Belki de bırakmayı öğrenmek benim almam gereken bir dersti.
Bu cümleyi kendime kurduğumda hafifçe tebessüm ettim. İnsanın bir cümleyi sadece diliyle ve hatta ''doğrusu bu'' diyerek zihniyle onaylayarak bile söylemesi ile, kalbinde hissederek söylemesi arasında fark var. Hep kalpten bahsediyorum. Hani şu görevi kan pompalamak olan organdan. Orası aslında zihnin bağrış çığrışlarının, ılımlı konuşmalarının ve fısıltılarının ötesindeki sessizlik. Sessizliği duyabildiğinde, kalbin ferahlıyor.
Bazen geçmiş yaşantıların izi bugüne de erişebiliyor. Hatta bazen devam da edebiliyor. Ama aynı şekilde değil. Bazen kopuk kopuk, bazen belli belirsiz. Hatta bazen gerçekten kopmuş oluyor da, biz belki de (ben belki de - kendimi rahat hissetmek için işe seni de katıyorum kusura bakma ;), daha alışıldık olduğu için güvende hissediyorum yanılgısı ve aslında alışkanlığıyla o kopmuş bağın bir ucundan çekiştirmeye ve onu bugünümüze ve hatta yarınımıza doğru sürüklemeye devam ediyoruz.
İşin ilginci, geçmişi yarına sürükleyemezsin. Hatta bugünü bile. Çünkü yarın henüz yaşanmadı.
İşte bu benim ikinci yanılgım olmuştur hep. Yarının henüz yaşanmadığı gerçeğini beynim bilgiç tavırlarıyla bana söylese de, ona inanmak benim için nedense hep zor olmuştur. Kendimi bırakmak, teslim olmak... Oysa çok kolay seçenekler var. En başında ilerlemekle başlayan bir sürü seçenek. Ama bu noktada sanırım beni asıl geren kalbimin sessizliği oluyor. Neden konuşmuyorsun kalbim, diye düşünüyorum. Bir cırcır böceği için suskunluk zor bir şey; çünkü alışılmadık.
Ve bu noktada, birine ihtiyaç duyduğumu düşünüyorum.
Bir karar alırken içimde görev birliği yaparım. O kararın her bir parçasını inceleyecek düzenekler ve sorular. Bırakabilecek miyim, sanırım son sorum hep bu oluyor. Bu cümle kurulumuyla değil hayır. Yani işte... hem bırakmak ne ki?
Akışa bırakmak belki. Belki, bir noktada bırakmak. Belki de... bittiğini kabul edip bırakmak.
(Çünkü her şeyin bir ömrü vardır.)
Güzel olmayan şeyleri bile tutmak benim en büyük boş meşgalem. Hayır, güzel olmayan değil de... Artık bana hizmet etmeyen veya en başından beri bana hizmet etmeyen ama benim ancak kabul edebilecek olgunluğa veya o kabulü taşıyabilecek bilinç gücüne erişme haline gelmemle algıladığım yararsız çabam veya sadece isteğim olan... şey. En fenası da isteklerdir tabi. Bir şeye çaba verince de bırakmak zordur da, en azından kafanda veriler oluşmuştur. Artılar eksiler... Oysa istekler öyle değildir. Onları bırakmak bu nedenle beni hep en çok zorlayan olmuştur. Veya bu bazen istek bile olmaz ama bunun adına ne demeliyim bilmiyorum. Galiba hepsi aynı: Tutunmak. Kopmaktan korktuğun için tutunmak. Çünkü o kadar sıkı tutmuşsun ki, o ''şeyi'' artık parçan sanıyorsun.
Böyle olduğunda bazen ağlarım. Aslında hayatımdaki birkaç ağlamam dışındaki çoğu ağlama nedenim bu olmuştur. Bırakmak bana kendimi yetersiz hissettiriyor sanırım. Oysa ölü veya olmayan bir şeyi tutmak bizden canlı şeyleri de götüren bir şey. Böyle durumlarda bırakmak hep en iyisi.
Tabi zihin söyleyince olmuyor öyle. Kalp susmalı. Ferah ferah susmalı. Böylece anlıyorum ben. Tamam diyorum, zaten çoktan bırakmışım ki.
(Aslında bu her şeyle ilgili biliyorsun. Tuttuğun şey artık olmayan kabuğun. Bu, savunmasız hissettirebilir. Ama belki de artık başka bir şey olmasını kabul etmeli ve izin vermelisin. İznini kabul etmelisin.)
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
![]() |
| (Kim Bağışlayacak Beni - Birhan Keskin) |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder