Babamla bir fotoğrafımız var. Hatırlayamadığım bir yaştayım ama artık bebekliğim de çok geride, baya baya çocuk formundayım. Küçük bir kız. Bir şeye kahkahalarla gülüyorum, neden bilmiyorum ve artık bilemem de ama o kahkaha o kadar canlı ki, şimdi bulamadığım için seninle paylaşamayacağım o fotoğrafın anımsayabildiğim kadarını bile olsa gözlerimin önüne getirdiğimde o fotoğraftaki gülüşümün bir gölgesi dudaklarıma yansıyor.
Kendimde hep en çok gülümsememi ve gülümsediğimde yüzümün aldığı şekli beğenmiş ve aslında bunun da ötesinde bunu sevmişimdir. Açıkçası, bu yaşıma kadar hoşlandığım kişilerden de neden hoşlandığımı düşündüğümde, aklıma ilk gelen şey bu oluyor: Gülümsediklerinde yüzlerinin aldığı şekil. Başta bunu anlamazdım. Yani tamam, göründüğümden daha ''sığ'' biriyim veya sadece tipik bir insan organizmasıyım ve kendime yüklenmemeliyim, ama ''ruh eşi'' vs gibi konulara ufaktan (sadece zihninin arka planında, lütfen) takmış birisi için fazla dış görünüş odaklı bir kızcağız olduğumu, evet artık bu noktada, itiraf etmeliyim.
Hadi ama bunu herkes yapar! Yani... işte itiraf et! Sen bakmıyor musun bir insanın tipine... Herkes bakar. Ama neye bakar... Bence asıl önemli olan, o kişinin dış görünümünde neyine baktığın. Bunu yargılamayacağım, gerçekten! Ama ben, diğer insanların ''aaaa ne tatlı'' ile bana göz devirtecek cevaplarını aklımın kıyısından geçirmeyi sonsuzluğa fırlatırsam, ben, ben neye bakarım... Ben ona bakarım biliyor musun, hep böyle oldu gerçekten seni kandırmıyorum!
Üçüncü günlüğümü -evet üçüncü!- lise sona giderken yazıyormuşum. Yani lise yıllarımda üç defteri devirmişim. Aslında bunun temel sebebi çok yazmam değildi, ben üniversitede daha çok yazdım. Neden acaba, hımmmm... :) Neyse, bunu boşverirsek... Lisede üç günlük bitirme sebebim defterlerimi kalın almamamdı! Ah... Baktım defterin tipini sevdim, ahahhahahahhahJHAGKJDHFJN, tamam cıvımayalım çünkü biz cıva değiliz, tamam!, işte, baktım defterin tipini sev- defterin tipini beğ- defter güzel görünüyor, içim ısındı kabına falan, o defteri almışım. Belki normal insanlar için yine kalın sayılabilecek sınırda defterlerdir ama ben cırcır böceği olduğumdan dolayı onları, hele de bi' de formumdaysam, hızla bitiriyordum.
Bu üçüncü günlüğümü dırdır ettiğim ve bu nedenle yayında tutmadığım Sevgili Bezelyecik serimin son yazısında anımsamıştım. Bunu anımsamıyor olabilirsin sevgili okur, çünkü ben ışık hızında yazıp daha da hızlı olarak onları sildiğimden yazılarım varlıklarını bile daha kendileri keşfedemeden yok oluyorlar, kimi zaman?? Bunları geçelim. Öyle bir yazım vardı, ki artık yok, ve o yazımda bu günlüğüme değinmiştim. Aslında günlüğümü kitaplığımda bulmaya üşenmiştim ama sonra o defteri hangi yıllarda tuttuğumu merak ettim (ki yazımda bahsettiğim defter de o değilmiş sonradan anladım ama yine de sardığı için biraz okumuş bulundum).
Şiire sarmışım. Evet, hem de lisenin son yılında yok artık. Ben hep böyleydim ama (ayran gönüllü??) olmayacak zamanda olmayacak şeylere sarmışımdır. O yıl da işte şiire sarmışım. Ama buna rağmen üniversite sınavı sonuçlarım iyi gelmişti (göreceli olarak) yaaaaa, pışııkk -tamam.- Biraz bunalımdaymışım yani. :)) Buna rağmen tesadüfler silsilesinin önüme çıkardığını iddia ettiğim bir çocukcağızdan da bahsetmeyi es geçmemişim tabi ki. Ah! Gerçekten o mu İlkay! Bunu o dönemki best friendime de söylemiştim de bana gözlerini devirmişti ahahahhah. O zaten benim beğendiğim kimseyi beğenmiyordu ahhhaklhddlhwsgkjvh, ay neyse. Gerçi beğenmediği kadar da oluyordu ama yani işte ne yapabilirim... Herkesin bir tarzı var. Bunu değiştirmeyi de düşünmüştüm açıkçası. Bilmiyorum, zaman içinde bu da dönüşüm geçirdi aslında (beğendiğim tarz?? tarz *-* :).
