bitmişti. Ah... bundan nefret ettim!

Yine de, bulutlar akşama kadar parladılar. Benim onların fotoğrafını çekmemi beklediklerini sanmasam da, parladılar parladılar. Ben de dayanamadım, bir fotoğraflarını çektim. Aslında birkaç. Ancak, ah biliyorsun işte şu çirkin beton parçaları! Bence fotoğraftaki tüm büyüyü bozdular. Evet, ışıltı büyüsünü. Yine de, içlerinden birindeki ışıltı büyüsü baskındı. Daha baskın olan bir başka fotoğrafı da görmüştüm ancak, şu sinir bozucu beton parçaları... 

Işıltı büyüsü. Bu benim en sevdiğim büyüdür! Bu büyü, Dünya'nın her köşesinde açık açık kendini gösterir. Heyecanlanmayı unuttuğunu iddia eden bir Cadı'ya bile, evet öyle. 

Cadı ile Şövalye'nin yolları ayrıldığında, Cadı'nın nereye gittiğini merak ettim. Acaba Cadı, Şövalye gibi kendi çiçeklerini yetiştirmeye mi karar vermişti? Yani işte bilirsiniz, büyüsüz çiçekler yetiştirmek. Bu, Şövalye için yeterince heyecan verici görünüyordu. Öyle ki, bunu Cadı bile anında görmüştü. Belki de imrendiği buydu. 

Cadı, bisikleti Tin Tin'e hangi ülkenin koordinatlarını fısıldamıştı bunu düşünüyorum. Büyülü Orman'dan bir süreliğine ayrıldığı bir gerçek. Belki de kara cübbesini bile çıkarmıştır. Bu, onun gizlenme büyüsüydü, ancak Şövalye'de işe yaramamıştı. Yoksa yaramış mıydı... 

Neyse! Bunu merak etmiyorum. Cadı da merak etmemişti, biliyorum. Acaba Cadı, Bilge Ağaç'ın onu şefkatle azarladığı gibi, neyi bekliyordu bunu sorguluyorum. Cadı üzgündü. Acaba neden üzgündü, bunu anlamaya çalışıyorum... Çünkü Cadı, yıldızları izleyemiyordu bunu biliyorum. Çünkü 2. bir kendi uydurma bölümümde buna yer vermiştim ancak yayınlamamış olmalıyım! O bölüm fazla iyi değildi ve evet blogda devamı gelmeyecek. Bu kurguyu yazmayı gerçekten çok isterdim! Ancak, bu kurguyu ben uydurmadım; yalnızca işte bir yerde duydum ve anlattım. Tamam, sonradan laf lafı açtı ve devamını getirdim ancak... Ben Cadı'nın öyküsünü uydurdum, Şövalyelerinkini değil. O halde, ben, Cadı'nın öyküsünü yazma hakkına sahip miyim?! Oyyy - aman - oh may gadnıs.

Cadı, yeterince iyi olmamaktan korkmuyordu. Tamam, bir itiraf, sihir yapmak konusunda pek de iyi sayılmazdı... Şeyyy, bu aramızda kalsa olur mu?! Yine de, bunu da dert etmezdi. Cadı böyle şeylere takılmaz. Çünkü o, ne olursa olsun bir cadı.

Cadı'nın bir adı bile yoktu. Çünkü o bir masal karakteriydi ve masallarda cadıların genelde bir adı olmaz. Olsa bile, bir önemi olmaz değil mi? Acaba Cadı, böyle mi düşünmüştü? 

Zaten bir önemi yok...

Ne hazin. Cadı çok yanlış düşünüyor.

Cadı'yı bir ağacın tepesinde, aman işte dalında, görüyorum. Yanında yeniden bir süpürgeye dönüşmüş eski bisikleti Tin Tin de var ve yeniden aslında olduğu şey olduğu için halinden memnun. Cadı, ağacın gövdesine başını dayamış ve uzaklardaki bir yeri izliyor. Acaba gökyüzünde yıldızlar var mı bunu görmeye çalışıyorum. Aslında parıltılı bir şeyleri gözümü kısınca hayal meyal seçebildim ancak net değil... 

Cadı nasıl hissediyor bilmiyorum. Ona bu kadar uzaktan bakarken, ifadesini seçmek mümkün değil. Zaten o bir Cadı, bunu asla anlayamazdım. Şimdi de sırtını ağacın kalın gövdesine dayadı. Ağaç eğer ki Bilge Ağaç olsaydı, dikkatsizliği için Cadı'yı şefkatle paylardı. Ancak bu masalda bir Bilge Ağaç yok. Sadece Cadı var ve tabi ki süpürgesi Tin Tin.

Bu başka bir masal olmalı. Ve işte Cadı, bir ağacın dalına tünemiş, bu masalı izliyor.

Yoksa gözlüyor mu?

Cadı... Bu masalın başrolü sensin. Seni destekliyorum!

(Cadı gülümsedi mi ne! Çok hafifti. Çok hafif bir tebessümün izi. Belki de gecenin rüzgarı beni yanıltmıştır. Ama hayır... gördüm. Cadı, beni izliyor!)

Böööö.

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Çok daha büyülü bulutlarım var ancak ben seninle,
büyüsüz bir bulutu paylaşmak istiyorum sevgili okur.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar