Büyümek.

 

Geçmişe dönük yazmam bir hataydı. Sana değil, kendime yazmam. Bunu yapmaya çok küçük yaşta başladım. Kendimi anlamlandırmaya çalışmaya; bu yolla dünyamı anlamlandırmaya çalışmaya. Başlangıçta buna ihtiyacım vardı, hem de çok. Aslında pişman da değilim. Hem belli ki bunu yapmam bazı yeteneklerimi geliştirdi; görmek gibi.

Görmek... Ben bunun değerini hiç bilmedim biliyor musun? Bu herkeste olmayan bir yetenek, görmek. Bulutları ve kuşların uçuşunu hep çok severim. Kuşlar başlangıçta kanatlarını ağır çekimde, sanki çok zorlanıyorlarmış gibi çırparlar. Sanki kendi bedenlerini kaldırmakta zorlanıyorlarmış gibi. Sonra ilerlerler. Yükselmek gibi değil hayır; yani evet, yükseledebilirler ama bundan öte, ilerlerler. Sonra da bir bakarsın kanatlarını iki yana gergince açmışlar ve gökyüzünde süzülüyorlar, tüm maharetlerini sergiliyorlar. Muhtemelen izlendiklerinden bile bihaberler. 

Bugün bir kuşu izledim böyle. Sonra bir kuş sürüsünü. Nasıl da pürüzsüzce uçuyorlardı gökyüzünde, bayıldım. Sonra bulutları gördüm. Onları görmeyeli çok zaman olmuş gibiydi. Ne güzellerdi. Sana göstermedim veya bir başkasına; ve hatta kendime bile göstermedim. Bulutlar oradaydı ve ben sadece gördüm. Güzel olduklarını gördüm.

Sonra birini fark ettim. Az daha sonra. Birinin bana baktığını. Aşağılardan bir yerden. Bir bebek-çocuk. Bana bakıp bakıp gülüyordu. Çok tatlıydı. Yanımdan geçerken bana bakışlarını kaçırmadan gülümsedi. Onun gülüşüne karşılık vermemi beklermiş gibi, bana bakıyordu. Annesi pek oralı değildi gerçi ama aman neyse, biz birbirimize bakıp gülümsedik. 

Sonra kedileri gördüm. Onlar için yemek ve su koymayı unutma. Onları sevmeyi de. Onlar sadece yaşamaya çalışıyorlar. Çok güzeller ve özgürce dolanıyorlar diye biz bunu anlamazdan gelebiliriz ama hayır, gelmemeliyiz. Kediler, yaşamaya çalışıyorlar. Pek çoğumuz gibi.

Market fiyatlarına yine sinirlendim. Ama pasif agresif bir sinirle. Her şey çok pahalı. Bu durum cesaretimi kırabilir... Bu günlerde bunu düşünüyorum. Maddi-parasal düzenimi oturtmam gerektiğini. Bu konuda hiçbir zaman kıtlık algısında olmadım. Hiçbir zaman çok para harcayan biri de olmadım tabi. Zengin bir aileden de gelmiyorum. Lüks veya gereksiz sıfatlarını kullanmak istemiyorum. Kime göre lüks, kime göre gereksiz çünkü... Ama ben, yıllardır aynı telefonu kullanan, kitaplar dışında zevk-ü sefasına harcama yapmayan biriyim. Tamam, kitaplar da az buz değil ama... Ah! İzban bile ne kadar çok para kesiyor!

Para. Bu dünyadaki geçerli birim, para. Hayallerimizi gerçekleştirmek için buna ihtiyacımız var. 1. Para, 2. Cesaret. Ama ikincisi de birincisinden geçiyor: Para. Özgürlük bile buradan geçiyor, bunu itiraf etmeliyim... Kendimi deşe deşe bir şekilde geliştirdim sanırım. Otokontrol gibi konularda. Ancak, para... Ah... Bu benim hayatımdaki sıralamalarda son sıralarda bile olmadı hiç. Parayı o kadar düşünmezdim ki... Gerçekten dünyalı değilim galiba...

Bana göre para kazanılır. Yine de... market fiyatları bile sinirimi bozuyor. Ya hayat kurmak... Zor görmesem de... Bu dünyada para, geçerli bir birim.

Geçmişe yönelik beklentilerimi çok sorgulamak, zayıf yanımdı. Bu, yukarıda bahsettiğim gibi bir ''hata'' olmasa da, onlara tutunmak... gerçek dışıydı. Kaybettiğim şeyleri düşünürken, tatminsiz birine dönüştüm. Sahip olduklarımı, olabileceklerimi göremediğimi; görmekten bile nefret eder hale geldiğimi... Dudak büktüğümü, kıymet bilmediğimi. Bunu düzeltmeye çalıştıkça, bunun yanlış olduğunu fark ettikçe yine bir tam daire çizip aynı noktaya geldiğimi. Hani ''görmek'' benim yeteneğimdi...

Sebebi, kendimi yanlış görmemdi. Eleştirilecek bir nesne gibi görmem. Buz gibi gözler, sert ve sivri dokunmalarla görmem. Son bir ayda içimde devasa bir yıkım oldu. Neden bilmiyorum; kalbimin çok kırıldığını söylemeliyim. Çürük bir yapının yıkıldığını bilsem de... Yıkım değil de, o yıkımın bıraktığı devasa boşluğa neyi koyabileceğimi bilemedim. Yıkıntılar arasında dolandım durdum. Ve çok üzüldüm. Gerçekten üzüldüm.

Boşluğun yerine yine yıkılacak başka bir şey koymaya karar vermiştim. Asla akıllanmamaya. Ama sonra... Başka bir bakış açısı geliştirdim. Başkalarının gözlerini ödünç aldım. Muhtemelen gerçeği yansıtmayan veya tam olarak yansıtmayan bir bakış. Ancak işe yaradı. Sertliğin yerini yumuşaklık, soğukluğun yerini ılıklık aldı. Ben değerliyim. Aynı yerde durup dövünüp durmanın bir mantığı yok. Belki bazı konularda umudum vardı, belki bazı konularda hevesliydim ve hatta emek verdim. Belki hakkım yenmiş bile olabilir. Ama bitti. Bitti. Değerli hissetmek için buna ihtiyacım yok. Bu cümle benim en kilit cümlemdir. Artık kendime kurduğumda göz deviriyorum. Çünkü, değerli hissetmek ve değerli olduğumu anımsamak için bile bir cümle kurmama gerek yok. Ben, değerliyim ve güzelim. O çok değer verdiğim güzellik...

Ben onu hep boşverir, onun da değerini bilmezdim. Bende hiçbir zaman kendine inanamama hali bile olmadı. Yetersizlik hissini en son ergenlik başlangıcımda deneyimlemiştim. Bendeki şey... şükürsüzlüktü. ''Buna sahibim ama ne yapayım...'' işte ben buydum. Tabi ki sorunlarım vardı; belki çok önemli ve beni gerçekten yıpratan ''gerçek'' sorunlar ve en önemlisi eksiklikler... Ama yine de şükürsüzlüğüme bahanem olamaz.

Değer bilmek... Ben kendi değerimi hiç bilmedim. Bunun bedelini de ödedim. Pek çok kez. Buna da gerek yoktu, afedersin ne aptalca bir yoldu. İçimdeki ''devasa boşluğun'' yerine başka bir devasa durumu koymak yerine yeni deneyimler koymaya karar verdim. Hep, bu hayata neden gelmiş olabileceğimi sorgulamışımdır. Bunun cevaplarının bile bir önemi yok diye düşünüyorum. Bu hayata sadece, denemek için bile gelmiş olabilirim. İnsan olmak zaten bu demek değil mi: Denemek.

Hep katı inançlarım ve beklentilerim oldu. Şu olsun olmazsa olmasın... Küskün bir kızdım. Çocukluğa dair övgü dolu şeyler yazsam da, ben çocukluğun keşif ve gelişim alanını övüyorum. Oysa yetişkin benliğinde kendini gösteren çocuksuluğun gölge yönlerimizle açığa çıktığı haller de kaçınılmaz diye düşünüyorum. Benimkisi de küskünlüktü işte. İstemiyorum o zaman! böyle derdim. Çocukça bir dudak bükmeyle... Kötülükten demezdim bunu... Bunu, canım yandığı için derdim. Belki korktuğum için. Ben çocukken gözü karaydım. Asla sinmezdim, asla. Ama kendimi yanlış yollarla savunurdum. Kendimi en çok kendime zarar vererek savunurdum. Artık buna son vermenin zamanı geldi. Çünkü büyüdüm.

Şimdi üzgün değilim. Bu kadar çok güzel şey görmüşken, üzgün olamam. Neden üzgündüm onu bile... tamam şimdilik anımsıyorum. Biliyor musun, gece yazdığım bazı (çoğu) yazımı sabah olunca okuduğumda şaşırıyorum. Okumasam da şaşırıyorum. Ah yine ne yazmışım böyle diyorum. Gerçek olmadığı için değil... bilmiyorum, gece yazıyorum sabah şaşırıyorum. İki uçta dönüp duruyorum. Artık hayatımda iki uçluluk istemiyorum.

Çok basit şeyler istiyorum. Eğlenmek, mutlu olmak, maddi manevi bağımsız olmak, sevmek sevilmek, korkmamak, güvenmek ve güvenilmek, gezmek, arabamı sürmek, kendi evimde yaşamak, sevdiğim ve maddi olarak iyi bir işte çalışmak, değer görmek, net olmak, kararlı olmak ve düzenli bir yaşam sürdürmek, yazmak, güzel deneyimler edinmek, böyle şeyler... Evet ''çok basitmiş.'' :)

Bir yazıyı bir amaç için yazabiliyorum. Bir şeyi görme veya kaydetme amacı bile olabilir. Ama sonra zaman geçip de o yazımla karşılaşınca fark ediyorum ki, yazıyı var etme amacım uçmuş gitmiş. Yazı hem kendi amacı hem de kendine yönelik bir araç olmuş. Yazı bağımsızlaşmış. Bunu seviyorum. Bu nedenle de yazmayı bırakmıyorum. Bırakamama nedenlerim farklı şeyler olabilir ama; ''bırakmama'' nedenim bu: Yazının bizzat kendi varlığını sonradan görebilmek.



Sayıklamam.

 

Kendimi bir anda dünyadaki en yalnız insan gibi hissettim. Bu, içten içten işleyen bir oyuktu. Gece aniden uyanmak ve ona sığınmak da iyice alışkanlığım oldu. Bu geceyse çok susamış biri gibi kalktım. Çok susamış biri, ne kadar su içerse içsin susuzluğu geçmeyecekmiş gibi hisseder. 

Önceden acemiydim. Art arda su bardaklarını doldurup içersem susuzluğum geçer sanırdım. Oysa bu sadece mide bulantısı verir. Susuzluk çok su içerek geçer mi? Başlangıçta rahatlatır ama geçmez. Hatta miden bulanır. Bekleye bekleye içmek daha doğru bir seçenek gibi görünüyor. Önce bir bardak, sonra ara, sonra bir bardak daha.

Bazen kendi kendime gidip su içiyorum. Su içesim geliyor. Çok susamasam bile, suyu seviyorum. Ama sonra, bazen... Çok susadım. O kadar çok susadım ki! Su içsem zehirlenirim ama çok susadım. Su içsem geçmez ama çok susadım.

Ne anlatıyorum? Çok susadığımı. Aslında susuzluğum geçmişti. Ben geçirmiştim. Zamanla, bekleyerek; bir yudum, bir yudum daha... İnsan bu dünyada tek değil ki, insan yalnız olduğunda bile tek değil ki. Bu yüzden yine susadım, çok susadım. Yine...

Bu yıl pek film izlemedim. Tek tük. Her yıl olduğu gibi bu yılın ilk altı ayında da ne yaşıyorum ben diye sorguladım. Yılın ilk altı ayında susuz kaldım. Oysa su önemlidir. Su bir insan için önemlidir ya, çok önemlidir. Ama ben susuz kaldım. Korkunç bir susuzluk.

Oysa film listem vardı. Listem vardı. Susarken bile. Susuzluktan geberirken bile. Bir film izleyesim geldi çok fazla. Neden içimde yükseldi bilmem. Bir izleyeyim sana döneceğim.

Bu gece sadece konuşmak istedim. Sayıklamak. Dışarıda böyle hoş bir esinti varken ben susuzluktan ne yapacağımı bilemeyerek yazdım. Çok susuzum. Yarın sabah geçecek, bir anlığına. Güneş parlarken bile mi geçecek? Yaz güneşi parlarken bile mi? Hayır, susuzluk hep orada. Ben sadece şimdi söylüyorum. Susuzluğumu sana söylüyorum.

Aslında yıldızlara bakınca taze bir hisle doluyorum. Onları unuttuğum anlarda koruyucu bir tekdüzelikle yaşıyorum, amaçlılık. Amaçlılık. İşte bunu görebiliyorum. Suyla dolu yerleri, oralardaki beni görebiliyorum. Öyle bir yerde susuz hissetmem. Susamam demiyorum; susuz hissetmem diyorum. Burada su yok.

Yazmak bana su vermese de, kulaklarıma dalgaların sesini getiriyor. Bu beni rahatlatıyor. Uykuya dalmadan önce hissettiğim dingin bir anın dalgınlığı gibi. Koruyucu bir sığınak. Rüyalarımdan ördüğüm bir sığınak, bloğum. 

Gizli değil; onun özelliği bu, gizli olmaması. Böylece koruyucu. Susuzluğumdan beni koruyor. Bu hayatta beni susuzluğumdan koruyan başka da bir şey yok zaten. Bir bloğum. O da ne komik... Kelimelerden damıttığım suyla yaşıyorum.

Ne susuz bir yaşam... Bunu düşünmediğimde bile susuzluk orada. Oysa iyi ki düşünüyorum. Ara sıra da olsa. Böylece kalbim kırılmıyor. Düşünmek benim koruyucu kalkanım. Gerçekten öyle. Susuzluğu düşünüyorum, böylece kuraklığın içinden geçerken kendimi eksik hissetmiyorum. Susuz hissediyorum ama eksik değil.

Bundan bir roman çıkar. En olmadı bir öykü. Birçok öykü. Birçok hayal. Ama ben gerçeğim. Susuzluğum gerçek.

Belki bu bir sonraki aşama. Susuzluğu aşmak. Susuzluğu kuraklığa rağmen aşmak... Bir ödül yok. Ödül beklememek lazım. Sadece aşmak var, yoksa susuz kalmaya devam edersin.

Bir ödülün olmaması ne tuhaf... Buna çok canım sıkılmıştı ve çok kalbimi kırdı. Sana söyleyebilirim. Yine de anlıyorum. Bunu bile mi anlıyorum? İnsan her şeyi de anlamamalı ya, anlayış... Belki de susuzluktan değil, anlayıştan ölmüşüm. Aslında o kadar da anlayışlı değilim ama başka seçeneğin olmadığında anlayışlı da olursun. Sadece olursun. Olursun, olursun, olursun olursun olursun olursun...

Susuzluğum geçmedi, yanılgıya düşme. O başka bir yerde geçecek, başka bir iklimde. En azından artık bunu görebiliyorum. Ben bunu bile göremezdim. Öylesi daha iyi falan değildi. Bunu görememek daha iyi falan değildi!

Zihnimdeki soru: Öylesi daha mı iyiydi acaba?

Uyusaydım, tatlı bir rüya görseydim. Neden uyandım ki? Üstüne, susuzluğuma bir kahve yaptım... Aslında kahvenin tadını artık sevmediğimi fark ettim. Ama içmezsem dağılırım. İnsan bazı şeyleri yapmazsa dağılır. 

Ben artık dağınık değilim. Artık görebiliyorum. Artık susuzluğumu hissediyorum. Önceden, susuzluğumu başka bir şey sanırdım. Benim bir sorunummuş gibi. Oysa o sadece dışsal bir neden, belki birçok. O benimle ilgili değil, bana yönelmiş bir şey. Susuzluğumu ben üretmedim.

Kendimi hep suyu olan bir yerde hayal ediyorum. Parça parça anlar. Ama sana söyleyemem. Önceden korkmazdım ama artık korkuyorum. Gerçek olmamasından korkuyorum. Ömür boyu susuz yaşayamam! Ölürüm... Bir ödül olmasa bile hayatımda, suyla dolu bir yere varmayı deneyebilirim.

Deneyebilirim...



Özgür olmak.

 

Yeni bir blog açmayı düşündüm. Belki de bunu yapsam daha rahatlamış yazarım. Daha özgür. Derin bir nefes alırım. Bunu yapmak çok kolay, hatta yeni bloğumun adını bile yazmıştım. O ad bu bloğun da içinde bir yerlerde. Görsen ''aaaaa belliydi zaten'' derdin. Bu nedenle yeni bir blog açmadım. Zaten o ad, bu bloğun içinde çok baskın.

