Bloğa birkaç gün girmedim. Bana öyle iyi geldi ki sana anlatamam. İnsanın evinden ayrılması ona iyi gelebilir mi? Bilmiyorum, aslında böyle bile hissetmedim de...
Şimdi geldiğimde istatistiklerime baktım ve en son okunan yazılardan ve son yazdıklarımdan bazılarını okumaya başladım. Daha geçen hafta yazdığım bir yazı bile beni öyle çok şaşırttı ki. Başlangıçta bu ne böyle ne abartmışım şu sözcüklere takla attırma sanatını desem de... Sonra kahve bardağıma uzandığım bir anda onun beni izlediğini gördüm, gözlerinde pırıltılarla. Pembe kazaklı küçük kız. Gözleri daha mı çok parlaktı bana mı öyle geldi acaba; sanki gurur duyar gibi.
İlk kez, ne yaptım ki aman canım sen de demedim, diyemedim. İlk kez, hadi abartmasam da sayılı sayıda kezlerden biri olarak, onun bakışlarındaki parıltılı onayı doğallıkla çok uzatmadan kabullendim. Evet küçük Ben, sahiden de ne yazmışız maaa. Aferin bize. (Yine de kelimelere takla attırma sanatını biraz abartmış mıyız ne? :)
İki gece önce Ay'ı gördüğümde içimi hoş bir his kapladı. Hiç olmadığı kadar belirgindi ve sanki dünyanın içinde salınan alevden bir toptu. Rengi, çok daha koyu çok daha belirgin çok daha özlemli. Onu gördüğümde hissettiğim his sanırım buydu, özlem. Bunun bana ait olmadığını anında anladım. Bu senin özlemin sevgili Ay.
Sonra yıldızları izledim. Vallahi keyfim çok yerindeydi. Yıldızlar bu kadar güzel olabilir miydi? Böyle her yanda, dağılmış ama doğal... Gülmek istedim, saçma saçma gülmek.
Dün gece yıldızları izledim. Kalbimin çevresine rastgele atılmış taşlarla. Bu taşlar bana ait değil Yıldızlar, biliyorsunuz. O halde...
Yıldızlarla çok ciddi bir konuşma yaptık. Evet! Bu bizim en ciddi konuşmamızdı. Tüm tüm tüüümmm o yıllar içinde. Onlar şehrin ışıklarına karışıp parlarken, ben başta mızıklanmaya başladım. Sonra beklemeye. Bir müzik bir müzik daha. Sigara içsem art arda yakar mıydım? Sigara alışkanlığım olsa kahve yerine sigara içer, sonra da kahveyle sigarayı karıştırırdım. Oysa şimdilerde kahveyi bile azalttım. Şimdilerde, özgürlüğümü arttırmaya karar verdim. O zaman neden yıldızlarla ciddi konuşmalar yapıyor(d)um?
Sonra inanmadığım başka bir konuşmayı yapmaya başladım. Sevgili yıldızlar... Hayır, onlara hitap bile etmedim. Siz biliyorsunuz işte, neyin ne olduğunu... onlara kızdım. Çok kızdım.
Sesim yumuşadı, kelimelerim mantıklılaştı. İnanmadığım o kelimelerim kalbimin etrafındaki taşları uzağa atmam için bana yardım eden şeffaf bir başka duvar oldular. Kelimelerim beni korudular. Zamanla inanacağım o kelimelerim.
Sonra geçti. İnanmadığım kelimeleri orada bırakıp inandığım başka kelimelere tutundum. Bir şeye değil, şeylerin akışına. Olay veya kişilere değil; deneyime. Deneyim, yaşamak bundan ibaret değil midir?
Artık daha iyi bir anlatıcı olacağım, sana söylüyorum. Bakma şimdi üç beş gün yazmadım diye hafiften hamladığıma, artık kelimelerim yıldızlarla yarışıyor. Orada burada her yanda parlayabilir, sadece benim içimden değil.
İçimden parlayan Yıldız neredesin, nereye kayboldun Yıldızım? İşte kızgınlığımın sebebi. Yıldız yok. Hiç yok muydu acaba, bunu düşündüm. Ne büyük bir kendini kandırma, ne büyük bir delirme! Sonra kabullendim. Çünkü insan, kabullenendir bir yerde.
