İçimizde hissettiğimiz her şey, aslında iç dünyamızın haritasını şekillendiriyor. Bazen boğazımızda takılı bir yumru, bazen midemizde bir topak... bazen kalbimizde minik iğne dokunuşları, bazense cam kırıkları. Peki neşe? Neşeyi hissederken genelde onu görüyoruz, duyuyoruz, tadıyoruz, dokunuyoruz sanırım. Neşe bizimleyken, onu düşünmeyiz. Neşe insanın şekillenmiş haline mi gelir; anda var olduğu şekildeyken, tam o andayken, mi gelir?
Araba kavislerden geçerken bir filmi kaydeder gibi gökyüzünü kaydediyorum. Uzaklaşan yakınlaşan bulutlar, mavilikte kaybolmuş solgun ay ve belki yapraklar yapraklar. İnsanlara hikayeler uydurmayı da seviyorum. İnsanların yüzünde okuduğum duyguya bir hayat tanımlamayı çok seviyorum. Bunu aslında çok uzun zamandır yapmamıştım. Ancak geçtiğimiz günlerde bunu hatırladım. Sevgili Eva Luna'nın yardımı dokundu mu bilmiyorum (her ne kadar bana çok önemli bir sırrı fısıldamış olsa da), yine de ondan ilham almış olmalıyım ve insanlara odaklandığımda, uçuşan öykülerini görmüş olmalıyım.
Bunu kısa kestim. Kısa bir anda esen bir rüzgar gibi bir his. Kış rüzgarı gibi değil hayır. Yaz rüzgarı gibi de değil. Kışın esen bahar rüzgarı gibi. Sanki orada olmamalı ama orada olması neşe veriyor gibi.
Sanırım benim neşe tanımım tazelikle alakalı. İçimi genç hissettiğimde neşeleniyorum. Hissettiğimde, yaşadığımı hissettiğimde, bir anda binlerce yıl gençleşiyorum.
Çok saçma şeyleri kafaya takıyoruz. Instagramda bazı yardım hesaplarına denk geliyorum. Kıyas yapmak asla değil ama... Yaşadığın hayat aslında, var olan haliyle bir hediye. Daha iyiye gitsin, gitsin tabi en güzelleri olsun... Ama yaşamak, özellikle de sağlıklı, tok, kışın ısınabildiğin, ferah bir vicdana sahip olduğu bir yaşamı yaşamak, çok çok ÇOK kıymetli bir hediyedir. Bunu unutmamak gerekli.
Babaannemi hatırladım geçen ayın bir gününde. Ocak ayının bir gününde vefat etmişti. Zaten çok yaşlı olsa da, bu söylem bana hep çok acımasız gelir ya, ölümü beni sarsmıştı. Hatta bu kadar sarsılacağımı, onu her hatırladığımda ağlamadan duramayacağımı tahmin edemezdim. Bayramlarda ziyaret ederdik ve ömrünün son yıllarında bize yakın oturdu. Yine de, hiçbir zaman gerçekten (ikimiz) yakın değildik. Buna rağmen, çok üzüldüm. İnsan bir akrabası ölünce üzülür tabi. Ama bu, başka bir üzüntüydü. Onun gidişine üzüldüm biliyor musun? İnsan olarak, onun. Kış günü olmasına rağmen gökyüzü öyle parlak ve maviydi ki... O an cenazesinde ağlamaya başladım ve dakikalarca ağladım. Tıpkı onu her hatırladığımda ağladığım gibi... O çok güzel bir kadındı. Çok yaşlıyken bile, çok güzeldi. 88. doğum gününde bunu ona söylemiştim de kabul etmemişti. Keşke etseydi, çünkü gerçekten çok güzeldi.
O günden sonra, masmavi bir gökyüzünün altında yaşamanın güzelliği beynime kazındı. Çünkü her insan, her bir insan, bu gökyüzünün altında olmayı, bir gün bile olsa daha yaşamayı, yüreğinde arzular diye düşündüm.
Geçen gün gökyüzünü izlerken, insanların değişen duygularla dolu yüzlerine göz atarken hani, değişen bu hayatlar bana umut verdi. Geçip giden vitrinler, değişen sokaklar... Yaşamak istedim. Kısa kısa görüntüler aklıma doluştu. Mutlu anılar. Gelecekten gelen anılarım. Onları çok sevdim. Çok çooook ÇOK sevdim.
Sana kalbimi açmayı özlemişim. Çünkü bu da beni gençleştiriyor. Tıpkı Howl'un Yürüyen Şatosu'ndaki Sophie gibi. Benim Ghibli film karakterim o değil ama onunla da benzer yönlerim olduğunu görüyorum. Sanırım o filmlerdeki çoğu karakterle benzer özellik ve hissediş biçimi bulabiliriz. Çünkü insanların değişen yüzlerindeki duyguları aktaran filmler onlar da. Her insan her şeyi hissedebilir, yeter ki ona tutunmasın.
Kötü hisler veya kötümsü (buruk) hisler, ucu iyi bir noktaya bağlansın ya da bağlanmasın, aslında içimizde daima değişen ve bu gökyüzünün altında biz nefes alıp verirken değişecek olan şekiller oluşturuyorlar. Bugün mutluydum. Birine ders anlattım. Bu konuda gerçekten iyiyim. Hayatta en iyi yaptığım şeylerden biri bence öğretmenlik. Sonra anlatmak. Bunu da düşündüm geçen gün. Hani o, değişen yüzleri gördüğüm geçen gün. İyi olduğum şeyi düşündüm. Ben ne konuda iyiyim diye.
Kendimi yıllarca neden kötülediğimi artık anlayamıyorum. Kendimi gerçekten sevememiş olmamı... Sebepleri görüyorum ve anlıyorum ama yine de... İnsan böyle birini nasıl sevmez ki? Ne istedim acaba kendimden? Kim olmak istedim? Ne istedim!.. Bunu yargılayan bir yerden söylemiyorum. Sadece saçma geliyor işte. Çok saçma. Sanırım büyürken böyle şeyler olabiliyor. Yine de, sanırım, kendim başkası olsaydım, kendime çok kırgın olurdum ve bir daha onunla arkadaş olmazdım. :)
Geçen ayın üçte ikisinde bir kitap okumuşum. Kalan üçte birlik zamandaysa hunharca okumuşum ahahahahah. Neden böyle oldu bilmiyorum. Ben gerçekten böyleyim. Bazen kendimden geçercesine okuyorum. Bir şeyleri kazır gibi. Anlıyorum da okuduklarımı. Bütün olarak anında algılıyorum. Sanırım sorunum veya takıldığım nokta buydu. Bütün olarak görmek, bilmek isteği. Benim yaşamım bir kitap değil. Öyle olsa bile bitmiş değil. Hepsini zaten göremem! Henüz yok... Binlerce ihtimal içinden hangisi olabileceği belirsiz. Oysa ben bu harikalığı bırakıp içimdeki boşlukları yok etmeye çalışıyorum. Şu olursa bu olacak, bu olursa şu... Olmayacak. Çünkü boşluk ASLA kapanmayacak. Bunu önceden çok isterdim. ÇOK. Sonra kapanmayacağını anlayınca, yalandan bir iki üzüldüm... ama bu üzüntü beni alıştırdı da sanırım. Yine de boşlukla yaşamak istemiyordum! Kim ister ki... O zaman yaşama. Boşluğu yok edemezsin. Ama ona bir hikaye verebilirsin. Onu dönüştürmek için değil, onu görebilmek için.
Geçen ay okuduğum kitaplardan bunu öğrendim.
Bazı geceler kendime tarot falı bakıyorum. Çıkan sonuç beni tatmin etmiyor. Görmek istediğim şeyi göremiyorum. Kartlarda bir hikaye arıyorum. Bana benim hikayemi gösterin sevgili kartlarım... Belirsiz. Çünkü onu ben yazmalıyım.
Instagramda bir hesapta (adı aklıma gelmiyor) eskiden bir gönderi görmüştüm. Howl's Moving Castle filmi ile ilgili. Orada sevmenin de sevilmek gibi insanı değiştirdiği (gençleştirdiği) fikri üzerinde durulmuştu. Yazının detaylarını pek hatırlamıyorum ama; Sophie'nin büyünün etkisinde yaşlı bir kadınken bile bazı sahnelerde genç görünme nedeninin sadece Howl onu öyle gördüğü için değil, kendisi de sevdiği biri için veya bir amaç bulduğu bir şeyi yaparken gençleştiğinden dolayı olduğu anlatıyordu. Sevmek, sevilmek gibi, belki de bazen daha da fazla, insanı gençleştiriyor diyordu. Buna sonuna kadar katıldığımı düşünmüştüm. Beni bu hayatta en çok kıran şey, hep, sevgimin yeterince görülmemesi oldu. Annemle başladı ve sonsuzluğa kadar devam etti. Sanırım bu nedenle hep sevecek bir şeyi istedim. Oysa ben, seven bir insanım. Yaşamı seven bir insan. Tamam, yaşamak bazen (çoğu zaman) içimi bayıyor olabilir... ama hiç kimse, ama hiç hiç kimse, yaşamı çok sevdiğim konusunda aksini iddia edemez. Zaten aksi olamaz ki... Aksi olamaz... Belki de bu yüzden kendime durmadan acı yaratmışımdır. Belki de aslında sadece... bunu tüm bir çölü yürüdükten sonra (yaaa ben yalnız penguen değilim :P) fark etsem de... insanların farklı sevme biçimleri olabileceğini, sevgiyi farklı şekillerde ve oranlarda kabul edip verebileceklerini kabullenmeliydim. Yapamadım. Özgünlüğe bayılan ben, her insanın farklı olduğunu kabul etmek istemedim. O insanı sevmeyi çok istiyorsam, bunu düşünemedim.
Ben önceden Dünyalı bir cadıydım. Hatta biliyor musun, bir sır, eğer koşullar azıcık yardım etseydi dünyalı bir Cadı bile olabilirdim. Acaba hala olabilir miyim diye düşünüyorum. Olabileceğimi de biliyorum. Yine de...
Beni hayatta ilerleten bir şey var. Çok parlak bir şey. Onu sen görsen, sen de görsen... ah bir görsen sevgili okur... Benim adıma sen bile sevinirdin bence. O benim aradığım bir şey değil. Sadece, bana yol gösteren bir şey oldu hep. Bana daima, bir ''cadı'' olduğumu hatırlatan bir şey. Çok yalnız hissettiğim gecelerde sanki canımdan can kopuyor gibi saçma sapan ağladığım bir şey. Bana pek çok şeyi yine saçma salak küçümseten bir şey. Benim bile buna inanmadığım ama başka tutunacak bir şeyim olmadığı için he deyip geçtiğim bir şey.
Canımı yakan bu değil. Canımı yakan bir şey yok. (Ama vardı. Uydurmasyon veya gerçek... ya da karışım; ama vardı. Gözyaşlarım bazen doğallıkla aktı. Saf gözyaşı... Artık bunu ayırt edebiliyorum. İnsan yalnızca bu tip gözyaşına izin vermeli bence. Ben artık böyle yapacağım.)
Yine de bazı geceler ağlıyorum. Son beş yılda bazen korkuyordum. Küçükken bile hiç korkmayan ben, nedense bazen bazı geceler korkuyordum. Sonra bir baktım ki, Neptünlü olmuşum. Oradan, imgeler dünyasından, çok şey öğrendim. Yine de ben, yaşamı seviyorum.
Bir cadı (mecazen canımmm), dönüştürendir. Geçen gün işte kendime has yeteneklerimi düşünürken aklıma en başta bu geldi ve aklıma gelen diğer tüm cevaplar hep bir şekilde buna bağlandı. Bu iyi bir şey değil. Çünkü yeteneğimi kullanmayı hiç beceremedim. Becerdiğim zamanlar da kesin kazara olmuştur. Buna rağmen, yine de, zordu. Kendim olmak istiyorum diye yeri göğü inletip kendimden kaçmamın nedeni de sanırım buydu. Çünkü bu yetenek bana hep yalnızlık getirdi diye düşündüm içten içe. Bu yüzden, kendimi susturmak için, yıllarca kendime bilerek veya bilmeyerek kötü davranmış olmalıyım.
Kalbimde bir hüzün hissediyorum. Bunu sana söyleyebilir miyim? Belki de böyle şeyler söylenmemeli. Söylenmezse kaybolurlar değil mi? Kaybolmasalar bile içinde yaşayıp giderler. Sen de dışında yaşayıp gidersin. Bir dünyalı yaşamını güzelce yaşarsın. Nedense bu bana hiç yetmedi. Ama sorun değil. Artık ister bir dünyalı, ister bir Dünyalı, istersem Neptünlü ve hatta uzak galaksilerden bir yerli olayım... sorun değil.
Çünkü benim de anılarım var. Yaşanacak anılarım.
Güzel bir ay dilerim.
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
