Sonra bir baktım ki marteniçkamı çıkarmışım.


Marteniçkamı çıkardım.

Hayır leylek görmedim.

Hayır onu bir ağaç dalına da asmadım.

Marteniçkamı çıkardım ve attım. Bence bazen bazı dilekler bu yolla da gerçek olabilir. Böyle hissettim. Onu ilk alacağım zaman da zaten alışkanlıktan almıştım. Bu adeti sevdiğimi söylemiştim. Bence böyle kültürel yönü olan gelenekler sürdürülmeli, hoş bir tatları var. 

İlk marteniçkamı ne zaman taktığımı hatırlamıyorum. Olsa olsa teyzem falan hediye etmiştir de denemişimdir. Kesin takmadan evvel heyecanlanmış, nefesimi tutmuş, dilek tutma anını seremoniye dönüştürmüşümdür. Anımsamıyorum ama öyledir biliyorum. Çünkü hep, öyle oldu.

İlk marteniçkamı ne zaman taktığımı anımsamasam da onlardan birisi fakülte bahçemde hala dalgalanıyor olabilir ahahhahahah. Ne dilediğimi hatırlıyorum. Ben hep aynı şeyi dilemişimdir, hatırlaması kolay.

Geçen yıl bile marteniçkamı takarken ne heyecanlıydıımmm. Hatta sağ bileğime takmıştım da sonra internette bir yerde aslında sola takılmalı diye okumuştum. Bende bir telaş... Ya dileğim gerçek olmazsa aman Allahım nolamaazzz ahahhahaha. 

Bir yıl geçti. Yine bir mart ayı. Aaaa mart mı gelmiş olmuştum ve adettendir takalım bakalım diyerek bu sefer kendi kendime bir bileklik aldım. Heyecanım pek yoktu desem de aslında bilekliği şubat sonunda almış, ınstagramda ''marteniçka zamanı yaklaştı hanımmmm'' diye duyuru yapmış... Yani heyecanımı paylaşmıştım. İlginçtir, hep aynı şeyi dileyen ben, o sıra ne dileyeceğimi bilmiyordum. Sadece, bir marteniçkaya sahip olmanın heyecanını hissetmiştim. Daha da ilginçtir, aslında bundan da öte, başka insanların da marteniçkaya sahip olmalarını istemiş ve onların tutacakları dilekler için heyecanlanmıştım. Bu, benim için yeni bir heyecandı. Üzerine düşünmedim; dileğimin de, heyecanımın sebebinin de.

Bir dilek dileyeceğim için heyecanlı değildim. Hatta normalde 1 Mart'a girer girmez bilekliğe sarılıp dilek dileme törenine başlayan ben, bu sefer 1 Mart'ın son dakikalarına kadar marteniçka takacağımı bile hatırlamadım. Dedim, aldım o kadar takayım bari... Kardeşim sanırım hediyemi takmamış. Bu, kalbimi kırdı mı acaba... Hayır. Aramız kötü değil ama o bana hediye etseydi ben takardım sanırım. Belki de marteniçkamı martın sonuna gelmeden kolayca çıkarmamda bu da... hayır bu da etkili değilmiş, düşündüm de.

Marteniçkamı takarken sadece sıkılığını ayarlamak için biraz uğraştım. Ya gevşek kaldı, ya da bileğimi çok sıktı. Bilekliğe hareket alanı tanımak istedim, ki canımı yakmasın. Ne dilesem bilemedim. Güzel bir iş, dedim önce, sonra korktum. Bu dileğin gerçek olması zorunluluk olur o zaman, bu riske giremeemmm. Sonra aşk dedim, korkmadan dedim bunu. Olmasa da acıtmaz. Olursa da, aaaa marteniçkadan oldu, demem. Yine de içime sinmedi. Güzel bir yaşam, dedim. Belirsiz bir dilek. Bu biraz kafamı karıştırdı. Sonra da işte, amannnnn ortaya karışık yapın bir şeyler dedim, evrene sisteme varoluşa; bir dua gibi.

Bilekliğin elimdeki varlığını bile unuttum. Bu aslında güzel bir ''manifest'' yöntemi aynı zamanda. Bir eşyaya niyetini kodlayıp o eşyaya her baktığında dileğini anımsamak. Bilinçli olarak anımsamasan da, bileklik bileğinde hadi amaaa! Bilinçaltın seni harekete geçirir. Beynin seni dileğine itekler. Sanırım? (beni hiç iteklemedi, öhöömmm). Neyse, taktım ama bilekliği takmadan evvelce o başkalarıyla ''marteniçka takın'' paylaşımı yapma anımda daha heyecanlıydım (sanırım). Taktım ve bitti işte. Unuttum. Heyecanımı unuttum.

Sonra, bileklik bileğimi çok sıktı. Ben de amannnn dedim, yine, kestim. Öyle düğüm falan da çözmeye hiç uğraşmadım. Dümdüz kestim ve bilekliği bileğimden ayırdım.

Rahatladım.

Yetmedi, bilekliği çöpe attım. Sonra zaman geçti, bilekliğimi çıkardığımı bile unutmuşum. Tıpkı varlığını unuttuğum gibi... Odamın halısında gözüme bir şey çarptı. Amanin böcük mü yoksam... Hayır, değilmiş. Sonra elime aldım o şeyi, bir baktım ki, nazar boncuğu. Marteniçkada takılıydı, bilekliği kesince uçmuş gitmiş. Onu çıfıt çarşısı olan raflarımdan birine koydum. Belki atarım, varlığını unutmazsam.

Seneye marteniçka takar mıyım bilmiyorum. Bu sene param boşa gitmişken *-*, seneye ne yaparım kestiremiyorum. Belki o ilk heyecan için yine alırım. Adettendir, derim yine, bu yıl da takalım bakalım. Sonra belki size bile derim, yine, marteniçkanızı unutmayııınnn!

Bu seferki çıkarışımı farklı kılan onu bileğimden isteyerek ayırmamdı. Yine, bir an değil de; bilinçli bir an olarak ayırmam.

(Dilekler böyle gerçekleşir, sanırım.)

-sonrasını merak ediyorum-


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


manga tarotta kupa 8.


Fotoğrafımın Hikayesinin Adı: Heves.

 

Flash belleğimde eski fotoğraflarım var. Çocukluğumdan, ergenliğimden ve en son da -sanırım- bir 4-5 yıl öncesinden kalma fotoğraflar. Hatta bir flashımı sadece buna ayırmışım. :) Çünkü eski bilgisayarım gidiciydi ve ne zaman bozulacağını kestiremiyordum. İnternet veya teknolojik aletler üzerinden bir şeyleri, değer verdiğim bir şeyleri, depolamak da yaşlı ruhuma uzak kalıyordu. Ben de en ''güvenli'' görünen yol olan flash belleği seçmişim. :)

İnternette bir içerik gördüm aslında. Onu denemek için bu fotoğrafların bir kısmına göz attım. Çocukluk fotoğraflarıma. Birisi yapay zekaya çocukluk fotoğrafını atıp büyümüş halinin nasıl olabileceğini sormuş. Onu deneyecektim, sonra Mineciğim ile olan fotoğraflarımıza rastladım. Normalde M. derdim, sanki gizli saklı bir şeymiş gibi. Mine'nin haberi olmadan ondan bahsettiğimden sanırım (kim anlayacak ki :), onun ''gizlilik'' hakkı korunsun diye adını bile vermiyordum. Ama ismi öyle güzel ki, yazmak bile beni keyiflendiriyor. Canım Mineciğim. :) 

Fotoğraflarımızda Mine'nin anneannesinin evindeyiz. Bir bayramda çekilmiş. Şeker bayramında! :) O zamanlar anneannesine yakın oturuyorlardı. İnsanlar salonda konuşurken onunla birlikte ikimizin misafir odasında zaman geçirmesini sevdiğimi hatırlıyorum. Minelerin evini de hayal meyal hatırlıyorum. Mine karateciydi. Hemi de siyah kuşak, yaaa. Bir sürü madalyası vardı (hala var). Ama sonra karateyi bırakmıştı. Onunla birlikte bir yerlere gitmek istediğimizde annemler ''iyi bari Mine varsa olur'' diye, karateci ya, takılırlardı. 

O fotoğrafta onların evinde değil, anneannesinin evindeyiz. O ve ben misafir odasında bir koltuğa oturmuş, birbirimize sarılmışız. Benim üstümde uğur böcekli çorabım, kot eteğim ve morumsu bir kazağım var. Mineciğime iyice yanaşmış, sırıtmışım. Mine daha ciddi, boncuk gözleriyle objektife bakıyor. O fotoğrafı sizlerle paylaşmayı öyle çok isterdim ki! - Ama Mineciğim istemeyebilir :(.

Bazı fotoğraflar çok gerçektir ya, işte o da öyle bir fotoğraf. O anda kalmış bir hisse ait bir fotoğraf. En yakın arkadaşımla uzun zamandan sonra buluşmuş bir çocuğun sevinciyle gülümsemişim. Bu anın bir fotoğrafla ölümsüzleşmesi öyle kıymetli ki!

Eskiden, eski bloğumda, bir yazı dizim vardı. Yalnız benim çeşitliliğe gel. :) Bu konuda alçakgönüllü olamam, blog yazarken hep çok çeşitli konularda yazmışımdır. Belki yaratıcı, belki değil; ama kesinlikle çeşitli. Bu yazı dizim de, fotoğraflarla ilgiliydi. Başlığı neydi şu anda hatırlamıyorum. Bu seriyi çok çok önceden, belki de o yıllarda henüz liseye gidiyor bile olabilirim, yazmıştım. Fotoğraf karesi paylaşıp ''sizce bu anın hikayesi ne olabilir'' diye sorardım. Bu benim, şimdi bile, fotoğraflara ve fotoğraf çekmeye dair en sevdiğim durumdur. O anın hikayesini dondurmak.

Bu seriyi şimdi yapamam. O zamanlar telif melif asla düşünmeden pata küte güzel bulduğum fotoğraf ve resimleri yazılarıma eklerdim. Kendi çektiğim fotoğraflarla da bunu yapamam, çoğu dağ taş çiçek bayırla ilgili (bir hikayesi yok :). Yine de geçenlerde bu yazı dizim aklıma geldi. O ana dair bir şeyler uydurmak. Öykü uydurmayı seven yanım ile fotoğrafların yapısı birbiriyle fazlasıyla uyumlu.

Üniversiteye giderken de aslında fotoğrafçılığa eğilmeye karar vermiştim. Hatta yeterince cesur olsaydım, bunun uğruna okuduğum bölümü bile bırakıp bunu akademik olarak yapmak isteyen belli belirsiz bir fikrim vardı. Tamam biliyorum fotoğraf çekmek için bunun okulunu okumaya gerek yok ama belki de paralel bir evrendeki versiyonum bu belirsiz tasarısını uygulamaya koymuştur ve şimdi fotoğraf üzerine baya gelişmiştir diye öykü uyduran bir yanım da var.

Bunu okulum bittikten sonra da düşündüm. Bir sabah uyanmıştım, yatağımda hala uzanırken bunu düşündüğüm aklımda. Yeniden lisans bölümü okumak istediğim, bunu iş için değil sevdiğim için yapmak ve sadece gelişmek istediğim fikrini aklımdan geçirdiğim çok net aklımda. Sonra aman canım dedim. Çok geçmedi başka bir fırsatı yakaladım ve lisans bölümümün yüksek lisans sınavına girdim. Kazandım da. Kazanmayı hiç beklemezken kazanmıştım. Hiç hazırlıksız bir kazanç. Beni başarısız kılan da bu oldu sanırım.

Şimdi yeniden üniversite okuyacak mental güce sahip değilim. Maddi güce de, sanırım. Zaten bu gerekli de değil muhtemelen. Ama gereklilik veya somut sebeplerin ötesinde, ben aslında bu konudaki heyecanımı geçen yıllarıma yedirdim. 26 yaşın genç olduğunu söyleyeceksin. Öyle, gerçekten çok genç bir yaş. Ama insan eskiden düşündüğü bir şeye karşı hevesini yitirdiğinde en azından o konu özelinde kendini çok yaşlı hissedebiliyor. Heves, çok küçümsenen bir şey. Ben en çok da onun yasını tuttum kendimde. Hayır dramatik değil. Yani öyleydi ama artık değil. Artık başka şeyler düşünmem gerektiğini kabul ettim. Yeni konular bulmak ve bu yolla yeni hevesler üretmek. İnsan, hevesi olmazsa yaşamından keyif alamıyor bence. En azından ben öyleyim.

O fotoğrafı, Mineyle olan fotoğrafımızı görmek beni mutlu ettiği gibi içimde biraz buruk bir his de bıraktı doğrusu. O kız. O resimdeki kız, yani ben, öyle parlak ki sevgili okur. Benim de kendimce bir parlaklığım var sanırım ama o kızın parlaklığı gibi değil. O kız büyüseydi bence ben olmazdı. Ben neden o kızdan bu kadar uzağım bilmiyorum. Bu da biraz kalp kırıcı.

Büyüdüğümüz halimizi yapay zeka güzel çizemedi çünkü ben yapay zekanın en kötü versiyonunu kullanıyorum. :) Bizi analiz etsen dedim, nasıl insanlarız sence... Doğru şeyler söyledi. En azından benim hakkımda. Ona göre de soldaki uğur böceği çoraplı kız fazlasıyla parlakmış.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Yine de yazıyı fotoğrafsız kapatmayalım, işte bir alıntı.


Aramızdaki Şey (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Tomris Uyar'ın sekiz öyküsü ve bir adet sonsözvari yazısından oluşan bu kitabındaki ana tema: Kırmızı. Kırmızı renk karakterlerin geçmişlerinin solgunlaşan isteklerinden süzülerek bir nesnenin üzerine siniyor. Bazen bit pazarındaki, bazen bir sandığın dip noktasındaki, bazense yaşamını elinden alana gösterdiğin bir alışveriş poşetindeki kırmızı elbise olarak. Bu öykülerde en sevdiğim nokta anlatılanlardan çok, anlatılmayanlardı. Tomris Uyar sezdirme sanatında gerçekten başarılı bir edebiyatçı. Kelimeleri yalın bir biçimde karşımıza çıksa da, o kelimelerin bir araya gelip de oluşturduğu anlatıların arka planının çok daha vurucu olduğunu düşünüyorum.

Kitaptaki öykülerin genelini sevdim. Hatta hepsini sevdim bile diyebilirim. Sevmek eylemini bilinçli olarak kullanıyorum. Bir öykü dil anlatım açısından başarılı olursa okurlar olarak onu beğenme olasılığımız artar; ancak bir öyküyü sevmek için onu hissetmemiz gerekir. Bu his meselesi karakterlerle empati kurmakla da eş zamanlı olarak gerçekleşmez çoğu zaman. Hatta size ilginç bir şey söyleyeceğim, ben bu sekiz öykünün ancak birkaçında bulunan karakterleri sevmişimdir. Öykülerdeki karakterleri benimsediğim için değil, bu karakterlerin kelimeler arasındaki varoluş hallerini bir kaşifin adımlarıyla keşfettiğim için ben bu öyküleri sevdim. Aynı şekilde bana çok uzak kalan karakterleri bile en yalın ve gerçek, en insan halleriyle görebildiğim için onlara empati olmasa bile sıcaklık beslediğimi; çünkü onları onaylamasam bile, kendi varoluşlarına uygun düşündüklerini görebiliyorum, onları anlıyorum.

Bir anlatıda yazarın o anlatıyı ''nasıl'' kurduğu sorusunu irdelemek, söz konusu kitap ''çerezlik'' kategorisinde değilse, başvurduğum temel sorgulama biçimidir. Yeri geldiğinde hep söylediğim gibi; yüzlerce yıllık tarihimize dönüp baktığımızda görüyoruz ki insanlığın anlatabileceği her şey anlatıldı. O ''şeyleri'' yeni yapan asıl durum onu ''nasıl'' ifade ettiğin. Bu bakımdan yazarların farklı ifade biçimleri ve kendi ''nasıl''larını ortaya koyma biçimlerini keşfetmek beni her seferinde büyüler ve kendi dilimi çözmem konusunda da bana ilham verir. Bu bakımdan Tomris Uyar bu kitabıyla bana ilham verdi diyebilirim. 

Kitaptaki öyküleri genel olarak sevsem de özellikle kitaba da ismini veren ve benim hakkında özel olarak ayrıca bir yazı yazdığım Aramızdaki Şey isimli öykü (ki söz konusu yazım da burada) ile Akşam Alacası isimli öykü en beğendiklerim oldular. Bunun sebebi neydi diye düşünüyorum... Sanırım bunun sebebi, her iki öykünün ana karakterinin de bir yazar olmasıydı ve tahminimce bu yazar karakterde Tomris Uyar'ın kendisinden parçaların bulunmasıydı. Zaten kitabın sonsözü olarak kaleme alınmış Öykülerin Başı Sonu başlıklı yazıda yazar Aramızdaki Şey başlıklı öyküsündeki karakterlerin kendisi ile öğrencisi olduğunu anlatıyor. Bunu okuduğumda şaşırmadım. Çünkü o öyküyü okumak beni gerçek bir yaşantıyı okuyormuşum gibi zorlamıştı ve uğruna bir yazı yazdıracak kadar etkilemişti. Bu olaydan yazarın kendisi ne kadar etkilenmiştir tahmin bile edemiyorum...

Son olarak kitabın kapağını da çok beğendiğimi eklemeliyim. Hem estetik, hem de öykülerin ruhunu yansıtan bir kapak olduğunu düşünüyorum.

Kitaplarla kalın.


Baharın gelmesi sizi heyecanlandırır mı? | Ağaç Ev Sohbetleri 136



Giriş Notu: Aslında bu yazıyı yazdığım tarih olan 29 Mart 2022'de yaşadıklarım şu anki mevcut konumumla alakasız. :) Ancak bu yazımı coşkuyla yazmışım, bu çok hoşuma gitti. Diğer yandan, yazdıklarıma -yani fikir olarak- bugünümde de katıldığımı fark ettim. Bu nedenle bu yazımın da blog arşivimde durmasını istiyorum. Bunun güncelini de yazabilirim ama bu yazımı gerçekten çok sevdim, belki de üstüne ekleyebileceğim bir şey pek de yoktur.


''Baharın gelmesi sizi heyecanlandırır mı? Bu heyecanı tarif edebilir misiniz?''

İki baharı da çok severim. Baharlar bana hep başlangıçları çağrıştırmıştır. Ancak ikisinin başlangıcı da farklıdır. Sonbahar daha ziyade yeni bir yıla başlamak gibi gelir bana. Yeni okul döneminin sonbaharda başlaması dolayısıyla da olacak, daha düzenli olmak için fırsat gibi gelir. İlkbaharda ise kabuk değiştirme zamanı gelmiş gibi olur; kendiliğinden gelişen, bir şey yapmasan bile istemsizce yenilendiren bir şekilde olur.

Aslında havanın günlük durumlarının ruh halim üzerinde pek de etkisi olmadığını düşünürdüm. Hatta kapalı havaları daha çok sever, güneş ışığı görünce vampir etkisi gösterdiğim bile olurdu; ta ki bu yıla kadar. Bu yıl güneş ışığını alışık olmadığım kadar çok seviyorum. Güneşli günlerde içimden enerji taşıyor, dolanıyor dolanıyor ve yine daha taze bir şekilde ruhuma ulaşıyor ve yerimde duramıyorum.

Soğukların nihayet bitmesi sonrasında ılık havaların ve güneşin verdiği rahatlamayla son günlerde kendimi dışarı atar oldum. Bu dönem okulda dersim de az olduğundan dolayı okul için dışarı çok az çıkıyorum. Havaların kapalı olduğu dönemde açıkçası birisi bir şeyler yapmayı teklif edince de gidesim gelmiyordu; evde yatmak yatmak ve yatmak, perdeleri de asla açmamak, bunalım modunda takılmak istiyordum. :) Ama güneşi gördüğüm günlerde adeta bir sevgi pıtırcığı oluyor, herkese günaydın mesajı göndererek güne başlıyordum. :) Güneşin varlığının sihir gibi bir etkisi oluyor üstümde. Şimdi bir de üstüne havalar ısındığı için değmeyin keyfime.

Uzun zamandır ruh halimi mart ayına benzetiyordum. Hatta daha evvel bunu günlüğüme not almıştım. Üstelik bunu yazdığım sırada mart ayının bu kadar uzun ve alışılmışın dışında baharı erteleyen bir havada olacağından bihaberdim. Kışın uzatmalarına oynadığı bu ay sonrasında nihayet güneş doğdu üç boyutlu dünyamıza. Umarım iç dünyama da nisan ayı gelmiş, güneş tüm iç ısıtan parlaklığıyla çıkmış ve içimdeki vampir ebedi uykusuna yatmıştır. :)

Nisan en sevdiğim ay. Bunun nedenini ise söyleyemem. Yani özel olduğundan falan değil, baya baya bir nedeni yok. :) Dediğim gibi kapalı havalarla bir derdim bu yıla kadar hiç olmamıştı. Ama yine de nisan ayının ismi bile içime huzur verir, ışık verir ve mutluluk verir. Şefkatli bir ay olduğunu düşünüyorum sanırım. Güzel şeyler verme potansiyeli olan bir ay olduğunu. Hayatımın bir döneminde fark etmeden böyle olumlu bir izlenim edindim bu aya karşı.

Baharı uzun bir zaman sonrasında arkadaşlarla yapılan buluşmadaki sohbete benzetiyorum. Hararetli, eğlenceli ve enerjik hissettiren.

Baharı açık bir gökyüzünün altında sonsuzluğa uzanan bir çarşaf gibi uzayıp giden masmavi bir denize bahsediyorum. Her şeyin mümkün olabileceğini hissettiren, iç genişleten ve ferahlatan cinsten.

Baharı dinlendiğini hisseden küçük bir çocuğa benzetiyorum. İlk başta çekingen ama gittikçe dillenen ve dillendikçe dinleyeni gülümseten.

Baharı aniden keşfedilen ve dinlenmeye doyulamayan bir şarkıya benzetiyorum. İlham veren, dans ettiren ve cesaret veren olanından.

Hoş geldin ilkbahar! :)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

başka bir şey dinlemek için de tıklayabilirsiniz.


Aramızdaki Şey.

(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)

Bugün, Tomris Uyar'ın Aramızdaki Şey isimli öykü kitabına da ismini veren aynı isimli öyküsü hakkındaki düşüncelerime dair bir şeyler anlatmak istiyorum.

Öykünün daha ilk satırlarından karakterlerinin gözlemcisi olduğumuz ilişkisine adımımızı atıyoruz. Bunun bir yaşantının, zamanın veya mekanın öyküsü olmadığı daha öykünün adından bile biz okurlara kendini belli ediyor: Aramızdaki Şey. Bu bir ilişkinin öyküsü.

Kendini saklamaya uğraşmayan ancak görülmekten de hoşlanmayan genç bir adamın değişen duygularının gözlerinden başlayıp tüm bedeninden okunması, öykünün anlatıcısı kadın karakteri eğlendiren bir şeydi. Sen zaten böylesindir, diye düşünüyordu, hayır, senin nasıl olduğunu ben bilirim. Senin nasıl hissettiğini ben bir bakışta bile bilirim... aklından bu düşünce geçerken aslında kendisi de genç adamdan farklı değildi. O da saklanmak için uğraşmıyor, ancak görülmek... işte bu, asıl bu durum genç adamın aksine kadını şaşırtıyordu.

Kadın bir üniversite hocası. Aynı zamanda bir yazar olduğunu anlıyoruz. Aralarındaki öyküyü yazmasını istiyor genç adam. Yazar kimliğini keşfettiğimiz kadını bunun için zorlamıyor, ancak, yazarsan diyor, bizi yazarsan iki üç paragrafla geçiştirme bizi... Biz. Yaşanmışlıklarımızı veya yaşanmamışlıklarımızı değil, bizi yaz diyor genç adam. Bu, iki kişinin farklı yönlere baktığı, çünkü birbirlerini görmek istemedikleri ilk an. Tamam, diyor kadın; ancak bu öyküyü yazamayacağını biz okurlar çoktan anlıyoruz.

İkilinin ilişkisinin detaylarına dair hala net bir bilgimiz yok. Buna karşın onların arasındaki kırılgan bağı, ikiliyi adeta birbirine bağlayan saydam bir ışıkmışçasına görmeye çoktan başladık. İkilinin gündelik yaşamındaki ayrıma dönüyor odağımız. Adam gündelik işlerle zaman geçirmek ve bu işlere kadını da ortak etmek niyetinde. Oysa kadın bunlardan hoşlanmıyor, gezdiği yerler onu boğuyor. Kadının genç adamın misafiri olduğunu anlıyoruz. Bir misafir konumundaki bu kadın, genç adamın sevgilisi ve hatta arkadaşı bile değil. O zaman nesi, diye düşünüyoruz. Böyle belirsiz bağları sevmiyorum ama onlar ilgimi çekiyor. Onlar hiçbir şey değillerse, aralarındaki o ışıklı kordonlar da neyin nesi... Onları biz yapan şey ne ola ki? böyle düşünüyorum.

Zaman biraz çatırdıyor. İkilinin tanıştığı güne gidiyoruz. Üniversitede bir sınıf. Genç adam, kürsüdeki kadının sorduğu soruya verdiği yanıtla onu şaşırtıyor. Kadın, işledikleri öyküdeki ana karakterin kim olabileceğini - örneğin, cinsiyetine dair tahminleri soruyor sınıfa. Sınıftaki yanıtlar pek bir zorlama. Genç adamsa hafif bezgin. ''Ne önemi var,'' diyor, ''Bu odanın sevilmemiş, yaşanmamış bir oda olduğu kesin. Benimsendiğini gösteren hiçbir belirti yok. O zaman sahibinin cinsiyetini kestirmeye çalışmamızın da hiçbir önemi yok'' (s. 12). Bize bu anları anlatan kadın karakter, erkek karakterin sesini duyduğunu söylüyor. Bu anı o kadar canlı ki onun zihninde, işte anıya sığmayan o ses, satırlarda kendine yer buluyor.

Bu, kadının üniversitedeki görevinde kalacağı odanın olmayan öyküsüne dair bir soruydu. Kadın, o ofise daha evvel hiç adım atmamıştı. Bu sorunun odanın sıkıcı genel geçerliğine kişisel bir parça katmasını umarak öğrencilerinde gözlerini buluşturdu. O odanın kimsesiz bir oda olduğu gerçeğini söyleyen tek kişi, dersine sadece dışarıdan bir dinleyici olarak katılan genç adamdı. Derse bir aidiyet taşımayan bu öğrenci, kadının ilgisini çekti. Genç adamın kapıya yakın oturuşu, dersi hiç kaçırmayışı ve hazır cevaplılığı.

Genç adamın Almanya'da bir yaşamı olduğunu ama bu yaşamın da üniversitedeki o sınıftaki gibi adeta kapıya yakın oturularak kurulduğunu kadın sorgulamadı. Buna hakkının olmadığına dair ince sınır, ikili arasında hep canlı kalmıştı. Onun hiç de kişiselleştirilmemiş yaşamını gezdi, onu anladığını sandı, belki de anladı. Ama öykünün anlatıcısı olan bu kadın, genç adama hiç dokunamadı.

Öykünün beni en çok etkileyen kısmı ise kadının Almanya gezisinde en çok etkilendiği kısmın Doğu Almanya ile Batı Almanya'yı bir zamanlar ayırmış olan sınırın kırılganlığını anlattığı kısımdı. İki kıyının arasından geçen ince bir ırmak. Bu ırmaktan geçmek ve karşı kıyıdaki sevdikleriyle birlikte olmak için ölümü göze almış nice yaşama gelecekten tarihi bir olayı izler gibi atılan bakışlardaki şaşkınlık... Kadını bu olay, bu mekan, hatta genç adamla yaşadıkları o anı bile değil; ziyaretçilerin gözlerindeki şaşkınlık etkilemişti. Çünkü belki de o şaşkınlığı gelecekte bir günde kendi içinde yaşayacağını o an sezmişti.

Genç adamı bırakmak istemedi. Hiç istemedi. Ancak ne yaparsa yapsın, onunla birlikte kalsa bile, onu çoktan kendinden ittirmiş bu kişiye yaklaşamayacağını biz okurlar seziyorduk. Bu kısımda spoiler vereceğim, isterseniz hemen sayfadan çıkın... 

Beni bu öyküde en çok etkileyen ikinci kısım ise, beni en çok etkileyen ilk kısmın devamı olan olaydı: Terk ediliş. Kadın, adamın ölümünün etkisini, içinde yükselmeye fırsat bulamayan o yası bile ilk kez adamın kendisiyle paylaşmak istediğini söylüyordu. O an hikayenin ilk cümlelerindeki öykünün yazıldığını hissettim. Aramızdaki Şey. İkisi arasındaki bağ o kadar derindi ki, bu bağın diğer ucunun kaybını bile kadın karakter adamla paylaşmak istedi. Birinin kaybını kaybettiğin kişiyle paylaşmak istemek... Bu his içimde uçurum hissi yarattı.

Belki de karakterlerin aralarındaki şey buydu, uçurum. Ve bu, kadın karakter ne yaparsa yapsın zaten kapanmayacaktı. Çünkü sınır, iki yakanın yaklaşmasıyla kapanır.


Spoilerlı Not: Kitabı bitirdim, söz konusu karakterler yazarı kendisi ve öğrencisiymiş.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)


Persephone'nun Doğuşu.

 

Plüton. Güneş sisteminin uzak noktasında kendi kendine zaman geçiren bu sevimli gezegen her zaman için içimde şefkatli bir sızıya neden olmuştur. Öyle ki az kalsın Plütonlu olacak ve onun haklarını savunarak kahramanına dönüşecektim. Ancak bu küçük ama haşin gezegenin yoğunluğu beni fazlasıyla korkuttuğu için matematiksel olarak küçük bir sapma, yaklaşık 10-15 Astronomik Birim (AU) civarında (imiş), yaşayıp ilhamımı Neptün yörüngesinden çekmeye karar verdim. Hayallerin ve bilinçaltının şifacı gezegeni olan güzel kızım Neptün ile dönüşümün temsilcisi derin oğlan Plüton aslında sık sık birbirlerinin yörüngelerine yaklaşır uzaklaşır ancak bir şekilde gerekli uzaklığı sağlamayı başararak iç dünyalarını mesafeli bir samimiyetle dönüştürme imkanı bulurlarmış.

Sezgilerimi Plüton'dan çekme ihtimali beni gerçekten korkutmuştu. Bu nedenle ışık yıllarını hızla kat edip en yakın gezegen olan Neptün'e sezgilerimi zor atıp puslu imgeler buldum. Artık gezegenimin doğasına alışmış Neptünlü bir değişim programı öğrencisi olarak Dünya'nın yörüngesinden Plüton'un renklerine güvenle bakabiliyorum. Plüton bana hep kurak bir gezegen izlenimi vermiştir. Öncesinde ona baktığımda gördüğüm en baskın şey, kahverengi bir kayaydı. Bu ne hissettiğini asla ele vermeyen duygusal gezegen, evet öyle gerçekten, hep ilgimi çekse de... ona bulaşmayı hiçbir zaman istemedim. Onun haklarını korumayı, onu diğer gezegenlerin sahip olduğu ayrıcalıklardan ayıran yeryüzü dünyasına karşı savunmayı istedim, bu aklımdan sık sık geçti, ancak yine de biraz... çekindim.

İlginçtir, şimdi ona baktığımda sevgili Plüton'un yüzeyinde kahverenginin yanı sıra sarı, mavi, gri, turuncu, kiremit ve krem renklerini de seçebiliyorum. Ve o da ne... buzdan bir kalp. Plüton'un tam göbeğinde kalp şeklinde dev bir nitrojen buz ovası bulunmakta. Bana inanmıyorsanız google'dan bir fotoğrafını açıp siz de daha ilk bakışta bunu görebilirsiniz. İnsanları çattığı kaşlarıyla korkutan bu öte gezegen, aslında sandığımızdan daha duygusal. Adını Roma mitolojisinde Pluto (Plüton) olarak bilinen yeraltı tanrısından alan bu gezegen (Yunan mitolojisinde onu Hades olarak görmekteyiz) aslında oldukça tutkulu, yalnız ve gözlerden uzak yaşayan bir gök cismidir. 

Mitolojide Hades (Plüton) diğer iki erkek kardeşine göre daha... daha... sorunlu bir bölgeyi kendine iş ve yaşam alanı olarak belirlemek zorunda kalmıştır. Zeus göklerin, Poseidon ise denizlerin hakimiyken; Hades'e yeraltı dünyası kalmıştır. Buna göre Hades, geçişlerin hakimidir. Ölüm ile yaşam arasındaki dengenin yöneticisi olarak anlatılagelen bu mitolojik varlık, aynı zamanda yeraltı zenginliklerinin koruyucusudur ve hatta bu nedenle de Romalılar kendisine ''zenginlik getiren'' anlamına gelecek şekilde ''Pluto'' ismini vermişler.

Bu yalnız tanrı, gerçekten de yalnız bir varlıktır. Kardeşleri yerin üstünde gününü gün eder ve sosyalleşirken, onun gördüğü sadece... ölülerdir. Üstelik Hades'in adını diğer mitolojik varlıklar gibi pek öyle zamparalıklarıyla da duymayız. Bunun en önemli nedeni dosta güven, düşmana korku veren namıdır. Sonuçta kim ölüler dünyasının hükümdarı hakkında ileri geri konuşmaya cesaret edebilir ki? İkinci sebep, gözlerden uzak bir hayat sürmesidir. Evet onu görenler yalnızca ölülerdi. Öhööömmm... bu nedenle de, işte, Hades yalnız bir varlıktır. Kendine bir eş ister. Hem onun kardeşlerinden ne eksiği vardır! 

İlginç olan şu ki... Hades, yani Plüton, bir gün aşık olur. Üstelik yerin üstündeki bir Tanrıça'ya. Bir Tanrıça'nın kızına. Demeter'in biricik kızı Kore, arkadaşlarıyla gezmeye eğlenmeye çayırlarda vakit geçirmeye gittiği bir vakit Hades ona bir tuzak kurar. Güzel Tanrıça'nın yoluna bir çiçek koymuştur. Bizim meraklı tanrıçamız durur mu, aaaaa ne güzel çiçek deyip çiçeği çektiği anda... ama abla diyerek konuya bir küçük dokunmak istiyorum, ama abla, bıraksana güzelim çiçeği dalında sen de yani... Al işte kopardın da noldu?... Neyse, ne diyorduk, güzel kızımız Kore çiçeği çekmeye kalkarken yer ayağının altından kayar ve kendini yeraltı dünyasında bulur.

Hades centilmen birisidir, henüz misafiri olan gelecekteki eşine yeraltı narlarından ikram eder. Bu narları sorgulamadan yiyen güzel kızımız Kore, bilmeden bir çeşit anlaşma imzalamış olur. Kimi kaynaklara göre Kore'nin narlardan 6 adet, kimisine göre ise 4 adet yediği geçmektedir. Yeraltı dünyasından herhangi bir şey yiyip içildiği takdirde o dünyadan çıkış kapanır. Yani güzel kızımız Kore, artık yeraltı dünyasında mahsur kalmıştır. Bu Yunan\ Roma tanrılarının kız kaçırma sevdası da beni bitiriyor. Dahası bu bazı kadınlar stockholm sendromu yaşayıp zamanla bu varlıklara bağ geliştiriyorlar... Kore'ye de mi aynısı olacak ki? Bir bakalım.

Demeter tabi ki güzel kızının ortadan kaybolduğunu fark ediyor. Tanrıça yer, hava ve su kürenin her zerresinde kızını arayadursun, onu tabi ki bulamıyor. Nerede bu kız, sanki yer yarılmış da içine girmiş... Tanrıça gerçekten kızının yarılan yerden içeri çekildiğini ve bunun yeraltı tanrısı Hades'in işi olduğunu öğreniyor. Tabi ki paniğe kapılıyor, korkuyor. Hangi anne böyle uğursuz bir damat ister ki... Hemen baş tanrı Zeus'a koşuyor, ona yalvarıyor. Ancak bu annenin feryadına kadın düşmanı Zeus tepkisiz kalıyor. Eh işte olmuş bir şeyler kem küm... Bunun üzerine tüm kapıların üzerine kapandığını hisseden acılı anne, toprağı canlandırma görevini bırakıyor ve yaşlı bir ölümlü kadın kılığına girerek yeryüzünde yaşamaya başlıyor.

Koskoca tarım tanrıçasının görevi bırakması tabi ki fark edilecekti. Bitmeyen uzun kışlar, verimsiz topraklar ve kuru dallar yeryüzüne kıtlığı getiriyor. Acılı annenin kalp kırıklığı tüm yerkürede yankılanıyor. Zeus bu böyle olmayacak galiba diye düşünüp Demeter ile anlaşmaya varmaya çalışıyor. Ancak Demeter kızımı istiyorum! diyor başka da bir şey demiyor. Ya zaten ne diyecekti... Tamam, diyor Zeus, sana kızını geri getirmeye çalışacağım ama dua et de yeraltından yemek yememiş olsun... Onca zaman kızcağızı yeraltında bir başına unutun, sonra da suçlu kaçırılan kız olsun... Yok yaaa! Ancak malesef, demiştik, Kore çoktan narları mideye götürdü... 

Neyse ki Hades taş kalpli bir hükümdar değil. Her ne kadar ölüler dünyasının yöneticisi konumunu simgelese de, başkalarının kötülüğünü isteyen biri değil. Hatta inanır mısınız, mitolojideki 3 büyük hükümdar içinde bence en yufka yüreklisi de kendisidir. Aynı zamanda düzenli tertipli. Kore'nin de yeraltında geçirdiği sürede gönlü Hades'e ufaktan kaymış laf aramızda... Zeus'un da arabuluculuğu ile Kore, yediği nar kadarınca (yani kış süresince) yeraltında kocası Hades ile kalacak, yılın geri kalanında ise (bahar ve yaz, bazı kaynaklarda biraz da sonbahar) annesi Demeter'in yanına yeryüzüne dönecek. Bunu duyan Demeter tabi ki seviniyor ve kızıyla geçirdiği zamanda yerkürenin kuru toprakları canlanıyor, yeniden renk kazanıyor ve verimli oluyor. 

Bu sürecin başlangıcında Kore yalnızca edilgen konumda bir tanrıça imgesiyken, yaşadığı kahramanın yolculuğu kısmında Persephone adını alıyor ve mitolojide çifte göreviyle tanımlanıyor: Yeryüzünün bahar tanrıçası ve yeraltının ölüler dünyası kraliçesi. Persephone, Kore olarak bilinirken de baharı simgeleyen bir varlıktı ancak kendi sınırlarını tam olarak tanımayan genç bir kız olarak görüyorduk kendisini. Tarım tanrıçası annesi yeryüzünü bereketlendirirken o, sadece var oluyordu. Oysa yeraltı dünyasındaki ikinci yaşamının başlamasıyla kendi içerisinde bir kırılma yaşayıp bireyselleşerek güçlü bir figür olarak ön plana çıkmaya başladı. Bir yanda aydınlık bir dünyanın ışığını, diğer yanda karanlık bir dünyanın gizemini varlığında taşıyan bu dişil figür, tüm tanrıça imgelerinde gördüğümüz yaratımın doğasını bünyesinde taşıyan bir varlık, bir mitolojik kahraman olarak karşımızda belirdi. 

Hades-Persephone ilişkisi aslında romantik ve\ veya romantize edilmeye açık bir anlatının ötesinde bizlere dönüşümün getirdiği kimlik kaybı, arayışı ve kendi çoklu dünyamızı keşfetme yolculuğuna dair sorgulamalarımıza atıfta bulunuyor. Plüton gezegeni de astrolojide zodyaktaki akrep burcu ile ilişkilendiriliyor ve değişim, dönüşüm ve yeniden doğma temalarını simgeliyor. Tarot kartlarında da ölüm kartı ile temsil edilen bu temalar, aslında bir bitişi değil, başka bir formda yeniden var olmayı ifade etmekte. Ölüm kartında her ne kadar ölümü getiren bir şövalye figürü temsil edilse de, bu sahnenin arka planında doğan güneş bizlere bunun bir son değil, yeni bir döngünün başlangıcı olduğunu, bitmesi gereken durumların son bulduğunu, yoksa kuru yaprakların temizlenip yerlerine bahar çiçeklerinin açamayacağını ifade ediyor.

Hades yalnız bir güç figürü olarak karşımıza çıktığında onun yeryüzünün ışığında gördüğü Kore'ye neden aşık olduğunu kolayca anlayabiliyoruz. Peki Kore neden bu soğuk aşığından etkilenmişti, bence asıl bu durum üstünde durmaya değer bir konu. Az evvel de fikir yürütmüştük, pek tabii bunu stockholm sendromu ile açıklayabiliriz. Belki de Kore, bu yalnız hükümdara karşı zamanla empati ve merhamet geliştirmiş olabilir. Ancak mitolojik anlatılarda görüyoruz ki, Kore Persephone olarak yeniden doğuşundan sonrasında bu soğuk kalpli eşine tutkuyla bağlı bir aşık oluyor. Hatta eşini kıskandığına dair de bazı anlatılara rastlamaktayız. Dahası Persephone, yeraltı dünyasının kraliçesi olmayı da seviyor.

Persephone'nun sevdiğinin güç olduğunu sanmıyorum. O zaten aileden soylu bir kızcağızdı. Bence... Persephone'u etkileyen ana durum ve eşi Hades'e gerçek aşkının başladığı nokta, kendi sınırlarını keşfettiği anla başladı. Kore iken, tek bir sıfatla var olan birisiydi. Edilgen bir konumdaydı. Sadece aydınlık, güzellik, saf bir imge. Oysa Persephone kimliğine geçtiğinde aslında karakter kendi iç dünyası ile yakından bağ kurmuş ve kendi ikili doğasını keşfetmeye başlayarak bunun doğal sonucu olacak biçimde derinleşmişti. Bu bakımdan onun eşi Hades'e olan aşkı, seçilmiş bir aşktı.

Bu noktada sevgili Persephone'nun gücünü kök ailesinden veya kurduğu ailesinden alan bir kadın imgesi olmadığının da altı çizilmeli. Evet, her iki tarafta da güçlü konumda var oldu ancak özünde Persephone'nu, bana kalırsa, diğer tanrıça imgelerinden ayıran ana nokta onun başlangıçta değil, süreçte kendini keşfederek ve belli aşamalardan geçerek gücünü keşfetmesiydi. Plüton, Persephone'a yalnızca bağlılık veya aşkı sunmadı; dönüşümü sundu. Persephone'nun yediği nar ile birlikte imzaladığı anlaşmada aslında var oluş ile yok oluş arasındaki eşiğin sonsuzluğuna bir gönderme var denilebilir. Nar bu anlatıda birin içindeki pek çok taneciğiyle aslında yaşamın farklı suretlerdeki görünümünü, yeniden doğuşu, bereketi ve sadakati simgeliyor. Persephone'nun nar taneleri aslında onun ışıklı görünümündeki gölgelere de gönderme olabilir. Böylece Persephone olarak kimlik bulan Kore, gücünü ve ona saygınlık getiren ünvanlarını kendi içsel dönüşümünden alır. Persephone yeraltı dünyasının karanlığında geçirdiği günlerde aslında kendi iç dünyasının doğumunu yaşar. Böylece yeryüzündeki ışıklı günlerinde açan her bir tohumla birlikte yeniden doğar.

Bu hikaye genellikle Hades'in Persephone'a olan aşkının baskınlığında anlatılagelmiştir. Oysa ben bu öyküye baktığımda Kore'nin tekil kimliğinden sıyrılarak ikili düzlemde kendini keşfediş yolculuğunu ve bahar tanrıçası Persephone olarak doğuşunu görüyorum.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

başka bir şeyler dinlemek için de tıklayabilirsiniz.


(Tanrıçalar ve Tanrıça'nın Dönüşümleri, Joseph Campbell)


Öyküye Övgü.

(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)

Öykü ve roman arasındaki fark üzerine düşünüyorum. 

Türkçe\ edebiyat derslerinde bizlere bu iki türün arasındaki en önemli ayrımın ''yoğunluk'' olduğunu söylemişlerdir. Öyküler romanlara göre çok daha sınırlı bir zaman dilimini, sınırlı karakterler ve sınırlı olay çeşitliliği ile bir araya getiren anlatılar olarak tanımlanır. Buradan öykü ile romanın arasındaki temel ayrımın ''sınır'' probleminden doğduğunu anlamlandırırız.

Bu ayrım temelde ve ilk anlamıyla evet doğrudur. Gerçekten de öyküler daha küçük bir alanı kapsayan anlatılardır. Aynı şekilde öykülerde karakterlerin geçmişlerini ve\ veya geleceklerini geniş ölçekli olarak göremeyiz. Öte yandan öyküler, karakterlerin şu anını anlatır. Şu an, karakterlerin tüm varoluşlarına yayılır ve biz okurlar da bu karakter ve onun çevresindeki diğer figürlerin varoluşlarını daha yakından inceleriz. Evet doğru okudunuz, üstüne düşünürseniz sizler de fark edeceksinizdir, öykülerde gerçekten de, aslında, bir karakterin varlığını çok daha yakından görme imkanı ediniriz. Çünkü öyküler romanlar gibi tüm zamanlarda var olmaz, tüm zamanlara akmaz; öyküler şu anı anlatır ve şu an aslında karakteri bir nokta haline getirip bizlere izletir.

Öykülerde genelde anlık akıştaki hareket veya düşünce akışlarına tanık oluruz. Tasarılar bile şu an dediğimiz zaman dilimine yayılır. Bu da bir çeşit illüzyon yaratarak sanki karakteri yeterince tanıyamayacakmışız, çünkü onunla yeterince vakit geçiremeyecekmişiz algısı yaratır. Öykülerin başlangıcının nereden geldiğini ayırt edemediğimiz durumlar olur. Tıpkı sonucun nereye akacağını net olarak bilemeyeceğimiz gibi. Öyküler zamanda bir yarık açıp gelmişçesine aniden sayfalarda belirmiş bir karakteri bizlere gösterir. Bir karakteri evet. Bu karakterin çevresinde belki başka karakterler de olsa da, öyküler bir romanın geniş ölçekli merceğini taşımadığı için, bizler aslında sadece tek bir karakterle vakit geçiririz. Bir buluşmaya gitmek gibi. Bu bakımdan öykü okumak biriyle tanışmak için gidilen bir çeşit ilk buluşmalardır. O anda o karakteri görür, dinler ve sadece onunla bir arada olursun. Sonra, öykü biter. 

Romanlar böyle değildir. Romanlar, bence, bir çeşit buluşmalar toplamı da değildir. Ben romanların daha çok, zaten tanıdığın birisiyle olan iletişiminin toplamı olduğunu düşünüyorum. Karakterle uzun zaman geçirmişsin veya geçireceksindir; bunun verdiği güvenle ona istediğin saatte mesaj atabilir, arayabilirsin. Onunla aniden bir buluşma ayarlayabilir, istersen bu karakteri sabahın ilk ışıklarına dek gözünden uyku akarken bile okuyabilirsin. Roman karakterleriyle geçirdiğimiz zaman, aramızdaki çekinceleri ortadan kaldırır. Bundan olacak çoğu kişi kendini roman karakterlerinin yanında daha güvende hisseder. Öyküler tekinsizdir, azdır, elbet bitecektir.

Oysa öyküler de en az, hatta bazı durumlarda daha bile fazla, gerçek karakterleri içerisinde taşırlar. Bu karakterler sizlere uzun zaman ayırmaz belki ama böylesi -özellikle de bir yazar için- çok daha zor bir durumdur. Çünkü o sınırlı zamana aslında enine değil, dikey olarak bir varoluş sığdırmak zorundadır. Bu bakımdan öyküler romanlara göre sınırlı değil, derindir denilebilir. Bir romanın her kısmı iyi olmasa da gözden kaçabilir. Birlikte o kadar zaman geçirdiğin birinin (kitabın kendisinin veya karakterlerinin) üç beş falsosuna göz yummak çok daha kolaydır. Öte yandan öykülerdeki tek bir yanlış bile hayatidir. Okur, o kurguya veya karaktere anında notunu verir; gözünün yaşına bakmaz. Sen zaten kısa bir oturma için geldin yandan bakışı bir öykünün ilk karşılanma bakışıdır. Ama kaderi olmak zorunda da değildir.

Bazı öyküler bizi şaşırtır. Onlarla geçirdiğimiz sınırlı zaman tüm zamanlarımızın tek bir noktada toplanması kadar yoğun gelir biz okurlara. Karakteri sınırsızca tanımasak, tanıyamasak da, aslında derinlemesine tanırız. Tanımanın ötesinde, o karakteri biliriz. Tıpkı bir anda sanki hep tanıyormuşçasına yakın hissettiğimiz insanlar gibi. Öykü karakterlerinin hafızalardan silinmesi, belki de, kaçınılmazdır. Yine de bu karakterler, roman karakterleri kadar değer görmeseler de, içimizde iz bırakır. Bu izi şudur diyerek anmayız çoğu zaman, ama yine de o tüm zamanların toplandığı noktadaki buluşmamız, öykü karakteri ile bizim aramızda oluşmuş bir çeşit anlaşmadır. 

Öykülerdeki mekan betimlemeleri de şu andan ibarettir. Öykülerde gördüğümüz mekanlar bir an sonra geçmişe karışabilir. Romanlardaki gibi devamlılığını korumaz. Öyküler, şu anın hiçliğinden doğan varlıklarıyla bizlere buradasın farkındalığı katan kısa yaşantılardır. Zaten roman dediğimiz de nedir ki... birçok öykünün art arda anlardaki toplamından başka.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Aramızdaki Şey, Tomris Uyar)


Başkalarının Gözlerindeki Yansıma.

 

Sanırım İlkay... içimde yaşayan ben olduğum için onu dışarıdan göremiyorum. Onu göremediğim için onu tanımlayamıyorum.

Ben hep, bir şeyi yazabilmem için içimde o şeye dair küçücük de olsa bir farkındalığın bulunması gerektiğini düşünmüş, söylemiş ve buna gerçekten inanmışımdır. Hatta belki de, bu gerçekten de böyledir. Ben gerçekten de içimde dolanamayan bir şeyi yazamam. İçimde o şeye dair bir aşinalık bulunmadan, bunu yapamam. Hiç görmediğim yaşamadığım kurgusal bir yeri ve deneyimi yazabilmem için bile o şeyi içimde hissetmem gerekir. Hiç hissetmediğim, uzaktan bile olsa görüp de içimde belki neşe, belki hüzün, belki öfkeyle kıvılcım yakmamış bir durumu, yani en başta his boyutunda içimde tanımlanmamış bir durumu, ben yazamam. 

Bu bakımdan yazabildiğim şeyler, hissedebildiğim veya hissettiğim şeyleri tetikleyerek dolaylı olarak etkisini hissettiğim şeylerdir. En somut (bilimsel) şeyi yazacak olsam bile, bu böyle olmalıdır. Yoksa, yazamam.

Yazılarımı yeniden gizlemeye karar vermiştim. Artık onları direkt silme seçeneğini değerlendirmek bile bana fazlasıyla acımasızca geliyor. Vaktiyle bunu tekrar tekrar nasıl yapabildiğime şaşıyorum. Yazılarımın parçam olduğunu söylemiyorum, hatta bu fikirden nefret ederim... Ama... Onlar bana dokunan parçalardan ürettiğim yeni parçalar. Bu bakımdan kıymetlimler. 

Tamam itiraf ediyorum, kendime itiraf ediyorum, yazmak kendi fotoğrafımı çekmek gibi bir şey. Belki herkesin başka başka gördüğü İlkay'a en yakın şeyin, anlık olarak bile olsa bir görüntüsünü yakalamak gibi bir şey. Benim göremediğim, uzun yıllar başımı çevirdiğim ve merak ettiğim o kızı... Kendimi hissedebilmem gibi bir şey. 

Yazılarımı yeniden taslak yapmak istedim. Sonra bu bana aptalca geldi. Bu kelimeyi de sık kullanır oldum. Ama hayatta çok daha kötü birçok kelime var biliyorsun... Ben bu kelimeyi mantık yoksunluğunu(mu) tanımlamak için yazıyorum. Saçma, gereksiz durumların argodaki karşılığı gibi. Bu da öyle bir durumdu işte, yayından kaldırmak. Silmekten çok daha adilce, öte yandan gereksiz. Sanırım saklamaya çalıştığım şey, öfkemdi. Yazılarımdaki değil, ben (çoğunlukla) öfkeyle yazmam. Yazma anlarımda aptallığın a'sı bile bulunmaz; o anlar, en gerçek anlarımdır. Bu öfke, sanırım, içimdeki benle tüm sislerden arınarak bir bütün olma halimin görünürlüğüne dair duyduğum savunmasızlıktan ileri geliyor. 

Hayatta birilerinin kendine dair bir şeyler gördüğü anlara tanık olmayı çok seviyorum. Severdim değil, evet, bu sefer değil. Son yazılarımda hep geçmiş zamanı kullanıyorum. Oysa o dilimden düşürmediğim çizgisel zaman algısı bizim benliğimizin akışına işlemez. O sadece, sisli yanlarımıza işler. Sakladığımız, kaçtığımız, parlattığımız yanlarımıza. Oysa öz... öz nedir ki; açıkçası bilmiyorum. Öz, yaşadığın parçandır aslında. O sensindir, bu kadar basit. Ben de işte, o özü başkasının kendinde görebildiği anları görmeyi hep çok sevmişimdir.

Bu çok ironik. Kendi özüne yabancı olduğuna inanan bir kızın başkalarının özlerini keşfedişlerini keşfetmeyi sevmesi. Ne tuhaf biriyim. Belki de değilimdir. Belki de bu, benim kendimle ilgili temel yanılgımdır.

Geçen gün instagramda bir gönderide görmüştüm, gönderiyi tam anımsayamasam da... İnsanların bizi anımsadıkları hallerimizin nasıl olabileceği üzerineydi. Acaba falanca kişinin beni zihninde canlandırdığı halim nasıldır, gibi. Bunu hiç özel olarak merak etmedim. Hatta pek ilgimi çeken bir konu değil. Çünkü ben hep herhangi birinin, hatta en yakınımdaki kişinin bile, beni göremeyeceğine inanmışımdır. Oysa bazen, özellikle de uzun süre görüşmediğim birisi bana ulaştığında onun bana söyledikleri beni hep şaşırtmıştır. Evet, genele yaydığımızda iyi özelliklerim daha fazla denebilir :) ama öte yandan... Böyle anlarda aynaya bakıyor gibi hissederim. İnsanın kendini başkasının gözlerinde görmesi tuhaf bir his. Bazı böyle anlar gerçekten kalbime dokunmuştur.

Acaba ben hep kendimi görebilmek için mi yazdım? Cevap, hayır.

Acaba ben hep görülmek için mi yazdım? Cevap, hayır.

Ben hep sevdiğim için yazdım. Bu da görmek ve görülmekle eşdeğer bir durumdu benim için. O nedenle şimdi, bu sevgiye doğrulttuğumu düşünerek aslında bu sevgiye sırt çevirdiğim zamanlara yönelttiğim öfkemle sakladığım yazılar, yani diğer bir ifadeyle anlarımdaki hissediş biçimlerimi saklamam, kalp kırıcı. 

Bir kez daha bunu yaptığımda aklıma yeniden okumak istediğim bir kitap geldi. Patti Smith'in Hayalperestler isimli kitabı (vaktiyle şurada da yorumlamıştım). Bu kitabı yeniden okumak istediğimi ve üstüne konuşmak istediğimi düşündüm. Sonra başka daha evvel yorumladığım kitap ve filmlerle yeniden buluşup onların başka başka yönleri hakkında oldukça kişiselleştirdiğim ve İlkaylaştırdığım bir versiyonla yeniden yazılar yazmak, yeni yeni yorumlar getirmek ama bunu yaparken ''kitap yorumu'' olarak değil de, düşünce ve hislerimi haykırmak istediğimi düşündüm. Ne kadar yazımı saklarsam saklayım hep yenilerinin geleceğini, kendime karşı gelsem bile buna engel olamayacağımı, tüm engel olma girişimlerimin yeni yazılar doğurmakla sonuçlanacağını ve tüm bunlar yaşanırken incinen ilhamımın kırık kanatlarıyla yine de bana başka başka (belki saldırgan, belki bu saldırganlıktan doğan hüzünle) bana gelip benden çıkacağını, bunun benim için bir çeşit zorunluluk olduğunu düşündüm. Bu nedenle de yazılarımı gizlemek veya silmek, gereksizdi. Sadece kalbimi kıran, belki de ilhamımın kalbini kıran, zaman kaybı girişimlerimdi.

Ben ilkokuldayken bir ödevimiz vardı. Dergi hazırlama. Bu tip ödevlerimi teyzemle birlikte yapardım. Dergimin içeriğinde neler vardı bugün anımsamıyorum. Onu oluştururken ne düşünüp hissettiğimi bile anımsamıyorum. Bu dergiye dair hatırladığım tek şey, adı: İlkayca (veya İlkay'ca). Bu fikri bana teyzem vermişti veya ikimiz ortak bulmuştuk. Pek de yaratıcı denebilir mi emin olamasam da... Bu ismi anımsamak beni gülümsetti. Çünkü ödevime verdiğim bu basit ismin benim içimdeki bir yanı, buna ihtiyacı olan bir yanı, dürtüklemiş olduğunu ve hatta belki de lise yıllarımda açtığım ilk bloğumun fikir tohumlarını attığını fark ettim.

Bana hayatınla ne yapmak istersin deselerdi, bu dergi gibi bir şey derdim. Yani... bir dergi nasıldır; öyle şeyler. Bu, inan bana, benim zihnimde de hala fazlasıyla soyut. Ama cevabım bu: Bu dergi veya onun adı gibi bir şey. Hayat amacımız pek çok şey olabilir. Bir güneşin parlaklığını fark etmen bile hayat amacın olabilir. Gerçekten olabilir. Birine günaydın demen bile. Bir hayvanı sevmen, beslemen bile. Bir çocuğu güldürmen, birine bir şey öğretmen bile. Hayat amacın her gün belli bir güzergahta yürümen bile olabilir, ciddiyim. Hayatta seni kimin nasıl gördüğünü bilemezsin, ben artık bunu biliyorum ve bu beni gerçekten çok şaşırtıyor. 

Kendini hala genç olsa bile yaşamının çok büyük bir bölümünde gerçekten görememiş bir kızı hayatta en çok şaşırtan şey, onun başkalarının gözlerindeki yansıması. Sanırım yaşamı deneyimlemek böyle bir şey. Sanırım hissetmek, böyle bir şey. En azından bir cephesi, küçümsenmeyecek kadar büyük ebatlı bir cephesi, bununla ilgili gibi görünüyor.

Belki de hiçbir işe yaramadığına inandığım için kolayca yok edebileceğim yazılarım da birilerinin gözünde farklı görünüyordur. Belki de, olabilir, kalp kırıklığımın sebebi bile bu yazıların başkalarının gözlerindeki yansımalarını engellememle ilgilidir.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Popüler Yayınlar