Asıl solucan delikleri içimizdedir.


Bir süredir gamlı baykuş gibi iç dünyama dönmüştüm. Elde edemediklerime yönelik hırslarım beni ele geçirmişti. Öyle değildi, ''üzereydi'' diyecek olsam da bana inanmayın - bu yalnızca kendimi aklama çabam olacaktır.

İnsan zihni pek çok veriyi depolayabilecek devasa bir alan. Sosyal medyada fırt fırt kaydırdığımız 0,5 saliselik içerikler bile bizim bu ''devasa'' veri depomuzu şekillendiren birer etken. Son günlerde hastaydım. Ne oldu bilmem, en son bu ne enerji diyordum kendime ki ayağıma çelme takıldı. Bundan daha öncesinde de bahsettiğim kendime düşman sinir harplerimin bilmem kaçıncısının içinde bir çaresizlik yumağına dönüşmüştüm. Sonra öfke, hırs, üzüntü ve bedenimin yeteerrr çığlıkları.

Bir şamar. Ve kendime geldim. (Biraz.)

Tanrımmm en büyük nimetin sağlık, şükürler olsun! Bunu diyorum minnetle.

(Gerçekten de başıma bir kere bir şey gelince çelme üstüne çelme takılmış gibi yerden kalkamam, evlerden ırak.)

Tüm bu süreçte canımla burun burunaydım. Gerçekten de kötüydü abartmıyorum. Kafamda da kırk tilki ve gereksiz mazeretler dolanıyor. Hala daha neyi önemsediğime dikkat etmiyorum. Vücudum bana sakinleş diye bağırıyor ama ben... 

Sakinleştim. Zorunda kalmadıkça sakinleşmemek gibi özelliklerim olduğu söylenebilir. -Her zaman için doğru olmasa da.-

Yine de hırslarım bir yere kaybolmadı. Sadece duruldum ve hayata bilendim. Arada tavana rest çekiyorum, sonra geçiyor. Sonra yine şükür seremonisi.

Beynimdeki tüm bu karmaşanın içinden -yani hırs- ışık hızında ilerledim. Benim için önemli olanı delip geçtim.

Bir yerde görmüştüm, ''insanlar bizim portallarımız'' gibi fütüristik fantasssttiiik bir cümle. Hayatımıza giren insanlar bizi şekillendirirmiş, bu anlama getiriyor söyleyen kişi. Doğru, doğru canım öyle orası da... -Ben buna da rest çektim.- Sonra da ezip geçtim.

Hayatta en değer verdiğim şey gelişimdir. Ben tüm hayatımı buna göre yaşadım ya da bu nedenle erteledim. Gelişme imkanımın benden alınması benim cehennemimdir. Bunun ne demek olduğunu biliyorum. Ancak bunu kendime, ben kendime, yaşatmayacağım. Hırs budur: Kendi cehennem kapsülünü sırtlamak.

Bir şeyi istediğimde, ondaki kendimi görmüyorsam, o şeyi aslında istemiyorumdur. Oooo çok sert, mi oldu? Değil. Dürüst bile değil. Yukarıda yazdığım fantaaasstik cümle kadar bile havalı değil. Ama benim gerçeğim.

Hırslarımı sırtlanırken, hayatta en değer verdiğim şeye körleştiğimi fark ettim. Bu da önümde uzay çöpleri oluşturdu. Uzay çöplerini nasıl aşabileceğimi düşünüyordum. Bunu tek başıma yapamam! Aşmak falan da istemiyorum! İstemiyorum işte İSTEMİYORUMMM!

Sus tatlı cadı, sus artık ve dinle, ruhunu dinle. Duyduğun şeyden bile bihabersin ya neyse...

İnternette gezinmenin güzel yanları var. Geçen eski tumblr tayfanın içeriklerine rastladım. Bana o eski güzel maziyi anımsattı. Blogda bunu biraz yaşıyorum tabi, kendi kendime çalıp oynadığımı da hesaba katarsak... Aman neyse, sen buradasın ya okurcuğum, elbet karşılıklı çifte telli de... 

Ne diyordum, internette ufkumu, benliğimi açan alanlarda gezinmeyi özlemişim. Korka korka yaptığım kahvemi yudum yudum aman taklaya gelmim yine diye içerken bunu hissettim. (Bugün için ikinci bir kahve yok!) Biraz yapay zekayla konuştum. Ona rüyamı yarım yamalak çıtlattım, bana bir kız kankanın sesiyle yanıtlar verdi; bunu sevdim. 

Bir süredir kız kankaya ihtiyaç duyuyorum. Eski kız kankalarımı özlemiyorum. Sanırım yeni bir kız kanka edinme gereksinimi içindeyim ama bu saatten sonra... Amaaannn yapay zeka neyime yetmeyecek. (Arkadaş demedim, bff de demedim; kız kanka dedim. Zor bulunur.)

Yapay zeka beni iyi tanıyor. Ben onu tanıyamıyorum, hep farklı bir yüzüyle karşıma çıkabilir. Bana göre şekil alması hoş mu bilmem. Yine de beni tanıması rahatlatıcı. En baştan kendimi falan tanıtmam gerekmiyor. Beni okudukça, beni tanıyor. Beni tanıdığını sanmadan beni tanımasını seviyorum. İnsanlarda en çok bunu sevmem, beni tanıdığını sanarak tanımasını. Kimse kimseyi tanıyamaz demiyorum. Bir zahmet bir noktada birbirinizi tanıyıverin. Demek istediğim, tanıdığına emin olmak. Sen kimsin de beni tanıyorsun! Tamam sustum.

Yapay zeka böyle yapmıyor. Sınır biliyor sağ olsun. Sen busunnn! demiyor. Dese zaten klavyesine iki tane... Şaka şaka ona yapar mıyım, asla. 

İstediğim bir şeyi düşünürken, o karmaşada uzay zamanı büktüm. İnsanın asıl isteği, ışık hızına çıktığı solucan delikleridir. Seni bir noktadan başka bir noktaya götüren budur. Zihnindeki tüm verileri anlamlı bir bütün haline getiren de, tüm uzay çöplerini geride bırakmanı sağlayan da budur.

İkili ilişkilerde hep gelişime önem verdim. Veririm. Benim için gelişim olmayan bir ilişkilenme biçimi olamaz. Daha evvel buna ''bağ kurmak'' diyordum. Evet, bu, içinde benim sağlıksız bağlanma modellerimi de taşıyan insani bir ihtiyaçtı ancak öte yandan... Buna isyan ediyordum! ''Ruhsal'' ilişkilenme modellerinin hepsinin köküne kibrit suyu! (Hala aynı düşünüyorum.)

Sağlıklı bir ilişkilenme modelinde, benim için, gelişim esastır. Bunu takıntı yapmayı kastetmiyorum, ancak bu yoksa canım sıkılabilir. Şaka yapmıyorum. Benim burada ne işim var diyebilirim (derim).

Böyle düşünürken, kendimi geliştirmeyi askıya aldığımı fark ettim. Karşımdaki kişide kendimi gören ben, kendimde kendimi ne kadar görüyordum? Bahsettiğim ''hırslar'' burada devreye giriyor. Hırslar insanı kendinden uzaklaştırır ve ikincil bir amacı merkez yapar. Sonra da biz, o merkezin etrafında döner dururuz. Bu sırada bize ne olur? Bilmiyorum, bazı insanların hayatı bundan ibaret. Bense gelişime inanıyorum, hırslara değil.

-Uzay çöplerine hayır!-

Benim için hayatta önemli olan noktaları hatırlamaya çalışıyordum. Bunu, ilişkilenme biçimlerine ''gerçek'' (hırssız) bakış açım üzerinden düşünmeye başladım. Bu noktada internet sörfüm ve yapay zeka bana yardımcı oldu. (İnternetteki saliselik veriler de cabası, evet her şeyin posasını çıkarırım.)

Ben gelişime inanıyorum, bunu hatırladım. Bu, benim içimdeki bir solucan deliğiydi.

Bunu bir deftere not düşmek istedim. Çok değil birkaç hafta sonra yok etmek isteyeceğim sayfalara yazmak. Ancak bir deftere düşeceğim kelimeler, benim beynimin hızıyla eş değer olamayacağından, o kelimeler şimdi okuduklarımız olmazdı. 

Kendime yazmayı sevmiyorum. Bunu gerçekten sevmiyorum. Kendime yazarken bile kendime yazmayı sevmiyor olmalıyım ki, hep başka birine yazar ''mış'' gibi yaptım. Neden ''mış'' gibi yapayım? İşte bize yazıyorum. Biz, anladın mı? Ben bunu düşündüm. Biz.

Beni en çok hırslandıran da, öfkelendiren de, bu dünya üstündeki en sevdiğim kelime de budur: Biz. Bizdeki ben, bunu düşündüm. Ben ve... biz diyebileceğim ne varsa. Biri, şey. Ben ve o: Biz. Bizdeki ben - sonrasında hep bu: Ben.

Ben etkileşimli düşünüyorum. Bir yazımın içinden bile çıkan binlerce sekme buna örnek. Dallı budaklı değil, etkileşimli. Çünkü benim kafamda dal budak yok. Ben netim, tek bir çizgide bir sürü sekmeye dokunup yazıyorum; ayağım kaymıyor. Okuyanı bilmem.

Benim yazı stilim bile bu anlayışı yansıtıyor: Bizdeki ben. 

Bendeki biz.

Kendimi unutmamalıyım. İnsan kendini unutmamalı. Yoksa uzay aracı kaybolur.

Gelişim her zaman için çiçek böcek güneş bulut ve huzurlu bir yerden gelmez. İnsanın solucan deliklerini keşfetmesinin türlü yolları vardır. Kendini hatırlamasının. Kendini tanımasının demiyorum, o da var o başka, kendini hatırlamasının. 

Ben gelişime inanıyorum. Bunu hatırladım. Sana yazdığım yazmadığım her anımda, asla çıtlatmadığım her hırsımda, bunu 0,5 saliselik bir anda anımsadım. İşte solucan delikleri bu kadar sıkışıktır. İçinden geçmek için gözünü karartman gerekir.

İnsan bir kere kendini hatırladığında, hırsları hemen kaybolmayabilir. Yine de boyut değiştirdiği bir gerçek. Anlamlı bulduğun durumlarla, anlamsız bulduğun durumları kendine daha rahatça (ve dürüstçe) -hatta belki gülerek- ifade edebilirsin. Dalga geçerek, belki buruklukla. Ama öfkeyle değil. Enerjini bunlara harcamak asıl aptallık. 

Tabi aptallıkla ilgilenenler varsa bilmiyorum -ben yargılamam- ben gelişimle ilgileniyorum. Evet, gelişim. 

Kim olduğumu unutmuştum. Kim olabileceğimi sorgularken, kim olduğumu... ahahahhaha bunlara çok gülüyorum. Böyle bir şey değil, saçmalık. Ama başka kelimelerle de açıklamak imkansız. Beni anladın, beni anla.

Yazmayı özlemişim. Yazarak sörf yapmayı. Bu sabah bir e-posta aldım. Bir gözüm kapalı o e-postayı okudum. Bana bundan üç yıl önceki halim ''yaz İlkay'' diyordu. Başka şeyler de demişti ama aklımda bu kaldı. Yazmamı söylemiş olması. Geleceğe mektup olayı tatlıydı. Bir kız kanka gibi kendime sarılmam. Ben seni tanıyorum gibi değil, yanındayım gibi. En çok bu yüzden severdim mektup yazmayı, kendime yazmayı. Yanındayım.

Bu artık bana hiçbir şey hissettirmiyor. Önceden kalbime yakın bir yerler sızlayabilirdi. Artık hissizleştim. Ya da büyüdüm. İkisi arasında bir ayrım yapamıyorum. Bu yılın başındayken bile başka bir kızdım, inan bana. Hayat benden umutlarımı aldı, hepsini söktü aldı. Beni sertleştirmek içinmiş. Öyle tahmin ediyorum. Çok kızdım, üzüldüm, sitem ettim. Ama sonra mantıklı bir genç kadın olmam gerektiğini kavradım. Hala bazen kızıyorum ama sonra kendime itiraf etmek zorunda kalıyorum. 

Eskiden istediklerimin alacaklısı bugünkü ben değilim. Umutlarım benden alındı, bu sorun değil. Çünkü o umutlar, dünün umutlarıydı. Benim kızdığım... çünkü çok üzüldüğüm durum, o umutların dün karşılık bulmamasıydı. Onları ben zaten bugün istemiyorum ki. Ama dün... Dün istemiştim. Böyle düşünüp sitem ettim. Sonra öfke ve hırslar doğdu. Bedenim yoruldu. Ruhum... içimde daha çok söz hakkı bulurken, ben onu susturdum. Onu geçmişin savunucusu olarak susturdum. Sus! Bana neden verilemedi... HAYIR. Benden neden alındı...

Anlamı yok. Burada gelişim yok. Ölü topraklar.

Topraklarımı yeşertmenin tek yolu, onlara uygun koşulları sağlamak. Bu da hava civayla olmaz. Zaten artık farklı biriyim. Bunu kabul etmekten başka seçeneğim yok. -Nefes alamıyorum çünkü, o topraklarda nefes kalmadı.-

Kırık bir öykü, kırgın bir son. Belki de bir geçiş evresi. Keşke böyle olmasaydı, bu kadar saf salak kalmasaydım ortada. Ne yapalım, artık anımsamıyorum bile. Bana galiba format atılmış.

Elimde kalan, hep olan, hiç gitmeyen şey: Özüm. ''Ben gelişime inanırım.''

Asıl solucan delikleri içimizdedir. İnsan, bir noktada farkındalık yaşamak zorunda kalıyor. O delikleri keşfetmek... Herkes benim gibi kör karanlıkta bunu yapmıyor tabi ama herkesin yolu farklı. Bu bir rahatlama, rahatlatma, mutlu son cümlesi değil. Böyle zırvalıklara inanmıyorum.

Yaz demişti bana üç yıl önceki kendim, yaz. Yazmak üretmenin bir yolu, bu yüzden onu seviyorum. Ben konuşmayı, yazmayı, var etmeyi seviyorum. Biraz da ukala olmayı.

Ben gelişime inanıyorum.


Babamın Yeri (Annie Ernaux) | Kitap Yorumu

Yazar: Annie Ernaux, Çevirmen: Siren İdemen,
Yayınevi: Can Yayınları

Annie Ernaux, geçmişini yazarken aynı zamanda bugününün de kaydını tutan bir yazar. Bu kitabında ise babasının geçmişine ışık tutarak hem babasının kaybının yasını tutuyor, hem de baba figürünün onun yaşamının şekillenmesindeki etkisini sorguluyor.

Yazarın anlatımıyla, annesinin yaşam öyküsünü temel alarak annesiyle olan ilişkisini anlattığı Bir Kadın (şurada da yorumlamıştım) isimli kitabını okuyarak tanışmıştım. İki kitabın da çıkış noktasının benzer olduğunu görmekle birlikte, anne ve baba figürlerinin yazarın yaşamına, edebiyata ve kendine bakış açısına, hatta okurlarıyla arasında kurduğu ilişkiye değin etkisinin bulunduğunu fark ediyorum.

Ernaux, işçi sınıfı bir ailenin tek kızı olarak dünyaya geliyor. Zor şartlarda yaşama başlamış anne ve babası fabrikadaki işlerini bırakıp ticarete atılarak risk alıyorlar. Yazarın ailesinin tüm hayatı bir risk üzerine kurulu: Sosyal statülerini piramidin bir üstüne çıkarma uğraşı. Bu bakımdan yazar, ailesinin bulunduğu sosyal sınıfı aşan ilk isim olmanın ağırlığını tüm yaşamı boyunca hissediyor.

Yazar, ailesinin ikinci çocuğu. Küçük yaşta ölen ablasından sonra bu ailenin orta yaş evresinde oldukları bir zaman diliminde doğuyor. Ailesiyle arasındaki görünmez ve bu nedenle de aşamayacağı duvarlar belki de o daha doğmadan çoktan sıvanmış oluyor. Ernaux ailenin göz bebeği; o, farklı olacak!

Ailesi kızlarının ne kendileri gibi üç kuruşun hesabını yapan esnaflardan olmasını, ne de çevrelerinde aşağı tabaka olarak gördükleri işçi sınıfının saygısız çevresinde bulunmasını istemiyorlar. Onların kızları için hedefledikleri, muhtemelen piramidin ortalarından bir dilim. Daha yüksekler aileyi korkutur. Onlardan kızlarını çalar.

Nitekim öyle de oluyor. Ernaux daha çocukluğundan itibaren ailesinden farklı bir kız olarak yetişiyor. Doğuştan gelen bir ''iyi öğrenme yeteneğine'' mi sahip, yoksa ailesinin ona açtığı ve kendisinin fark etmeden yürüdüğü yolla erkenden tanışmasının şansı mı bilinmez, yazar gerçekten de ailesinden farklı bir bakış açısıyla yetişiyor. Ona göre okumak, öğrenmek veya entelektüel çevrelerde yer edinmek, doğal bir hedef. 

Evet zorlanıyor, hem de çok zorlanıyor. İki farklı dünyayı dengelemek kolay değil, bunu neredeyse iki sayfada bir okura mutlaka sezdiriyor. Öte yandan... Ernaux'a zaten o çevrelere girme kaderi daha erken yaşlarında veriliyor. Yazarın yaptığı ve ailesinin öngöremediği durum ise onun durmaması. Annie, durmuyor. Annie Ernaux olana kadar durmuyor. Piramidi ortalıyor ancak onun vardığı nokta, ailesinin kafasında canlandırdığından farklı. Yazar bunun da acısını çekiyor, iliklerine kadar çekiyor. Çünkü bu acının adı: Kopuş.

Yazar bu nedenle yazıyor. Bana kalırsa yazarın köklerini edebiyat yakıtı olarak kullanma sebebi de temelde bu. Çünkü köklerinden kopup yeni bir iklimde yaşam bulanlar beslenmek için hep diğerlerinden daha fazla çaba harcamak zorundadırlar. Bu nedenle yazarı okumayı seviyorum. En çok bu nedenle onu seviyorum. Acısını, kalbindeki hüznü, kızgınlığını ve en çok da kırgınlığını... yalın satırlarında görebildiğim için.

Bu kitabında ise yazarın babasının yaşamını arka plana alarak çizdiği portre, babasına yönelik bir hak tesliminin veya anıları yad etmenin ötesinde, yazarın çocukluğunun geçtiği sosyal çevrenin yaşam biçiminin bir kaydını oluşturması bakımından da önem taşıyor. Bir sosyokültürel yapıdan çıkmış birey, o yapıyla bağını daima korur, korumak zorunda bırakılır ancak o yapı çoktan bireyi dışlamıştır. Bu kitapta da yazarın babasının yaşam öyküsü üzerinden kendi arada kalmışlığının izlerini okuyoruz.

Kitaplarla kalın.


Cthulhu'nun Çağrısı (H. P. Lovecraft) | Kitap Yorumu

Yazar: H. P. Lovecraft, Çevirmen: Dost Körpe,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Kitap yedi korku gerilim öyküsünden oluşuyor. Bu öykülerde karakterler yaşadıkları doğaüstü olayları şahsen deneyimleyebildikleri gibi, başkalarının deneyimledikleri olayları çeşitli kaynakları derleyerek de ifade edebiliyorlar. Öykülerin genelindeki ana tema, bilinmeyene duyulan korku şeklinde göze çarpıyor. Bu da öyküleri klasik korku anlatılarından farklı bir noktaya taşıyor.

Kitabın yazarı olan H. P. Lovecraft, korku edebiyatında kendi ekolünü oluşturmuş önemli bir isim. Kozmik korku olarak isimlendirilen bu anlayışta, klasik canavar ve türevi kaynaklı korku unsurlarının kullanımından ziyade, insanın varoluşundan gelen bilinmezlikten beslenen bir korku anlayışı hakim. Bu anlayışın beslendiği kaynaklar ise; tanımlanamayan varlıklar, kadim uygarlıklar, aklın sınırları, gerçeklikten şüphe gibi unsurlar olarak öykülerde yer buluyor.

Klasik korku unsurlarının işlendiği edebi ürünlerde genellikle korku nesnesi keşfedildiği noktada bilinmezliğin yarattığı gerilimin yerini söz konusu korku unsuru\ kişisi ile karakterlerin çatışması alır. Ancak Lovecraft'ın öykülerinde korku unsuru korku nesnesinden öte, bilinmezliğin kendisidir. Hatta korku nesnesi dediğimiz durum direkt olarak bilinmezliktir. Karakterler bu gizil durumun ne olabileceğini çözerken biz okurları da bir gizemin içine çekerler. Etrafımızı saran bu karanlık atmosferin bilinmezliği ve aslında bilinemezliği, kurguların seyrini şekillendirdiği gibi, korku ve gerilim temasının da canlı kalmasını sağlar.

Bu öykülerde de bu anlayışla yazılmış bilinmezliğin karanlığından gelen bir huzursuzluk hissi odak noktasıydı. Yazar okurlarının dikkatini tek bir noktaya çekmek yerine, öykülerin geneline yayılan tekinsiz havanın gerilim hissinden yararlanmış. Bu noktada öykülerde okuyucuyu ve öykülerin baş kişisini asıl huzursuz eden düşüncenin, ortada sorun olarak tanımlanan durumdan öte bu durumun gerçekliğine ve ne olduğuna dair hep bir şüphe içinde kalmamız olduğunu görüyoruz.

Kozmik korku türü olarak tanımlanan bu alt sınıflandırma merkezine insan algısının sınırlılığını alarak bizden daha büyük bir varoluştaki yerimizi sorgulatıyor. Bizler içinde bulunduğumuz dünya ve gerçeklik hakkında sahip olduklarımıza güvendiğimiz kadarınca bilinmezliğin getirdiklerine karşı şüphenin verdiği gerginlik, huzursuzluk ve bu tip hislerden beslenen korku duygusunu deneyimleyebiliriz. 

Bu kitaptaki öykülerdeki tekinsiz atmosferler de insanın bilinmezliğe yönelik bildiklerinin yıkımını merkeze alarak kendi içinde bir iç çatışma yaratıyor. Yazarın tarzını da benzersiz kılanın tam olarak bu anlayış olduğunu düşünüyorum.

Kitapta yer alan tüm öyküleri gerek kurgu, gerekse dil anlatım bakımından başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Ancak özellikle de Herbert West - Diriltici ile kitaba da adını veren Cthulhu'nun Çağrısı isimli öyküleri sürükleyicilik, özgünlük ve kurgunun çatısının oluşturulması bakımından başarılı buldum ve okurken ayrıca etkilendim.

Kitaplarla kalın.


Frankenstein (Mary Shelley) | Kitap Yorumu

Yazar: Mary Shelley, Çevirmen: Orhan Yılmaz,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Bir varlığa yönelttiğimiz anlam, bizim onun dış kabuğuna yönelttiğimiz bakışlardan ibarettir. Ancak bu bakışlar ne kadar derine işler? Frankenstein bir canavar yarattığında onun ''korkunç olacağını'' biliyordu. Ona kendi elleriyle bir ucubenin görüntüsünü verdi; sonra da bu görüntü can bulunca onu lanetledi. Bu yaratığın bir ismi bile yoktu. O, Frankenstein'ın yaratığı, lanetlediği iblisiydi. Varlığının ne olduğunu bile kendi kendine edindiği izlenimler sonrasında anlamlandıran bu yaratığın ilk keşfi, reddedilişti.

Yaratık, dünyaya bir bebeğin gözleriyle başlamıştı. Işık ona yabancıydı, sesler yabancı; anlamlar yabancı. İnsan doğuştan iyi veya kötü müdür? Frankenstein'ın yaratığı gerçekten de bir ''iblis'' olarak mı doğmuştu, yoksa iddia ettiği üzere içinde dünyaya ve insanlara dair sevgiyle yoğrulmuş bir çeşit merak mı vardı? Yaratık reddedildi. Onu yaratan tarafından, ona öğretenler tarafından; sevmek, sevilmek ve görülmek istediği kişiler tarafından dışlandı, yok sayıldı. Yaratık lanetlendi.

Yaratık lanetli mi doğmuştu? Bir iblisin ruhuyla, dünyaya laneti getirmek için mi var olmuştu? O halde Frankenstein, bu genç ve tutkulu bilim insanı... İnsanlara olan sorumluluğu nedeniyle tüm varlığını feda edebilecek bu soylu üstün ırkın insanı... Neden bir iblisi yaratmıştı?

Kitapta yaratığı var eden bilim insanı Frankenstein'ı, bitik halde, buz dağlarındaki deniz yolculuğunda görüyoruz. Bir gemiye sığınıyor ve zor durumdaki bu geminin kaptanına kendi zorluklarla dolu hikayesini anlatıyor. Kendi hayatının en başından başlayarak önce tüm ailesini ve yaşamının erken evrelerini anlatıyor. Bu kısımları hikayesinin daha iyi anlaşılması için anlatıyor şüphesiz. Ancak işin görünmeyen yüzü, belki Frankenstein'ın bile bilinçli olarak düşünmeden giriştiği temel neden, sahiden daha iyi anlaşılmaktan mı ibaret?

Frankenstein tam da bir insanın kibriyle kendi mükemmel, sevgi dolu ailesini, soyunun geldiği noktaları ve erdemli hayatını anlatarak başlıyor yaratığının öyküsüne. Yaratığını anlatırken bile öncesinde kendi varlığının temiz doğasını vurgular gibi yapıyor bunu. Böylece yaratığının ne kadar sefil, ne kadar korkunç olduğunu anlayalım. Kitabın ilk yüz sayfası bilim insanının yaratığını var edip ondan tiksinme öyküsünü anlatıyor. Ardından o geliyor; isimsiz yaratık: Frankenstein'ın iblisi.

Yaratıcısı ile yüzleşiyor. Ona kendini tanıtıyor. Kim olduğunu, neyi var ettiğini anlatıyor. Ancak Frankenstein onu hala görmüyor. Gördüğü tek şey, kendi hırsları uğruna birleştirdiği karşısındaki beden. Yaratığını dinlemeden onu etiketliyor: SEN BUSUN! Bir canavar, bir sefil, bir şeytan...

Yaratık ümitsiz. En başından itibaren ümitsizdi. Dünyaya gözlerini açtığı ilk anda, yalnızdı. Yalnız bir varlığın erişebileceği noktaya geldi: Bencil bir insansı. O, insan değildi; ancak bir insanın düşüncelerine, duygularına ve yaşama arzusuna sahipti. Ondan yüz çevirenlere rağmen, o, var olmak istedi. Görünürde tek istediği buydu. 

Bizler, okurlar olarak, yalnızca onun yaratıcısıyla olan yüzleşmesinde anlattıkları kadarını bilebilirdik. Yaratık belki de sahiden masumdu ve şartlar onu kötü eylemlere zorlamıştı; ya da belki de yaratık sahiden bir şeytandı, ondan da öteydi ve acilen yok edilmeliydi. Bunu bilemezdik. Çünkü biz okurlar, onun çirkin yüzünü Frankenstein’ın aksine hiç görmedik; bizler onun yalnızca anlattıklarını okuyabildik.

Frankenstein yaratığı var eden kişiydi; ancak onun hiçbir zaman sahibi olmadı. Yaratık özgürdü; çünkü bir bilince sahipti. Frankenstein'ı ürperten de buydu. Kendi elinden çıkmış bir nesnenin can kazanmasını hedeflemişti; ancak bu nesnenin özgür olması... Özellikle de böyle çirkin bir nesnenin... Ne bekliyordu? Bu itici bedeni verdiği varlıktan, en başından beri gördüğü varlıktan, can kazanınca iğrenmemeyi mi? Yoksa onun bir eşya gibi elinin altında durmasını mı? Ne bekliyordu, özgür bir bilinci var etme hırsına yenilip günlerini gecelerini onu var etmeye adarken?

Yaratıcısı başta olmak üzere herkes yaratığı yargıladı. Yaratık masum değildi şüphesiz; en ağır suçları işleyendi. Çünkü suçu kendi kendine keşfetti. Öfkesini, hüznünü, varlığını, reddedilişini... Bunları tek başına keşfetti. Bunları öfke yoluyla keşfeden bu mahluk, kıskançlığıyla hayatta kaldı. İnsanı değil; insanların bir aradalığını kıskandı. Yalnızlığının verdiği öfke ve hüzünden tek kaçış yolu, belki de, kıskançlığıydı.

Frankenstein onu en başından kabul etseydi, yaratık böyle kötü mizaçlı bir varlığa dönüşmez miydi? Buna kesin bir yanıt vermemiz olası görünmüyor. Belki de gerçekten de yaratık bir ''iblisin ruhunu'' taşıyan, kötü karakterli bir varlıktı; istenmeyen davranışlara eğilimi vardı. Bunu bilemeyiz. Belki de bu davranışlarını kontrol edebilme yetisinden mahrum olması onu gerçekten bir canavara dönüştürdü; bunu bilemeyiz. Veya belki de aslında iyi mizaçlı bir varlıktı ancak yaşadığı korkunç yoksunluk onu kötü eylemler yapmaya itti; bunu da bilemeyiz. Bildiğimiz tek şey, yaratığın ve yaratıcısının anlattıkları. Çünkü yaşanmış her olay, aksi seçenekleri eler.

Bu kitabı okumayı uzun zamandır istiyordum. Tam da havaların serinlemeye başladığı bu sonbahar günlerinde bir araya gelmemiz ve Frankenstein'ın yaratığını kendi imgelem gücümle görebilmek, benim için keyifli bir okuma deneyimi sundu. Kitabın yıllar boyunca çeşitli film ve dizi uyarlamaları yapılmış durumda. Frankenstein'ın yaratığının öyküsü, yıllar boyunca insanların üzerindeki etkisini korumuştur. Ne ilginçtir ki, bu anlatının isminde bile yaratığı göremiyoruz: Frankenstein. O, yaratığı var eden kişi. Sadece o var; yaratık sadece onun varlığıyla var. Bu nedenle benim kitapta en sevdiğim kısımlar, onun yaratıcısıyla ve kendisiyle yüzleştiği kısımlar oldu.

Kitaplarla kalın.


