Kendime kanıtlamaya çalıştığım şeyden kaçmaya karar verdim. Bir de tabii, biraz içimde yaşamak. Şu anımı yazmıyorum. Yazdıklarım geçmişten, ışık gibi geliyor. Ben nasıl ve ne yolla ilerlediğimi bilmesem de, görünmeyen bir ışığın hızında ilerlediğimi, yaşıyorum. Üşenmeden taslak yaptığım yazılarımı -artık okunduklarını biliyorum- üşenmeden geri yayınlıyorum. Buna, beni çok etkileyen bir yazarı okuduktan (Agota Kristof), hızımı alamayıp kitabın (Dün) son sayfasını bir daha okuyup sonra nasıl başladığına hayretle geri döndükten sonra kalkışıyorum. Taslak olayına değil; yeniden yayınlamaya.
Hissettiğimi söylediğim şeylerin aslında kendi hislerim olmadığından şüpheleniyorum. Bunu anlamak için de kendime argümanlar sıralayıp sonra içinde bulunduğum ''kapanımsı'' duruma göz atıyorum ve yine, hayır hayır bunlar benim hislerim\ düşüncelerim-di, diyorum. Benim olmadıkları konusunda ciddiyim; ben bence onları yansıttım. Devasa bir duygusal yoksunluk çektiğim, şu anı değil tüm zamanları kastediyorum, doğru olsa da... Belki de yazmak bana iki şeyi verdi: 1. Yazabilme yetesine onu kullandığım takdirde sahip olduğumu, 2. Bazı bana ait olduğunu düşündüğüm duygu ve düşüncelerin aslında bana aynalanan ve bu yolla enerjimi tüketen durumlar olduğunu; anlamamı. (Ve son bir gizil ''şey'' olarak - 3. Yazdıklarımı okuyan birilerini).
Eleme de yapabilirdim tabi. En başlangıçta bütünün parçası olduğu belli olan ama zamanla ayrışıp bağımsızlaşan ve artık benim onları üretirken hissettiklerimden çok daha bambaşka bir form almış yazılarımı yayında tutmayı seçebilirdim. Hem, onlar çok da okunanlardı (ya da okunma sayısı artmış olanlar demeliyim). Ancak bu ayrıştırma işlemiyle uğraşmak istemedim. Önceden olsa, evet, yayında kalacak olanları diğerlerinden ayıran ne; sorusu ile taslak yazılarımın hakkını arardım. Kime hesap sorardım, kendime; kimden hakkımı almayı umardım, kendimden.
İnsan istediği zaman durabilir. Bir şeyi yapmayı bırakabilir. Örneğin kendi duygularını kendine kanıtlamaya çalışmayı bırakabilir. Ben bunu yapıyorum, kendi duygularımı kendime kanıtlamaya çalışıyorum. En azından yaklaşık üç haftadır çok yoğun olarak bunu yaptığımı söyleyebiliriz. Neden; çünkü kafamda şüpheler var: Bunlar, bu yazılardaki duygular, bana mı ait yoksa bir yerden mi yansıtıyorum? Evet, bir yerden bana yansıyan bazı nedenler var ancak onların üzerimdeki tesiri (yani duygular veya duygu sandığım -ki çoğunlukla böyledir- düşünceler gerçekten benim). Ancak nedenler, o duyguların doğduğu nedenler, bana ait olmadığı için aslında o duyguları dönüştürmem mümkün. Çünkü o duyguları üreten ben değilim; onları tüketmek zorunda kaldığına inanan benim.
Demek istediğim ben pozitif hissediyorum. Benim duygu kökenim pozitif. Yani bir his benden hep, evet hep, pozitif kökenden doğar; bu, negatif bir duygu olsa bile. Ancak bazı duygularım beni tüketiyorsa (ki onları aslında kılık değiştirmiş düşünce yapan da budur), o halde o duygular benden doğmadılar? Nereden bana gelmiş olabilirler... Çok çeşitli yerlerden olabilir. Başka insanlar, durumlar. Ben nereden geldiğini de biliyorum. Anladım.
Yazılarımı yayında tutmak isteme nedenlerimi sinsice bulduğum için taslak yapmak istedim. 1. Güzel yazdığıma inandığım için içten içe bununla övünen bir yanım vardı. Tamam bu, sinsilik sayılmaz ama anladın... Bununla övünmemelisin, bu şekilde değil. Bu sadece beni yerimde saydırır. 2. ''Ben şöyleydim'' diyerek vaktiyle yalnız kalmış parçamı pışpışlamaya devam etmem. Tamam, bitti. Belki de o anda bile yeterince... Neyse ne, ne önemi var; yok. Bu beni sadece yerimde saydırır. İki maddenin de ortak özelliği aynı: Eylemden alıkonulmak.
Yine de, okuduğum kitap bana yazdığım bazı yazıları okurken kendi yazılarımda bile altını çizmek istediğim ve sonradan etkilendiğim noktaları hatırlattı. Belki de beni okuyan bir x kişisi de bu satırları sevmiş olabilir. Yazılarımı ne kendimden, ne de varlığı meçhul x kişilerinden gizlemem mantıklı değil. Diğer yandan, şimdi yayında durmasın sonra yine yayınlarım demek de kendi içinde mantıksız. Zaten bu nedenle yazılarımı hep kökten silmiş ve sonra dayanamayıp yeniden yayınlamışımdır. Benim için bir şey ya vardır, ya yoktur. Şimdi var yarın yok değil veya şimdi yok yarın var... değil.
Hem, belki de anlatmak istediğim başka şeyler bulurum. Anlattıklarımı yok edersem, yeni anlatacaklarımın yolunu keserim. Neden de buydu; yazılarımla temel derdim. Yazılarımla değil aslında... Yine de... Onları var etmek benim için zordu. Bir anda yazdıklarımı, oyuncu bir dille yazdıklarımı bile. Çok zordu. Bir de, sanırım hala dışarıya kendini ''cool'' satmaya yeltenen bir parçam var. Oysa benim buna ihtiyacım yok. İnsanın kendisi olması yeterince ''cool'' değil mi? Ah, bu da kulağa basit geliyor. Çünkü asıl anlatmak istediğim bu değil. Asıl anlatmak istediğim... Yalan söylemek istemiyorum. Ne kendime, ne bir başkasına. Bir önemi olmasa da.
Benden doğmamış duygular nereye aittir? Zihnime. Dış dünya bize düşünceler verir. Onları içselleştirirsek duygu sanırız. İnsanlar sanıyorum ki genelde ''duygularını düşünceleri sanmaktan'' yakınırlar. Ben tam tersini sorguluyorum: Düşünceler duyguları oluşturduğunda o duyguların ne kadarı bize aittir? Bana göre aslolan duygudur. Çünkü köken, duygudur. Düşünceler ise dallanmış budaklanmış genişleyen, değişen, dönüşen yapıdır. Duygular değişmez dönüşmez demiyorum; ama duygular kişinin içinden çıkar. Düşünceleri ise oradan buradan görüp sahiplenebilirsin. Düşüncelerini duyguların sanırsan, kendine karşı ne kadar dürüst olabilirsin?
Sana beni etkileyen iki kitabın yorumunu yazacağım. Kelimeler bana ulaştığı an görüşürüz. Çav.
![]() |
| Bu Beden Benim Evim, Rupi Kaur. |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder