Bir kitabı kapattığımızda o kitabın etkisi her durumda sürmeyebilir. Ancak bir kitap hakkında düşüncelerimizi kaydettiğimizde kendi düşüncelerimizin etkisi canlı kalır. Eski yorum yazılarımı okurken bunu yaşarım. Bazen istatistiklerde öne çıkıyorsa eski yazılarıma ve kitap yorumlarıma göz atarım. Bugün ilgimi çeken bu yılın bahar aylarında okuduğum bir kitap olan Frank Herbert'ın Dune isimli kitabına yazdığım şu yorum yazımdı (tıklayabilirsiniz).
Bu kitap toplumsal bir eleştiriyi dinsel-sosyal boyutu merkeze alarak ifade eden bir kurguya sahip olsa da, alt metninde özellikle de Bene Gesserit yönetiminde gördüğümüz düşünceleri biçimlendirme konusu benim fazlasıyla ilgimi çekiyor. Kitap yorumumda seçtiğim alıntılar da bu bakımdan beni üstünde düşünmeye itti.
Beyin pek çok veriyi gerek bilinçli gerek bilinçsiz düzeyde hızlı bir sistemle analiz edebilir. Bu bakımdan aldığımız kararlar ve eğilimlerimiz çoğu durumda bilinç altımızın devasa buzul altı yüzeyinden gelmektedir. Ancak insan, beynine hükmedebilir. Bu, pratik isteyen ve yer yer kafa karıştırıcı ve acı verici bir süreç olsa da, başarılabilir.
Günlük hayatta somut problemler ile hareket ettiğimizde rahatlamamızın sebebi de budur. Odağımızı elle tutabildiğimiz, gözle görebildiğimiz, diğer bir ifadeyle beş duyu organımızla algılayabildiğimiz durumlar üzerinde yoğunlaştırırız. Söz konusu durum veya eylem ağır bir işi gerektirdiğinde bile, bedensel bir odaklanma sürecini yaşadığımızdan, ötesini berisini irdelemeyiz. Bu nedenledir ki zihnimizdeki fikirleri dağıtmak için eyleme geçmemiz önerilir.
Eylemi düşünme boyutu ise, duruma üst perdeden bakmaktır. Geniş bir açıyla eylemi yapmanın tüm aşamalarını aklımızda kurgularız. Bu, üçüncü boyut algımızın üstüne çıkmaktır. Çünkü düşünme eylemini gerçekleştirirken düş gücümüz zamandan ve mekandan muaftır.
Sporcular gibi eylemlerinin pratik gerektirdiği grupların müsabakalara çıkmadan önce beyinlerinde bir çeşit simülasyon oluşturdukları ifade ediliyor. Gerçekten böyle midir yoksa kulaktan dolma bir haber midir emin değilim; ancak bana çok da imkansız gelmiyor. Bu noktada fazla düşünmeyi kastetmemekle birlikte, gerçekten de bir eylemi yapmadan önce onu zihnimizde simüle etmek bize plan oluşturabiliyor.
Günümüzde popüler kültüre indirgenmiş olan ''manifest'' eylemi de temelde bunu merkeze alıyor. Beynimizde simülasyon yapıyoruz, böylece bilinçaltımızı söz konusu duruma hazırlıyoruz. Bizi bu hayatta çoğunlukla (ki her durumda bile olabilir) bilinçaltımız harekete geçiriyor. Aslında hareket eden bir ''evren'' yok; hareket eden biziz. Sadece karar vermemiz gerekiyor. Neyi istediğimize karar vermemiz gerekiyor.
İnsan çoğu durumda dışsal bir sebep bekliyor. Bu durumda ''evrene soru sormak'' da etkili bir yol. Geçtiğimiz günlerde bunun pratiğini fark etmeden yaptığımı gördüm. Aldığım tüm yanıtlar yazılarım yoluyla geldi. Yazmak benim için -en azından blog yazmak diyelim- bilinçaltımda yer alan ve artık bilinç düzeyime çıkmak isteyen tortuları görme yolum diyebilirim. Bundan çekinmiyorum; çünkü bilinçaltındaki bir düşünce, bilinç düzeyine çıktığında artık üstümüzdeki hakimiyetini yitirir.
Benim sorum, ''ışıktı.'' Işık nerede diye sordum ve gelen yanıt yine benden çıkan durumlar oldu. Bu noktada ''yine mi ben yapacağım offff tek mi yapacağım ama ama ama'' olmuştum kabul ediyorum. Ben az bile ''isyan'' eden biriyim bence de neyse. Çünkü kısa sürede anladım. Dışarıdan da '''ışıklar'' gelebilir. Aldığım yanıtlar zaten var olma potansiyeli taşıyan ''ışıklardı.'' Ancak onların benim ışıklarım olması için bu denklemde benim de yer almam, elimi taşın altına koymam gerekiyor. Bu noktada korkularımız ve eski kabullerimizin yarattığı durumlar bize ''engel'' oluşturmak isteyebilir. Ancak bu da bizim başka kabullerimizin bir ürünü. İnsan kabullerini yönetebilir, değiştirebilir.
Eski benliğim dediğim ''şey'', eski mağdur kimliğimdi. Her kısıtlandığında, köşeye sıkıştığında açığa çıkan, ellerini yüzüne kapatıp sızlanan kimliğim. Ona uzun yıllar acıdım, üzüldüm ve nihayet kızdım. Ona çok öfkelendim, onu yok etmek istedim, onu değiştirmek istedim. Hiçbiri çözüm olmadı. Tek çözüm entegrasyondu; bütünleşmek. Bu da anlamakla sağlanır. İnsan kendini anlamazsa ne bir başkasını anlar, ne dünyayı, ne de ''evreni'' (ahahhahaha).
Bu yazıyı neden yazdığımı bilmiyorum. Aslında aklımdan geçen fikirler, yine düşünmenin farklı bir boyut algısını açtığı üzerine olmakla birlikte, çok daha farklılardı. Ancak bilgisayarımın başına oturasıya kadar hepsi birbirine karıştı. Onları toparlamaya çalışmayacağım; çünkü zaten temelde anlatmak istediğim fikrin özü bu. Düşünceler yayılma eğilimindedir. Bu bakımdan biz, neyi düşüneceğimizi seçebiliriz.
Neyi yaşayacağımızı da...
Not: Bunlar herhangi bir tavsiye niteliği tabi ki taşımıyor, sadece kendi hayatıma dair fikirlerimden ulaştığım sonuçları ifade ettim.
![]() |
| Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırmak, Joe Dispenza. |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder