Ben, İlkay'ım. Evet İlkay'ım ama İlkay kim?

 

Ben Kimim? (10.04.2015) 

Az buçuk kendimden bahsedeyim. Kim bu İlkay? 

Kendini bildi bileli kitaplara tutkun, 

Küçüklüğünde kah peri olduğunun açıklanmasını beklemiş, 

Kah Hogwarts kabul mektubunun yolunu gözlemiş, 

Şimdilerdeyse Hogwarts mektubunun talihsiz bir olaya kurban gittiğini düşünen, 

Garfield'ı idol bellemiş, uykucu,

Böyle acayip, kendi halinde bir kız. 

Bir de bütün bu faso fisonun yanında kitap, dizi, film ve daha nicelerinin yorumunu bu blogda bulabilir ve benimle dilediğinizce gevezelik yapabilirsiniz ^-^


Bu satırları eski bloğumda kendimi tanıtmak için yazmıştım. Tam benlik bir açıklama gerçekten. Ayrıca elimde kalmış olan en eski blog yazım da bu. Nostaljik ve keyifli hissettiriyor.

Kendimi kendime bile olsa tanımlamak benim için hep en zor sorulardan biri olmuştur: Ben kimim? Senin için kendini düşündüğünde bu sorunun net bir yanıtı var mı sevgili okur, yoksa sen de benim gibi bocalıyor musun?

''Kim bu İlkay,'' demişim mesela. Ne güzel bir başlangıç. Ben İlkay. Ben bu ismim. Bu ismin sıfatları ne olabilir... bunları oyuncu bir dille sıralamışım. Bence aslında burada ne söylediğim bile değil, nasıl söylediğim ''kim olduğumu'' anlatıyor.

Sıraladığımız tüm sıfatlar zaman içinde değişebilir, değişecektir ve belki de değişmelidir. Bazıları ben bilmem kimin nesiyim diyebilir, bazıları şu şu okulları okudum şu şu işleri yaptım şu şu becerilere sahibim diye cv döşeyebilir. Bazısı şunları şunları severim, bunları bunları sevmem diyebilir. 

Ben bugünümde kendimi nasıl tanıtırım acaba?.. Bir de tabi şu var değil mi, herkese aynı şekilde tanıtmayız kendimizi. Bu hem ''ne münasebet'' meselesidir, hem de uygun yerde uygun davranışı gösterme meselesi. Ama yine de her seferinde tüm farklı tanımlamalar ve sıfatlar tek bir sözcük ile başlar: İsim.

İsmimi hep çok sevmişimdir. Küçükken şaşırırdım, annemgil bu ismi nasıl buldu yaaa diye. :) Halam aslında ortak isim diye (yani erkekler de bu ismi kullanıyor diye) adımın İlkay olmasını istememiş. Annem de bunun üstüne bu ismi daha çok sevmiş ahhahahaAHAHAHHAJDHJKASH :) Ayyyy gelin görümce olayından güzel bir sonuç çıkmış o ayrı (ismime bayılıyorum). Bu hikayedeki asıl komik taraf olayın kaosumsu tarafı değil. Halamın benim ismim için önerdiği isimlerin de ortak isim olması ahhahahahah: Yağmur, Toprak falan. Fena isimler değiller ama neden halacığım nedennnn? Bari bir TAM kız ismi öner ahahahhah (o da ne demekse).

Annemin aklında başka bir isim varmış öte yandan. ''Tam'' bir kız ismi. :) Yani sadece kızlara verilen bir isim. Bu olayı büyütmek o kadar saçma ki. Mesela koskoca Ece Ayhan'ın isminin anlamı ''kraliçe'' ama bu isim onda olunca sırıtmıyor. Bence isimlerin anlamından ziyade bir çeşit aurası var. Aynı isim farklı kişilerde bile aynı durmuyor. Neyse benim ismim başka bir şey olacakmış ama babamgilin bir akrabasının adı o olunca... annem de gençken duyduğu İlkay ismini (ki ben doğduğumda da gençti) bana vermeye karar vermiş (bu hikayede babamın fikri neydi bilmem, sanırım yoktu).

Evet, ismimi çok sevdiğimden kendime verdiğim tüm sıfatların merkezinde bu var: İsmim. 

Ben İlkay.

Ben soyismimi de pek severim bu arada. Hatta soyismim de ismim olabilirmiş (ki böylece iki tane ortak ismim olurdu ahahhahah). Şu da komik, bir yere gittiğimde insanlar kadın mı erkek mi olduğumu bilemediğinden başkasına bilmem ne hanım\ bey diyorlarsa, beni ismim ve soyimimle çağırabiliyorlar. :)

Eeee ama başka nasıl tanımlarım ki kendimi... Ben, İlkay'ım. Evet İlkay'ım ama İlkay kim?

Önceden bunu başkasına sorup yanıt almayı seviyordum. Yani bu şekilde dan diye değil tabii ama başka başka sorularla lafı dolandırarak insanların gözündeki İlkay'dan asıl İlkay'ı çıkarmaya çalıştığım çeşitli zamanlarda çeşitli dönemlerim oldu. Sana da bu soruyu sormalı mıyım acaba sevgili okur? Hayır. Çünkü muhtemelen ben o değilim.

Biri bizi güzel bir şekilde tanımlasa da, kötü bir şekilde tanımlasa da; biz aslında o değiliz. Belki bir yüzümüz odur ama o biz değilizdir. O tanımlarda bile yüzde yüz bize ait olan tek bir şey vardır: İsim. Bence bir insanın ismiyle uyumlu olması bu bakımdan önemli. Tamam belki biraz şans işi ama ben bu konuda şanslıymışım bence. Çünkü ismimi seviyorum.

Sadece şunu merak ediyorum (ah bu tuhaf sorularım :), sence ben hangi renk gibi bir enerji yayıyorum? 

Çok çok öncesinde blogda bir etkinlik mi vardı, etkinlik içinde soru mu vardı bilmem... Çevremiz bizi hangi renk gibi görüyor neden diye sorgulamıştık (bloğun o zamanlarını bazen özlüyorum :). Ben iki yakın arkadaşıma sormuştum, ne demişlerdi anımsamasam da ikisinin de farklı renk söylediği aklımda. Ama güzel renklerdi bereket versin ki, böyle yeşil gibi mor gibi. :P (ki bence şu anki bana benzemiyor bu renkler, bu da ne demekse... Ben şu anda pudra pembesi, bebek mavisine benziyorum bence. Neden bilmem ahahahahh. Galiba ben aslında yoğum diye, aaaa :)

Ben kendimi böyle tuhaf şekillerde tanımlamayı seviyorum sanırım. Bundan olacak blog yazılarımda bile bir yazı yazdığımda onun başka cephelerini gösterememişsem ardından seriye bağlayıp bir sürü yazı yazıyorum. Neden bir şeyi, özellikle kendimi, açıklamam ve hatta doğru veya kafamdaki gibi açıklamam bu kadar önemli? Neden yanlış anlaşılmaktan veya anlaşılmamaktan bu kadar korkuyorum? Belki de kendimi anlayamamaktan çekiniyorumdur. Çünkü bu sorunun yanıtını hala bilmiyorum: Ben kimim?

Sanırım hep kim olduğumu değil ama ''kim olabileceğimi'' sorguladım. Bu nedenle de kim olduğuma dair tüm yanıtlarım bana ucuz göründü. Neden bilmiyorum ve bu aslında kendime haksızlık biliyorum. Öte yandan... bu hala böyle. Doğru olmadığını, hatta saçma ve gereksiz olduğunu bildiğim halde. Sanki ileride bir İlkay var ve tüm hayatım o olmam üzerine kuruluymuş gibi bir his. Sanki ancak o kız olursam mutluluk kapıları bana açılabilirmiş gibi. Sanki ancak o kız olursam sevdiğim ve yüksek gelirli bir işte çalışabilirmişim, sanki ancak o kız olursam biri beni hak ettiğim kadar gerçek ve yoğun şekilde sevebilirmiş gibi bir kandırmaca. Buna kanmadığım halde neden hala inanıyorum... 

Üstelik işin asıl tuhaf yanı zaten o kız olmam. O kız olduğumu kabul edememem. Hep bir detayın eksik kalması ve bu nedenle kim olduğum sorusunun bir anlamının kalmadığını düşünmem. Bunun adı bilmemek değil; bunun adı: Acımasızlık. Sanırım hayatta kendime olduğum kadar kimseye acımasız olmadım ve olamam da. Üstelik artık şefkatli olduğum zamanlarda bile bu değişmemiş gibi görünüyor. Hala kendime karşı çok sivriyim.

Geçmişteki kendime sarılıyorum, 

gelecekteki kendime hayranlık duyuyorum

ve şu andaki kendime bazen alenen, bazen sinsice darbeler indiriyorum.

Çok korkunç biriyim. Hayır değilim. Sadece fazla yargılayıcıyım. Yargılayıcılığımı kabullenirken bile yargılayıcıyım. Mükemmel olmaya çalışmıyorum. Sadece olmaya çalışıyorum. Asla gelmeyecek noktadaki biri. O biri yok. Bunu kabul edemiyorum.

Kabul ettiğini kabul etmek diye bir kullanım uydurdum. Bunu geçen bir yazımı yazarken keşfettim. Çoğu zaman sorunum bu oluyor. Kabul ettiğimi kabul edememek. Sanki hep bir şeyler eksikmiş gibi. Bana kabullenmek bile yetmiyor. O zaman sadece bırak ve dağınık kalsın (ki zaten dağınık bir şey yok). Neden hep düzenli olmak zorundasın? Değilsin, değil mi? Değilim. Düzenli olmak ve hatta bir şey olmak zorunda bile değilim. Çünkü zaten ben bir şeyim: Ben, İlkay'ım.

Peki İlkay kim? Sana okuduğum okulları mı sıralayım? Başarılarımı ve başarısızlıklarımı... Bu mu İlkay'ı tanımlar?

Sana sevdiğim insanları mı sıralayım? Beni seven, sevmeyen veya sevmesini istediğim insanları? Bu, İlkay olur mu?

Sana hobilerimi, fobilerimi mi sıralayım? Onlar ben miyim?

Benim yazan bir kız olmam, yazan kızın İlkay olduğunu mu gösterir? (ay bir dakika çok saçma oldu hahahhahahah, neyse havalı da :P)

İlkay olan bir şey değil sanırım, olmakta olan bir şey. Diğer herkes gibi. Ama ben bir şeyin tam olmamasını eksik kabul ediyor olmalıyım. Oysa yaşam, koca bir eksiklikler toplamıdır. Belki de kabul edemediğim asıl gerçek budur.

Peki sen kimsin?


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


bu resmi seviyorum.
sanırım ben,
söylediğimde değil; gösterdiğimde tanımladığımı hissediyorum.
ve söylemezsem içimde kalır: ''oturmuşum kendimle pozu'' :)


Adressiz Mektuplarım.

 

Yıldızım. 

Sana her seferinde, ''seni artık bu blogda görmek istemiyorum!'' dedim değil mi? Bak, bu son... Son kez parlıyorsun rüya evrenimde, sonra sonsuza dek batacaksın... 

Oysa sen, her gece yeniden yeniden, üstelik hep de aynı yerde parladın. 

Seninle son mektuplaşmamız üzerinden birçok ışık benliği geçti. Artık yüzünü bana dönmüyorsun. Beni tanıyamıyor musun, yoksa bana kırgın mısın? Artık bloğumda misafir olmak istemiyor musun yıldızım? Artık benim için parlamıyor musun...

Hiçbir zaman benim için parlamadın. Ancak her parlayışın, göndereceğim mektubumun adresi oldu.

Yıldızım. Sen kaç ışık yılını adımladın burada parlamak için? Kaç güneşi geçtin, kaç geceyi ve kaç gündüzü...

Güneşin ilk ışıklarının yok ettiği yıldızların tek tek kayboluşunu izlediğim günleri düşünüyorum. Üstünden bir asır geçmiş gibi. Arada pek çok hayali ve gerçek hüzün yaşadım. Peki kaç sevinç yaşadım? Hiçbir mektubumda yıldızımla bu konuyu konuşmadım. 

Bu yüzden mi mektuplarım cevapsız kaldı yıldızım?

İnsanın bir yıldızının olması keyifli olurdu. İçinden bir yıldız tutmak ve bu yolla bir mektubun nasıl yazılacağının inceliklerini keşfetmek... 

Küçükken bir keresinde kartpostal yazma ödevim vardı. Yeni yıl zamanı mıydı, yoksa herhangi bir gün mü... Hatırlamıyorum. Aklımda sadece o an evde bulunan herkesin kartpostal ödevime ilgi gösterdiği kalmış. Anneannemin bile. :) Kuzenime yazmıştım. Mine'ye. 

Mine'yle küçükken pek çok yıldız gezisi yaptık. Dünyada. Yanında bir dostun olduğunda yıldız gezisi yapmak için uzaya çıkmana gerek kalmıyordu. Çocukluğun büyüsü bizi gereksiz sorgulamalardan ve teferruatlardan korur. İşte bu da öyle günlerdi. 

Bir keresinde de mektup yazma ödevim vardı sanıyorum ki. Kartpostal ödevim değil ama mektup ödevim beni germişti. Çünkü nereye tarih atılır, nereye isim yazılır vs aklımda tutmak yorucuydu. Hem, öğretmenimin okuyacağı bir mektuba neleri sığdırabilirdim ki... Gerçekten, hani merak ediyorum, acaba gerçekten neleri sığdırmıştım o mektuba, kartpostala...

Sevgili Mine;

Nasılsın? Annenler nasıl? 

...

Kesin böyle başlamışımdır (teyzemden aldığım sufleyle). 

Seninle Mineyle olan bazı çocukluk fotoğraflarımızı paylaşmayı çok isterdim ama bunu Mine istemeyebilir. Oysa ikimiz de çok güzeliz tüm fotoğraflarımızda. Birlikte gülüşürken veya göbek atarken birisi yanımıza gelip durun fotoğrafınızı çekeyim demiş ve biz de o anda öylece sırıtmışız. İşte öyle fotoğraflar.

Mine şimdi uzakta yaşıyor. Ne garip... Uzun zamandır arkadaş değiliz ancak onu özlediğimi hissettim. Onu fotoğraflarını beğenmenin veya karşılaştığımızda yüzeysel konuşmaların ötesinde özlediğimi hissettim. Keşke tüm o yıllar boyunca (yakın) arkadaş olmaya devam etseydik. Araya zaman girdiğinde ne yaparsan yap uzak kalıyorsun. Ya da sence bu benim bir çeşit önyargım mı?

Ben küçükken evimiz çeşitli renklerdeydi. Öncesinde mine rengiymiş. Bu rengi gözlerimle gördüğüm günleri anımsıyor muyum bilmiyorum. Ancak annem laf arasında ''mine rengi'' dediğinde şaşırdığım aklımda. Mine bir renk miymiş, diye düşünmüştüm. Bu düşünceler kafamı karıştırdığında evimiz ''fıstık yeşiliydi.'' Fıstık sıfatı önemli lütfen. Annem renkleri hep böyle söyler. Fıstık yeşili, şeker pembesi... gibi gibi. :) 

Sana genelde annemle olan kırgınlıklarımızı yazdım. Sanırım o tip yazılarımı anında silmemin sebebi bunun sadece bizimle ilgili bir şey olması, annemle değil. Her ne kadar anneme göre öyle olmasa da (sanırım), ona gerçekten benziyorum. Dış görünüşüm evet ama bunun da ötesinde konuşma şeklim. Annem yazılar yazsaydı eminim onun da coşkulu bir dili olurdu. Bir şeyler anlatırken hissettiğim heyecanı bugün annemin sesinin tınısında duyuyorum. Hatta o bir şeyler anlatırken bir insanı ne bu kadar heyecanlandırabilir ki diye düşünüyorum. Oysa ben de öyleyim. Sanırım, belki de, bu nedenle... bu özelliğimi kabullenmem hep biraz zor oldu. 

Annemle kol kola girdiğimiz günleri hatırlıyorum. Ben bir şey için hazırlandığımda beni parlak gözlerle incelemesini... O zaman neden, diye düşünüyorum. Neden bunca kırgınlık var? Hepsi benim ''suçum'' muydu? O zaman neden bu kadar kalbim kırıldı? (hayır bunu senin için sordum, bunu merak etmiyorum). Merak ettiğim şu: Artık neden kırgın değilim? Bana yine gülümsediği için mi? Gözleri parladığı, sesi yumuşadığı için? Anne bir insanın yaşama bakışını, duygularını neden bu kadar çok etkiler? Bu haksızlık mı yoksa doğal bir şey mi hala karar veremedim. Bildiğim tek şey hep bir temkinlilik halinde olduğum. 

İlk günlüğümü ilkokula giderken tutmaya başlamıştım. Kilidi bile vardı hatırlıyorum. O kadar rahattım ki salona oturup kaykıldığım koltukta yazardım günlüğümü. Hatta kilidini bile tahammülsüz bir günümde kırıvermiştim. Gerçi her güne ''uyandım, okula gittim, ödev yaptım, bilmem kim ile oynadım'' yazdığımı düşünürsek... sanırım saklayacağım veya çekineceğim pek bir şey de yokmuş. :) İlk günlüğümü kaybettim. Keşke şu an elimde olsaydı. Kaç gün veya ay aynı günü yaşamaya devam ettiğimi belgeledim bilmiyorum ama... Küçük İlkay'ın el yazısından bir şeyler okumayı çok isterdim. Mesela seninle daha evvel ilkokuldaki ajandamı paylaşmıştım (silinmiş bir yazı üzgünüm ama alta fotoğraf eklerim :), o ajandayı okumak çooookkk komikti. Zaten etkinliklerle dolu bir defterdi ve defterin ajanda kısmını hiç yazmamışım ama olsun. :) (Yine) küçük İlkay'ın dünyasını okumak komikti.

İlk ''gerçek'' günlüğümü lisenin ilk yılında tutmaya başladım. 2014 yılının Ekim ayında. Sonra da pişman olmuşum silmeye kalkmışım koca defteri ahahahahh, yırtıp at madem değil mi silmek ne o kadar sayfayı... Ne düşünüyordum bilmem. Öte yandan iyi ki imha etmemişim. Gerçi devamında yıllarca aralıksız günlük yazdım. Sanırım benim yazdıklarımı yok etme isteğim ile yeni yazılar yazma tezatlığım o yıllarda başlamış. :)

İlk günlüğümü çok seviyorum. Çünkü çok ergence. :) Bir de her gün yazmışım. Biraz ilkokul günlüğümün tarzına benziyor o ayrı. Örneğin o günkü derslere kadar yazmışım yok artık. Kızım zaten günlüğü kendine yazıyorsun ne bu açıklama! :) Dolmuş maceralarım en komik olanları... Ah, iğrençti bu arada ama komik anlattığımdan komik. Sana okula ilk kez metroyla gitme hikayemi anlatayım dur. Şimdi ben artık dolmuştan sıkılmıştım. Ayrıca, itiraf etmek gerekirse, okula metroyla gitmek o zamanki bana daha havalı geliyordu bence. :P Neyse ilk kez metroyla okula gidecek biri için fazla bilgisizdim. Hangi durakta ineceğimi bile yanlış biliyormuşum! Kızım bari sınıftan birine sorsana değil mi, yok. İzmirliler belki bilir. Bornova ilçesi içinde bir Bornova durağı var bir de Ege Üniversitesi durağı. Benim üniversitede inmem gerekiyormuş ama okul Bornova'da diye Bornova durağında inmeyi planlamıştım. Gerçi oradan da gidebilirdim ama yine baya yürümem gerekirdi. 

Neyse şans eseri ortaokuldan bir arkadaşımı yolda görmüştüm de, ''dur bakayım ben yine bir durağı sorayım'' diye düşünüp ona nerede inmem gerektiğini sormuştum. Neyse bu sayede -biraz da şansla- doğru durakta indim. Ama ben okula dolmuş alışkanlığım nedeniyle (çok dolu olduğunda öğrencileri almama huyları vardı *-*) çok erken gidiyordum. Yani bizim okulun üniformasını giymiş insan da göremedim orda burda. Sonra bir adamı gördüm, aaaa dedim bu abi bizim okulda çalışıyor. :) Adamı takip ettiğim aklımda. Sonra sonra arkadaşlarımla gide gele yolu çabuk öğrenmiştim ama o ilk gün sıfır bilgiyle metroya binmem komikti. Çünkü gerçekten tek bir insandan yolu tarif etmesini istemem yeterliydi!

İşte, ilk günlüğüm böyle olaylardan oluşuyor ahahahhahah. 

Sanırım lise sondan sonra ve üniversitede olay değil düşüncelere kaydım. Artık günlüklerimde kendime bir çeşit yol arkadaşı da seçiyordum, ondan olmalı. Bunu anlatmıştım. Sevgili bilmem ne (bir oyuncu, karakter, şarkıcı, evcil hayvan vs) diyerek birine anlatırmış gibi yazdığımdan olacak, düşüncelerimi bir defterle, yani cansız bir nesneyle paylaşma halini biraz romantize etmiş, hatta bunun da ötesine geçerek, tıpkı bir yıldıza postalar gönderir gibi bir isimden güç alarak hayali kahve oturmaları eşliğinde fikirlerimi not alırdım. Bazen 1, bazen 15 sayfa (şaka şaka *-*).

Artık günlük yazamadığımı fark ettim. Sanırım canlı birine ihtiyaç duyuyorum. Blog bu nedenle şimdilik bana ihtiyaç duyduğum alanı sağlıyor. 

Blog yazmaya da düzenli olarak günlük yazmaya başladığım süreçte başlamıştım. Aslında düşünüyorum da, bu kadar erken yaşta böyle alışkanlıklar bulmak benim için gerçekten kıymetli olmuş. Günlüklerim ve blog yazılarım aslında bir yıldıza olmasa bile kendime, gelecekteki kendime, gönderdiğim mektuplar. Bu bazen beni kırdı, bazen iyi hissettirdi. Ama her ne olursa olsun, hep kıymetliydi. Hala öyle, kıymetli.

Sanırım duygu ve düşüncelerimi aktarma ihtiyacım değişmeyen bir özelliğim olmuş. Kartpostal, mektup, blog, günlük... Hiçbir yere ulaşmayan postalarım.

(Yıldızım. Bu seferki mektubum sana değilmiş.)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


İlk Ajandam








Bir filmde görmediğimiz sahneler.

(Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach)

Sana da bazen oluyor mu, kitap okurken bazı kısımları film sahnesi gibi aklımda oynatıyorum. Sanki gerçekten bir filmi izler gibi her detayını işliyorum zihnimde. Kitap okumak ne büyülü, harfleri gördüğün anda bilinçaltındaki imgeler evreni canlanıyor ve zihninde birbiri ardına sahneler beliriyor. Hem de harfleri tanımladığın kısacık saliselerin arasında tüm bunlar anlık olarak bir anda gerçekleşiyor. Bence, okumak insanlığın keşfettiği en büyülü becerilerden birisi!

Öte yandan dediğim gibi özellikle bazı sahneler -pek tabii zihnimizde yarattığımız- oyuncuların sesiyle, mimikleriyle, hatta kokularıyla canlanıyor. Sanki o sahneyi daha evvel bir filmde görmüşüz gibi tam da o anda zihnimizde canlandırıyoruz. Böyle kısımlara denk geldiğimde okuduğum kitabın bir filminin veya dizisinin olmasını çok istiyorum. Olsa kesin ellerine yüzlerine bulaştırırlar ama, diyorum, yine de keşke bu sahneler zihnimdeki filmden çıkıp diğerlerinin de görebileceği şekilde gerçekten bir yapımda hayat bulsa...

Bazen bazı kitapları yutarcasına okuyorum. Bu kitapları çok sevmem veya az sevmem hızlı okuma ya da okumama halime etki etmiyor. Eğer okumaya acıkmışsam, hızlıca okurum. Ancak böyle yapınca, her ne kadar okuduğum kitabı anlamlandırsam da, onun sahneleri arasında yeterince dolanamadığımı düşünüyorum. Bu düşünceye kitabı okuduktan bitirdikten, hatta belki üstüne uzunca bir yazı yazdıktan sonra erişiyorum. Ben bu kitabı evet anladım... ama zaten sorun anlayıp anlamamam değil ki, sorun, kitabın düş ve düşün dünyasını yeterince solumamış olmam. Ben hala o kitabın bir yabancısı oluyorum. Dünyasını yeterince gezmemiş oluyorum. Sanki gezilecek bir sürü yeri olan bilmediğim ilginç bir ülkeye üç günlüğüne gitmişim de, o üç güne artık ne kadar yeri ve deneyimi sıkıştırabilirsem o kadarını deneyimlemişim gibi bir his.

Bazense bazı kitapları yavaş okuyorum. Yavaş okuma sürecim iki kola ayrılıyor: Ya kitabı elime her alışımda rahat bir yüz sayfayı deviriyorum ancak kitabı elime alma konusunda sıkıntı yaşadığımdan süreç uzuyor, ya da kitabı okuyamıyorum çünkü kimyamız tutmuyor. Hızlı ve yavaş okumaya dair bu okuma deneyimlerim aslında kendiliğinden gelişiyor. Yani, aman şu kitabı hızlıca silip süpüreyim veya yavaş yavaş okuyayım demiyorum. Kendiliğinden ya okuyamadığımdan yavaş okuyorum, ya da okuyabildiğimden hızlı. Bir de seçimle gerçekleşen durumlar var tabii. Okuduğum kitapla edebiyatın veya fikirlerin ötesinde bir bağ geliştirdiğimi hissettiğimde, ki çok ilginçtir bu bağ çoğu zaman kitaba başlamadan evvel bile bana kendini hissettirir, o kitabın evrenini daha rahat gezmek, tadını çıkarmak ve göreceğim imgeleri, zihnimde çekeceğim sahneleri 3-5 güne sıkıştırmamak için kitabı gıdım gıdım okurum. Kitap bitmesin istemek bile değil de... o sahneleri yaşamak istemek, o sahnelerde gözlemci olarak bile olsa var olmayı istemek gibi bir şey.

Richard Bach'tan Sonsuza Uzanan Köprü isimli bir kitap okuyorum. Kitap otobiyografik özellikler gösteriyormuş. Kitabın konusunu özetlersem, yazarın ''ruh eşini'' arama öyküsünü anlatıyor. Kitabı daha yarılamadım bile ancak bu kitap sanki onu okumam için zamanın bir noktasında beni beklemiş ve ben o noktaya geldiğimde beni bulmuş gibi hissetmiştim. Bazen hani bir kitabı tam vaktinde okuduğumuzu hissederiz ya... ne daha erken ne daha geç, tam o anda okuduğumuz için kitapla uyuşuruz ya... bu, kitabı sevmenin veya beğenmenin bile ötesinde bir durumdur: Uyum. Kitapla adeta aramızda bir çeşit uyum oluşur. İşte böyle hissettim bu kitap internette öylece karşıma çıktığında. Bu kitabı okumalıyım diye düşündüm. Üstelik hiç uzun uzun araştırmadan karşıma çıkan ilk baskıyı bir sahaftan aldım. Ve ne tesadüftür ki, kitapla aynı yaşta olduğumu, kitabın benim doğduğum yıl birilerinin yaşamında varlığını sürdürdüğünü öğrendim. Bu çok... çok... hoş bir histi.

Yazarın ''ruh eşi'' sanırım eşiymiş. :) Bu nedenle google'dan yazarın eşinin ismine bile bakmadım biliyor musun? Sürpriz olsun istedim. Kendisini yakıştırdığım bir hanım var. Her şeyiyle çok cool bir kadın. İkisinin ruh eşi değil ama Dünya'daki iyi birer takım oldukları o kadar belli ki... Yine de ruh eşini her yerde arayan bu adam, karşısına çıkan her kadın için ''acaba bu kadın ruh eşim olabilir mi'' diye düşünürken, yanında en çok kendisi olabildiği ve üstüne hayranlık duyduğu kadın için bunu bir anlığına bile düşünmedi. Acaba onu kaybetmekten mi korktu diye düşünüyorum... Belki bunu bir erkek okusaydı, yazarı daha iyi anlayabilirdi. Zaten bir erkek bireyin ruh eşini arama öyküsünü okumak -açıkçası- benim için yeterince ilginç bir deneyim. :) Gerçi bunu HIMYM'da Ted karakterinde de görmüştük ancak o da ''ruh eşini'' değil, mükemmel kadını arıyordu. Belki de ''ruh eşi'' bizim olabileceğimiz mükemmel versiyonumuz sanıyoruz ve bu kavramı sanrılarımıza karşı bir çeşit kalkan olarak kullanıyoruzdur. Oysa bu dünya, ruhların ötesindeki bir gerçekliği barındırıyor: Deneyim. Bu dünyada tıpkı kitapların imgeler dünyasındaki gibi bizler de deneyimleri keşfediyoruz. Tıpkı harfleri anlamlandırır gibi, belki de, zamanı anlamlandırıyoruz. Yaşadığımız an'ı anlamlandırıyoruz saliseler içinde. Belki de bu, diye düşünüyorum, ruhumuzun en çok keşfetmek istediği şeydir (en azından benimkisi için öyle olabilir :).

Kitaba dönersem, kitabı çok sevdiğimi anladığınızı düşünüyorum. Onu daha okumadan sevdim. Elime ilk ulaştığında ikinci el olduğu için ayrıca bir heyecan duydum. Okumaya başladığımda biraz gözlerimi devirdim itiraf ediyorum :), öte yandan yazarı anladım ve bu kadar açık sözlü bir anlatıma başvurması ile sanki aramızdaki duvarları kaldırmış gibi hissettim. Özellikle de Leslie karakteriyle olan sahnelerini bir dizide veya filmde izlemek istedim. Her gün veya hafta veya ay, en olmadı yılda bir kere :), birkaç doz izlemek isteyeceğim sahneler olacaklarını düşündüm. Birisiyle varoluş hakkında, dünya hakkında, hayat hakkında, diğerleri hakkında, diğerlerinin arasındaki sen hakkında, sadece kendin hakkında ve nihayetinde tüm bunları konuştuğun kişiyle ikiniz hakkında sohbet etmek, bazense susmak... bazen sadece birlikte dondurma yemek veya sinema kuyruğunda beklemek, üşüyünce birbirine sarılmak ve sıradan bir hayatın sıradan anlarında birlikte ''büyüler'' yapmak... işte, bu benim izlemek istediğim bir şey olurdu.

Kitabın bir filmi yok, muhtemelen olmayacak da. Yine de kitabın anları arasında dolanmak keyifli. Bazen bazı kitapların anlarını somut olarak göstermek için yazılar yazasım geliyor. Böyle kitaplar benim için eşsiz oluyor.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Sonsuza Uzanan Köprü, Richard Bach)


Kalp susmalı, ferah ferah susmalı.

 

Belki de bırakmayı öğrenmek benim almam gereken bir dersti.

Bu cümleyi kendime kurduğumda hafifçe tebessüm ettim. İnsanın bir cümleyi sadece diliyle ve hatta ''doğrusu bu'' diyerek zihniyle onaylayarak bile söylemesi ile, kalbinde hissederek söylemesi arasında fark var. Hep kalpten bahsediyorum. Hani şu görevi kan pompalamak olan organdan. Orası aslında zihnin bağrış çığrışlarının, ılımlı konuşmalarının ve fısıltılarının ötesindeki sessizlik. Sessizliği duyabildiğinde, kalbin ferahlıyor.

Bazen geçmiş yaşantıların izi bugüne de erişebiliyor. Hatta bazen devam da edebiliyor. Ama aynı şekilde değil. Bazen kopuk kopuk, bazen belli belirsiz. Hatta bazen gerçekten kopmuş oluyor da, biz belki de (ben belki de - kendimi rahat hissetmek için işe seni de katıyorum kusura bakma ;), daha alışıldık olduğu için güvende hissediyorum yanılgısı ve aslında alışkanlığıyla o kopmuş bağın bir ucundan çekiştirmeye ve onu bugünümüze ve hatta yarınımıza doğru sürüklemeye devam ediyoruz.

İşin ilginci, geçmişi yarına sürükleyemezsin. Hatta bugünü bile. Çünkü yarın henüz yaşanmadı. 

İşte bu benim ikinci yanılgım olmuştur hep. Yarının henüz yaşanmadığı gerçeğini beynim bilgiç tavırlarıyla bana söylese de, ona inanmak benim için nedense hep zor olmuştur. Kendimi bırakmak, teslim olmak... Oysa çok kolay seçenekler var. En başında ilerlemekle başlayan bir sürü seçenek. Ama bu noktada sanırım beni asıl geren kalbimin sessizliği oluyor. Neden konuşmuyorsun kalbim, diye düşünüyorum. Bir cırcır böceği için suskunluk zor bir şey; çünkü alışılmadık.

Ve bu noktada, birine ihtiyaç duyduğumu düşünüyorum.

Bir karar alırken içimde görev birliği yaparım. O kararın her bir parçasını inceleyecek düzenekler ve sorular. Bırakabilecek miyim, sanırım son sorum hep bu oluyor. Bu cümle kurulumuyla değil hayır. Yani işte... hem bırakmak ne ki?

Akışa bırakmak belki. Belki, bir noktada bırakmak. Belki de... bittiğini kabul edip bırakmak.

(Çünkü her şeyin bir ömrü vardır.)

Güzel olmayan şeyleri bile tutmak benim en büyük boş meşgalem. Hayır, güzel olmayan değil de... Artık bana hizmet etmeyen veya en başından beri bana hizmet etmeyen ama benim ancak kabul edebilecek olgunluğa veya o kabulü taşıyabilecek bilinç gücüne erişme haline gelmemle algıladığım yararsız çabam veya sadece isteğim olan... şey. En fenası da isteklerdir tabi. Bir şeye çaba verince de bırakmak zordur da, en azından kafanda veriler oluşmuştur. Artılar eksiler... Oysa istekler öyle değildir. Onları bırakmak bu nedenle beni hep en çok zorlayan olmuştur. Veya bu bazen istek bile olmaz ama bunun adına ne demeliyim bilmiyorum. Galiba hepsi aynı: Tutunmak. Kopmaktan korktuğun için tutunmak. Çünkü o kadar sıkı tutmuşsun ki, o ''şeyi'' artık parçan sanıyorsun. 

Böyle olduğunda bazen ağlarım. Aslında hayatımdaki birkaç ağlamam dışındaki çoğu ağlama nedenim bu olmuştur. Bırakmak bana kendimi yetersiz hissettiriyor sanırım. Oysa ölü veya olmayan bir şeyi tutmak bizden canlı şeyleri de götüren bir şey. Böyle durumlarda bırakmak hep en iyisi.

Tabi zihin söyleyince olmuyor öyle. Kalp susmalı. Ferah ferah susmalı. Böylece anlıyorum ben. Tamam diyorum, zaten çoktan bırakmışım ki.

(Aslında bu her şeyle ilgili biliyorsun. Tuttuğun şey artık olmayan kabuğun. Bu, savunmasız hissettirebilir. Ama belki de artık başka bir şey olmasını kabul etmeli ve izin vermelisin. İznini kabul etmelisin.)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



(Kim Bağışlayacak Beni - Birhan Keskin)


Kalbime Sakuralar Yağdıran.


Studio Ghibli filmlerinin müziklerini dinlemek bana kendimi sanki çilekli bulutlardan yapılmış bir nehirde sırt üstü uzanmışım da asla batmadan ve öylece müziğin sesini kulağıma taşıyan rüzgarı dinleyerek yolculuk ediyormuşum gibi hissettiriyor. Gökyüzünde olmama rağmen tepemden sakuralar yağıyormuş gibi. Kısacası, bir rüya gibi. Belki de bu rüya başka bir gezegende geçiyordur. Buldum! Neptün'de. Ah ama olmaz... Neptün maviydi. Olsun. Paralel evrenlerden birindeki Neptün'müş burası, rüya değil mi canım... Hem biliyor musun, Neptün rüyaların gezegeni. Ama bu gündüz düşleri gibi rüyalar. Belki bazen sabaha karşı yorganın üstünden kaymışken gördüğün rüyalara da benzeyebilir. Aman canım, bunlar teferruat... Ama bak mesela gecenin zifiri karanlığında 'aman' diyerek uyandığın bir rüya gibi değil Neptün rüyaları. Kalbine sakuralar yağdıran rüyalar bunlar. Gel vatandaş gel, rüyalara gel; gibi davetkar.

Hayatta en çok görmek istediğim şeylerden biri de sakura çiçekleri. Ah hadi ama, ben iflah olmaz bir romantiğim. Tabi ki sakuraları severim. Onların bir düşü anımsatan pembe yapraklarını. Ne garip... Dökülen yapraklara hüzünlü şiirler takarız, onları daha da ağırlaştırmak ister gibi. Oysa, sakuraların pembe yaprakları ağaçlarından kopup havada uçuşurken, sanki çok hafif bir şeyin de yüreğimden havalandığını hissederim. Yoksa yüreğimin bizzat kendisi midir havalanan? Bu benim için tanımlanmış bir his biliyor musun? İsmini de kendim koymuştum, hani şu yüreğimin hafiflediği hissin ismini: Kalbime sakuralar yağdıran. Bu tabiri kullanmanın beni tatmin ettiğini fark ettim. Her sevdiğim şey için kullanmam bu kalıbı ama. En özelleri için kullanırım! En dile getirmediklerim için. En kalbimden olan, derinde ama ne ilginçtir ki, bir o kadar da hafifçecik olan şeyler için.

Kalbime sakuralar yağdıran biri. 

Kalbime sakuralar yağdıran bir şey. 

Kalbime sakuralar yağdıran bir iş. 

Kalbime sakuralar yağdıran bir kitap! 

Senin kalbine en son, ne sakura yağdırdı? 

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

veya başka bir şey dinlemek için de tıklayabilirsiniz.


Not: Bu yazımı aslında eskiden yayınlamıştım. 25 Mayıs 2024 tarihli bir yazı.


elimizde sakura kalmamış, bulut olur mu?


Kitap Alışverişi #8

toplu gülümsemee meee aman peynirkirazzzıızzz

Arkadaşlar, okurlarım, Neptünlüler aman Dünyalılar!

Bakın bu hesapta olmayan bir alışverişti ahahhahahah (şaşırmadık). Ama sorun, niye aldın o zaman diyin, hadi diyin, deyin, didiniz mi? Hah işte ben aslında kendime başka bir şey alırken... ahahahahhah. :)

Durun öncesinde bu alışverişe beni itekleyen mangaların bir fotoğrafını görelim:


Evet ama bakın gerçekten de öyle oldu. Ben aslında başka şey alırken dedim ki acaba bu sitede (reklam yok haha) bu mangalar kaç paradır... İşte pahalıymış orada, ben de gittim Kitap Sepeti'ne bakmaya, ben acaba ilk üç cildi kaç paraya almıştım diye merak ettim. Kitap Sepeti'nde bu serinin ciltleri çok daha ucuzdu (yine pahalı ama işte). Sonra ne görsem beğenirsiniz, ilk üç cildin baskısı bitmiş! Ama bence bu seriyi Ecmel Soylu önerdi diye millet gitti aldı ve bitti, biliyorum. Bir gün öyle bir infuluunsır (puuuu bana) işte ondan olup da kitleleri yönetebilir miyim acabası? (sanırım hayır).

Neyse ben de dedim, yok artık bu ilk üç cilt bitmişse o zamansa kesin diğer ciltler de biter (evet 7. cildin de baskısı yoktu mesela). Neyse can havliyle (kitap alırken kıtlıktan çıkmış gibi hareket ederim *-*) gittim 4-5 ve 6. ciltleri aldım. Sipariş verdikten (ve hatta siteden çıktıktan sonra) gözüme Masumiyet Müzesi de çarptı. Ufaktan bir aklımı karıştırmadı değil ama aman didim, zaten sipariş verdim, zaten ben Orhan Pamuk'u egzantrink buluyorum sevmem kitabı, olmadı kütüphaneden okurum (bulursan okursun :) dedim. Ama sonra -yine- gözüm Hamnet isimli kitaba çarptı. Didim İlkay sen popüler kültür kölesi aman okuru musun, boşşşveerrr.

-Böyle dedim ama aslında manga siparişimi iptal edip bahsettiğim diğer iki kitabı veya en olmadı Hamnet'i de siparişime eklemek aklımdan 03 saniye geçti...-

(Sonra instagramda Hamnet'in sıkıcı olduğunu söyleyen bir hikaye gördüm oh be dedim çünkü aklıma takılmış idi).

Velhasılıkelam, bu mangaları korkumdan aldım. Biter dedim, bir daha bunlar basmaz bir de ortada kalırım (abarrrttt) veya pahalı almak zorunda kalırım (mümkün) dedim. Kitap Sepeti'nden aldım (reklam yok ama evet hep ordan alıyorum çünkü yani öyle denk geliyor).


Bu iki kitabı da Nadir Kitap'tan (reklam yoook) aldım. Vallahi kargo paraları kitaplardan pahalıya denk geldi de hadi (kazıklandım sanki öyle bir his) ama ses etmiyorum. Çünkü... 

Sonsuza Uzanan Köprü'nün baskısı yok (ve muhtemelen ufukta da yeni baskı yok) ve ayrıca Trendyol veya Hepsi Burada'da bulduğum baskısı deli dehşet bir fiyatta. Bu nedenle kitap kadar kargo parası ödeyip aldım :)))) -hiç benlik hareketler değil bu ondan aşamadım bi saniye-. Bu kitabı okumayı çok istedim. Çooook merak ettim. Hatta uzun yıllardır (bu sefer sıfır abartı) bu kadar merak ettiğim bir kitaba rastlamamıştım. Kitaba başladım da bu arada. Kitabın ana karakteri yazarın kendisi. Abim bana çok benziyor ondan dolayı sıktı biraz hahahahhahah (ruh eşini arıyor, istiyor, bekliyor, mızıklanıyor falan). Bu sahafı isminden (Karakedi Sahaf) ilgisine her şeyine sevmiştim bu arada. Kargo da hızlı geldi ve bu kitabın içinde 2000 yılından kalma notlar vaaarrrr <3

Yıldız Tozu ise gerçekten bu hesapta olmayan alışverişin bile en hesapta olmayan sürpraayyzzz kitabıydı. Çünkü, şimdi ben blog yazılarımın istatistiklerinde eski bir kitap alışverişi yazımı gördüm gittim baktım o yazımda (nefes molası) o yazımda bu kitabın bu kapaklı baskısını bulamadığımdan yakınmışım. Sonra didim, dedim, ben bir Nadir Kitap'a bakayım. Baktım ve aldım ve gerçekten kargo parası inanılmaz yüksek geldi bence.... Yine ses etmedim çünkü kitabın başka kapaklı (o kapağını sevmiyorum) basımı piyasada benim bu kitap+kargosuna verdiğim paraya denk geliyor (ayrıca zaten kitabın baskısı yok!). Offf güzel kapaklı kitapların baskısının bitmesi beni üzüyor. Ama bakın şu hoşuma gitti, bu sahaf (Kategori Kitap&Sahaf) kitabın içinde ayraç da göndermiş (tatlı) ve kargo hızlı geldi.


Evet dostlar, Romalılar, Romanyalılar, İzmirliler ve diğer şehirlerden ve ülkelerden ve gezegenlerden ve galaksilerden ve evrenlerden katılanlar (oh en azından kimseyi kırmadık). Yazım bu kadardı. Çav.


şurada tazesinden bir müzik listesi yapmıştım beklerim.


Müzik.

 

Listedeki birkaç şarkıyı ara ara mırıldanıyordum. Ben de zamansız sevdiklerimden bir liste yapayım didim (ki daha baya var ama daha uzarsa dinlenmez...).


1. Pinhani - Zor Günler

2. Yıldızlar - Pinhani (İnandığın Masallar, 2006)

3. Pinhani - Zaman Beklemez

4. Seni Bana Anlatırlar - Pinhani (İnandığın Masallar, 2006)

5. Dön Bak Dünyaya - Pinhani (İnandığın Masallar, 2006)

6. Zor · Nev

7. Mirkelam - Hatıralar

8. Mirkelam - Her Gece

9. Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı · Vega

10. Kayahan - Mor Menekşe

11. Kayahan - Kar Taneleri

12. Emre Altuğ - Yani (Akustik Canlı) | Müzik Koridoru - 1998

13. Yüksek Sadakat - Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer

14. Umut Kaya - Mor Yazma

15. Barış Manço - Kara Sevda 1991 Japonya Konseri

16. Sözlerimi Geri Alamam · Bulutsuzluk Özlemi

17. Rüzgar · Bulutsuzluk Özlemi

18. Mevsimler Geçerken · Umut Kaya

19. Telli Telli · Yeni Türkü

20. Yeni Türkü - Resim


yazıları kaldırınca fotoğraflar geri kullanıma açılıyor :P


Uç Uç Böcüğü.

 

Uğur böcüğü var uhaaaa (öyle deme ayııppp, banane).

Uç uç böcüğüüü, annen sana terlik pabuç alacaağğkkk.

Uğur böcüğü, aman böceği, -banane- böcüğünü görmeyi gerçekten beklemiyordum. İşte insan beklemediğinde oluyor böyle şeyler. Öte yandan uğur böcüğü değil de normal böcek olsaydı çoktan çığlığı basmıştım (Allah korusun). Uğur böcüğünü görünce hemen hemen hemen fotoğrafını çekmek istedim. Bilgisayarım açık diye bloğuma koştum ahahhahah, anladıınn. Sonra dedim bu fotoğrafa bir fotoğraf da gerekir ki uğur böcüğünü gördüğüme dair anımın fotoğrafında uğur böcüğü de bulunsun.

Uğur böcüğünü tıpkı bir papparazii edasıyla bir o yandan bir bu yandan fotoğrafladım. Sen nerden geldin kuzuuummm. Üstelik gelmiş (hadi ya), bir de üstüne bangoya (İzmirli olmayanlar translate'e başvurdu ahhahahah) kadar çıkmış. Yok artık. Kesin beni beklemiş, onu göreyim de az heyecanlanıp adına yazı yazayım, sonra ünlü(msü) olsun diye yaaaaa.

Cıvıtmak bir yana... Uğur böceğini görünce gerçekten sevindim ve heyecanlandım. Hemen şu meşhur şarkıyla selamladım onu. Uç uç... (tamam). Böyle küçük anları yakalamak keyifli. Bazen hiç yakalayamıyorum da özlüyorum. Yani bu anları. 

Bu anları yakalamayı şöyle bırakıverdim... Bu anları, görmeyi ve göstermeyi oldum olası severim. Bunları hep konuştuk. Zamanla gördüklerimi gösterebileceğim bir kişi ve ortam olmayınca ve ben buna kanaat getirince... görmemeye başladım. Bu anları görmemeye başladım. Sonra da bu anlar, sessizce, yok oldular. Puf pof paf punnnnff. İşte hikaye bu.

Az evvel mutfağa geri gittim de uğur böcüğü uçmuş gitmiş. Sana dedim, benim için gelmişti yaaaa. :P

Böyle anlar, bana hikayeler fısıldıyor. Acaba ne zamana kadar onları toplamaya devam edeceğim. Belki de beni ağırlaştıran budur: Sadece toplamak. Hiç rüya görmeyen bir beyin gibi hissettiriyor.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


uç uç böcüüüü.


Bu Beden Benim Evim (Rupi Kaur) | Kitap Yorumu

Şair: Rupi Kaur, Çevirmen: Gizem Aldoğan,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Rupi Kaur iyi bir şair mi veya en başta yazdıkları birer şiir mi tartışmaya açık bir konu olsa da, ben kendisinin her şeyden önce farkındalık sahibi genç bir kadın olmasını ve hem geldiği kültürü (Hindistan), hem de bu kültürün kadın olmak, göçmen olmak gibi farklı alanlara yansımasına dair fikirlerini geniş kitlelere ulaştırmasını ilham verici buluyorum.

Şairin isminden yanılmıyorsam 2014 yılı civarında Süt ve Bal isimli kitabıyla haberdar olmuştum. O yıllarda özellikle de Tumblr etkisiyle kendisinin dizeleri her yerdeydi! Bu her yerde olma halinden olacak ben onun kitaplarına hep biraz mesafeli durmuştum. Ayrıca çeviri şiirin orijinal dilindeki tadını veremeyeceğini liseli bir kızcağız olduğum yıllarda bile katı bir şekilde düşünüyordum.

Gel zaman git zaman, ki aslında bundan çok da uzak olmayan bir geçmişte, bu bloğu açmamın az öncesinde (ki eski bloğumun son kitap yorumu bu kitaba aittir :), kütüphanede karşıma Bu Beden Benim Evim isimli bu kitap çıktı. Ne kitabı daha evvel bir yerde görmüştüm, ne de o an şairin adı bana tanıdık geldi. Ayaküstü kitabı karıştırmaya başladım. O kadar keyif almıştım ki, ayaküstü karıştırdığım o sayfalardaki dizelerde gördüğüm lezzeti çok net hatırlıyorum. Sonra kitabı ödünç aldım, okudum yorumladım falan. Eee, teslim vakti geldi tabii... Ben arada bu kitabı kendimden önce bir arkadaşıma alıp hediye bile ettim öyle düşün. :) Sonra, baya da sonra, bir alışverişimde şairin üç kitabını da kendime nihayet aldım.

Bu Beden Benim Evim, aslında şairin dilimize çevrilmiş üç kitabı içerisinden son çıkan kitabı. Ancak ben ilk önce bu kitabını okudum ve ortada herhangi bir olay akışının bulunmadığını, sadece kitapların basım yıllarının bu sıralamaya göre olduğunu söylemeliyim. Kitapların yayın sırası şöyle: Süt ve Bal (şurada yorumladım), Güneş ve Onun Çiçekleri (şurada yorumladım) ve Bu Beden Benim Evim. Şairin başka şiir kitapları da varmış ancak dilimize çevrilen başka kitabı yok. Bu kitapların genelinde aslında şair kendi yaşamını, kendi hislerini, kültürüne, kadınlığa, ayrımcılığa, travmalarına vb. gibi daha öznel görüşlerine dize formatında yazdığı yazılarıyla yer veriyor. Şairin kaleme aldığı yazılar aslında edebi metin türleri içinden şiir değil. 

Her ne kadar ''ınstagram\ sosyal medya şiiri'' olarak geçen bir alt tür son 10-15 yıl içinde popüler olsa da, bunlara tam olarak şiir demek şiir türünün özelliklerini sorgulamamıza neden olabilir. Bakın bunu tepeden bakan bir yerden söylemiyorum (bunu söyleyecek son kişi falanım bu arada) ama her edebi metin türünün kendi bağlamında değerlendirilmesi gerekir. Çünkü kendi içinde onu sözgelimi ''şiir'' yapan veya ''roman'' yapan veya ''öykü'' veya ''deneme'' vs yapan özellikleri bulunur. Rupi Kaur serbest nazımla şiir yazıyor desek de (ki şiirde serbest ölçüye bayılsam da), kendisinin yazıları daha çok düz yazının dizelere parçalanmış haline benziyor; özetle şiir değil (hadi ''diye düşünüyorum'' eklemesini de yapayım :). Bu durum yazılanları daha az değerli yapmıyor bu arada. Ancak bu ayrımı da yapabilmeliyiz, yoksa bundan 20 yıl sonra şiir diye başka başka yazılar okuruz. 

Bir de ben zaten yazarın diğer kitaplarına yazdığım yorumlarda da hep söyledim. Bu ''şair'' edebi yönden hafif ama düşünsel olarak derin yazan birisi. Bu yazdıklarını şiir olacak diye diretmeden düz yazı formatında yazsaydı gerçekten hem tadını çıkara çıkara uzun uzun anlattıklarını okurduk, hem de ''kadın ne güzel yazmış yav şiir gibi yazılar,'' derdik ve beğenirdik. Ancak şiir olmayan yapıtlara şiir deyince ortaya bir ık mık eh meh yorumları da çıkabiliyor. Yoksa özellikle de özdeğer konusu üzerine yazdıklarını ben dikkate değer buluyorum. Hatta Rupi Kaur tam bir blog yazarına benziyor (belki de onu bu yüzden sevmişimdir :).


Bu kitap ise zihin, kalp, geriye kalan her şey ve uyanış olmak üzere dört başlıktan oluşuyor. Her başlıkta da az evvel dediğim gibi şair kendi travmalarına, göçmenliğe, kadın olmaya, ayrımcılığa, genel olarak yaşamı ve kendisini algılama biçimine ve iyileşme sürecine dair notlarına yer vermiş (bunlara da şiir demiş). Ayrıca kitabın içerisinde Rupi Kaur'un kendi çizimlerine yer verilmiş. Zaten şair kitap kapaklarını bile kendisi tasarlıyormuş. Çocukken resim yapmaya başlayan şairin sanatla tanışması ve aslında sanat duyarlılığı geliştirmesi de çok erken yaşlarına kadar uzanan bir durum. Dizelerinde de o sorgulayıcı ama hafif yönü görmek mümkün. 

Bu kitaba dair en sevdiğim şeylerden biri de kurgulanışı. Aslında dört başlık da rastgele oluşturulmamış. Her başlık kendi ismine uygun içeriklere sahip. Kendi zihninin karanlığından çıkan şair kalbine ulaşıyor. Ancak kalbinin odalarını turladıktan sonra geriye kendisiyle kalmış olanları sorguluyor. En sonundaysa kendi gerçekliğine, kendi varoluşunun kabulüne uyanıyor.

Şiir mi değil mi ikilemini bir kenara koyarsak, kitap gerçekten sevdiğim kitaplar arasında. Benim için bazı kitaplar vardır, sevdiğim kişilere hediye ederim. İşte bu kitap da onlardan biri. Ben iki okuyuşumda da çok severek okudum. Zaten Rupi Kaur'un kitaplarını ben genel olarak arada rastgele sayfalarından açıp karıştırıyorum biraz biraz. Bence içerik olarak ilgi çekici ve şiirsel, hafif ve hoş his veren cümlelere sahip kitaplar.

Aşağıda alıntıları tek tek yazmak yerine, direkt kitaptan bazı kısımların fotoğraflarına yer vereceğim. Bana kalsa 1500 sayfa falan paylaşabilirim (ki instagramda çıldırdım :) ama kitabın her sayfasını paylaşmam etik olmayacağı için çok zorlanarak seçmece yapıp bazı çok beğendiğim kısımları sizlerle paylaşacağım. İyi okumalar.

Kitaplarla kalın.

Kırılganlıktan korkmak.

 

Kırılgan olmaktan neden bu kadar çok korkuyorum bilmiyorum. Sana çok ilginç bir şey söyleyim, benim en büyük gücüm -belki de- kırılganlığımdır. Bu bir fizik yasası gibi. Eveeeet, ciddiyim. Bu sefer laf ebegümecisi yapmıyorum, eveeett! :)

Kare küp yasasına göre... Sözelci birinin mantığıyla açıklarsak; cisim ne kadar küçükse, dayanıklılığı o kadar artarmış. Aynı cisim ne kadar büyütülür ise, kendi ağırlığını taşıma becerisi kötüleşiyormuş. Karıncanın kendinden çok fazla büyük nesneleri taşıması bu duruma verilen tipik örnek. Daha sert, daha büyük cisimler daha ağır nesneleri taşırlarken çatlarlar. Oysa karıncanın kendi ağırlığı hafif olduğundan, kendi ağırlığının bilmem kaç katını tek elinde yuvarlar.

Kırılganlık da bence böyle bir şey. Toplumda ve hatta toplumlarda aslında istenmeyen özellik olarak kendine yer bulan, ancak belki son beş on yılın ''travma kültürü'' ile popülerlik kazanan ama öyle olduğunda bile kendine gerçekçi değil, sahte bir alan bulan bir şey kırılganlık. Kimse gerçekten kırılgan olduğu yerlerini kolayca kabullenmek istemez diye düşünüyorum. Belki de en zoru, evet en zoru, kırılganlığımızla yüzleşmektir. Çünkü o noktada sorumluluk gelir. Bu belki karıncalar gibi tek elle taşıyacağımız, zamanla ustalaşacağımız beceri alanlarını bize açacak bir ön kabuldür ancak bizler ''güçlü'' olmanın hayatta kalmak için en önemli kazanımlardan biri olduğunu düşündüğümüz için, kırılganlığımızla barışmaya, gerçekten buna gönüllü olmaya, burun kıvırabiliriz. Seni bilmiyorum ama ben böyleydim. Çok uzun bir süre en büyük korkum kırılganlığım, yani belki -uuuu- en büyük gücüm oldu.

Eski yazılarım arada okunuyor da şaşırıyorum. Hayret, bloğum aslında okunuyor galiba yavvv oluyorum. Bugün eski bir yazıma denk geldim. 2024'ün Ardından. başlıklı yazım. Bu yazım beni etkiledi. O yazımın özellikle de ''Düşündüklerim'' alt başlıklı kısmını yazdığım anı net hatırlıyorum. Çok değer verdiğim biri vardı. Kırılganlığımı gösterdiğim belki de ilk (ve tek) kişi. Bugün geriye döndüğümde içimde onunla ilgili bir burukluk olmadığını (ki bence ayıp etmişti) görüyorum ama... O yazımda, o kısımda... hala daha kırılganlığımı örtme çabasındaymışım. İlerleyen aylarda beni bunalıma ve sanırım depresyonun kapısına kadar sürükleyen bir inkar. Kırılganlığımdan o kadar çok korkmuştum ki, onu yok etmek istedim. İçimde hangi noktadaysa, orada onu kıskıvrak yakalamak... Ancak o, kırılganlık, tek bir yerde değildi. Bir olayda değildi, bir süreçte bile değildi. O, ben de değildim. O sadece bir özelliğimdi. Görülmek isteyen ve ironiktir, hep göstermek istediğim bir özelliğimdi. Göstermek istediğimi anlamak zor değil. Her yazımda ne kadar güçlü olduğumu anlatmaya çabalamışım (en büyük kaçış belirtisi). 

''Artık öyle değil, artık böyle değil.''

Artık. Ne keskin bir kelime. Evet bazen gerekli. Ama içinden çıkan bir şeyi kesip biçmek. Onu yok etmez. Kaldı ki kırılganlık niye yok edilsin?

Çok çok önce bloğumu okuyan bir blog yazarı bana bir Tedx konuşması önermişti. İsmi Brene Brown: Kırılganlığın gücü'ydü. Sana o konuşmadan bile bahsedemem biliyor musun? Bunun ilk nedeni, o konuşmayı her ne kadar daha sonra izle klasörüme kaydetsem de o daha sonranın bir türlü gelmemesi. İkincisi, izlemeye bilinçli olarak yanaşmamam. Üçüncüsü ise, ön fikirlerimi gördükten sonra ablamızı dinlemek istemem (yani şimdi). 

Bence kırılganlık, bir şeyleri taşıma değil ama esneme kapasitemizi artırıyor. Bu özellikten, kırılganlığımızdan, kaçtıkça aslında sertleşiyoruz. Bu özelliğin avantajlarından yararlanmayı reddediyoruz. Üstelik bilinçli olarak yapıyoruz bunu. Çünkü kırılganlığı kötü bir özellik olarak sınıflandırma eğilimindeyiz belki de (ben öyleydim).

Benim hikayemde komik olan şey şu, ben kabul etmeye etmeye kırılganlığımın gücünü keşfettim. Tabi böyle yapınca süreç uzadı sanki. Ancak her şey, yani genel olarak bu hayatta attığımız veya atmadığımız her adım, aslında bizi öğrenmemiz gereken noktaya çıkarıyor bence. Ulaşmamız değil hayır, öğrenmemiz. Öğrendikçe aslında sen değil belki ama parçaların değişiyor ve bu da aslında o asla gelmeyecek noktaya veya noktalara ulaşmanı değil, direkt olarak gerçekliğinin değişmesini, şu anda bunun olmasını sağlıyor ve işte asıl böylece ulaşıyorsun. İleride ulaşacağımların bittiği, ulaşma halinin bittiği, çünkü zaten ''geldiğin'' (doğru kelime bu mu bilmem) yer, hal, durum oluyor.

Ben hep ''artık kırılmayacağım'' dedim. Ne komik. Ne masum. Çocuksu bir inat. Çocukluğun hep bilgece saflığından bahsederiz. Bir de böyle bir yanı vardır değil mi? Nerede olduğunu kestiremediği körlemesine bir inat özelliği. Bu bende çok baskındır. İnat. Senin hayrına da olabilir, seni yanıltadabilir.

Oysa bence doğrusu, daha doğrusu gerçekçi versiyonu çünkü binlerce ''doğru'' olabilir ancak ''gerçek'' tektir (??), ''kırılabilirim ama kırılmayadabilirim :P'' şaka şaka, ''kırılabilirim'' evet bu kadar. 

Tabi ki körü körüne kırılmaya gitmeyelim ama duyarlı insanlar, derinden hissederler. Evet ben öyle biriyim. İnsan kendine böyle şeyler deyince de kulağa biraz şeeyyyyy geliyor değil mi ahahahahah. Ama bak, ben diyebilirim. Çünkü ben, en büyük yeteneklerimden biri olan duyarlılıktan yaşamım boyunca nefret ettim. Bırak da bu kabulü söyleyim. :)

Kırılgan olmaktan korkmak benim için kendimden, daha doğrusu gücümden korkmakla eş değerdi. Kendi varlığından korkmak... ne kadar derin bir ifade değil mi? İşin ilginci aslında çoğu zaman bunu bilinçli zihnimizle fark etmeyiz bile. Ben bile kendimi çok kazdığım için fark ettim. Çok yargıladığım için, bazense yeri geldiğinde anlamak için çabaladığım için. Bunun gereksiz olduğunu da hiçbir zaman düşünmedim. Bazen ''bir önemi yok ki'' dedim ama buna inanmadım. Çünkü benim için bir önemi var. Çünkü hayatta pek çok şey, içinden dışına yansıyanlarla ilgilidir. Evet bunu da yaşadım, tekrar tekrar. Yoksa neden sorgulayım ki :) İnsan, belki de, işine gelmeyen şeyi sorgulamama eğilimindedir.

Kırılganlığımla bile bu yüzden barışmadım mı? Bunun bir ''güç'' olduğunu fark ettiğim için. Oysa doğrusu, bence, şeylere şey olarak bakabilmek, olanı olduğu gibi görebilmektir. Ancak tabi insanın egosunu aşması da, kendini aşmasıyla son bulacak bir yanılgı gibi algılanmaya müsait bir şey. Her neyse. Bu kadar karmaşık değil. 

Kırılgan olmak, aslında bir ihtimal demek istediğim buydu. İnsan 7\ 24 kırılgan olabildiği gibi, genellikle hayatının belli alanlarında da böyle olabilir. Bunda çekinecek bir şey yok. Bundan kaçmak yorucu bir şey. Sadece döndüğün dairenin çapı belki artar ama o kadar. Kırılganlık yük taşımak da değil bu arada, karınca örneğim yanlış anlaşılmasın. Kimse kimsenin yükünü taşımak zorunda değil. Kimse, kendi içindeki kendi yükünü bile yıllarca taşımak zorunda değil. Aslında kırılganlık böyle bir şey. Bir noktada kırılabilir. Duyguların (kalbin) ve\ veya düşüncelerin (zihnin). Kırılabileceğini reddetmek, bence, tekrar tekrar kıran bir şey. Ve inanın bana, bu çok daha ağır.

Bence yükleri bırakmak da böyle bir şey. Kabul etmekle ilgili bir şey. 

Kırılganlıktan korkmamızın bir sebebi de, acaba, kırılacak bir kalbimizin, yani hislerimizin olduğunu kabul etme kabulünü taşıdığı için mi bu kadar ''ürkütücü'' geliyor biz insanlara (genelleştirmelere bayılırım) diye düşünüyorum. Belki de en zoru, kalbe izin vermektir. Kalbi genelde kötülerler değil mi? Bizi yanılttığı için falan. Oysa asıl zihin, ya fazla hazcı ya da fazla düşünen zihin, bizi yoran ve belki de yanıltandır diye düşünüyorum. 

Belki de kalbimizi düşünmeliyiz. Onun sesini duymaya izin vermeli ve duyduğumuz şeyi düşünmeye izin vermeliyiz. Büyümeye, kırılmaya ve var olmaya. Sonra da zaten, hani belki de, sadece yaşıyorsun. Ben içimde o dersi daha işlemedim. :P Ama biliyorum. Tüm bu ihtimaller tek bir noktada, üstelik keyifle toplanıyor: Yaşamak. 


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Kafkaokur dergisi, sanırım 2021 Nisan sayısı.



Peygamberin Şarkısı (Paul Lynch) | Kitap Yorumu

Yazar: Paul Lynch, Çevirmen: Mert Doğruer,
Yayınevi: Delidolu Kitap

Kitabı okumak gerçekten çok zordu. Daha ilk sayfalarından beni yoğun bir belirsizlik, kasvet ve düşünce selinin ortasına çeken kelimeler hızla etrafımı sardı. Başlangıçta olayların ne olduğunu tam olarak anlayamasam da, karakterlerle birlikte bir çeşit kaosun içine çekildiğimi hissettim. Kaosun verdiği merakla hem hızla, hem de sarsılarak Eilish'in değişen yaşamına adımlarımı attım.

Kitap, İrlanda'da otoriterleşen reijimin sıkı yönetim ilan etmesiyle başlayan süreci, giderek artan baskı, yasaklar ve sebepsiz tutuklanmalarla gücünü arttırması ve nihayetinde muhalefet kanadındaki isyanlar ile otorite arasında çıkan iç savaşta yaşanan olayların etkilediği yaşamları, dört çocuklu bir ailenin üzerinden anlatıyor. Öncesinde evin babası Larry Öğretmenler Sendikası'nda yönetici olduğu için tutuklanıyor. Eşinin nedensiz olarak tutuklanması ve adeta kayıplara karışması evin annesi olan Eilish'in bir yandan ailesini bir arada tutma, diğer yandan inandığı değerlerin ellerinden kayıp gidişini sindirme mücadelesinin başlangıcı oluyor.

Kitap 3. tekil kişi ağzından ilahi bakış açısıyla yazılsa da, olayların anlatımı sanki gittikçe gerçeklik algısını yitiren Eilish'in birey olma halinden çıkıp dış bir göze dönüşerek, hatta kendini bile 3. tekil kişi olarak görerek, yaşadıklarını anlatıyormuş gibi bir his verdi bana. Kitabın anlatımı bilinç akışı tekniğine çok benziyor. Karakterlerin konuşmaları da, yaşanan olaylar da ayrıca bir noktalama işareti veya paragraf başı yapılmadan tek bir anlatı içinde yalnızca virgülden yardım alınarak ifade edilmiş. Bu durum kitabı okumayı benim için zorlaştırmadı, aksine bu anlatım şeklini beğendim, ancak kitabın diline alışana ve olayların içerisine girene kadar anlatımı biraz yadırgadığımı söylemeliyim.

Kitap gerçekten yaşanmış olayları anlatmasa da, dünyanın başka köşelerinde yıllardır otoriter rejimin ağır yaptırımlarını yaşayan özgürlüklerinden edilmiş ve hatta bu kitapta anlatılanın bin beterini deneyimleyen, insan olarak bile görülmeyen pek çok insan var. Orta Doğu yıllardır cehennemi yaşıyor. Bence distopik bir kitabın bile gerçek yaşamların korkunçlarının yanında hafif kalması, dahası bu kitabı okuyan muhtemelen pek çok Avrupa vatandaşının (kitap İrlanda'da geçiyor) bu gerçeği bile tam olarak anlayamayacak olması, çok daha sert bir distopyayı gösteriyor bize. Üstelik bu distopya bir kurgu da değil, gerçek. Aynı şekilde bu baskıcı rejimlerin nasıl küçük görünen değişimlerle başlayıp asla durmayacaklarını, tıpkı bir canavar gibi önce parmağınızı (ses çıkarma hakkınızı) sonra tüm ruhunuzu (varlığınızı) ele geçirmek isteyeceklerini, tüm bunların nasıl anlaşılamayacak kadar hızlı, adeta bir anda olabileceğini ve geriye düzeltilecek bir şey kalmayana kadar baskının, zorlamanın, ruhunu satanların size ve özgürlüğe dair her şeyi yutabileceğini göstermesi bakımından sarsıcı bir kitap.

Kitabın ilk yarısını okumak nispeten daha kolaydı ancak ikinci yarısında resmen boğulduğumu hissettim. Bence yapılan yaptırımların dehşeti kitapta tam olarak yansıtılamamıştı ya da dediğim gibi çok daha kötülerini bildiğim için beni derinden sarsmadı (karakterler en azından insan yerine konuluyorlardı??). Evet, hak ihlali ile başlayan sürecin hakların elinden alınması ve ardından savaş atmosferine dönen bir ülke tasviri yeterince korkunç ancak kitabı okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınızdır... bence kitaptaki somut olaylardan çok, Eilish karakterinin birbiri ardına yaşadıkları kayıplar, güçlü olma çabası, her kötü olayın ardından hala şaşırabilecek bir yan bulurken zamanla gittikçe katılaşması... kayıplarını değil yüreğinde, tüm ruhunda ve hatta bedeninde yanında götürmesi... Beni asıl boğan aslında buydu. Zaten kitap her ne kadar totaliter rejimlerin insanın yaşamını kabusa çevirebileceği konusunu işlese de, kitabın odak noktasında Eilish vardı. Eilish'in ailesi bile değil, Eilish'in gözlerinden değişen dünyası anlatılıyordu bence kitapta. 

Kitabı asla tekrar okuyamam. Gerçekten böğrüme öküz oturmuş gibi bir sıkkınlık hissediyorum. Ancak böyle ifade etmeme bakmamanızı istiyorum. Gerçekten çok etkileyici bir kitaptı.

Kitaplarla kalın.


Ihlamur.

 

Ihlamuru hep ayrı bir sevmişimdir. Kokusunu, tadını... beni adeta sıcacık sarar sarmalar. Ihlamur bana ev hissini veriyor. Sanki evini bir bardakta taşıyor ve buharıyla birlikte nereye gidersen git yanında götürebiliyormuşsun gibi bir his. Küçükken de hani ev çizince bacasından buhar çıkarırdık ya... bence buharın bu bağ ile yakinen bir ilgisi var.

Peki taşınmak nasıl hissettirir? Evini kutulara sığdırmak. Senin olan veya hayatın tamam burası olur dediği yerde kök salmak... O kök nereden gelir? Yaşamının başlangıcından mı filizlenir yoksa zamanla bir noktada mı oluşur? Bu kök hissi buhar gibi midir? Her an havada kaybolacakmış gibi... Yoksa tıpkı o buharın yüzünde hissettirdiği sıcaklık, burnuna yerleşen koku, hafızanda yer eden aşinalık gibi bir yerden mi varlığına kazınır?

Ihlamurun kokusunu içime çektiğimde nostaljik hissediyorum. Nedense ilkokuldaki pazar günlerim aklıma geliyor. Banyo yaptıktan sonra sobanın başında oturmak. Oysa bu bana evdeymişim gibi değil, göçebeymişim gibi hissettiriyor. Acaba bundan mı durduğum, hatta kök saldığım yerde bile göçebe hissetmem...

Devamını düşünüyorum. Bunu güzel bir yere bağlamayı. Böylece yazıma ''anlam'' katmayı. Ancak bende devamı yok. Bu kadarı bile zorlama, değil mi haydi söyle, itiraf et sevgili okur. Yine de gerçek. Bir göçebenin gerçeği. Bir göçebeye belki de her şey evini hatırlatıyordur.

Sanırım bundan olacak, 10'lu yaşlarımın sonunda bir göçebe olmayı hayal etmiştim. İnsanların aklına bile getirmeyecekleri veya yadırgayacakları pek çok yeri gezmeyi. Biliyor musun, ben aslında hep bir evim olmamasını istemiştim. Yani... daha gençken. Böylece içimdeki hisle dışım eşitlenir ve gerçek hissederim sanmıştım belki de.

Ama ben korkaktım. Hayır değildim. Sadece kafası karışmış bir kızdım. Kafam öyle çok karışmıştı ki, ben de korkak olduğumu sanmıştım. Oysa ben hayatta benim kadar cesur ikinci birini daha tanımadım. (Yine de tamam, korkaktım :). Acaba şimdi nasılım? Evim, bahanelerim olsun istemiyorum. Peki ama, bunu istemiyorsam, ne istiyorum? Yıllar içinde ne istemediğimi o kadar çok düşündüm ki, ne istediğimi bulmak için de düşünmem gerektiğine inandım. Oysa bu bir yanılgı.

Yine de bugünüme baktığımızda... ne bir göçebeyim, ne de bir yere kök saldım. İnsanlarda en çok bunu gözlemlerim. Bunu bilmeden yapıyorum. İnsanların kök saldıkları noktaları keşfetmeyi seviyorum. Belki de kendime bir cevap arıyorum. Şimdilerde bunu yapmıyorum. Galiba bu yüzden yazıyorum. 

Bu, ıhlamurun son yudumları gibi hissettiriyor. Soğumuş ama bir aroması var. Unutulmuş bir sıcak içecek gibi eksik ama yine de bir aroması var işte.

Ev bir haldir derler. Sence ev nedir?


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Alexander Rybak ve Ben.

 

Herkesin çocukluğundan, ergenliğinden ve gençliğinden gelen veya hayatının önemli bir anında ona eşlik etmesiyle içinde taşıdığı, özel bir yeri olan şarkısı veya sanatçısı mutlaka vardır diye düşünüyorum. O şarkıyı veya şarkıcının parçalarını dinlediğimizde içimizi nostaljik, hoş bir his kaplar. Bu şarkılar bizlere kırılma anlarımızda geldiyse belki buruk hissettirebilir ancak yine de içerisinde bir dost sesini de taşır. Öte yandan çocukluğumuzdan bugünümüze taşıdığımız şarkılar daha bir başka yaklaşır bize. Aradan kaç yıl geçerse geçsin, o parçalar işte oradadır. Tıpkı birlikte büyüdüğümüz çocukluk arkadaşlarımız gibi.

Benim için bu şarkıların başında sevgili Alexciğimin... öhömmm, yani pek sevgili Alexander Rybak'ın şarkıları yer alıyor. Onu ilk kez 2009'daki o meşhur Eurovision performansıyla keşfetmemiştim hayır. Daha doğrusu... kendisini 2009 yılında keşfetmedim. O yıllarda bizim evde, kardeşim sağ olsun, daha çok Düm Tek Tek esintileri hakimdi (hatta kardeşimin buna dair klipleri bile var, şşşş). Neyse dönelim Alexander ile tanışmamıza. Onunla tesadüfen karşılaştık. Nasıl oldu artık net olarak hatırlamıyorum. 2009'dan çok sonrası olmasa da, yine de rahat bir 3-4 yıl sonrasıydı. Okuldan anneannemlere gelmiş bilgisayarda dolanıyor müzik dinliyordum. Onun ilk kez bir sahne performansını açmıştım. Europe's Skies şarkısını söylüyordu. Onu nasıl keşfettiğimi -muhtemelen kazara elim videoya çarpmıştı- anımsamasam da, onu gördüğüm anda ağzım açık izlemeye başladığımı (tamam kapalı olsun :) hatırlıyorum. Sonra da o günü takip eden tüm günler boyunca uzun bir süre sadece kendisini dinledim diyebilirim.

Alex hayranlığım lise yıllarımda zirve noktasına çıkmıştı. Yani... ortaokulun son, lisenin ilk yıllarında genellikle onu dinliyordum. Malum, ergenliğin bana omuz attığı dönemler... Sana daha evvel anlatmıştım (ama muhtemelen çoğunuz yine de bilmiyor) kendime kendi paramla (harçlıklarımla :P) aldığım ilk ''büyük'' şey, mp3 çalarımdı. Kendisi maşallah hala daha sapasağlam. Yaklaşık 13-14 yıldır benimle. Kendi mp3'ümden önce teyzeminkini kullanıyordum. Laf aramızda onunkini daha çok seviyordum. Çünkü hem benim olmadan aşırıp kullanmak (izin de alıyordum tabi) tatlı bir his veriyordu, hem de daha küçük modellerdendi. Benimkisi ince uzun bir model (sanırım şu an üretilmiyor). 80 liraya falan almıştım ama bana pahalı gelmişti o dönem (belki de pahalıydı o yıllar için bilmiyorum). Sonra cıfkını çıkarana kadar mp3'ümü kullandım (hala kullanıyorum :). İşte, dolmuşla arşınladığım okul yollarımda bana eşlik eden arkadaşım, sevgili Alex'ti.

Hatta Alex'in bir resmini çizdiğimi hatırlıyorum ahahahahah. Ben ve resim?? Hatta bulursam o resmi sizlerle paylaşayım. Hatırlıyorum da bu resmi arkadaşlarıma göstermiştim, sonra birisi şurası şöyle olmuş deyip bana sormadan resmi ''düzeltmeye'' çalışmıştı. O kadar sinir olmuştum ki, o kadar... Saygısız! Neyse. :) O yıllarda (sanırım daha çok ortaokuldayken) her gün eve gelince yaptığım ilk şeylerden biri onun video kliplerini açmaktı. İzlenme sayısı artsın diye hahahahahahha. İşte sevince böyle seviyoruz. O yıllarda 10 milyon falan olan bazı videoları şu an 50 milyona ulaşmış olmalı (son yıllarda kontrol etmedim :P). Bence çok daha iyi yerlerde olmayı hak ediyordu. Ancak bazı kişisel durumlardan ve zamanla birlikte dönüştürmediği tarzından dolayı (evet gerçekten çok sevilse de) hak ettiği yere gelemediğini düşünüyorum.

Bu yazıyı yazma sebebim ise geçtiğimiz günlerde biricik Alexciğim hakkında saçma sapan bir yoruma denk gelmiş olmam. İşte kurt kocayınca köpeğin maskarası olurmuş... Sen, sen kimsin de benim Alexciğime... Neyse. Alex sanıyorum ki 2020 yılı civarında yaklaşık 10 yıldır antidepresan kullandığını, bu nedenle de artık midesinin ilaçları kaldıramadığını söylemişti. O kadar hoplayan zıplayan gülen adamın yıllarca ağır depresyonda olduğunu tahmin eder miydiniz? Kimse edemezdi değil mi? Adama ''neden hala gençsin'' falan diyorlar ama adamın çöktüğü aşikar. Bu çöküş, bence, 2018'den sonra başladı. Fiziksel olarak kasların erimesi, yüzün zayıfladığı için içe göçmesi ve bakışların cansız olması durumunu söylüyorum. Adamın resmen gözünün feri söndü. Bu durum beni gerçekten üzüyor. Bundan olacak zamanla onun canlı performanslarını izlemeyi bıraktım. Çünkü iyi hissetmediğini ona bakınca bile görüyorum. Tabii umarım iyidir ama sanmıyorum. Biz onu en prime dönemlerinde sanırken bile adam aslında depresyonla mücadele ediyormuş da anlamamışız, şimdi bedensel olarak bariz bir kütle kaybı yaşadığı dönemde iyi olabileceğini sanmıyorum bu nedenle. 

Ona hayran olma sebebim sadece yakışıklı olması, sempatik ve uçarı enerjisinden dolayı değil tabii ki. O parlak biri, değil mi? Onu çocukken ilk gördüğümde de böyle düşünmüştüm, şimdi herhangi bir performansını izlediğimde de aynısını düşünüyorum. Bence zaten onun 2009'daki Eurovision macerasıyla başlayan keşfediliş süreci de bununla ilgili. Kendisi bile aslında o yıl kendi şarkısından daha iyi şarkıların olduğunu söylemiş. Bunu tabii kibarlıktan da demiş olabilir ama gerçekten de müzikal anlamda onun şarkısından (Fairytale) daha iyi pek çok şarkı olabilir. Peki o zaman bu şarkıyı bu denli özel yapan ne? Bu sorunun yanıtına dair fikirlerimi söylemeden önce ben biraz daha geri sarmak istiyorum. Canım Alex'in çocukluğuna.

Alex, müzisyen bir anne babanın çocuğu. Annesi ünlü bir piyanist, babası klasik kemancı. Böyle bir ailede doğunca e yani ister istemez çocuk da müzikle iç içe oluyor olmalı. Nitekim Alex de çok küçük yaşlarında keman ve piyano çalmayı öğreniyor. Evet biz onu daha çok kemanıyla özdeşleştirdik ama o aslında piyano da çalabiliyor. Aslında 2009 yılındaki Eurovision başarısından önce 2004'te ülkesi Norveç'te düzenlenen Kjempesjansen isimli genç yetenek yarışmasını kazanmış. Bu başarısı da zaten onun 2009'da katılacağı Eurovision için önünü açmış.

Fairytale şarkısını sanıyorum ki pek çoğunuz biliyordur. Günümüzde bile hala popüler olan bu şarkı, bir dönem pek çok telefonun zil sesi olarak kullanılmış. :) Özgün keman tınıları artık bize kemençeyi mi çağrıştırıyor bilmiyorum, pek çoğumuzun içinde yer etmiş durumda. Bu şarkıyı bu kadar zamansız yapan şey sizce ne olabilir? Bence... şarkının bir ruhunun olması.

Sanat eserlerinin yaratım aşamasında sanatçılarının onlara yüklediği kendi parçalarıyla (hisleri, düşünceleri ve hatta belki fiziksel tepkileri) ruh kazandığını ve bu ruhun onu tüketenlerce (bu eser bir şarkıysa sözgelimi, onu dinleyenlerce) yüklenen anlam ile birlikte ise genişlediğini, zenginleştiğini düşünüyorum. Alex de bu şarkıya bir ruh vermiş. Söylenenlere göre bu şarkıyı, Norveç'in dağlarında inzivaya çekildiği bir dönemde onu terk eden beş yıllık kız arkadaşının ardından yazmış. Dikkat ederseniz her ne kadar masalsı bir atmosferle ve Alex'in kıpır kıpırlığıyla söylense de aslında şarkıda hüzünlü bir aşk öyküsü anlatılıyor. Aslında şarkının yansıttığı hisse ''hüzün'' demek bile şarkının aktardığı hisleri tam olarak karşılamıyor gibi. Çünkü bu şarkı bir yaşanmışlığı anlatıyor. Bir öyküyü, yaşamı, deneyimi... Bu nedenle de içinde tek bir his yok; hüzün, isyan, belki öfke, umutsuzluk olduğu kadar, şarkının içinde umut ve kabulleniş de var. Şarkının bir ruhu var derken kastettiğim de buydu.

Bir esere ruh verebilmek bence herkesin yapabileceği bir şey değil. Özellikle de 2000 sonrası eserlerde bu hissi yakalayabilmek zor. Yine yineliyorum, bir eser müzikal anlamda çok başarılı olabilir, öyle olmasa bile insanı moda sokabilir... çok dinlenebilir vs vs. Ancak her eserin, içe işleyen bir tınısı, bir duygusu, bir ruhu olamaz. Alex'e hayran olma sebeplerimin başında da bu geliyor diyebilirim. Tabi ki çocukken bu kadar derin düşünmemiştim ancak öte yandan onu dinlediğim tüm o uzun yıllar boyunca aslında onun parçaları benim her hüzünlü, sinirli, mutlu, umutlu anıma eşlik etti. Belki de ben sanatçının şarkıya verdiği özü (ruhu) kendi hislerimle büyütmüş de olabilirim tabii.

Aynı zamanda Alex hisli bir sanatçı olmanın yanı sıra, yetenekli ve donanımlı da bir insan (bu da Alexander Rybak övme yazısı oldu ahahahahha, olsun artık o kadar da). Kendisi ana dili seviyesinde İngilizce, Rusça, Belarusça ve Norveççe biliyor. Hatta Rusça şarkıları da var. Şu detay beni gülümsetiyor... Kendisi kariyerinin başında bir delikanlıyken aslında İngilizce'yi bariz bir Rus aksanıyla konuşuyordu. Yıllar içinde hem dünyayla iletişim kurmak için İngilizcesini geliştirmiş olmalı, hem de bir dönem Amerika'da yaşadı (ki o dönem takıntılı bir takipçisi olduğu için zor günler yaşadığını ifade etmişti, adamın iliğini sömürdünüz be yeter). Bir röportajında artık Rusça'yı eskisi kadar akıcı konuşamadığını ifade etmişti. Yani zamanla İngilizce ana dili seviyesine yükselmiş. Kullandığımız dilin üzerimizdeki etkisine güzel bir örnek. Öte yandan kendisi bir programa katılmıştı. Orada Norveççe konuşurken İsveççe konuşan başka bir sanatçı ile birbirlerini rahat anlamışlardı. Bu durum da diller arasındaki geçişe güzel bir örnek aslında.

Neyse konuyu dağıtmayalım, öhömmm. Sevgili Alex'i çoğu kişi, belki de haklı olarak, Fairytale ile tanıyor biliyor ancak kendisinin gerek İngilizce gerek Rusça başka güzel şarkıları da var. Müzikal anlamda tarzını oturtmuş, dahası farklı dillerde eser vererek geniş bir kitleye ulaşmak için kendine imkan yaratmış bir müzisyen kendisi. Hatta bazı şarkılarının birkaç dilde versiyonları bile bulunuyor. İskandinav halk müziği ezgilerini pop müzikle birleştirerek kendine has bir stil oluşturmasıyla öne çıkıyor. Sahne performansları da hep hoplamalı zıplamalı, hatta hayranlarına öpücükler atmalı ve bol gülüşmelidir bu abimizin (hayır canım ne münasebet ne abisi, yani Alexciğimin :P).  Buna rağmen, bence, tüm bu özgünlüğüne rağmen beklenen çıkışı yapamama sebebi yıllar içinde doğal olarak rahatlıkla kazanabileceği karizmayı reddedip çocuksu enerjiden devam etmesi. Tabi ki biz onu kasmamasıyla sevdik ama bu kadar çocuksu hava artık 40 yaşındaki birinde olmuyor gibi. İnsanların kendisini hala ''yaşlanmıyor'' olarak etiketleme ve şarkılarına daha hafif bakmalarının nedeni bence bu. Bu kötü bir durum demiyorum ancak bir yerden sonra ağırlığını koysaydı, yani belki araya daha farklı eserler veya sahne performansları serpiştirseydi, bence çok daha farklı bir konumda olabilirdi. Gerçi dünya turnelerine çıkıyor ve baya da ilgi çekiyor ama bilemiyorum. Ben de destekliyorum ve hep yüzümde gülümseme oluşturuyor ama demek istediğim, bence daha iyisini yapabilirdi. Gerçi adam belki bundan dolayı depresyona bile girdi (sebebini bilmiyorum) benim dediğim şeye bak, puuu bana...

Ayrıca Alex'in en büyük, artık hata mı desem bilmiyorum, olduğu yerde takılı kalma sebebi Eurovision'u bi' salamaması nedeniyle oldu bence. Kendisi her yıl mutlaka Eurovision hakkında konuşur eder, ki evet bunda bir sakınca da yok (evet benden izin alacak adam :). Ama çok fazla Eurovision ekseninde döndüğü için, tabir yerindeyse, ''Eurovision şarkıcısı'' olarak kaldı. Akıllara öyle kodlandı yani. 2009'daki başarısı tabi öyle yabana atılmamalı bu arada ama sal abi artık :). 2009'da Norveç'i temsilen katıldığı yarışmada 387 puanla diğer yarışmacılara -amiyane tabirle- tur bindirmişti (gururlu pozumu gördünüz mü :)- Daha sonraki yıllarda puanlama sistemi değiştiği (puanlar yükselmiş) için onun rekoru kırılmış tabii ama bildiğim kadarıyla aynı puanlama sistemindeyken onun rekorunu kıran çıkmamıştı. Bu kadar başarının üstüne 2018 yılında bir kez daha Norveç'i temsilen yarışmaya katılmış (ki bence o şarkısı da güzeldi) ve 15. olarak yarışmayı tamamlamıştı. Bence ikinci kez katılmasında bir hata yoktu ama abicim otursaydın yerinde de namın yürüseydi demeden de edemiyorum tabii. :)

Alex hakkında başka söyleyecek bir şeyim var mı diye düşünüyorum... Kendisi klasik keman eğitimi almış bir sanatçı. Üstüne 2020'li yıllarda Amerika'da film müzikleri üzerine yüksek lisans da yaptı. Trolle og den magiske fela isimli çocuk müzikali için bir albümü bulunmakta ve ayrıca Frozen'in (Karlar Ülkesi) Norveç versiyonunda Kristoff karakterini seslendirdi. Yine Norveççe dublajı için  Ejderhanı Nasıl Eğitirsin animasyonundaki Hıçkıdık (Hiccup) karakterini ve filmin bazı müziklerini seslendirdi. Ayrıca bir dönem bir dans yarışmasında, bir dönem müzik konseptli bir programda yer almıştı (isimlerini bulmak zordu, siz arayıveriniz :). Yani aslında Alex sahne sanatlarıyla hep iç içeydi. Bu da onun sahne performanslarındaki enerjisini ve izleyenleri hipnotize etme yeteneğini açıklıyor. :) 

Aynı zamanda, işini sevmesinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum, müzik klipleri de özenilmiş, samimi ve anlamlı oluyor. Ayrıca gerek şarkıları, gerek klipleri aslında bir bütün olarak hikaye anlatıyor. Yıllar önce yalnız bir aşk meleğiyken, yıllar sonra aşkını bulan Alex'i -bana kalırsa- aynı terasta bu sefer yalnız değil sevdiğiyle birlikte görüyoruz. Kliplerindeki böyle tatlı eş zamanlılıkları görmeyi ayrıca bir seviyorum. İlgimi çeken diğer bir durumsa, sevmeyi ve aşkı bu kadar derinden hisseden birinin tüm şarkılarının aşkından uzakta yalnız bir adam hakkında olması.

Ben onun yeteneğini, her ne kadar ufaktan dokundurma yapsam da çocuksu ve aslında saf duru enerjisini, işini sevmesini, kendi sesini bulmasını ve yıllarca bunu yansıtmasını ve en önemlilerinden biri olarak hayranlarına değer vermesini çok seviyorum. Ayrıca kendisinin lego koleksiyonu var ve sanırım futboldan hoşlanıyormuş (ek bilgiler :). Bana hep iyi biri izlenimi vermiş, kendi halinde ve yetenekli bulduğum bir müzisyen olmuştur. Yine de dediğim gibi psikolojik olarak daha iyi hissetmesini ve ün anlamında daha iyi bir noktada bulunmasını isterdim. Henüz daha 20'li yaşlarının başında sadece kendi yeteneğiyle bu denli büyük bir başarı ve ün kazanabilen ve üstüne yıllar içinde samimiyetini hiç kaybetmeyen insan çok çok çok azdır. Dahası o tüm şarkılarının sözlerini kendi yazıyor, kendi besteliyor, sahne şovlarında bir an yerinde durmuyor, hayranlarına gönülden bağlılık taşıyor. (Evet çok seviyorum :).

Yukarıda da tarzını ''çocuksu'' bulmakla kendisini bir küçük eleştirsem de... ben bunu çok kıymetli buluyorum. Kendi sesini korumasını gerçekten ilham verici buluyorum. Sanırım onu bu kadar çok sevmemde en etkili olan özellik bu. Gerek bir sanatçı olarak, gerekse insan olarak ilham bulduğum birisi. Gerçekten tanısam bu kadar mutlu olsun isteyebileceğim, bende yeri apayrı olan, ilk aşkım ve fangirllüğümün zirvesini yaşadığım çok yetenekli bir müzisyen. Umarım çok da mutlu olur. Öpücük öpücük ve iyi dilek bulutları hokus pokus. :)

Senin de böyle sevdiğin bir çocukluk şarkıcın var mı?


Favori Alexander Rybak şarkılarım 

(playlistler vardı ama karman çormandı, bu bakımdan ben duruma el atıp bir liste hazırlamaya ve fırsat bu fırsat nostalji yapmaya karar verdim):


1. Alexander Rybak - Fairytale (LIVE) | Norway 🇳🇴 | Grand Final | Winner of Eurovision 2009

2. Alexander Rybak - "Europe's Skies"

3. Александр Рыбак - "Небеса Европы"

4.  Alexander Rybak - "Roll With The Wind"

5. Alexander Rybak - "Funny Little World"

6. Alexander Rybak - "Leave Me Alone"

7. Александр Рыбак "Стрела Амура" (Strela Amura)

8. Alexander Rybak - "OAH"

9. Alexander Rybak ft. Opptur - "FELA IGJEN"

10.  Alexander Rybak - "Котик" / "Kotik"

11. Alexander Rybak - I Came to Love You

12. Alexander Rybak - No Boundaries albümü

13. Alexander Rybak - Mom (çok şekeeeerr)

14. Alexander Rybak - My Whole World

15. Alexander Rybak - “That’s How You Write A Song” (Extended Version) Eurovision 2018 Norway

16. Alexander Rybak - Fairytale & That's How You Write a Song. Melodi Grand Prix 2019

17. Alexander Rybak (for my fans) - Just The Way You Look Tonight

18. Alexander Rybak - INTO A FANTASY (official soundtrack for "How To Train Your Dragon 2")

19. Александр Рыбак - Старый Клен (из к/ф «Девчата») LIVE @ Авторадио

20. Alexander Rybak - Funny Little World (konser)


Bonuslar (çok çok gençken, ki zaten yarışmaya katıldığında 23 yaşındaydı vay be)

1. Eurovision 2009 Norway - Alexander Rybak - Fairytale

2. Alexander Rybak - Fairytale in "Voice of Lithuania" (12.04.08) (bu performansını çok seviyorum ama hanım abla sadece bağırmış poooffff pof :)

(Arkadaşlar bence bu adam nazara gelmişşş, gerçi nazara gelmiş hali bile parlak neyse)


Ve biz onu hep eğlenceli görüyoruz ama o klasik müzikleri de çalıyor:

1. Alexander Rybak - Vivaldi Summer

2. Alexander Rybak - Hungarian Suite - A-minor csardas - 18.08.2013

(bu kadar örnek yeter :P)


Son yıllarda da (2020 sonrası) çok aktifti bir sürü gerek İngilizce gerek Rusça şarkı çıkardı ama ben onun eski şarkılarını (yukarıda örnek verdim bir dünya) daha çok seviyorum.


Tabi başka çok sevdiğim ama gözümden kaçan parçaları da olabilir.

Sevdiğim başka kemancılar da var ancak hayatlarına vakıf değilim :P


:)))


Popüler Yayınlar