Yvaine ile gece oturmalarımız arasındaki benzerlik.


Yıldızları ne zaman çok ve bir arada görsem, her seferinde hayrete düşerim. Bunu dün akşam yaşadığımda da öylece kalakalmıştım. Ancak yanımda başkaları varken ve yürürken, belki de doğal olarak :), uzun süre kafamı kaldırıp da onları izleyemem. Tabii, beni tanıyan birisi için yıldızlara olan düşkünlüğüm yeni bir şey değildir ancak öte yandan, insanın büyülenmek için bile durmaya ihtiyacı vardır (yoksa evet başı döner, şşşş).

En son okuduğum kitaptan bir önce okuduğum kitap olan Yıldız Tozu'nun finalinde Yvaine, sarayının en yüksek katından tüm rüzgara inat yıldız kardeşlerini izliyordu. Yazar bu noktada Yvaine'nin düşüncelerini uzun uzun betimlememişti. Hislerini ise ancak dış bir gözlemci gözün görebileceği kadarıyla açıklamıştı: Özlemden gelen derin bir hüzün. Bu beni etkiledi, çünkü muhtemelen, Yvaine'nin bundan çok daha basit ama çok daha derin hissettiğini düşündüm. Kendimi onun yerine koydum belki de. Ne zamandır yıldızları uzun uzun izlemedim, diye düşündüm. Benimkisi nasıl bir özlem acaba... Onları şimdi izlesem, şimdi uzun uzun izlesem, tüm rüzgara ve olası gözlemci gözlere inat, özlemsiz bir hüzünle izlesem... Acaba ne hissederdim diye düşündüm.

Bu düşünce içime işlemiş. Daha yarım hafta geçtikten sonra, bahsettiğim yıldızlı akşamın da etkisiyle, eve gelince ikinci işim (ilk işim üstümü değiştirmekti), bir sarayın olmasa da, evin en yüksek katına çıkıp bir sandalye çekip telefonumu kendimden uzağa koyup ve evet müzik bile açmadan, akşamın geceye döndüğü zamanın rüzgarsızlığından da güç alarak, yıldızları izlemek oldu. Merak ettim; görüş alanımdaki bu yıldızlardan biri, benim kahve bekleyişlerime mektup arkadaşlığı eden kış yıldızım... nerede, hangisi acaba diye merak ettim. Hemen karşımdaydı aslında, biliyordum bunu ama yine de, belki ilginç belki değil, kış yıldızımı bulamadım. Çok sevdiğim o yıldız, diğerlerinin arasında kaybolmuştu.

Uzaklardan gelen bazı sesleri duydum. Bir anlam veremedim, rüzgara karışan seslerdi. Yıldızları izlemeyen insanların sesleri. Bazı geceler, yeryüzü ışıklarını izlerken böyle düşünürdüm. Daha küçükken, çok daha küçükken ve büyürken, hep bunu düşündüm. Bunu o kadar çok düşündüm ki, pek çok satırıma bile bu yansıdı. Yeryüzünün ışıkları yerine gökyüzünün ışıklarını izlemeyi tercih etmek... İşte bu. Bunu düşündüm, bunu tercih eden insanları. Sonra, bir ara, yeryüzünün ışıklarının da yeterince güzel olduğunu itiraf etmek zorunda kaldım. Galiba büyüyorum, diye düşünmüştüm, yoksa alışıyorum mu demeliydim. Bilmiyorum, ikisi de bayat farkındalıklardı ama insan, yolculuğunda böyle bayat farkındalıkları içinde büyütebiliyor tabi.

Şimdiyse benim için ikisi arasında pek bir ayrım yok. Yeryüzünün de, gökyüzünün de ışıkları, onları görebilenler için durup izlenilesidir. Bunu biliyorum, çünkü bunları defalarca yaşadım. Fark ettiğim yeni şeyse şu: Yvaine'de gördüğüm şey. Belki yazarının bile göremediği, evet bu konuda iddialıyım, o şey. Ben yıldızları hep özlem duyarken izledim. Sığınacak kollar aradığımda. Yıldızları izlerken hiç gülmemişim, bunu fark ettim. Hatta ağladım, yıldızları izlerken genelde ağlarım. Bazen çok güzel oldukları için ağlamışımdır. Bazen onlara içimden mektuplar yazıp ağlamışımdır. Bazense, ağlamışımdır. Bu son ağlayışım, ilkti. Çünkü bu sefer yıldızların bana sarılmadıklarını hissettim. Öylece parladıklarını parladıklarını ama bana sarılmadıklarını. Bu beni ağlattı çünkü bunu ilk kez yaşadım.

Bu aslında geçen yaz başlamıştı. Ama çok üzgünüm diye böyle oldu herhalde diye düşünmüştüm. Benden kaynaklı, bu anımdan kaynaklı, bu anımdaki benden kaynaklı. Ondan oldu, kesin ondan; geçince yine sarılacağız ki biz. Sonra araya kış girdi. Şimdi de bahar. İlkbahar ve yıldız dostlarım beni gördüklerine dair bir göz kırpışta bile bulunmadılar. Yüreğime dolmadılar. Bu sefer onlara bir mektup yazmadım. Biliyor musun artık biri bana ''nasılsın'' diye sorduğunda bile anlatacak bir şeyim kalmadığını fark ettim. Ondan mı böyle oldu acaba, ondan mı yıldızlarımla artık sarılamıyoruz ki?

Bence Yvaine de böyle hissetmişti. Zamanla yıldızlarına sarılamadığını. Zamanla, geçtiğini fark etmişti. Yine de yıldızları izlemekten vazgeçememişti. Belki de dış gözlerin onu hüzünlü olarak algılamalarının bile sebebi buydu. Yvaine'nin kabullenmesi. Evet, hoşlansa da hoşlanmasa da ve bazen bu roller değişse de... yeryüzünün ışıkları arasında (bir yıldız) olduğunu kabullenmesi.

(13.04.26)


Kalbim, nasıl seversin?


Yıldızım.

Defterime çok önemli bir şey yazarken araya girdin. Ya da belki de, çok önemli kısımlar bittikten sonra araya girdin. Böyle giderse gerçekten hiç kavuşamayacağız. Yoksa bunu istemiyor musun? Aaaa, tamam tamam, alınmam.

Baksana, seni yazmak yerine her seferinde sana yazmayı tercih ediyorum. Yoksa bunu sen mi yapıyorsun yıldızım!? Yıldız ışığını bana ulaştırıyor ve beni bir mektup yazmaya mı ikna ediyorsun? Anlamadım sanma! Bu kadar tesadüf fazlaydı...

Seni görememem tuhaf. Yağan yağmurun aramıza okyanuslar çektiğini düşünebilirdim, eğer gökyüzüne bakmasaydım. Gökyüzünün karası ile uzaklaşan gece bulutlarının grili beyazı birbirinden net bir şekilde ayrışıyordu. Buna rağmen o karanlıkta seni göremedim. Gecenin karanlığında bile yoksan, neredesin yıldızım?

İyice kısacaktım gözlerimi ki, o da ne! Yüz hatlarım bu kadar belirgin miydi? Ah evet, artık öyle bunu ben bile biliyorum. Öhöm, işte sen de gördün mü bilmem... Senin yerine kendimi izledim ne var canım. Belki de loş floresan ışığının mutfak camında gizlediği cildimdeki buğu, beni tam bir modele dönüştürmüştü. Evet, öyleydi. İstersen inanma, aaaa.

Biliyor musun, artık hep böyle oluyor. Ben seni görmeye niyetleniyorum, sonra bir bakıyorum kendimi izliyorum. Hem de uzun uzun.

Geçenlerde bir fotoğrafım çarptı gözüme. İnsanın kendi fotoğrafını beğenmesi, çok beğenmesi, böyle mi hissettiriyormuş acaba? Sanki başka birini beğenir gibi yoğun bir his. İnsan kendini böyle mi sever yıldızım? Sen biliyor musun?

Yıldızım... Başka birine aşık olursam bana bozulur musun? Dünyalı kalbim, başkası için çarparsa... Onun bakışlarını merak edersem, onun gülüşünün izlerini ezberlersem... Bana kızar mısın yıldızım? 

Kalbin biri için çarptığında, o senin yıldızın olmasa da... en azından ilk etapta böyle olmasa da... O kişi senin yörüngene giriyor. Her seferinde ''deriinnnn bir merak'' duymasan da, bir merak noktası, seni ona çekiyor. İtiyor yazacaktım ama hayır; çekiyor. Belki de seni ona çeken şey, evet onu sana çeken değil yanlış okumadınız sevgili okurlarım, seni ona çeken şey... Onun manyetik alanı oluyordur belki de. 

Her insanın bir manyetik alanı var değil mi? Bazı günler bunun çok farkında oluyoruz. Kendi manyetik alanımızın. Bu günlerde güneşin parlaklığı, yağmurun sesi, kedilerin pati kuşların kafa hareketleri ve hatta insanların varlıklarından gelen sıcak his... Bunlar seninle bir bütün olarak akıyor değil mi? Bunun üzerine özel olarak bile düşünmüyorsun. Bu, birine duyulan ilgiyle ilgili bile değil. Bu, senin manyetik alanını üstüne giymen ve aslında onu taşımanla ilgili. Üstünde zaten olan bir şeyi, kendi enerjini, taşımanla ilgili. 

Belki sonra da böylece... Bir yıldıza değil belki ama; yaşayan bir varlığa çekiliyorsun. Belki o da sana çekiliyor. Bence bu, insan olmanın en keyifli yanlarından biri. Belki de insanlar da böyle seviyordur. Bu doğru mu insan kalbim? Doğruymuş.

(04.04.26)



Gün batarken ve doğarken.


Paylaşmayı en sevdiğim şey, gün batımlarıydı. En kendime has kalmasını istediklerim ise doğumları. 

Dün akşam ilk kez bunun tersini yaşadım. Gün batarken gördüğüm manzarayı saklamak istedim. Bunu hafızamla yapamazdım; çünkü bence hafızamızda sakladıklarımız, paylaştıklarımız veya paylaşmaya can attıklarımızdır. Bunu, daha görünmeyen, görünemeyen ve gösteremeyeceğim köşelerime depoladım. O an'ı kapsayan anları. Hiçbir şeyi tutmadan, o ana karışan renkleri izledim. Şimdiden bile silinen, sadece hisleri kalan renkleri. 

Bu, başlangıçta beni korkuttu. Çünkü onu bırakmak istemedim. Tüm o tonları, iç içe geçmiş farklı tonları, hepsini olmasa bile çoğunu saklamak ve kendimle birlikte taşımak istedim. Ana isteğimi hiçe sayıp her zamanki alışkanlığımla telefonuma uzandım. Ancak ya o renkler çoktan kuytu köşelerime çekildiğinden, ya da telefonumun külüstürlüğü nedeniyle fotoğraf makinesi de tost makinesine döndüğünden olacak; ekranda gördüğüm renkler ile gözlerimin birbirlerinden ayrıştırdığı tüm o renk katmanları arasında pek çok fark vardı. Tamam, o an elimde iyi bir fotoğraf makinesi olsaydı ona asılır ve gözlerle bakmanın nostaljisini bir anlığına bir köşede bekletirdim, ancak... Yine de o fotoğrafı da kendime saklamayı seçerdim.

Tüm o telefonuma uzanma, fotoğrafın açısını ayarlama ve çektiğim fotoğrafları beğenmeme sürecim benden gittikçe uzaklaşan renkleri alıyordu. Güneşin batışı anidir. Eğer dikkatini ona vermezsen, kalkıp gittiğini fark edene kadar havanın karanlığıyla baş başa kalırsın. Öte yandan, dikkatini kızıllıkların karmaşıklığında dolaştırdığında, gittikçe kararan göğün de o kızıllığın bir parçası olduğunu bilirsin.

En sevdiğim şeylerden biri, akşam göğünün bebek mavisine bürünmüş bulutsuz renginde tek tek belirecek yıldızları bulmaktır. Günün batışına biraz daha varken, böyle bir mavilikteki gökyüzünün altında uzun süredir dinlenmediğimi fark ettim. Dinlenmenin en sevdiğim halinin bu olduğunu. Bir şeyler geçiyordu aklımdan, sonra bir cümle. Ardından gittikçe kararan gökle birlikte en parlak olacak olanı parladı. Uzak yıldızlardan ilki. Acaba Venüs müydü diye düşündüğüm kısa bir an oldu (sanırım değildi, neyse). Bu konuda paslanmışım. ''Keşkeli'' bir cümleydi ve sanki o yıldız, onu duydu gibi hissettim. İlk etapta değil, bu his, ikinci keşkeli cümlemin hemen ardından parlayan ikinci yıldızla birlikte içimde belirdi. Yok artık, diyemeyeceğim kadar uzun bir süre o iki keşke, bebek mavisi akşama dönen gökte, bir başlarına parladılar. Bundan olacak, o gün batımını kendime saklayasım geldi. Benim ve o iki ilk yıldızın olsun istedim. Bir günlüğüne bile olsa.

(Sözümü tuttum, bugün yeni bir gün.)

Sonra tek tek diğer yıldızlar belirdi. Gökyüzü kararırken, bu anın her bir adımına şahit olmanın verdiği hissi yeniden anımsamak bana iyi geldi. Araya uzun zaman girdiğinde özlenen her şeyin yarım hatırası gibi, bu hissi sevdim. Böyle hisler bana eskiden sevdiğim şeyleri anımsatıyor. 

(Hala sevdiğim şeyleri.)

Dün sabah, gün doğumunu kuşların sesiyle gördüm. Günün doğumunu ilk kez onların sesinden görmek insanın kalbine narin bir sızı bırakıyor sanki. Neden bilmiyorum, bu sızıyı bir anlığına duymayı seviyorum. Bana kalbimin yerini gösteriyor. Bazen onların sesinin çağrısına uyuyorum, bazen uymuyorum. Dün sabah, sabah yıldızı kaybolmadan onu yakaladım. O benim en yeni eski dostlarımdan birisi. Hayatımın en ne yapacağımı bilmediğim üzgün gecelerine o doğmuştu. Güneşten bile önce, o. Bundan olacak, bu yıldız bana hep o narin sızıyı anımsatıyor. Sanki çok görmek istediğim bir şeyi aniden karşımda bulmuşum gibi bir his. O yıldıza asla bir yıldız mektubu yazmazdım. Çünkü o, bence, mektuba ihtiyaç duymadan bile anlar. 

Sabahlar, günün doğumları, tektir. Ancak bu tekliği gösterdiğin kişiyle paylaşabilirsin belki. Önceden, bu cümlelerle olmasa bile böyle hissederdim. Tekliği paylaşmak, ancak bir günün doğumuyla özelleşebilir gibi. Çünkü günün doğumlarıyla hep, gelecek umutlarımı paylaşmıştım. Safça ama kararlı bir yerden. Bunu anımsamak beni çok üzdüğü için, unutmaya karar vermiştim ama başaramadım. O yıldızla dost olduğum an, hepsi geri geldi. Engelleyemeyeceğim bir şekilde. Dün sabah o yıldızı gördüğümde bu nedenle irkildim. 

(Birazdan kaybolacaksın ama ben yine de seni seviyorum tatlı yıldız.)

En sevdiğim şeylerden bir diğeri de, gün aydınlanırken tek tek kaybolan yıldızları izlemekti. Önce bir yıldız, sonra bir diğeri karanlıktan bebek mavisine dönen gökyüzünde kaybolurken, ay benim şahidimdi. Bulduğum yıldızların kayboluşunun şahidi.

Şimdilerde ikisi yer değiştirmiş gibi görünüyor. Gün doğumlarını paylaşmak, batımlarını kendime saklamak istiyorum.

(04.06.26)


İsimlerin taşıdıkları izler.


Çok güzel bir kitaba başladım - evet çarpraz okuma yapıyorum- Tomris Uyar'dan Gecegezen Kızlar. Çok güzel bir kitabı okuyacağımı daha kitabın ilk sayfalarından anladığımda içimde, içime yayılan duru bir heyecan hissediyorum. Bu heyecan, bir kitabı ortaladıktan veya bitirdikten sonra gelen ''ne iyi kitaptı'' farkındalığının verdiği tatminden farklı bir his taşıyor. Bu heyecan öyle bir heyecan ki, hani biriyle tanışırsınız ve daha ilk anda adını koyamadığınız bir şekilde o kişinin içinizdeki bir parçayla yapboz uyumu gibi iç içe geçtiğini ancak uzay zamandaki doğrusal algımızda ancak o an bir araya geldiğinizi hissedersiniz... böyle bir romantizmin yüklediği, yine de içinizin derinliklerinde bildiğiniz ve bu nedenle abartılı değil, kendi olan bir heyecan. İşte bu kitabın daha yazarının önsözünü okurken bile böyle hissettim.

Bu hissimde pek tabii önümüzdeki süreçte okumayı planladığım, hatta Gecegezen Kızlar'dan önce onu okumayı düşündüğüm ancak yine tesadüfi gibi görünen ama mükemmel bir öncelik sonralık ardılını oluşturacak seçimimle o diğer kitabı sonraya bırakmamın da etkisi var. Bahsettiğim diğer kitap, Pavol Dobsinsky'nin derlediği Slovak Halk Hikayeleri. Bu kitabı kütüphanenin kapanmasına az bir vakit kalmışken hızlıca göz attığım kitap raflarında keşfettim. Sanırım benden önce ödünç alıp okuyan ikinci biri olmamış. Uzun zamandır bir derleme okumamıştım. Derlemeler (masal ve halk hikayesi derlemeleri) içerisinde yaşanmışlık veya yaşanabilirlik izleri taşıyan anlatılar oldukları için beni hep daha bir farklı heyecanlandırırlar. Ne çok çeşitte heyecan türü var değil mi? Gecegezen Kızlar'ın önsözünde de Tomris Uyar okurlarına halk masallarının karakterlerinin akışkan yaşamımızdaki insan karşılıklarını sorgulatmış.

Gecegezen Kızlar'ı okurken seninle veya bir başkasıyla konuşma dürtümle savaş verdim. Önce öyküleri okuyacağım, dedim kendi kendime. Önce bir öyküyü okuyacak, sonra ara vereceğim ancak kitap bitmeden onu kimseye anlatmayacağım. Bu heyecanı içimde kendime mi bastırmalıyım, yoksa dışımdaki dünyayla mı paylaşmalıyım? Görünen o ki ben ikincisini seçtim. Bir kez daha. Bunun en önemli nedeni tabi ki paylaşma tutkum değildi. Bunun nedeni, bu heyecanı yarınlarıma da uzatmak isteğimdi. Bir heyecanı içimizde tutmanın da pek çok faydası vardır. Özellikle de tamamlanmamış, içerisinde beklenti barındıran heyecanlar bence de paylaşılmamalıdır. Böyle heyecanlar kolaylıkla ürküp kaçabilir, başkalarının heyecansızlıklarından etkilenebilirler. Öte yandan benim bu kitaptan içime çektiğim heyecan, kitabın kendisiyle ilgili diye düşünüyorum. Kitapla benim şu anlık enerji alanım birbiriyle iç içe geçti. Bu da bizi, ''biz'' yaptı. Böylece kitabın anlatısı ile benim alma alanım uyumlandı ve ben de içimde büyüyen bir hissetme alanına sahip oldum. Kitapla birlikte oluşturduğumuz bu alana da, işte, ''heyecan'' dedim. Duru bir heyecan.

Kitabı sana anlatma sebebim çok komik. Kitabın ilk öyküsünün bir karakteri olmasa da, adı geçen isimlerden biri de Bülent'ti. Yazarın bir önceki okuduğum Güzel Yazı Defteri isimli kitabında da aynı isimli bir karakter daha vardı. Yazar bu ismi kullanmayı seviyor diye hissettim. Bu his de bana bu ismi sorgulattı. Zihnimde Bülent isimli bir bebek veya küçük bir çocuk canlandıramadım. Sanki Bülent ismi yalnızca artık kocaman olmuş çocuklara, koca koca adamlara has gibi geldi. Belki de Bülent ismini hep hatır gönül için bir aile büyüğünün adını yaşatmak adına bebeklerine koyuyordu aileler ve böylece Bülent isimli insanlar bu isimle bebekliklerini, çocukluklarını ve nihayet bu ismin ağırlığına denk düşecek yetişkinliklerini yaşıyorlardı. Bülent ismi insana nasıl bir karakter yüklerdi? Siyasetle ilgilenen bir amca veya ıssız adam olmasına bir yudum kalmış genç bir adam... Bilmiyordum. Bülent, sanki fazla... fazla, orta yaşlı ismiydi. Fazla oturmuş bir hayatın ismi. 

İsimler bence izler taşırlar. Bu bakımdan bir şeye isim vermek de, bir şeyin ismini düşünmek de kıymetlidir diye düşünüyorum. Belki de isimler üzerine düşünen zihnim bu Bülent ismini gördüğü anda bana, bilincime, ''işte bu! ben de bundan bahsediyordum'' deme imkanı buldu. Bazen bazı düşüncelerimiz ancak yaşantılarımız veya böyle küçük denk gelmelerimiz sonrasında bilincimizle irtibat kurma imkanı buluyor.

Belki de günümüzde artık Bülent Can'lar veya Bülent Mert'ler falan vardır. Böyle isimleri de hep tuhaf bulurum. Çocuğa kullanmayı sevmeyebileceğini düşündüğümüz bir ismi neden bile bile verelim? Dümdüz Bülent ismini bir çocuğa vermek çok daha net bir duruş olurdu. Ya da farklı bir isim seçilebilirdi. Bir çocuğun oyunbazlığına veya bir yaşamın zamansızlığıyla uyumlu bir isim. Belki Bülent ismi de böyle bir isimdir bilmiyorum. Benim aklımdaki Bülent -dediğim gibi- milletvekili seçimlerine katılan veya kaçırdığı yaşamını ve özellikle aşkları kimseye itiraf etmeden deniz kenarında içli içli düşünen yine de asla akıllanmayan iki adamdan öteye gidemiyor. Belki de ailesine baş kaldırarak ''Bülent biraz böyledir'' cümlesini herkese ezberletmiş deli dolu bir genç adamdır Bülent, kim bilir... Sence nasıl biridir Bülent ismini taşıyan o bebek, o çocuk, o genç, o yetişkin, o yaşlı adam? Nasıl biridir hayatın içindeki Bülent? Bir eş, bir baba, bir meslekten bir işten bir çalışan, boş gezenin boş kalfası veya isim yapmış 'önemli' biri? Bir insan olarak kimdir Bülent; neleri sever, neleri giyer, neleri yer-içer? Neyden korkar, nasıl aşık olur, nasıl üzülür... Nedir Bülent'in gerçeği; insan olan, insan olarak Bülent'in gerçeği?

Bir kızım olursa adını hep Nisan koymak isterdim. Belki de nisan ayının ruhunu kalbimde hissettiğim için. Ancak, belki de tam da bu nedenle, ben her nisanda içimi dönüştüren bazen olaylı bazen olaysız farkındalıklar yaşadım. İçim, yıkıldı. Sonra yeniden var oldu. Bu ayın bana getirdikleri, doğumdu. İçimden doğan yeni kabuller. Bu anlamı yüklediğim bir ayın kodunu, ismini, çocuğuma verirsem (kendi annemle olan bağımı da düşündüğümde) ya aramızda dönüştürücü bir etki olursa diye korktum. Müstakbel babasına sorma gereği bile duymadan bu ismi olmayan kızıma verdim, sonra bu kararımdan caydım. Bence isimler bir insanın tüm varlığının sıkıştırıldığı bir kod. O isimle çağrıldığı tüm o deneyim anlarının ruhunu içine yüklenmiş bir şifre belki de.

Ben kendi ismimi çok seviyorum. Her detayını seviyorum hem de. Ancak, sözgelimi, bir Orta Dünya varlığı olsaydım adım ne olabilirdi veya Neptün'deki olası bir yaşantımda adım ne olurdu diye de düşünen bir merakım var. Sadece anlam değil -fark ettiysen Bülent isminin bile sözlük anlamına hiç değinmedim, belki de mükemmel bir anlamı vardır bilmiyorum- ismin sesletimi ve kişilerde yarattığı çağrışımlarla ilgileniyorum. Acaba benim ismim neyi çağrıştırıyor, sanırım bunu merak ediyorum.

(24.06.26)


Yıldızlarımda bizi görüyorum.


Her şey zamanında güzel. Bu sözü insanların söylediği şekilde olmasa da, kendi verdiğim anlam perspektifinde anlıyorum. Önceden, zamanı tutmak isterdim. Deneyimleri, insanları. En çok da o deneyimler ve insanlardaki beni.

O anları yeniden yaşama arzum olmasa da, o anlardaki beni tutmak isterdim. İlk kez kalbimin attığı andaki saf halimi mesela, o halimi çok uzun bir süre hiç bırakasım gelmemişti. Diğer yandan arkadaşlıklarım, hayır dostluklarım. Onlarla olan dünyanın en basit anları. Ah... Saatlerce konuşurduk. Ben, yine birileriyle saatlerce konuşurum tabi. Biliyor musun, her şey hakkında, kişiselden evrensele bilgim ve ilgim dahilindeki her şey hakkında saatlerce konuşabilirim (ve konuşurum). Allah bana bir çene vermiş, neyse. :)

Babamla bile son buzlarımız bu nedenle eridi. Gündemden, inanmayacaksın belki veya belki de inanırsın, felsefi ve psikolojik pek çok şeyden, toplumsal konulardan konuşmak istedim. Babam iyi bir dinleyici. İlginçtir hayatımda beni hep iyi dinleyiciler bulmuştur. Zaten başka özelliklere sahip insanlar benim çenemi çek- ah hayır, bence konuşmalarım ilginç, çünkü bana aitler.

Belki de anları tutma kaygım da bundan ileri geliyordu. Özgün oldukları için. Şimdiki bakış açısı değişikliğimin ve aslında buna bağlı olarak en çok da bu duruma karşı geliştirdiğim his değişikliğimin sebebi de bu olmalı: Geçmişteki her an, kendi şimdisini zaten yaşıyor.

Hadi bir dene, sevgili okurum, geçmişteki bir an'ına git. Direkt anı demiyorum ama bak, an diyorum. Sen anları mı anımsarsın, anıları mı? Ben bazen, çok alakasız anları toplaya toplaya anılarımı anımsıyorum. Tabi zamanla tüm bu anlar hızlandırılmış videolar gibi aklımda beliriyor ama yine de oradalar. Hatta bazen, karşımdaki kişinin mimiklerine kadar. Bunu anımsayan birisinin unutması zaten zordur biliyorsun. Belki de böyle düşündüğüm için zordu.

Oysa geçmişteki her an, kendi şimdisinde zaten var.

Gelecekteki her anın da olduğu gibi.

Sadece, gelecekteki anlar tam oluşmadı. Buna özel olarak ilgi duyuyorum diyemem. Ama yönümü o tarafa çevirdiğimi söyleyebilirim ve bunun kalbimi aydınlattığını.

Geçmişteki anlar artık kalbimi aydınlatmıyor. Bir şeyin kalbimizi eskisi kadar aydınlatmaması aslında her zaman kötü bir durum değildir bence. Uzak yıldızları düşün, küçüklerdir ve yakın yıldızlara göre fazla parlamıyor gibi gelirler. Ama yıldız uzak bile olsa, bir yıldızdır yani alev topudur ve karanlıkta parlar. 

Yıldızımda, yıldızlarımda, artık benden bağımsız olan diğer şeyi veya şeyleri değil de, bizi görüyorum. Yıldızlarımızda sadece deneyimlediklerimizi görürsek, üçüncü bir göze dönüşürüz, bir bilince. Oysa o deneyimlerdeki beni veya seni veya onu değil, tek tek değil, ''biz'' olgusunu görürsek, işte o zaman o yıldız ve yıldızlar bizi de kapsar ve evet, karanlıkta kalmayız.

İnsan, bir yıldızın içinde yaşamalı. Veya belki de zaten öyledir. Belki de kalbimizde parlayan ışıklar kadar parlak bir yıldızız. Bunu anladığımız kadar.

(23.05.26)


Güzel bir gülümseme.


Gözyaşı ne ilginç bir madde. İnsanın bedenindeki su tüm yüzüne dağılıyor. Gözlerinden çıkıyor önce, dünyayı gördüğün yerden. Sonra yüzüne yayılıyor, insanların seni gördüğü yere.

Neden ağlıyorum bilmiyorum. Önceden ağlamamın sebepleri vardı. Bunu düşünmüştüm. Hatta bunu şimdi bile düşündüm. Ama sonra, asıl şimdiki ağlamamın ve aslında gittikçe seyrekleşen (nihayet) ağlamalarımın anlamlılaştığını keşfettim. Sanki gözlerimden akan sular arınmış gibiydi. Sindirilmiş kabullerin yaşları, sanırım bu kıymetli bir şey.

Buna ne denmeli bilmiyorum. Bir şeye üzülmek, bir şeye kızmak gibi değil. Olan olmayan veya geçen geçmeyen şeylerin yasını tutmak da tam olarak değil. Belki de sadece anlamak. Kendini sıkmadan ağlamak ve yalnızken ağlamayı kabullenmek. 

Sana çok komik bir şey itiraf edebilir miyim? Ağlarkenki en büyük dileğim, hep, yanımda birinin olmasıydı. Alelade birinin değil. Bazısı hani tanımadığı kişiye yakınır ağlar falan, öyle değil. Anlayan birinin yanında ağlamak, bu benim dileğimdi. Ne saçma sapan dileklerim vardı benim ah! :) Ama öyleydi. İçimden bunu geçirirdim. Kendimi sıkardım, kollarımı kendime dolamamak için kendimi nasıl sıkardım. Sonra kabullenirdim ve kendime sarılıp ağlar ağlardım. İçli içli. Biri görse neden ağlıyorsun dese, daha çok ağlayacak biri gibi ağlardım.

Ağlama nedenim zamanla aklımdan çıkardı da, kendime sarılmak ağır gelirdi. Bunu hem ben yaşamışım gibi, hem sanki bir başkası yaşamış da sana anlatıyormuşum gibi ne garip. Bir ara başkası yaşamış gibi geliyordu. Sanırım benim inkar evremdi. Başka biri o kadar ağladı üzüldü ve yalnız hissetti; ben değil. Bunun gibi bir koruma kalkanı.

Boş.

Çok değil birkaç ay evvel ilk kez kendime sarılma bariyerimi doğallıkla aşmıştım. Bir dolunay yazımda sana anlattım aslında. Neden anlattım, ağlayan beni gör diye sanırım. 

Neden anlatıyorum, ağlayan beni gördüğümü göreyim diye; sanırım.

Şimdi, son yazılarımdan birini okurken gözlerim doldu. İnsan kendi yazısına da ağlamaz ki yaaa, amannn :). Zaten yazıma ağlamadım, yazımı okurken gözlerimin dolmasına ağladım.

Kendine sarılmaktan nefret eden ve buna çok üzülen benin sahip olamayacaklarına da bazen ağlardım. Bu yazıyı ona adayabilirim belki de. Çünkü onun için, o noktadaki ben için, çok geç. Çünkü ben o değilim. Yalnız ağlamayı da, ağlamamayı da, ağlamaya direnmeyi de, ağlamayı kabullenmeyi de, ağladığımı gizlemeyi de, ağladığımı göstermeyi de; yalnız öğrendim.

Sana çok tuhaf bir özelliğimi daha söyleyim. Yaşamının neredeyse üçte ikisi (öncesi zihnimde net değil :) ağlamakla geçmiş bir kızın bu hayatta en sevdiği ve bence diğerlerine de izin verirlerse keşfettirmeye dair özel yeteneği olan şey (bence :)... gülümseme. Çok komik değil mi? Ben komik biriyim aslında, doğal komik. Hayır ağlayan palyaço gibi değil, daha çok... Bilmiyorum ben nemrut da biriyim ahahahah. 

Bildiğim en net şey, belki de çok ağlamanın bana kazandırdığı beceridir bu, gerçek bir gülümsemeyi gözünden tanıdığım ve hep en çok buna hayranlık duyduğumdur.

(25.05.26)


Herkesin bir şekilde böyle bir kitabı yok mudur?


Bazı kitaplarımı aldığım zamanları hatırlıyorum. O kitapları almadan önceki heyecanıma yüklediğim anlamı. Beklentimi. Her kitap için, her kitap alışverişi için böyle değil. Biliyorsun bazen sadece sepetimizi doldurmak için, bizde olsun istediğimiz için kitaplar alıyoruz. Bazense, o kitap için o kitabı alıyoruz. 

Bunlardan biriyle göz göze geldim. Bazen oturup kitaplığımı izliyorum. Sana onu ilk var etme hikayemi anlatmayacağım ama... benim bu dünyada somut olarak yer kaplamasını istediğim ve benim diyebileceğim en büyük şey bir zamanlar oydu: Kitaplarım. Yani evet, kitaplık sadece bir araçtı. Olsa ne olmasa ne; ben sadece kitaplarımı doğru düzgün bir şekilde bir yere dizmenin derdindeydim. :)

Ben hayatta pek çok şeye böyle bakıyordum sanırım. Benim amacım bu, araçlarım da bunlar mı olmalı... Hımmmm, tamam o zaman! :) Çocuksu bir kabulleniş, belki burun kıvırma değil mi? Ama ne yapalım, ben hiçbir zaman araçlarla ilgilenmedim; ben hep, amaçlarımla ilgilendim. Bu nedenle de hep, şaşırırsın kesin, bocaladım. Oysa böylesi öğütlenir insanlara, amaçlarına yoğunlaşması. Ben hep bunu yaptım, eeeee. O iş öyle değil işte. Bu hayatta sana ikiyüzlüce amaçlarına odaklan derler ama araçlarına bakarlar. Araçların... Altı boş bile olsa; bommmmmboşşşş, içinde tek bir kitabın bile olmadığı bir kitaplığın bile olsa... ya da hadi o kadar da olmasın, üç beş kitabın olsun o devasa aracının, kitaplığının, içinde... İşte, bu yeterli. Benimse hep kitaplarım oldu. Orada burada dizili, dağınık; bir sürü kitap. Hatta bazen çoğunun varlığını unuturdum. Bundan dolayı... İşte bundan dolayı.

Kahvemi yedi yaşındaki halime kaldırdım. Ona büyüdüğümüzü duyurdum. O sadece onun yüzüne bakmamı ister. Ona bakmamı. Diğerlerinden kafamı çevirip, ona bakmamı.

Geçen gün bu aklıma geldi. Hatta dün. Sana böyle abidik gubudik şeyleri düşünmüyorum öylece aklıma... yazacaktım bak ama... Öylece gelmedi aklıma belki. Belki aklıma ben getirdim, ne olacak? Ben getirdim aklıma, biricik bir tanecik kendimi. Bir hayal mi kuruyordum acaba... Aslında umurumda olmayan bir şey. Mutlu bile değildim, bir hayalde bile. Bendim, ben değil değildim ama mutlu da değildim. Kendimi kanıtlamaya çalışıyordum; evet bir hayalde bile. İnsanlar böyle hayaller kurmaz sanırım. Ne bileyim ben. O an öyleydi, o hayal o an oydu. Sonra, dondu. Hayal dondu ve bir köşede o oturuyordu. Biricik kendim, yedi yaşındaki haline büzülmüş bana bakıyordu. 

Herkes donmuşken ben onun yanına gittim. Ben ayaktaydım, o çok aşağıdaydı. Belki de oturuyordu bilmiyorum. Bana bir şey demiş miydi hatırlamıyorum. Genelde bir şey demez, bana sadece bakar. Ama ben anlarım. Ben onu hep anlarım. Bana artık bana bak mı dedi acaba? Bana, bana bak, dedi bunu anladım ama... Galiba bana, böyle aptalca hayaller kurma, dedi. Beni unutma, dedi, oraya gidersen beni unutacaksın. O hayale gidersen, beni unutacaksın... Beni unutma. Böyle şeyleri düşünme. 

Düşünme ve bana bak dedi, yani... Bilmiyorum. 

Kendimi ihmal etmemeliyim. Olay bu. Ne olursa olsun, hangi gerçek veya hayal, kendimi ihmal etmemeliyim. Yedi yaşında da, yirmi yedi yaşında da.

Gözüme çarpan kitabımın görünürde bu anlattıklarımla ilgisi yok ama onu ilk kez aldığım zaman hissettiğim heyecanın bununla çok ilgisi var. O kitapla tesadüfen internette karşılaştım. Konusunu öğrenir öğrenmez hemen aradım ve buldum. Gelir gelmez de okudum. Onu çok sevdim ama beni en çok dönüştüren kitap da o oldu. Şimdi ona bakıyorum ve... onu çok yakın bir zamanda okumuş olmama rağmen sanki yıllar yıllar önce okumuşum gibi onu okumadan önceki halime kendimi uzak hissediyorum. O kitabın adını açıklarsam, kendimi açık ederim. Ben bile iç dünyamı birine bu kadar açamam, üzgünüm. Zaten ne önemi var o kitabın adının ne olduğunun? Herkesin bir şekilde böyle bir kitabı yok mudur?

(19.08.26)


Ayçiçekleri gibi sevmek.


Ayçiçeklerinin adı hep ilgimi çekmiştir. Gerek duruşlarıyla, gerek bakışlarıyla Güneşle bir olan bu çiçekler, neden Ay'ı isimlerinde taşıyorlar diye düşünmüşümdür.

Bir keresinde onları yakından görmüştüm. Beklemediğim bir andı. Kafamı bir çevirdim, işte oradalardı. Bakışları bana dönük değildi. Sanki uzaklardaki bir noktadaki sevdiklerini selamlarcasına ışıl ışıl, kocaman ve sarı bir gülümsemeyle dikiliyorlardı. Araba yanlarından hızla geçtiğinden, bu karşılaşmamıza dair aklımda yalnızca solgun bir hatıra, hatta o bile değil... solgun bir hatıranın anısı kaldı. Bu, yıllar yıllar önceydi.

Biraz daha yakın ama şimdilerde uzak olan ikinci bir tarihte yine onları gördüm. Aslında farklı bir yılın hemen hemen aynı mevsiminden bir andı. Bu sefer hazırlıklıydım, onları görmek için heyecanla bekledim. Sonra onlar geldiler, küskün bir gülüşle. Hala parlıyorlardı ama boyunları mı büküktü ne? Neredeydi benim parlak çiçeklerim... neredeydi onların ışıldayan yaprakları? Yoktu. Kurumaya yüz tutmuş güzel çiçekler. İşte karşımda olan buydu. Araba geçti gitti ve benim aklımda, bir kez daha, solgun bir hatıra kaldı. 

Bu hatıranın da bir anıya dönüşmesini bekledim. Üçüncü sefer. Bundan iki yıl öncesi. Bu sefer umutsuzdum. Çünkü her şeye hazırlıklıydım. Yine bir yaz mevsimiydi. Bu sefer ben onlara dönük oturmuyordum. Saat gece yarısıydı. Onlar beni gördü mü bilmiyorum ama... ben onları göremedim. Hatta onları görmek istediğime dair içimde taşıdığım heyecan, evet bu sefer o da, artık solgun bir hatıraydı. Onları göremediğimi bile fark etmedim. Ne o yolculukta, ne sonrasında. Geçtiğimiz dolunayda sana Güneş ile Ay'ın aşk hikayesini anlatana kadar, aklıma ayçiçekleri gelmedi.

Onlar herhangi bir ayçiçeği değildi benim için. Onlar, yolda gördüğüm ayçiçekleriydi. Öylece, beklemezken. Bir anda karşıma çıkan ve beni heyecanlandıran ayçiçekleri. Birlikte havalı bir fotoğrafımın bile olmadığı, çünkü en azından yol üstündeki o çiçeklerle bunun olamayacağı ayçiçekleri. Güneş'i izleyen o çiçekleri gördüğüm anda sevdim. Bunun sebebi neydi bilmiyorum. Belki de kendi halinde oluşları. Aslında onları, evet o ayçiçeklerini ('the' ayçiçeklerini) ilk gördüğüm yıl bundan çok öncesinde kaldı ama... diğer seferki görmelerim veya görme ihtimallerim bile o ilk karşılaşmamızın yanında aklımda çok solgun canlanıyorlar. O ilk karşılaşmayı özel yapan neydi... bunu düşünüyorum.

Ayçiçekleri yılda bir kez açarlar. Biz onları tek bir çiçek olarak görsek de aslında göbeklerinde pek çok tomurcuk var. Sonra o tomurcuklar çiğdem oluyor ve afiyetle yiyoruz. Ve belki sonra da sivilcemiz çıkıyor. Neyse. :)

Ayçiçeklerinin diğer isimleri arasında günebakan, gündöndü, günçiçeği, günaşık gibi kullanımlar da bulunuyor. Çiçeklerin bilimsel adı ''helianthus annuus''tur. Bu isim, mitolojide ''Helios'' olarak bilinen güneş tanrısı ile ''Anthos''tan gelen çiçek kelimesinin birleşiminden oluşarak ''güneş çiçeği'' anlamına gelen Helianthus'u oluşturuyor. Annuuss kelimesi ise ''yıllık\ bir yılda büyüyüp tamamlanan'' anlamına gelmekteymiş. Mitolojide ayçiçeklerinin hikayesi, Clytie isimli bir su perisinin güneş tanrısı Helios'a karşılıksızca aşık olması sonucu yönünü hep ona dönmesi ve perinin gökyüzünde hareket eden güneşi yeryüzünde beklentiyle izlerken, sonunda bir çiçeğe dönüşmesi olarak bir anlatıya dönüşmüş.

Güneş'e aşık bir perinin aşkının yüzlerce baş vermiş gövdeli kocaman bir çiçeğe dönüşmesinin öyküsü, oldukça acıklı. Bu hikayede benim en çok ilgimi çeken ne imkansız veya karşılıksız aşk dramasıydı, ne de Clytie'nin güzelim peri haliyle kendini saçma sapan harap etme romantizmi. Benim en çok ilgimi çeken... hayır bekleyiş ve sabır da değildi (çünkü bu, anlamsızdı). Ben, sanırım, çiçeğe dönüşmüş güzel su perisinin bir çiçekte can bulan kalbinin atışını merak ettim. Yani, bir çiçeğin aşkını.

Ayçiçekleri nasıl sever?

Güneş'e aşık ayçiçeklerinin adındaki Ay, ne anlama gelir bunu araştırdım. Bunun bilimsel bir karşılığı yok. Bunun mitolojik bir öyküsü de, sanırım, yok. Ben aslında bu çiçeğin en çok ''günebakan'' ismini kendisine yakıştırırdım. Bana daha umutlu gelirdi bu isim. Daha şirin. Daha bu çiçek gibi gelirdi aslında. Güneşe baka baka büyüyen bu çiçeklerle, yıldızları izleye izleye büyüyen kendim arasında bilinçli olarak olmasa bile bir çeşit ilgi kurmuşum diye düşünüyorum.

Tüm dünyada ''güneş çiçeği'' (sunflower) olarak isimlendirilen bu çiçeklere bizde ona Ay'ın adını koymalarının sebebi, çiçeğin öyküsüyle ilgili değil, çiçeğin bizzat kendi varlığıyla ilgiliymiş. Bunu fark ettikten sonra bir anda Ay'ı içinde taşıyan bu isim, benim için tüm güneşli isimlerin önüne geçti. Çünkü Ay çiçeği ismi, aslında bu umutsuz aşık perinin hikayesinin adını taşıyan çiçeğe, yeni bir başlangıç fırsatı veriyordu!

Çiçeğin kocaman bir gövdesi ve devasa yaprakları olduğundan dolayı görünümü Ay'ı çağrıştırmış. Bu çağrışım da ay gibi parlayan anlamına gelecek şekilde olduğunu düşündüğüm bir şekilde, ona Ayçiçeği ismini vermiş. 

Güneş'e aşık ayçiçeği belki de köklendiği bu yerkürede bir perinin güzelliğiyle büyürken; bereket, bolluk, güç, dayanıklılık, bağlılık, umut, yaşam enerjisi, hayatın geçiciliğine rağmen parlamak gibi anlamlarıyla kendi varoluş öyküsünü anlatıyor ve sadece kendisi olarak, varoluşundan gelen bir güçle sevmenin anlamını simgeliyordur.

Kim bilir... Yine bir gün, bu sefer daha yakından, ayçiçeklerini görürsem... bunu ona\ onlara da soracağım!

''Sevgili ayçiçekleri... siz nasıl seversiniz?''

Belki de Ay gibi güzel bu çiçekler, bir Güneş'in ışığında açmayı öğreniyorlardır. Ve bu, bence, tüm sınırsız aşk öykülerinden daha ölümsüz bir öykü. Sanırım böyle bir öyküyü kimse senden alamaz, sana veremez ve senin yerine var edemez.

Belki de ayçiçekleri böyle seviyordur. Kendileri gibi parlayarak.

(08.03.26)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Güneş ile Ay'ın Aşk Hikayelerinden Sadece Birisi.


Bir varmış bir yokmuş... Zamanın başlangıcından çok öncesinde ışık, bu dünyaya ulaşmazmış. O zamanlarda bilinen uzay, derin uykudaki bir okyanusmuş. Bu okyanusta yüzen galaksiler, gezegenler ve uydular yıldızlardan bihaber yaşarlarmış. Hiçliğin bile uyuduğu bu evrende bilinmeyen uzayın ışığını düşlemek imkansızmış. Çünkü ışık yalnızca, uyuyan yıldızların göz kapaklarının altındaymış. 

Bir zaman geçmiş, ne kadar olduğu bilinmez, bu sessiz okyanus titremeye başlamış. Derin uykudaki yıldızlar sessizliğin içinde bir anda var olmuşlar. Işık, galaksileri görünür kılmış. Gezegenler ve uydular dengelerini sağlamak için dönmeye başlamışlar. Dönerlerken etraflarını görmüşler. Bazı gezegenler halkalarına hayretle bakmış, bazıları uydularına bir yaklaşmış bir korkup kaçmış. Sonsuz karanlığın bir anda aydınlandığı bu bilinen evrende Ay, kendi varlığına yabancıymış. Çünkü o, ne gezegenlerin renklerine ne de yıldızların ışığına sahipmiş. 

Solgun Ay, içinde derin bir boşluk hissediyormuş. Bu yalnız delikanlı tüm sonlu evrendeki sonsuz karanlığına hapsolduğunu hissetmiş. Kendi şeklini bile seçemiyormuş. Yerkürenin etrafında dönen taştan kütlesiyle uzaklara gitmenin hayalini kurmuş. Onun bu hali Samanyolu'nun en güzel ve en parlak kızının dikkatini çekmiş. Solgun Ay'ın herkesten sakladığı özlemini ona baktığı ilk anda görmüş. Ay bundan bihabermiş. Uzak yıldızlarla şakalaşıyor, gezegenine bir yaklaşıp bir uzaklaşarak deniz ve okyanusları sinirlendiriyormuş.

Güneş meşgul bir yıldızmış. Isıtması ve aydınlatması gereken tam dokuz gezegeni varmış. Bir bakıma tam dokuz boğaz onun ışığına bakıyormuş... Güneş sorumluluklarını bırakamazmış. Tüm gün çalışan Güneş, geceleri yorgun argın sessiz karanlıkta uzak yıldızları izliyormuş. Ondan uzak olan kardeşleri yüreğinde ince bir sızı bırakıyormuş. Solgun Ay'ın sessiz bakışlarında gördüğü o hüzün, Güneş'in en derinden tanıdığı hismiş. Böylece Güneş, işinin daha az olduğu zaman olan geceleri Ay'ı göz ucuyla izlemeye başlamış. Onun kraterlerinin şeklinde dolaştırmış titrek ışığını. Önce ürkekçe, sonra gittikçe kabaran bir merakla. 

Ay, Güneş'in ışığının değdiği yüzeyinde sıcaklığı ve varlığını hissediyormuş. Bu ışıkla parladığı gecelerde yerküre de karanlıktan kurtuluyormuş. Ay Güneş'in ışığından çekiniyormuş. Bu nedenle yüzünü ona tam döndüğü zamanlar sınırlıymış. Böyle nadir günlerde Ay, Dolunay haline geliyor ve aşkın sonsuz ışığıyla parlıyormuş. Bundan olacak onu en çok da o gün hayranlıkla izliyormuş yerkürenin varlıkları. Böyle zamanlarda ya huşuyla doluyor, ya da korkuyorlarmış. Böyle zamanlarda ya en derin korkularını kusuyor, ya da sevgiye sarılmaya hazır hissediyorlarmış. Yerkürenin varlıkları bile Güneş ile Ay'ın ayda bir buluşan gözlerinin aydınlığından hem çekinir, hem de büyülenirlermiş.

(27.05.26)


Bir cadının özlemi.


Eski mutluluk yazılarımı hangi motivasyonla yazdığımı çikolatalı dondurma yerken hatırladım. Bunu dünyanın en basit şeylerini yavaş yavaş yaparken de sezdiğim anlar olurdu. Ama o çikolatalı dondurmanın dudaklarımın kenarını batırışı bana yeniden bir mutluluk yazısı yazdırmak istedi. Bunu orta karar güçte bir itkiyle istedim. Bir ilk cümle. Bu cümleden nereye varacaktım, nereye varabilirdim? Ben sadece çikolatalı dondurmanın hissettirebileceği coşkuyu yazmak istedim. Belki bir paragraf, belki iki. Sonra ondan kocaman bir yazı üretmek değil mi? Belki de mutluluk yazılarımdan tam da bu nedenle uzaklaşmıştım.

İnsan yorgun olunca abidik gubidik sanrısal hislere kapılmıyor. Zihni kendini korumaya alıyor belki de. Bu saçmalıklara yakıt harcayamayız çocuğum, diyor. Daha keskin oluyor, belki daha düz. Hele de yorgunken uyumuş sonra hafif bir dinlenme sızısıyla uyanmışsan... Bu benim en sevdiğim ve en içime dokunan haldir. Uyumadan önceki saçma takılmalarıma sitem ederim. Ne alakaydı ya derim. Boşa zaman harcamış olduğumu düşünürüm, sadece aklımda bile olsa. Böyle anlarda çikolatalı bir dondurmanın güzelliğini sana yazamam belki ama o güzelliği yaşadığımı iç hafızamda bilirim. Bir gün bana, ''sen ne seversin,'' diye sorsan, tam da bu iç hafızamdan güç alarak ben de sana, ''çikolatalı dondurma severim,'' derim. İnsan belki de kendini böyle böyle inşa ediyor. Kendi iç hafızasını. Dağılmasına izin vermeyerek.

Aslında ilginçtir, ben ergenliğimden ilk gençlik başlangıcıma kadar dağınık şeylerin hislerinde olmak istemişimdir. O dağınık şeylerin hissini hissetmiş ve belki de bunu yaşayamamanın hüznünü saklı bir sızı olarak içimde yaşamışımdır. Belki biraz dağınık olmak, belirsiz ama kendi içinde var olarak yaşamak. Bir rüzgara gidip de, ''sevgili rüzgar çok dağınıksın biraz daha kendi içine büzül,'' demezsin ya canım. Veya gözün ışığı algılarken onun sağa sola yayılmacı politikasını doğallıkla takip eder. Bunun gibi. Özgürlük ihtiyacı mı acaba; öyle ama farklı bir özgürlük. Sanki kendi kabuğumdan taşmak ve sınırlarımın ötesine geçip sınırlarımın içindeki beni yaşamak. Sanırım böyleydi ancak o yıllarda bir çocuk ve toy birinin bilincinde olduğumdan bunu bu kelimelerle ifade etmeyi geç, idrak bile edemiyordum.

Bunu hiçbir zaman başaramayacağıma inanmaya başlamıştım. Belki de son yıllarda katlanılmaz boyuta varmış olan yalnızlık hissimin sebebi de buydu. Gerçekten korkunç bir yalnızlık hissiydi. Buna nasıl katlandım bazen aklım almıyor. İçinden geçerken bile almıyordu. Hatta kendi kendime şey diyordum, normal bir insan bu denli bir yalnızlık hissiyle delirirdi... Abart. :) Kulağa öyle gibi geliyor, kendimi (ve sen de beni) ''diğerleriyle'' kıyasladığımızda. ''Gerçekten'' yalnız olanlarla. Nedir peki gerçekten yalnız olmak? Gerçekten yalnız olduğumu kanıtlamak için hangi evrakları hazır etmem lazım? Bunu düşünüyorum, bak cidden şu an bunu düşünüyorum. Yalnızlık nasıl kanıtlanır ki?

Belki de tutarsızlıktı benim yalnızlığımın kaynağı. Başkalarının tutarsızlıkları. Hep tutarsız yaklaşımlar. Bu da beynimde savunma duvarları kurdurdu bana. Bu çok doğal işleyen bir süreç. Her şey tıkır tıkır işlemiş vallahi. O duvarlar, o kalın duvarlar... Hayır, bana yalnız hissettiren bu değildi. Bana umutsuz hissettiren buydu. Peki yalnız hissettiren neydi? Bununla savaşmamdı. Bunu ancak şimdi görebiliyorum. Don Kişot'un yel değirmenleriyle savaşması gibi, yalnızlıkla savaştım. Görünmez bir düşmanla. Kimseye gösteremediğim, asla kanıtlayamadığım ve belki de kanıtlayamayacağım, bu nedenle de bana bir yıldız seçtirip beni çok fazla ağlatan bir düşmanla savaştım. 

Onunla barıştığım falan yok. Yıldızımı da bırakmıştım. Onu defalarca bırakmama rağmen o parladı. Bana hep, ''ben buradayım,'' dedi sanki. İstersen gel, istemezsen yok say beni. Böyle parladı içime içime. Ben de bazen inatla kafamı çevirdim. Bu sefer değil, dedim. Kendime dedim bunu, hep kendime. Sonra karanlığa bakarken buluyordum kendimi. Karanlığa, diğer görebildiğim noktacıklara. Kendimle konuşmaya, Tanrıyla konuşmaya ve uzaklardaki birileriyle konuşmaya başlarken buluyordum. Deli cesaretiyle hız kesmeden konuşurken. Bunu yaparken muhatabım yıldızımdı. Birini görmeye ihtiyacım vardı. Tüm bu kişiler bir noktada iç içe geçerken. Neden o kadar ağlıyordum hala bilmiyorum. Daha iki üç gün öncesinde bile ağlamışken bilmiyorum. Sana daha evvel yazdım, biri sorsa ''neden ağlıyorsun,'' dese... O anki, sadece o anki yalnızlığıma dokunmak istese... Dokunamaz. Çünkü ben neden ağlıyordum? İnsan bu sorunun cevabını nasıl verir ki?

Bence yalnızlık yanıtlarla değil, sarılmalarla giderilir. Hiçbir yanıt veya hiçbir soru insanı duvarlarının ötesine götüremez. Oysa sarılmak, o duvarlarla birlikte birine sarılmak... O kişi bunu fark etse de, etmese de; anlasa da, anlamasa da sarılmak... Sarılmak sarılmak. Artık bu fikir bile benim için masum bir hayal. Belki de bu nedenle yalnızlık yayıldı. Işık gibi, dağıldı. Bir şekli yok artık, bir pus o. Köşelere kadar ilerledi ve karıştı. Diğer her şeyime ve diğer her şeyimle karıştı. Bu nedenle de duruldum, sakinleştim veya bu yola girdim. Kızmamaya, söylenmemeye, içimde bile olsa diklenmemeye başladım. Başımı eğdim, tamam... belki de evcilleştim veya evcileşmeme izin veriyorum. Bu, kabullenmek, sinmek falan değil; bu, hiçlikle savaşmayı bırakmak. Sonuçsuz çabaları, kendini gösterme kanıtlama çabalarını, asla sonuç alamayacağım şeylere ve kişilere enerji akıtmayı bırakmak. Belki başta umutsuzca ama zamanla gelişen bir iç yapıyla sağlamlaşarak bırakmak. Yel değirmenleriyle savaşmamaya, sadece onları görmeye başladım. Bunun bu kadar uzun zamanımı alması ne buruk ve aslında doğal. İnsan, belki de, zamana ihtiyaç duyan bir varlıktır.

Sanırım bazı insanlar Ay'ın çocuklarıdır. Ay'ın öpücüğünü kalplerinde taşır, öyle parlarlar. Onlara baktığımızda hep sisin ötesini algılarız. Hayal meyal izler, bakışlar, düşünceler görürüz. Bu kişiler ne kadar net olurlarsa olsunlar, hatta isterlerse çırpınsınlar; hep şekilleri puslu kalır. Sözleri puslu, bakışları puslu, kendileri puslu. Parladıklarında bile, bir an sonra gidecek gibi; belki de böyle hissettirirler. Kötü bir his değil ama belki de Ay bu nedenle yalnız hissediyordur. 

Bazı insanlar ise Güneş'in çocuklarıdır. Güneş'in dokunuşunu kalplerinde taşır, öyle yayılırlar. İstedikleri kadar gizlensinler, saklansınlar... hatta belki yalan söylesinler; yine de bu insanların her yaptığı apaçık yayılır. Sanki onlara dair her şey alenen ortadaymış gibi bir hisle yayılır. Bence bu asıl yanılgı. Bir insan ne kadar tam anlamıyla açık olabilir ki? Bu mümkün mü? Bu doğru mu? Bu gerçek mi?

Önceden böyle düşünmüyordum ama... Bence bazı parçaların sislerde kalması, bunu bilinçli olarak yapmadığında en çok da, insanı daha gerçek yapan bir durum. Bana öyle geliyor ki bu, değişimin çabukluğu ve çokluğuna alan tanımak. Gizlenmek, saklanmak, gizem yaratmaya çabalamak gibi bir yapaylık değil kastettiğim; benim kastettiğim, sadece olduğun şeyi yaşamak işte. Ne garip, ben Ay'ın ışığından çizilmiş bir kız olmama rağmen hep Güneş'in izlerini taşımak için savaştım. Sandım ki, Güneş'in mührünü taşısaydım hayatımda her şey yolunda ilerlerdi ve ben kendimi yalnız hissetmezdim. Ne büyük yanılgıymış, değil mi?

Belki de asıl yalnızlık kendimi terk etmek istememdi. Kendimi olduğum halimle hatalı bulmam, kaçmak istemem. Olduğum halim kötü veya eksik olduğu için bile değil aslında, temeldeki mesele bu değil, temeldeki mesele kaçış. Topluluğa kaçış, kabule kaçış... hayır, kendimden kaçış. Kendim olmayı kabulden kaçış, sorumluluktan kaçış, yaşamaktan, kendi yaşamımı algılayarak yaşamaktan kaçış.

Ay'ın ışığını yansıtan bedenimin ve ruhumun sevilmeyeceğine dair içimde katıksız, çok güçlü bir inanç taşıdım hep. Tıpkı yüzyıllar ve hatta binyıllar evvel yakılmış, taşlanmış, yok edilmiş ve hiç sayılmış, sürülmüş, değiştirilmek ve farklı bir şey yapılmak, farklı bir şey kabul edilmek istenmiş bir cadı gibi. Belki de gerçekten ruhumun bir kısmında, küçük de olsa bir kısmında, bir cadının ruhunu taşıyorumdur. Aslına bakarsan, bunu derinden hissediyorum. Bir cadının kırgınlığını taşıdığımı iliklerime kadar hissediyorum.

Acaba bir cadıyı sevenler olmuş muydu? Yakılmadan evvel parlayan alevlerde, onun adını haykıran birileri? Onun büyüsünü, insani ışığında gören birileri? Acaba bir cadının insan olduğunu anlayan, bilen ve bunu seven birileri olmuş muydu? Bunu düşünüyorum ve o cadı için kederleniyorum. Hatta ağlıyorum, şu an bile ağlıyorum. O cadı için ağlıyorum. Aklıma geldiğinde... Belki de o cadıyı anan, yüzyıllar sonra bile anan tek insan olduğum için ağlıyorum.

Belki de Ay'ın geceye hükmeden ışığında o cadının izlerini görüyorum. Bana keder veren bu mu? Tek başına olmasa da... şeylerden biri bu, artık biliyorum.

O cadıyı sevmiş olan birileri için de üzülebilirim tabi. Ama onlar için tek damla gözyaşı dökesim gelmiyor veya kalbim sıkışmıyor. Onları bir kurgunun karakterleri gibi görüyorum. Sanki gerçek değillermiş gibi. Bu cadının imgesi o kadar canlı ve parlak ki, diğerlerinin izlerini soluklaştırıyor. Gerçeklik algımı normalleştiriyor. Bir Ay'ın ışığını, geceye yayılan sıradan bir an'a dönüştürüyor. Sanki bir tek o cadı uzaklardan, uzaklardan geliyor; Ay'ın, yıldızların ve hatta Güneş'in ilk ışıklarının arasında son anında bile kalbinde parlayan özlemiyle geziniyor. Belki de en çok da o özlemi merak ediyorum. O cadının son anına kadar kalbinde taşıdığı o özlemi o kadar çok merak ediyorum ki! Ve en çok da bunun için üzülüyorum, en çok da bunun için korkuyorum.

Belki de diğerleri de bunun için korkmuştu. O cadıdan, o büyük özlemi, o büyük sevgisi ve son anına kadar koruduğu o iz nedeniyle çok korkmuş olmalılar. Onu yok etmek isteyecek kadar çok.

(04.07.26)

 


Popüler Yayınlar