Geçmişe dönük yazmam bir hataydı. Sana değil, kendime yazmam. Bunu yapmaya çok küçük yaşta başladım. Kendimi anlamlandırmaya çalışmaya; bu yolla dünyamı anlamlandırmaya çalışmaya. Başlangıçta buna ihtiyacım vardı, hem de çok. Aslında pişman da değilim. Hem belli ki bunu yapmam bazı yeteneklerimi geliştirdi; görmek gibi.
Görmek... Ben bunun değerini hiç bilmedim biliyor musun? Bu herkeste olmayan bir yetenek, görmek. Bulutları ve kuşların uçuşunu hep çok severim. Kuşlar başlangıçta kanatlarını ağır çekimde, sanki çok zorlanıyorlarmış gibi çırparlar. Sanki kendi bedenlerini kaldırmakta zorlanıyorlarmış gibi. Sonra ilerlerler. Yükselmek gibi değil hayır; yani evet, yükseledebilirler ama bundan öte, ilerlerler. Sonra da bir bakarsın kanatlarını iki yana gergince açmışlar ve gökyüzünde süzülüyorlar, tüm maharetlerini sergiliyorlar. Muhtemelen izlendiklerinden bile bihaberler.
Bugün bir kuşu izledim böyle. Sonra bir kuş sürüsünü. Nasıl da pürüzsüzce uçuyorlardı gökyüzünde, bayıldım. Sonra bulutları gördüm. Onları görmeyeli çok zaman olmuş gibiydi. Ne güzellerdi. Sana göstermedim veya bir başkasına; ve hatta kendime bile göstermedim. Bulutlar oradaydı ve ben sadece gördüm. Güzel olduklarını gördüm.
Sonra birini fark ettim. Az daha sonra. Birinin bana baktığını. Aşağılardan bir yerden. Bir bebek-çocuk. Bana bakıp bakıp gülüyordu. Çok tatlıydı. Yanımdan geçerken bana bakışlarını kaçırmadan gülümsedi. Onun gülüşüne karşılık vermemi beklermiş gibi, bana bakıyordu. Annesi pek oralı değildi gerçi ama aman neyse, biz birbirimize bakıp gülümsedik.
Sonra kedileri gördüm. Onlar için yemek ve su koymayı unutma. Onları sevmeyi de. Onlar sadece yaşamaya çalışıyorlar. Çok güzeller ve özgürce dolanıyorlar diye biz bunu anlamazdan gelebiliriz ama hayır, gelmemeliyiz. Kediler, yaşamaya çalışıyorlar. Pek çoğumuz gibi.
Market fiyatlarına yine sinirlendim. Ama pasif agresif bir sinirle. Her şey çok pahalı. Bu durum cesaretimi kırabilir... Bu günlerde bunu düşünüyorum. Maddi-parasal düzenimi oturtmam gerektiğini. Bu konuda hiçbir zaman kıtlık algısında olmadım. Hiçbir zaman çok para harcayan biri de olmadım tabi. Zengin bir aileden de gelmiyorum. Lüks veya gereksiz sıfatlarını kullanmak istemiyorum. Kime göre lüks, kime göre gereksiz çünkü... Ama ben, yıllardır aynı telefonu kullanan, kitaplar dışında zevk-ü sefasına harcama yapmayan biriyim. Tamam, kitaplar da az buz değil ama... Ah! İzban bile ne kadar çok para kesiyor!
Para. Bu dünyadaki geçerli birim, para. Hayallerimizi gerçekleştirmek için buna ihtiyacımız var. 1. Para, 2. Cesaret. Ama ikincisi de birincisinden geçiyor: Para. Özgürlük bile buradan geçiyor, bunu itiraf etmeliyim... Kendimi deşe deşe bir şekilde geliştirdim sanırım. Otokontrol gibi konularda. Ancak, para... Ah... Bu benim hayatımdaki sıralamalarda son sıralarda bile olmadı hiç. Parayı o kadar düşünmezdim ki... Gerçekten dünyalı değilim galiba...
Bana göre para kazanılır. Yine de... market fiyatları bile sinirimi bozuyor. Ya hayat kurmak... Zor görmesem de... Bu dünyada para, geçerli bir birim.
Geçmişe yönelik beklentilerimi çok sorgulamak, zayıf yanımdı. Bu, yukarıda bahsettiğim gibi bir ''hata'' olmasa da, onlara tutunmak... gerçek dışıydı. Kaybettiğim şeyleri düşünürken, tatminsiz birine dönüştüm. Sahip olduklarımı, olabileceklerimi göremediğimi; görmekten bile nefret eder hale geldiğimi... Dudak büktüğümü, kıymet bilmediğimi. Bunu düzeltmeye çalıştıkça, bunun yanlış olduğunu fark ettikçe yine bir tam daire çizip aynı noktaya geldiğimi. Hani ''görmek'' benim yeteneğimdi...
Sebebi, kendimi yanlış görmemdi. Eleştirilecek bir nesne gibi görmem. Buz gibi gözler, sert ve sivri dokunmalarla görmem. Son bir ayda içimde devasa bir yıkım oldu. Neden bilmiyorum; kalbimin çok kırıldığını söylemeliyim. Çürük bir yapının yıkıldığını bilsem de... Yıkım değil de, o yıkımın bıraktığı devasa boşluğa neyi koyabileceğimi bilemedim. Yıkıntılar arasında dolandım durdum. Ve çok üzüldüm. Gerçekten üzüldüm.
Boşluğun yerine yine yıkılacak başka bir şey koymaya karar vermiştim. Asla akıllanmamaya. Ama sonra... Başka bir bakış açısı geliştirdim. Başkalarının gözlerini ödünç aldım. Muhtemelen gerçeği yansıtmayan veya tam olarak yansıtmayan bir bakış. Ancak işe yaradı. Sertliğin yerini yumuşaklık, soğukluğun yerini ılıklık aldı. Ben değerliyim. Aynı yerde durup dövünüp durmanın bir mantığı yok. Belki bazı konularda umudum vardı, belki bazı konularda hevesliydim ve hatta emek verdim. Belki hakkım yenmiş bile olabilir. Ama bitti. Bitti. Değerli hissetmek için buna ihtiyacım yok. Bu cümle benim en kilit cümlemdir. Artık kendime kurduğumda göz deviriyorum. Çünkü, değerli hissetmek ve değerli olduğumu anımsamak için bile bir cümle kurmama gerek yok. Ben, değerliyim ve güzelim. O çok değer verdiğim güzellik...
Ben onu hep boşverir, onun da değerini bilmezdim. Bende hiçbir zaman kendine inanamama hali bile olmadı. Yetersizlik hissini en son ergenlik başlangıcımda deneyimlemiştim. Bendeki şey... şükürsüzlüktü. ''Buna sahibim ama ne yapayım...'' işte ben buydum. Tabi ki sorunlarım vardı; belki çok önemli ve beni gerçekten yıpratan ''gerçek'' sorunlar ve en önemlisi eksiklikler... Ama yine de şükürsüzlüğüme bahanem olamaz.
Değer bilmek... Ben kendi değerimi hiç bilmedim. Bunun bedelini de ödedim. Pek çok kez. Buna da gerek yoktu, afedersin ne aptalca bir yoldu. İçimdeki ''devasa boşluğun'' yerine başka bir devasa durumu koymak yerine yeni deneyimler koymaya karar verdim. Hep, bu hayata neden gelmiş olabileceğimi sorgulamışımdır. Bunun cevaplarının bile bir önemi yok diye düşünüyorum. Bu hayata sadece, denemek için bile gelmiş olabilirim. İnsan olmak zaten bu demek değil mi: Denemek.
Hep katı inançlarım ve beklentilerim oldu. Şu olsun olmazsa olmasın... Küskün bir kızdım. Çocukluğa dair övgü dolu şeyler yazsam da, ben çocukluğun keşif ve gelişim alanını övüyorum. Oysa yetişkin benliğinde kendini gösteren çocuksuluğun gölge yönlerimizle açığa çıktığı haller de kaçınılmaz diye düşünüyorum. Benimkisi de küskünlüktü işte. İstemiyorum o zaman! böyle derdim. Çocukça bir dudak bükmeyle... Kötülükten demezdim bunu... Bunu, canım yandığı için derdim. Belki korktuğum için. Ben çocukken gözü karaydım. Asla sinmezdim, asla. Ama kendimi yanlış yollarla savunurdum. Kendimi en çok kendime zarar vererek savunurdum. Artık buna son vermenin zamanı geldi. Çünkü büyüdüm.
Şimdi üzgün değilim. Bu kadar çok güzel şey görmüşken, üzgün olamam. Neden üzgündüm onu bile... tamam şimdilik anımsıyorum. Biliyor musun, gece yazdığım bazı (çoğu) yazımı sabah olunca okuduğumda şaşırıyorum. Okumasam da şaşırıyorum. Ah yine ne yazmışım böyle diyorum. Gerçek olmadığı için değil... bilmiyorum, gece yazıyorum sabah şaşırıyorum. İki uçta dönüp duruyorum. Artık hayatımda iki uçluluk istemiyorum.
Çok basit şeyler istiyorum. Eğlenmek, mutlu olmak, maddi manevi bağımsız olmak, sevmek sevilmek, korkmamak, güvenmek ve güvenilmek, gezmek, arabamı sürmek, kendi evimde yaşamak, sevdiğim ve maddi olarak iyi bir işte çalışmak, değer görmek, net olmak, kararlı olmak ve düzenli bir yaşam sürdürmek, yazmak, güzel deneyimler edinmek, böyle şeyler... Evet ''çok basitmiş.'' :)
Bir yazıyı bir amaç için yazabiliyorum. Bir şeyi görme veya kaydetme amacı bile olabilir. Ama sonra zaman geçip de o yazımla karşılaşınca fark ediyorum ki, yazıyı var etme amacım uçmuş gitmiş. Yazı hem kendi amacı hem de kendine yönelik bir araç olmuş. Yazı bağımsızlaşmış. Bunu seviyorum. Bu nedenle de yazmayı bırakmıyorum. Bırakamama nedenlerim farklı şeyler olabilir ama; ''bırakmama'' nedenim bu: Yazının bizzat kendi varlığını sonradan görebilmek.




.jpg)
.jpg)

.jpg)

.jpg)
.jpg)