Derin bir merak: Aşk.


Düşüncelerimi açıklamaya genelde dış dünyadan başlarım. İçimden bir şey tutarım, bir nesne. Beş duyu organımla orada olan bir şey. Sonra belki... onu benim gibi gören, duyan, tadan, koklayan, dokunan diğerlerinin fikirlerine dokunur, oyuncu bir günümdeysem, sobelerim.

Uzaktan yakına.

Çemberden merkeze.

Belki, senden bana.

İşte ben böyle yazarım. Çünkü böyle mi görürüm acaba? Henüz bilmiyorum ancak şunu biliyorum ki, tüm bilmeler ve bilmemeler antremanla geliştirilebilir.

Bazen bir yazımı yazdıktan sonra fark ediyorum, hep 2. tekil kişiye hitap ederek yazmışım. Daha doğrusu, hep sanki sen öyle düşünüyor öyle yapıyormuşsun gibi anlatmışım sevgili okur, senin üzerinden kendime ulaşmışım. 2. tekil kişili fiiller. Daha ileri gidebilmişsem, belki, 1. çoğul kişi: Biz.

(Ya da, onlar.)

Ben: Ancak fiil çekimini düzenlersem ok bana döner. Bunu ben yaptım. Bunu ben düşündüm. Bunu ben hissettim.

Şimdi de sana, insanlardan bahsedecektim. İnsanlar şöyle düşünür veya, hadi daha az bilmiş günümdeyim diyelim, insanlar şöyle düşünme eğilimindedir... Haklıyım (genellikle) veya değilim, bu değil, ortada ben yok. 

İnsanlar burada yok, bu yazıda yok, bu yazıda olan sadece: Benim.

(Ve belki sen de.)

Ben :), aşkın merakla ilgili olduğunu düşünüyorum. İnsanların ne düşündüğüyle ve hatta hissettiğiyle ilgilenmiyorum. Çünkü ben, kendimi bilebilirim ve benim bildiklerime göre... İlk yazılarımda hep böyle derdim biliyor musun; ne ilginç... Ben, ''ben'' derdim.

Ben aşkın merakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bununla ilgili bir söz okumuştum ancak o sözü okuduğum 18. yaşımın çok öncesinde bile ben, aşkın merakla ilgili olduğunu hissediyordum. O tanımı daha evvel yazdığım karman çorman bir yazımda da, şu anda aramızda yoklar, seninle paylaşmıştım. Pek çok karmaşık fikrin arasında kaybolmasını umduğum ama bir şekilde okurlarımın akıllarının bir köşesine ilişsin isteğimden olacak, yazımın son kısmında yer verdiğim bir alıntıydı.

O tanım, Flaubert'e aitti: ''Merak. Birine karşı, ansızın, bir merak duymaya başlarsınız, korkunç bir merak. Onu tanımak, onunla doğmak, dünyaya onunla yeniden gelmek tek amacınız haline gelir. Aşka en uzak cümle, 'senden nefret ediyorum' değil; 'bilmek istemiyorum'dur.''

Bu tanımı yıllar önce görmüştüm. Öyle bir kitapta falan değil; kıytırık bir instagram gönderisinde. Bana çok anlamlı gelmişti, çünkü o an tam olarak bu tanımı yaşadığımı hissediyordum. Birini merak ediyordum. Çok derin bir şekilde onu merak ediyordum. Onun sevdiği sevmediği korktuğu öfkelendiği istediği istemediği onu o yapan yapmayan her şeyi o anını sonrasını öncesini onu, onun varlığını çok merak ediyordum.

Sonra bilmek istememeye başladım.

Sana, insanların aşkı çok küçümsediklerini, aman sanki hayatlarında birini iliklerine kadar merak etmemiş gibi... - Büyüklük taslayacaktım. Bana ne başkasının aşkından da tanımından da... Hatta aşka inanmasın, aşk bir inanç değil ki zaten, kabak gibi ortada var olan bir şey. Erosun okunun kalbine saplanması an meselesi bir şey. 

Eros, oyuncu bir varlık. Bundan olacak bir bebek\ küçük çocuk olarak resmedilir. En olmadık yerde belirir ve karmaşa yaratmayı sever. O bir çocuğun merakıyla okunu atar. İşte aşkın özü de, belki de bundan olacak, (bence) meraktır. Derin bir merak.

Benim okum bana, okun bir yönü bile olmadan önce, çok küçük bir yaşımdayken saplandı biliyor musun? Çocukken. Onun aşk olduğunu düşünemeyeceğim bir yaştayken. Bir anda içimde bir merak oluştu. O kim... O ne... O nasıl... Bilmiyorum. Belki bir arkadaştır? Ama o bir şey ve bana gelecek. Belki bir dersin ortasında kapıyı çalacak. Bu, içimde hissettiğim ve bir tanım getiremediğim en net bilgiydi. Beni anlamayacaksın ama ben bu bilgiyi uzun yıllar kalbimde taşıdım.

Ok kalbime saplanmıştı ancak ucu birine dönük değildi. Çocukken anlamadım. Ergenlikte buna, olsa olsa bu aşk olacaktır, dedim. Ona şarkı bile yazdığım aklımda (İrem Derici söyleyebilir :). O zaman da utanmadım, şimdi de utanmıyorum. Ben aşktan, bazılarının aksine (hadi yine taşı ''diğerlerine'' atayım) hiçbir zaman utanmadım.

Belki de aşka dair en derin arzum, annemle kol kola gezdiğimiz bir günde içime tohum atmıştır, kim bilir... Annem bana, sevgililer veya nişanlılar böyle gezer, demişti sanırım. Acaba beni bir çifti izlerken yakalamış ve bana takılmış mıydı... Belki de ben, olur ya, annemle kol kola gezdiğimiz o günden o kadar çok etkilenmişimdir ki kalbim merak etmeye başlamıştır. Belki de Eros'u bile beklemeden, kalbim kendi merakından bir ok yapmıştır tam ortasına saplı. 

Diğerleri farklı mı hisseder diye düşünüyorum. Belki de, ''aşk yok'', diyenler en azından teoride haklıdır ha ne dersin? Hani belki de, insanlar olarak kalbimizdeki okun boşta kalan ucunu bizimle birlikte taşıyacak ikinci bir kişiyi, bir ortağı, arıyoruzdur. 

Onu çok istediğim için mi çok hissetmiştim, çok hissettiğim için mi çok istemiştim bugün en çok da bunu merak ediyorum.

Okum kalbimden düşüyor gibi hissettiğimde çok üzülmüştüm. Sana hissettiğim hayal kırıklığını anlatamam. Yıllarca (rahat bir 18 yılı vardır) kalbimde taşıdığım o ok... gitme. 

O oku kalbimde hissedemiyorum.

Böyle olduğunda aşkı değil, bir ilişkiyi bulabilirsin derler; tabii başka başka ve çok daha ''anlamlı'' dünyaca kelimelerle. Yine de, yıldızların veya ''neptünlülerin'' diliyle konuşsam da, beni anladığını biliyorum sevgili okur.

Aşkım veya bir partnerim olsa bile, o benim ortağım olmazsa... Buna katlanamam. (O da katlanamaz, ben en çok onu düşünüyorum; yaaa). Böyle düşündüm bir süre. 

Sevgili Eros, bana yeni bir ok atacak mısın? Eski okum çürüdü... Beni dönüştürdü evet. Geliştirdi evet. Tüm yıldızları gezdirip dünyanın ışığını görmemi sağladı evet.

Sevgili Eros, ona da ok atacak mısın? Önce ona at... ama bana da at. 

İkimize de at! Çünkü ancak böyle ''ortak'' olabiliriz.

Neye ortak? Hayat ortağı vs suç ortağı. İkisi birden?

Eşit olmak. Ben onu başka bir dünyanın ışığında görmüşüm gibi hissediyorum. Bana güleceksin. Güülll. O beni görmediyse ne olur? Onun aşkını küçümseyecek miyim?

Hayır.

Merak edeceğim. Çünkü aşk budur. Karşındaki kişinin aşkını merak etmek.

Aşktan neden bu kadar çok korktuğumu sana itiraf etmek istiyorum. Öhöm öhöm. Çünkü sana itiraf edersem, korku beni terk eder biliyorum sevgili okur. Aşktan korkma sebebim... bir şair hastalığına dayanıyor: İlhamımı kaybetmek. Benim ilhamım kendimim ve ben kendimi aşk üzerinden görüyorum. Bana uzanan ve benden her şeye uzanan aşk. Şimdi ben, o aşkın dünyadaki tercümesini bulursam... Eyvah, diye düşünüyor beynim sanırım kalbime sormadan, eyvah... ya ilhamım beni terk ederse!

(Buna dayanamammm! diye ağlıyor beynim...)

Aşk beni terk edebilir mi? (böyle sorular sorma küçüğüm)

Dönüşür. Bu dünyanın diline dönüşür değil mi sevgili okurrr? Onu başka bir görünümüyle yazarım bu sefer. 

(Ben yazarım sevgilim, bunu bilmeden gelmemelisin.)

Ne komik bir korku. Pek çok korku gibi. 

Sen en çok neyden korkarsın sevgili okur?

Ben karanlıktan korkmam. Küçükken bile korkmazdım. Zaten korkma lüksüm de pek yoktu sanırım. Öhömmm... 

Yüksekten de korkmam. 

Kapalı alandan da. 

Hatta çok çocukken böcekten bilene korkmazdım! Topraktan evler yapmak hobimdi. Anneannemin ''kuyruklu çıkar bak'' ikazlarına kulak tıkar, tamam öncesinde biraz gerilir, ama mutlaka oynamaya devam ederdim. Sonra korkmaya başladım, daha doğrusu içim çekilmeye başladı, tahammül edememeye başladım. Böceklere.

Evet, sanırım pek bir korkum yok!

Ah hayır... Aslında şimşeklerden de korkardım. Daha doğrusu çok küçükken korkmazdım. Şimşekler, gökyüzünün fotoğraf makinesinden çıkan ışıklardı (sana anlatmıştım). Sonra, onlardan da korkmaya başladım. Şimşeklerden! (bööö) Son iki üç yılda bu korkumu yendim. Artık şimşeklerden korkmuyorum ama çok çocukluğum ile genç yetişkinliğim arasındaki dönemde korktum, çok korktum (şşşş aramızda).

Neden biliyor musun, bu iki korkumun (yani böcek ve şimşek) yapısı yalnızlıktı. İkisi de bana, yalnızlığımı çağrıştırırdı. Ondan korktum. Her korkunun bir köken hissi vardır. Benimkisi hep, evet evet, yalnızlıktır.

Aşktan korkmamın sebebinin tam tersi olması ne tuhaf... Yalnızlığımın bitmesi. Aşk korkumun kökeni bu, komik. 

(Beni asla yalnız bırakma sevgilim, evet evet, bozuşuruz: Bir şair hastalığı.)


Dip paranteezz: Sevgili okurlarım :), bu notu muhakkak eklemek durumundayım... Bakın siz zaten anlamış olmalısınız, anlayabilecek kişilersiniz ama yine de yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için ayrıca söylüyorum. Bahsettiğim ''merak'' tabi ki birinin tipini beğendim veya birini gizemli buldum merak ettim tarzında bir durum değil! Ben hep göremeyeceğimiz birini sevemeyeceğimizi düşünmüşümdür, en azından yine (tabi ki başka ne yapacaktım) kendi adıma konuşursam... Ben ister aşk, ister başka bir sevgi özelinde olsun, ''göremeyeceğim veya göremediğim'' birini sevemem. Yazımda bahsettiğim ''merak'' için biriyle e yani bi' zahmet biraz zaman geçirip onun eğilimlerini vs görüp geliştirdiğimiz daha derinleşmiş ilgi. Takıntı da değil! Ki aşkın içinde biraz takıntılı düşünceler de var tabii ama ne demek istediğimi anladın. Bu merak, o kişinin varoluşunu merak etmek gibi bir merak. Diğer bir ifadeyle, o neyi sever sevmez, hayata hangi gözlerle bakar daha derinden görmek istemek. Hatta bazen öyle ki, onun en sıradan olaya karşı jest ve mimiklerine istemsizce dikkat kesilmek. Ona dikkat kesilmek... İşte benim aşk tanımımdaki ana unsur olan merakın iç yüzü budur. Açıklamam bitti, teşekkürler.


bana bu yazıyı yazdıran şarkı.




Sonra bir baktım ki marteniçkamı çıkarmışım.


Marteniçkamı çıkardım.

Hayır leylek görmedim.

Hayır onu bir ağaç dalına da asmadım.

Marteniçkamı çıkardım ve attım. Bence bazen bazı dilekler bu yolla da gerçek olabilir. Böyle hissettim. Onu ilk alacağım zaman da zaten alışkanlıktan almıştım. Bu adeti sevdiğimi söylemiştim. Bence böyle kültürel yönü olan gelenekler sürdürülmeli, hoş bir tatları var. 

İlk marteniçkamı ne zaman taktığımı hatırlamıyorum. Olsa olsa teyzem falan hediye etmiştir de denemişimdir. Kesin takmadan evvel heyecanlanmış, nefesimi tutmuş, dilek tutma anını seremoniye dönüştürmüşümdür. Anımsamıyorum ama öyledir biliyorum. Çünkü hep, öyle oldu.

İlk marteniçkamı ne zaman taktığımı anımsamasam da onlardan birisi fakülte bahçemde hala dalgalanıyor olabilir ahahhahahah. Ne dilediğimi hatırlıyorum. Ben hep aynı şeyi dilemişimdir, hatırlaması kolay.

Geçen yıl bile marteniçkamı takarken ne heyecanlıydıımmm. Hatta sağ bileğime takmıştım da sonra internette bir yerde aslında sola takılmalı diye okumuştum. Bende bir telaş... Ya dileğim gerçek olmazsa aman Allahım nolamaazzz ahahhahaha. 

Bir yıl geçti. Yine bir mart ayı. Aaaa mart mı gelmiş olmuştum ve adettendir takalım bakalım diyerek bu sefer kendi kendime bir bileklik aldım. Heyecanım pek yoktu desem de aslında bilekliği şubat sonunda almış, ınstagramda ''marteniçka zamanı yaklaştı hanımmmm'' diye duyuru yapmış... Yani heyecanımı paylaşmıştım. İlginçtir, hep aynı şeyi dileyen ben, o sıra ne dileyeceğimi bilmiyordum. Sadece, bir marteniçkaya sahip olmanın heyecanını hissetmiştim. Daha da ilginçtir, aslında bundan da öte, başka insanların da marteniçkaya sahip olmalarını istemiş ve onların tutacakları dilekler için heyecanlanmıştım. Bu, benim için yeni bir heyecandı. Üzerine düşünmedim; dileğimin de, heyecanımın sebebinin de.

Bir dilek dileyeceğim için heyecanlı değildim. Hatta normalde 1 Mart'a girer girmez bilekliğe sarılıp dilek dileme törenine başlayan ben, bu sefer 1 Mart'ın son dakikalarına kadar marteniçka takacağımı bile hatırlamadım. Dedim, aldım o kadar takayım bari... Kardeşim sanırım hediyemi takmamış. Bu, kalbimi kırdı mı acaba... Hayır. Aramız kötü değil ama o bana hediye etseydi ben takardım sanırım. Belki de marteniçkamı martın sonuna gelmeden kolayca çıkarmamda bu da... hayır bu da etkili değilmiş, düşündüm de.

Marteniçkamı takarken sadece sıkılığını ayarlamak için biraz uğraştım. Ya gevşek kaldı, ya da bileğimi çok sıktı. Bilekliğe hareket alanı tanımak istedim, ki canımı yakmasın. Ne dilesem bilemedim. Güzel bir iş, dedim önce, sonra korktum. Bu dileğin gerçek olması zorunluluk olur o zaman, bu riske giremeemmm. Sonra aşk dedim, korkmadan dedim bunu. Olmasa da acıtmaz. Olursa da, aaaa marteniçkadan oldu, demem. Yine de içime sinmedi. Güzel bir yaşam, dedim. Belirsiz bir dilek. Bu biraz kafamı karıştırdı. Sonra da işte, amannnnn ortaya karışık yapın bir şeyler dedim, evrene sisteme varoluşa; bir dua gibi.

Bilekliğin elimdeki varlığını bile unuttum. Bu aslında güzel bir ''manifest'' yöntemi aynı zamanda. Bir eşyaya niyetini kodlayıp o eşyaya her baktığında dileğini anımsamak. Bilinçli olarak anımsamasan da, bileklik bileğinde hadi amaaa! Bilinçaltın seni harekete geçirir. Beynin seni dileğine itekler. Sanırım? (beni hiç iteklemedi, öhöömmm). Neyse, taktım ama bilekliği takmadan evvelce o başkalarıyla ''marteniçka takın'' paylaşımı yapma anımda daha heyecanlıydım (sanırım). Taktım ve bitti işte. Unuttum. Heyecanımı unuttum.

Sonra, bileklik bileğimi çok sıktı. Ben de amannnn dedim, yine, kestim. Öyle düğüm falan da çözmeye hiç uğraşmadım. Dümdüz kestim ve bilekliği bileğimden ayırdım.

Rahatladım.

Yetmedi, bilekliği çöpe attım. Sonra zaman geçti, bilekliğimi çıkardığımı bile unutmuşum. Tıpkı varlığını unuttuğum gibi... Odamın halısında gözüme bir şey çarptı. Amanin böcük mü yoksam... Hayır, değilmiş. Sonra elime aldım o şeyi, bir baktım ki, nazar boncuğu. Marteniçkada takılıydı, bilekliği kesince uçmuş gitmiş. Onu çıfıt çarşısı olan raflarımdan birine koydum. Belki atarım, varlığını unutmazsam.

Seneye marteniçka takar mıyım bilmiyorum. Bu sene param boşa gitmişken *-*, seneye ne yaparım kestiremiyorum. Belki o ilk heyecan için yine alırım. Adettendir, derim yine, bu yıl da takalım bakalım. Sonra belki size bile derim, yine, marteniçkanızı unutmayııınnn!

Bu seferki çıkarışımı farklı kılan onu bileğimden isteyerek ayırmamdı. Yine, bir an değil de; bilinçli bir an olarak ayırmam.

(Dilekler böyle gerçekleşir, sanırım.)

-sonrasını merak ediyorum-


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


manga tarotta kupa 8.


Fotoğrafımın Hikayesinin Adı: Heves.

 

Flash belleğimde eski fotoğraflarım var. Çocukluğumdan, ergenliğimden ve en son da -sanırım- bir 4-5 yıl öncesinden kalma fotoğraflar. Hatta bir flashımı sadece buna ayırmışım. :) Çünkü eski bilgisayarım gidiciydi ve ne zaman bozulacağını kestiremiyordum. İnternet veya teknolojik aletler üzerinden bir şeyleri, değer verdiğim bir şeyleri, depolamak da yaşlı ruhuma uzak kalıyordu. Ben de en ''güvenli'' görünen yol olan flash belleği seçmişim. :)

İnternette bir içerik gördüm aslında. Onu denemek için bu fotoğrafların bir kısmına göz attım. Çocukluk fotoğraflarıma. Birisi yapay zekaya çocukluk fotoğrafını atıp büyümüş halinin nasıl olabileceğini sormuş. Onu deneyecektim, sonra Mineciğim ile olan fotoğraflarımıza rastladım. Normalde M. derdim, sanki gizli saklı bir şeymiş gibi. Mine'nin haberi olmadan ondan bahsettiğimden sanırım (kim anlayacak ki :), onun ''gizlilik'' hakkı korunsun diye adını bile vermiyordum. Ama ismi öyle güzel ki, yazmak bile beni keyiflendiriyor. Canım Mineciğim. :) 

Fotoğraflarımızda Mine'nin anneannesinin evindeyiz. Bir bayramda çekilmiş. Şeker bayramında! :) O zamanlar anneannesine yakın oturuyorlardı. İnsanlar salonda konuşurken onunla birlikte ikimizin misafir odasında zaman geçirmesini sevdiğimi hatırlıyorum. Minelerin evini de hayal meyal hatırlıyorum. Mine karateciydi. Hemi de siyah kuşak, yaaa. Bir sürü madalyası vardı (hala var). Ama sonra karateyi bırakmıştı. Onunla birlikte bir yerlere gitmek istediğimizde annemler ''iyi bari Mine varsa olur'' diye, karateci ya, takılırlardı. 

O fotoğrafta onların evinde değil, anneannesinin evindeyiz. O ve ben misafir odasında bir koltuğa oturmuş, birbirimize sarılmışız. Benim üstümde uğur böcekli çorabım, kot eteğim ve morumsu bir kazağım var. Mineciğime iyice yanaşmış, sırıtmışım. Mine daha ciddi, boncuk gözleriyle objektife bakıyor. O fotoğrafı sizlerle paylaşmayı öyle çok isterdim ki! - Ama Mineciğim istemeyebilir :(.

Bazı fotoğraflar çok gerçektir ya, işte o da öyle bir fotoğraf. O anda kalmış bir hisse ait bir fotoğraf. En yakın arkadaşımla uzun zamandan sonra buluşmuş bir çocuğun sevinciyle gülümsemişim. Bu anın bir fotoğrafla ölümsüzleşmesi öyle kıymetli ki!

Eskiden, eski bloğumda, bir yazı dizim vardı. Yalnız benim çeşitliliğe gel. :) Bu konuda alçakgönüllü olamam, blog yazarken hep çok çeşitli konularda yazmışımdır. Belki yaratıcı, belki değil; ama kesinlikle çeşitli. Bu yazı dizim de, fotoğraflarla ilgiliydi. Başlığı neydi şu anda hatırlamıyorum. Bu seriyi çok çok önceden, belki de o yıllarda henüz liseye gidiyor bile olabilirim, yazmıştım. Fotoğraf karesi paylaşıp ''sizce bu anın hikayesi ne olabilir'' diye sorardım. Bu benim, şimdi bile, fotoğraflara ve fotoğraf çekmeye dair en sevdiğim durumdur. O anın hikayesini dondurmak.

Bu seriyi şimdi yapamam. O zamanlar telif melif asla düşünmeden pata küte güzel bulduğum fotoğraf ve resimleri yazılarıma eklerdim. Kendi çektiğim fotoğraflarla da bunu yapamam, çoğu dağ taş çiçek bayırla ilgili (bir hikayesi yok :). Yine de geçenlerde bu yazı dizim aklıma geldi. O ana dair bir şeyler uydurmak. Öykü uydurmayı seven yanım ile fotoğrafların yapısı birbiriyle fazlasıyla uyumlu.

Üniversiteye giderken de aslında fotoğrafçılığa eğilmeye karar vermiştim. Hatta yeterince cesur olsaydım, bunun uğruna okuduğum bölümü bile bırakıp bunu akademik olarak yapmak isteyen belli belirsiz bir fikrim vardı. Tamam biliyorum fotoğraf çekmek için bunun okulunu okumaya gerek yok ama belki de paralel bir evrendeki versiyonum bu belirsiz tasarısını uygulamaya koymuştur ve şimdi fotoğraf üzerine baya gelişmiştir diye öykü uyduran bir yanım da var.

Bunu okulum bittikten sonra da düşündüm. Bir sabah uyanmıştım, yatağımda hala uzanırken bunu düşündüğüm aklımda. Yeniden lisans bölümü okumak istediğim, bunu iş için değil sevdiğim için yapmak ve sadece gelişmek istediğim fikrini aklımdan geçirdiğim çok net aklımda. Sonra aman canım dedim. Çok geçmedi başka bir fırsatı yakaladım ve lisans bölümümün yüksek lisans sınavına girdim. Kazandım da. Kazanmayı hiç beklemezken kazanmıştım. Hiç hazırlıksız bir kazanç. Beni başarısız kılan da bu oldu sanırım.

Şimdi yeniden üniversite okuyacak mental güce sahip değilim. Maddi güce de, sanırım. Zaten bu gerekli de değil muhtemelen. Ama gereklilik veya somut sebeplerin ötesinde, ben aslında bu konudaki heyecanımı geçen yıllarıma yedirdim. 26 yaşın genç olduğunu söyleyeceksin. Öyle, gerçekten çok genç bir yaş. Ama insan eskiden düşündüğü bir şeye karşı hevesini yitirdiğinde en azından o konu özelinde kendini çok yaşlı hissedebiliyor. Heves, çok küçümsenen bir şey. Ben en çok da onun yasını tuttum kendimde. Hayır dramatik değil. Yani öyleydi ama artık değil. Artık başka şeyler düşünmem gerektiğini kabul ettim. Yeni konular bulmak ve bu yolla yeni hevesler üretmek. İnsan, hevesi olmazsa yaşamından keyif alamıyor bence. En azından ben öyleyim.

O fotoğrafı, Mineyle olan fotoğrafımızı görmek beni mutlu ettiği gibi içimde biraz buruk bir his de bıraktı doğrusu. O kız. O resimdeki kız, yani ben, öyle parlak ki sevgili okur. Benim de kendimce bir parlaklığım var sanırım ama o kızın parlaklığı gibi değil. O kız büyüseydi bence ben olmazdı. Ben neden o kızdan bu kadar uzağım bilmiyorum. Bu da biraz kalp kırıcı.

Büyüdüğümüz halimizi yapay zeka güzel çizemedi çünkü ben yapay zekanın en kötü versiyonunu kullanıyorum. :) Bizi analiz etsen dedim, nasıl insanlarız sence... Doğru şeyler söyledi. En azından benim hakkımda. Ona göre de soldaki uğur böceği çoraplı kız fazlasıyla parlakmış.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Yine de yazıyı fotoğrafsız kapatmayalım, işte bir alıntı.


Varlık.

 

Dua etmenin gözyaşlarımı temizlediğini hissediyorum. Sanki bahar yağmuru gibi. Ferahlatan, etrafa toprak kokusu yayan birkaç damla gözyaşı ve burun çekişi.

Rahatlama. Kaybolmuşum da olduğum yere çökmüşüm ve işte bir zaman sonra toprak kokusunun her yanımı doldurduğunu fark etmişim gibi.

Sonra ne olur bilmiyorum ama kalp ritmimin düzelmesi uzun zamandır hissetmediğim bir şeydi. Üstüne düşünmeyi bıraktığım ama ben bıraksam da onun beni bırakmadığı bir şey. Darlanma.

Öfke. Halsizlik. Sabırsızlık. Korku. Telaş. Ve daha nicesi.

Şimdiyse durulma. 

Dün gök gürültülerini hissetmiştim. Yine de bu histen çekinmedim. Konuştum konuştum. Eskiden tekrarladığım kelimeler, dilimde yeniden ruh kazanmış gibiydi. Bunun adı inançtı. İsteklerime inanç. Bunu kaybetmek beni çok yormuştu. O kadar çok yormuştu ki... Nereye bakacağımı bilemedim, ne yöne döneceğimi... Kendimi çok yalnız hissettim. Yapayalnız. Evrendeki en yalnız insan. 

Kimse yok. Böyle hissettim. Gerçekte yok. Yok yok.

Yokluğa o kadar odaklandım ki, yokluk büyüdü büyüdü. Onu genişlettim. Çünkü inanmadım. Var olabileceklere hiç inanmadım. Kırıldım. Kırıldığım yerleri umursuyorum sandım. Zaten başka kimse umursamaz ki, diye düşündüm. Belki de öyledir bilmiyorum. Ne önemi var? Tam da bu nedenle önemi yok. Her şey ve herkes her zaman unutulur, akıldan çıkar, geride kalır. Sonra gülünür, yürünür, bir şey yok gibi olur.

Ama var mıdır? Ne önemi vardır? Yoktur. İşte genişleyen yokluk, bu sandım. Ne önemi var, yok.

Ama ben varım...

Ben var mıyım? Nasıl varım, nasıl var olmalıyım, nasıl var oldum? 

Geçen yıl yokluğa saplanmıştım. Bu yıl bunu yapmayacağım! demiştim. Yapmadım da. 

Bir soru sordum. Benim neyim var! Bunu sordum. Büyük bir kırgınlıkla. Diğerlerine bakıp bunu boşluğa sordum. Gelen yanıt, pek çok yazımdı. Yetenek.

Geçen gün haksızlık ettiğimi düşündüm ve yediğim yemeğin güzel olduğunu itiraf ettim. Bu, lezzetli bir yemek. İşte, benim lezzetli bir yemeğim var şu an önümde! Gelen yanıt, o yemeği takip eden diğer lezzetli bulduğum yemeklerdi.

Yokluk dağılmaya başladı.

Sonra dua ettim. Başta mahcup. Ama biliyordum ki, beklemenin mantığı yok. Ezberlediğim şeyleri tekrarladım. Sonra bu tekrarlar, yeniden canlandı. Varlığa odaklandım. Varlık genişlemeye başladı. 

Eğer ki kalbinde sadece sana ait istekler varsa, iyi niyetli istekler, o şeyler dilerim ki en güzel şekilde gerçek olurlar!


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Yıldız Işığı.

 

Yıldızım.

Yaz yıldızlarımı izlerken, içimde tohum veren bir acıyı deneyimledim. Bu öyle bir acıydı ki, başlangıçta ne olduğunu tanımlayamadım. Belki de bu tohumlar başlangıçta acı değildi de, benim onları anlamlandırma sürecimin evrildiği inat, zamanla onları buna dönüştürdü. 

Yıldızlarım değildi canımı yakan. Tek tek varlıklarla veya onlara yüklediğim anlamla ilgili değildi. Bu, varlıklar arasında gidip gelen ışıkla ilgiliydi. Bunu anladım. Bunu anlamasaydım inat etmezdim. O ışığın ucu, senin etrafından mı dolanıyordu yıldızım?

Hayır biliyorum.

Yıldızım. Bir kitap okuyorum. Belki de senin yıldız ışığının ulaşabileceği uzaklıktaki bir kurgusal gezegende geçen bir kitap. Bu kitapta düşüncelerinin şekilsizliğini ehlileştiremeyen bir ana karakter var. O, bana çok mu benziyor bilemiyorum ama onun nasıl hissettiğini biliyorum. Sen de diğer ana karakterin nasıl hissettiğini biliyor olabilirsin veya sen, ikisinin dışındaki bir hissedişte olabilirsin. (Muhtemelen öyle olacaksın).

O karakterin hissettiği yoğunlaştırılmış bir acı vardı. Tüm dağınık düşüncelerinin merkezi. Yönlendirilmemiş düşünceler insana bunu yapardı. Bir yıldız gibi parlamak varken, bir yıldızın yansıması olan uydu olduğunu sanmak. (Her şeye akan ışık bunu yapar).

-Ben en çok seyahat eden ışıkla ilgilendim.-

Yıldızım. Sana yazmak kalbimi ferahlattı. Çünkü sen teksin.

Işık da tek, değil mi yıldızım? Ben, dönüp dolaşan ışığın acı verdiğini sanırken, o ışık aslında tek. Sendeki gibi, bendeki gibi.

Daha dikkatli sorular sormalı, daha dikkatli cevaplar bağırmalıydım. Dikkatsizliğim ışığın yolunu uzattı...

(Yıllarca. Yoksa bu gerekli miydi yıldızım?)


son dinlediğim şarkı, sana gelsin. en en en tekrar ettiğim noktasıyla.

(o şarkı hep değişir)


(Aeden, Azra Kohen)


Bedenimde Çarpan Ben.

 

Işığın değişen tonlarını, günün gittikçe kaybolan renklerinde izlemeyi severim. Bu ışık, cisimlerin dış hatlarını çizerken geriye kalan her şey gittikçe koyulaşır ve belirsiz silüetlere dönüşür. Diğerlerinin görünümlerini böyle bir soyutlukta ve dış bir göz olarak algılamak çok da ilginç bir durum olmasa gerek. Herkesin kendi yoğunluğunda soluklaşan renkleri, yerini gittikçe uzaklaşan ışığın getireceği geceye bırakır.

Gündüzün ışığının çizdiği kendi bedenim ise bana daha da ilginç bir his verir. Işık huzmelerinin yıkadığı bedenim, varlığımın kanıtı gibidir. Gecenin ışığı içimin renklerini boyarken, gündüzün ışığı varlığımın hatlarını çizer. Bir bedenin, kendi varoluşunun izlerinde çarpması... Bu sence de çok küçümsenen bir durum değil mi?

Evet hislerimiz ve düşüncelerimiz de çok kıymetli ancak varoluştaki yerimizi değerlendirirken bir bedenin varlığını koskoca galaksilerle mukayese edip küçümseme eğilimindeyiz. O galaksilerin de varlığı tek tek atomların titreşiminden oluşmuyormuş gibi, bu sefer farklı bir yolla -kendimizi küçümseme yoluyla-, varlığımızı varoluşumuzdan ayrıştırırız. Oysa günün ışığının çizdiği bedenler, koskoca galaksilerin etrafında dönüşünün yarattığı heyecandan çok daha az ilginç değil diye düşünüyorum. 

Bir bedeninin olması... duygu ve düşüncelerinden akan bir bedeninin olması. Tüm bunları taşıyan, tüm varlığını, seni, seni taşıyan bir beden! İnsanlar bunu neden küçümseme, hor görme, önemsememe veya bu önemi çarpıtma eğilimindedir? Onu sevmek değil kastettiğim, onu görmek. Işığın çizdiği bedenini görmek. Onu hissetmek. Kendi bedeninin varlığını kabul etmek ve böylece ona sana söylenenlerin ötesinde (mesela sosyal medya veya insanların torba olan ağzı) değer vermek.

Ben hep hislerimi araştırdığımı sanırdım. Sonra bu değişti.

Ben hep düşüncelerimi öğrendiğimi sanırdım. Sonra bu değişti.

Ben aslında tüm bunları taşıyan bedenimin varlığını görmeye çalışmışım. Bir bedenin seninle çarpışı, bu, tüm galaksileri dolanan bir ışığın gördüğü her şey kadar heyecan verici bir şey!


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.




Not: Tamam, bu küçümseme eğilimi bende de vardı! Ama aynı şekilde değil. Instagramda bir video görmüştüm. Düşüncelerimiz evrendeki yerimizi yüceltirken, bedenimiz küçültüyordu o videoya göre. Oysa insan bir bütündür ve düşünceler bedenle deneyimlenir.


Sonsuz Alev.

 

Sevgili yıldızım. 

Atmosferinin etrafında gezinmek, bu gece kalbimi dolduruyor. Işığın, etrafımızı kuşatan bir yaşam alanı. Senin batmanı, sonsuza kadar batmanı ve bir daha varlığıma yansımamanı neden istediğimi böyle anlarda anımsayamıyorum. Bu sefer sen güzelce parladığın, puslu gökyüzünde bana yol gösterdiğin veya ışığın diğer yıldızlardan ayrıştığı için değil... Benzediğimiz veya benzemediğimiz için değil. Hayır sen olduğun için de değil yıldızım, bana alınma. 

Sanırım, ben olduğum için. Ben olduğum için, bu sefer sana bakarken, kısacık bakarken, aramızdaki uzaklıklar içimizde parladı ve yok oldu. Zaman ve mekan, artık yok.

Yıldızım, parlamanı istediğim için mi böyle oldu? Hayır, parlamanı görmek, varlığını görmek beni eksik hissettirmediği için böyle oldu. Senin varlığın, yokluğunun kanıtıydı yıldızım. Bu nedenle de gece göğümün ışığında gözlerimin hep en çok sana kayması beni sinirlendirdi. Kırılacağımı düşündüm yıldızım. Oysa batışının ihtimali bile kalbimi hep daha çok kırardı. Bu nedenle düşünmezdim. Sadece, bat derdim ve bir daha parlama: İçimde.

Şimdi ikimizi kuşatan bu ışık, etrafımızda mı? Işığın içimizden çıkması beni mutlu ederdi. Seni de, biliyorum. Yoksa gece göğünde nasıl parlarım?

Yıldızım. Bir mektup uzaklığında parlayan kalp atışın, atmosferimizi kuşattı. Sen ve ben, aynı dünyanın ışığında parladık. Bunun adı neydi yıldızım? 

Neşe mi? 

Keyif mi? 

İnanç mı? 

Umut mu?

Gerçek mi? Buydu değil mi, benim yıldızım. 

Bir yıldızın ışığını anımsadığım tüm zamanların ötesindeki mekanları anımsıyorum. Hep aynı. Aynı hayalsizlikle yıkanmış sesli bir parlaklık. Bu parlaklığa bir isim takarsam, o zaman bu ses canlanır mı?

Hayır.

Yıldızım. Sessizliğin içinde titreşen sonsuz alevin, bildiğim eski bir şarkı gibi gerçek bir histi.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Yeni bir kitaba başlamak.

 

Her yeni kitabın aslında uzun bir yolculuk olduğunu fark ediyorum son günlerde. 

Belki de pek çok okurun başvurduğu gibi uzun veya beklediğimden uzun süren kitap yolculuklarımda nefes molası olması için ben de kısa kitapların gölgesine sığınma yoluna başvururdum. Sanırdım ki, sayfa sayısı az olan bu kitaplar yorulmuş benliğimi avutacak, sırtımı sıvazlayacak ve ne kadar çok kitap okuyorum egomu canlı tutacaklardı. Zamanla bu kısa kitapların atmosferinde yeterince soluk alıp vermediğimi, bu nedenle onların doğasına çok kısa sürede yabancılaştığımı fark ettim. Diğer bir ifadeyle bu kitaplar, zihnimden siliniyorlardı!

Kitap okumayı alışkanlığın ötesine geçirmiş biri için okuduğu kitapların her detayını hatırlamak gibi bir durum malesef mümkün değildir. Beynimiz bu denli güçlü bir işlemciye sahip değil gibi görünüyor... Öte yandan okuduğumuz her şey, evet her şey, zihin çeperlerimize siner. Biz anlasak da anlamasak da, anımsasak da anımsamasak da... kelimeler olmasa da, kelimelerin titreşimleri bizimle kalır. Bu da düşüncelerimize eğilim oluşturan yolu sabırla inşa eden ana malzemedir: Gizil fikirler, sezgiler. Evet, kitapların tek görevi bilgi veya lap diye önümüzde beliren başkalarının fikirleri değildir. Kitaplar aslında bizlere sezgiler verirler, titreşimler. Buna bazıları ilham der, bazıları gelişim; özünde hepsi aynı yolu oluşturur: Bizim kendi dilimiz.

Kitapların bizi ilerlettiği veya bize inşa ettirdiği yol aslında kendi dilimizi bulmak üzerine kurulu diye düşünüyorum. Bu dil bizim bu varoluştaki imzamız gibi bir şey. 

Nasıl düşünüyorsun, 

nasıl hissediyorsun, 

nasıl var ediyorsun? 

Ortaokul ve lise yıllarımda okuduğum çerezlik kitaplara laf atan öğretmenlerime karşı içimde büyük bir isyan belirirdi. Onların ''sen falanca kitabı okusan da anlayamazsın'' minvalinde (ki evet kitap kurdu bana bile bunlar söyleniyordu, ki genelde kitap kurtlarına söylenecek ifadeler bunlar olurdu) kışkırtmalara asla boyun eğmez, okuyalım da görelim bakalım! diyerek her çeşit -çoğunlukla gizil- meydan okumaya tepki gösterirdim (hocalarımın bile beni bir çeşit ''Neptünlü'' olarak gördüklerini o yıllarda anlamıştım). Bu sayede okuduğum ve bugün beni güldüren ilk meydan okumam ise henüz altıncı sınıftayken okuduğumu sandığım Ernest Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor isimli kitabıydı. Kitabı anlamıştım, kelimeleri anlamıştım (çünkü okumam vardı!) ama böyle bir kitabı bir ortaokul öğrencisinin anlayamayacağını küçümsercesine yüzüme vuran öğretmenimi bugün bile anlayamadığımı eklemeliyim. Çünkü çocuklukta, ergenlikte ve hatta genç yetişkinlikte başvurduğumuz bazı ''Önemli'' (lütfen) kitapları bazen sadece kağıt üstünde, harfleri anlamlandırmak suretiyle :) anlar, o harflerin ifade ettiği fikirleri zihnimizde oturtamayız (doğal olarak?!). Bazense tam tersi olarak bu harfler bizi sıkar ve ne okuduğumuzu anlamadan sayfaları çeviririz (bunun için hayatımızın ilk çeyreğini yaşadığımız bir yaşta olmamıza gerek yok) ama yine de o satırlardaki fikirler olmasa bile fikirlerin ve dilin büyüsünün yaydığı titreşimler belleğimizde yer edinir.

Lisedeki felsefe öğretmenim kim ne okuyor diye aşırı eleştiren bir adamdı. Gerçekten insanların okuduklarına burun kıvırmadığı zamanları ben gördüm mü görmedim mi sadece tek bir seferinden emin olarak anımsıyorum. O bir seferinde de benim okuduğum Jack London'un Martin Eden isimli kitabımı elimden çekip almış ve tüm sınıfa göstermişti. Gururlandığımı saklamayacağım. Bana gözlerini kısarak bakıp ''aferiiiinnn'' deyişi bugün bile kulaklarımda. (Biraz da kendimi öveyim.) Bu hocam hakkında uzun uzun konuşamıyorum. Kendisi henüz genç denebilecek yaşında erkenden vefat etmişti ve her erken ölüm gibi o yıllardaki beni sarsmıştı. 

O yıllarda ve hatta sonrasında kitapları soluk almak ister gibi okudum. Çok ciddiyim, bu dünyanın atmosferine uyum sağlamak isteyen biri gibi kitapları okudum bitirdim yorumladım fikir ürettim... (Hala bunu yapıyorum ancak başka bir biçimde. Çünkü bu dünyanın atmosferini solumayı öğrendim.)

Son günlerde aklıma pandemi döneminde hiç olan bazı üniversite derslerim geliyor ve yine buruk hissediyorum. Oysa bu hissi artık çoktan aştığımı veya aşmam gerektiğini sanıyordum. Aslına bakarsanız eskiden hissettiğim burukluktan çok daha farklı bir burukluk bu güncelde aklımda beliren his. Sanırım bu burukluğun içimde değil de aklımda belirmesi onu farklılaştıran temel nokta. Önceden bu his, yaşanmayan bir şeye karşı duyulan ezilmişlik duygusunu karşılarken; şimdilerde (ki artık sadece üstüne düşünürsem beni buluyor) nostaljik bir görünüme büründü. Bu da beni şaşırtan bir diğer mesele ancak bu yazı bağlamında mı anlatmalıyım emin değilim...

Beni şaşırtan o ara mesele, artık yavaş yavaş yıllarımın beni terk etmesi. Yani işte, hani okuduğumuz kitapların detayları zamanla belleğimizin orta yerinde -veya köşelerinde- oturmak yerine duvarlarına siner ve elle tutulur gözle görülür hallerini kaybedip sadece his ve izlenim boyutunda bizlerle kalır ya, işte benim yaşadığım yaşantılar da zamanla pek çok insanın doğal olarak yaşadığı bir evreye girerek belleğimdeki görünür hallerini yitirmeye ve yalnızca ''aaaa evet öyleydi galiba'' izlenimlerine dönüşmeye başladı. 

Önceden bir zaman yolcusuydum: Anılarıma kolaylıkla ulaşabilirdim. Onları anlatmayı veya yazmayı kastetmiyorum, onların içerisine gidip yeniden yeniden beş (veya üç?) duyu organımla hissetmeyi kastediyorum. Aklımdan geçen bir ana içimde ışınlanabilme yeteneğim hep çok canlı olmuş ve çoğu zaman bana acı vermiştir. Belki de bu acı nedeniyle (bu yeteneği çok daha anlamlı şekilde kullanabilmek varken ben yine acı çekme yolunu seçmişim evet...) zihnim bu yeteneğimi ben bile ne olduğunu anlamadan beni korumak için bloke etmiş olabilir. Anılarındaki birinin yüzüne dokunabileceğin kadar yakınına gidebilmek... İşte ben bunu yapabilirdim. (Ama bence çok da gerekli değildi.)

Artık bunu yapamıyor olmamın sebebi belki de istemiyor olmamla başlamış olabilir. Böylece, anlata anlata beynimi -belki de- tamamlandı olarak kandırdığım durumlar zamanla beni terk etti. Belki de içimde pek çok kişide olduğu gibi izlenimler kalmıştır ancak artık somut anların pek çoğuna ulaşamıyorum. Onları vakitlice yazabildiğim için seviniyorum; çünkü artık onları tüm yazmalarım, aslında eski yazmalarımın gölgesinden yürüyecekler.

Ne diyordum... Üniversite üçüncü sınıftayken okuduğum bölümün en iyi derslerini uzaktan eğitimle aldım. Mikrofon problemim temel sorunumdu. Bu nedenle derslerine katılan üç beş kişiden biri olmama ve fikirlerimi hiç eksik etmememe rağmen, üstelik sevdiğim de, bir hocam adımı bir türlü öğrenemedi. Bu benim için gerçekten hep çok kalp kırıcı olmuştur. Adımı öğrenmesi için derslerine katılmak, derslerine fikirlerimle katılmak ve gerçekten ilgilenmek dışında başka ne yapabilirdim diye düşünüyorum... 

O hocamdan aldığım sevdiğim derslerin adını yazarsam beni fiilen tanıyan herhangi birinin bu yazıma rastgelmesi durumunda (milyonda bir?? çünkü açık açık paylaşılan hiçbir şey ilgi çekmez) hocamızın kim olduğunu anlaması da zor olmayacaktır. Ben yine de hep iyi şeyler söyleyip tüm bu iyi şeylerin arasında filiz vermiş kırgınlığım dışında dokundurma yapmadığım için dersin (belki derslerin) ismine de yazımda yer vereceğim.

Metindilbilim. Son günlerde aklımda dolanan ders buydu. Bu derste işlediğimiz ilk kavram yapısökümdü. Bir metni çeşitli açılardan parçalara ayırmak ve böylece anlam birimlerini incelemek. Bana bu dersi ilk anımsatan bu değildi ancak bana artık bu yazıyı yazdıran tetikleyici son okuduğum kitap olan sevgili Tomris Uyar'ın Aramızdaki Şey isimli öykü kitabıydı. Metindilbilim dersimin vize veya final ödevi için kendisinin İpek ve Bakır isimli öykü kitabından bir öyküsünü incelemiştim. Ah, son dakika gönderdiğim o ödevler o zamanki ben için en büyük heyecandı! (Hep de yüksek not aldım ancak hocamın adımı öğrenebilmesini isteyen bir yanım hep canlıydı... Çünkü bunu yapmak için daha başka ne yapabileceğimi -belki bir mikrofonum olsaydı- bugün bile bilemiyorum).

Metindeki anlam üzerine düşünmek benim edebiyata dair en sevdiğim durum. Anlamı parçalamak, var etmek, nasıl var edildiğine dikkat kesilmek... Sanırım kaşif benliğimi besleyen, heyecanlandıran ve yaşamdaki tutkuları zihinsel düzlemde bulduran ana etkeni bu anlam kurmaca etkinliğinde buluyorum. 

