Sevgili Nil'in şu güzelim yazısı bana kendi renk tayfımı düşündürdü. İçimde dönüp duran renkten bir çark. Bunu düşündüm. Zaman içinde ışığın ve karanlığın durmadan dönüp duran bu çarktaki izlerini fark ettim. Benim hep renklerim vardı ve hep olacak diye düşündüm. Bazen pastel tonlar, bazen tatlı, bazen cırt, bazense koyu. Hepsini sevdiğimi ve hepsinin dokusunu keşfetmekten hep keyif alacağımı fark ettim.
Ve bunun bana yetmediğini. Bazen yetmediğini ve bazen yetmemeye devam edeceğini fark ettim. Bunun yalnızlık için altın bir bilet olduğunu, çok önceden fark ettim. Ancak insan, eninde sonunda kendisidir ve ben, renk tayfının dokusunu inceleyen bir kızım. Koca bir kız. Canım Nil de böyle yazmıştı yazısında, koca bir kız olduğunu. Renkleri görebilenler değil ama -bence- renklerin dokusunu bilenler, hep içlerinde kız kalırlar. Yaşları büyür, böylece kocaman bir kız olurlar ama hiç kadın olamazlar.
Ben kendi öykülerimi yazmaktan hep, onlara isim bulamadığım için kaçmışımdır. İsmi olmayan varlıklar, gerçekten varlar mıdır? Bu soruyu direkt olarak düşünmesem de, içten içe derin de bir hisle, bunu sorguladım. Onların bir şekilleri yok, bir renkleri. Onlar renklerin dokusuna hakim canlılar, ancak bir şey değiller. Ben de öyleyim, bunu düşündüm. Renklerin dokusuna hakim birisi ancak bir renk değil ve asla da olmayacak. Çünkü yapısı buna uygun değil. Bunu sorun olarak görmesem de, biliyorsun, bu, yalnızlığa altın bilettir.
Burada hiç gerçek karakterlerim olmadı. Zaten blogda hiç öykü yazmadım. Bazen belki genç kadınların ve genç adamların karşılaştığı anlatılar. Onları hiç göremedim, çünkü sadece renk demetlerinden ibaretlerdi, şekilsizlerdi. Belki de bir şekilleri olsun istemedim. Onlar yalnızca genç kadınlar ve genç adamlar olarak kalsınlar da, tüm o renklerden doğan daha baskın bir rengi görelim, göreyim, istedim. Biz olmaya gümüş bilet. Bu, tüm o anlatılardaki en sevdiğim renkti.
Sanırım ben hayatımda da böyleydim. Hep, tek bir baskın renkten ziyade, farklı renklerin karışımıyla ilgilendim. Yeni renkler üretmekle. Benim veya bizim renklerimizle.
Küçükken mavi ile beyaz renklerini birbirlerine karıştırırdım. Bunu geçen gün de yaşadım. Mavi kelimesi yerine beyaz diyecektim az kalsın. Mavi rengin mavi, beyaz rengin beyaz olduğunu bilsem de, kelime formunda sanki tam tersi daha uygunmuş gibi gelirdi bana. Hala arada hatlarım karışıyormuş. Bazen bazı durumlar için de böyle hissediyorum. Bazı yaşantılarım, yaşanmatılarım. :) Sanki başka bir renk olmalıymış da, mevcut rengin adını söylemek kafamı karıştırıyormuş gibi bir his.
Belki de benim bulmam gereken uygun bir ton var ve bu, farklı renk demetlerini karıştırmamla olacak. Bu, beni o kadar sinirlendiriyor ki! Altın biletler insana bunu yapıyor. Neden, diyorsun, ne vardı sanki... Hayır demiyorum. Çünkü ben renklerin dokusunu görebilen koca bir kızım ve hep öyle kalacağım.
Bu arada şunu da ekleyim... Bu bahsettiğim mevzu, hiç büyümemenin sorumsuzluğuyla (ben bu DÜNYADAKİ en sorumlu kişilerden biri olabilirim malesef ki, ne geldiyse başıma bundan gelmiştir... yine öfkem yükleniyor :) veya çocuksu bir ''tatlılıkta'' (aaa canım :) kalmakla ilgili bir şey değil! Ah böyle anlaşılmalar beni çok tetikliyor. Çünkü mantıksız her şey gözüme batarken beni çocuksu bir saflıkta görmeniz beni kırar. Benim bahsettiğim, benim asla bir biçilmiş kılıfa girmeyeceğimdir. Bunu asla yapmayacağım. Sevgili Nil muhtemelen bunu kastetmemişti ve onun bakış açısı da anlamlı bir yerden olmalı ancak ben, kalıplara girmemeyi kastediyorum. Bir kız çocuğu gibi sınırsız olmayı. Özgür olmayı. Bu bakımdan yazımın sonuna ''Peter Pan klanından olduğunu'' söylemekten gocunmayan sevgili Patti Smith'ten bir alıntı ekliyorum.
Ayrıca kendimle çelişmiyorum. Hiç de bile. Daha evvel Güzel Annem başlıklı yazımda sana kendimi çok yaşlı hissettiğimi ve bunun hep böyle olduğunu söylemiştim. Bu doğru, hala doğru ve malesef doğru kalmaya devam edecek... Belki de malesef değildir. Kendimi aynı anda hem binlerce yıl yaşında kadar yaşlı hem de bir kız çocuğu gibi hissediyorum. Bu, yaşla ilgili bir durum değil; enerjiyle ilgili. Renklerle ilgili.
Ben önceki yazımda yaşlılığı kötü bir durum olarak işlemiş olsam da, şimdi bahsettiğim ''binlerce yıl yaşındaki kadın'' imgesi, bilgeliği ve duyarlılığı simgeliyor. Malesef hep çok duyarlıydım. Hep fazla sorumluluk sahibi, manyak derecede doğruyu yapan bir tip. Adalet duygusu gelişmiş ve her şeyin iç yüzünü gören falan filan (kendimi övme hızım müthiş, bunu da geç öğrendim ben ondan, gocunmam kendimi överken :). Bu, ağır bir şey. Diğer yandan çocuksu yanım. Bu, saftiriklik olarak algılanır. Öyle öyle, öyle değil diyen bile öyle algılar. Oysa ben çocukken bile bilmiş bir cırcır böceğiydim. Sonra bazı yaşantılarla kozama kapanıp başka bir böcek oldum sanırım. :)
Büyümenin iyi yanlarından biri, istediğin böcek, aman öz benliğini ortaya çıkarmayı seçme hakkın oluyor. Bunu çocuklara atfederler, oysa hayır, çocuklar doğuştan öyledirler ve dış çevre onları koşullarsa seçim yapamazlar, içe dönerler. Bir noktada mutlaka özlerine uyanırlar ancak bu da kolay değil. Bu, renklerle ilgilidir. Kişinin renkleriyle, şşşş ruhuyla falan.
Ve işte ben, renklerle ilgilenen bir kız olduğum için hem yaşlı bir genç kadın, hem de kocaman bir kızım.
![]() |
| Hayalperestler, Patti Smith. |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder