Akış, ne hoş kelime.

 

İnsanın kardeşinin büyüdüğünü fark etmesi tuhaf bir his. Onun taaaa doğduğu zamanları da hatırlıyorum tabi ama o zamanlar ben de çok küçük olduğumdan beni etkileyen esas kısım orası değil. Kardeşimin doğduğu zamanlara dair belli belirsiz hatıralarım bana yalnızca bir kardeşim olduğu fikrine olan bakış açımı gösteriyor. Beni asıl duygulandıran, onun ilkokul ve ortaokul yıllarındaki ilişkimiz. Ben üniversiteye giderken bile küçüktü, ne ara kocaman kız olmuş olabilir? Onunla sinemaya gittiğimiz günleri acaba anımsar mı? Sanırım sorsam, ''aaaa evet,'' der ve belki bana benim bile anımsamadığım birkaç detayı söyler. Sonra da belki gülüşürüz. Yine de o, kendisini ve aslında o yıllardaki bizi, benim gözlerimden görmemiştir. Beni bu mu duygulandırıyor, yoksa onun büyümesi mi? Bu noktada emin olamıyorum. Sanırım iki durum biraz iç içe.

Onunla olan kavgalarımız bile benden veya ondan kaynaklı değil de, üçüncü bir kişi veya olaydan kaynaklı olmuştur. Ona sanırım en son o çok küçükken, ben de çocukken gerçekten alenen kavga amaçlı yaklaşmışımdır. Hayatta kimseye kardeşime olduğum kadar hoşgörülü olmam. Kimseye, kızdığımda bile şefkatle bakmam. Onunla olan olası bir sorunumuzda sorun ondan mı kaynaklı, yoksa bir dış etkenden mi bunu düşünürüm. Ama bunu sadece ben düşünürüm sanırım. Bu, biraz yorucu olsa da... benim asıl içimi daraltan, sevgimi gösterdiğim her an, bunun bir dış etken nedeniyle bozulacağı korkumdur. Bu, kardeşimle olan ilişkimizi bile etkilemiştir. Belki de zamanla gerçekten koparız. Bazen bunu düşünüyorum. O, benim samimi sevgimi görmez; bense kendimi korumak için geri dururum. Belki roller zaman zaman tersine döner ama içimden bir ses, aramıza mesafelerin gireceğine emin. Bunun olmamasını dilerim. Çünkü bunun ihtimali bile gözlerimden birkaç damla yaşın süzülmesine neden oldu. 

Üst katımıza yeni evli bir çift taşınıyor. Komşumuz olacak kız, kardeşimle aynı yaşlarda (belki de aynıdır) ve hatta onunla adaş. :) Sanırım bu benzerlik de kardeşimin büyüdüğünü açık açık görmemi sağladı. O küçük kız hala gözlerimin önünde; öte yandan artık genç bir kadına dönüşüyor. Açıkçası doğum tarihi bana komik geliyor. O tarihte doğanlar bu kadar büyüdü mü yaaa... diyorum ama büyüdüler biliyorum. Belki sen de benim doğum tarihime aynı şeyi söylersin. İşte insan ancak kendi kişisel tarihini bilebiliyor. Bu noktada kendi kişisel tarihimi düşünüyorum. Bunu düşünmek benim için biraz hüzün barındırıyor. Tüm bu saydığım yaşamın doğal akışına dair durumlara sanki gerçekten bir dış dünyalı gibi yabancı hissediyorum kendimi. Instagramdan takipleştiğim eski sınıf arkadaşlarım ya evleniyor ya da bebekleri falan oluyor. Hayatlarını kurmuş olmalarıyla bile ilgilenmiyorum biliyor musun? Ben zaten hep, insanların statülerine veya maddi düzlemdeki ilerleyişlerine değil, bağ kurma biçimlerine dikkat kesilirim.

Her insanın kendi yolu olduğunu biliyorum. Dahası, her insanın kendi mutluluğu olduğuna inanıyorum. Ben kimseye kolay kolay gıpta bile etmem. Eskiden hele, hep, ''ben kendi mutluluğumu istiyorum,'' derdim. Bence hayatta herkese yetecek kadar mutluluk yolu mevcut, hatta sınırsız. Bu nedenle başkalarının yollarına bakıp kıyas yapmak bana saçma geliyor. Benim baktığım durum ise... dikkatimi çeken o tek durum ise, benim yabancı hissettiğim bir şey olduğundan dolayı ilgimi çekiyor ve bana kendimi, itiraf etmek gerekirse, eksik hissettiriyor. Eksiklik bile aslında artık doğru kelime değil. Zamanla içim dönüştü. Bazı konularda çok katı inanç ve hatta çok katı umutlara sahiptim. :) Bu nedenle bunların değişmesi yavaş ve çok acılı oldu benim için. Hala bence olması gerektiği noktaya evrilmediler ama her şey bir anda olmaz artık bunu biliyorum. Dahası, her şey insanın kendi elinde değildir ve her şeyi kendi başımıza kabullenmemiz de gerekmez. Belki de tüm bu yavaş ve acılı kabul süreçlerimin en başında bu temel gerçeği kabul etmeliydim: Yalnız başına yapmak zorunda değilsin.

Kendimi bazı hislere geç kalmış hissettiğim çok an oldu. Olaylara demiyorum, dikkat etmelisin, hislere dedim. Bu da bir yanılgıydı kabul ediyorum ancak artık değil. İnsanın daha sağlıklı bir düşünce yapısına gelmesi her zaman için daha iyi hissedeceği anlamına gelmiyormuş sanırım. Veya ben yine katı bir inancımı, aynı katılıkta başka bir zıt inançla değiştirmeye çalışıyor da olabilirim. :) Yine de bu katı inanç, doğru; biliyorum. Çünkü hayatta tek değiliz. Sadece bizim değişmemiz hiçbir şeyi değiştirmez. Bizim içimizin canlı kalmasının bile bir hükmü yok. Böyle değil derler ama böyle. Bunun böyle olmamasına en çok ben inanmak isterdim ama ben kendimi kandıramam. Belki de bu süreçte hayatta en çok kendimi kandırmaktan korkuyorumdur. Çünkü zaman kaybetmekten gerçekten korkuyorum. Kaçırdığım ve geri gelmeyecek onlarca his var! Daha fazlası... Daha fazlasını kaçırmaktan kaçınmam bana daha fazla hissedemeyeceğim hissi mi verir bilmiyorum ama umurumda değil. Çünkü ben zaten yeterince uzak, yabancı ve buruk hissediyorum.

Benim hayat yolum böyle miydi bilmiyorum ama böyle ilerledi. Kendimi suçlamıyorum. Bazı dış koşulları suçluyorum ama bu suçlamalarımı artık önemsemiyorum. Ne olmuş yani, ben de biraz boşvermeyi bilseymişim. :) Yine de burukluk orada. Geçmişe dönük değil; artık değil. Ama şimdiye mi ait bu burukluk, yoksa geleceğe mi bundan da emin değilim. Belki de aklımdaki o çok katı istek, o çok sınırları belli istek... yaşamak için tutunduğum şey, şeyler... İstediğim şekilde olmayacak. Üstelik bu istekler, geçmişin istekleri. Aslında ana sorun bu. Şimdinin isteği değilse o zaman sorun yoktur?? Hayır vardır. Burukluk. Benim hayatım kocaman bir burukluk. Hayatım mı böyle yoksa ben mi böyle hissediyorum artık ikisi arasında ayrım yapamıyorum. Ayrım yapmamın bir önemi var mı bundan da emin değilim. Öte yandan, aslında direkt bu konseptin önemi yok. Çünkü kabullerim zor da olsa, ittire kaktıra da olsa, değişti. O zaman neden bu kadar üzgünüm bilmiyorum. Acaba yine kalbim kırılmasın diye bu sefer başka bir inançla mı kendimi pışpışlıyorum diye düşünüyorum. Bunun sonucunda da aynı noktaya çıkıyorum: Bir önemi yok ve aslında bana buruk hissettiren şey de bir öneminin olmaması. :)

Aslında bir aylık planlayıcı ayarlamıştım. Hatta başkası olsa üç beş aya eski yazılarını yayınlardı sanırım. Bense üç günde işi bitirdim. :) Çünkü sadece bir gökyüzü yapmak istediğimi sana zaten söylemiştim. Sadece görmek istediğimi. Bir daha aynı yazıları yazamam. Benim çok fazla yazım vardı, 500'e yakın. Sadece kişisel yazılarımı kastediyorum. Bu blogda yazdığım kişisel yazılar. 79 tanesini yeniden yayınladım. İtiraf etmek gerekirse çoğunu üstten üstten okudum. :) Ama sonuçta onları yazan benim, ne yazdığımı biliyorum. Bazılarını ise iki üç kez okudum. Hepsini sevdim ve sanırım önemli olan da bu. Sonra bir niyet ettim. Bloğumu okuyacak sen, en çok hangi yazımı okumaya ihtiyaç duyuyorsan ona rastla diye niyet ettim sevgili okur. Tıpkı benim bir yıldızı puslu gökyüzünden çekip görüşüm gibi, o yazım sana görünsün. Ama gerçekten oku tamam mı, gerçekten oku.

Son birkaç yıldır yol arkadaşım sensin. Artık günlük yazmıyorum ve tamam bunu zaman gösterir ve iç dünyam değişebilir ama... yine de bir daha eskisi gibi sadece kendime yazabileceğimi sanmıyorum. Bir yol arkadaşımı sevdiysem, uzun süre ona yazabilirim. Ve ben, gördüm ki, sana yazmayı sevmişim. Yazılarımı tarih sırasına göre yayınlamadım. Başta sezgilerime göre ilerledim, sonra da hangi yazılarım önde dursun istiyorsam ona göre karıştırdım. :) Ortada ne tarih, ne genel bir anlam sırası var anlayacağın. Kaos dolu bir evren. Benim yazı evrenim. Yine de onun içindeki akışımı görebiliyorum. Dünyayı anlamlandırma çabamın dönüşümüne şahit olmak beni heyecanlandırdı. Belki de bu nedenle bu kadar bir anda hepsini yeniden yayınladım. Bir daha silmeyeceğim. Bunu sana değil, aslında kendime haber veriyorum. Gelecekteki bir günde onları muhtemelen yine silmek isteyecek kendime. Ama artık bunu yapmama gerek yok. Çünkü bu sefer, istediğim his titreşiminden doğdular. Önceden, onları okuyacak seni önceliklerdim sanırım. Sonradan, kendimi görmek için yayınladım. Şimdi ise, yolumu gördüm; akışımı. Akış, ne hoş kelime.

Tüm bu doğadan ve kozmozdan ilham alan yazılar, evet keyifli ama ben en çok da sana bu şekilde içimi döktüğüm anları seviyorum. Arkadaşım olduğun anları. Bunu fark ettim.

Belki de yabancı hissetmediğim bir hayat, çok yakınımdadır. İçimdeki bir his bana bunu söylüyor. Ben sadece şu an onu göremiyorum. Ama bir şeyleri deneyimlemek için illa da onu görmek gerekmez, değil mi?




Gün batarken ve doğarken.


Paylaşmayı en sevdiğim şey, gün batımlarıydı. En kendime has kalmasını istediklerim ise doğumları. 

Dün akşam ilk kez bunun tersini yaşadım. Gün batarken gördüğüm manzarayı saklamak istedim. Bunu hafızamla yapamazdım; çünkü bence hafızamızda sakladıklarımız, paylaştıklarımız veya paylaşmaya can attıklarımızdır. Bunu, daha görünmeyen, görünemeyen ve gösteremeyeceğim köşelerime depoladım. O an'ı kapsayan anları. Hiçbir şeyi tutmadan, o ana karışan renkleri izledim. Şimdiden bile silinen, sadece hisleri kalan renkleri. 

Bu, başlangıçta beni korkuttu. Çünkü onu bırakmak istemedim. Tüm o tonları, iç içe geçmiş farklı tonları, hepsini olmasa bile çoğunu saklamak ve kendimle birlikte taşımak istedim. Ana isteğimi hiçe sayıp her zamanki alışkanlığımla telefonuma uzandım. Ancak ya o renkler çoktan kuytu köşelerime çekildiğinden, ya da telefonumun külüstürlüğü nedeniyle fotoğraf makinesi de tost makinesine döndüğünden olacak; ekranda gördüğüm renkler ile gözlerimin birbirlerinden ayrıştırdığı tüm o renk katmanları arasında pek çok fark vardı. Tamam, o an elimde iyi bir fotoğraf makinesi olsaydı ona asılır ve gözlerle bakmanın nostaljisini bir anlığına bir köşede bekletirdim, ancak... Yine de o fotoğrafı da kendime saklamayı seçerdim.

Tüm o telefonuma uzanma, fotoğrafın açısını ayarlama ve çektiğim fotoğrafları beğenmeme sürecim benden gittikçe uzaklaşan renkleri alıyordu. Güneşin batışı anidir. Eğer dikkatini ona vermezsen, kalkıp gittiğini fark edene kadar havanın karanlığıyla baş başa kalırsın. Öte yandan, dikkatini kızıllıkların karmaşıklığında dolaştırdığında, gittikçe kararan göğün de o kızıllığın bir parçası olduğunu bilirsin.

En sevdiğim şeylerden biri, akşam göğünün bebek mavisine bürünmüş bulutsuz renginde tek tek belirecek yıldızları bulmaktır. Günün batışına biraz daha varken, böyle bir mavilikteki gökyüzünün altında uzun süredir dinlenmediğimi fark ettim. Dinlenmenin en sevdiğim halinin bu olduğunu. Bir şeyler geçiyordu aklımdan, sonra bir cümle. Ardından gittikçe kararan gökle birlikte en parlak olacak olanı parladı. Uzak yıldızlardan ilki. Acaba Venüs müydü diye düşündüğüm kısa bir an oldu (sanırım değildi, neyse). Bu konuda paslanmışım. ''Keşkeli'' bir cümleydi ve sanki o yıldız, onu duydu gibi hissettim. İlk etapta değil, bu his, ikinci keşkeli cümlemin hemen ardından parlayan ikinci yıldızla birlikte içimde belirdi. Yok artık, diyemeyeceğim kadar uzun bir süre o iki keşke, bebek mavisi akşama dönen gökte, bir başlarına parladılar. Bundan olacak, o gün batımını kendime saklayasım geldi. Benim ve o iki ilk yıldızın olsun istedim. Bir günlüğüne bile olsa.

(Sözümü tuttum, bugün yeni bir gün.)

Sonra tek tek diğer yıldızlar belirdi. Gökyüzü kararırken, bu anın her bir adımına şahit olmanın verdiği hissi yeniden anımsamak bana iyi geldi. Araya uzun zaman girdiğinde özlenen her şeyin yarım hatırası gibi, bu hissi sevdim. Böyle hisler bana eskiden sevdiğim şeyleri anımsatıyor. 

(Hala sevdiğim şeyleri.)

Dün sabah, gün doğumunu kuşların sesiyle gördüm. Günün doğumunu ilk kez onların sesinden görmek insanın kalbine narin bir sızı bırakıyor sanki. Neden bilmiyorum, bu sızıyı bir anlığına duymayı seviyorum. Bana kalbimin yerini gösteriyor. Bazen onların sesinin çağrısına uyuyorum, bazen uymuyorum. Dün sabah, sabah yıldızı kaybolmadan onu yakaladım. O benim en yeni eski dostlarımdan birisi. Hayatımın en ne yapacağımı bilmediğim üzgün gecelerine o doğmuştu. Güneşten bile önce, o. Bundan olacak, bu yıldız bana hep o narin sızıyı anımsatıyor. Sanki çok görmek istediğim bir şeyi aniden karşımda bulmuşum gibi bir his. O yıldıza asla bir yıldız mektubu yazmazdım. Çünkü o, bence, mektuba ihtiyaç duymadan bile anlar. 

Sabahlar, günün doğumları, tektir. Ancak bu tekliği gösterdiğin kişiyle paylaşabilirsin belki. Önceden, bu cümlelerle olmasa bile böyle hissederdim. Tekliği paylaşmak, ancak bir günün doğumuyla özelleşebilir gibi. Çünkü günün doğumlarıyla hep, gelecek umutlarımı paylaşmıştım. Safça ama kararlı bir yerden. Bunu anımsamak beni çok üzdüğü için, unutmaya karar vermiştim ama başaramadım. O yıldızla dost olduğum an, hepsi geri geldi. Engelleyemeyeceğim bir şekilde. Dün sabah o yıldızı gördüğümde bu nedenle irkildim. 

(Birazdan kaybolacaksın ama ben yine de seni seviyorum tatlı yıldız.)

En sevdiğim şeylerden bir diğeri de, gün aydınlanırken tek tek kaybolan yıldızları izlemekti. Önce bir yıldız, sonra bir diğeri karanlıktan bebek mavisine dönen gökyüzünde kaybolurken, ay benim şahidimdi. Bulduğum yıldızların kayboluşunun şahidi.

Şimdilerde ikisi yer değiştirmiş gibi görünüyor. Gün doğumlarını paylaşmak, batımlarını kendime saklamak istiyorum.

(04.06.26)


Tamam, bu bir gün batımı ama gün doğumu
fotoğrafım yok.


Oz Büyücüsü.


''Kesinlikle kaybolduk,'' dedi, ''ve Zümrüt Şehri'ne giden yolu zamanında bulamazsak asla beynimi alamam.''
''Ben de kalbimi,'' dedi Teneke Adam. ''Oz'a gitmek için sabırsızlanıyorum ve kabul etmelisiniz ki yolumuz çok uzun.''
''Biliyorsunuz,'' diye söze girdi Korkak Aslan hafifçe inleyerek. ''Bir yere varamadan sonsuza dek yürüyecek cesaretim yok.'' (Oz Büyücüsü, L. F. Baum\ sayfa: 86)


-Yazı, kitaba dair spoiler içeriyor.-

Bu, kitaptaki en sevdiğim alıntı. Kitabın her bir karakteri bir şeyi arzuluyor. Korkuluk beyni olmasını, Teneke Adam kalbi olmasını... Aslan cesaretli olmayı. Dorothy ise köpeği Toto ile birlikte Kansas'a teyzesinin yanına dönmeyi istiyor. Tüm bu isteklerinin gerçekleşmesinin büyük büyücü Oz'a bağlı olduğunu, bu yüzden de onun yaşadığı şehir olan Zümrüt Şehri'ne gitmeleri gerektiğini düşünüyorlar. Ancak gerçekte ne Oz büyük bir büyücü, ne de Zümrüt Şehri zümrütten yapılmış... Hepsi düzmece. Kendilerinde zaten var olan veya olağanüstülükler olmadan da elde edebilecekleri şeyleri isteyen bu karakterler, çıktıkları zorlu yolculukta aslında bir yandan içsel bir yolculuk da yapıyor ve kendilerinin farkına varıyorlar.

Kitapta en önemli ve zorlu isteğin Dorothninki olduğu vurgulanıyor: Eve dönmek. Hepimiz hayatımız boyunca bir şekilde ''evimizi'', kendimizi ait hissedeceğimiz yeri, ''mutluluğu'' arıyoruz. Bazen bir amaçta, bazen bir kişide, bazense elimizle kavrayabileceğimiz başka başka nice varlıkta. Oysa ev aslında hep başladığımız yerde. Yolumuz uzun, evet. Bu uzun ve sonsuzmuş gibi görünen yolda cevabı kendimiz bulamazsak asla başlangıç noktamıza dönemeyiz. 

Teneke Adam, Korkuluk ve Korkak Aslan'ı kandırmak sahte büyücü Oz için kolaydı. Çünkü onlara zaten sahip oldukları ama farkına varamadıkları şeyleri kendisinin verdiğine inandırdı. Onlar, Oz'un yalanı sayesinde isteklerini gördüler; aslında bakmadıkları yerde, içlerinde olduğunu. Dorothy ise farklıydı. Oz onun dileğini yalanlarıyla gerçekleştiremedi. Dorothy'nin isteği bir parmak şıklatmasıyla gerçek olabilecek bir dilek değildi. Bu dilek Dorothy'nin sahip olduğu bir şey olmasa da, var edebileceği bir şeydi. Güney'in iyi cadısı sayesinde Kansas'a dönme yolunun en başından beri kendi elinde olduğunu anladı Dorothy. Yürüdüğü tüm o yollar, atladığı tüm o tehlikeler; Dorothy'nin Kansas'a dönebilmesi için aslında katlanması gerekmeyen durumlarmış gibi görünüyordu. Dorothy yine de üzülmedi. Çünkü çıktığı yolculukta edindiği arkadaşları, bu yolculuk sayesinde isteklerine kavuşmuştu. Üstelik Dorothy de, arkadaşlarıyla birlikte yaşadıklarından sonra, gerçekten de ''evini'' bulmuştu.

Cevaplar çok yakında olsa da, onu bulabilmek için uzun, belki sonsuzluk kadar uzun gelecek bir yolda yürümek gerekebilir. İyi, güzel şeyler zamanla olur İlkay, tıpkı bir çiçeğin günbegün büyüyüp yapraklarını açması gibi. Emek, zaman ve istek gerekir. Yoksa o çiçek solar. Solmasını istemezsin, değil mi?

(16.05.21)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Bu fotoğraf bana ait değil ama çok sevdiğim birinin bana gönderdiği 
bir fotoğraftı. Normalde kendi çekmediğim bir fotoğrafı asla yazılarımda
kullanmasam da, onun attığı özellikle de iki fotoğrafı hep çok sevdim.


Bir çiçek.


Bir keresinde üniversiteden bir arkadaşım bana bir küçük sukulent hediye etmişti. Abartmıyorum; bu, hayatımda aldığım en güzel hediyelerden biriydi! Gerçekten mutlu olmuştum. Neden bilmiyorum. Belki ona daha evvel bitkilerle ilgili söylediğim bir şeyi hatırladığı içindir, belki de bana yaşayan bir şeyi verdiği içindir; ve belki de bu nedenle o an, arkadaşlığımızın nefes alıp veren ruhunu görmüşümdür ve onu sevinç olarak hissetmişimdir. 

İnsanlarla kurduğumuz ilişkiler de bence canlı. Tıpkı bitkiler gibi onları da fazla veya az sulamamak, yeterli miktarda güneş aldığından emin olmak ve bazı durumlarda toprağıyla özel olarak ilgilenmek gerekebiliyor. Bazı çiçekler çok narin oluyor ve onlarla özel olarak ilgilenmen gerekiyor. Bazı bitkiler ise o kadar da narin olmuyor ama sen çok narin oluyorsun ve bu sefer de bu nedenle bitki zarar görebiliyor. Sukulentim onunla yanlış ilgilendiğim için yavaşça ölmüştü. Öldüğünde çok üzülmüştüm.

Evde bitki olması insanın kalbine sevinç verir. Böyle olmadık bir anda, pat diye! Odada bir sümbül gördüm. Canlı, nefes alıp veren hoş bir lila rengi. İlk yaptığım şey onun yanına gitmek olmuştu. Tıpkı bir çocuk gibi onu yakından inceledim. Hayır, rengi güzel diye değil; nefes alıp veriyor diye. Sonra da kokladım. Koku: Ruhunun kanıtıydı. Bir şeyin ruhunu görmek insana sevinç verir. Böyle, kalbini çarptırır. Bir bitkinin, bir hayvanın, bir insanın... Bebeklerin, çocukların ve çocuk kalanların, tabii arada artık ''yetişkin'' olanların falan da. Belki bir yerin ve hatta zamanın. Bir de tabii, iki insan arasındaki bağın ruhunu görmek. Bunlar beni hep heyecanlandırır.

Anneannemin kendimi bildim bileli çiçekleri vardır. Sanırım hayatta en sevdiği şeylerden biri de çiçekler. Düşünüyorum da, sanırım onun çiçeklere olan sevgisi de beni heyecanlandırırdı. Sanırım, bu sevgideki ruhu da görebiliyordum ondan. Bir şeyi sevmek çok güçlüdür çünkü. Bu gücü ona bakan herkes görebilir. Sevgiye bakan. Tıpkı renkli bir çiçeğe bakmak gibi. Renkli bir çiçeğe bakınca herkes farklı bir şeye dikkat edebilir tabii. Renk, şekil, koku; belki biraz daha cins olanlar onun ruhuna falan da bakmaya çalışır? Ama her ne olursa olsun görünen şey aynıdır, bir çiçek.

Tek tek birçok şeyi sevebiliyoruz. Bazen sevecek spesifik bir şey arıyoruz. Bir amaç. Oysa, nedir ki amaç? Bence tüm bu sevilenlerin, tüm bu görülenlerin ve tüm bu ruhların toplamıdır. Bana bunu lila sümbülüm fısıldadı sanırım. Daha evvel sukulentimi duymamıştım; ama onu duydum.

(18.03.24)





Ay'ın bilmediği şiirler.


Ay'ın bildiği şiirleri düşünüyorum. Tüm bu çağlar boyunca onu yücelten, ondan korkan, ona hayran olan... bazen ondan, bazen onun tanık olduğu şiirleri.

Bulutların arkasında kaybolmuş bir gökyüzü, insana şiirler vermez. Böyle zamanlarda yeryüzü de fenalaşır, nefes alıp verişleri sıklaşır. Sanki hiçbir şeye mecali yokmuş gibi. Bazen de, sadece biraz dinleniyormuş gibi.

İnsanın hisleri ne değişken. Hislerim, ne değişken. Böyle zamanlarda yazması daha bir keyifli geliyor bana. Sanki bir bilmeceyi çözüyormuşum gibi. Hayır, tabi ki yazarken böyle gelmiyor ama yine de yazma hali keyifli geliyor. Yazabiliyor olmak ve bundan keyif almak. Sonuç ne olursa olsun, keyif almak.

Dün aldığım şiir kitaplarını biraz karıştırdım. İçimden bir soru sorup rastgele sayfa açmaya bayılırım. Böylece o şiirde farklı manalar mı bulurum acaba? Yok hayır. Yine de bazen, soruma göre, çıkan şiir yüzüme ekşi bir ifade verir. Bazense yüzümde güller açar ve o şiir en sevdiğim şiir olur! Tabi ki o anlığına canııımm.

Geçen alışveriş yazımda da yine milleti kendi çapımda zorbaladım... Ama ben, bir şiiri sadece ünlü olduğu için seven insanlara saygı duymuyorum biliyor musun? Hayatta çok daha mühim şeyler var tabii... ama yine de... Bir şiiri bile neden sevdiğini bilmeyen biri... Aman canım bana ne? Ama sen, bilirsin değil mi? Bir şiiri neden sevdiğini. 

Her farklı şairi, norm dışı şairi ve şiiri, bu nedenle savunurum. Kendi sesi olduğu için. Çünkü o şairler, kendi sevdikleri gibi yazarlar; sevdikleri, sevmedikleri, gördükleri ve düşledikleri her şeyi. Ve benim hayatta en çok saygı duyduğum şeylerden biri de bu sanırım. Kendi nedenlerini bilen insanlar. Bu insanlar başarılı bir şair olsunlar ya da olmasınlar, bu insanlar başarılı şairleri seven insanlar olsunlar ya da olmasınlar; neyi neden sevdiklerini biliyorlarsa, onlara saygı duyabiliyorum.

Ben bir şiiri neye göre seviyorum acaba? Biraz da çuvaldızı kendime doğrultayım. Ben bir şiiri, şiirin dokusuyla kendi içimdeki doku uyumlanırsa seviyorum. Bu şiir, başarılı bir şiir olsun ya da olmasın; hatta bir şiir olsun ya da olmasın... eğer ki onun dokusu ile benim dokum uyumluysa, onu severim.

Sevgili Ay'ın bilmediği bir şiir kaldı mı acaba? Ah ne yazık ki bu gece hava bulutlu. Öğrenemeyeceğiz...

(28.03.25)

 


Yağmurun Sesi.


Yağmur sesini dinlemeyi severim. Onun kendince soluklanma biçimleri vardır. Bazen sanki çok hızlı koşmuş da hızlı hızlı nefes alıp vermek istermiş gibi havayı yara yara zemine çarpar. Böyle anlarda sesini takip etmek zordur. Harareti dinleyicilerine de bulaşır. Dışarıda olanlar sabırsızca yağmurun dinmesini bekleyerek bir yerlere sığınır, evde olanlar evin sıcaklığının güvenliğinde ama yine de nereden geldiği belli olmayan tedirgin bir hal ile sağanağın yere ulaşan son öpücüğünün sesini duymayı beklerler. Bu bekleyiş kısa sürer; çünkü sağanak anlatacaklarını bir çırpıda haykırır.

Bazen, sanki rutin bir işi yerine getirir gibi akar taneler. Her bir tane, aslında birlikteliklerini tekrarlar: Biz yağmuruz. Taneler tek başına yeryüzüne indiğinde tenimize değen çisentiler bize bazen keyif verir, bazen tedirginlik. Bazen yavaşlatır, bazen hızlandırır. Bazen gülümsetir, bazen yüz ekşitir. Yağmurda yürümek, çisentilerin dürtüklemelerini hissetmek, insana canlılık verir. Yerküre bile canlanır, rahatlar, mayışır. Banyodan yeni çıkmış biri gibi güzelce kokar ve etrafa dinginlik bulaşır. Yağmurdan sonra hava dinlenmiştir.

Bazense hiç acelesi olmadan ama yine de bir amacı varmışçasına yerkürenin topraklarına yerleşirler ardı sıra. O zaman bu ses, tıpkı rahat bir koltuğa veya yumuşak bir yatağa ilk oturma anımızdaki gibi gelir. Gözlerini kapatmışsın da, bu sesin vücudundaki tüm kasılma ve tutulmaları esnetmesine izin verirmişsin gibi. Bu ses, hem çok dingindir hem de kararınca hareketli. Sana hareketin doğasını anlatır usul usul. Bak, der, sadece duy, dinlemek için çabalama, zaten duyacaksın rahat bırak ve böylece duy... Bu sesi dinlemek bana ayrı bir huzur verir. Çünkü doğaldır; tıpkı hareketin doğası gibi, kendiliğinden.

(26.05.25)

 


O, Sen ve Yolculuk.

 

Bazen bazı kitap karakterleri yanıma oturuyor. Sanki bir otobüsteymişiz de, birlikte yolculuk ediyormuşuz gibi oluyor. Aslında birbirimizi tanımıyoruz, belki de bir daha hiç karşılaşmayacağız. Ama o sıkışık trafik ilerlemezken o yanımda oturuyor ve bir noktadan sonra biz sohbet etmeye başlıyoruz. Ben hep susuyorum, o hep anlatıyor. O anlattıkça benim konuşmama gerek kalmıyor. Çünkü o ikimizin adına da yeterince konuşuyor. Onu merakla dinliyorum. Gözlerim satırlar arasında gidip geldikçe laf lafı açıyor sanki. O daha da hararetleniyor. Daha da derinlere iniyor. Ben dinliyorum, ben görüyorum ve ben bundan inanılmaz keyif alıyorum. 

Konuştuğun birinin seni anlaması özel bir olaydır. Ancak dinlediğin birinin seni anladığını sezinlemen. Vaov! İnanılmaz. Bazı karakterler bana bunu verir. Kitabından da bağımsızlaşır sanki. Hatta sanki, istese gerçekten yanıma gelebilir. Bir adım atsa mesela, sonra şu harfin üstünden hoplasa, şu satırdan uçsa... Ve işte yanımda. 

Bazı yazarlar böyle yazıyor. Biliyor okurunun onu dinlediğini. Yazarlar karakterlerine en başından en sonuna kadar güvenirler mi acaba? Yoksa bunu hiç düşünmezler mi? Karakter kendini var ettikten sonra işler kontrolden çıkar sanırım. Sonrasında kime ne o karakteri kimin dinleyeceğinden, elbet biri duyar onu. Çünkü artık o var. Onun bir varlığı var. Satırlar arasında, iki boyutlu; ancak onu gören biri çıktığında, işte can buldu. Sonra da okurunun yanına oturur. Birlikte yolculuk edersiniz. Nerede olduğunun bile bir önemi olmaz; sadece o, sen ve yolculuk vardır çünkü.

Bazen onu seversin, hoş biridir. İlk bakışta etkilenirsin. Bazen sevmezsin; çok sevimsiz, nemrut bir şeydir. Bazense dümdüzdür. Çoğu zaman en sevdiğimin bu sonuncusu olduğunu fark ederim. Her karakterin bir hikayesi vardır elbet. Ancak bazı karakterlerin hikayesi kendisinden bağımsız olarak dinlenilir olur. Özel bir bağ geliştirmeden okunur olur. Sonra bir bakarsın ki, aslında karakter seninle bağ geliştirmiş. 

Böyle karakterleri severim. Dinlemek isteyeceğim karakterleri.

(06.07.23)

 

Gizli Bahçe, Frances Hodgson Burnett.


Mutluluk, mutluluktur.


İnsanın hayal kurabilmesini sağlayan şey, bilgi. Ne o, şaşırdın mı sevgili okur? Pişştt. Evet, haklıyım. Bunu denedim ve onaylıyorum. Bir şeyi istemek için bir şeyi hayal etmelisin, bir şeyi hayal edebilmek için ise hayal edebileceğin şeyin olmasa bile, hayal edebileceğin şeyin parçaları hakkında bilgi sahibi olmalısın. Öyle bir şeyin mümkün olabileceği bilgisine, sahip olmalısın.

İnanca.

Ben, isteyemeyen biriydim. Kalbimin kırılmasından o kadar korkmuşum ki, içimden kendime bir söz vermişim: Hiçbir şey istememelisin... Buna o kadar çok inanmışım ki, bir şey isterken bile, bir şey istememe direncimi ''olmuyor işte'' mızıklanmamla gölgelemişim. 

Hayal bile kuramayan biri haline gelmişim.

Çünkü bilgiye sahip değilmişim.

Bir şeyi isteyebileceğim bilgisine mi... Evet temelde o ama...

İnsanlar çok şey isterler görünürde değil mi? Çok şey isteriz, keşke olsa deriz. Oysa acaba gerçekten ister miyiz ki?

Ben gerçekten istememeye karar vermiştim. Çok korktuğum için. 

Oysa insan, korkabilir.

Mutlulukların içinde kalp kırıklıkları vardır. Bir cam, aslında içerisinde kırıklık ihtimalini barındırır. Evet kırılmayabilir ama bir cam için, hep, kırılma ihtimali vardır. Buna karşın, cam camdır.

Mutluluk, mutluluktur.

(22.05.26)



Bazı karakterlerle toplaşıp sadece eğlenmek falan isterdim.


Kitaplar okuyor, filmler izliyoruz. Sonra belki onlar üzerine düşünüyoruz. Hatta belki o kitap veya filmler kimi zaman aklımıza geliyor. Sözgelimi, ınstagramda gezinirken :) veya birileriyle sohbet muhabbet ederken. Hatta belki, beni anlayanlar çıkacaktır, öylece oturmuş kendi kendine dalmışken bile. Ancak düşündüğümüz tam olarak ne oluyor? O kitabın\ filmin konusu mu? Karakterlerin eylemlerinin akışı, doğruluğu\ yanlışlığı veya havalılığı mı? Yoksa... edebi değeri veya psikolojik anlamı mı? 

Karakterlere, en azından genellikle, faydacı bir yerden bakma eğilimindeyiz değil mi? Onları sadece yazıldıkları kurgu kadarınca değerlendiriyoruz. Bunda aslında bir bakıma haklıyız da; çünkü onları ancak gördüğümüz kurgunun sınırları kadarınca tanıyoruz. Öte yandan bu karakterin de kendi düş ve düşün dünyası olduğunu unutuyoruz. Onun da, her ne kadar kurgu dahilinde bunu görsek de, bir benliği olduğunu aklımıza getirmiyoruz.

Geçen gün aklıma aslında yakınlarda okuduğum ama karakterlerine yeterince ilgi göstermediğimi düşündüğüm bir kitap geldi: Bitmeyecek Öykü. Kitaba bayılmıştım! Kitabı dikkatli okuduğumu, severek de okuduğumu söyleyebilirim ancak onu okudum ve bitti. Kitabı, onu okuduğum aralık ayının son günlerinde bıraktım. Zaman onun zihnimdeki izlerini yavaş yavaş (hatta şimdiden başladı) silecek ve geriye belki de sadece, ''o kitabı çok sevmiştim,'' cümlesi kalacak. Kitabın bana verdiği hoş his benimle kalacak ancak öte yandan karakterler zamanla benim için hiçliğe karışacaklar.

Bazı sevdiğim karakterleri toplayıp partilemek falan isterdim. Şöyle tematik partiler yapıyorlar ya (herhangi bir kurgusal evreni simgeleyen) bayılıyorum. Sanırım bazı karakterlerin neler yaptığını zamanla unutabiliyoruz ancak onların benliğimizle uyumlu gördüğümüz veya bize bir şeyler ekleyen ya da bizden bir şeyler çıkaran parçaları (tamam! bizi değiştiren parçaları) bizimle kalıyor. Böyle olunca da karakter bir şekilde bizden ayrılmamış oluyor. Çünkü içimizdeki bir yerle karakterde gördüğümüz bir yan biz bile belki fark etmeden birbirine kaynaşıyor. Bu nedenle de bazen bazı karakterleri düşünebiliyoruz ancak düşündüğümüz aslında çoğu zaman karakterin kendimizde saklamaya değer gördüğümüz parçası oluyor. 

Bu aslında gerçek yaşantımızdaki ilişkilerimiz için de geçerli. Birileriyle artık bir arada olmadığında bile onu ancak içinde seninle kaynaşmış (sadece olumlu olmak zorunda değil, olumsuz da olabilir) parçası kadar anımsıyorsun. Bu bakımdan acaba gerçekte kimse kimseyi gerçekten göremiyor mu merak ediyorum.

Bazen bazı karakterleri keşke ben yazsaydım diye düşündüğüm de çıkıyor. Bazen bazı karakterleri kurgu evreninden çekip çıkarabildiği için bazı yazarlara\ bazense senarist-yönetmenlere imreniyorum. Böyle karakterleri ben de yazabilirim veya daha iyi yazabilirim diye düşünüyorum. Bence tam olarak bu kalıpla olmasa bile kurgusal ürünleri tüketen herkes bir noktada bunu düşünüyor ki bu karakterleri benimsiyor ve bir bakıma onları zihinlerinde yeniden yaratıyorlar. Belki de insanın en ön plana çıkan özelliklerinden biri de budur. 

Bir karakterle bir araya gelme ihtiyacımı sanırım günlüklerime isim takarak bir şekilde gidermeye çalışıyormuşum. Böyle yaparak hem o karakterin en azından bazı yanlarıyla kaynaşıyor, hem de karakter ile kendimi bir şekilde ayrıştırabiliyorum. Anlatılarda yazar ile okur arasında bir noktada birleşim oluyor. Okur aslında kendisi kadarını anlam dünyasına katıyor. Yazar ne yazarsa yazsın, aklındaki gerçekliği her okuruna aynen aktaramaz. Dikte etse bile bunu yapamaz. Üniversitede bununla ilgili makale ödevleri hazırlamıştık veya ben hazırlamıştım. Metin yazar okur bağlamında bir şeyler, hey gidi. :)

Makale yazmayı açıkçası hep çok sevmişimdir. Bu işler tam benlik. Küçükken bile -o zaman bilgisayarımız yoktu- kardeşimin (evet benim bile değildi ahahah) oyuncak laptopunu alıp bir şeyler yazıyor gibi yapardım. Ondan da öncesinde 2.'cil dereceden sevgili kuzenimin anneannesinin evindeki ansiklopedileri karıştırır, bir çeşit araştırma görevlerini yapardık. Sahi... acaba o ansiklopedilerle nasıl oyunlar uydururduk? Hatırladığım tek şey cilt cilt dizilmiş o kalın kitaplar ve onları karıştırışımız. Hatta bazı sayfaları belli belirsiz zihnime kazınmış.

Kitaplar da belli belirsiz zihnimize kazınmış parçaların birleşimi gibi oluyor zamanla. Özellikle aktif olarak kitap okuyan insanlar bu durumu sıkça yaşarlar diye düşünüyorum. Çünkü bir yerden sonra artık okumak senin için alışkanlık falan da olmuyor. Benim için öyle en azından. Belki (benim takipçimsen) fark ettiğin üzere bazen çok fazla okuyorum, bazense hiç okumuyorum. Bu bende şey gibi çalışıyor biraz, susadığımda su içmek gibi. Bazen resmen içim kavruluyor, öyle zamanlarda delicesine okuyorum. Bazense, zamanım olsa bile, okuyasım gelmez. 

Bence bu da insanın içindeki parçalarla ilgili bir şey. Anlam katmanlarının yer değiştirdiği aşamalarda farklı anlatılarda gezinmek bana iyi geliyor. Ancak bir noktada durulup onları sindirmeye ihtiyaç duyuyorum ve aslında bunu bilinçli bir çabayla ve hatta bilinçli zihnimle bile yapmıyorum. Aslında benim gibi olan okurlarda okumayı alışkanlık boyutundan çıkaran da bence bu oluyor. Okumak daha doğal bir hale evriliyor. Çünkü sonuçta kendini bildin bileli okuyorsun, bu, yürümek gibi bir şey. Evet kaslarını çalıştırmalısın, sağlığın için yürümeyi alışkanlık edinmelisin ama yürümeyi seçmediğinde de yürümeyi unutmuyorsun. İşte, kitaplarla geliştirilen bağ da bir noktadan sonra böyle gelişiyor diye düşünüyorum. 

Acaba karakterle olan bağım da mı buraya evrilmiş ki? Her neyse. Yine de bazı karakterlerle toplaşıp sadece eğlenmek falan isterdim. Evet bunu isterdim. Onlardan bilgece öğütler veya sorularıma yanıtlar almayı değil, bazı sevdiğim karakterlerle sadece eğlenceli, keyifli, hoş vakit geçirmek isterdim. Bu arada Bitmeyecek Öykü kitabı sadece bir örnekti. Bu kurgunun fantastik dünyasının katmanları, beni benliğimdeki misafir odasına yerleşmiş diğer karakterleri düşünmeye itmiş olmalı. Buluşmak istediğim isimler başka kitap ve filmlerden\ dizilerden.

(10.02.26)


Healer (dizi)


Kuşlar ve Gıdıklayan Gerçekler Üzerine.


Kuşları çok seviyorum. Sanki, varlıklarıyla bile dünyayı güzelleştirmeye katkı sağlıyorlarmış gibi. Kuş deyince de, hangi kuş, sorusu akla geliyor tabii. Güvercin, keklik, baykuş... belki pelikan? Hatta karga! Ne?.. Karga gördüğümde eğer aramızda cam varsa çok heyecanlanıyorum ve içim pır pır oluyor. Aramızda cam yoksa da çok heyecanlanıyorum ama bu sefer içimdeki uçuş hızlanıyor. Sanki kalbimin kanat çırpması gibi. Pır pır... Por por? Par par? :)

Evet! Doğru tanımlamayı buldum. Kuşlar, kalbime kanat çırptırıyorlar. Her kuş farklı şekilde uçmayı öğretiyor sanki. Bazen, sanki, bir hedefe atılır gibi kendinden emin, bazen kandırdım der gibi aniden alçalıp yükselen bir süzülüşle... Hatta bazen kah yerde sekip kah birkaç karış yükselerek. Ama hep aynı: İstediği gibi. Bazı kuşlar bazı uçuş şekillerini daha çok seviyorlar. Belki de bu şekilde uçtuklarında daha fiyakalı göründüklerini düşünüyorlardır. Sonuçta fiyakalı görünmek güzeldir, cesaret verir. Peki yeteneğimizi gösterdiğimiz anlar, en fiyakalı halimiz midir? Yoksa en fiyakalı halimizi mi yeteneğimiz yaparız? Kuşlar buna yanıt veremiyorlar ne yazık ki. Hem, onların böyle gereksiz sorular üzerine düşündüklerini sanmıyorum. Düşünmek yerine sadece uçuyor olmalılar.

Vaktiyle anneannemlerin bir muhabbet kuşu vardı. Ben ilkokula gidiyordum. Ona dair hatırladığım üç şey var: 

1) Maviydi ve adı da yaratıcı bir şekilde Boncuk'tu. 

2) Çok zeki ve konuşkandı. Bunu hatırlıyorum, çünkü kelimeleri hızla kapardı ve sanırım bu beni eğlendiriyordu.

3) Güvendiği insanların kafasına, omzuna konmayı severdi. Babamla bir fotoğrafı bile var.

Onu sanırım en çok teyzem severdi. Boncuk'un ölümü trajikti. Belki de onu şu anda bile hatırlıyor oluşumun sebebi budur. Öldüğünde teyzemin çok fazla ağladığını ve hatta evin arkasında ona bir mezar kazdığımızı hatırlıyorum. Ben sadece şaşkındım ama teyzemi anlamış olmalıyım. Ben de küçükken balıklarımdan ayrı düştüğümde benzer bir his deneyimlemiştim. Aynısı değil belki; ama benzer. Bu nedenle, bir hayvanı sahiplenmeye hep çekindim sanırım. İşin içinde başka nedenler de vardı tabii. Aslında bundan çok sonrasında eeeennn büyük hayallerimden birisi Mrs.\ Mr. Aomame ile birlikte yaşamak olmuştu. Niye ''-du\ -tu'' diyorsam, hala böyle bir hayalim var. Bu hayalimin gerçekleşmesine biraz var; ama yine de orada. Bak sana da gösterdim işte, bir yıldız gibi parlıyor. Gördün mü? Sonuçta, yıldızlara bakarken onların ne kadar uzakta olduğu fikri ilk aklımıza gelen şey olmaz. Çoğu zaman? İlk olarak parlaklıklarına bakarız. Nasıl da gecenin içinde asılı durduklarına. Hayaller de böyle. Nasıl da asılı duruyorlar, değil mi?

Acaba kuşlar isteseler gökyüzünde asılı durabilir miydi? Ah! Bu ne çocukça bir soru! Neden ''saçma'' diye düşündüğümüz fikirler için bazı durumlarda (kimi zaman çoğu durumda) ''çocukça'' deriz ki? Bence çocuklar en mantıklı düşünen insanlardır. Mesela bak geçen gün herkes hurraaa diye otobüse koştururken arkamdan ince bir ses yükselmiş ve yanındaki muhtemelen abisine ''neden insanlar sıraya girmezler ki'' demişti. O an bu ince sesin somurtuşuma çarptığı andı ve bu çarpış beni gıdıkladı. Sonra da gülümsedim.

Kuşlar da beni gıdıklıyorlar. Aman canım, dudaklarımı gıdıklıyorlar işte. Ama hepsi değil... Özellikle de bir kafesin içinde sıkış tepiş satılmayı bekleyen kuşları görünce içimi öfkeyle karışık bir hüzün kaplıyor. Çünkü kimse bunu hak etmez! Hiç kimse ve hiçbir şey. Zaten kafesler onlar için çok hüzünlü yerler olmalı. Bir de öyle sıkış tepiş olduklarında, sanki neden orada kısılıp kaldıklarını anlamak ister gibi bir o yana bir bu yana hopluyorlar. Tabii yeterli alanları varsa! En değerli varlıkları öylece bekliyor sırtlarında... Kullanılmadan. Keşke hepsini özgür bırakabilsem diye düşünüyorum ne zaman bindiğim otobüs o kuş dükkanının önünden geçse.

(23.01.24)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.




Popüler Yayınlar