Beklentilerim değişti yani. Hep de çok sığ değildim canım. Merak, beni hep peri yanımın merakı çekmiştir bu insanlara. Merak. Ama zamanla, bunun pek de güvenilir bir itki olmadığını, bilinçli zihnimle de kontrol etmeye başladım. Sanırım buna sebep, kendi içimde gördüğüm yanları yansıttığım o kişilerden bana yansıyan görüntüm oldu. Ben hepsinden daha ilgincim fikri?? Ah... Bazılarınız beni sinir bozucu bulabilir veya çocuksu bir tavır?? Acaba yine mi kaçmalı ve yorumlarımı kapatmalıyım? Kaçmak... Bu iyi yaptığım bir şey. Perilerle gerçekten çok ortak noktamız var. Belki de bu nedenle kendimi bir cadı olarak tanımlıyorumdur. Sonra da dümdüz insan derim artık ahhahahah, yavaş yavaş bu konsepte de ısınırım herhalde. :)
Periler bir çeşit ışık varlıkları olarak mitlerde yer alırlar. Aynı zamanda sinirliler (Tinker Bell'i anımsamalısın). Bir de tabi çocukken Winx Club kitaplarım vardı, bu da perileri sevmemde etkili olmuş olabilir (perili evlerin konuyla ilgisi yok yani evet). Öte yandan, perileri hala sevmemde etkili olan şey onların ilginç, ürkünç veya sevimli mit, hikaye, tasarı veya çizgi filmlerinden ziyade, bana yıldızları anımsatmaları olabilir. Bir de tabii Sihirli Annem faktörü vardı ama bunu geçelim (yazı dağıldı). Yıldızları anımsatmaları diyordum... Evet öyle. Yıldızlar da ışık varlıklarıdır. Örneğin son yazdığım yazımda (şurada) değindiğim Yvaine karakteri yaşadığı kurgunun insan tarafında sadece kaya ve tozdan ibaret bir yıldızken, peri diyarında kanlı canlı bir insandı. Sadece mutlu anlarında, karanlıkta ve... bilmiyorum sanırım bu kadarmış. Sadece mutlu anlarında ve karanlıkta ışıldardı. Ben de mesela mutlu anlarımda ışıldadığımı biliyorum, evet bir yıldız gibi. Bu bana vaktiyle söylendiğinde bile tam olarak anlamamıştım ama öyle. Gerçekten kendim olarak var olabildiğim cırcır böceği kız anlarımda parlarım (her insan gibi, şşşş, ah hayır bazı insanlar parlamaz aslında).
Gülüşüm gerçekten güzeldir (maşallah), bunun için de baya emek harcadığımı söylemeliyim. Aslında belki de çocukluktan gelen bir halle de birlikte, karşımdaki kişide (dümdüz bir insanda) en çok gülümsemeye dikkat ediyorum sanırım. Gerçek bir gülümseme; hiçbir şey birisini daha güzel veya yakışıklı yapamaz. Evet öyle. Buna inanmamak senin seçimin olur, sen bilirsin. (Biliyorum, belki de çoktan inanmıştın!) Öte yandan, artık pek gülmüyorum. Bunu fark etmek beni üzmüştü çünkü ben sığ biriyim ve görünüme önem veririm biliyorsun işte söyledim. Bu nedenle gülmem lazım.
Az evvel bir şeye güldüm. Gerçekten çok saçma sapan bir şeydi ama sonra... (Depresyonda falan değilim, geçen yıl öyleydim kimse pek anlamasa da ahahhaha *-* :) Çocukluk fotoğrafımdaki gülüşümün gölgesi canlandı. Evet öyle oldu. Aynı gülüştü. İçten, gerçek ve belki sebepsiz bir gülüş. Nasıl sebepsiz olur?! Kendi sebebimden doğan bir gülüş... kastettiğim tabi ki bu, sevgili okur!
İnsanın kendi sebeplerinden doğan gülüşlerinin olması kıymetli bir şey. Bu nedenle önceden mutluluk yazıları yazardım. Çok çok önceden de değildi aslında ve itiraf etmek gerekirse yazarken mutlu falan da değildim ama keyifliydi. Sonra bıraktım çünkü sonra tüm bu yazdığım güzel yazılar (niye alçakgönüllü olayım) bana... yalnız olduğumu hissettirdi ve üzüldüm. Üzülen biri mutluluk yazıları yazamaz. Bunu biliyorum, beni kandıramazsın sevgili okur. :) Ben de seni kandıramam. Çünkü benim en değer verdiğim şeylerden biri, evet bildin, gerçek gülümsemelerdir (ve evet, dürüstlüktür).
Gülümsediğimde yüzümün aldığı şekli seviyorum. Sanırım bu bile, sadece, gülümsemek için yeterli.
Öte yandan mutluluk... Çikolata yemek gibi bir şeymiş. Aklına, ''mutluluk şöyle bilmem neli gibi bir şeymiş'' demeyi getirirmiş.
Tamam. Bu mutluluk olmasa da, bu benim yıldız ışığım olabilir. Veya... yıldız ışıklarımın bir rengi: Neşe. Çocuksu bir neşe değil, bana bunu söylersen bozuşuruz. İnsanların, şu anlarından kaçmalarını (bunu ben de yapmıyormuşum gibi) hep sinir bozucu bulmuşumdur. Şu andaki sen, kendin olabilirsin. Bunun için çocuk olmana gerek yok. Çocuk gibi olmana da. Çocukluktaki gibi olmana da. Ben çocukluk anısı yazarım (çünkü iyi ekmek çıkıyor konu bulma anlamında :) ama bu demek değil ki, sadece çocukken neşe hissedebiliriz. Hissedebilirim bile değil, hissedebiliriz. Ben ki, dünyanın en melankolik insanlarından biri olabilen ben, neşenin yapısını bilirim. Hatta biliyor musun, yalnız hissetme nedenlerimin başında bile hep bu gelmiştir. Neşenin yapısını çok iyi bilmem. Çünkü, bu yalnız hissettiriyor.
Tamam tamam tamam. Bu, böyle bir yazı değil. Zaten bunlar da ucuz fikirler. Hayattaki küçük anlar. İşte, mutluluk yazılarımı yazma sebebim de, sevme sebebim de ve hala onlardan bahsetme sebebim de bu (ve tabi onlara biraaazz gıcık olma sebebim de). Ve sana, gerçek yüzümü (ayran gönüllü yanım :) biraz gösterme sebebim de. Evet, hepsinin sebebi aynı: İnsan olmam.
İnsan, bir cadı olsun ya da olmasın, insan... Pek çok şey. Aynı anda, pek çok şey olabilir bir insan. İşte, ben bir insanım. O yüzden hep pek çok şey olacağım. Dramları ve neşeleri olan, ciddi ve cıvık olan (ah hayır ben cıvımam şşşş, nefret ederim), uzak ve yakın olan... olan. Ben buyum. Bedeninin içinde bir ruhu olan ve bu nedenle bir sürü rengi olan bir insan.
İlkay kim diye düşündüğüm bir yazı da yazmıştım daha evvelce (aha şuradaydı). İlkay isimli bir kız olan ben, işte böyle biriyim. Buradan ne anlarsak anlayalım. Çünkü ben ne anlatırsam veya olursam olayım, herkes başka bir İlkay'ı görecektir. Bazen benden fersahlarca uzak, bazen bana çok yakın ama kesinlikle tam olarak ben olmayan, olamayan ve olamayacak olan o İlkay'ı. Çünkü ben bir insanım. Bir kalıp değil. İnsan. Ve ruhu olan insanlar, renklidir. Onlara bakınca bile anlarsınız. Sanırım ruhum, biraz klostrofobi yaşıyor (evet biraz...). O, kendini yansıtmak istiyor. Çocukluğa kaçışımız da (benim değil, genel, ben kaçmıyorum sadece küçük İlkay'ı çok sevdiğim için sana onu gösteriyorum), bir şeyleri sadece çocukluğa yıkma çabamız da bence bundan. Çocukken filtreleme azdır. Biz bütünüzdür. Zamanla bizden geriye, görünenler kalır. Tıpkı uzak yıldızları küçücük görüşümüz gibi. Oysa yıldızlar, alev topları devlerdir.
Sen de böyle misin? Ben bilerek biz dedim; senin için değil kendim için biz dedim sevgili okur. Yoksa insan, tek tek her insanı bilemez. Bilmesi de gerekmez. Ancak kendini anlatırken, insan, biz demek rahatlatıcı olabiliyor.