Son okuduğum kitap olan Sonsuza Uzanan Köprü ile birinci ayımıza girdiğimizde ilişkimize biraz ara vermemiz gerektiğini düşündüm. Kitap da bu kararıma sıcak bakınca araya bana gölge yapacak birkaç ince kitap aldım (Kara Kedinin Gölgesi, Aramızdaki Şey gibi). Ancak şimdi, tam da bu gece, başladığım Azra Kohen'in Aeden isimli kitabı ile Richard Bach'ın Sonsuza Uzanan Köprüsü'nün kalbini kırıyormuşum gibi hissediyorum. 

Sonsuza Uzanan Köprü'yü sevmediğimden değil! Hatta onu çok sevdiğimden. Bu ironik. Çünkü kitabın ana karakteri olan yazarın kendisi de ruh eşini ararken (onlarca kadında! genele bakarsak bir kadın bu yolu seçmezdi emin olun) dünya eşini bulduğu halde onu çok sevdiği için ondan kaçıyor ve ilişkilerini bitiren mektubu görmeye bile katlanamıyor. O mektup bana bu kitabı aldıran mektuptu! Hatta mektubu okurken üzerine ayrıca bir yazı yazmayı da düşündüm ancak sonra ben kimim ki diyen bir cimcik hissiyle bu fikrimden vazgeçtim. Kaç ayrılık yaşadın... Sus sus sus. Ah ne arabesk fikirler! Bu tip fikirlere taktığım yakıştırma budur: Arabesk. Richard abimi severim bana alınmasın ama binlerce ayrılık yaşamış biri bile (evlerden ırak) kendisine göz devirir, kararlarını saçma sapan bulur ve ona benden çok daha fazla kızardı! Kitabın yorum yazısında da değineceğim ama, abicim, aklını başına çabuk devşir lütfen... Leslie Parrish benim bile ruh eşim olabilir, öyle mükemmel bir kadın!

İşte Leslie'nin mektubundan kareler. Belki üstüne, Richard abime yönelik, üç beş iğneleme ben de yaparım... (yapmadım, gereksiz yorgunluk olurdu. abim zaten hep kendine yapıyor, ben eksik kalayım.)







İşte favori kısımlarım bunlardı. Ancak bir erkek (erkek okurlarıma sevgilerle) bu kadar uzun ve itinayla açıklanmış bir metni anlamlandırabilir mi, bir yazar olsa bile!, emin değilim. Sanırım erkek kişileri karşı taraftan gelen bu tip kendini ifade açıklamalarıyla iletişim yollarını kendilerine yöneltilmiş bir çeşit suçlama olarak görüyorlar. Genelleme yapmıyorum, bilimsel araştırmalara göre bir konu hakkında genellenebilir... ahhahahahah, evet, bu bilimsel bir araştırma değil sevgili okur. Bu nedenle rahatla. Sadece atıp tutuyor ve bu yolla, herkes gibi, fikrimi ifade ediyorum.

Yaşadığım, yaşayamadığım veya yaşasam da bu neydi kuzuuummmm diye sorguladığım her şeyin beni oluşturduğunu (belki de bu nedenle tek tek olan şeyler giderek belleğimden siliniyor) ve bana pek çok şey kattığını görüyorum. Evet, olsun deneyimdi sözü en büyük sırt sıvazlama avuntusu olan gerçektir! Bana katılan yeteneklerden biri de, sanırım, bilimsel düşünme becerisi. Her şeyi sorgulama yetisine sahip bir deli olduğum için bu sistematik düşünme biçimi bana yakındı sanırım. Yine de düzenden çıkan kaos ile kaostan çıkan düzen arasında mekik dokumak en sevdiğim anlam yaratma biçemim olacak.

İşte, Richard abimin aşk hikayesiyle (ne aşk ama...) aramıza mesafe koymam bu nedenle oldu: Öfkelenmem. Richard abiye gerçekten öfkelendim. İçimden dışıma taşamayan bir öfkeydi bu. Bu nedenle de biraz nefes almak için farklı yolculuklara çıkmak istedim. Tercihen kısa yolculuklara. Bu iyi bir fikirdi. Okuduğum iki kısa öykü kitabı bana uzun zamandır hissetmediğim bir hissi verdi: Okuma anını romantize etmek. Kitabın masanın üstündeki duruşu bile havamı değiştirdi.

Ancak kısa kitapların yolculuklarının da sandığım kadar kısa olmadığını veya olması gerekmediğini, yol bitse bile o yola dair izlenimlerimin içimde yeni sapaklar oluşturduğunu fark ettim. Bir süredir daha evvel okuduğum kurgu veya şiirlere dair özelleştirilmiş yazılar (metnin derinine inip en olmadık şeyi çekerek kurgulayacağım yazıları kastediyorum, hayatta en sevdiğim şey budur) yazmak veya daha evvel izlediğim ama asla anımsamadığım 987654321587952 tane filmden birini yeniden izleyip ve\ veya yeni bir film izlesem bile o filmin yaşantıları hala zihnimde tazeyken film yorumuna ek olarak (yorum yazım önceliğimdir) özelleştirilmiş konu başlıkları ile yol ağızları oluşturmak fikri aklımda dört dönüyordu. 

Sanırım nesnel gerçekliği içeren ''yorumlardansa'' (kendini kandırmaca - bence) nesnellikten yola çıkıp öznelleştirilmiş yorumlar keşfetmek her zaman için en sevdiğim. Bu hayatta fikir üretmek, yani anlam üretmek ve tabii bunu akla, bilime, gerçekliğe uygun bir tonda saçmalamadan yapmak benim bu dünyada en sevdiğim, hayran olduğum, bayıldığım ve süper gücüm olduğunu bildiğim şeydir.

Saatin 00.00'ı geçmesiyle artık dün akşamda kalan bir vakitte başladığım Aeden ise oldukça kalın bir kitap. Hızlı akacağını düşünsem de bu tip kitaplarda (bilimkurgu gibi görünüyor, üstelik yerli bir bilimkurgu... hımmmm) ters köşe olabiliyoruz... Bazen kalın kitaplar gözümü korkutabiliyor. Kısa kitapların güvenli yolları (sanırım) kendimi avutmamda bana yardımcı oluyor. Bak işte yoldasın ama yol uzun da değil... gibi bir hal. O kitapların yollarında da, demiştim, çok fazla sapak olsa da (sorgulayabilenler için) uzun kitaplara bir okurun verdikleri hep çok daha fazlasıdır: Zaman gibi.

Aeden bilmediğim bir gezegenin atmosferinde başladı. Kitaba dair beni şu an heyecanlandıran ana nokta bu. Her yaşantı bilmediğimiz bir gezegene yolculuktur. Her kitap gibi. (Evet hepsi, sanırım). Ancak belki de o yaşantının atmosferini çözünce artık zihnimiz ona odaklanmayı bırakıyor ve biz de, unutuyoruz. 

Sanırım... (bu cümleyi ne sık kullandım *-*) hayatta da her zaman yeni bir kitaba başlamak mümkün.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Popüler Yayınlar