Yıldızlar.

 

Gecenin rüzgarı öyle tatlı ki. Tenimi okşayışını seviyorum. Sanırım bu hayatta en çok, rüzgarı seviyorum.

Yıldızları her gün izlediğimde onlara duyarsızlaştığımı fark ettim. Dün gece onları izleme yerimi biraz değiştirmiştim. Rahat bir yer değildi ancak tüm o yıldızlar benden biraz uzakta, tepemdelerdi. Onları kafamı kaldırarak izlemek, onlarla arama mesafe koyuyor. Açıkçası bu hissi sevdiğimi fark ettim. Onları uzaktan izlemeyi. Yıldızları, benden daha güçlü varlıklar olarak hissetmeyi.

Yıldızlarla bakış mesafem hizalandığında, onlarla dost oluyorum. Aramızdan su sızmıyor bu doğru. Birbirimizin içini dışını çok iyi biliyoruz. Bir gün diğer güne ekleniyor ve biz birbirimize alışıyoruz. Bu, aramıza görünmez mesafeler koyuyor. Artık yıldızlarla aramdaki mesafe, aramızdaki bağdan geliyor. Bu bağ öyle içli dışlı bir şekle bürünmüş ki, zamanla tüm alanımızı kaplamış. Bir yıldız gezgininin ihtiyacı olan boşluk, ne yıldızlara ne onun ziyaretçisi olan bana kalmış.

Yıldızları bu gece çok özlediğimi düşündüm. Bu his içime ani bir farkındalıkla geldi. Onlara ne anlatmak istemiştim bilmiyorum. Belki de onları farklı bir noktadan izleyecek olmanın heyecanıydı bana bu özlemi getiren. Yıldızlar bir anda kalbimde çarptı. Tıpkı sevdiğim birilerinden uzakta, gurbette bir başımaymışım gibi hissettim. Özledim, çok özledim.

Bu özlemin nedenini anlayamadım. Bu ani özlemin nedenine bir bahane uyduramadım. Belki de gerçek neden, bir bahanenin karmaşıklığından çok daha basitti. Neden, onları farklı bir noktadan izleyecek olmanın hissettirdikleri olmalı. Onları yeniden, taze bir bakışla görecek olmanın heyecanı.

Tüm dünyayı (ah hayır güzel olan bir kısmını) sadece yıldızları yeniden ve yeniden bir dünyanın dönüşünde keşfetmek için gezmek isterdim. Her gittiğim yerden bir yıldız seçerdim. Benim yıldız koleksiyonum, işte böyle oluşurdu.

Bunu hep biriyle yapmak istemiştim. Bu isteği sistemimden yavaş yavaş attım. Bir zehri atar gibi hissettiğimi itiraf etmeliyim. Bu kadar güzel bir istek neden bir zehre dönüşür bilmiyorum. Bunu anlamak benim için bile güç. Belki de çok hissettiğimden. 

Artık yıldızlara haksızlık yapmıyorum.

Belki de bu nedenle kendime de haksızlık yapmıyorum.

Bu gece yıldızları izlemedim. Geçtiğimiz haftalarda onların belirdikleri ilk anları izlemeye açlık duyuyordum. Bunun adı gerçekten açlıktı. Sadece tek bir kez onların kayboluşunu izlemek istemiştim. Ama o gün gökyüzü bulutlarla örülü bir pamuk tarlasıydı. Bu bulutlar beni hem şaşırttı hem de içime dokundu. Dua etmiştim. Acaba ne söylemiştim? Birçok şey ve ağlama. Hayır bu duanın başka birisiyle bir alakası yoktu. Bu, benimle ilgiliydi.

Her zaman hepsi benimle ilgiliydi.

Bazen yıldızları bırakmayı hiç istemiyorum. Onlarla buluşurcasına gözlerimi gökyüzünde gezdiriyorum. Yıldızları izlemek, bulutları izlemekten farklı. Bulutlar, özellikle de aheste gündüz bulutları, yaşamın akışıyla ilişkili gibi geliyorlar bana. Onlara bakınca keyifleniyorum. Yedi yaş yanım kafasını arkaya atıyor ve bulut denizini seyrediyor. Hatta belki bazen o denizde ilerlemeyi düşlüyor. Farklı farklı şeyleri sandalı yapıyor ve bulut denizinde usta bir kaptan oluyor. Yıldızlar ise... bilmiyorum. Belki de bilmediğim için bu kadar hissediyorum.

Sen yıldızları seviyor musun? Ben hiç yıldızları çok seven biriyle tanışmadım. Bazen, hayatım boyunca, bunu özlediğimi sandım. Belki biraz, biraz bunu merak eden bir yanım olabilir. Yıldızları çok seven birini görmeyi merak eden bir yanım. 

Ben acaba neyi özlüyorum? Bu, benim için hayatımın en büyük gizemi (şşşş).


G.H.'ye Göre Çile, Clarice Lispector.


Başka bir şey olur.

 

Bugün gerçekten şanssız bir günümdeydim. Normalde bu tarz bir etiketleme yazmaz, hatta bundan kaçınırım ancak sanırım hem bu durumu biraz üzerimden atmak ve içselleştirmemek, hem de sinir bozucu küçük küçük pek çok olayın beni bunaltmasının ardından yaşadığım silkelenmeyi not düşmek istiyorum.

Sabah güne pek de hoş başlamamıştım. Ancak yine de güzel bir kitap gün içinde beni kendime getirmişti. Clarice Lispector'un G.H.'ye Göre Çile isimli kitabına başladım. Aynı bölümü iki kere okudum. Bunu bölüme doyamadığımdan yaptım. Kaçırdığım bir satır olduysa, ikinci okumamda o satırı da içime çekeyim istedim. Nitekim o ilk bölümü bir üçüncü kez de okusam eminim ki yeni bir cümlenin altını çizerim.

Kütüphaneden kitap okumayı çok seviyorum. Böylece farklı farklı pek çok kitabı okuyabiliyorum. Hızlı ve çeşitli okuduğum için benim okuyacağım kitaplara bütçem yetmez. Büyük şehirlerden birinde yaşamanın faydalarından biri de kütüphanelerinin olması gibi görünüyor. Ben genelde şehir içindeki en büyüklerinden olduğunu düşündüğüm bir kütüphaneden okumalar yapıyorum. Bir  de açıkçası o kütüphaneyle yıllar içinde duygusal bağ geliştirdiğimi düşünüyorum. Özellikle çağdaş edebiyattan eksikliklerinin olduğunu söylemek mümkün olsa da, yıllardır aynı kütüphanenin gelişimine tanık olmuş bir okur olduğumdan haklarını yiyemem, bunu istemem de. Son 7-8 yıldır kitap çeşitliliği konusunda hep pozitif yönde bir gelişim görüyordum ancak özellikle de eski binalarının restorasyonuyla birlikte yeniden eski yerlerine taşınmaları kütüphaneyi her anlamda daha modernleştirdi ve bu durum kitap çeşitliliğine de yansımış gibi görünüyor. 

Kütüphaneden kitap alırken en sevdiğim durum, rafların arasında gezerken o an ilgimi çeken kitapları bulmak, incelemek ve belki ödünç almak. Tabi ki aklımda belirli yazarlar ve bu yazarların okumak istediğim belirli kitapları oluyor ancak ben o anda raflar arasında dolanırken merak duygumu daha ağır bastıran kitapları seçmeyi seviyorum. Tabi ki -ve malesef- istediğim kitapların hepsini kütüphanede bulamıyorum. Öte yandan kütüphane kitaplarının üstünde kalemle işlem yapamam. Ancak kendi kitabım olduğunda -evet o kitaplarının sayfaları incinecek diye acımayan okurlardan biriyim- kitaplarımın altını çizmekten gocunmuyorum. Hatta söz konusu kitaptan etkilenmişsem; satırları çiziyor, yıldızlar atıyor, notlar alıyorum. Bence zaten kitaplar bunun için var. Her okurun okuma şekli kendine özeldir biliyorum ancak kitap incinmesin diye direnmek bana düşünceleri incitiyormuşum gibi hissettiriyor. Bu nedenle de kitap tamamen bana aitse satırların altını hunharca çizerim.

G.H.'ye Göre Çile'yi de böyle okumaya başladım. Bol alt çizmeli. Bazı yerleri not aldım. Sanırım gün içinde zihnimin arka planında da benim için bu -altını çizdiğim ve (henüz) çizmediğim- satırları zihnim birkaç tur nöronlarında döndürmüş ve yeni bağlantılar kurmuş olmalı. İlerleyen yazılarımda ne düşündüğümü ben dahil hepimiz görebiliriz belki emin değilim (yazı tarzım ve yayın tarzım değişim aşamasında gibi hissediyorum).

Anlayacağın(ız) güne nahoş başlamamı güzel bir kitapla çoktan telafi etmiştim. Buna karşın başlangıçta fark etmediğim küçük olaylar toplanıp beni sinirlendirdi. Öncesinde sapına bile dokunmadığım bir fincanın sapı kendiliğinden (bakın gerçekten kendiliğinden) kırılıverdi. Fincanın kırılması değil de, anlam veremediğim bir şekilde kırılması bana soldan soldan ya sabır getirdi. Neyse, dedim, neyse başka işlerim var. Ancak o işim de saçma bir şekilde uzadı ve bir dizinin bölümünde bu sahneleri görsem bile ''ne alaka'' diyeceğim şekilde zorlanarak çözüldü. Ardından (havanın sıcaklığı beni yeterince bezdirmişti) pantolonumun kumaşı söküldü. Bu sonuncu bardağı taşıran son damla oldu vallahi. Üstelik en sevdiğim pantolonlarımdan birinin başına bu geldi! Olayı uzun uzun yazmayacağım ama olaya vesile olan kişiye bile kızmadım; çünkü bugün gerçekten küçük görünen ama art arda yaşanınca bu ne be dedirten olaylar yaşadım. 

Pantolonum muhtemelen hiçbir zaman eski haline dönmeyecek... Aman be böyle de giyeceğim öyle de giyeceğim kime ne! Aaaaa :) Ama gerçekten fincana da pantolona da üzüldüm. Çok, afedersin, aptalca olaylar yaşadım çünkü. Gerçekten, izninle, bu ne be!

Yine de içten içe sinirlenmedim veya tadım da anlık kaçmaları dışında gayet yerinde. Bugün, belki sıcaktan ve uykusuzluktan, zihnim bulanıktı. Tüm bu ''minik'' talihsizlikler ise zihnimi netleştirdi. Sanırım otobüste de bir şeyler düşündüm ancak ne düşündüğümü hatırlamıyorum (yorgunum). 

Sadece... Galiba nasıl biri olduğumu nihayet anladım. Bugünün bana ilk katkısı bu oldu. İkinci katkısı ise bırakmam oldu. İçimde yer etmiş bir eski kabulün artık benimle tüm bağlarının eridiğini anlayıp artık bununla ilgilenmemem.

Bir gün içerisinde pek çok şey barındırabilir. Aslında yaşam çok basit değil mi? Bu anlattıklarımdan bu çıkarımları yapmamış olsam da, şimdi bunu gördüğümü görüyorum. Yaşamın ve onu yaşamanın, özünde çok basit olduğunu. Gündelik uğraşlar ve işte gün bitti. Belki en sevdiğin pantolonunun başına bir işler geldi ve asabın bozuldu ama sonra kime ne be dedin ve istersen o pantolonu yeniden giyersin, istersen giymezsin. Aynı şekilde bir fincan kırıldı ve çöpe attın, bu kadar. İşlerin zar zor oldu ve tepen attı ama oldu mu oldu. Olmasa ne olurdu, olmazdı. :) Başka bir şey olurdu. Hayat biraz böyle değil mi?

Bu olmazsa, başka bir şey olur.

Belki de şans dediğimiz olayın özü de burada. Küçük sapma anları sana iyi talih de getirebilir kötü de. Bunlar anlara bağlı değişir. Minik seçimlerine bağlı. Bazen de olacağı olan olur. Kırılacak bardak kırılır. Takılacak pantolon takılır bir yerlere. 

Bir de bugün içimdeki eski bir kırgınlığımı duyumsadım. Aslında artık beni etkilemeyen çok şey var. Sanırım eski kabullerini tutan benliğimi salmak beni yoran asıl durumdu. Onun önemsediği şeyler yorucuydu. Eskiden, çok yakın bir zamana kadar bile, gerçekten de hayatı kendim için zorlaştıracak şekilde bir şeyleri tutuyordum. Aslında önemsemediğim şeyleri. O halde neden tutuyordum? Bir şeyi tutmak için mi? Bir noktadan sonra evet, onları bırakmamak için tutmaya devam ettiğimi biliyorum. Başlangıçta ise gerçekten önemsiyordum. Belki de gerçekten önemsemiş olan halimi bırakmak istemediğimden, o halimin tuttuklarını bırakmaya yanaşmadım. Oysa şimdilerde görüyorum ki, artık bir şeyi kendim tutmuyorum. Alışkanlıktan bunu yapıyorum. Belki de kendimi korumak için, bir şeyleri tutuyorum. Neyleri? Oysa onlara anlam katan parçam içimde dağılalı çok oldu.

Hayatta daha ''geçerli'' şeylere dikkatimi yöneltiyorum. İçimde iki farklı yaşam stili baskınlaşmış, bunu fark ediyorum. Bir yanım şu hayatta ''GERÇEKTEN önemli'' diye pazarlanmış (belki de evet bu hayattaki geçerli birim bu, kabul etmeliyim) maddi somut uğraşlara hırsla asılacak bir tip. Tuttu mu bırakmaz, gerçekten hırslı biridir o yanım. İş kadını modum olabilir. İşe ağırlık veren yönüm. Başarısına, yükselmeye, bu yolla takdir edilmeye. Diğeri ise biraz serseri, biraz hippimsi yanım. Avare bir ruh, nasıl da özgür. Biraz salaş bir özgürlük o yanımın savunduğu. 

İnsanın içinde pek çok isteğe ve belki hayat alanına bölünmüş bakış açılarını oluşturan parçaları olabilir. Çoğu insan bilinçli olarak düşünmeden ondan beklenene uygun olacak şekilde durgun parçalarını eler sanırım. Bazıları ise tüm bu parçalarını yine bilinçsiz zihniyle bir potada eriterek hayatına yayar. Benim farkımsa, sanırım, bunu bilinçli zihnimle yapmaya çalışmam. Bu, nefes aldığını veya yürüdüğünü bilincinle kavramaya çalışırken bu doğal eylemlere yabancı hissetmeye benziyor. Bu nedenle de duraksıyorum, bocalıyorum. Bilinci bunlarla meşgul etmemek lazım, ancak bir kere o parçalarını bulunca bırakmak da zor. Anlamak istiyorum; neyi sevdiğimi ve sevmediğimi. Belki de aslında sadece kim olduğumu.

Bugün bunu bir sezi şeklinde kavradım. Bu beni rahatlattı. Belki de her insan kendi içinde çok yüzlüdür de, çoğumuz bunu yönetiyor ve zamanla kanıksıyoruzdur. Belki de ben de bunu öğreniyorum, içselleştiriyorum.

Hayır, bunu biliyorum. Hep bu dünyada acemi olduğumu düşünmeye yatkındım. Ama artık tersini düşünüyorum. Sanki ben bu yaşamımı o kadar çok yaşamak istiyorum ki, bu nedenle onu boşa harcamaktan korkuyorum ve böylece zaman geçmiş, geçiyor. Artık mükemmeli aramıyorum. Çünkü mükemmel diye bir şey varsa bile, bu, içimizle dışımızın bir aradalığında olabilir. En iyi potansiyelimiz, en iyi yaşantılarımız, ancak bir sonraki anımızda oluşabilir. Ne yaparsam daha iyi olur diye durup durup bocalarsak, o zaman o potansiyel akamaz.

En iyi iş, işle alakalı değildir. En iyi ilişkinin kişilerle doğrudan bir ilgisinin olmadığı gibi. Bunlar yalnızca birer araç olabilir, ilerlememiz için, var etmemiz için; birlikte oluşturmamız için bir araç. Bir iş, mükemmel şartlara sahip olabilir. Ancak ortaklık gerektirir. İş ile işte çalışan kişi birlikte ilerlemelidir, böylece potansiyel gerçekleşir. Tek başına iş veya tek başına kişinin eylemleri yetersizdir. Bazen kendini paralasan da istediğin noktaya erişemezsin, ancak senin kadar paralanmayanlar ileridedir. Aynı şekilde bir ilişkiyi ne sen tek başına, ne karşındaki kişi tek başına var edebilir. İkinizin ortaklığı süreçle bütünleşirse bu oluşur. 

İlerlemek bir bütündür. İnsanın benliğinin ve yolunun da çok katmanlı olması gibi. Benim benliğimde baskın tonların olduğunu kabul ediyorum. Sert, ciddi ve sivri kısımların daha yumuşak kalmasını umduğum uzun zaman yaşasam da, en baskın desenlerim bu özelliklerim. Ben esnek biri değilim, olmama gerek de yok. Biraz uçucu tonlarım da var, onları severim. Çok uzun bir dönem o tonlarıma aşık oldum. Ancak ben sadece bu tonlardan ibaret değilim, olmak zorunda da değilim. Öyle olsaydı -veya tersi- ben şu anki benden daha az bir ben olurdum.

Özetle; bir ben var benden içeri, bir hayat var hayattan içeri. Günün sonunda çoğu şey geçici ve dışarıda kalıyor. Çünkü her şey yer değiştirir. 


G.H.'ye Göre Çile, Clarice Lispector.


Vejetaryen (Han Kang) | Kitap Yorumu

Yazar: Han Kang, Çevirmen: S. Göksel Türközü,
Yayınevi: April Yayıncılık

Kitap, hayatı boyunca varlığı neredeyse hiç görülmemiş bir kadının, kendi bedeni ve ruhu için aldığı ilk karar sonrasında yaşadıklarını anlatıyor. Yonğhe gördüğü rüyalar sonrasında et yemeyi bırakır. Genç kadının bu ani kararı ailesi tarafından kabul görmez ve hatta baskı ve şiddetle karşılanır. Et yememek Yonğhe için yalnızca bir beslenme değişikliği değil; yıllar boyunca bedeninde ve ruhunda biriken istismar izlerine karşı sessiz bir tepkidir. Her ne kadar kitabın adı vejetaryen olsa da, Yonğhe sadece et yemeyi değil; hayvansal gıda ve ürünlerin tamamını yaşamından ani bir şekilde çıkarır. Hatta etin kokusuna, insan bedeninin kokusu da dahil olmak üzere tahammül edemez. 

Yonğhe, baskıcı bir aile ortamında, sert ve otoriter bir baba ile büyümüştür. Ablası ve erkek kardeşinin payına düşen fiziksel ve psikolojik şiddeti de o yaşamıştır. Yetişkinliğe adım attığında evlendiği erkek ise ona ne bir kadın, ne de bir insan olarak gerçekten değer vermeyen duyarsız bir adamdır. Çevresindeki insanlar Yonğhe'nin kendisine ait bir kişiliği ve iradesi olabileceğini ancak onun vejetaryen -daha doğru bir ifadeyle vegan- olma kararıyla birlikte fark ederler.

Üç kısımdan oluşan kitabın bölümleri; Vejetaryen, Moğol Lekesi ve Alev Ağacı olarak isimlendirilmiştir. Bu bölümlerin üçü de Yonğhe'nin yaşadıklarına şahit olmuş ve hayatında iz bırakmış üç farklı kişinin bakış açısıyla anlatılmaktadır. 

İlk bölüm olan Vejetaryen'de olayların başladığı döneme Yonğhe'nin kocasının anlatımıyla tanık oluyoruz. Bu bölümde Yonğhe'yi bu ani yaşam düzeni değişikliğine iten sürecin şimdiki zamandaki yansımalarını görüyoruz. 

İkinci bölüm olan Moğol Lekesi ise Yonğhe'nin eniştesinin ağzından anlatılıyor. Bu kısımda çevrenin skandal olarak karşılayacağı bir olayı okurken, aynı zamanda Yonğhe'nin kendisini toplumdan ayrıştırmasının arka planını sorgulamaya başlıyoruz. 

Kitabın üçüncü ve son bölümü olan Alev Ağacı ise Yonğhe'nin ablasının bakış açısıyla anlatılıyor. Bu kısımda da Yonğhe'yi yine doğrudan değil, başkalarının gözlerinden ve onların yorumları aracılığıyla edilgen olarak görüyoruz.

Biz okurlar, kitap boyunca hiçbir zaman Yonğhe'nin ne düşündüğünü ve ne hissettiğini doğrudan onun bakış açısıyla öğrenemiyoruz. Önce toplumla, ardından yaşamın kendisiyle arasına mesafe koyan bu genç kadını o noktaya getiren olayları da, bulunduğu günü de belki de ironik bir biçimde diğerlerinin gözlerinden okuyoruz. Diğerlerinin gözleriyle var olmayı reddeden Yonğhe, biz okurlarına bile ancak başkalarının anlatıları aracılığıyla görünür oluyor.

Bu kitabı ilk kez yıllar önce okumuş ve gerçekten etkilenmiştim. O zamanlar daha evvel bu tarz bir konu ve anlatımda başka bir kitap okumadığım için yaşadığım şaşkınlığın verdiği etkilenme hali üzerimde daha baskındı. Son günlerde 1000 Kitap hesabıma gelen bildirimler sonucunda -ki en çok beğeni alan kitap yorumum Vejetaryen'e aitti- kitabı yeniden okuma zamanımın geldiğini düşündüm. Bu kitap, aslında Yonğhe'nin bizzat kendisi, kalbimi acıttı. Onun aldığı karar diğerlerinin gördüğü gibi pasif bir yaşam tarzı değişimi değildi. Yonğhe, içinde taşıdığı fırtınaları yine kendine özgü bir sakinlikle ve bu nedenle de buruk bir şekilde dış dünyaya gösterdi: Ben de varım!

Kitabı ilk okuduğumda en çok Moğol Lekesi bölümünden etkilenmiş ve hikayenin günah keçisi olarak Yonğhe'nin eniştesini görme eğiliminde olmuştum. Şimdi aradan geçen beş altı yılın ardından, kitaba ne kadar yüzeysel bir bakışla yaklaştığımı fark ediyorum. Bugün kitabın en çok etkilendiğim bölümünü düşündüğümde ise zihnimde farklı sebepler nedeniyle farklı bölümler öne çıkıyor. Yonğhe'nin yalnızlığını kocasının anlatımında görüyorum sözgelimi. Yonğhe'nin yeni varoluşuna dair kabulünü eniştesinin tanıklığında ve onun yavaş yavaş kayboluşunu ablasının hissettiklerinde görüyorum. Bu nedenle Vejetaryen, sade anlatımıyla okurun yere çakılış hissini biraz yumuşatan, ancak buna rağmen etkisinin sertliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bir kitap.

Yazarın böylesine gözlemci bir dille, hikayesini karakterlerin ruhlarında taşıdıkları izler üzerinden bu kadar derin anlatabilmesi ise beni hayrete düşürüyor. Bana göre Han Kang kesinlikle özel bir yazar. Bu kitabında ise hayatı boyunca görünmez kılınmış bir kadının, kendi varlığını kendisine kanıtlamak için başka bir şeye dönüşmeye dair çabasının öyküsünü okuyoruz.

Kitaplarla kalın.


Kitabın etiket fiyatının vaktiyle 18 lira olması
bana hayatı sorgulatıyor...

Kelimeleri Bulmak.

 

Yazamadığımı söylerken ciddi değildim. Ancak içimden tek bir cümleyi çıkarmak bile, bir word sayfasıyla bakışırken çok zor. Bunu ancak benim sevgili bloğum kolaylaştırıyor gibi görünüyor. Belki bir dostun rahatlatıcı sıcaklığı, belki de bir evin dinlendirici huzuru gibi. Böylece ben kelimelere gitmek için çırpınmıyorum da, onlar bana geliyor.

Üniversitedeyken de bazen sunum ödevlerimi yazarken tek bir kelimeye bile zor ulaşacağıma inandığım zamanlar yaşadım. Öyle anlarda bloğumda bir taslak yazmaya başlar, devamını worde taşırdım. Bloğum benim ilhamım olmaktan da öte, yükümü hafifleten bir çeşit yardımcımdı. Şimdi o günleri gülümseyerek hatırlıyorum. Bir ödevi oluşturmak için çırpındığım o günleri (tabii akıl alabileceğim yapay zeka, evet o yakın yıllarda bile, henüz yoktu).

Şimdi de benzer bir his içindeyim. İçimden değil, dışarıdan, belki de dünyanın nefesinden çıkarmaya çalıştığım tüm o kelimeler... Hayır, bana ''bizi çıkar'' diye hissettiren o kelimelerin geceye karışan hissi... Peki sevgili kelimeler, siz neredesiniz?

Eski blog yazılarımdan utanmıyorum. Her ne kadar onların beni yansıtmadığına, veya tam olarak yansıtmadığına, inansam da... onları dünyanın karnında gördüğümü biliyorum. Dünyanın doğurdukları, ben onları gördüm ve yazdım. Belki de bu nedenle onları hem sevdim, hem de uzak hissettim. Onlara ben şekil vermedim. Ben, onları sadece gördüm ve anlattım.

Keza, yıllara yayılmış tüm o yarım hikayelerim. Onları yazamadım, onları yarım halleriyle yazamam da. Onlar, bir yerde gördüğüm şeyler. İmgeler, hisler, şekiller. Benim fikirlerimle biçim kazanmış hayaller; öte yandan, onların ruhu fazla biçimli olarak bana geldiler. İlk kez yazan birinin ilhamı gibi. İlk kez görmeye çabalayan bir insanın anlam çabası gibi.

Oysa şimdilerde daha farklı bir hissin içimde isteğe dönüştüğünü görüyorum. Bunun beni heyecanlandırdığını. Belki de isteklerimi bile zamanla bu nedenle kaybetmiştim. Benden alınan fikirler, bastırılmış fikirlerim... Heyecanla işleyen zihnimi susturdu. Hayallerimi ruhsuz bıraktı. Oysa ben, ruhu olmayan hiçbir şeye inanmıyorum.

Çok sorumluluk sahibi biri olsam bile inanmadığım bir şey için emek veremiyorum. Bunu deniyorum ama bir noktada aralar veriyorum. Sonra yine deniyorum. Belki bir döngü. Ancak bir noktada, aynı oluşum için bile, kendi sebebimi bulduğumda; ruhu gördüğümde; içimde binlerce kanatlı tomurcuk uçmak, özgürleşmek ve ilerlemek için baş veriyor.

Sana yazmak, canım bloğumdan güç alarak yazmak ne doğal, ne kolay... Hiç zorlanmıyorum. Değil bir cümleyi, bir kelimeyi bile aramıyorum. O bana uçuyor. İçeriden uçtuğunu sanırdım. İçimden dışıma hepsi taşıyor... Belki bazen öyleydi, belki bazen öyle. Belki de en çok o kelimelerimi bazen çok seviyor, bazen onlardan kopuk hissediyorum. Oysa şimdi, şimdi değişen şey, veya belki de yıllar boyunca değişmeye devam ettiğini fark ettiğim şey... dış dünyadan içime uçan kelimeler. Bu, bir yerde gördüklerimden ilham almaktan daha farklı. Hep aradığım şey: Bana dış dünyadan gelecek (gelen) hisler!

Hep, içimi tükettiğimi düşünüyordum. İçim... artık uçacak tüm tomurcuklarını kaybetti. İlk anlamıyla değil tabi ki. İnsanın iç dünyası, veya bazı insanların, kendi can suyunu üretir. Bu sanırım hayatta neyi önceliklendirdiklerimizle de ilişkili bir durum. Oysa böyle bile olsa; içten gelen şeyler tükenmeseler de dış dünyadan beslenmeye ihtiyaç duyarlar. Yoksa uzun süredir yemek yememiş biri gibi bitap düşerler. Hatta öyle ki, o kadar uzun süre beslenemedikleri durumlarda, artık dışarıdan gelen besini bile kabul edemeyecek hale gelirler.

Bunun bir kırılma noktası var mı? Belki kısa bir uyku anı. Bir kabusun bir düşe dönüşümü. Bu olabilir. Olabilir mi? Belki de sorular... Hayır, sorular kelimeleri getirmez; sorular düşünceleri getirir. Peki o halde, bloğumun bana kolaylıkla getirdiği bu kelimeleri ben neden kolaylıkla çekip alamıyorum?

İçimde tatlı bir heyecan var. Bu heyecanı ben ancak aşık olabileceğime inandığımda hissederim. Belki şu anda da öyle hissediyorumdur. Deneyim, kalbimi titreştiren deneyimler. Benim için aşkla eş değer olmalı. Yıldızıma baktığımda bu gece sessiz bir onay gördüm. Tıpkı karşımdaki pembe kazaklı yedi yaş halimin sakin duru bakışlarında gördüğüm merak gibi. Sanırım küçük Ben, beni merak ediyor. Benim onun gözleriyle görebileceklerimi, kulaklarıyla duyabileceklerimi ve bedeniyle hissedip var edebileceklerimi.

Belki de küçük Ben, beni değil benim deneyimleyebileceklerimi merak ediyordur. Kelimeleri bulmanın bununla bir ilgisi olabilir mi?

Belki.


Vejetaryen, Han Kang.


Bloğum 3 Yaşında.

 

Bugün çok sevdiğim bloğumun doğum günü. Yine böyle yıldızlı ve rüzgarlı bir gecede yeni bloğumu açmıştım. O zamana kadar zor bile dayanmıştım. Çünkü anlatmazsam, çatlamasam da, yaşayamazdım.

Neden Neptünlü bir Cadı olduğumu sanıyorum ki yeri geldikçe pek çok kez anlattım ve pek çok kez anlattığım yazılarımı da pek çok kez sildim. Bu nedenle bir kez daha anlatmam ilgi çeker mi, emin değilim. Buna gerek var mı, bu konuda da çekimserim. Hem ben her yeni veya yeniden dirilen yazımda aynı konuyu bile ele alsam, farklı anlamlara ulaşmayı yeğlerim.

Bence tam da bu nedenle Neptünlü bir Cadı olmayı seçtim. Bunu uzun uzun düşünmemiştim. Hatta son ana kadar Plütonlu olmayı planlıyordum. Sonra bir anda, klavyemin tıkırtıları arasından uzak bir yıldız doğdu. Belki de bu blog, onun dünya ruhudur kim bilir...

Sen farkında değilsin ama, benim hayatımı pek çok kez kolaylaştırdın sevgili okur. Bunun için sana çok teşekkür etmeliyim. Bir blog yazmak yıllar içinde benim için pek çok anlama geldi. Kendi büyüme yolculuğumu blog üzerinden okudum diyebilirim. Yaklaşık on bir yıl boyunca blog yazdım. Ancak tüm bu yıllardan geriye bana ne kaldı diye baktığımda aklıma sadece uzak bir yıldız pırıltısı geliyor. Bundan olacak, bu bloğumdaki pek çok yazım defalarca metamorfoz geçirdi ancak hala bir kelebeğe dönüşebildiklerini söyleyemeyiz.

Önceden olsa bu beni üzerdi sanıyorum ki. Önceden olsa pek çok şey beni üzerdi. Üzgün bir kız olan beni bloğum daha neşeli bir kız yapmadı ama yine de üzüntülerime daha farklı bir perspektiften bakmamı sağladı diyebilirim. İçimde olmayan hiçbir şeyi blog veya başka bir kişi veya şey vesilesiyle var etmedim, belki de sadece gördüm. Blog yazmak bir anlamda kendimi görme yolculuğumdu.

Son bir iki yıldır ise blog yazmanın benim içimdeki anlamının değiştiğini fark ediyordum. Buna bugün bile uzak yıldızların pırıltısını işitmeseydim bir yanıt veremezdim. Yalnızlık hissi üzerime beklemediğim anlarda çöküyor. Bunun beni etkiliyor olması tuhaf. Yıldızları izlerken, onların da yalnız olduğunu düşündüm. Bu bana güç vermese de, artık daha az yalnız hissediyordum. Çok da şey yapmamak lazım. :)

Tüm o yıllar, senin göremediğin arka planda, belki de daha korkusuz olma serüvenimdi. Bazen hayatımın başlangıcını düşünürüm. Öyle devasa anlam arayanlardan değilim. Sadece olanı görmeye çalışıyorum. Bu nedenle de hayatımı düşünürüm. Bu hayatın bana neyi anlatmak istediğini. Çok fazla yanıt buldum. Ancak çok fazla yanıt bulmak, ana yanıtı bulamadığını gösterir.

Ana yanıt var ama kelimelerle ifade edilemez. Sana anlattığım küçük kız, hangi yollardan geçerse geçsin ben olacaktım; bunu düşündüm. Ne yaparsa yapsın, ne tepki verirse versin... Hatta çevresindeki insanlar nasıl davranırsa davransınlar, neyi seçerse seçsinler... O kızın alması gereken bir ders vardı ve ben onu bu gece yalnız yıldızlarda gördüğümü düşünüyorum.

Tüm bunların bloğumla doğrudan bir ilgisi var. Bloğum benim arşivim. Önceden, okunmak için yazardım. Hala okunmayı ve sohbet etmeyi sevsem de... önceden, anlaşılmak için yazardım. Belki de görülmek için. Bunlar bana masum geliyor, çünkü yazı stilime bile dokunan beklentilerdi. 

Şimdi bloğumdan neyi umduğumu bilmiyorum. Neden yazdığımı bile bilmiyorum. Belki de hala çok yalnız olduğum için yazıyorum ama eskisi gibi susuz biri gibi değil. Belki evet, sevdiğim için de yazıyorum ancak kırgın bir heyecanla. Neden kırgın; belki de tek bir kırgınlık tüm parçalarıma sindi ondan.

Bazen, bazı okurlarım için de yazdığım olmuştu. Ben küçükken bazı bloglar bana anlaşıldığımı fısıldamış, bana dost kucaklarını açmışlardı. Onları unutmam mümkün değil. Malesef bu blog o bloglardan hiç olmadı ve olmayacak. Çünkü bu blog, bana hapsolmuş durumda. Birilerinin sığınağı olabileceğini sanmıyorum.

Bir gün bir şekilde beni, yazılarımı veya adımı bir yerde görürsen, dilerim yine Neptünlü bir Cadı olarak karşına çıkarım. Bu, kaybetmeyi asla istemeyeceğim bir özelliğim.

İyi ki varsın, iyi ki okurumsun.

Çok sevgiler.



Güzel Yazı Defteri (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Kitapta olaylardan çok bir atmosferin izini sürüyoruz. Yazar, arkadaşlığa ve romantik ilişkilere farklı anlamlar yükleyen karakterlerin bir aradalığından doğan bütünün parçalarını anlatıyor bize. Karakterlerin belirli anlarına onların gözlerinden tanık oluyor, aralarındaki ilişkilere onların gözlerinden bakıyoruz. Kitap bittiğindeyse elimizde ne tek tek karakterler, ne de bütünlüklü bir tema kalıyor; bence geriye, tıpkı karakterlerin paylaşımlarının ardından olduğu gibi kırgın ve kırılgan hatıralar kalıyor.

Bu bakımdan kitap, içerisinde birçok öyküyü barındıran tek bir anlatı etkisi yaratıyor. Her insan ancak kendi yaşantısı kadarınca yaşananları görebilir; her insan ancak kendi hissedebildiği kadarını yarınına taşıyabilir. Kitaptaki karakterler de birbirlerinden farklı mizaç ve beklentilere sahiplerdi. Zamanın akışıyla birlikte değişen durumları değişen benlikleriyle algıladılar. Dönüşen sadece aralarındaki bağ değildi; belki de en başta dış dünyanın kendisiydi. Dış dünyadaki bir farklılık, bir sapma ya da beklenmedik bir gelişme, her ilişkinin doğasında bulunan sessiz kurallara dokunarak onların ilişkisini de başka bir biçime büründürdü.

Tomris Uyar, atmosfer kuran yazarlardan. Onun öykülerinde gördüğüm temel etki ne bir olay, ne de karakterleri merkeze alması; yazar, tüm bu olay ve karakterleri aktarmak istediği ana ileti için bir çeşit atmosfer oluşturma aracı olarak kullanıyor. Bu bakımdan benim bu uzun öyküdeki karakterlere ısınamamam, normalde benim için bir eksiklik olabilecekken, burada tam tersine metnin etkisini artıran bir unsur oldu. Karakterlerle bağ kurmak zorunda değildim; çünkü anlatılan aslında karakterlerin neler yaşadıkları bile değildi. Yaşananlar yalnızca, aralarındaki ilişkiyi ve o ilişkinin dönüşümünü anlamamız için birer araçtı. Karakterler farklı tepkiler verselerdi, farklı mizaçlara sahip olsalardı bile biz aynı iletiye ulaşacaktık. Aynı atmosfere: İlişkilerin kırılganlıklarından doğan değişimler. 

Kitap aynı zamanda Tomris Uyar'ın son eseri olması bakımından da dikkate değer bir özelliğe sahip.

Kitaplarla kalın.


Kitap Alışverişi #9

Tabi ki yine hesapta olmayan bir alışveriş. 

Bir süredir Clarice Lispector'u radarıma almıştım. Bu alışveriş birkaç hafta öncesinden bana geliyorum demişti ancak ben de ona dur şimdi demiştim. Ta ki, okumayı çok istediğim eskilerden gelen kitapları anımsayana kadar...


Bu alışverişin sorumlusu bu çocuklar. Evet, onlar. Geçen gün paylaştığım yazıda kullandığım müzik sonrasında aklıma takılan Esirgeyen Gökyüzü'nün kitap yorumlarına göz atmam, alışverişimin fitilini ateşledi. Dedim, ben tek kitap için kargo parası ödemem... O zaman yine filmini yıllar evvel izlediğim ama kitabıyla orada burada hiç karşılaşmadığım için kendim edinmeden okuyamadığım Bulut Atlası'nı da sepetime ekledim. Her iki kitabın da filmini kitaptan uyarlama olduklarını bilmeden vaktiyle bayılarak izlemiştim, hatta üstüne unuttum bile. Şimdiyse önce kitapları araya alıp sonrasında filmleri yeniden izlemek düşüncesindeyim.


Bu yazarın okumayı delicesine istediğim kitabı Yıldızın Saati'ydi. Ancak tüm interneti talan etmeme rağmen bir tanecik olsun baskısını bulamadım... Şimdiyse elimde yazarın okumayı çok istediğim kitabı dışında bütün kitapları var. :) Aman canım belli mi olur yine baskıları biter, yenilemezler falan... Böyle güzel yazarların kitaplarını niye boynu bükük bırakırlar da güncel baskı yapmayı seçmezler anlamıyorum. Hayır yani işte yazarın tüm kitaplarını ne güzel basmışsınız, benim eeennn merak ettiğim kitabını niye dışladınız... Sanıyorum ki bu noktada kitapların iki farklı yayınevinde yayın haklarının bulunması da etkili. Ancak bu sadece benim tahminim. Yıldızın Saati'ni bastıkları an alacağım! 

Bu kitapları ise seveceğime dair, daha evvel hiç okumadığım bu yazarın anlatımına bayılacağıma dair, her nedense içimde bir çeşit güvence var. Biliyorsunuz ben her okumak istediğim kitabı dan diye satın alıp okumam. Bir beklerim, kütüphanelerde aranıp kaderin bizi buluşturacağına inanırım, en olmadı hevesim falan kaçar okuma sürecim sarkar da sarkar. Ancak bazı yazarlar vardır ki, onların daha evvel hiçbir kitabını okumamama rağmen kitaplarından haberdar olur olmaz gidip alırım. O kitap\lar benimle kalsınlar isterim. Bu yazar da üstümde böyle bir etki bıraktı işte. Nedeni sadece anlatım tarzına dair edindiğim duyumlar. İlham alabileceğimi düşünüyorum.


Bu kitabı içerisindeki bir şiir için almak istiyordum. Evet, belki de bir tek o şiir için (mektupmuş :).




Evet, alışverişim bu kadardı. Zaten daha ne olsun.

Ancak en son alışverişimi taaaaaaaa şubatta yapmışım, lütfen.


Yeni Tarot Destem: After Tarot.

After Tarot (reklam yok :).

Bir süredir bu destenin peşindeydim. Geçen ay aldım. Aslında her şey ani gelişti. Bu destenin baskısı olmadığından umutsuzdum ve belki önümüzdeki bir yılda alırım diye düşünüyordum. Diğer yandan bir süreliğine tarot kartlarımla arama mesafe koyacaktım. Ancak desteyi gördüğüm anla almam bir oldu. Kaçırmaktan çok korktum açıkçası. Çünkü, gerçekten hiçbir yerde bakısı yok. :) -belki vardır ama ben bulamamıştım.-

Bu kartların en sevdiğim yanı enerjisi. Her destenin kendi enerjisi var. Hayır bana öyle gelmiyor, gerçekten de her destenin farklı bir ''ruhu'' olur. Bu nedenle de bence her okuyucu her desteyi almamalı ve her deste kendi zamanını bekliyor. Bu durumu bir çeşit kilit açılımı gibi de düşünebiliriz. Bazı desteler bazı kişilerle tam uymaz, bazı desteler ise zamanını bekler. Kitap okurken bile böyledir. Uygun zamandan önce bir kitabı okumak onu her zaman için hiç etmek olmasa da, bazı noktalarını anlamlandıramamak demektir. Bu nedenle anlam katmamız gereken her durum için hazırbulunuşluk seviyemiz önem taşır.

Tarot kartlarıyla ilgili oldukça açıklayıcı ve bence özgün ve farklı bakış açısı sunan uzun yazılar yayınlamaya başlamıştım. Ancak sonrasında içimdeki bir noktaya bu durum sinmedi. Bence yazılar başlangıç-orta seviyesi için uygundu ancak nedendir bilmem, hem onları eksik hissettim, hem de bilgi içerikli yazılar paylaşmak bu bloğun işi değil diye düşündüm. Belki ilerleyen süreçte direkt ''bu budur'' tarzında olmadan tarot yazıları da yazabilirim. Bu yazılar belli bir zaman dizgesini değil, benim içimde anlam bulan durumları ifade edecektir. Öte yandan eskiden yazdığım bazı tarot yazısı parçalarını da tekrar yayınlayabilirim tabi. Burada pek kimsenin ilgisini çeken bir alan olduğunu düşünmesem de, ilginç bir konuyu güzel bir şekilde ele aldığımı düşünüyorum. Kartlar değil, hikayeleri ilginizi çekebilir.

After tarot destesinde ise adından da anlayacağınız üzere, klasik destedeki sahnelerin bir sonraki sahnesi kartlarda resmedilmiş. Ah... yapmak isteyeceğim şeylerden biri de kesinlikle kendi tarot destemi hazırlamak olurdu! Hatta keşke yeteneğim olsaydı da, hem deste tasarımını yapan hem de çizen kişi olsam... Bunun için hala çok yetersiz düzeyde tarot kartlarının felsefesine hakimim ancak işte bu isteğime bir özenme hali denilebilir.

Tarot dediğimiz durum, Joker ile başlayan kahramanın yolculuğunu anlatır. 22 büyük arkana, 56 küçük arkana olmak üzere toplam 78 karttan oluşan destede; büyük arkana dediğimiz kartlar kadersel durumları, küçük arkana kartları ise dış etken ve insanlara bağlı değişen daha kısa süreli olayları ifade etmektedir. Her deste bu anlama bağlı oluşturulur ancak deste tasarımları yani kartlarda kullanılan çizim ve semboller farklılaşma gösterebilir (gösterir). Farklı destelerde okuma yapmanın esprisi de budur. Her farklı çizim öyküyü zenginleştirir ve farklı bakış açısı katabilir.

Bu deste elimdeki diğer iki desteme göre (klasik ve manga tarot) boyut olarak daha küçüktü. Bu nedenle ilk kez karıştırırken biraz yadırgamıştım ama destemi o kadar sevdim ki artık elim sadece bu desteye gider oldu. Şimdi de diğer desteler elime büyük geliyor. :) 

Tarot benim sevdiğim ve ilgimi çeken bir uğraş. Tarotu fal gibi değil (ki öyle de bakabilirsiniz ancak bazı durumlar yanıltıcı olabilir ve bağımlılık yapar diye düşünüyorum), enerji okuması gibi görmek daha sağlıklı olacaktır. Enerji dediğimiz şey ihtimaller zinciridir ve kişinin kendi düşünceleriyle değişim geçirir. Ancak tarot yakın vadedeki en olası senaryolar hakkında bir çeşit uyarıcı niteliğinde öngörü sunabilir. Bu noktada tarot bakan kişi, bakılan soru ve zaman dilimi de önemlidir. Tarotu bu budur diye kullanmak, kendimizden bağımsız sorular sormak bizi kandırabilir. Tarota cevabını vermek istemediği soruları sormak da bizi yanıltır (ki kartlar bir noktada dalga geçmeye başlar, bunu anlarsınız).

Bana göreyse en anlamlı ve tarot olayına uygun durum, tarotta kendimizi ana karakter olarak konumlandırıp okuma yapmaktır. Bu karakterin (kendimizin) alması gereken derslere ve dönüştürmesi gereken durumlara açık bir şekilde okuma yapmak (insanlar genelde kim ne yapmış bunun derdindedir) daha amaca dönük olacaktır. İnsanların eylemleri, bizim düşünce şeklimize göre bile değişir ancak bu artık tarot konusundan çıkıyor tabi.

Bu sabah kendime mini okuma yaparken kartlarımdan bloğumda da bahsetmek istedim. Belki ilerleyen süreçlerde bu destedeki bazı kartları konuk alıp bazı sahneleri yorumlayabilirim.


Bir gök, bir iç göğü, içerisinde ne taşır?

 

Hayal kurmak yeni bir eve taşınmak gibidir. Önce eski evinden getireceğin eşyalarını kolilemen, belki içlerinden eleme yapman gerekir. Sonra evini temizlemen, odalarını kendine göre uyarlaman ve eşyalarını yerleştirmen gerekir. Belki zamanla eksik kalan eşyalarını da azar azar tamamlayabilirsin. Ancak öncesinde mutlaka, evini tanıman, döşemen, orayı kendi evin haline getirecek adımları atman gerekir.

İç dünyam benim evim. Uzun zamandır o evin bir odasında yaşıyorum. Sanki diğer odalar benim erişimime kapalıymış gibi çekingen, meraksız ve yorgun bekliyorum. Tek bir odadayken insan, evinde ne eksik, ne fazla bilemez. Eksiklikler bile bir noktada fark edilir de, fazlalıklar... Evin tıka basa dolsa bile uzun zaman geçene kadar anlamayabilirsin.

Bir evin boşaltılması, belki de en çok evin kendisini rahatlatır. Evi temizlemek, silmek süpürmek; bir noktada evini kendinin yapmaktır. Benim evim nasıl bir ev, bunu görmektir. Yoksa ihtiyacımız olmayan eşyaların arasında tozlanabiliriz. Bana olan buydu. İhtiyacım olmayan pek çok eşya... bir gün kullanırım, bir gün lazım olur, bir gün olur dediklerim, gerçekten ihtiyacım olan şeyleri düşünmemi bile engellemiş gibi görünüyor.

Evini temizlediğinde, gökyüzün genişliyor. İnsanın iç evi, dört duvar değildir; en azından böyle olmak zorunda değildir. Benim evim, iç evim, mavi bir gök tavanıyla çevrili. Bu tavan bazen yaklaşıyor, bazen uzaklaşıyor. Bana çok yaklaştığında, boğuluyorum. Kendi göğümden boğuluyorum. Onun hareketlerinin sebebini rastlantısal sanıyor, ancak böyle olmadığını da evimin köşelerindeki karartılardan anlıyordum. Temizlik; bir gök tavanı buna ihtiyaç duyar.

Genişleyen göğüm bana pratik yapma alanı açtı. Hayal kurma pratiği. Bu konuda uzun zaman önce iyiydim. O zamanlar kendi gök evim var mıydı bilmiyorum. İnsan eviyle mi doğar, yaşarken mi bu ev oluşur bu konuda da emin değilim. Öte yandan, evin zamanla kendi yapısını değiştirdiğini biliyorum. Sözgelimi bazen bu iç eve yeni odalar eklenir, bazense yeni duvarlar; bazen bir bahçe, bazen bir mahzen... Ne istersen o, ne istemezsen o; neyi düşünüp hissedersen o. Bu ev, hislerle kalbini çarptırır; düşüncelerle nefes alır.

Benim hayallerim bir noktada bir duvara çarptı. O duvarı oraya kim koymuştu? Hemen ardından gelen ikinci bir duvar, sonra bir diğeri... Bu bir süre devam etti. Dar koridorlarda dolanan sıkışık hayaller, yine de oradalardı. Sonra bir şey oldu. Evim bir avluya açıldı. O avlunun orada olduğunu bile bilmezdim. İnsanlar bize bunu getirir: Evimize yeni bölümler. O avlu, bana bir şeyi hatırlatmış olmalı. Ne olduğundan artık emin değilim. Belki de hayallerime yeni bir bakış açısı getirmişti denilebilir.

Yine de gök çok yakındaydı. Bununla ne yapacaktım? Bununla ne yapabilirdim? Bilmedim, hala bilmiyorum. Belki bilebilirdim; bazı zorlama yanıtlar verebilirdim ama ben bilmemeyi tercih etmiş olmalıyım. Belki de dar bir göğü, daha az dar bir gökle değiştirmek bana gereksiz görünmüş de olabilir. 

O gökyüzünün gerisinde ne var? Daha ilerisinde... şimdi bunu merak ediyorum. Göğün öte yakasındaki güneşin hareketlerini. Belki de güneşlerin. Ayların, yıldızların, gezegenlerin. Bir gök, bir iç göğü, içerisinde sonsuzluk ihtimalini taşımaz mı?

Bir heyecan kıpırtısı bizi evimizin başka bir odasına götürebilir. Yeni veya eski, ancak ne olursa olsun, farklı bir odaya.



Yazma Tutkusu.

 

Çok sevdiğim bir yazar var. Haziran gecelerini yazmaya ayırdığını bir instagram postuna yazmıştı. Onun paylaşımlarını çok seviyorum. Örneğin bugün küçük kızıyla birlikte geçirdikleri altıncı yılı (kızının doğum gününü :) kutlamış. Çok doğal, içten, benden hissettiren kelimeleri olan güncel öykücülerimizden. Melisa Kesmez. 

Onun yazmakla ilgili paylaşımları bana ilham oldu. Yazmaya dair kendi tutkumu hatırladım. Evet, burada çok çok çok ve artık eskisine göre bile daha çok yazıyorum ancak yine de... Bu bir kaçış, sığınma veya alışkanlık. Yazma refleksi denebilir belki; oysa yazma tutkusu başkadır... Tamam, blog yazmam da yazma tutkumun bir yansıması anlıyorum. Ancak benim ihtiyacım olan ve yitirdiğim durum o değil.

Önceden kurgularımı karşımda görmekten korkardım. Onların ham halini anlattığım bir dostum vardı. Onları başka kimseye de anlatmazdım. Çünkü hem o dostum yazmakla ilgilenmiyor (gibi görünüyor)du, hem de anlattıklarımı gerçekten dinliyordu. Genelde hepsini beğenirdi ve bu durum onu pek de iyi bir eleştirmen yapmazdı. Dahası, çoğu kurgumu unuttuğuna eminim (bu nedenle de yazmaya ilgisi olsaydı bile benim anlattıklarımdan ''ilham'' alamazdı). O, güvenli bir kurgu dönüştürücüydü benim için. Çünkü anlatmak, dönüştürür.

Belki de okunmaktan da korkuyordum. Blogda bile öyle değil mi? Kaçarcasına anlatıyorum. Saklanmıyorum belki ama... işte, kaçıyorum. Bir de eskiden anlatımım çok yavandı. Şimdi en azından üç beş fiyakalı numaramın olduğunu düşünüyorum. :)

Belki de iyi olmayı bekliyordum. İyi yazmayı. Yazmak için bile iyi yazmayı bekliyordum. Oysa o tutku... onu anımsıyorum. Uçarcasına sürüklendiğim o heyecanı başka bir şeyi yaparken hissedemedim. 

Ben de yazmak istiyorum diye düşündüm. Gökyüzü fotoğrafları çektikten sonra gördüm bahsettiğim instagram gönderisini. Sonra da... haziran bile bitiyor diye düşündüm. Ne yani, ben haziran gecelerinde uzun uzun yazamayacak mıyım!? Böyle düşündüm. Sonra yazmadığımı düşündüm. Gerçekten hiç yazmadığımı, bundan hep kaçtığımı. 

Oysa yazmayı hep çok sevdim. Hep çok sevdiğim şeylerden kaçmak gibi kötü huylara sahibim.

Artık blog yazmanın benim için manası ne emin değilim. Belki de içimde bir çeşit çözülme yaşadım. Evet öyle. Blog yazmamın her blog yazarında olduğu gibi bazı bilindik sebepleri olduğu gibi, bir de bana özel temel motivasyonlarım vardı. Bu motivasyonlar zamanla kaybolunca, bloğa dair yazma süreçlerim de yokuş aşağı gitmeye başladı. Bu motivasyonun kaybı aslında beni daha iyi bir yazar yapma yolunda bir itki olabilir. Öyle saçma bir sebepler bütünüydü. Öte yandan, dediğim gibi, bloğa dair bir çeşit sihrin çözülme anını yaşadım. 

Belki de ''gerçekten'' yazabilmek için buna ihtiyacım vardı. Büyünün bozulmasına. Böylece her yeni yazma sürecimde yeni bir büyü keşfedebilirim! Sonuçta yazmak eyleminin sihri de burada değil midir?


Hala kalbimi ısıtır.


Popüler Yayınlar