Mutluluk, böyle bir şeymiş; yazarken, derinlerde bir yerinin ışıldadığını hissetmek gibi bir şey. Hala tam değilmiş ama bunu hissetmeyeli baya olduğundan olacak, bu sana mutluluğu anımsatırmış.
Bazen (çoğu zaman...) daha ''yararlı'' yazılar yazmalıyım desem de... yapamıyorum. Beni böyle sev sevgili okur. İşte böyle, bilmiyorum. Daha yararlı yazılarım için kitap ve film yorumu yazılarıma gidebilirsin. Onlar gerçekten çok daha iyilerdir, önerebilirim. Hem onları bloğum yok olana kadar da silmeyeceğim, hep varlar. Ben bu tip yazılarımı ise, genelde, kendime ''çok kasıyosuunnn'' demek için yazıyorum. Kendi kendimi düşüncelerimle kapana kıstırmadığımda, çok daha kendim gibi hissediyorum. Özgür, neşeli ve parlak.
Yazı dilimde de en çok bunu seviyorum. En azından blog yazı dilimde. Blog yazarken adeta kişiliğimin daha derin bir parçasını keşfediyorum ve bu keyifli. Öte yandan, bazen hepsinin blog adımla ilgili olduğunu düşünüyorum! Başka bir isim seçmeliydim belki de...
Ve sanırım, aşk temasından kendimi soğutmaya çalışıyorum. :) Ana gündemim bu değil ve malesef buna hiçbir zaman sıra gelemedi hayatımda. Bu bana hala buruk hissettiriyor. Sanırım ben de tipik bir insan organizması gibi alay etme ve küçümseme yoluyla çok önem verdiğim bu fikri kendimden uzağa itiyorum veya itmeye çalışıyorum. Bu yol neden bende işe yaramıyor... Yaramayacak da, çünkü kendimi kandıramıyorum değil mi? Öyle. Öte yandan, bu temadan ne kadar çok soğursam, benim için artık o kadar iyi olabilir.
Bu senenin sonuna kadar kendimi bir çeşit soğutma çabasında olacağımı sanmıştım. Ama buna gerek kalmamış gibi görünüyor. Çünkü fark ettim ki, onu istemeye dair bile içimde bir dürtü kalmamış. Başta öfkelenmiştim. Gerçekten çok öfkelenmiştim, hem de büyük bir öfke. Ben hak etmediysem kim hak edecek! demiştim hiddetle. Sonra bunun ne kadar saçma olduğunu fark ettim. Sonra zaten isteğim eridi gitti veya eriyen giden isteğimi fark ettim. Bu canımı yaktı senden saklayamam. Evet, saklamıyorum. Sanırım taş olsaydı ona can gelirdi, evet öyle, böyle düşünüyorum. Böyle bir hikaye de vardı sanki, bir ara yazayım. Ben güzel yazarım. :) Ama yaşarken, böyle olmadı. Taş olan, ben oldum sanırım.
Hayatımda hep bir şeyler ben pes ettiğimde düzeldi. Tükendiğimde. Vazgeçtiğimde. Buna da çok öfkelendim. Evet konu herkesin küçümsediği aşk değil. Genel. Ama ben bu hayatta en çok aşkı istedim. Hiç sırasının gelmemesi bile çok aptalca. Bu kadar çok istemiş olmamın aptallığına değinmiyorum bile. Canımın yanması hele... zırdelilik. Gerçekten birini sevme yetim bile yoktur belki de. İnsanlar akışta yaşarlar değil mi? Peki o aynı insanlar aşkı benim kadar çok istediler mi? Hayır.
Her neyse. Üzüntü bile değil de... Bir şeyi bu kadar uzun süre istemek insanı üzer. Sonra üzüntüsü onu öfkelendirir ve en sonunda vazgeçer. Vazgeçmek de hüzünlüdür. Bu yazı da üzerine attığım toprak olsun. Hayır, bu yazıdan hiç pişman olmayacağım. Çünkü en azından isteğimin ölüsünün varlığı olsun değil mi? Evet öyle.
Ne diyorduk... Neşe. Bence gerçek bir neşe de böyle bir şey. Hüznü bilen ve buna rağmen yeşeren bir şey. Her konuda ve her zaman değil ama yine de, bir şekilde hep orada olan ve olabilecek olan bir şey. En azından benim içimdeki her aydınlık his, malesef hüzünle gölgelenmiş halde.
bu ablayı severim ve bu şarkı eskimez.
bonus şarkı, yine herkes sever zaten. :)
![]() |
| Bulut Delisi, Leyla Ruhan Okyay. |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder