Bazen beş yıl sonra bir yazımı okusam acaba ne hissederim diye düşünüyorum. Muhtemelen ne yazdığımı pek hatırlıyor olmam. Yazımın nasıl hisler verdiğini hatırlasam da, düşünceleri unutabilirim. Yoksa tam tersi mi? Belki de nasıl düşündürdüğünü hatırlarım da hangi hisleri hissettiğimi unuturum. Ya da hisler dönüşüme uğrar. Bu da olabilir.
Örneğin eski yazılarımı yeniden yayınlarken blogda yer verdiğim en eski yazım Oz Büyücüsü isimli yazımdı. O yazımı birkaç kez daha blogda yayınlamaya yeltendiğim için ne yazdığını hatırlıyordum ama yazının özellikle de son paragrafında anlatmaya çalıştığım ve muhtemelen kendim için geleceğe bıraktığım minik zaman kapsülü notu bana çok ham gelmişti. Ne demek istediğimi anladım veya anladığımı sandım ancak o satırları yazarkenki bakış açımla şu an durduğum nokta çok başkaydı. Şu an o satırların çok ilerisindeyim, diye düşündüm. Şu an, çok daha somut ve gerçek bir noktadayım; bu satırları ne kadar hayalperest bir tonda kaleme almışım diye aklımdan geçti.
Aslında o paragrafı ilk okuma anında bugünümü anlatıyor gibi, öyle olsa da olmasa da anlamlı, hatta çok anlamlı bir durumdan bahsediyorum gibi görünüyor. Ancak ben o satırları muhtemelen ''çok anlamlı'' bulduğum için değil, çok anlamlı olacağını sezdiğim için yazmıştım. Ne düşünerek yazdığımı hatırlamıyorum! Öte yandan bugün o paragrafı okurken düşündüğüm art anlamların yıllar evvel aklıma geldiğini düşünmüyorum.
Ben muhtemelen dümdüz bir anlamla ''sabretmeli ve ilerlemelisin'' ve ''istediğin sana verilecek\ alacaksın'' tarzında bir bakış açısına sahiptim. Toy bir bakış açısına. Bu nedenle o paragrafı okumak beni sinir etmişti, gerçek anlamda sinir! Hatta o yayını devasa bir ''2026 Notu'' ile sonlandıracaktım az kalsın. Çünkü kendi çocuksuluğuma, kendi çocuksu bakış açıma tahammül edememiştim. Aradan geçen beş yılda edindiğim bakış açısının gerçeklerinin o kadar basit olmadığını, bana o kadar basit gelmediğini düşünmüş ve geçmişteki kendime gıcık kapmıştım. Çok biliyorsun sen, diye düşünmüştüm hatta. :)
Yine de o yazıyı olduğu gibi yayınladım. Pek çok yazıyı olduğu gibi yayınladım. Çünkü yazıların sonuna eklenecek devasa açıklamalar o yazıları yazmış olan bana ulaşmayacaktı. Hem ne önemi vardı? Yazılmış bir yazı, yazıldığı zamanın çizgisinden doğar; bir yazıyı bir yazar yeniden yazamaz belki de. Bir yazıyı ancak bir okur yeniden yazabilir. Ben de aradan geçen onca zamandan sonra artık o metnin yazarı değil, okuru oluvermiştim işte. O yazıyı yakinen tanıyan bir okur. Benim diğer okurlardan farkım buydu. Bu nedenle diğer olası okurlar belki o yazıyı ve bahsettiğim paragrafını anlamlı bulacakken, ben sinir bozucu buldum. Çünkü diğer okurlar o paragrafı okurlarken, ben o paragrafı yazmış olan beni okumaya çalıştım.
Şimdi aynı durumu bir yazıyı yazıp, özellikle de uyuyup uyandıktan sonra, hissediyorum. Ben neden bunu yazdım ki, diye düşünüyorum. Yazıyı başarısız veya kötü bulduğum veya beni yansıtmadığına inandığım için değil; artık o yazının okuru konumuna düştüğüm için.
Tabi ki bir yazıyı yazdıktan sonra; sonraki gün, sonraki hafta, sonraki ay, yıl, beş yıl sonra; yazarı o yazıyı yeniden ve hatta yeniden ve hatta yeniden... düzenleyebilir ve böylesi yazının kalitesini artırmak açısından da önemlidir. Öte yandan benim şu an blog yazılarımla yaptığım şey, andaki beni kaydetmek gibi görünüyor. Bu konuda net değilim; düpedüz bilmiyorum. Ancak yaptığım bu.
Eskiden yazdığım bir öyküyü okuduğumda önce şok, sonra sinir, sonra baş sallama anı yaşıyorum. Diyorum ki, ben bu kadar bammmbasit bir dil kullanımına mı sahipmişim! Oysa o öyküyü ilk yazmaya başladığımda kendimi nasıl müthiş iyi yazıyor, hatta havalı yazıyor hissediyordum. Nasıl da hisliydim... Her şeyi geçtim, kelime kullanımının başarısını zaten baştan geçtim, o öyküleri yazarken hissetmiş olabileceğim olası hisler bile bana geçmiyor! O kadar ham, o kadar ruhtan yoksunlar ki. Onları adam etmek için en baştan yazmalıyım. Hatta belki sonra tekrar en baştan...
Böyle olmalı, evet böyle olmalı biliyorum. Yazmak budur biliyorum. Şekil vermek. Şekle bile şekil vermek. O şekil nereye kadar düzeltilebilir? Hangi noktada içime sinecek? En baştan kaçarak değil bu belli; öte yandan...
Eskiden günlük yazarken yazdığım şeyi asla okumazdım. Hatta düpedüz, yazıp kaçardım ahahahah. Sanki zile basıp kaçmak gibi bir durumdu. Amacım kapıyı açmak değildi. Amacım kendimle yüzleşmek değildi. Amacım, belki de, bir noktadaki kendime zil sesi bırakmaktı. Ben buradaydım...
Bu neyi değiştirecekti? Bana ne getirebilirdi? Ben sadece yazıyorum diye düşünürdüm. Önce başkasına anlatmayım diye günlüğüme anlatıyorum... Gerçekten de böyleydi. Günlüğüme anlatmadığım bir şeyi başkasına anlatırdım. Olaylar adeta öyle gelişirdi. Bloğuma ne anlatırdım emin değilim. Fazlasıyla ketum muydum? Ketumdum. Böylesi daha mı iyiydi? Kendini kandırma. Olay buydu aslında. Ucundan bir bilmiş çıtlatmalar ama ardı yok. Ne yazdığımı zamanla ben bile anlamazdım. Sadece bir yazı görürdüm. Doğrusu da bu muydu? Objektif olmak, kendini yazarken bile kimliksiz olmak.
Belki de doğrusu buydu. Belki de ben yıllar öncesinde bile bu konuda daha bilinçli bir bakış açısına sahiptim.
Yine de! Yıllar içerisinde bakış açım değişmiş olamaz mı? Yazmaya bakış açım, kendime bakış açım, yazdıklarıma ve belki de en önemlisi okur konumuna düşen kendime bakış açım... Bu, değişmiş olamaz mıydı?
Peki sana bakış açım? Sen bu denklemde neredesin sevgili okur?
Aslında asıl karın ağrım bu değil mi? Bu, çift yönlü bir durum tabii. Okur olarak sen ve okur konumuna düşmüş olan benim çatışmam. Okunmayan bir bloğun bir yazısından bile gerilirken, okunan bir mecradaki bir yazım hakkında fikrim ne olacak? Aslında daha evvel bir dergiye bir yazı göndermiştim ve yayınlanmıştı (hayır yazımı paylaşmayacağım, özenti bir yazıydı :). Yine de o yazıyı, belki derginin de pek okunmadığını düşündüğümden, göndermiştim ve yayınlandığında az biraz heyecan duyup sonra unutmuştum. Okundu mu okunmadı mı, okuyanlar ne düşündü; pek üstünde durmamıştım.
Bu her zaman böyle olmaz tabi. Okunan bir dergideki bir yazım için aynı şeyi düşünmezdim. Yine de şimdi olduğu gibi okunmayan bloğumdaki bir yazıma duyduğum kaygıdan çok daha az kaygı duyacağımı seziyorum. Belki de bloğumu fazla kişisel buluyorum. Baş okur konumuna kendimi koyuyorum; bundan mı ki?
Tüm bunları geçip yazarları ve hatta çok okunan yazarları düşündüğümde onlara ayrıca bir saygı duyuyorum. Bence yazmanın en zor aşaması okunmak! Bu beni gerçekten geren bir durum. Kimin ne düşündüğünü ve düşüneceğini kontrol edemezsin ve insanlar yazdığın şeyden bambaşka şeyler de düşünebilirler. Bunda tabi ki sorun yok, asıl sorun, belki de, okurun o satırları yazan yazar senin kendi aklında kurduğu bambaşka bu anlam dünyasını düşündüğünü düşünmesi olabilir. Hadi ama ben bunu kastetmemiştim, bu senin fikrin!
Aslında buna da pek takıldığımı düşünmüyorum. Tabii, özentisiz okuma yapıp katı sonuçlara ulaşan okurlar sinirimi bozar o ayrı... Çünkü ben, başkalarının metinlerini okurken özentisiz okuma yapmadığıma inanıyorum ve yazarın aklını okuduğum yanılgısına kapılmıyorum! Ben yalnızca o metni okuyorum, yazarın zihnini değil. Ben bunun bilincindeyim ancak her okur bu titizlikle durumu ele almaz, alamaz da.
Bireysel konularda yazan yazarlar bu konuda daha özgür bir alana sahip olabilirler belki. Daha toplumda yer etmiş fikirleri ifade edenleri aforoz etmeye kadar işi götürenler çıkabiliyor. O kadar ateşli oluyor ki bu okurlar, aman aman... modern cadı yakımı.
Bireysel bir yazıda da aynısını yapabilirler mi? Temelde bir yazar ortadaki konuyu alır ve yalnızca kendi gördüğü kadarını ifade edebilir. Ancak bazen bunu o kadar etkili ifade eder ki, bu, sanki o yazarın genel kabulüymüş ve hep öyle kalmalıymış gibi kabul edilebilir. Sanırım ben değişim alanımın kalmamasından korkuyorum. Bu benim her konudaki temel korkumdur. Beni bir şey olarak konumlandırmak ve böylece Ben'i öldürmek.
Tabi ki bir blog yazısının bunu yapma gücü pek olmaz. Özellikle de benim gibi rüzgar gibi geçen yazılardan oluşmuş bir bloğun yazılarının. Belki de böyle bir durum olacak olsaydı bile, okur buna yanaşmaz yanaşamaz, düpedüz çekinirdi. Bu bloğun yazarı bir değişik, aman ha...
Böyle değil biliyorsun. Ama bunun gibi bir durumun sezgisi. Belki de açık olmaktan mı kor- Hayır. Bundan çekinsem dürüst olmam. O zaman ne?
Bilmiyorum. Evet, biraz durup düşünecektim ki cevap geldi: Bilmiyorum.
Belki de, evet yine ''belki de'', ben bir metni yazıyorum ancak sonra sanki başka bir metin yazmalıymışım gibi hissediyorum. Yazmak istediğim metin aslında oydu ve yazdım bitti, yine de... Belki de ben yazdığım bir metni çoğu durumda -her zaman olmasa da- yaşantı olarak kabul etme eğiliminde olduğum için bu kadar gereksiz bir yazma-silme, varlığını kabul etme- metni imha etme\ görünmez kılma ikilemine düşüyorum.
Aslında kimsenin umurunda değil.
Benim umurumda mı? Öyle olmasa neden... Benim umurumda olan şey ne? Kendimi açıklama ihtiyacı mı? Böylece sonsuz bir metinler döngüsü!
Belki de, evet yine!, bir metnin tam olarak bitmesini kabullenemiyorum. Sanki yarımmış gibi hissediyorum. Yooo, son yazdığım Sorumluluk başlıklı metnimde bunu düşünmedim aslında.
Yargılanmak. Karın ağrım bu. Bu cevabı vermekten kaçmak için bu metnimi de sonsuzluğa uzatabilir, paragraflarımı evirip çevirebilirim. Ancak yanıtım değişmeyecek: Yar-gı-lan-mak.
Bu konuda söyleyebileceğim çok fazla alt başlık var. Özellikle de yazı ve yazmak özeline söyleyebileceğim pek çok ''belki de'' senaryosunu yukarıda yazdım. Ancak yazmak eylemine, ki kendimi var ve ifade etme aracı olarak seçtiğim temel yol budur, karşı bakış açımı daraltan ve\ veya bana geri adım atmalıymışım gibi hissettiren bu korku, çekince değil basbaya korku, tüm hayatımın temel dinamiti bile olabilir.
Ben yargılanmaktan çok korkuyorum. Hatta çocukluk yıllarımın bile en temel kabusu bu korkumla şekillenmişti. Ciddiyim, benim birkaç değişmez rüyam vardı. Ne zaman az biraz hasta olacak olsam, ateşim çıksa, uyur uyanık haldeyken bilinçaltım bu rüyalara sarılırdı. Sanıyorum ki bunlar benim üç temel korkumu merkeze alıyor. Zamanla solgunlaştığına inandığım ama temelde hiç de öyle olmayan, her an hortlayabilecek olan, çünkü ancak ''burada böyle bir korkum var haberin olsun ha'' diyerek bilincimin kapı ziline basıp basıp kaçtığım o korkular...
Bahsettiğim rüyamda bir otobüsteyim. Otobüse çok yakınım olan biriyle biniyoruz, bu hiç değişmiyor hep o. Sonra bir şey oluyor ve insanlar beni yapmadığım bir şey için suçluyorlar. Ama nasıl suçlamak! Üstüme yürüyorlar, beni tartaklıyorlar, yakışıksız sıfatlar söylüyorlar... Yanımdaki kişi onlara inanmıyor ama bana yardımcı da olmuyor. Beni korumuyor, savunmuyor. Sadece izliyor. İnsanlar ne kadar ileri giderlerse gitsinler, beni izliyor. Ben o rüyamda bir suçluya, bir cadıya dönüşüyorum. İnsanlar zamanla beni suçladıkları konuyu bile unutuyorlar ve sadece beni tartaklamak için yarışıyorlar. Evet bir çocuk için gerçekten korkunç bir rüya... Müthiş tetikleyici ve aslında üzücü.
Bu rüyanın alt metnindeki anlamı biliyorum. Ancak şu ''yargılanma'' kısmını hala çözemedim. Ben hep yanımdaki kişinin tepkisizliği üzerinden bu rüyayı okudum. Oysa bence bu rüyada iki korku var. İkincisi ne?..
Yapmadığım bir şeyi yaptığımın söylenmesi mi? Olmadığım biri gibi görülmem ve hatta bana iftira atılması mı? Yoksa yalnız başıma kendimi savunmaya çalışırken zamanla pes etmem mi?
İkinci korkum kaybolmakla ilgiliydi. Bu rüyam da travmatik denebilir ancak bu, en azından başlangıçta örtülü (!) bir travmatiklikti. İlki kadar alenen bir saldırı-savunma ikiliğiyle başlamıyordu veya ben henüz anlamlandıramıyor da olabilirim. Çocuğum ve yine tanıdığım (yakınlarımla) pazardayım. Bir anda kayboluyorum. Ailem çok yakında olmalarına karşın onları kaybediyorum. Köşeyi dönsem oradalar biliyorum ama yine de... Onları kaybettiğimi sanıyorum. Onları görüyorum, onlar beni görüyorlar mı? Kayıp olduğum bilgisi bilincimde. Belki de ailemi rüyadaki gözümle değil, iç gözümle görüyorum. Onlar geride kaldı bilinciyle.
Onlar kaybolduğumu anlamıyor; bense onları bulmak için koşmaya başlıyorum. Daha da çok kayboluyorum. Birilerinden yardım istemiyorum ama bundan da çekinmiyorum. Sonra o geliyor... İftira. Bir kadın bağırmaya ve beni suçlamaya başlıyor. Yine o otobüs rüyamın bizzat aynısı: Beni hırsızlıkla suçluyor. Ben suçsuz olduğumu anlatmaya çalıştıkça... Daha da dibe çekiliyorum. Tıpkı kameranın zoom yapması gibi diğerlerinin yüzleri yakınlaşıyor yakınlaşıyor yakınlaşıyor... Beni ben bir cadıymışım gibi parçalayacaklar! Bunlar olurken ailem yakında; ama uzakta.
Üçüncü rüyam hoş görünüyor. Oysa değil. Bu rüyayı gördüğüm her seferinde adeta fiziksel olarak nefes alamazdım. Bedenim tepki verirdi ve görüntüde diğer iki rüyama göre hiçbir ''korkunç'' olay olmamasına rağmen gerçekten korkardım. Bir kütüphaneye girerdim. Zeminden tavana uzanan devasa kitaplıkların art arda dizildiği kahverengi renksiz bir kitaplık. Kendimden emin bir şekilde o ara koridorda yürürdüm. O yer sanki bildiğim bir yermiş gibi. Ama şurası diye de düşünmez, hiçbir kitabı karıştırmaz; dosdoğru koridorda yürürdüm. Tam en sona ulaşırdım ki o da ne... Kitaplıklar tıpkı domino taşlarının art arda devrilmesi gibi üstüme devrilirlerdi. Ben yalnız olurdum ve ellerimi başımın üstünde tutarak beklerdim. O devasa kitaplıkların üstüme devrilmemesini beklerdim. Belki de o yükten korkardım. Tam son ana kadar yürümüşken taşıyamayacağım kadar çok yükün altında kalmaktan. Bana ait olmayan tüm o bilgileri taşıyan ansiklopedi ve kitapların yüklerinin, ağırlıklarının adeta fiziksel olarak altında kalmaktan...
Üç rüyam da korkunçtu. Üçüne de anlam veriyorum. Üçü de ben büyüdükçe beni terk etti. Değişmeyen tek şey, korkularımın aklımı bulandırması oldu. Yargılanmak, kendini savunmak zorunda kalmak ve... İşte bu üçüncüsünü bulamıyorum.
Kaybolmak sanmıştım. Kaybolmaktan korktuğumu. Belki öyleydi. Bu rüyayı (ikincisi) gördüğüm ve düşündüğüm uzun yıllarda öyle olmuş olabilir. Ama artık değil. Yine de bir şey daha var. Saklı bir korkum. Onu bulamıyorum. Bunu deştiğim olmasa da... Bunun yazdığım şeylerden kaçmak istememle bir bağlantısı olduğuna eminim.
Rahatladım. Bir şeyi silmek, onu içimde yok etmez. İçimde yok olmayan bir şeyin görünmesinden de korkmamalıyım. Görünüp görünmemesi benim seçimim olabilir ancak korku, bu asla olmamalı. Korktuğum için asla geri adım atmamalıyım. Görülmekten korktuğum için...
Belki de son korkum, asıl yargılanacak kişilerin yerine geçmeyi bırakmamla ilgiliydi. Fedakarlığı veya taşımamam gereken yükleri bırakmakla ilgili. Tüm bu kendini savunma toplarına girmememle ilgili. Birinin zihninde kötü veya hatalı veya tuhaf veya kusurlu kalmak pahasına... bırakmakla ilgili bir korku olabilir.
Aslında biliyor musun, benim temel zihin hapishanem... bana ait olmayan bir hayatı boş yere emeklerle inşa etmem, bunu bile isteye yapmam ve bunu yaparken bile kendimi savunmak zorunda kalmam ve en sonunda asıl istediğim şeye gitmek için gücümün bitmesi ya da ne kadar korkak olduğumu keşfetmem ama bu sefer de ne yapacağımı bilememem. Ben bunu hayatımın çeşitli evrelerinde ''küçük çaplı'' yaşadım. ''İyi kız sendromu'' diye bir şey var hani, hah işte o bende var. Kimseye yaranmak için bir şey yaptığım yok ama o ''iyi kız'' kalıbına resmen hapsoldum. Çıkamıyorum ve kapı açık da olsa ne yöne gitmek istediğimi hatırlamıyorum.
Sadece akışta kalmam gerektiğini ve bunu yaparken kendime sahip çıkmam gerektiğini biliyorum ve artık buna direnmiyorum. İçimdeki ''haksızlığa uğradım'' ya da ''haksızlığa uğrar mıyım'' ateşini yönetmeyi öğrendiğimi düşünüyorum. Ama bu bana yardımcı olmuyor.
Son yazımda, bu yazımı doğuran son yazımda, hani yok etmek istemediğim ama yok etsem başım rahat eder dediğim kafamda büyüttüğüm son yazımda dediğim gibi (aslında uzun uzun düşünmedim ama temelde bana bu hissi veren bir yazım oldu); ben, belki de benim için sağlıklı olan bir bilişi kabul ettiğim için çok ama çok ama çok kırgın hissediyorum ve belki şu anlık böyle hissediyorum ama... bu his geçmeyecek gibi geliyor. Geçecek, hep geçer... Yine de, belki de hayat gerçekten yalnız yürünen bir yoldur.



.jpg)
.jpg)