(Devamını yazmak istiyorum, çok istiyorum. Ama yapamıyorum. Belki de bu yazıyı da yayınlamamalıyım. Ama ne zaman yazılmış bir yazıyı yayınlamasam, o yazı peşimi bırakmadı. Bazen ne anlattığımı bildiğimi sanıyorum ama bilmiyorum. Yıldızları bile bir gün neşeyle, bir gün hüzünle izliyorum. Sadece uyumak istiyorum.)
İnsan neden umutsuz olur ki? Bu saçma olmasa da... Ben bu zamana kadar bir faydasını görmedim. İlginçtir, ben, zaman içinde umutsuzluğumu ışığa dönüştürmüş biriyim. Bu nasıl olabilir açıklaması zor, çünkü saçma sapan uzatılmış bir yol. Bunu neden seçtiğimi, neden ve nelerden korktuğumu daha yeni yeni kavrıyorum.
Yıldızlarda hep bir şeyler aramak, oraya bir isim, bir istek, bir görüntü kazımak, beni çok sevdiğim bir yerde tuttu: Korkmadığımı görmemek. Aslında korkmuyordum ama o kadar aynı yöne baktım ve orada hep aynı şeyi veya şeyleri görmeyi umdum ki, korkmadığımı göremedim.
Neyden korkmamak dersek... Pek çok şey olabilir. Zaman içinde büyüyen insan, farklı şeylerden aynı hisle korkar. Aynı noktadan doğan bir korku. Belki aynı ışıktan. Bundan değil midir zaten umut eksikliği bile? İşte ben de, umutsuzluğumu -hemen değil yıllar içinde ve açıklayamadığım tuhaf bir zihinsel acıyla- ışığa dönüştürmüşüm.
Şimdi hissettiğim, düşünmeden hissettiğim, bunun yankısı olmalı. Işık ve karanlığın, bildiğimi sandığım ve bilinmeyenin birbirine top atışı. Belki de göklerdeki dönen yıldız evreninde bu keyifli bir çocuk oyunu veya seni hareket ettiren bir danstır. Ancak bunu anladıktan sonra. Anlayana kadar seni prangalarında tutar, duvarlara çarpar, içine kilitler ve saçma savaşlar verdirir.
Bir çeşit kabullenişteyim. Ama bu umutsuzluk değil, daha çok, yıllarca içimde bir simya gibi ışığa dönüştürdüğüm umutsuzluğun ışığının başka bir şeye evrildiğini görmek gibi. Umut insana pek çok yolla gelebilir. Farklı olasılıklar olabilir, artık bunu görüyorum. Şu anda ilerlediğim yolu, ilerlemek istediğim yolu, hak ettiğim yolu görüyorum. Nihayet yıldızları bu yerkürenin içinden izliyorum.
Burası illüzyon dünyası. Hayatta her şey olabilir. Önemli olan ne istediğimiz, neye yöneldiğimiz ve korkmadığımızı gördüğümüzü kabullendiğimiz. İnsan kendi için hep en iyisini istemeli. Kendine en iyi geleni. Bu benim hep bir ''eksikliğimdi'' doğrusu. Bunun bende boşluk yaratacağını sandım. Yanılmışım, asıl boşluk bir boşluğu yaşamayı kabullenmekmiş.
Şimdi biraz buruk hissedebilirim. Genel bir burukluk aslında, her şeyden belki biraz. Bunu gördüğüm an, boşluğu tutmanın saçmalığını, en azından artık anlamsızlığını anladım. Tek isteğim, genel isteğim, doluluk. Bana iyi gelen o var olma hali.
Artık sana nihayet geleceğim hakkında yazabildiğim için mutluyum sevgili okur. Aslında tüm bunların özeti olarak temelde, istediğim şeylere odaklanmaya karar verdim. Sanırım bu yazı da benim yine bir hatırlama notum.
%20yaz%C4%B1l%C4%B1.jpg)



.jpg)
.jpg)

.jpg)
.jpg)