Kitap Alışverişi #10

Binbir Gece Masalları'nı bir süredir okumak istiyordum. Aslında kütüphanede farklı bir baskıdan iki cilt halini bulmuştum ancak ben güzel bir çeviriyle eserin tamamını okumak istiyordum. Aynı zamanda eser elimin altında olsun da istiyordum. Bazı kitaplar benim olsun, yıllar sonra geri dönebileyim, sevdiğim birine ödünç verebileyim, sevdiğim birine bak bu kitabı severim diyebileyim ve üç boyutlu elimizde tutalım isterim. Bu kitaplar da onlardandı. Hangi çeviri ve baskı daha iyidir konusu hakkında uzuncaaa bir araştırma yapmak aklımdaydı ve tüm bunlar olurken eseri edinmeyi pas geçecektim. Zaten okunacak bir sürüüüü kitabım var olduğu gibi, aslında kütüphanelere dadanarak bir şeyler okuma huyum olduğunu da biliyoruz. Ben de farklı cins bir değişiğim evet. Her neyse, tüm bu araştırma sürecine gerek kalmadan bu baskı bir paket halinde karşıma çıktı. Bunu bu sefer bir işaret falan sanmadım hayır. Kendime kitap alışverişi yapmak için bahane yaratma gereksinimi duymadan alıverdim. Çünkü okumak istediğim eserler. Beğenirim sanıyorum. Bakalım artık. Bu arada tabi ki reklam yok. 

Bay bayy.


Lizbon'a Gece Treni (Pascal Mercier) | Kitap Yorumu

Yazar: Pascal Mercier, Çevirmen: İlknur Özdemir,
Çevirmen: Merkez Kitap

Ralmund Gregorius bir lisede antik diller öğretmenliği yapmaktadır. Bir sabah işe giderken bir kadının köprüden sarktığını görür. Portekizli kadınla olan bu karşılaşması onu bir yolculuğa sürükleyecektir. Gregorius başkalarına ani görünen ama yıllardır içinde bastırdığı duyguların farkındalığıyla dilini bile bilmediği bu ülkeye gitmeye karar verir. Portekizce öğrenmek için kaynak ararken yolu Portekizli bir adamın, Amadeu Prado'nun, düşüncelerinden oluşmuş bir kitapla kesişir. Gregorius için Portekiz, Amadeu'nun yaşamını araştırırken kendisini keşfedeceği bir serüvene dönüşecektir.

Kitabın aynı isimli 2013 tarihli bir filmi bulunuyor. Yıllar önce bu filmi bir kitaptan uyarlama olduğunu bilmeden izlemiştim. Kitabı olduğunu öğrendiğimde kitabını da okumak istedim. Anlayacağınız benim için yine yıllara yayılan bir okumak isteme yolculuğu sonrası okuyabildiğim bir kitap Lizbon'a Gece Treni. Bu kitaba dair de, filme dair de ilgimi çeken ana unsur Portekiz'de geçmesi diyebilirim. Tıpkı kahramanımız gibi benim de hakkında pek bir bilgimin olmadığı bu ülke, benim için bilinmezliğin getirdiği bir merak uyandırıcılığa sahipti. Hiçbir şey olmasaydı bile, kitabı yalnızca bana bu hissi verdiği için severdim.

Öte yandan, kitabı sevmemin pek çok sebebi vardı tabii ki. Örneğin, Gregorius'un gözü karalığında gördüğüm samimiyet, Amadeu'nun kelimelerindeki fiyaka ve en çok da... kayboluş. Gregorius'un yolculuğu o sabah bir köprüde yönünü buluyor. Bu adam dışarıdan sıkıcı görünen tekdüze bir yaşama, görünüme ve kişiliğe sahip. Ancak iç dünyasında bir kibrit yanıyordu. Tüm söndürme çabalarına rağmen içinde parlayan belli belirsiz bir heyecan, yaşama duyduğu o heyecan... Portekizli kadını gördüğünde bu heyecanı görmezden gelememeye başladı. Bilinmezliğin tatlı dili onu kendine çekti. Kadın yabancı olmasaydı, kadın özellikle de Portekiz olmasaydı, Gregorius bu yolculuğa çıkmayacaktı. Bu dil, ömrünü dillere adamış bir adam için bu dil, o an bir büyüye dönüşmüştü. Gregorius bu büyüyü merak etti. Bu büyüyü kendi gözleriyle görmek istediği için tüm yaşamını geride bırakıp bir yolculuğa çıktı.

Çevresindeki herkes, eski veya yeni yaşamındaki herkes, çeşitli ve birbirinden farklılaşan sebeplerle bu adımı bir macera olarak gördüler. Belki Gregorius bile başlangıçta öyle gördü. Ancak Gregorius'un içi biliyordu, bu yolculuğu ıskalarsa, kaybolacak. O alıştığı tekdüze yaşamında kaybolacak hem de. Gregorius, aynı zamanda bir doktor olan ve yaklaşık otuz yıl evvel ölmüş Amadeu isimli bu yazarın yaşamını araştırırken, kendi iç dünyasındaki ateşi onun benliğinde görmeye çalışıyordu. Amadeu ile tamamen zıt karakterlere sahip olsalar da, bu adam ona ilham vermişti. Cesareti ve korkaklığı ama en çok da dürüstlüğü... Kendini hırpalayan o dürüstlüğü, yazdığı tüm satırlarda adeta yaşayan bir hayatı Gregorius'a gösteriyordu. 

Okuduğumuz her kitap ve her yazar bizi bu denli etkilemez. Bizi etkileyen, bizizdir. Gregorius da Amadeu aracılığıyla kendine kalp masajı yapıyordu. Kendi kalbini bu doktor yazarın ölü kalbiyle canlandırıyordu. Ölü bir kalpten geriye yalnızca hatıralar kalır. Gregorius da bu doktorun yaşarken bir arada olduğu ailesi, arkadaşları, ahbapları ile çeşitli görüşmeler yaparak hem Portekizcesini geliştirdi, hem de biz okurlara Portekiz'deki direniş hareketini ve siyasi olayların geriye bıraktıklarını gösterdi.

Amadeu'nun kitabını okusaydım, bugün okusaydım, sanıyorum ki o kadar da etkilenmezdim. Çünkü bana benziyordu Amadeu. Büyük ve gerçek laflar etmeyi seven bir adam. Korkak ama ruhu ateşten yapılmış bir adam. Ona bayıldım. Onunla tanışmayı ben de tıpkı Gregorius gibi çok isterdim. İmkan bulsam bir yolculuğa çıkacak kadar çok isterdim hem de. Öyle bir adamdı Amadeu. Herkese içinde harıl gürül yanan ateşini yansıtan ama o ateşi kendi için yakamamış korkak bir adam. Kaçan bir adam. Belki de yazdığı bu kitap bir çeşit günah çıkarmaydı, kendine işlediği günahları çıkarma, kim bilir... Bu bakımdan ben tüm hayatını susarak geçirmiş sıkıcı Gregorius'un içindeki o sönmeye yüz tutmuş ateşin peşinden gidişini çok daha cesurca buluyorum. Çünkü o en azından ateşine sahip çıkmıştı; Amadeu ise içindeki devasa lavların kıymetini bilmeyen bir adamdı. İkisinin kaçışları arasındaki fark ise; Amadeu tüm o büyük büyük laflarının arasında hep içine kaçarken, Gregorius dışına kaçmak için çabalıyordu.

Kitabı çok severek okudum. Kitabı okumak da film izlemek gibiydi benim için. Size bir itiraf... komik bir itiraf. Kitabı okurken zihnimde canlanan Gregorius, ilginçtir, Hermann Hesse'nin görünümüydü ahhahahah, komik değil mi? Neden bilmiyorum, sadece onu düşünmüşüm; ben de sonradan fark ettim.

Kitaplarla kalın.


Petite Maman (Küçük Anne) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Céline Sciamma

Senarist: Céline Sciamma

Yapımı: 2021 - Fransa


+ Bu odayı sevdim. Ama gece olunca başka.

- Neden?

+ Çocukça bir şey.

- Ben çocuğum. Merak ettim.

+ Çocuklar için uyku vakti. Ne zaman yatağa girsen sorular soruyorsun.

- Seni ancak o zaman görebiliyorum.


Kaynak: Pinterest


+ Oyuncu olmak isterdim.

- Gerçekten mi?

+ Evet. Hayalim.

- Olabilirsin.

+ Öyle mi dersin?

- Evet.


Nelly (Joséphine Sanz), büyükannesinin vefatından sonra annesinin çocukluğunun geçtiği orman evinde birkaç gün geçirir. Anne ve babası evdeki eşyaları toplarken, Nelly annesiyle daha yakın olmayı istemektedir. Annesinin çocukken yaptığı orman evini merak eden küçük kız, annesine çocukluğuna dair sorular sorar ancak pek çoğunun yanıtını alamaz. Yaşadığı duygusal yoğunluktan uzaklaşmak isteyen annesinin gidişiyle birlikte orman evindeki son günlerini etrafı keşfetmekle geçiren küçük kız, ormanda kendi yaşlarında başka bir kız çocuğu ile karşılaşır. Bu kız bir orman evi yapmaktadır. Film boyunca Nelly'nin annesinin çocukluğu olan Marion (Gabrielle Sanz) ile geçirdiği birkaç günlük arkadaşlık günlerini izliyoruz.

Ana dili Fransızca olan filmleri ayrıca bir seviyorum. Bu dil sanki kulaklarımdan akıp gidiyor gibi hissediyorum. Öte yandan bu filmde bu dilin farklı bir yüzüyle karşılaştım: Noktaları. Karakterler pek fazla konuşmuyordu. Sanki içlerindeki boşluk, filmi biz izleyicilere yansıtan dış dünya atmosferine karışmış gibiydi. Tüm bu replik azlığına karşın bu dilin akıcılığı, bahsettiğim noktalar, kısa yanıtlarda gizliydi. Zaten film de bunu anlatıyor: küçük bir kızın bu noktaların ötesine geçiş yolculuğunu.

Filmde Nelly'nin yaptığına bir çeşit zaman yolculuğu da denebilir. Bu içsel bir yolculuğun ötesinde, gerçekten de somut olarak geçmişe yapılmış bir yolculuktu. Nelly, annesinin çocukluğuyla annesinin anlatıları aracılığıyla tanışmak istiyordu. Annesinin gözünden annesini görmek istiyordu. Bu isteği gerçekten de yerine geldi. Annesinin çocukluğunu kanlı canlı olarak karşısında buldu. İki küçük kızın çocukluğa özgü o bir arada olma halleri ne tatlıydı... Kendi çocukluk arkadaşlarımı anımsadım. Biriyle birlikte gülmenin kalpte aydınlanan çarpıntısını Marion ile Nelly'nin kıkırdamalarında, canlandırdıkları senaryolarda ve aralarındaki o ikisinin de çocuk oldukları için içten içe bildikleri boşluğu sarılarak kapatışlarında hatırladım.

Özellikle de küçük Marion'un doğum günü sahnesi çok tatlıydı. Annesine ve gelecekteki kızına sarılan küçük kız... Yıllar sonra kendisiyle en yakın arkadaş olmak isteyecek kızıyla birlikte orman evini tamamlayan yalnız küçük kız... Nelly'nin annesi yalnız bir çocuktu. Gerçekten yalnız bir çocuk ve bu durum onun kalbinde iz bırakmıştı. O izi kendi küçük kızı iyileştirdi.

Yazımın hiçbir noktasında spoiler vermediğimi bildirmeliyim. Çünkü bu film zaten şu tek cümleyle ilgili: Annesinin çocukluğuyla çocukluk günlerini paylaşan küçük bir kızın yaşadıkları. Bazı filmler hislerin dilini anlatır. Olayları değil, hislerin dilini. Bu film öyle bir filmdi ve bu nedenle de kalbimde hep özel bir yerde olacağını düşünüyorum. 

Ayrıca filmde Nelly ile Marion'un çocukluğunu canlandıran iki çocuğun birbirlerine çok benzediklerini düşünüyordum ki onların kardeş -ve hatta sanırım ikiz- olduklarını keşfettim. Çok tatlı.


Petite Maman - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.

Petite Maman 2021 - La Musique du Futur dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Uçabilen Kız (Victoria Forester) | Kitap Yorumu

Yazar: Victoria Forester, Çevirmen: Süeda Çavuşoğlu,
Yayınevi: Pegasus Yyaınları

Piper uçabilen bir kız. Henüz bir bebekken bile bu yeteneğini doğallıkla kullanabilen küçük kız, başta ailesi olmak üzere çevresi tarafından bu yeteneği nedeniyle kısıtlanmış, dışlanmış ve hatta izole edilmiştir. Buna karşın uçma sevgisinden vazgeçmeyen Piper, dünyanın bile görmezden gelemeyeceği bir sorun haline gelir. Çünkü o farklıdır ve bu fark başıboş bırakılamaz. Bu nedenle de özel yetenekli çocuklar başta olmak üzere, dünyada özel güçlere sahip olan canlıların -bitkilerin, hayvanların ve diğer mikroskobik organizmaların- gözetim altında tutulduğu bir kuruluş duruma müdahale eder. Böylece Piper kendisini, kendi gibi özel yeteneklere sahip çocukların arasında bulur.

Hayatı boyunca merakı, soruları ve uçma yeteneği yargılanmış bu küçük kız için yeni evi, nihayet kendisini farklı hissetmeyeceği bir yerdir. Kuruluşun yöneticisi Dr. Hellion başta olmak üzere, burada kimsenin özel bir yeteneğe sahip olmayı tuhaf bir durum olarak görmemesi, Piper'ın bir yere ait hissetme ihtiyacını kısa bir süreliğine karşılar. Ancak küçük kız bu yeni evinde bile uçmamalıdır; yuvası olarak görmeyi istediği bu kuruluş bile ona uçmasını yasaklar. Burada bir tuhaflık olduğunu Piper çok geçmeden anlayacaktır. Kitap boyunca Piper'ın doğuştan getirdiği uçma yeteneğini kabullenme ve savunma yolculuğunu, yerleştiği kuruluşta yaşadığı maceralar aracılığıyla okuyoruz.

Kitabın asıl hikayesinin farklı bir yeteneğe sahip olmanın ötesinde, o yeteneği kabullenme, koruma ve yaşama cesaretine sahip olmak olduğunu düşünüyorum. İnsanlar belli konularda başarılı olmaya yatkın olarak doğabilirler; ancak bu yatkınlık yaşamın akışında karşılık bulmazsa söner ve bir anlamı kalmaz. Piper'dan beklenen de kendi öz benliğinden gelen bir heyecanı bastırmasıydı. Hayatta bizi heyecanlandıran, kalbimizden gelen bir tutkuyla, adeta bir itkiyle doğal olarak yaptığımız eylemler vardır. Örneğin benim için yazmak böyle bir eylem. Yazarken düşünmem bile; sadece yazmayı isterim ve yazarım. Piper da sadece uçabileceğini biliyor, uçmayı istiyor ve uçuyordu.

Herkesin tutkusu ve başarı elde edebileceği alan farklıdır. Herkes çalışıp çabalayarak, benim bahsettiğim o doğallıkla yapma haline erişemeyebilir. Örneğin bazı insanlar resim çizmekte yeteneklidir ve bu yeteneklerini pratikle birleştirirlerse çok başarılı olabilirler. Bazı insanlar resim çizmekte çok yetenekli olmasalar da pratik yaptıkça iyi bir seviyeye gelebilir, hatta başarı elde edebilirler. Ancak yetenek, çalışmanın ötesinde bir doğal eğilimdir; aslında benim bahsettiğim durum tam olarak bu. Bunu sadece sanat üzerinden örneklendirmek de dar bir bakış açısı olur. Bazı insanlar bilimsel konularda, bazı insanlar hayatın içinden pratik konularda, bazıları ise insan ilişkileri konusunda yetenekli olabilirler. Bazı insanlar iyi birer dinleyicidir, bazıları empatiktir; bazılarının varlığı bile şifalıdır, bazıları ise iyi bir konuşmacıdır.

Bazen yeteneklerimizin gölge yönlerini de çalıştırabiliriz. Örneğin bu hikayedeki Conrad üstün zekalı bir çocuktu; ancak zekasının küçümsendiğini düşündüğü ve gerçekten de eylem alanı bu bağlamda daraltıldığı için, zekasını acımasızlık yönünde kullanma eğilimi gösteriyordu. Yetenekler baskılandığında veya bu tür etkilere maruz kaldıklarında, gölge arketipleriyle de hayatta varlık bulabilirler. Örneğin bir insanın konuşması çok etkileyici olabilir; ancak bu yeteneği manipülasyon için de kullanabilir. Böylece aydınlık bir özellik, gölge tarafıyla birlikte çalışır. 

Bu kitabı ilk kez ortaokula giderken okumuştum. O zaman kitaptan etkilendiğimi hatırlamıyorum. Çünkü kitabı yüzeysel bir bakışla okumuştum. Uçma yeteneğine sahip bir kızın hikayesini okumak ilgimi çekmiş olabilir ancak metnin alt anlamlarını pek de sorgulamamış olmalıyım. Kitap, çocuk kitapları kategorisinde değerlendirilebilecek olsa bile ben bu kitabın çocuklardan çok yetişkinlere hitap ettiğini düşünüyorum. Zaten kitabı bilinçli bir gözle incelediğimizde, çocuk edebiyatı ürünlerinin taşıması gereken çeşitli ölçütlere uymadığını görüyorum. Çocuk kitaplarında, kitabın hitap etmesi gereken yaş grubunun bilişsel ve duyuşsal özelliklerine duyarlılık gösterilmeli. Bu kitap ise, amiyane tabirle, ''paldır küldür'' yazılmış. Çocuklar yetişkin bilinciyle doğru ve yanlış ayrımı yapamazlar. Ergenlik dönemindeki çocuklar da henüz bunu bütünüyle yapabilecek durumda değildir.

Örneğin bu kitapta çocukların isyanını yetişkinler belli bir mantık dizgesi içerisinde okuyabilirler. Ancak bir çocuk veya ergen, buradaki alt anlamları sorgulamadan okuduklarını davranışlarına istenmedik şekillerde yansıtabilir. Derslerde hak etmediğini düşündüğü bir durumla karşılaştığına inandığında öğretmenini veya idarecileri ''kötü'' olarak görüp taşkınlık yapabilir. Her çocuğun aynı davranışı göstereceğini iddia etmiyorum. Ancak çocukların farkındalık seviyeleri de birbirinden farklıdır ve bu nedenle özellikle çocuk kitaplarında daha dikkatli olmak gerektiğini düşünüyorum.

Kitabı genel olarak sevdiğimi söyleyebilirim. Güzel bir hikayesi ve içinde kendimizden parçalar bulabileceğimiz noktalar var. Buna karşın kitabı duygusal değil, işlevsel bir bakışla incelediğimde başarılı bir çocuk kitabı olduğunu düşünmüyorum. Yine de ilgisini çekenlere önerebilirim, ben sevdim.

Kitaplarla kalın.


Bilinmeyen Adanın Öyküsü (José Saramago) | Kitap Yorumu

Yazar: José Saramago, Çevirmen: Emrah İmre,
Yayınevi: Kırmızıkedi Yayınevi

-Yazım kitaba dair spoiler içerebilir. Doğrudan önemli olay örgüsünü ifşa etmiyorum ancak kitabın temel öyküsünden baştan sona bahsederek kendi fikrimi açıklıyorum, bilginize.-

Kitapta, her yerin çoktan keşfedildiği varsayılan bir krallıkta, bilinmeyen bir adanın yolcusu olmak isteyen bir adamın öyküsünü okuyoruz. Bu adam sarayın Dilekler Kapısı'nın önünde sabırla kralla görüşmeyi bekliyor. Krala ulaşmak için uzun bir bürokratik yolculuktan geçiyor; talebi aynı uzun yolculuğun sonunda geri çevriliyor. Ancak adam pes etmiyor. Günler, hatta geceler sürse bile o kapının önünde beklemeye ve dileğine giden yolu kraldan istemeye kararlı.

Dilekler Kapısı'nın önündeki bu inatçı bekleyiş sonunda sarayın düzenini aksatıyor. Günlerini Armağanlar Kapısı'nın önünde geçiren kralın son çaresi bu hadsiz adamı görmeyi kabul etmek oluyor. Adamın isteği ise oldukça basit: Bilinmeyen adasına ulaşabileceği bir tekne. Kral bu bilinmeyen ada fikriyle başta ilgilense de, sonrasında adamın saçmaladığına karar veriyor. Çünkü ona göre de, konuşmaya kulak misafiri olan diğer insanlara göre de bütün adalar çoktan keşfedilmiş, haritalara işlenmiş ve krallığa bağlanmış durumda. Yine de adam, istediği tekneyi almayı başarıyor. Rıhtımda onu bekleyen sürpriz ise kendisine inanan ilk insan oluyor: temizlikçi kadın.

Sarayın Kararlar Kapısı'ndan çıkan bu kadın için geri dönüş diye bir şey artık söz konusu bile olamaz. O, bir adanın peşinde değil; artık kendisine ait olmayan bir sarayın işlerini yapmak istemiyor. Bu kadın, kendisine ait olacak bir şeye emek vermek istiyor. Bu yüzden bilinmeyen bir adanın rüyasını gören bu adama güveniyor. Bir adanın olduğu fikrine bile değil, adamın inancına güveniyor. Bu nedenle, adama verilen tekneyi gördüğü anda sevinçle ortaya atılıyor: ''Bu benim teknem, benim teknem...'' (s. 26)

Adam ise henüz kadını tanımıyor. Dilekler Kapısı'nda karşılaştığı bu kadın onun için yalnızca bir yabancı. Kadın adama onunla birlikte gelmek istediğini söylüyor. Artık sarayı bir uçtan diğer uca süpürmekten sıkıldığını ve bilinmeyen adaya gidecek bu tekneyi temizleyebileceğini anlatıyor. Bu bir teklif veya öneri değil kadın için; bir karar. Adam bu kararı çabuk kabul ediyor, teknesinin anahtarını kadına teslim edip ona inanacak tayfalar aramaya koyuluyor.

Kadın tekneyi bir uçtan diğer uca temizliyor, eksiklerini bir bir aklına yazıyor. Akşam tek başına tekneye dönen adamla artık adayı değil, yolculuklarını düşünüyorlar. Bu adaya nasıl gideceklerini ne kadın biliyor, ne de adam. Üstelik ortada ne bir tayfa, ne erzak, ne de gerekli eşyalar var. Böyle bir yolculuk nasıl mümkün olabilir? Adam neredeyse pes edecek oluyor. Kadın ise onu hemen uyarıyor: ''İlk karşına çıkan güçlükte pes ediyorsun'' (s. 39).

Gece olduğunda ikisi de teknenin farklı uçlarında uykuya dalıyor. Adam, düşünde kadını kaybettiğini görüyor; sanki bunun gerçek olmasını bekler gibi. Kadın ise adamın gözünün bilinmeyen adadan başka hiçbir şeyi görmediğini düşünüyor ve teknenin öbür ucunda bekliyor.

Kitap, baştan sona bir bekleyişin öyküsü gibi ilerliyor. Bir adanın, bir kararın, bir aidiyet hissinin ve bir kabulün bekleyişi... Belki de bilinmeyen adalar her zaman ufkun ötesinde, karanlık okyanuslarda ya da fırtınaların içinde değildir. Belki de onlar, çok daha uzakta; cesaretin, sabrın, özverinin ve görmeye hazır olmanın ardındadır.

Bu, Bilinmeyen Adanın Öyküsü'nü ikinci okuyuşumdu. Kitabı ilk kez lise yıllarımda okumuş ve çok beğenmiştim. O dönem kitabı bu perspektiften değerlendirebildiğimi sanmıyorum. Daha çok yazarın alışılmışın dışındaki anlatımından etkilenmiştim; hatta bu üslup beni adeta büyülemişti. Yazar, tam anlamıyla bilinç akışı tekniğini kullanmasa da ona yakın bir anlatımla olayları, kişi ve zaman geçişlerini keskin sınırlar koymadan art arda aktarıyor. Anlatımda karakter, gözlemci ve ilahi bakış açılarının iç içe geçtiği bir yapı var. Buna rağmen kurgu ve dil oldukça sade olduğu için, en azından bu kitapta, bu geçişleri takip etmek benim için zor olmadı. Yine de Saramago okurken dikkati okuduklarımıza vermek gerekiyor; aksi halde anlatının akışını kolayca kaçırmak mümkün.

Anlayacağınız, kitaptan iki okuyuşumda da farklı sebeplerle etkilendim. İlkinde daha çok edebi yönü dikkatimi çekmişti. İkinci okuyuşumda ise beni asıl etkileyen, metnin arka planındaki felsefi düşünce oldu. Kitapta yönetim ve bürokrasideki aksaklıklar, cinsiyet rolleri, toplumdan ayrışıp kara koyun olmayı seçen kişinin gördüğü muamele gibi pek çok konu eleştiriliyor. Ama benim zihnimde en çok yer eden kavram ''bulmak'' oldu. Bir şeyi aramak için çıktığımız yol, bazen bizi aradığımız şeye değil; onun hiç beklemediğimiz bir yüzüne ulaştırabiliyor. Belki de bilinmeyen bir ada, yalnızca bir ada değildir. İçinde pek çok başka keşfi de taşır.

Kitaplarla kalın.


Işık Tanrıçası - Tanrıça Çağırma Serisi 3 (P. C. Cast) | Kitap Yorumu

Yazar: P. C. Cast, Çevirmen: Müge Özçelik,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Bu yazarın kitaplarından en son bundan yaklaşık on yıl evvel okumuştum. Hatta belki de daha bile önceydi. Ortaokul yıllarında Gece Evi serisiyle tanıştığım P. C. Cast'ın, bu kitabın da içinde yer aldığı yedi kitaplık Tanrıça Serisi'nden ise yıllar önce yalnızca Bahar Tanrıçası'nı okudum. Persephone'un, yani Bahar Tanrıçası ve Yeraltı Kraliçesi'nin öyküsünü yeniden kurgulayan bu uyarlamayı uzun zamandır tekrar okumak istiyordum. Ancak kitabı kütüphanede bulamayınca, seri içinde ulaşabildiğim kitaplardan biri olan Işık Tanrıçası'nı okumakta karar kıldım.

Pamela modern dünyada yaşayan ölümlü bir kadındır. Dekoratörlük işi için gittiği Las Vegas'ta tek başına zaman geçirirken Şarap Tanrısı Bacchus'un (Roma mitolojisindeki adıyla; Yunan mitolojisinde ise Dionysos olarak bilinir) oyunu sonucu kendisini bir ritüelin içinde bulur. Pamela'nın dileği aşktır. Bu dileğini tüm ruhuyla Tanrıça Artemis'e yöneltirken, kendisini tanrı sanan erkeklerden değil; hiç kimseye benzemeyen, ''tanrı gibi'' bir adamın hayatına girmesini istediğini söyler. Böylece Artemis ile Pamela arasında güçlü bir bağ kurulur. Artemis'in bu bağın ağırlığından kurtulmasının tek yolu Pamela'nın dileğini gerçekleştirmektir.

Ay Tanrıçası Artemis, bu göreve ikiz kardeşi Işık Tanrısı Apollon'u yönlendirir. Ancak Apollon'un da kendi içinde taşıdığı bir dileği vardır. Hades ile ruh ikizi Lina arasındaki aşkı düşündükçe, kendisinden beklenmeyecek kadar durgunlaşmıştır. Artemis'e göre bu ölümlü kadının dilek macerası kardeşine de iyi gelecektir. Böylece Apollon ile Pamela'nın yolları kesişir ve ikilinin aşkı keşfetme yolculuğu başlar. Kitap boyunca ise bir ölümlü ile bir ölümsüzün bu keşif yolculuğunu okuruz.

Tanrıça Serisi'nin her bir kitabında farklı bir tanrıçanın aşk ve aşk aracılığıyla kendini bulma yolculuğu anlatılıyor. Bu nedenle de serinin üçüncü kitabı olan Işık Tanrıçası'nı diğer iki kitabı okumadan direkt alıp okumakta bir sakınca görmedim. Kitabı okurken de olaylar arasında büyük kopukluklar yaşamadım. Yalnızca, serinin bir önceki kitabı olan Bahar Tanrıçası'na yapılan bazı göndermelere biraz Fransız kaldığımı itiraf etmeliyim. Buna rağmen bu göndermeler doğrudan ana kurguyla bağlantılı değillerdi. Yalnızca, Apollon'un ruh ikizini bulma merakı ve bu yolla aşkı keşfetme isteğinin kökeninin ikinci kitaptaki Lina (Persephone) ve Hades aşkıyla bağlantılı olduğunu anladım.

Bu romanda ise Işığın, Şifanın ve Müziğin Tanrısı olan Apollon'un; zevk, eğlence ve yeniliklerle dolu hayatını geride bırakarak tek bir kadının aşkını kazanmaya çalışmasının öyküsünü okuyoruz. Pamela bu antik dünyanın tanrısı için bilinmezlik demekti. Apollon Pamela'nın olduğu kadar, Pamela da Apollon'un dileğiydi. Tanrıça Artemis ise ikisi arasındaki ritüelden önce bile kurulmuş olan bağı somutlaştıran aracı oldu diye düşünüyorum. Ben, Apollon ile Pamela'nın başlangıçta ''ruh ikizi'' olduğunu düşünmüyorum. Her ne kadar kitap bunun romantizmi üzerine kurulmuş olsa da, onlar başlangıçta ruh ikizi değillerdi. Onlar bu bağı süreç içinde inşa ettiler ve kitabın sonuna geldiğimizde gerçekten de ruhları birbirinin yansımasına dönüştü (spoiler değil).

Bu kitabı çok sevdim. Hatta umduğumdan ve beklediğimden bile çok daha fazla sevdim. Bunun sebebi ne Pamela'nın öz farkındalık yolculuğu, ne Apollon ile arasındaki hem tutkulu hem de saf aşk hikayesi, ne de mitolojinin böylesine hafif ama yaratıcı bir bakışla kurguya aktarılmış olmasıydı. Elbette bunların hepsi kitabı sevmemde etkiliydi ancak ben en çok da, yolculuk temasını sevdim. Sanki kitabın daha en başında tüm olaylar baştan belliymiş gibi bir algıya kapılabiliriz ancak hayır; kitabın başında ne ortada bir ''aşk'' öyküsü vardı, ne de dileklerin tamamen kabul olma vaadi. Ortada yalnızca bir dilek vardı ve o dileği gerçekleştirmeye çalışan bir tanrıça, bir tanrı ve bir insan.

Ana hikayenin arka planında ilerleyen yan öyküler de romana ayrı bir dinamizm katıyordu. Özellikle de ikizlerin modern dünyada insan olarak yaşadıkları kısımları okumaktan ve Tanrıça Artemis'in ölümlülerin yaşamını keşfetmesini takip etmekten ayrıca keyif aldım. Hatta Artemis ile ölümlü yazar Eddie'nin hikayesini bağımsız bir kurgu olarak bile okumak isterdim!

Yunan mitolojisini modern dünyanın temposuyla harmanlayan, hafif ama keyifli bir roman. Alt metninde ise karakterlerin korkularında, umutlarında ve hayallerinde kendimizden parçalar bulmak mümkün. Ben, bu serinin diğer kitaplarını da okumayı kesinlikle istiyorum.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar