Eski yazılarım gerçekten sevimli. Ancak onlara dair en sevdiğim şey başlıkları oldu. Başlık bulmak konusunda gerçekten yaratıcı olduğumu fark ettim. Örneğin; Dünyanın Oksijenini Kendi Nefesime Dönüştürüyorum, Acaba Yıldızların Sesi Neye Benzerdi?, Anlatmanın Yolları Büklümlü Müdür, Bir Yaz Gecesi Rüyasının Gerçeği, İki Kolunu Açsan Kocaman Parlayan Şeyler... Ay yeter. :) Tatlı ama değil mi? Sevdim. Sadece başlıkları için bu yazıları paylaşacaktım. Sonra onları yeniden okuduğumda, çok değil birkaç (hadi en fazla üç) yıl önce yazmış olan ben onların tamamını okumaya dayanamadım. Belki yine yayınlarım ama artık zaman aşımına uğramışlar. Aralarda anlamlı cümleler seçebildiğim, biraz sevimli, biraz buruk, hafif de çatlağımsı yazılar. O çatlaklardan yer yer kendi sarkastik mizahıma uygun kelime oyunu kökenli şakalar yapmışım, yer yerse üzgün olduğumu yazmışım. Üzgün olduğumu ne kolay yazmışım; aslında en çok bunu sevdim ve bu nedenle de onları yeniden paylaşmanın anlamı yok gibi geliyor.
Bu durum eski günlüklerimi okurken hissettiğim hisse yakın bir his verdi bana. Hatta çok yakın bir his. Sadece daha mecazlı, daha ''çabalı'' yazılar o kadar. Bir de tabi okları gösterdiğim özel bir kişi veya olay\ duruma yer vermemişim. Sadece ne hissettiğimi ve ne düşündüğümü yazmışım. Bunu da sevdim ve bu nedenle de, evet, onlar zaman aşımına uğradı. Aslına bakarsan onları vaktiyle bile neden yazdığımı anlayamayan bir yanım var. Sana son yazılarımdan birinde, lise mezuniyet fotoğrafımdaki halimle fiziksel olarak benzediğimi söylemiştim ama belki de tam da bunu söylediğim için aslında hiç de, evet açık açık fiziksel olarak (ki doğalı budur kaç yıl geçti üstünden) değiştiğimi fark ettim. Benzer noktalar olsa bile, aslında çok değiştiğimi fark ettim. Yüzümün ve bakışlarımın daha olgunlaştığını. Bunu sevdim. Olmak istediğim genç kadın gibi görünüyorum. Bunu düşünmek tuhaf. Aslında onun yaşamını, o büyümüş genç kadının yaşamını kurmak için de umuttan daha sağlam bir inanca sahibim bu sıralar ama... Bilmiyorum, tam da bu inancı sahiplendiğim günlerde çoğunlukla dışsal kaynaklı içimi ezen hisler hissederim. Belki de yıllar boyunca yazdığım güzel başlıklı tuhaf yazılarımı da bunun için yazmıştım. Bu hisleri göstermek için değil hayır, öyle olsa ''tuhaf'' değil apaçık yazılar yazardım. Anlamak için olabilir belki ama sanmıyorum. Belki de paylaşmak içindir. Evet, paylaşmak içindi.
Çift yıldızlarım deyip durduğum şeyler gezegenlermiş yaaa. :) Venüs ile Jüpiter kavuşumu olmuş-muş. O günlerde ne yıldız, ne gezegen mektupları yazdım. Oysa tam da bir dilek dilekçesi gönderme zamanıydı. Dilekçe gibi olmasa da, yine bir çeşit günlük tarzında dilekler düşünmüştüm kabul. Dilek hikayeleri, işte düşündüğüm buydu. Yine de yıldızlarla konuşmadım. Belki de onlara küsmüştüm. Bu gece hava serin. Böyle havaları sevsem de, tam da böyle havalarda yıldızlara gereksinim duyarım. Yıldızlara yıldız mektupları bırakmaya ilk kez başladığımda on beş yaşında bile değildim. Sekizinci sınıfın yaz tatiliydi sanırım. Yıldızları ilk kez o yaz tatilinde mi çok sevmiştim bilmiyorum (ki çocukken de yıldızları severmişim aslında) ama onlara ilk kez o zaman başlayacak şekilde ve korkunç bir şekilde gereksinim duymuştum. Aklımda bir düşünce vardı, bu düşünceyi hep kendime sakladım. Artık kendime saklamakta bir anlam göremiyorum. Bunun için fazla büyümüş olmalıyım.
Bir yıldız seçerdim. Diğerlerinden pek de ayırt ediciliği olmayan, hatta belki bazen en görmek için çabaladığım küçük bir yıldızı seçerdim. Bazen de büyük bir yıldızı seçebilirdim tabii. O an hangi yıldız beni seçerse, belki de ben de onu seçmiş olurdum; bu konunun aslını asla öğrenemeyeceğim. Sonra o yıldızla içimden biraz konuşurdum. Belki biraz sonra gözlerimi kapatırdım ve bana iyi hissettiren bir şeyi hayal ederdim. Tüm bunları bir yıldızla paylaşmazdım hayır. Tüm bunları, o akşam veya gece dünyanın herhangi bir noktasındaki o yıldızı veya direkt olarak yıldızları izleyen herhangi bir başka kişiyle paylaşırdım. Dünyanın bir yerinde tam da benim yıldızları izlediğim gibi yıldızları izleyen biri var, diye düşünürdüm. Hatta belki de o da benim gibi üzgün, yalnız veya mutlu. Belki o da bir yıldız seçti ve onunla içinden konuşuyor. Evet tam olarak böyle düşünürdüm. Yıldız mektuplarımı böyle yazmaya başladım. Bunu özellikle de yazları sürdürdüm. Ama sonra, ben de bir mektup almak istemiş olmalıyım. Benim için yazılmış bir yıldız mektubu. Böylece bir kış yıldızı belirlemiştim. Belirli bir yıldız, öyle herhangi bir yıldız değil. Benim kış yıldızım. Çok uzakta bile olsa hep orada duran bir yıldız. Sonra mektuplar önemini yitirdi, yıldız da.
Geriye sadece ben kaldım. Bundan olacak, eski bir yazımı okuduğumda kalbimde hüzün hissediyorum. Yıldız mektubu yazan bir kızın hislerini satır aralarından okuyabiliyorum. Sanki kelimelerimin gölgesi ikinci bir görünmez yazı oluşturmuş da, bu yazı yıldızların dilindenmiş gibi duyularımla sezilerim arasında kalmış bir hal görüyorum. Bunu hem seviyorum, hem sevmiyorum. Yine de benim için anlamlı olduğunu görebiliyorum. Hatta bazen kendi yıldız yazılarım bana da ilham oluyor. Geçen zamandan sonraki bana. Bunu da bazen seviyorum, bazen sevmiyorum. :) Sana yine Yıldızların Sesi Olsa Nasıl Olurdu, şeklinde bir yazı yazmak istesem de... Belki de sadece eski yazımı yayınlamalıyım diye düşündüm. O yazımı bu yıl yazmış olsam da, ne tuhaf, sadece iki ay içinde yıldızların lisanını anlayamaz olmuşum gibi bu yazıyı bir daha yazamam. Belki de bir kere yazılmış bir yazı bir daha yazılamaz. Olabilir; ancak emin değilim.
İşte, bahsettiğim başlığını sevdiğim akıl yürütme yazım:
Acaba yıldızların sesi neye benzerdi?
Acaba yıldızların sesi neye benzerdi? Uzun yaz gecelerinde yaptığım yıldız sohbetlerinin tek taraflı olmadığını kalbime doğan ışıkla birlikte pek çok kez anlamıştım. Buna karşın bu ışık, öyle sessiz bir derinlikle parlardı ki içimde, onun rengini ayırt edemezdim. Yıldızların seslerinin rengi kaç farklı tona yayılabilir, bu benim gerçekten merak ettiğim bir şey.Bana karşı en suskun olan yıldız, uğruna açık mektuplar yazmayı göze aldığımdı. Onun parlaklığının donukluğu, bana söyleyebileceğim binlerce farklı şarkıyı hissettirdi. Buna karşın onun bir şarkı söylediğine inanmam malesef ki mümkün değil. Kendisine kış yıldızım adını takmamın sebebi bile belki de budur: Kışın sisinde bile seçebildiğim ancak soğuk bir parlaklıkla düşündüğüm yıldızım.
Yazın izlediğim açık gece göğü ise oldukça canlı ve renkli sahneler oluşturur. Özellikle de seslerin kaybolduğu anlarda yıldızları hissetmek kolaylaşır. Düşünceler beni terk ettiğinde, onları hissedebilirim. Hatta bazen, onların tek tek parlaklıklarına yayılan hayranlık nidalarım, belki de gezgin Ay'ın da bir dost oturmasıyla, şenlenir. Öyle ki, bu neşeli oturmalara çoğu zaman bloğumun okurlarını da davet ederim. Parlaklığını işittiğim her bir yıldızın sıcak alevinden kelimeler örüp yıldız yazıları yazdığım zamanlar birkaç yıl öncesinde kalmış gibi görünüyor.
Tek bir yıldız seçip ona mektuplar göndermektense, pek çok yıldızın ışığını dinlemek, çok daha ilham verici itiraf etmeliyim. Parlayan her bir yıldız, canlılığının yaşam alevini yaşarcasına dünyanın derin mavisinin karanlığında dansını sürdürür.
Güneş'in bizi her akşam kendi halimize bırakıp nereye gittiğini, küçük Ben olduğum zamanlarda merak ederdim. Bizlere gecenin ruhlarını gösteren bu karanlık, en parlak yıldızımızı nereye saklıyordu? Veya Güneş, başka bir dünyanın karanlığında parlamak üzere denizler altındaki çocukluk evine mi dönüyordu? Belki de Güneş'in iki tane evi vardı: Gündüz evi ve gece evi olmak üzere.
Yıllar evvel -çok da değil- bir gece ansızın bir film izlemiştim. Bu filmde göklerdeki evinin sonsuz bahçesinden dünyaya düşen bir Yıldız Kadın'ın yaşadıkları anlatılıyordu. Bu Yıldız Kadın aslında filmin ilk çeyreğinde ortalarda gözükmüyordu (en azından öyle anımsıyorum), hatta başrol değil de, hadi ikinci başrol oymuş gibi görünüyordu. Gönlünün Muradı'nı arayan genç adam, ilk başroldü, tabii görünene göre. Peki o halde... bu Yıldız Kadın'ın ''gönlünün muradı'' neydi? Eve dönmek? Pek tabii çok mantıklı ve mümkün. Öyleydi. Bu Yıldız Kadın, düşerken yaralanmıştı ve canı acıyordu. Üstelik onun peşinde olan bir sürü menfaatçi dünya varlığı vardı.
O filmi izlerken çok hoş hislerle dolduğum aklımda. Hatta filmin son sahnesinden sonra gitmiş yıldızları izlemiştim. Filmi muhakkak -başta kendi sonsuz okyanusum olan (eski) bloğumun okurları olmak üzere- birilerine anlatmışımdır. Zaten bu kadar bayıldığım, evet bayıldığım!, bir filmi birilerine övmemem mümkün olamazdı. Hatta instagram hesabımda bile paylaşmıştım. Bu filmi mutlaka herkes izlemeliydi! İsmi mi? Stardust (Yıldız Tozu).
İlginçtir, o filmi yalnızca tek bir kez izledim. Çok sevdiğim filmleri bile hiç tekrar tekrar izlememişimdir. (Sadece Amelie bu genellememin dışında). Olsa olsa 3 kere anca izlerim sevdiğim bir filmi. İzlenecek o denli çok film vardır ki, çok seviyor olsam ve yıllarca dilimden düşürmesem bile, o çok sevdiğim filmleri yeniden bir ziyarete gitmeyi çok görürüm... Acaba korkar mıyım? Yani... Bu çok sevdiğim, hatta bayıldığım!, filmleri tekrar izlemeye korkan bir yanım mı vardır? Ondan mı izlemem? Biliyor musun... Nedeni gerçekten bu değil, ana neden asla bu değil ancak yine de... Bu da olabilir. Çok sevdiğim bir filmi yıllar sonraki izlememde bir daha o kadar çok sevmezsem, evet üzülürüm.
Şu an okuduğum kitap bu filmin uyarlandığı kitap olan Neil Gaiman'ın Yıldız Tozu isimli kitabı. Hani bazen bazı kitapları okurken şöyle göğüs kafesimizin sol üst kısımları civarında bir yerde ışıltılı parıltılı bir his belirir ya, işte, bu kitabı okurken öyle hissediyorum. Keyifli bile yeterli bir ifade değil. Belki de, büyülü olarak tanımlamalıyım. Evet, sihirden oluşan bu öyküyü okurken, kendimi yıldız tozlarıyla sarmalanmış gibi hissediyorum ve bence bu çok doğal!
Bu kurgunun içinde dolaşmayı isterdim sanırım. Duvarın ötesindeki sınırsız peri diyarında gezinmeyi mi isterdim acaba? Aslında... biliyor musun, hiç sanmıyorum. Bu peri diyarında karşına ne çıkacağını kestiremiyorsun, labirent gibi. Duvarın iki diyarını birleştiren gökyüzündeki bir yıldıza mı dönüşmeyi isterdim? Aslında, kuşbakışı olarak tüm olayları izlemek sanırım eğlenceli olurdu. Ama bu da çok pasif bir durum olurdu. Ah! Bu kurguya nasıl dahil olabilirdim bilmiyorum... Bir karakterin benliğiyle de olaylara dahil olmak istemezdim açıkçası. Çünkü her karakter kendisi olarak bu kurguyu yaşamayı hak ediyor. Hal böyleyken, onların yerine geçmeyi istemek bana, karakterin bedenini ele geçirmiş kötü bir ruhmuşum gibi hissettirirdi. Böööö!
Ben belki de, bu kurgudan çatallanan yeni bir kurgunun karakteri olmayı istiyorumdur. Kitabı okurken içimde beliren ''dahil olma'' hissi belki de sadece yeni bir kurgunun yıldız ışığı olmaya dair bir çeşit özenme halidir.
Bazen bir kurgusal karakter olsaydım ne olabilirdim diye düşündüğüm olur. Böyle, özellikle de ışıltılı bir şeyler okurken bu his zihnimde belirir. Bu hisle şekillenen bir düşünce çizmeye çalışsam da, insanın kendini tasarlaması zor bir durum. Yine de, bir yazarın elinden çıkmış bir Yıldız Kadın olmak, tüm kurgusal evrenler içindeki en havalı rollerden biri olurdu!
Kitabı okurken en çok da bu Yıldız Kadın'ın sesini merak ediyorum. Acaba yaz yıldızlarımın parlaklığının tınısı neye benziyor, bunu düşünüyorum.
Acaba yıldızların sesi neye benzerdi?
(07.04.26)
![]() |
| Yıldız Tozu (Resimli Edisyon), Neil Gaiman. |









