Özgürlük.

 

Yaz gecelerinin dinginliğini seviyorum. Bu geceleri tek başına geçirenler kendilerini olduklarından daha yalnız hissedebiliyorlarmış. Oysa ben yaz gecelerini, özellikle de yaz gecelerini, sanki çok önemli bir şeyin\ şeylerin eşiğindeymişim gibi yaşıyorum. Sanki artık nihayet yalnız değilmişim gibi bir hisle.

İçimde ne kadar çok yarım kalmışlık var. Bir şeyi kendin yarım bırakman onu kapanan bir döngüye dönüştürürken, bir şeyin öylece senden koparıldığını hissetmen kalbine acı verir. Bunlar ''burjuva işi'' laflar değil mi? Peki o zaman, bunlar burjuva işi hisler mi sence?

Bana bu dünyada en ama en komik gelen ve alaya aldığım şey, bir insanın gerçekten hissettiğini söylediği bir şeyin yalan olduğunun veya öyle olmasa bile ama aynı kapıya çıkacak şekilde gereksiz\ abartılı olduğunun o hisleri buram buram hisseden kişiye kabul ettirilmeye çalışılmasıdır. Bari bu konuda -afedersin- s*d*k yarışına girmeyelim. Ne kadar acı çektiğimi ispat etmek zorunda değilim. Belki de bunu deyip köşene çekilmelisin; evet olabilir. (Ben bunu geç anladım.)

Hissettiklerim hep -diğerlerinin önemli acılarına göre- abartılı acılarsa o halde neden kalbime hep kılıçlar ve hatta mızraklar ve hatta kazıklar saplandı? Saplandı, hissettim. Hatta göğsümden sırtıma kadar uzandı, tüm hacmimi kapladı.

Sanki acı çekmek için illa diğerlerinin acılarıyla yarışmalıymışız gibi. Bunu mutluluk için de yaparlar. Sanırım bu nedenle bir şey olarak tanımlanmaya alerjim var. Hissetme özgürlüğümün bile elimden alınmasından delicesine korkuyorum.

Hissedemediğimi söylerken ciddiydim. Bence çoğu düşünceydi. Ama acı vardı. Kalp acısı. Belki de kalbim bir yüreğe dönüşürken o transformasyon sürecinde acı çekmem lazımdı. Bitti mi, nolur bitsin. Diğerleri acı çekmiyor. Görmüyorum. Görmüyorum! Böyle ciyaklardım en iç sesimle. Bazen de dış.

Dış sebeplerim vardı tabi. ''Önemli'' sebeplerim de vardı. Hep diyorum, komik. Karşı tarafa göre ''önemli'' olan bir şeyi ben bir yerime bile takmıyor olabilirim. Genelde böyledir bu arada. Ne önemli Allah aşkına? Evet hayatta önemli şeyler var ama... Neye önem verdiğime bile ben karar veremeyecek miyim!

Bu öfkemi seviyorum. Hiçbir şey olmasa bile bu beni kendimde tuttu. Tüm o dış seslerin tüm oktavlarını ayırt edebilmemi sağladı. Manipülasyon çeşitli şekillerde gelir. Bunun üzerine geçen açılımlar yaptım. Ne gereksiz işler. Baksana yoluna kızım işte... İnanmadan yazdığımı biliyorsun. Benim yoluma bakış şeklim bu. Ben bilmezlikten gelemem. Kendimi bilmezlikten.

Bunu deneyemem bile. Bir yalanın içinde yaşamak en büyük korkum. Özgürlük, en büyük tutkum. Yine de bunu kendine bile olsa çok dillendirmemek lazım. -Hala yaptığım bu olsa bile.- Bu da bir manipülasyon. Kendine karşı yürüttüğün bir daire operasyonu. Aynı dairede dön dur. Bu öyle tatlı gelir ki bir yerden sonra... Bunu bile isteye yaparsın.

O dairede bir şey bulmayı ummuştum. Veya dairenin beni dışarıya fırlatmasını. Olmadı; daire kusursuz bir şekil.

Dünya hakkında düşünüyorum. Bu benim için taze bir durum. Yıldızları izlerken bile dünya hakkında düşünüyorum. Bu bana iyi geliyor.

Yeniden günlük yazmayı düşündüm. Belki yine canım Aomame'ye (muhtemelen ona). Veya bir değişiklik: Midori'ye (sana anlatıp silmiştim). Zayıf ihtimal, Şimamoto da olabilir ama sanmıyorum.

Murakami'nin kadın karakterlerinde nedense kendimi görüyorum. Oysa bence Murakami kadınları hiç tanımıyor. Kadın karakterleri yazamıyor bile. Galiba en çok bunu seviyorum. Çünkü böylece o karakterler kendi bildiklerini okuyorlar. Yoksa bunu Murakami bilerek mi yapıyor! Ah... öyle olmalı. Belki de yazar bu kadın karakterlerini kendi hallerine bile isteye bırakıyordur. Karışmıyordur. Örneğin aynı yazarın erkek karakterlerini hiç sevmiyorum. Çünkü onlara çok karışıyor yazar. O kadar karışıyor ki her şey bulamaç oluyor. Sanki özgür iradeleri yokmuş gibi.

Bence bir karakterin, her ne kadar bir yazarın elinden çıksa da, bir yere kadar yazarı bile parmağında oynatabilecek bir özgür irade gücü oluyor. Bir karakter yeterince kararlıysa, yazarından kopabilir. Böyle karakterleri bulmak zor. Çünkü kurgular, başarılarından bağımsız olarak, genelde denetimlidir. Murakami'de en çok bu denetimin aşımını seviyorum. Kurallı bir kuralsızlığı.

Kendime yazmak için iki sefer güçlü bir itki duydum. Sadece kendime, gelecekteki bir noktadaki kendime yazmak istedim. Diğerleri olmasın, kimse olmasın; sadece ben. Dünyadaki ben. Kendi dünyasını var eden ben...

Eski günlüklerimi bir daha okumak, hatta yüzlerine bile bakmak istemiyorum. Onlar yüzünden güçlü bir hafızam oldu. Bunu sevmiyorum. Çoğunu unuttum, nihayet unuttum. Unutmuşken onları yok etmek istiyorum ama uğraşmak da istemiyorum. Belki biraz daha sonra. Ama kesin, keşke günlüklerim hiç var olmasa mıydı... Öyle olsaydı sana şu an yazıyor olmazdım. Şu an ben burada olmazdım, ben diye bir şey olmazdı. Ne yazık olurdu...

Kendime yazmaktan vazgeçtim. Artık hevesim hızlı kaçıyor. Hem ne yazacağım ki... Yazdıkça yazılacak şeyler bulunsa da... Sadece kendimin bileceği şeyler yazmak istemiyorum. Belki de sizinle benim bileceğimiz şeyleri yazmak benim için daha güvenli. İleride bunları hatırlamayacağım. Sadece, aaaa evet öyle yazmıştım, bilgisi benimle kalacak. Kendi yazımı tabi ki biliyorum, ne yazdığımı da... Ama insan sadece kendine yazarsa... Bununla baş etmek çok zor.

Bu gece ne çok yazdım sana. Ne gerek vardı ki... Hep yazmayacağım, sileceğim zaten dediğim geceler dökülüyorum. Pooofff. İyi ne haliniz varsa görün sevgili yazılarım, ne haliniz varsa görün. Beni rahat bırakın.

Sanırım yazmak ve anlatmak benim lanetim. Doğum haritamda bununla ilgili güçlü belirtiler varmış. İstemesem bile anlatmadan duramazdım. Doğum haritamda ilgimi çeken bir diğer şey ise su elementi yokluğu. Resmen benliğimde su yok! Sanırım bu nedenle hep duyguları sorguluyorum. En çok onları tanımaya ihtiyaç duyduğum için.

Gerçekten kolay görünen ama zor bir doğum haritam var. Zıtlıklarla örülü. O zıtlıkların büyük kasırgasında yürümeye çalışmak ne büyük kahramanlıktı (!). Oysa içimdeki ateşi bir şekle sokmak ne kadar zor olabilir!? (Artık soru yok! Saçma sorular...)

Hep diğerlerini düşündüm. Aslında bundan. Diğerleri için ne yapabilirim? Diğerleri benden ne bekler? Diğerlerinin gözünde ben kimim? Diğerlerinin gözündeki ben ben olmazsam nasıl bedeller öderim? Diğerlerinin gözü... Diğerleri, diğerleri.

Güncel bir ''ben kimim'' yazısı yazmak bir küçük aklıma gelip gitmişti. Kim uğraşacak ki diye düşünüp amaannn demiştim. Şimdilerde, diğerlerinin gözündeki ben ne kadar benim acaba, diye yalandan meraklanmıyormuş gibi yapan ama meraklanan bir parçam var. Acaba diğerlerinin gözündeki ben veya daha gerçek bir ifadeyle, diğerlerinin gözündeki benim bir\ kaç parçam, kendi gözümden gördüğüm benden daha mı gerçek? 

İnsan aslında iç gözüyle kendini görme alıştırması yaparken diğerlerinin gözleriyle kendi gözlerindeki kendisini kıyaslarsa yararına olabilir. Bu da açıklık gerektiriyor. Zor bir anlayış. Benim gibi many- del- tak- benim gibi cadılar için bile.

Aslında hiç de öyle değilim biliyorsun. Belki de içimdeki bir noktanın öyle olmasını uman bir yanım var. Bu, bana yardımcı olurdu. Bu hayatta biraz deli olmak lazım. Yeri geldi mi deli deli esmek lazım. Gerçi ben de öyleyim ama sonra kendi içimde de toparlanamıyorum ve bir cadıya dönüştürülüyorum. Belki de insan, ne zaman eseceğini de iyi bilecek şekilde kendini eğitmeli. Ben onu hiç bilemedim.

Şu an nedense içimde şu anki halimle bundan 5-6-7 yıl önceki benin yanına gitmek isteği geldi. Sonra da onun yolundan hayata devam etmek. Ona yardım etmek istedim. Bu sefer geçmişe kaçmak için değil hayır. Sadece, kendime, yanıma gitmek istedim işte. Onun beklediği bendim çünkü.

Geçen gün 8 yaşındaki küçük Ben'in yanına gitmem gerekti. Müzikli bir gece, uyumadan önce. Onun kapıya dönük bakışlarında ben belirdim. Ben geldim İlkay, senin için geldim. Ona sarıldım. Meğersem beklediği benmişim. Bunu bile bile onu bekletmem de... Ne desem boş. Yine de ben de birini bekliyordum. Bir şeyi. Güçlü bir şeyi. Belki de... Ne belki de, işte vaziyet bu. 

Beklediğim bendim. Binlerce yazı yazsam da, bu değişmeyecek.


Gülümse, Raina Telgemeier.


Papatyalar.

Sevgili Yıldızım. Nihayet en sevdiğim çiçeği kendime itiraf ettim. En sevdiğim çiçekleri bilmiyordum, bilmediğimi sanıyordum. Kendim hakkında ne kadar az şey biliyorum! bu bahaneye sığınmak kolaydı, biliyorsun. 

En sevdiğim şey... Bu ne ürkünç bir tamlama! Bir şeyin en sevdiğim olması beni üzer. Üzer, biliyorsun. Bu nedenle ben bilmediğime inanmak istiyorum. Çoğu zaman böylesine inanmayı. Daha kolay bulduğum için değil; hatta aksine, bence böylesi çok daha zor. Çok daha yalnız, çok daha kaçamayacağın bir köşe. 

En sevdiğim şey... Belki de tüm bu tek tek en sevdiğim şeylerden oluşacak ben'in görünmesini, dillendirilmesini sevmediğimden... Bunu sevmediğim yalanımdan. Senin gibi olmak istememden. Ulaşılmaz. Bir yıldızın ulaşılmazlığı, en büyük ceza.

En sevdiğim çiçek papatyalar. Bana beyaz yalanlarımla örülü tatlı neşeler verdikleri anları anımsıyorum. Ne çoklar! Papatyalar, yol kenarında ansızın gördüğüm ve neşelendiğim papatyalar. En çok seviyor sevmiyor falları, bunu senden saklayamam Yıldızım, en çok onlar ama sadece değil. Onların ötesi ve öncesinden kime ne... ama sonrası... Papatya fallarımın sonrasını günün beyaz ışığına rağmen görmüş müydün Yıldızım?

Papatyaları sadece bunun için mi seviyorum yani? Kendimi avuttuğum, eğlendiğim kısa anlar nedeniyle mi? Bunlar değersiz mi olurdu? Olmasa da... Yeterli olmazdı. Ne yeterliydi, bir şey yeterliydi; bir şey, belki birçok şey... Papatyaları sevişim, işte bu yeterliydi. Papatyaları hep, diğerlerinden ayrı sevişim. Çocuksu bir heyecan ve beklentiyle sevişim.

Bu belki de içimdeki boşluğa tam oturan bir sızıntıydı. Papatyalar incecik ve narindir. Bundan sevdim onları. O kısacık anlardaki heyecanlarım arasında boşluk bırakmadıkları için. Benim ve heyecanlarım arasında...

Bir papatya benim için inancın sembolüydü bir de. Öyleydi öyleydi. Bir şeyi ummak. Öyle mi olacak, böyle mi? Benim iradem dışında bir karar tayini. İncecik yaprakların fısıltısı. Bazen istediğim, bazen istemediğim; sonra rüzgara karışan yapraklar, sap ve yok olan papatyalar. Benim papatyalarım. Acımadığım... Böyle sevgi mi olur!

Yine de papatyaları sevdiğimi biliyorsun. Sevmeseydim ''benim'' demezdim. Belki de bu tek belirti bile olabilir. Papatyalar içimde narin bir sızı. Ve bir gülümseme. Şimdi bile. Baharın habercisi güzel papatyalar. Benim en sevdiğim çiçekler olan papatyalar.



Hayalperestler, Patti Smith.


Kitapları yarım bırakma konusu.

 

Geçen hafta sonu ne okusam bilemedim. Aslında elimdeki okunacak kitaplardan Slovak Halk Hikâyeleri'ni okumak için çok heyecanlanmış, hatta heyecanımı kendi içimde bile tutamayarak seninle paylaşmıştım. Buna karşın, ah bilirsin, masalların tüm o apaçık saçmalıklar ''doluluğunu'' okuyacak ve ''aman canım masallar böyledir'' diyerek kabullenecek havamda değildim. Dişime göre bir şeyler okumak istiyordum.

Yanlış anlaşılma olmasın, masal seçkisi oluşturmanın ne kadar meşakkatli olabileceğini anlıyorum ve derleyen kişiyi yürekten kutluyorum. Bu masalların yüz yıl -ve belki daha bile ötesinde- toplanmış, çok çok çok daha ötesini okurlara gösteren tarihi\ toplumsal\ kültürel kayıtlar olduğunu da biliyorum ve bunu da kutluyorum. Ancak okuyamadım. O kitabı okumaya kalkışmak, kısa kısa zaten biter demek, bir masal bir masal daha diyerek ilerlemek artık pek benim yapacağım iş değil. 

Bazen orada burada görüyorum, okurlar bir kitabı yarım bırakmaktan ölümüne korkuyorlar. Benimse inanın bana umurumda değil. Önceden de böyle miydi bilmiyorum. Yani... içimde böyle miydi bilmiyorum. Dışımda ben de o bahsettiğim okurlar gibi bu konuda katılık derecesinde çekincelere sahiptim. Belki de bazı okurların yaşadıkları bu ''çekince'' aslında bir çeşit iç disiplinden ileri geliyor da olabilir. Bir şeyin tamamını getirme prensibi veya bir şeyi yarım bırakmama arzusu. Belki de ikisi de yarımlığın akılda kalıcılığına bağlanıyor.

Bense sadece bitirmek isterdim. Çünkü, ah hiç şaşırmayacaksın artık beni tanımışsındır, kitaba haksızlık ediyorum diye düşünürdüm. Evet, sanki kitabın duyguları varmış da incinirmiş gibi. Sanki bir kitabı yarım bırakmam kitaba kendini eksik hissettirirmiş gibi. Evet, içimde tam olarak böyle düşünüyordum! Bu kitabı şimdi yarım bırakırsam yazık olmaz mı... Kötü bir kitap bile olsa veya kitap bana hitap etmemiş bile olsa allem eder kallem eder ve hatta araya başka kitap bile almadan okuyamama sendromunu göze alarak o kitabı bitirirdim.

Bu tavrımın bana yaşamımın diğer (ve önemli, şşşş) alanlarında da katkısı olduğunu görüyorum. Ne olursa olsun bir şeyin sonunu getirmem gibi. Ne kadar yıpranırsam yıpranayım, uykumdan beslenmemden kendimden geçerek o şeyin sonunu getirmek. O haz belki de. Bir şeyi bitirmenin hazzı vardır değil mi? Ah tamam! Ben aslında kitapların duygularını değil, kendi hazlarımı düşünüyormuşum...

Büyüdükçe, kitapları yarım bırakma konusunda çok rahat oldum. Aman canım dedim, bu kitabı sevmedim başkasını daha çok severim. Bu benim annemle olan bir anıma dayanıyor. Bak gerçekten dayanıyor. Ne mana diyeceksiniz, deyin, dayanıyor işte bu gerçek değişmeyecek. :) Bundan baya önce, şöyle 16 yaş civarında falanım... O gün çok hazırlanmamıştım, hatta kendimi baya pespaye bulduğum aklımda. Oysa bence sadece günlük giysilerim vardı. Bir de saçlarım topluydu tabi bunu anımsıyorum. Toplu saçlarımla ilgili gereksiz kaygılara sahiptim. Oysa şimdi en çok toplu saçlarımı severim.

Sonra ne olmuştu orası puslu bende, ben giyimimi görüntümü basit bulmuştum. Hatta utanmıştım. Hiç böyle şeyler yapmam, yapmazdım da; gerçekten. Benim görüntü takıntım hep vardı evet ama bu yolla çalışmazdı. Var olma\ yok olma yoluyla çalışırdı (bunları anlatmıştım sanki ders gibi ahahhaha, kime neyse aman canım. Bana ne, benim için ne; bunu görmek için anlattım). 

Sadece... görüntü konusunun benim için ''şöyle görünüyorum''un çok çok ÇOK ötesinde bir durum olduğunu, olmuş olduğunu ve beni bugünüme getirdiğini anlatmaya çalışıyorum. Kendimi herhangi bir sıfatta görmem değildi mesele (hatta güzel bile kabul edilebilirdim ve kendimi de öyle kabul ederdim); mesele, yok olma inancımdı. Burada olmamalıyım, hiçbir yerde olmamalıyım inancı. Bu nedenle de, nasıl görünürsem görüneyim kendi içime sığamayacaktım. Bir beden, benim için taşıyamayacağım bir şeydi. İnsan yaşarken bunları anlayamıyor, sadece yaşıyor. İyi ki böyle; yoksa beynimiz iflas ederdi. Bu durumun ve durumların bendeki artısı şu: Güçlü bir benlik algısı. Saçma sapan insanların ürettikleri algıları kolayca ayırt ediyorum. Çünkü ben kendime çok daha katıydım. Bir insana asla yaklaşmamanız gerektiği kadar katı. Korkunç bir katılık, böööö!

Her neyse. O güne dönersek... Aslında anlatabileceğim pek bir şey yok. Sadece, öyle görünmek istemiyordum ve keşke biraz daha özenli olsaydım diye düşünmüştüm. Annem de bana bir sonraki sefer daha özenli olabileceğimi, hem beni sonra kimin tanıyacağını söylemişti. Haklıydı; insanlar, özellikle de bizi tanımayan insanlar, bizi o kadar da önemsemiyorlar. Sadece o an iletişim kuruyorsun, o an görünüyorsun ve bitiyor. Bir sonraki an başka biri olabilirsin. Seni başka biri olarak görebilirler ve bunu yadırgayacak olsalar bile, alışırlar. Alışmak dışında yapabilecekleri ikinci bir seçenek yok çünkü. İnsan kendini bir şey veya yeni bir şey olarak görmeyi kendisi kabul ederse; artık odur.

Bunu kitaplara bağladım. Gerçekten! Benim zihnim hiçbir şeyi boşa atmaz. Daha iyi bir kitap okurum. İşte, bunu düşündüm. Bir kitabı sevmediğimde veya bir kitabı o an sevmediğimde, yarım bırakmak konusunda tereddüt etmiyorum. Eksik de hissetmiyorum. Demek ki o kitabı okumam gerekmiyor veya o an okumam gerekmiyor diye düşünüyorum. Sonra da daha iyi, aslında daha iyi bulduğum veya bana daha iyi gelen başka bir kitabı okuyorum ve yarım bıraktığım kitap böylece görevini tamamlıyor ve zihnimde bitiyor. 

Bunu hayatımın başka alanlarına da uyarlamaya çalıştığımı görüyorum. Bilirsin, geçmiş güzellemesini severdim. Hala seviyormuşum gibi yazılar yazarken bile, aslında bu, geçmiş bir zamanın sevgisiydi. Ben eskiden severdim geçmişi, oraya kaçmayı. Benim bile olmayan bu geçmişi, bekleme odam yapardım. Geçmişe kaçışlar zaten böyle değil midir? Genel bir bekleme odası. Güzel şeyler yaşadığın anlara da kaçabilirsin ama yine de orası artık geçmişin sislerine karıştı ve başka bir şeye dönüştü. İnsanın ''benim'' diyebileceği tek şey, bence, şimdidedir. Şimdisindedir. Çünkü ancak şimdiyi kontrol edebilirsin. Bu nedenle de o senindir. Geçmişi ise kontrol edemezsin, o artık başka bir şeydir. Karmaşık bir şey, herkesin ve her şeyin olan, daima değişecek bir şey. Geçmişteki sen bile daima değişirsin, değişebilirsin. Belki de ben dahil çoğu insanın nostaljide bulduğu avuntu budur; çaba harcamadan değişme beklentisi. Oysa bu imkansız.

O kitabı, Slovak Halk Hikâyeleri'ni, okumanın bana tat vermeyeceğini kitabın ilk masalından anladıktan sonra (bunun kitabın başarısıyla ilgisi yok, sadece dediğim gibi masallardaki karakterlerin ne idüğü belirsiz bencilliklerini çekecek havamda değildim ve okuduğumu anlamıyordum), kitabı bıraktım ve G.H.'ye Göre Çile'ye geri döndüm -evet okuduğumu anlayamaz halimle bu kitaba elim gitti ahahahha, tuhaf biriyim.- Baştan başladım. Sana söylediğim üçüncü bir tekrar baskısı... Sanki ilk kez okuyormuşum gibi bir his. Sahiden de sanki ilk kez okuyormuşum gibi bazı satırlar bana ilk kez görünür oldular. Örneğin:

''İnsanın kendini kaybetmesi zor. O kadar ki yakında kendimi bulmak için bir yol tutturacağım, kendimi bulmak beni yaşatan yalanın ta kendisi olsa da'' (Sayfa 14).

''Eğer cesur olsaydım, bırakırdım kayıp kalayım. Ama yeni şeylerden korkuyorum, anlamadığım şeyi yaşamaktan da öyle, en azından anladığımı sanmayı güvence altına almak istiyorum'' (Sayfa 14).


Nasıl böyle yazabilirsin kadın!?! Ah... galiba bu yazarın hayranı olacağım. Dilerim kendi yaşamında bir falsosu yoktur yoksa soğurum. Sence yazarları sadece yazdıkları şeyler bağlamında mı değerlendirmeliyiz, yoksa kendi yaşamları ve seçimlerini de bu değerlendirme sürecine eklemeli miyiz? Bir kitabı ilk elime aldığımda önce yazar biyografisine (yazarı artık tanısam bile) koşan ben, tabi ki ikincisine de dikkat ediyorum. Bence bir yazar kendisinden kopuk değerlendirilemez. Bu nedenle de Claire Lispector'u sevmeyi ve ona hayran olmayı, işte bu yazar gibi yazacağım ben ya! çocuksuluğuna kapılmayı o kadar çok istiyorum ki...

Sonra başka bir kitaba başladım. Ne yapayım... Fırsat vardı başladım aaaaa. Uzun zamandır okumak istediğim bir kitap ve yazarıydı. İlginç ilerledi, böyle olacağını beklemiyordum gerçekten. Agota Kristof'un Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan kitabını okuyorum. Bir serinin üç kitabının tek cilde dönüştürülmüş bir baskısı. Kesinlikle okunmaya değer bir yazar. Keşke daha önce okusaydım falan da değil. Tamam, hatırı sayılır bir süredir kitaplarını okumak istediğim bir yazardı ama şimdi okumam daha iyi diyebilirim. Bence kitaplar gelip okurunu buluyor biraz da. Ben bunu inkar edemeyeceğim kadar çok deneyimledim. Ben kitabı değil, kitap geldi beni buldu. Doğru zamanda, doğru okuma anlarında. Bence tam da bu nedenle bir kitabı yarım bırakmaktan korkmamalıyız. Gerekliyse o bizi tekrar gelir bulur.


Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan, Agota Kristof.


Sanki daima doğan bir şey.

 

Kendi hayallerim var. Kendim için istediğim, somut, elle tutulur, deneyimlenebilir isteklerim var. Ne kadar zamandan sonra bilmiyorum. Belki uzun zamandan sonra, belki de ilk kez. Aslında ben uyumaya, gözlerimi açmaya başladığım an kendimi pışpışlamaya devam edecektim. Ama sonra... Sonra ''şu oldu'' diyemesem de, bir şey oldu. İç dünyamı çalkalandıran ve beni istememe halimle yüzleştiren şeyler. Bu biraz çetrefilli, çünkü, insan bir şey fark ettiğinde aslında pek çok şeyi fark etmiş demektir. Hepsini birbirinden ayırmak mümkün değil.

Dün gece yıldızları izlerken, bir yıldızın doğumunun neye benzeyebileceğini fark ettim. Gözlerim parlayarak izledim yıldızları, içim parlayarak belki. Yıldızları bile değil, yıldızları izlemeyi çok severek izledim. Hep şeyi düşünürdüm, acaba diğer insanlar yıldızlarda neler görüyorlar? Bir insan neden yıldızları izler ki, orada ne görür veya ne görmeyi umar? İş olsun diye mi? Romantizm için mi? Hayal kurmak, hislenmek, düşünmek, beklemek... Ne için ve neden? İnsanlar yıldızlara ne anlam verirler? Tek tek insanlar, tek tek her biri... acaba yıldızlarda ne görürler?

Ben yıldızlarda bir şey görmedim. Tüm yaşamımın gecesine serpilmiş o ışık topları, bazen bana parlaklık, bazen alev oldular. İçim aydınlandı, içim ısındı. Değişmeyen tek bir görüntüyü onlara mühürledim, o ayrı. Buna hayal demek çok zor. Hayalin bir doğrultusu olmalı çünkü; bana öyle geliyor ki hayaller bir hedefe dönük oklardır. Oysa ben hiç hayal kurmadım. Yıldızlara mühürlediğim o görüntüyü sanki bir gecenin yıldız ışığının zamansızlığında yaşıyor gibi hissederdim. Bu bir hayal değildi; o zaman... bir temenni? bir vaat? bir beklenti? bir kaçış? bir, bir ne? Zaman doldurma. 

Böyle yazınca tüm o geçirdiğim dondurulmuş şimdiki an görüntülerine haksızlık yapıyor gibi hissetsem de olan buydu: Zaman doldurma. Bir hedefe varmayan noktalar. Yoksa ben yıldızlarda bunu mu görüyordum? Ben yıldızlarda bir şeyi değil, bir şeye giden yolu görüyordum belki de. Yıldızlar benim arayışımdı. Onları uzaktan izler, onlara bir tanım getirmez ve böylece aramızdaki mesafeyi hep aynı tutardım. Arayışımda (ki bana neyi deme, çünkü bir yanıtı yoktu) yıldızlar önde, ben arkalarında yıllara yayılan bir yolculuğum oldu. Bu mesafe hiç kapanmadı, çünkü izin vermedim dediğim gibi.

Neyden korkmuştum? Bir yıldızın doğuşunu hissetmekten korkmuştum. Bir hissin doğuşundan. Bu nedenle hep düşüncelerimden ve kabullerimden bulamaç hisler ürettim ve bunlardan da yeni kabuller geliştirdim. Bence hisler bize kabuller veriyor. Taze hisleri olmayan birisinin kabulleri ekşimiştir, bozuktur ve onu zehirler. Ben kendimi zehirliyordum. Bunu bile isteye yapıyordum diyemesem de, hiç bilmediğimi de söyleyemeyiz.

Bir hissin doğuşu beraberinde bilinmezliği, yeni bir alanı getirir. Bir şeyde keşfedilecek noktalar bulmak. Senin hoşuna giden, gitmeyen noktalar. Yeni bir hissin doğuşu kendinde kalmanı gerektirir. İzlemeni, izlemeni. Hissetmeni ve bu his üzerinden düşüncelere varmanı. Ben hep düşüncelerim üzerinden hislere vardım. Ben gerçekten hissetmeyi biraz bile bilmeyen bir kızdım.

İnsanı kendinden de, onu tutan bağlardan da çekip çıkarabilecek tek bir şeyin olduğunu keşfettim. Kendi yaşamını düşlemek, düşünmek ve o yaşamı yaşayabilecek iradeye sahip olmak. Öncelikle bir fikrinin olması. Bir yerlerden duyduğun bir fikri kastetmiyorum; senin hayatın olacak o hayatın fikrini kastediyorum. Böyle olduğunda, ''nasıl olacak ki'' desen bile, yaşama güvenebiliyormuşsun. Hayata ve senden daha büyük pek çok şeye daha. Bu, kalbini açmak mı? Ben kalbimi varoluştan bile korurdum. 

Bir şeyi izlemek ve ona karşı içinde doğacak hissi görmene izin vermek; bu, biten şeyleri iç dünyandan ayıklamanda da etkili bir yol. Sanırım düşüncelerimi kontrol etmeyi öğreniyorum. Düşüncelerimi hislerim sanmamayı. 

Sevginin bile gerçekten ne olabileceği konusunda bir fikrim yok. Belki de sevgi de bir anda parlayan bir yıldızın ışığını görmektir. Ben yıldızlarda tam olarak ne görmüştüm artık emin değilim. Sanırım arayışın da ötesinde, kayboluşumu görmüştüm. Bu dünyada oradan oraya savrulan ruhumu. Yıldızlar olmasaydı bunu fark etmezdim bile biliyor musun? Yıldızları bu kadar çok sevmeseydim... Sahi, ben hiç yıldızları sevdim mi acaba? Yoksa sadece sığındım mı?

Yıldızlara karşı şu anki hislerim, sevginin çok ötesinde. Onlar benim sır tutucularım, hatırlatıcılarım. O ışıklar bana, derinlerdeki bir şeyi hatırlatıyor. Benim derinliklerimdeki mi, her şeyin derinindeki mi emin değilim; ama derin. Bana güç veriyor. Bana yol gösteriyor. Ve bana, sevildiğimi hissettiriyor. Benim değil, yüzeyimin değil; ruhumun zaten sevildiğini belki de. Aslında yüzeyimin de. Sen kayıp değilsin, der gibi. Odağını kaybetme, bak, biz buradayız... Hayır böyle demiyorlar. Ama yine de oradalar.

Yıldızlar hep oradalar. Ve ben onları farklı gecelerde farklı düşüncelerimle izlediğimde bile, sanırım hislerim hiç değişmiyor. Işıklı bir his. Sanki daima doğan bir şeymiş gibi. Ne düşünürsem düşüneyim, bana ait olan ve parlayan bir şeymiş gibi. Galiba buna huzur deniliyordu ahahahah, tamam neyse öhöm.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Bir Çift Yürek - Marlo Morgan.


Korkular.

 

Bazen beş yıl sonra bir yazımı okusam acaba ne hissederim diye düşünüyorum. Muhtemelen ne yazdığımı pek hatırlıyor olmam. Yazımın nasıl hisler verdiğini hatırlasam da, düşünceleri unutabilirim. Yoksa tam tersi mi? Belki de nasıl düşündürdüğünü hatırlarım da hangi hisleri hissettiğimi unuturum. Ya da hisler dönüşüme uğrar. Bu da olabilir. 

Örneğin eski yazılarımı yeniden yayınlarken blogda yer verdiğim en eski yazım Oz Büyücüsü isimli yazımdı. O yazımı birkaç kez daha blogda yayınlamaya yeltendiğim için ne yazdığını hatırlıyordum ama yazının özellikle de son paragrafında anlatmaya çalıştığım ve muhtemelen kendim için geleceğe bıraktığım minik zaman kapsülü notu bana çok ham gelmişti. Ne demek istediğimi anladım veya anladığımı sandım ancak o satırları yazarkenki bakış açımla şu an durduğum nokta çok başkaydı. Şu an o satırların çok ilerisindeyim, diye düşündüm. Şu an, çok daha somut ve gerçek bir noktadayım; bu satırları ne kadar hayalperest bir tonda kaleme almışım diye aklımdan geçti.

Aslında o paragrafı ilk okuma anında bugünümü anlatıyor gibi, öyle olsa da olmasa da anlamlı, hatta çok anlamlı bir durumdan bahsediyorum gibi görünüyor. Ancak ben o satırları muhtemelen ''çok anlamlı'' bulduğum için değil, çok anlamlı olacağını sezdiğim için yazmıştım. Ne düşünerek yazdığımı hatırlamıyorum! Öte yandan bugün o paragrafı okurken düşündüğüm art anlamların yıllar evvel aklıma geldiğini düşünmüyorum.

Ben muhtemelen dümdüz bir anlamla ''sabretmeli ve ilerlemelisin'' ve ''istediğin sana verilecek\ alacaksın'' tarzında bir bakış açısına sahiptim. Toy bir bakış açısına. Bu nedenle o paragrafı okumak beni sinir etmişti, gerçek anlamda sinir! Hatta o yayını devasa bir ''2026 Notu'' ile sonlandıracaktım az kalsın. Çünkü kendi çocuksuluğuma, kendi çocuksu bakış açıma tahammül edememiştim. Aradan geçen beş yılda edindiğim bakış açısının gerçeklerinin o kadar basit olmadığını, bana o kadar basit gelmediğini düşünmüş ve geçmişteki kendime gıcık kapmıştım. Çok biliyorsun sen, diye düşünmüştüm hatta. :)

Yine de o yazıyı olduğu gibi yayınladım. Pek çok yazıyı olduğu gibi yayınladım. Çünkü yazıların sonuna eklenecek devasa açıklamalar o yazıları yazmış olan bana ulaşmayacaktı. Hem ne önemi vardı? Yazılmış bir yazı, yazıldığı zamanın çizgisinden doğar; bir yazıyı bir yazar yeniden yazamaz belki de. Bir yazıyı ancak bir okur yeniden yazabilir. Ben de aradan geçen onca zamandan sonra artık o metnin yazarı değil, okuru oluvermiştim işte. O yazıyı yakinen tanıyan bir okur. Benim diğer okurlardan farkım buydu. Bu nedenle diğer olası okurlar belki o yazıyı ve bahsettiğim paragrafını anlamlı bulacakken, ben sinir bozucu buldum. Çünkü diğer okurlar o paragrafı okurlarken, ben o paragrafı yazmış olan beni okumaya çalıştım.

Şimdi aynı durumu bir yazıyı yazıp, özellikle de uyuyup uyandıktan sonra, hissediyorum. Ben neden bunu yazdım ki, diye düşünüyorum. Yazıyı başarısız veya kötü bulduğum veya beni yansıtmadığına inandığım için değil; artık o yazının okuru konumuna düştüğüm için. 

Tabi ki bir yazıyı yazdıktan sonra; sonraki gün, sonraki hafta, sonraki ay, yıl, beş yıl sonra; yazarı o yazıyı yeniden ve hatta yeniden ve hatta yeniden... düzenleyebilir ve böylesi yazının kalitesini artırmak açısından da önemlidir. Öte yandan benim şu an blog yazılarımla yaptığım şey, andaki beni kaydetmek gibi görünüyor. Bu konuda net değilim; düpedüz bilmiyorum. Ancak yaptığım bu. 

Eskiden yazdığım bir öyküyü okuduğumda önce şok, sonra sinir, sonra baş sallama anı yaşıyorum. Diyorum ki, ben bu kadar bammmbasit bir dil kullanımına mı sahipmişim! Oysa o öyküyü ilk yazmaya başladığımda kendimi nasıl müthiş iyi yazıyor, hatta havalı yazıyor hissediyordum. Nasıl da hisliydim... Her şeyi geçtim, kelime kullanımının başarısını zaten baştan geçtim, o öyküleri yazarken hissetmiş olabileceğim olası hisler bile bana geçmiyor! O kadar ham, o kadar ruhtan yoksunlar ki. Onları adam etmek için en baştan yazmalıyım. Hatta belki sonra tekrar en baştan...

Böyle olmalı, evet böyle olmalı biliyorum. Yazmak budur biliyorum. Şekil vermek. Şekle bile şekil vermek. O şekil nereye kadar düzeltilebilir? Hangi noktada içime sinecek? En baştan kaçarak değil bu belli; öte yandan...

Eskiden günlük yazarken yazdığım şeyi asla okumazdım. Hatta düpedüz, yazıp kaçardım ahahahah. Sanki zile basıp kaçmak gibi bir durumdu. Amacım kapıyı açmak değildi. Amacım kendimle yüzleşmek değildi. Amacım, belki de, bir noktadaki kendime zil sesi bırakmaktı. Ben buradaydım...

Bu neyi değiştirecekti? Bana ne getirebilirdi? Ben sadece yazıyorum diye düşünürdüm. Önce başkasına anlatmayım diye günlüğüme anlatıyorum... Gerçekten de böyleydi. Günlüğüme anlatmadığım bir şeyi başkasına anlatırdım. Olaylar adeta öyle gelişirdi. Bloğuma ne anlatırdım emin değilim. Fazlasıyla ketum muydum? Ketumdum. Böylesi daha mı iyiydi? Kendini kandırma. Olay buydu aslında. Ucundan bir bilmiş çıtlatmalar ama ardı yok. Ne yazdığımı zamanla ben bile anlamazdım. Sadece bir yazı görürdüm. Doğrusu da bu muydu? Objektif olmak, kendini yazarken bile kimliksiz olmak.

Belki de doğrusu buydu. Belki de ben yıllar öncesinde bile bu konuda daha bilinçli bir bakış açısına sahiptim.

Yine de! Yıllar içerisinde bakış açım değişmiş olamaz mı? Yazmaya bakış açım, kendime bakış açım, yazdıklarıma ve belki de en önemlisi okur konumuna düşen kendime bakış açım... Bu, değişmiş olamaz mıydı?

Peki sana bakış açım? Sen bu denklemde neredesin sevgili okur?

Aslında asıl karın ağrım bu değil mi? Bu, çift yönlü bir durum tabii. Okur olarak sen ve okur konumuna düşmüş olan benim çatışmam. Okunmayan bir bloğun bir yazısından bile gerilirken, okunan bir mecradaki bir yazım hakkında fikrim ne olacak? Aslında daha evvel bir dergiye bir yazı göndermiştim ve yayınlanmıştı (hayır yazımı paylaşmayacağım, özenti bir yazıydı :). Yine de o yazıyı, belki derginin de pek okunmadığını düşündüğümden, göndermiştim ve yayınlandığında az biraz heyecan duyup sonra unutmuştum. Okundu mu okunmadı mı, okuyanlar ne düşündü; pek üstünde durmamıştım.

Bu her zaman böyle olmaz tabi. Okunan bir dergideki bir yazım için aynı şeyi düşünmezdim. Yine de şimdi olduğu gibi okunmayan bloğumdaki bir yazıma duyduğum kaygıdan çok daha az kaygı duyacağımı seziyorum. Belki de bloğumu fazla kişisel buluyorum. Baş okur konumuna kendimi koyuyorum; bundan mı ki?

Tüm bunları geçip yazarları ve hatta çok okunan yazarları düşündüğümde onlara ayrıca bir saygı duyuyorum. Bence yazmanın en zor aşaması okunmak! Bu beni gerçekten geren bir durum. Kimin ne düşündüğünü ve düşüneceğini kontrol edemezsin ve insanlar yazdığın şeyden bambaşka şeyler de düşünebilirler. Bunda tabi ki sorun yok, asıl sorun, belki de, okurun o satırları yazan yazar senin kendi aklında kurduğu bambaşka bu anlam dünyasını düşündüğünü düşünmesi olabilir. Hadi ama ben bunu kastetmemiştim, bu senin fikrin! 

Aslında buna da pek takıldığımı düşünmüyorum. Tabii, özentisiz okuma yapıp katı sonuçlara ulaşan okurlar sinirimi bozar o ayrı... Çünkü ben, başkalarının metinlerini okurken özentisiz okuma yapmadığıma inanıyorum ve yazarın aklını okuduğum yanılgısına kapılmıyorum! Ben yalnızca o metni okuyorum, yazarın zihnini değil. Ben bunun bilincindeyim ancak her okur bu titizlikle durumu ele almaz, alamaz da.

Bireysel konularda yazan yazarlar bu konuda daha özgür bir alana sahip olabilirler belki. Daha toplumda yer etmiş fikirleri ifade edenleri aforoz etmeye kadar işi götürenler çıkabiliyor. O kadar ateşli oluyor ki bu okurlar, aman aman... modern cadı yakımı.

Bireysel bir yazıda da aynısını yapabilirler mi? Temelde bir yazar ortadaki konuyu alır ve yalnızca kendi gördüğü kadarını ifade edebilir. Ancak bazen bunu o kadar etkili ifade eder ki, bu, sanki o yazarın genel kabulüymüş ve hep öyle kalmalıymış gibi kabul edilebilir. Sanırım ben değişim alanımın kalmamasından korkuyorum. Bu benim her konudaki temel korkumdur. Beni bir şey olarak konumlandırmak ve böylece Ben'i öldürmek.

Tabi ki bir blog yazısının bunu yapma gücü pek olmaz. Özellikle de benim gibi rüzgar gibi geçen yazılardan oluşmuş bir bloğun yazılarının. Belki de böyle bir durum olacak olsaydı bile, okur buna yanaşmaz yanaşamaz, düpedüz çekinirdi. Bu bloğun yazarı bir değişik, aman ha...

Böyle değil biliyorsun. Ama bunun gibi bir durumun sezgisi. Belki de açık olmaktan mı kor- Hayır. Bundan çekinsem dürüst olmam. O zaman ne?

Bilmiyorum. Evet, biraz durup düşünecektim ki cevap geldi: Bilmiyorum.

Belki de, evet yine ''belki de'', ben bir metni yazıyorum ancak sonra sanki başka bir metin yazmalıymışım gibi hissediyorum. Yazmak istediğim metin aslında oydu ve yazdım bitti, yine de... Belki de ben yazdığım bir metni çoğu durumda -her zaman olmasa da- yaşantı olarak kabul etme eğiliminde olduğum için bu kadar gereksiz bir yazma-silme, varlığını kabul etme- metni imha etme\ görünmez kılma ikilemine düşüyorum.

Aslında kimsenin umurunda değil.

Benim umurumda mı? Öyle olmasa neden... Benim umurumda olan şey ne? Kendimi açıklama ihtiyacı mı? Böylece sonsuz bir metinler döngüsü! 

Belki de, evet yine!, bir metnin tam olarak bitmesini kabullenemiyorum. Sanki yarımmış gibi hissediyorum. Yooo, son yazdığım Sorumluluk başlıklı metnimde bunu düşünmedim aslında.

Yargılanmak. Karın ağrım bu. Bu cevabı vermekten kaçmak için bu metnimi de sonsuzluğa uzatabilir, paragraflarımı evirip çevirebilirim. Ancak yanıtım değişmeyecek: Yar-gı-lan-mak.

Bu konuda söyleyebileceğim çok fazla alt başlık var. Özellikle de yazı ve yazmak özeline söyleyebileceğim pek çok ''belki de'' senaryosunu yukarıda yazdım. Ancak yazmak eylemine, ki kendimi var ve ifade etme aracı olarak seçtiğim temel yol budur, karşı bakış açımı daraltan ve\ veya bana geri adım atmalıymışım gibi hissettiren bu korku, çekince değil basbaya korku, tüm hayatımın temel dinamiti bile olabilir.

Ben yargılanmaktan çok korkuyorum. Hatta çocukluk yıllarımın bile en temel kabusu bu korkumla şekillenmişti. Ciddiyim, benim birkaç değişmez rüyam vardı. Ne zaman az biraz hasta olacak olsam, ateşim çıksa, uyur uyanık haldeyken bilinçaltım bu rüyalara sarılırdı. Sanıyorum ki bunlar benim üç temel korkumu merkeze alıyor. Zamanla solgunlaştığına inandığım ama temelde hiç de öyle olmayan, her an hortlayabilecek olan, çünkü ancak ''burada böyle bir korkum var haberin olsun ha'' diyerek bilincimin kapı ziline basıp basıp kaçtığım o korkular...

Bahsettiğim rüyamda bir otobüsteyim. Otobüse çok yakınım olan biriyle biniyoruz, bu hiç değişmiyor hep o. Sonra bir şey oluyor ve insanlar beni yapmadığım bir şey için suçluyorlar. Ama nasıl suçlamak! Üstüme yürüyorlar, beni tartaklıyorlar, yakışıksız sıfatlar söylüyorlar... Yanımdaki kişi onlara inanmıyor ama bana yardımcı da olmuyor. Beni korumuyor, savunmuyor. Sadece izliyor. İnsanlar ne kadar ileri giderlerse gitsinler, beni izliyor. Ben o rüyamda bir suçluya, bir cadıya dönüşüyorum. İnsanlar zamanla beni suçladıkları konuyu bile unutuyorlar ve sadece beni tartaklamak için yarışıyorlar. Evet bir çocuk için gerçekten korkunç bir rüya... Müthiş tetikleyici ve aslında üzücü.

Bu rüyanın alt metnindeki anlamı biliyorum. Ancak şu ''yargılanma'' kısmını hala çözemedim. Ben hep yanımdaki kişinin tepkisizliği üzerinden bu rüyayı okudum. Oysa bence bu rüyada iki korku var. İkincisi ne?..

Yapmadığım bir şeyi yaptığımın söylenmesi mi? Olmadığım biri gibi görülmem ve hatta bana iftira atılması mı? Yoksa yalnız başıma kendimi savunmaya çalışırken zamanla pes etmem mi?

İkinci korkum kaybolmakla ilgiliydi. Bu rüyam da travmatik denebilir ancak bu, en azından başlangıçta örtülü (!) bir travmatiklikti. İlki kadar alenen bir saldırı-savunma ikiliğiyle başlamıyordu veya ben henüz anlamlandıramıyor da olabilirim. Çocuğum ve yine tanıdığım (yakınlarımla) pazardayım. Bir anda kayboluyorum. Ailem çok yakında olmalarına karşın onları kaybediyorum. Köşeyi dönsem oradalar biliyorum ama yine de... Onları kaybettiğimi sanıyorum. Onları görüyorum, onlar beni görüyorlar mı? Kayıp olduğum bilgisi bilincimde. Belki de ailemi rüyadaki gözümle değil, iç gözümle görüyorum. Onlar geride kaldı bilinciyle.

Onlar kaybolduğumu anlamıyor; bense onları bulmak için koşmaya başlıyorum. Daha da çok kayboluyorum. Birilerinden yardım istemiyorum ama bundan da çekinmiyorum. Sonra o geliyor... İftira. Bir kadın bağırmaya ve beni suçlamaya başlıyor. Yine o otobüs rüyamın bizzat aynısı: Beni hırsızlıkla suçluyor. Ben suçsuz olduğumu anlatmaya çalıştıkça... Daha da dibe çekiliyorum. Tıpkı kameranın zoom yapması gibi diğerlerinin yüzleri yakınlaşıyor yakınlaşıyor yakınlaşıyor... Beni ben bir cadıymışım gibi parçalayacaklar! Bunlar olurken ailem yakında; ama uzakta.

Üçüncü rüyam hoş görünüyor. Oysa değil. Bu rüyayı gördüğüm her seferinde adeta fiziksel olarak nefes alamazdım. Bedenim tepki verirdi ve görüntüde diğer iki rüyama göre hiçbir ''korkunç'' olay olmamasına rağmen gerçekten korkardım. Bir kütüphaneye girerdim. Zeminden tavana uzanan devasa kitaplıkların art arda dizildiği kahverengi renksiz bir kitaplık. Kendimden emin bir şekilde o ara koridorda yürürdüm. O yer sanki bildiğim bir yermiş gibi. Ama şurası diye de düşünmez, hiçbir kitabı karıştırmaz; dosdoğru koridorda yürürdüm. Tam en sona ulaşırdım ki o da ne... Kitaplıklar tıpkı domino taşlarının art arda devrilmesi gibi üstüme devrilirlerdi. Ben yalnız olurdum ve ellerimi başımın üstünde tutarak beklerdim. O devasa kitaplıkların üstüme devrilmemesini beklerdim. Belki de o yükten korkardım. Tam son ana kadar yürümüşken taşıyamayacağım kadar çok yükün altında kalmaktan. Bana ait olmayan tüm o bilgileri taşıyan ansiklopedi ve kitapların yüklerinin, ağırlıklarının adeta fiziksel olarak altında kalmaktan...

Üç rüyam da korkunçtu. Üçüne de anlam veriyorum. Üçü de ben büyüdükçe beni terk etti. Değişmeyen tek şey, korkularımın aklımı bulandırması oldu. Yargılanmak, kendini savunmak zorunda kalmak ve... İşte bu üçüncüsünü bulamıyorum.

Kaybolmak sanmıştım. Kaybolmaktan korktuğumu. Belki öyleydi. Bu rüyayı (ikincisi) gördüğüm ve düşündüğüm uzun yıllarda öyle olmuş olabilir. Ama artık değil. Yine de bir şey daha var. Saklı bir korkum. Onu bulamıyorum. Bunu deştiğim olmasa da... Bunun yazdığım şeylerden kaçmak istememle bir bağlantısı olduğuna eminim.

Burada aslında temel ''blokajlarımdan'' biri, benim için çaba gösterilmemesi. Bir gram bile çaba gösterilmemesi. Benim sözümona yanımda olan kişinin\ kişilerin bana aslında uzak olması, değer vermemesi. Benim değer görmediğimi bile kanıtlayamamam ve kendimi savunup dururken acı çekmem ve hiçbir işe yaramaması. Üstüne benim hakkım olan bir durum için bana, tıpkı iki rüyamdaki hırsızlık suçlaması gibi, ''bunu hak etmeden aldın'' bakış açısıyla yaklaşılması ya da ''bu senin değil, senin bunun üstünde tam kontrol hakkın yok'' yaklaşımı... Açık açık böyle davranılmak zorunda değil ama bu hissettirilir, kabul ettirilir ve hatta dayatılır ve belki örtük olarak böyle davranılır. Ben bunu anlayana kadar da kıvranıp durdum. Enerjimi ona buna yedirip durdum. Kendimi savunacağım diye zaman kaybedip durdum. 

Ben bu arada bu ilk rüyamı rüyamdaki kişiye de anlattım, o da her şeyin farkında ve rüyayı anladı ama işte olay da bu, bu kadar açık olması her şeyin. Benim hayatıma giren veya girmek isteyen veya hayatımda herhangi bir sıfatla olan bir kişinin bile bana çaba göstermemesi benim bilinçaltımda yatan bir durum. Ama bunu ben mi oluşturuyorum yoksa zaten olan bir durumu mu içselleştiriyorum bazen kafam karışıyor. İlkini yapıyoruz genelde. Yani bir inanç geliştiriyoruz ve onu dış dünyada deneyimliyoruz ama bunu dönüştürmeyi geçin, kabullenmek yani böyle bir şeyin kendi inanç kalıbın olduğunu ve bu nedenle deneyimlediğini kabullenmek bile çok zor ve bana kendimi yıllarca ''haksızlığa uğramış'' hissettirip beni yerime çivileyip bana tekrar tekrar aynı filmi izlettirdi.

Belki de son korkum, asıl yargılanacak kişilerin yerine geçmeyi bırakmamla ilgiliydi. Fedakarlığı veya taşımamam gereken yükleri bırakmakla ilgili. Tüm bu kendini savunma toplarına girmememle ilgili. Birinin zihninde kötü veya hatalı veya tuhaf veya kusurlu kalmak pahasına... bırakmakla ilgili bir korku olabilir.

Aslında biliyor musun, benim temel zihin hapishanem... bana ait olmayan bir hayatı boş yere emeklerle inşa etmem, bunu bile isteye yapmam ve bunu yaparken bile kendimi savunmak zorunda kalmam ve en sonunda asıl istediğim şeye gitmek için gücümün bitmesi ya da ne kadar korkak olduğumu keşfetmem ama bu sefer de ne yapacağımı bilememem. Ben bunu hayatımın çeşitli evrelerinde ''küçük çaplı'' yaşadım. ''İyi kız sendromu'' diye bir şey var hani, hah işte o bende var. Kimseye yaranmak için bir şey yaptığım yok ama o ''iyi kız'' kalıbına resmen hapsoldum. Çıkamıyorum ve kapı açık da olsa ne yöne gitmek istediğimi hatırlamıyorum.

Sadece akışta kalmam gerektiğini ve bunu yaparken kendime sahip çıkmam gerektiğini biliyorum ve artık buna direnmiyorum. İçimdeki ''haksızlığa uğradım'' ya da ''haksızlığa uğrar mıyım'' ateşini yönetmeyi öğrendiğimi düşünüyorum. Ama bu bana yardımcı olmuyor. 

Bir şeyi silmek, onu içimde yok etmez. İçimde yok olmayan bir şeyin görünmesinden de korkmamalıyım. Görünüp görünmemesi benim seçimim olabilir ancak korku, bu asla olmamalı. Korktuğum için asla geri adım atmamalıyım. Görülmekten korktuğum için... 

Son yazımda, bu yazımı doğuran son yazımda, hani yok etmek istemediğim ama yok etsem başım rahat eder dediğim kafamda büyüttüğüm son yazımda dediğim gibi (aslında uzun uzun düşünmedim ama temelde bana bu hissi veren bir yazım oldu); ben, belki de benim için sağlıklı olan bir bilişi kabul ettiğim için çok ama çok ama çok kırgın hissediyorum ve belki şu anlık böyle hissediyorum ama... bu his geçmeyecek gibi geliyor. Geçecek, hep geçer... Yine de, belki de hayat gerçekten yalnız yürünen bir yoldur.



Sorumluluk.

 

Bugün benim için hüzünlü başladı. Neden biliyorum ama yine de buna anlam veremiyorum. Aslında artık yolumu kaybetmiş de hissetmiyorum. Geçmişe ve geçmiş kabullerime takılı kalmıyorum. İyi, hatta çok iyi hissediyorum. Daha önce bana böyle hissedebileceğimi söyleselerdi anlayamazdım bile. Zihnimde oluşan imge, asla şu anki ruh durumuma beni götüren hal olmazdı. Zihnimde görüntü bile oluşmazdı. Sadece kelimeler, kelimeler... Kolaylıkla reddedebileceğim, göremediğim için yok sayacağım o kelimeler. Güzel günleri yaşayacağımın da ötesinde, güzel günlere ilerleyebileceğime dair yoğun kuşku.

Bu nedenle korkardım. İyi hissetmekten bile korkardım. Sanki o şey benden alınacakmış gibi. Bir şey olacakmış ve bitecekmiş, bu nedenle ben çok derin bir boşluğa düşecekmişim ve bunu kaldıramayacağım için güzel bir şeye asla sahip olmayım gibi baştan, en baştan bir istemekten kaçma hali. Bunun bittiğini gördüm. Yine de, buna rağmen ve bu nedenle, hüzünlüydüm. Çünkü bu aydınlığa çıkış bana benim umduğum yolla gelmedi.

Beni tutan bazı inançlarımı, sanki tutmazsam düşecekmişim gibi hissettiğim inanç, beklenti, kabul ve isteklerimi yok etmişim. Zamanla erimiş ve benliğime karışmışlar. Bunu görmek bana biraz buruk hissettirdi sandım. Ama hissettiğim şey tam olarak bu bile değildi. His yoktu. Tutunabildiğim o tek his... yoktu. Bundan olacak, özgürlük ve kendine yetme kabulünü yabancıladığımı fark ettim. Bunun sanki benim bir düşmanımmış gibi bana sokulduğunu, beni yalnızlığa iteceğini düşünürdüm. İçsel kabulüm hep buydu. Ama fark ettim ki ben artık yalnızlıktan da korkmuyorum. 

Mevzu yalnız olmak olmamak, yalnız kalmak kalmamak, yalnız ilerlemek ilerlememek değil. Mevzu, korkmak; yalnızlıktan çok korkmak. Öyle olsan da olmasan da, ileride olacak olsan da olmasan da; en baştan ve daimaya yayılacak bir kabulle ve ''zaten''lerle korkmak.

Sevdiğim şeyleri baştan sona okumadım. Ne yazdım biliyorum. Hep dış dünya dış dünya. Benim dışımdaki her şey. O satırlarda o ''her şeyi'' algılayan beni görsek de, aslında algılayan kişiyi, beni, görmüyoruz. Ben bana dair, benden olan, benim deneyimlediğim neyi seviyorum? Bu konuda hiç yazmadım. Sana neyi sevdiğimi, neyi düşündüğümü, neyi hissettiğimi ve neyi yaptığımı hiç ama hiç yazmadım. Sana hep kendim dışındaki dünyayı gören beni yazdım. Peki ben, ben o dünyada var mıyım; nasıl varım, ne konumda varım?

Benim temel blokajım varlık bilincimle ilgiliydi, var olmakla ilgili. Blokaj dediğimiz şey aslında takıldığımız noktalar oluyor. Zihnimizde ilerlememek için yarattığımız alternatif evren ve senaryoları oluşturan, zatenlerle örülü ve bizi kendi dünyamıza zincirleyen kabuller zinciri. Öğretiler; ancak bunlar öyle öğretiler oluyor ki, bilincimizin altında koca bir dünya oluşturuyorlar ve biz de o yeraltı sığınağımızda ömrümüzü geçiriyoruz. O sığınaktaki alana göre hayatı deneyimliyor, ilişkiler yaşıyor ve parayla bağımızı kuruyoruz. O oranda özgür oluyor, kendimiz oluyor ve bizim dışımızdaki dünyada kendimizi o oranda konumlandırıyoruz.

Ben yerüstünde yoktum. Bu eski bir gerçek. Sonra bu defalarca değişse de, temel içsel (bilinçaltı) kabulüm hep aynı kaldı: Ben yok olmalıyım! Bu konuda uzun uzun yazacağımı düşünmüyorum. Sadece, bugün gülümseyen yüzümün dağılan kaslarının aldığı şekli gördüğümde, sana bile defalarca bozuk plak gibi söylediğim ''benim ışığım yeterince parlak değil'' cümlesinin ana nedeni zihnime dikildi. Benim burada kastettiğim, dış dünyada parlak bir etken, kendi nedenimi, bir türlü bulamamış olmamın verdiği hayal kırıklığıydı. Ben hep kendi ışığımın titrek parlaklığıyla yolumu bulmaya çalıştığım için, karşı tarafta bir yansıma göremediğim için (genelde), kendi parlaklığıma bile sırt dönmüş, çünkü -bunu keyfimden yapmamış- çok kırılmış ve kırılmaktan deli gibi korkmuş biriy(d)im.

Çocuk benliğimin (içimdeki çocuğun\ çocukluğumun) beni bir türlü bırakmak istemediğini (yazılarımda da) görüyorum. Onun beni koruduğu, her şeyden ve herkesten kendi bildiği gibi koruduğu açık. O beni herkese karşı ''savunur.'' Kimse ama hiç kimse bana zarar vermeye cüret bile edemez. Ne haddine! Çünkü küçük Ben, hep tetiktedir. Ben onu değil, o beni koruyor. İnsanın iç çocuğuyla ilişkisini keşfi ilginç bir süreç. Bu benim için el yordamıyla gelişen ve çok yavaş ilerleyen bir süreçti. Yine de bana fazlasıyla katkısı oldu diyebilirim. Tabi bunu bir psikolog\ psikiyatrist eşliğinde yürütmelisiniz; ben şu anda sadece kendimi yazıyorum. Deneyimimi bile değil, direkt olarak kendimi yazıyorum.

İç çocuğumun en büyük korkusu benim zarar görmem. Ne terk edilmek, ne yalnızlık, ne kalp kırıklığı. Onun benim zarar görmemden daha büyük ikinci bir korkusu olduğunu bile sanmıyorum. Belki sevilmemek olabilir mi... Hayır, belki kabul görmemek olabilir. Onun beni koruduğunu görmememden, beni sevdiğini görmememden de korkuyor. İç çocuğumun en büyük yarası görülmemek değil, duygularının kabul edilmemesi. Böyle olduğunda kendini bir çeşit kabuk gibi hissediyor olmalı. Yok gibi. Var olmamalı gibi. Sanki... kendini saklamalı, yok olmalı gibi.

Oysa o yok olamaz. Olamaz. Bu dünyaya var olmaya geldi. Herkes için bu böyle evet ama benim iç çocuğum... benim çocuğum işte. Benim. Ben, o benim.

Bir insan bilinçaltının en derin katmanlarında aslında yok olması gerektiğine inanıyorsa, kendi için bir şeylerin var olabileceğine inanamaz. Benimkisi bu denli köklü ve derin bir blokajdı. Öz değersizlik algısının bile ötesinde, özünü yok saymaktı. Bu kadar karanlık bir yerdeydim ben. Buna şaşırmıyorum çünkü oradan çıkışım çok yavaş oldu. Kağnı hızında. Sindire sindire, delire delire.

Bunu neden yazdım... Bir şey yazasım geldi, bir şey anlatmak; beni anlatmak. En çok da gülümseyen yüzümdeki aydınlığı gördüğümü anlatmak. Ciddi dururken o kadar parlak mı görünüyordum acaba? Düşünceliyken ve kendi yolumu düşünürken... Sonra bir anda fikirler bulup irkilirken, belli belirsiz irkilirken ve işte nihayet gözlerimin parlaklığını saklamazken. Belki de yaşam yolunda sadece hatırlıyoruzdur. Böylece saklı parlaklıklar açığa çıkıyordur.

Sana güncel bir sevdiğim şeyler yazısı yazmak istemiştim. Ama sana hep kendimden bahsetmek istedim. Örneğin sesimi sevdiğimden bahsetmek istedim ve bundan bahsetmenin tuhaf karşılanmayacak bir yolu yoktu sanki. Sesimi gerçekten seviyorum. Yüz hatlarımı da ve gülümsediğimde değişen yüzümü de. Bakışlarımın canlanmasını da ve gözlerimin kenarında hafif hafif ince çizgilerin oluşmasını da. Başka birinde anında vurulacağım her şeyi kendimde görüyorum. Bu yeni değil ama... işte şimdi yazıyorum. Şimdi önemsiyorum. 

Bunca zaman bana verilmiş olan ve benim var ettiğim hiçbir şeyin değerini gerçek anlamda bir dürüstlükle bilmedim. Belki de bunu doğal sandım. Bende olanları, benim varoluşumda olan şeyleri (erdemler bile olabilir bu) doğal şeyler sandım. Hatta küçümsedim. Bana dış dünyadan verilenleri veya bana verilenleri kullanarak benim aldıklarımı, var ettiklerimi, hep küçük gördüm asla kıymet bilmedim. Kendime defalarca haksızlık yaptım. Artık haksızlık yapmıyorum derken bile sayısız kez kendime hakkımı teslim etmedim.

Bu konuda üzgün değilim. Kendime kızmıyorum da. İçimdeki küçük Ben o kadar baskın kabullerle yaşıyordu ki, aksi mümkün bile olamazdı. Artık yetişkin benliğime geçiş yaptığımı, büyüdüğümü, öğrendiğimi ve gördüğümü, hatırladığımı, kendimi hatırladığımı, bu dünyadaki varlığımı kabul ettiğimi, varlığımı sevdiğimi, yaşadığımı, yaşayacağımı ve bu gibi belki de ve iyi ki anla(ya)mayacağın temel şeyleri sevgili okur, bilinçli bir zihinle görüyor, biliyor ve kabul ediyorum.

Artık böyle yazılar yazmak istemediğimi söylüyorum. Nasıl yazılar açıklamak zor, en iyisi ''böyle'' demek. :) Daha ciddi görünmek istiyorum belki de, ''birileri'' gibi ahahahahah. :) Bu yazıyı yazan kız yeterince ciddi değil mi sence? Birisi değil mi? 

Kafamda bana öğretilmiş bir ''somut yarar'' algısı var. Bu nedenle hep bir ileri iki geri veya iki ileri bir geri gidiyorum. Kendi zihnimde yapıyorum bunu. Oysa hepsi saçmalık çünkü başkalarının kabulleri. Bu satırları yazan ben, varım ki yazıyorum ve bu satırlar en azından bana, somut yarar sağlamışlar ki kelimelere dönüştürebiliyorum.

Sanırım şimdi de korkmamaktan korkuyorum, çünkü bu, sorumluluk demek.


"Greed #2 (toys)", Alex Prager, 2007.


Sakura Fırtınası #5: Neyi Sevdiğimi Hatırlıyoruz.

 

Bu serideki yazılarımın hepsine bayıldım. Hatta blog tarihimde en çok içime sinen yazı dizilerimden biri oldu. Ancak öte yandan yine onları yok etme dürtüsüyle karşı karşıya kaldım. Bu sefer hadi silmeyim de kuliste kalsın öylece beklesinler diye de düşündüm. Sorun acaba yazılarım değil de, mektupvari yorum yanıtlarım mı diye de düşünmüyor değilim ama hayır... Sorun, çok da okunmayan gariban bloğumu okuyan azınlığın benim duygusal biri olduğuma inanacağına dair kök inancım. Ay aman bence kimse de üstünde o kadar düşünmeyecek ama bilmiyorum. Öyle düşünüyorsan söyleyim sevgili okurcuğum, duygusal biri değilim. Duygusal olmak yerine... zeki falan olmayı tercih ederim! Gerçi... zeki biri de duygusal olamaz mı? Sanırım bir şeyleri kategorize eden kişi, şey, aslında benim beynim. Bir şeyleri bütün olarak algılamaya dair öncelikle ben alıştırma yapmalıyım!

 

Gün doğumu mavisi: Gökyüzü tam aydınlanmadan, hala karanlıkken gökyüzünü izlemeye başlamayı çok severdim. Bir süredir yapmasam da kesin hala seviyorumdur. :) Yıldızlar teker teker kaybolurken, sesler yavaşça artar. İnsanlar uyanır, arabalar falan da ayaklanır (tekerleklenir ?? :)... Ve gökyüzü, siyah ile mavi arasındaki o ara tonuyla güneşi karşılar.

 

Ay: En çok dolunay dışındaki halleri. Dolunay'ı herkes sever, ben onun az ışıklı yanlarını bilene severim diyorum. O da bana arkadaşlık ediyor. Sevgili Ay, benim arkadaşım. Tamam Dolunay da uzun yıllar mektup arkadaşım oldu ama alınmasın. Dolunayla çok yakın değiliz, o nedenle ona kırgınlıklarımı yazdım Dolunay başlıklı yazılarımda hep. Bazen de zırvaladım. Diğer hallerini ise hep selamladım. Büyürkenki küçülürkenki hallerini... kimsenin özellikle dikkat etmediği gezgin Ay'ı hep selamladım.

 

Yıldızlar: Yıldızları başlı başına seviyorum, farklı yıldız takımlarını bulmayı da seviyorum. Çok da bildiğimden değil de... bazılarını tanırım. Görünce parmağımla resmini çizerim. Zaten biliyorsun :P, yıldızları çok severim. Küçük bir kızken bile çok severmişim. Gerçekten yanında cırcır böceği olabildiğim büyüklerimi çekiştirir, bak dermişim, yıldızlar orada.

 

Hayvanlar: Hayvanlar kendi halinde takılırken izlemeyi severim. Tabi ki evcil hayvanları. Mesela bir leopar veya orangutan yanımda dursa pek de hoşlanamam herhalde ahahhaha.

 

Sanat: Özgünlük içeren her şeye bayılırım. Ama modern sanata ısınamadım :)

 

Sohbet etmek: Eğer karşımdaki kişi açık fikirli ve üç beş konuya ilgili bir insansa, benimle saatlerce sohbet edebilir.

 

Çikolata ve kek ve kurabiye ve pişmaniye ve öyle şeyler ahahhaha: Tatlı severim ama nedense son yıllarda içecekte pek sevmiyorum ahahah (kendimi kandırma çabam değil gerçekten).

 

Kahve: Kıymetlimiissss.

 

Yazmak: Yazmasaydım bu kız olamazdım bak ciddiyim. İyi mi olurdu kötü mü bunu bile düşünmeyen biri olurdum. İyi mi olurdu bilmesem de, belki mutlu olurdum bilemiyorum :) Bu da iyi olurdu mu demek mi ki :)

 

Okumak, İzlemek\ Dinlemek, Konuşmak, (Yazmak x2'leyelim): Dört temel beceride de iyiyimdir üzerinize afiyet :))) ajahahahhahah. Şaka tabi ki. Dört temel beceride kendimi geliştirecek aktiviteleri pek severim.

 

Gökyüzü, Deniz, Doğa falan: Bak doğada yaşayamam ama severim. Başım boynum tutulurcasına hep göğe dönük olmuştur ve bu dünyaya dair en favori parçam denizdir.

 

Gülmek ve Güldürmek: Bayılırım. Ben bebeyken biri bana senin gülümsemen güzel dedi bence, kendimde de hep gülümsememe aşıktım ahahahah. Hep 32 diş sırıtmışımdır fotoğraflarda belli bir yaşıma kadar. Sonra baktım herhalde başka sırıtan yok kestim :) Ve insanlarda gülümsemeye tikkat tikkat kesilirim. Gülün canımmmm. Hatta bizde peynirrr yoktur, kiraaazz vardır. 32 diş güldürme garantili.

 

Yürümek: Özellikle müzik dinleyerek.

 

Mp3'üm: Ruhum 2008'de yaşayacak dersem de inanma, nostaljik hisleri sevsem de geçmişe tutunmayı sevmem. Ben asıl bu aletin bende uyandırdığı hissi seviyorum ve hangi parçanın denk geleceğini bilemeyişimi, yıllar boyunca biriktirdiğim şarkıları yeniden keşfedişimi ve böyle şeyleri işte. Teknoloji ve uygulamalar ne kadar gelişirse gelişsin ben müzik dinlemeyi en çok mp3'ümle seveceğim. Ki aslında sık da dinlemiyorum artık. Arada.

 

Yollardaki kavisler: Hatta araba\ otobüs oralardan geçerken içimden''vuuu'' demek gibi eski bir alışkanlığım vardır. Sanki bir lunapark oyuncağında gibi hissederim.

 

Dua etmek: Yaratıcı'yla\ Yaradan'la konuşmayı hep çok sevmişimdir.

 

Yıldızlarla Konuşmak: Bunu artık yapmıyorum ama bu zamana kadar içimden az yapmadım hani. İçimden konuşurdum dediğim gibi. Kalbimden. Onlara sorular sorardım. Bilmek istediğim, kalbimin bilmek istediği soruları. Sonra oturur, bekler beklerdim. Belki bu arada birkaç meteor da kayardı. Sonra... bir yanıt yükselirdi, pek tabii içimden :) Cevap, kalbimden gelirdi. Bazen sana da laf arasında söylerdim. Anladıysan bravo :)

 

Keşfetmek: Öğrenmek de denebilir belki ama ben keşfetmeyi seviyorum. Keşfedemediğimde mutsuz olurum. Artık çoğunlukla kalbim mutsuz. Bunun nedeni bu sanırım.

 

Yazdığım bir yazıyı bitirince baştan sona okumak: Blog yazısı olur, başka bir yazı olur... hatta derslerim için yazdığım makalelerde bile en çok bunu severdim :)))

 

Fotoğraf çekmek: Ayyy bayılırımmm. Hatta önceden takıntılıydım. Mesela güzel bulduğum bir şey mi keşfettim, tak tak fotoğraflamalıydım. Yoksa aklımı kemirirdi onun, o yerin neyse artık fotoğrafını çekene kadar... Hatta yerlere bile eğilirdim gocunmadaaannn :) Gerçekten manyaktım. Yetenekliydim de bence. Çünkü bir şeyin doğru açı ve belki efektle, olduğundan daha farklı ve güzel çıkabileceğini düşünüyor, kendi beynimi\ gözümü çıkarıp herkese gördüğümü gösteremeyeceğim için de, fotoğrafa (ve yazıya) sığınıyordum.

 

Bloğuma gelen yorumları ilk okuma an'ım: Her seferinde ilk blog yazıma gelen yorumlar kadar heyecanlandırıyor beni <3 Bir kişi bile yorum bıraksa heyecanlanırım. Çünkü bu benim için kıymetli, hep de kıymetli olmuştur.

 

Ağaçlar: Doğa dedik ama özellikle de ağaçlar için ayrı bir başlık açmalıydım! Ağaçların gökyüzüyle bütünleşen dallarındaki yapraklarını izlemeyi çooook severim. Özellikle de ilkbaharda yeşeren ağaçların yeşilliğinin göğün mavisiyle buluşması içimi ferahlatır. Hatta üniversitede insanlar sohbet ederkene cins olan ben kafamı kaldırıp bunu izlerdim ahahahhah :) Bir sürü de bu bahsettiğim görüntüyü fotoğraflamışımdır. Yapraklarla dolu bir gökyüzü. Bak böyle bir anım var. Ayrı yazı yazmayacağım, şimdi yazayım da aradan çıksın. Küçükken (ben pek hatırlamıyorum) yine gökyüzünü boynum tutulurcasına izlermişim de bir gün gözüme çöp kaçmış. Hatta annemgil beni (babama da duyurmadan çünkü hasta olmamızdan nefret ederdi :) doktora götürmüş. İlginçtir doktor da anneme kızmış bu çocuğa bakmıyor musunuz diye. Aaaaa ama insanlık hali olur öyle doktur beyyy (kesin beydir bu, hanım olsa anlardı herhal bir anneyi). Neyse sonra gözümden çıkmış herhalde o şey neyse. İşte benim gökyüzü sevdam şaka değil. :)))

 

Yapraklar: Sanırım farklı tarzdaki yaprakları da seviyorum.

 

Gün ışığının bir yerlerden sızması: Yani bir yerlerden derken... elimi gün ışığına doğrultup romantik sahne yaratmayı severim hahahahah, işte parmaklarımın arasından gelen ışık gibi. Veya yaprakların arasından süzülen ışık huzmeleri gibi. Hafif nostaljik efektli gün ışığının odaya yansımasını da severim.

 

Eski aile albümleri: Çooook severim.

 

Hafif yağmurda yürümek: Önceden sevmezdim ama artık seviyorum mu acaba... Ama bak mesela yine çok değil ama biraz yağdığında yağmuru izlemeyi severim. Camdan süzülmesini ve aslında camın buğu olmasını ve ona kalp, gülen yüz vs çizmeyi. :)

 

Sarılmak: Çok küçükken dokunmatiktim. Annemin yanağını severek uyurdum. Hayal meyal aklımda. Sonra arada soğuk nevale oldum. Sonra yine sarılmayla hafiften dokunmatik oldum. Tabi ki sevdiğim, gerçekten sevdiğim birilerine sarılmayı kastediyorum. En sevdiğim sıcaklık, sarılma sıcaklığıdır. En sevdiğim derece. :)

 

Yolları izlemek: Keşke bolca seyahat ettiğim, ama çok güzel yerlere seyahat ettiğim, bir hayatım olsa. Bunu tüm ruhumla isterdim. İsterim!

 

Mandalina kokusu: Geçen demiştik, listeye eklemezsek ardımızdan ağlar.

 

Eski yerli dizileri izlemek: Sadece sihirlileri değil, genel olarak eski dizileri arada rastgele bir yerden açıp atlaya atlaya izler ve hunharca yorum bırakırım ahahahahha öhöm tamam. O kadar da hunharca değil ama izlerken bir şeyleri tespit edip yazmayı severim şindi.

 

Güzel defterler almak: Onlara yazmayı da severim tabii. Günlüklerimi de severim ama... Bak çok ilginç, eskiden olsa ilk maddelere (ki aslında bu listede sıralama da yok da) günlük yazardım. Oysa şimdi... Son iki yıldır pek günlük yazmıyorum. Blog doyurdu beni herhalde. :) Gerçi günlüğe de ergenken olay yazardım. Sonra sonra düşünce yazar oldum. Arada eski günlüklerimi yok etmek istiyorum ama çok defterim var. Okunma endişem yok aslında ama tabi iznim olmadan okunmak hoş olmaz. Öte yandan zaten her şeyi her zaman herkese açıkça söyleyip gösteririm (bence ?? :). Böyle ekşınlara gerek kalmaz ve pek merak uyandıran bir yaşamım da yok. :) Yine de ne diyordum işte onları yok edesim de gelmiyor değil. Zaten artık günlük yazmak istemiyorum. Günlüklerim kendimi tanımamı sağladı o ayrı... Başta hep negatif şeyler yazardım kendim hakkında. Ne üzücü.

 

Eski romantik şarkılar: Dans şarkıları ahhahaha :) Hiiççç... tatlı. Tatlı değil mi? Hayal falan kurmam bu arada. Ben müzik dinlerken, sadece onu dinlerim. Genelde yani. Çünkü hayal kurarsam, o şarkıyı o hayale ve insana bırakmış olurum. Sonra o şarkı bana değil, ona veya o hayale ait olur. Bunu istemem. Bu nedenle çoook nadiren yapmaya özen gösteririm. Yaaa. :)

 

Okuma kitaplarındaki illüstrasyonlar: Özellikle de sanatçısının kendine has bir tarzı varsa, bayılırım.

 

Yaz sonunda ipe biber, patlıcan vs dizilmesi: Balkon ipinde duran bu dizili sebzeler beni hep gülümsetir. Aklıma önce anneannem, sonra da bizim karşı komşumuz gelir.

 

Kitapların birilerine ithaf edilmesi: Okuma kitaplarında ilk önce buna, sonra yazar biyografisine bakarım ve öylece kitaba başlayabilirim. Bir kitap yazsan, kime ithaf ederdin? :) Bence insanın kitap ithaf edeceği kadar sevdiği biri olması çooook kıymetli.

 

Kelime oyunu yapmak: Şahsen çok eğleniyorum :)

 

Yeşil Erik: Sevmeyen mi var :)

 

Sebze yemekleri: En sevdiği yemeklerden biri kereviz olan birini tanıdın mı? İşte ben ahahhahah. Çocukken de yemek seçmezdim. Belki de öyle alıştığımdan, sebze yemekleriyle aram hep çok iyiydi.

 

Şiir Falı: Bir şey düşünüp veya soru sorup bir şiir kitabından rastgele şiir okumayı ve soruma dair çıkarım yapmayı severim :)

 

Tarot kartlarımı karıştırmak: Bazen karıştırma sesi de çıkar, onu bile severim :) Kartların kendi kendilerini atmalarını da severim.

 

Kütüphaneyi dolaşmak: Hem istediğim kitabı bedavaya alabilirim :))

 

Pinterest: Panolar oluşturup düzenlemeye bayılırım.

 

Çocuk kitapları: Her çocuk kitabını değil tabi, içimde yer edinenleri. O saf ama yaratıcı anlatımı severim.

 

Uzun zamandır dinlemediğim şarkıları yeniden dinlemek: Özellikle de çocukken veya ergenken dinlediklerime dönüş yapmaya bayılırım ahahahha :)

 

Diğer blogları okumak: Komşularımı ziyareti çok severim.

 

Bloğuma uzun yorum gelmesi: Eeeennnn sevdiğim uzun yorumlaşmalardır ki zaten ben kısa kesemiyorum genelde, karşı taraf da uzun tutunca hoşuma gidiyor :)

 

Monet gökyüzüsü: Bu tabiri ben buldum, açılın ahahahha :) Yani bir ressam var, Claude Monet. Empresyonistlerden. Bu nedenle gökyüzüleri hep buğulu buğuludur. Yağmurlu günlerde bazen bulutlar fırça darbeleri almış gibi görünür gözüme. İşte o gökyüzülerine Monet gökyüzüsü derim ve bu beni eğlendirir.

 

Bulutlardaki turunculuklar: Fotoğraflarını çekmek için elim kaşınır :) Turuncunun en sevdiğim tonu da, gün batımı turuncusudur (şiirseeell :).

 

Gün batımı: Aslında güneşin tamamen battığı anı izlemek bana hüzün verir ama genel olarak o kızıllık anını severim. Sesli bir veda gibi gelir. Gün doğumu sessizdir mesela, batımıysa öyle değil.

 

Sevdiğim şeyleri anlatmak: Sanırım bunu da seviyorum :)

 

Düşünce özgürlüğü: Asıl sevdiğim bu.

 

Özgürlük: Kendin olmaktan kastım da budur. Bu derin bir konu şimdi uzatmayım. Ama şunu biliyorum ki, özellikle de günümüzde çoğu kişi özgürlüğe hapsolmuş durumda. Çünkü özgürlük üzerine yeterince düşünmüyoruz. Ben düşünüyorum gerçi, seni bilmem ahahhaahh :) Yani aslında çoğu kişi özgür iradelerine göre hareket ettiklerini sansalar da ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Dış bir yönlendirmeyle, başkaları için kararlar alınıyor en basit örnek bu olabilir. Veya bahsi geçen özgürlük içten dışa yayılmıyor, bu nedenle dışta da kalıcı olmayabiliyor. Anladın mı? Tarih boyunca böyleydi. Şimdi sosyal medya var, daha çok böyle. Yargılayıcı ve fazla genelleştirici mi oldu? E yani bilimsel yazı yazmıyorum neticede, gördüğüm bu (malesef). Keşke olmasa tabi. Keşke herkes özgünlüğüne sahip çıksa, haklarına kendine sahip çıksa. Bedenine, ruhuna... Bilincini tanısa, keşke. Gerçi bu iyi bir şey mi emin değilim. İnsanı bocalatan bir şey. Özgüven olayı hakkında da düşünüyorum mesela. Özüne güven olayıyla ilgili... Özünü tanımadan ona güvenemeyeceğini düşünmüştüm, yanılmışım. Çok yanılmışım. Bu nedenle bana bakma. :)

(02.12.25)


Not: Bunları evet seviyorum ama sanırım bu yazıları yazdığım dönem eski bir benliğimi, eski bir kendimi kabul biçimimi bırakmamakta direndiğim ve bu nedenle de kendimi kabul edemediğim dönemlerimden biriydi. Şimdi bu kadar büyük büyük bakmıyorum olaya; sanırım kendimi sindirdim. Yani, kendimi içselleştirdim ve bundan da farklı olarak, kendimi sindirdim işte. Sindirim sistemi anlamında. :) Ay neyse. Bunu yapmak için birine ihtiyaç duymuştum. İkinci, belki üçüncü, belki beşinci... her neyse, diğer bir kişiye. Çünkü insan kendini tek başına göremez, bunun gibi. Yine de yayında durmasını istiyorum. Uzun uzun, tatlı tatlı anlatmışım. Neden saklayım ki, amacı ne? Paylaşmak hoş bir his. Böylece belki sen de sevgili okurum, kendi sevdiğin bir şeyi düşünüp iyi veya ferah hissedebilirsin (07.07.26).





Sakura Fırtınası #4: Kalbimdeki İzler.


Eskiden benim odam kardeşimle ikimizindi. Daha da eskiden ise salondu. Şu anki salonumuz o zamanlar küçük Ben için fazlasıyla gizemli bir bölgeydi. Öyle ki, sanki o odaya girince fantastik bir evrene giriş yapıyormuşum gibi hissederdim. Orası sadece temizlik zamanlarında veya anne babam o odadan bir şeyler almak istediklerinde açılırdı. Bir de tabii... misafir geldiğinde. Çünkü orası, misafir odasıydı.

O odaya girmiş küçük Ben'i hayal meyal hatırlıyorum. En çok da babamla birlikte o odaya girmeyi severdim. Çünkü babam benim en favori oyun arkadaşımdı. Bugün beni en çok kıran, bunu ona defalarca belli etsem de, onun benim ve küçük Ben için olan rolünü asla kabul edememesi olabilir. Onunla oynadığım oyunları, yaptığım sohbetleri, gecenin bir yarısı bile olsa sadece küçücük bir böceği ortadan kaldırması için onu uyandırmamı mazur görmesini ve bana hep ışıl ışıl bakmasını ve tabii hayatımda gördüğüm en güzel gülümsemeye sahip olmasını, hayatım boyunca asla unutamayacağımı, ben unutsam küçük Ben'in bunu asla yapamayacağını kabul edememesi kalbimi binbir parçaya böldü diyebilirim. Birçok kez.

Bunu sana anlatıyorum sevgili okur, oradaki sana anlatıyorum çünkü senin dışında anlatmayı gerekli bulduğum biri yok. Belki de beni görmeyen sen, kalbimi bile görmeyen sen, kırık bir kalp resmini hayal edebilirsin. Kelimeler insanlara hayaller verir ya hani, işte, ben de sana kırık bir kalbin resmini çiziyorum şimdi. Merak etme canım acımıyor. Ama kırık bir kalp, kırılmamış bir kalp değildir. Hiçbir zaman da olamaz. Hem sen, kendinde beni suçlama hakkını bulmazsın. İnsanın bu özgürlüğe sahip olması kıymetli bir şey. Biri tarafından suçlanmamak. Bu nedenle hep en çok sana anlatmayı sevdim.

O odadan bahsettik madem, biraz daha içine girelim. Oradaki eşyaların çoğu bugün yok. Bir aynayı hatırlıyorum mesela, yoksa iki ayna mıydı, oradan kendimi izlediğimi... Camdan eşyalar, vitrin, koltuklar ve sanki doldurma başka eşyalar ve en sevdiğim olan yemek masası! O yemek masasını çok severdim çünkü o da benim oyun arkadaşımdı. Daha doğrusu yemek masası değil de, yemek masasını çevreleyen sandalyeler. Annem temizlik yaparken onları koridora çıkarır, sıra sıra dizerdi. Sanırım o bu işi yaparken ben de sandalyeleri taşımasında ona yardım ederdim. 

Sana daha evvel de anlatmıştım. Benim en favori hayali evrenimde (ki başka da yokmuş ahahhaha) her ev bir toplu taşıma aracıydı. Bizim evimiz uçak, anneannemlerinki gemiydi mesela. Buna neden böyle karar verdiğimi yıllar boyunca -üstünde pek düşünmedim kabul- anlayamadım. Sonra bunu bir arkadaşıma söylediğimde o bana çok gülmüştü. Yoksa kardeşime mi demiştim ya... Bilemedim bak ama o kişi beni aydınlatmıştı bu kesin (ve gülmüştü). Bizim ev biraz yokuştaydı. Bu nedenle yüksekte olduğumuzdan olacak bizim evi uçağa benzetmişim ahahhaha. Sıkı dur, anneannemlerin evine yaptığım benzetme de yaratıcı, bence. Onların evinin arkasında dere yolu adıyla bilinen bir yol vardı. Bir de anneannemlerin balkonundan o yola bakınca balkon biraz geride kaldığından kendimi güverteden ufka bakıyor gibi hissederdim ahahahah, yani oraya dere dedikleri için ben de evi gemiye, kendimi kaptana dönüştürmüşüm. Komikti bence. :)

Nedendir bilmem, küçükken kardeşime bu oyunu açmamıştım. Sadece kendi hayal dünyamda koridordaki o sandalyelerin de yardımıyla hem pilot, hem hostes (ki o zaman adını bilmezdim), hem de yolcu olurdum. O odaya dair sevdiğim bir diğer şey de babamın gençliğinden kalma kitaplarıydı. Böyle eski atlaslar. Ama içinde bir sürü dünya haritası ve açıklamalar vardı ve Bulgarcaydı. Yani onları okuyamazdım, okusam da malesef anlayamazdım çünkü babam o zamanlar iyi bildiği ama yıllar içinde kendinin bile unutacağı ikinci dilini bana da, kardeşime de asla öğretmedi.

Ben göçmenlere hiç benzemem biliyor musun? Artık biliyorsun ahahahhah. Baba tarafım genelde sarıdır. Kardeşim bile ufaktan sarıdır da ben annemgile çekmişim. Aslında eşit dağılım olmuş bence ama bana ve aileme bakış atan biri beni aslında fiziksel olarak anneme benzetir. Annemse babama ve onun tarafına. :) Babamı sevdiği için bunu olumlu bir şey olarak algılıyorum tabii. Ama geçen gün kulak misafiri olurken bir anda fark ettim. Anneme benzeyen bazı yanlarım var. Mesela bir şeyler anlatırken öyle neşeli oluyor ki bazen şaşırıyorum. Keyifli bir konuysa çok heyecanlanıyor ve arada ses tonu değişiyor falan. Ben zaten onu hep dışarıdan izlerken öyle gördüm; dışarıdan, en dışarıdan izlerken.

Ben de heyecanlı heyecanlı konuşurum. Bu yönümüz benziyormuş. Güzel bir özellik mi bilmiyorum tabi. Yeni cool dünyada zor bir özellik açıkçası. Hep ''tatlı'' bulunmaktan nefret etmişimdir. Gerçekten nefffet etmişimdir. Neden biliyorum. İnsanlar seni ''tatlı'' olarak damgaladıklarında salak falan da sanabiliyorlar veya öyle sanmasalar da, senin sınırlarını zorlayabiliyorlar. İlkay ses etmez zaten gibi. Hele de bende kredisi varsa. Ben zaten hep yanlış insanlara yanlış oranda kredi vermişim onu fark ettim. Taaaa ilkokulda başlamış bu ve yıllara yayılmış. Bir yerde ilmiği kaçırmışım da, sonra yanlış yanlış örmüşüm, anca baya ilerledikten sonra atladığım ilmeği (veya ilmekleri) fark etmişim gibi rahatsız edici bir his.

Neyse. ''Tatlı olmak'' ne demek tam olarak emin değilim aslında. Çünkü ben sadece kendimim -özellikle de birine veya bir ortama kredi vermişsem.- Ancak öte yandan bir şey olmaktan ölümüne korkan bir yanım varmış hep sanki. Sanki, bir şey olursam başka bir şey olmak için savaş vermem gerekiyormuş gibi bir his. Ben hepsiyim. Hepsi olamaz mıyım... Yani, hepsi derken... Tatlı olmak bile içinde farklı tatları barındırmaz mı? Bazen de mesela çok ciddi olurum. Yani ben, hepsiyim. Ben sadece kendim olamaz mıyım diye düşündüm uzun bir süre. Bence asıl coolluk böyle bir şey. Hayatta en çok ilgimi çeken insanları düşündüğümde onlarda hep ortak nokta görüyorum ve bu bende de olan bir şey. Ve bu, kıymetli bir şey. O zaman neden nefret ediyorum ki, diye düşündüm.

Sanırım uçlarda düşünmek yerine, her şey dediğim orta şekerli kıvama da şans vermeliyim. Sanırım, bazen ''biraz'' sivri oluyorum. En azından hissedişlerimde ve bazen de bir şeyleri değerlendirirken. Bu yorucu bir şey. 

(30.11.25)


Kim Bağışlayacak Beni, Birhan Keskin.


Sakura Fırtınası #3: Fotoğrafımın Hikayesinin Adı Heves.


Flash belleğimde eski fotoğraflarım var. Çocukluğumdan, ergenliğimden ve en son da -sanırım- bir 4-5 yıl öncesinden kalma fotoğraflar. Hatta bir flashımı sadece buna ayırmışım. :) Çünkü eski bilgisayarım gidiciydi ve ne zaman bozulacağını kestiremiyordum. İnternet veya teknolojik aletler üzerinden bir şeyleri, değer verdiğim bir şeyleri, depolamak da yaşlı ruhuma uzak kalıyordu. Ben de en ''güvenli'' görünen yol olan flash belleği seçmişim. :)

İnternette bir içerik gördüm aslında. Onu denemek için bu fotoğrafların bir kısmına göz attım. Çocukluk fotoğraflarıma. Birisi yapay zekaya çocukluk fotoğrafını atıp büyümüş halinin nasıl olabileceğini sormuş. Onu deneyecektim, sonra Mineciğim ile olan fotoğraflarımıza rastladım. Normalde M. derdim, sanki gizli saklı bir şeymiş gibi. Mine'nin haberi olmadan ondan bahsettiğimden sanırım (kim anlayacak ki), onun ''gizlilik'' hakkı korunsun diye adını bile vermiyordum. Ama ismi öyle güzel ki, yazmak bile beni keyiflendiriyor. Canım Mineciğim. 

Fotoğraflarımızda Mine'nin anneannesinin evindeyiz. Bir bayramda çekilmiş. Şeker bayramında! O zamanlar anneannesine yakın oturuyorlardı. İnsanlar salonda konuşurken onunla birlikte ikimizin misafir odasında zaman geçirmesini sevdiğimi hatırlıyorum. Minelerin evini de hayal meyal hatırlıyorum. Mine karateciydi. Hemi de siyah kuşak, yaaa. Bir sürü madalyası vardı (hala var). Ama sonra karateyi bırakmıştı. Onunla birlikte bir yerlere gitmek istediğimizde annemler ''iyi bari Mine varsa olur'' diye, karateci ya, takılırlardı. 

O fotoğrafta onların evinde değil, anneannesinin evindeyiz. O ve ben misafir odasında bir koltuğa oturmuş, birbirimize sarılmışız. Benim üstümde uğur böcekli çorabım, kot eteğim ve morumsu bir kazağım var. Mineciğime iyice yanaşmış, sırıtmışım. Mine daha ciddi, boncuk gözleriyle objektife bakıyor. O fotoğrafı sizlerle paylaşmayı öyle çok isterdim ki! - Ama Mine istemeyebilir :(.

Bazı fotoğraflar çok gerçektir ya, işte o da öyle bir fotoğraf. O anda kalmış bir hisse ait bir fotoğraf. En yakın arkadaşımla uzun zamandan sonra buluşmuş bir çocuğun sevinciyle gülümsemişim. Bu anın bir fotoğrafla ölümsüzleşmesi öyle kıymetli ki!

Eskiden, eski bloğumda, bir yazı dizim vardı. Yalnız benim çeşitliliğe gel. :) Bu konuda alçakgönüllü olamam, blog yazarken hep çok çeşitli konularda yazmışımdır. Belki yaratıcı, belki değil; ama kesinlikle çeşitli. Bu yazı dizim de, fotoğraflarla ilgiliydi. Başlığı neydi şu anda hatırlamıyorum. Bu seriyi çok çok önceden, belki de o yıllarda henüz liseye gidiyor bile olabilirim, yazmıştım. Fotoğraf karesi paylaşıp ''sizce bu anın hikayesi ne olabilir'' diye sorardım. Bu benim, şimdi bile, fotoğraflara ve fotoğraf çekmeye dair en sevdiğim durumdur. O anın hikayesini dondurmak.

Bu seriyi şimdi yapamam. O zamanlar telif melif asla düşünmeden pata küte güzel bulduğum fotoğraf ve resimleri yazılarıma eklerdim. Kendi çektiğim fotoğraflarla da bunu yapamam, çoğu dağ taş çiçek bayırla ilgili (bir hikayesi yok :). Yine de geçenlerde bu yazı dizim aklıma geldi. O ana dair bir şeyler uydurmak. Öykü uydurmayı seven yanım ile fotoğrafların yapısı birbiriyle fazlasıyla uyumlu.

Üniversiteye giderken de aslında fotoğrafçılığa eğilmeye karar vermiştim. Hatta yeterince cesur olsaydım, bunun uğruna okuduğum bölümü bile bırakıp bunu akademik olarak yapmak isteyen belli belirsiz bir fikrim vardı. Tamam biliyorum fotoğraf çekmek için bunun okulunu okumaya gerek yok ama belki de paralel bir evrendeki versiyonum bu belirsiz tasarısını uygulamaya koymuştur ve şimdi fotoğraf üzerine baya gelişmiştir diye öykü uyduran bir yanım da var.

Bunu okulum bittikten sonra da düşündüm. Bir sabah uyanmıştım, yatağımda hala uzanırken bunu düşündüğüm aklımda. Yeniden lisans bölümü okumak istediğim, bunu iş için değil sevdiğim için yapmak ve sadece gelişmek istediğim fikrini aklımdan geçirdiğim çok net aklımda. Sonra aman canım dedim. Çok geçmedi başka bir fırsatı yakaladım ve lisans bölümümün yüksek lisans sınavına girdim. Kazandım da. Kazanmayı hiç beklemezken kazanmıştım. Hiç hazırlıksız bir kazanç. Beni başarısız kılan da bu oldu sanırım.

Şimdi yeniden üniversite okuyacak mental güce sahip değilim. Maddi güce de, sanırım. Zaten bu gerekli de değil muhtemelen. Ama gereklilik veya somut sebeplerin ötesinde, ben aslında bu konudaki heyecanımı geçen yıllarıma yedirdim. Yaşımın hala genç olduğunu söyleyeceksin. Öyle, gerçekten çok genç bir yaş. Ama insan eskiden düşündüğü bir şeye karşı hevesini yitirdiğinde en azından o konu özelinde kendini çok yaşlı hissedebiliyor. Heves, çok küçümsenen bir şey. Ben en çok da onun yasını tuttum kendimde. Hayır dramatik değil. Yani öyleydi ama artık değil. Artık başka şeyler düşünmem gerektiğini kabul ettim. Yeni konular bulmak ve bu yolla yeni hevesler üretmek. İnsan, hevesi olmazsa yaşamından keyif alamıyor bence. En azından ben öyleyim.

O fotoğrafı, Mineyle olan fotoğrafımızı görmek beni mutlu ettiği gibi içimde biraz buruk bir his de bıraktı doğrusu. O kız. O resimdeki kız, yani ben, öyle parlak ki sevgili okur. Benim de kendimce bir parlaklığım var sanırım ama o kızın parlaklığı gibi değil. O kız büyüseydi bence ben olmazdı. Ben neden o kızdan bu kadar uzağım bilmiyorum. Bu da biraz kalp kırıcı.

Büyüdüğümüz halimizi yapay zeka güzel çizemedi çünkü ben yapay zekanın en kötü versiyonunu kullanıyorum. :) Bizi analiz etsen dedim, nasıl insanlarız sence... Doğru şeyler söyledi. En azından benim hakkımda. Ona göre de soldaki uğur böceği çoraplı kız fazlasıyla parlakmış.

(17.03.26)



Sakura Fırtınası #2: Büyük Anneanne.

Yazımda bahsettiğim ev, bu ev değil. Yazımdaki evin fotoğrafı yok bende.

Çocukluğuma dair hatırladığım en eski görüntüler anneannemin annesinin evinde olanlar. Bunlara anı demek doğru bir ifade olur mu emin değilim ancak o yıllarda çok küçük bir çocuk olmama rağmen gerçekten de hem o evi, hem büyük anneanneyi, hem de yaşadığım bazı anları tıpkı birer fotoğraf karesi gibi sahne sahne hatırlıyorum.

Kendimi bildim bileli o ev vardı. Anneannemi ve teyzelerimi ziyaret etmek istediğimizde oraya giderdik. Hatta öyle ki ben çok uzun bir süre anneannemin evinin orası olduğunu düşünmüştüm. Hatta orada gördüğüm herkesin evinin orası olduğunu sanıyormuşum. :) O evi unutamamamın asıl sebebi bahçemsi terasıydı diyebilirim. Orada nasıl oyunlar oynadığımı hatırlamasam da, bir koşturuşumu iki kedileri hatırlıyorum. Bir de büyük anneanneyi uzaktan gördüğüm bazı anları. 

Bir bayram günüydü sanırım, yoksa değil miydi, ancak kesinlikle normale göre şık giyinmiştim o kesin. Yağmurlu bir gündü ama çok soğuk olduğunu sanmıyorum çünkü etek veya elbise giydiğim hatırımda. Çok soğuk olsa annem asla giydirmezdi ahahhaha. Daha kardeşim bile yok meydanda. Hatta ailedeki tek küçük kız (sayılı sayıdaki küçük kız) benim. Bunun sefasını sürdüm mü bilmem. Bir de bir kuzenim (sayılan biri) daha var tabii. -o konuya geleceğim.-

Ne diyordum... elbise! Elbise giydiğim aklımda. Ayağımda yanları püsküllü çizmelerim vardı çünkü. O çizmeler olmalı, çünkü onları çok severdim ve onları giyince ayaklarımı izlerdim ahahahha. Bak bir de ışıklı spor ayakkabım vardı diye hatırlıyorum. Ah yoksa o benim değil miydi... Işıklı spor ayakkabı giyen kardeşim de olabilir, şimdi bilemedim ama benim kesinlikle püsküllü bir çizmem vardı buna eminim. Suların üstünden mi hopluyordum, içine mi... Ay yok canım ben asla suyun içine hoplamam, annem gözlerini bana dikmese, ben kendim yapmam öyle şeyler... Ama belki de suların üstünden hoplamış olabilirim mi acaba... evet öyle! Annem beni uyarıyordu, o sahneyi kısacık hatırlıyorum. Sonra büyük anneannelere giderdik. Biz hep oraya giderdik. Çünkü dedim ya, orada tanıdığım herkes vardı.

Benim hatırlayamadığım ama bana söylenenlere göre büyük anneanne numaradan ya topunu, ya mendilini düşürürmüş. Benimle barışmak için yaparmış bunu sanırım. Çünkü ben dudağımı büzüp otururken benden düşürdüğü şeyi ona geri vermemi istermiş. Ben de dudağımı daha da büzer, omuzlarımı silkermişim. O zaman da büyük anneanne ''bak M.'yi çağırırım, bana o getirir'' dermiş. Benim tepemin atması ve kapris modumun açılması için de bu yeterliymiş. ''Tamam o zaman!'' dermişim, ''mendilini sana M. getirsin...'' Yani bücürken bile kapr- hayır canım, işte, inatçı falandım. -şşş-

M. annemin kuzeninin kızıydı. Benimle yaşıttı. Bir keresinde ona özel bir yazı da yazmıştım hatta, bilmem hatırlar mısın... Onu çok severdim. Çünkü hiç benimle yaşıt bir akrabam, hatta arkadaşım yoktu çoook küçükken. Sonra arkadaşım oldu -pek tabii- ama akrabam yoktu işte. Düğünlerde, nişanlarda hep M. ile dolaşır, slow dans eder (ahahahahah :) ve göbek atardık. O zamanlar gerçekten göbek atabiliyordum. M. ile o dönemde popüler olan dizileri yeniden canlandırır, ansiklopedileri karıştırır, senaryolar uydurup oyunlar oynardık. M. benim kalbimde özel bir yeri olan çocukluk arkadaşım diyebilirim. Onu hep çok sevmişimdir. Sonra tabi büyüdük ve bağımız eskisi gibi olmadı. Ama şimdi bugün bile onu görsem mutlu olurum sanıyorum ki.

M. demişken... M. ile ilgili bazı anılarım var tabii ama şimdi uzun uzun anlatmak istemiyorum. Asıl anlatmak istediğim, yaşadığım ama benim edilgen olarak bildiğim bir anım. O nasıl oluyor değil mi? İşte şöyle... Ben küçükken gözüm aralık uyurmuşum. Ne? Hiç görmedin mi öyle uyuyan? Ben az buçuk kardeşimde gördüm bunu ama tam değil. Acaba ben nasıl uyuyordum bilemiyorum bu nedenle. Ama işte, gözüm aralık uyurmuşum. :) M. bir keresinde büyük anneannelere gelmiş. Benim yanımda bana seslenmiş seslenmiş ama ben ona cevap vermemişim, o da bana küsmüş mü nolmuş ahahhaha. Annemlere ''İlkay benimle konuşmuyor'' demiş. Oysa ben uyuyormuşum ahahahha. Bu anıyı M.'nin kendisi bile hatırlamaz herhalde ama komik. Sanırım beni güldürdüğü için ben hiç unutmadım.

Genelde beni güldüren anılarımı unutmuyorum biliyor musun? Ben bilmiyordum. Hatta şimdi fark ettim. İnsan, üzüldüğü zamanlara daha çok tutunuyor aslında ama yine de onları bırakmayı seçtiğinde aklına sadece güldüğü anlar doluşuyor. Kalbini açan anlar. Yirmi yıl sonra bile.

Büyük anneanne aklıma nasıl mı geldi... Bir dizi izliyordum. Çocukluğumdaki en en en favori dizim. Rastgele bir bölüm açtım ve izlemeye başladım. Merzuka perinin olduğu bölümler. Hatta az evvel Toprak peri büyükannesiyle telefonda konuşuyordu. Benim de aklıma, kendi büyük büyük annem geldi işte. İçinde üç tane anne taşıyan, büyük büyük annem. İsimleri açıkça yazmıyorum fark ettiğin üzere. Neden bilmem, aslında kimseye zararı yok ama... Bunlar benim zihnimden çıkan anlar ya hani... Belki bu anılardaki kişiler olayları böyle hatırlamaz diye veya burada yoklar diye... Ama yeri gelmişken şunu söylemek istiyorum; ben kendi anneannemin de, onun annesi olan büyük anneannenin de ismini çok seviyorum. Hep de çok sevdim. Başka kimsede duymadığım için seviyorum sanırım. Onlardan başka kimseyle bu isimleri eşleştiremediğim ve hep onları anımsadığım için. <3

Acaba büyük büyük anne beni bugün görse hakkımda ne düşünürdü? Onun eşi, büyük dede, beni çok severmiş. Yani bebekken. Gerçekten, bebekken beni çok severmiş. Zaten ben bebekken de vefat etti. Üzücü anıları anımsamıyorum dedim ama... Ben büyük anneannenin ölümünü anımsıyorum. Ölümü ilk kez gördüğüm andı. Çok anmak istemiyorum ama görmüştüm. O hastaydı ama ölürken, öleceğini herkes bilirken bile... yaşamdan bir şey istemişti. Su. Su istemişti. Umarım gittiği yer ismi gibi bir yerdir. Onu gerçekten hiç hatırlamasam da... sevdiğimi biliyorum. Onunla olan bütün fotoğraflarımda kıkır kıkır gülüyorum (yani çoğunda :). Acaba o da bana hiç gülmüş müydü, biraz merak ediyorum. Acaba beni tanısa sever miydi, yoksa o, zaten ben'i tanıyan sayılı kişilerden mi... Bilmiyorum.

Bir de ilk kardan adamımı onun terasında yapmıştım. Kocamandı. Sonra bir daha öyle büyük bir kardan adamım olmadı ne yazık ki. Kardan adamımla iki fotoğrafım vardı. Biri fotoğraf albümümde, diğeri zihnimde. Ama zihnimdekini uyduruyor muyum artık emin değilim. Zihnimdeki fotoğrafta ben kedileri hatırlıyorum. Cidden hatırlıyorum. Ama fotoğrafta yoklar, ne tuhaf. Acaba uyduruyor muyum, vallahi bilemiyorum. Ama bak kardan adam yapmıştım, hemi de kocamandı o kesin.

(28.11.25)


Popüler Yayınlar