Bir de kapatıp açmak daha benlik. Bu bloğu silmek, sonra yeniden var olmak. Oysa küçük, ufacık yeni bir dal daha keyifli olmaz mıydı? Ama hayır, düzenim var. Ben Neptünlü Cadı'yım... Burası devasa bir blog. Bir sürü yazı yazdım bir kere. Bir yerde durayım, dağılmayım.

Hem sonra... aklım kalır. Diğer bloğumun özgürlüğünde bile aklım hep burada kalır. Belki de kalmaz aslında bilmiyorum. İyi ki bu yeni bloğumu açtım derim. Bunu, bu tasarımı uygulamadan kesin olarak bilemem. Buna karşın, uygulamayacağım.

Yeni bir blog açsaydım yazılarımı sallamazdım bile. Özgürce yazardım. Hoplaya zıplaya, kendimi yükseklerden ata ata. Oysa yine aynı isimle yazacaktım, kendi adımla. İlkay. O zaman neden... Çünkü artık ''Neptünlü Cadı'' olarak yazmayacaktım. Onun ikinci bir bloğu olacaktı. Daha az bilinen, hoş bir günce. Bu bloğu da bunun için açmamış mıydım? Güncem... İlk başlığım buydu.

Kendimi açıklamaya çok çalıştım, ondan. Özgürlüğümü böyle kaybettim. Ben aslında... aslında aslında. Bu kadar çok aslında'nın olduğu yerde ''ben'' kalmaz sana söyleyeyim.

Bundan yeni blog açmadım işte bak. Ne havalı bir paragraf oldu. Neptünlü Cadı böyle havalı paragraflar yazar, yazabilir. Başka bir blogda da yazabilirdim... Yine de... Başka bir blogda sadece yazardım; Neptünlü Cadı'da ise, ''o böyle yazar zaten'' gibi yazarım. O zaman ben zaten özgür müyüm?

Galiba özgür olmaktan korkuyorum. Sonunda itiraf ettim. Bu nedenle dudak büküyorum, özgür olmamaya. En çok onu eleştiriyorum. En çok ona sığınıyorum. En çok onu... Onu anlamıyorum. Özgür olmamak, özgür olduğunu kabul etmemekten başka nedir ki?

Yeni bir blog açsaydım bunu yazamazdım. Biraz sonra yazardım. Önce tanışmam gerekirdi. Al işte, ''özgür olmamaya'' bir örnek daha. Neden tanışmak, kiminle tanışmak? Yazılarıma kendimi tanıtırdım. Kendi yazılarıma kendimi neden tanıtıyorum? Ben günlüklerime bile kendimi tanıtırdım. Bunu neden yapardım? Ben aslında... aslında aslında.

Dış dünyayı aklamaya çalışıyorum. Bu nedenle kendimi açıklıyorum. Sanki özgürlük ile özgür olmamak birbirini dışlayan durumlarmış gibi. Oysa onlar tek yumurta ikizidir.

Bir de... bu bloğu ''entelektüel açıdan'' parlatmak istemedim. Burası birikimlerimle kalsın, başka bir blog ise kendimle... Ben... beni yazdığım yazılar... Ben benden neden utanayım ki? Öyle değil demem bile utancımın bir mührü değil mi? Öyle. Ben benden utanırsam, ortada ne kalır? Utanan da utanılan da benim, ne saçmalık. Utandığım ben ortadan kalksam... geriye ben bile kalmam; hiçlik kalır.

Ben bunu hep yapardım ama. ''Kendimi parlatırdım.'' Kendimden o kadar çok utanırdım ki, bunu yapardım. Beni ayrı bir yere koyardım. Sonra da geriye kalan beni izler izlerdim. Entelektüel birikim, etik doğruluk, beklentilere uyum. Parlamaması imkansız bir kız. O zaman neden parlatmadın? Çünkü ben, başka bir yerdeydim.

''Kendim olmak'' isterken söylediğim buydu aslında. O başka bir yerden gelmek, geri dönmek. Bunu nasıl yapardım ki... ben aslında demeden? Nedir parlamak? Onay mı, ha evet o zaten böyledir onayı mı? Ya değilsem... Koskoca dünyada beni tanıyan bir kişi bulamam. 

Önceden buna üzülürdüm. Gerçekten üzülürdüm. Oysa insanlar bunu istemez mi? Tanınmamak, başka bir yerde olmak... İşte ben buna sahiptim. O zaman neden... Çünkü ben buna hep sahiptim. Özgürlüğe mi? Bu özgürlük mü? Esaretin türlü yolları vardır. Biri de özgürlük olarak görünür. Benimkisi bu olmasa da... Belki de ben, özgür olduğuma inanmıyorum.

Belki de ben, özgürlük kavramımı yanlış ilkelerle açıklıyorum. Özgürlükte diğerlerinin onayı olmalı mıdır? Etik bir onayı kastetmiyorum. Diğerlerinin onay vermesini kastediyorum. Seni onaylamalarını. Ne yolla onaylamalarını? Bu herkese göre değişiyor. İçindeki eksik parça neyse, ona göre. Benimkisi... ah hayır, o kadar yakın değiliz.

Belki de o kadar yakın olmak istemiyorum. Özgür olmak istiyorum. Özgür kalmak. Denemek yanılmak açıklamamak. Ben aslında, açıklamamak istiyorum ya. Açıklamamak.

Bir şeyi yapmak istiyorum. Sadece yapmak. Yapmak yapmak. Neden yaptım, niye yaptım... Yaptıysam yaptım o ayrı da. Bu bile değil. Sadece yapmak. Ama bunu yaparsan şu olur bu olur. Beklentiler beklentiler. Yeter ya vallahi yeter. Ben yanılayım ya, bir kere de yanılsaydım keşke. Hayatıma en baştan başlasaydım, bir sürü hata yapardım. Bir sürü. Ve ''özgür'' bir kız olurdum.

Hala yapabilirim. Ama artık yapmak istemiyorum. Bunun için çok fazla hata yapmadığım an yaşadım. Ben özgürlüğü bu yolla bulmayacağım. Acaba ben özgür müyüm ya... gerçekten. 

Belki de ben hep, özgürlüğü istedim. Her gün. Benim evim özgürlüktür.

Yıldızlarda gördüğüm bile buydu, şimdi fark ediyorum. Özgürlük. Özgürlük benim en derin özlemim. Onu o kadar derinden, en içimden hissediyorum ki... ona bu kadar uzakmışım sanrısını taşımam sadece büyük korkaklığımdan... mı? O zaman nedir özgürlük?

Kaçmamaktır belki de. Bir ilkesi budur: Kaçmamak. Belki de ilkeleri vardır özgürlüğün. Ben hepsini çiğnedim.

Kozmik düzlemde yıldızlar beni yargılamış olmalı. Siz de mi yıldızlar... 

Cezam nedir?

Sizi görememek...

Ben yıldızları göremiyorum. Onları göremiyorum, ne saçma.

Bu nedenle yeni bir blog açmadım. Bu yazıyı yazmak için. Bu yazıyı yazabilecek özgürlükte olmak için. Yeni bloğumda daha derin nefeslerle koşa koşa yazardım belki. Ama... ya bir gün başka bir yerde ve kimlikle yeni bir blog açmak istersem ve o zaman bu ismi kullandığım için yeni bloğumun isim hakkını erken kullanmış olursam... İşte bunu düşünüp yeni blog açmadım. Ben aslında... aslında aslında.

Muhtemelen o uzaktaki günde yine Neptünlü Cadı olarak yazardım. Özgürlüğü aramış bir versiyonum olarak, bu katılaşmış çünkü yazılarla tanımlanmış kimliğime döner ve özgürlüğü artık düşünmeyen birinin özgürlüğüyle yazardım.

Özgür olduğumu sandığımda özgür olacak mıyım? Özgürlüğü düşündükçe özgür olamazsın. Benim esaretim bu bence: Özgürlüğü düşünmek.

Ben aslında... daha az hata yapmış olan bir kız olmak isterdim. Benim hatalarım, hata yapmamdan korkanlardan korkmamla oluştu. Ben aslında bu kadar iyi biri bile değildim belki de. İyilik, doğru kelime olmasa da... İnsanlar böyle tarif eder, belki de. İyilik... İyi görünmek belki. İyi görünmek...

İkiyüzlü olmaktan hep çok korktum. İkiye bölünmüş olan ben, bunu mutlaka bir noktada yaşardım. Güvenli bir yaşam. Bir yerlerden duyduğum fısıltılar. Hayır! Ben ne olursa olsun, kendime rağmen bile özgür olurdum. Özgürlük benim kaderim!

Benim ruhumda bu var. Bu, bence asıl asalet ve zarafettir. Kurallara uyan cici bir kız olmaktansa, anlaşılmayan özgür bir kız olmayı tercih ederim.

Kendi kendime dikleniyorum. Oysa özgürlüğün buralarda işi yok. Özgürlük dışarıda değil. İçinde falan da değil. Bu da bir sanrı ve esaret. Özgürlük, yaşadığın bir şey. İnsanın doğal hali özgürlük. Ben aslında, aslında...

Hayatta iki büyük şeyden korkuyorum. Görülmemek ve görülmek. Oysa hiçbir anlamı yok. İçimde bir anlamı yok. Yaşayan benliğimde bir karşılığı bile yok. Gelecek düşümde bir karşılığı var. Geçmişe bakışımda bir karşılığı var. Çünkü insan hep bir şeyi bekleme eğiliminde. Ona ''ben aslında'' diyecek bir şeyi. Ne sen aslında, aslında... 

İnsanlar hata yaptığımızı söyleyebilirler. Ben hata yapmazken bile bana bunu defalarca söylediler. Bu nedenle de ''özgür'' bir kız oldum. Bu nedenle de özgür bir kız olduğunu kabul edemeyen bir kız oldum. Bir kız... Bir kadın. Bir genç kadın. Bunu düşünmek bana tazelik veriyor. Sanki ayağa kalkıyormuşum gibi. Boyum posum görülüyormuş gibi. Dünya tarafından, bu an tarafından. Bir kız değil, bir kadın olmak; özgür hissettiriyor.

Çünkü bir kadın karar alabilir. Bir kız ise mızıklar.

Gelecekteki bloğumdan beklentim buydu: Bir kadının yazacağı bir blog. Bu nedenle de o ismi saklamak istedim. Bu nedenle de şu anda ikinci bir blog açarak o ismi harcamamak istedim. Yine de... 

Gelecekteki bir günde yazsaydım da, Neptünlü Cadı'ya gelirdim. Özgür olduğum yere.

Belki de bir yazımı yazarken onda anlamlı yönler bulmam ama yazıp bitirdikten sonra ondan kaçmam bile bundan. Özgür olan biri bu kadar yazar mı? Bunu gerçekten bilmiyorum.



Persephone'nun Doğuşu.


Plüton. Güneş sisteminin uzak noktasında kendi kendine zaman geçiren bu sevimli gezegen her zaman için içimde şefkatli bir sızıya neden olmuştur. Öyle ki az kalsın Plütonlu olacak ve onun haklarını savunarak kahramanına dönüşecektim. Ancak bu küçük ama haşin gezegenin yoğunluğu beni fazlasıyla korkuttuğu için matematiksel olarak küçük bir sapma, yaklaşık 10-15 Astronomik Birim (AU) civarında (imiş), yaşayıp ilhamımı Neptün yörüngesinden çekmeye karar verdim. Hayallerin ve bilinçaltının şifacı gezegeni olan güzel kızım Neptün ile dönüşümün temsilcisi derin oğlan Plüton aslında sık sık birbirlerinin yörüngelerine yaklaşır uzaklaşır ancak bir şekilde gerekli uzaklığı sağlamayı başararak iç dünyalarını mesafeli bir samimiyetle dönüştürme imkanı bulurlarmış.

Sezgilerimi Plüton'dan çekme ihtimali beni gerçekten korkutmuştu. Bu nedenle ışık yıllarını hızla kat edip en yakın gezegen olan Neptün'e sezgilerimi zor atıp puslu imgeler buldum. Artık gezegenimin doğasına alışmış Neptünlü bir değişim programı öğrencisi olarak Dünya'nın yörüngesinden Plüton'un renklerine güvenle bakabiliyorum. Plüton bana hep kurak bir gezegen izlenimi vermiştir. Öncesinde ona baktığımda gördüğüm en baskın şey, kahverengi bir kayaydı. Bu ne hissettiğini asla ele vermeyen duygusal gezegen, evet öyle gerçekten, hep ilgimi çekse de... ona bulaşmayı hiçbir zaman istemedim. Onun haklarını korumayı, onu diğer gezegenlerin sahip olduğu ayrıcalıklardan ayıran yeryüzü dünyasına karşı savunmayı istedim, bu aklımdan sık sık geçti, ancak yine de biraz... çekindim.

İlginçtir, şimdi ona baktığımda sevgili Plüton'un yüzeyinde kahverenginin yanı sıra sarı, mavi, gri, turuncu, kiremit ve krem renklerini de seçebiliyorum. Ve o da ne... buzdan bir kalp. Plüton'un tam göbeğinde kalp şeklinde dev bir nitrojen buz ovası bulunmakta. Bana inanmıyorsanız google'dan bir fotoğrafını açıp siz de daha ilk bakışta bunu görebilirsiniz. İnsanları çattığı kaşlarıyla korkutan bu öte gezegen, aslında sandığımızdan daha duygusal. Adını Roma mitolojisinde Pluto (Plüton) olarak bilinen yeraltı tanrısından alan bu gezegen (Yunan mitolojisinde onu Hades olarak görmekteyiz) aslında oldukça tutkulu, yalnız ve gözlerden uzak yaşayan bir gök cismidir. 

Mitolojide Hades (Plüton) diğer iki erkek kardeşine göre daha... daha... sorunlu bir bölgeyi kendine iş ve yaşam alanı olarak belirlemek zorunda kalmıştır. Zeus göklerin, Poseidon ise denizlerin hakimiyken; Hades'e yeraltı dünyası kalmıştır. Buna göre Hades, geçişlerin hakimidir. Ölüm ile yaşam arasındaki dengenin yöneticisi olarak anlatılagelen bu mitolojik varlık, aynı zamanda yeraltı zenginliklerinin koruyucusudur ve hatta bu nedenle de Romalılar kendisine ''zenginlik getiren'' anlamına gelecek şekilde ''Pluto'' ismini vermişler.

Bu yalnız tanrı, gerçekten de yalnız bir varlıktır. Kardeşleri yerin üstünde gününü gün eder ve sosyalleşirken, onun gördüğü sadece... ölülerdir. Üstelik Hades'in adını diğer mitolojik varlıklar gibi pek öyle zamparalıklarıyla da duymayız. Bunun en önemli nedeni dosta güven, düşmana korku veren namıdır. Sonuçta kim ölüler dünyasının hükümdarı hakkında ileri geri konuşmaya cesaret edebilir ki? İkinci sebep, gözlerden uzak bir hayat sürmesidir. Evet onu görenler yalnızca ölülerdi. Öhööömmm... bu nedenle de, işte, Hades yalnız bir varlıktır. Kendine bir eş ister. Hem onun kardeşlerinden ne eksiği vardır! 

İlginç olan şu ki... Hades, yani Plüton, bir gün aşık olur. Üstelik yerin üstündeki bir Tanrıça'ya. Bir Tanrıça'nın kızına. Demeter'in biricik kızı Kore, arkadaşlarıyla gezmeye eğlenmeye çayırlarda vakit geçirmeye gittiği bir vakit Hades ona bir tuzak kurar. Güzel Tanrıça'nın yoluna bir çiçek koymuştur. Nergis. Bizim meraklı tanrıçamız durur mu, aaaaa ne güzel çiçek deyip çiçeği çektiği anda... ama abla diyerek konuya bir küçük dokunmak istiyorum, ama abla, bıraksana güzelim çiçeği dalında sen de yani... Al işte kopardın da noldu?... Neyse, ne diyorduk, güzel kızımız Kore çiçeği çekmeye kalkarken yer ayağının altından kayar ve kendini yeraltı dünyasında bulur.

Hades centilmen birisidir, henüz misafiri olan gelecekteki eşine yeraltı narlarından ikram eder. Bu narları sorgulamadan yiyen Kore, bilmeden bir çeşit anlaşma imzalamış olur. Kimi kaynaklara göre Kore'nin narlardan 6 adet, kimisine göre ise 4 adet yediği geçmektedir. Yeraltı dünyasından herhangi bir şey yiyip içildiği takdirde o dünyadan çıkış kapanır. Yani Kore, artık yeraltı dünyasında mahsur kalmıştır. Bu Yunan\ Roma tanrılarının kız kaçırma sevdası da beni bitiriyor. Dahası bu bazı kadınlar travmatik bağlanma yaşayıp zamanla bu varlıklara bağ geliştiriyorlar... Kore'ye de mi aynısı olacak ki? Bir bakalım.

Demeter tabi ki güzel kızının ortadan kaybolduğunu fark ediyor. Tanrıça yer, hava ve su kürenin her zerresinde kızını arayadursun, onu tabi ki bulamıyor. Nerede bu kız, sanki yer yarılmış da içine girmiş... Tanrıça gerçekten kızının yarılan yerden içeri çekildiğini ve bunun yeraltı tanrısı Hades'in işi olduğunu öğreniyor. Tabi ki paniğe kapılıyor, korkuyor. Hangi anne böyle uğursuz bir damat ister ki... Hemen baş tanrı Zeus'a koşuyor, ona yalvarıyor. Ancak bu annenin feryadına kadın düşmanı Zeus tepkisiz kalıyor. Eh işte olmuş bir şeyler kem küm... Bunun üzerine tüm kapıların üzerine kapandığını hisseden acılı anne, toprağı canlandırma görevini bırakıyor ve yaşlı bir ölümlü kadın kılığına girerek yeryüzünde yaşamaya başlıyor.

Koskoca tarım tanrıçasının görevi bırakması tabi ki fark edilecekti. Bitmeyen uzun kışlar, verimsiz topraklar ve kuru dallar yeryüzüne kıtlığı getiriyor. Acılı annenin kalp kırıklığı tüm yerkürede yankılanıyor. Zeus bu böyle olmayacak galiba diye düşünüp Demeter ile anlaşmaya varmaya çalışıyor. Ancak Demeter kızımı istiyorum! diyor başka da bir şey demiyor. Ya zaten ne diyecekti... Tamam, diyor Zeus, sana kızını geri getirmeye çalışacağım ama dua et de yeraltından yemek yememiş olsun... Onca zaman kızcağızı yeraltında bir başına unutun, sonra da suçlu kaçırılan kız olsun... Yok yaaa! Ancak malesef, demiştik, Kore çoktan narları mideye götürdü... 

Neyse ki Hades taş kalpli bir hükümdar değil. Her ne kadar ölüler dünyasının yöneticisi konumunu simgelese de, başkalarının kötülüğünü isteyen biri değil. Hatta inanır mısınız, mitolojideki üç büyük hükümdar içinde bence en yufka yüreklisi de kendisidir. En azından dürüst ve sözünün eri diyelim... Ona güvenebilirsiniz! (Öhömmm, sanırım. Yine de gerçeğin ardındaki olası bir manipülasyona dikkat edin, Olimposlular'a güven olmaz; benden uyarısı.) Aynı zamanda düzenli tertipli. Çünkü o, Ölüler Dünyası'nda işlerin doğru bir şekilde yürütüldüğünden emin olmalıdır. Hades kafasına göre ceza veremez; hatta cezayı uygulayan bile Hades değildir. Hades, Ölüler Diyarı'nın yönetiminden sorumlu hükümdardır. Tabii o da ''tanrı'' bilincini simgeleyen bir figür olarak ifade edildiği için -Kore'yi kaçırmak gibi- hakkı olmayan eylemlerde bulunmuştur... Sütten çıkmış ak kaşık olmadığını biliyoruz. Öte yandan ne Zeus gibi sadece keyfine göre hareket etmiş ve hilekar davranmıştır; ne de Poseidon kadar öfkelidir. Aksine, Hades'te buz gibi bir mantık göze çarpar. Onu tehlikeli kılan da, belki de, budur.

Çeşitli anlatılarda Hades'in Kore'ye davranış biçimi farklı anlatılmıştır. Olayları romantize etmekten kaçınmaya çalışsam da, ben Hades'in niyetinin kraliçesi olmasını istediği ve üstüne bir ''Tanrıça'' bilincine karşı tümden kötü niyetli olacağını düşünmüyorum. Kore ise kaçırılmaktan doğal olarak memnun değildi. Hatta Hades'e karşı koyduğunu çeşitli eserlerde görmekteyiz. Ancak yeraltında geçirdiği süre boyunca onun da Hades'e değil, kendi geleceğine dair bakış açısı değişmek durumunda kalmıştır. Zeus'un da arabuluculuğu ile Kore, yediği nar kadarınca (yani kış süresince) yeraltında kocası Hades ile kalacak, yılın geri kalanında ise (bahar ve yaz, bazı kaynaklarda biraz da sonbahar) annesi Demeter'in yanına yeryüzüne dönecek. Bunu duyan Demeter tabi ki seviniyor ve kızıyla geçirdiği zamanda yerkürenin kuru toprakları canlanıyor, yeniden renk kazanıyor ve verimli oluyor. 

Bu sürecin başlangıcında Kore yalnızca edilgen konumda bir tanrıça imgesiyken, yaşadığı kahramanın yolculuğu kısmında Persephone adını alıyor ve mitolojide çifte göreviyle tanımlanıyor: Yeryüzünün bahar tanrıçası ve yeraltının ölüler dünyası kraliçesi. Persephone, Kore olarak bilinirken de baharı simgeleyen bir varlıktı ancak kendi sınırlarını tam olarak tanımayan genç bir kız olarak görüyorduk kendisini. Tarım tanrıçası annesi yeryüzünü bereketlendirirken o, sadece var oluyordu. Oysa yeraltı dünyasındaki ikinci yaşamının başlamasıyla kendi içerisinde bir kırılma yaşayıp bireyselleşerek güçlü bir figür olarak ön plana çıkmaya başladı. Bir yanda aydınlık bir dünyanın ışığını, diğer yanda karanlık bir dünyanın gizemini varlığında taşıyan bu dişil figür, tüm tanrıça imgelerinde gördüğümüz yaratımın doğasını bünyesinde taşıyan bir varlık, bir mitolojik kahraman olarak karşımızda belirdi. 

Hades-Persephone ilişkisi aslında romantik ve\ veya romantize edilmeye açık bir anlatının ötesinde bizlere dönüşümün getirdiği kimlik kaybı, arayışı ve kendi çoklu dünyamızı keşfetme yolculuğuna dair sorgulamalarımıza atıfta bulunuyor. Plüton gezegeni de astrolojide zodyaktaki akrep burcu ile ilişkilendiriliyor ve değişim, dönüşüm ve yeniden doğma temalarını simgeliyor. Tarot kartlarında da ölüm kartı ile temsil edilen bu temalar, aslında bir bitişi değil, başka bir formda yeniden var olmayı ifade etmekte. Ölüm kartında her ne kadar ölümü getiren bir şövalye figürü temsil edilse de, bu sahnenin arka planında doğan güneş bizlere bunun bir son değil, yeni bir döngünün başlangıcı olduğunu, bitmesi gereken durumların son bulduğunu, yoksa kuru yaprakların temizlenip yerlerine bahar çiçeklerinin açamayacağını ifade ediyor.

Hades yalnız bir güç figürü olarak karşımıza çıktığında onun yeryüzünün ışığında gördüğü Kore'ye neden aşık olduğunu kolayca anlayabiliyoruz. Peki Kore neden bu soğuk aşığından etkilenmişti, bence asıl bu durum üstünde durmaya değer bir konu. Az evvel de fikir yürütmüştük, pek tabii bunu stockholm sendromu ile açıklayabiliriz. Belki de Kore, bu yalnız hükümdara karşı zamanla empati ve merhamet geliştirmiş olabilir. Ancak mitolojik anlatılarda görüyoruz ki, Kore Persephone olarak yeniden doğuşundan sonrasında bu soğuk kalpli eşine tutkuyla bağlı bir aşık oluyor. Hatta eşini kıskandığına dair de bazı anlatılara rastlamaktayız. Dahası Persephone, yeraltı dünyasının kraliçesi olmayı da seviyor.

Persephone'nun sevdiğinin güç olduğunu sanmıyorum. O zaten aileden soylu bir kızcağızdı. Bence... Persephone'u etkileyen ana durum ve eşi Hades'e gerçek aşkının başladığı nokta, kendi sınırlarını keşfettiği anla başladı. Kore iken, tek bir sıfatla var olan birisiydi. Edilgen bir konumdaydı. Sadece aydınlık, güzellik, saf bir imge. Oysa Persephone kimliğine geçtiğinde aslında karakter kendi iç dünyası ile yakından bağ kurmuş ve kendi ikili doğasını keşfetmeye başlayarak bunun doğal sonucu olacak biçimde derinleşmişti. Bu bakımdan onun eşi Hades'e olan aşkı, seçilmiş bir aşktı.

Bu noktada sevgili Persephone'nun gücünü kök ailesinden veya kurduğu ailesinden alan bir kadın imgesi olmadığının da altı çizilmeli. Evet, her iki tarafta da güçlü konumda var oldu ancak özünde Persephone'nu, bana kalırsa, diğer tanrıça imgelerinden ayıran ana nokta onun başlangıçta değil, süreçte kendini keşfederek ve belli aşamalardan geçerek gücünü keşfetmesiydi. Plüton, Persephone'a yalnızca bağlılık veya aşkı sunmadı; dönüşümü sundu. Persephone'nun yediği nar ile birlikte imzaladığı anlaşmada var oluş ile yok oluş arasındaki eşiğin sonsuzluğuna bir gönderme var denilebilir. Nar bu anlatıda birin içindeki pek çok taneciğiyle yaşamın farklı suretlerdeki görünümünü, yeniden doğuşu, bereketi ve sadakati simgeliyor. Persephone'nun nar taneleri onun ışıklı görünümündeki gölgelere de gönderme olabilir. Böylece Persephone olarak kimlik bulan Kore, gücünü ve ona saygınlık getiren ünvanlarını kendi içsel dönüşümünden alır. Persephone yeraltı dünyasının karanlığında geçirdiği günlerde aslında kendi iç dünyasının doğumunu yaşar. Böylece yeryüzündeki ışıklı günlerinde açan her bir tohumla birlikte yeniden doğar.

Bu hikaye genellikle Hades'in Persephone'a olan saplantılı ''aşkının'' baskınlığında anlatılagelmiştir. Oysa ben bu öyküye baktığımda Kore'nin tekil kimliğinden sıyrılarak ikili düzlemde kendini keşfediş yolculuğunu ve bahar tanrıçası Persephone olarak doğuşunu görüyorum.

(12.03.26)


Tanrıçalar ve Tanrıça'nın Dönüşümleri, Joseph Campbell.


Işık Tanrıçası - Tanrıça Çağırma Serisi 3 (P. C. Cast) | Kitap Yorumu

Yazar: P. C. Cast, Çevirmen: Müge Özçelik,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Bu yazarın kitaplarından en son bundan yaklaşık on yıl evvel okumuştum. Hatta belki de daha bile önceydi. Ortaokul yıllarında Gece Evi serisiyle tanıştığım P. C. Cast'ın, bu kitabın da içinde yer aldığı yedi kitaplık Tanrıça Serisi'nden ise yıllar önce yalnızca Bahar Tanrıçası'nı okudum. Persephone'un, yani Bahar Tanrıçası ve Yeraltı Kraliçesi'nin öyküsünü yeniden kurgulayan bu uyarlamayı uzun zamandır tekrar okumak istiyordum. Ancak kitabı kütüphanede bulamayınca, seri içinde ulaşabildiğim kitaplardan biri olan Işık Tanrıçası'nı okumakta karar kıldım.

Pamela modern dünyada yaşayan ölümlü bir kadındır. Dekoratörlük işi için gittiği Las Vegas'ta tek başına zaman geçirirken Şarap Tanrısı Bacchus'un (Roma mitolojisindeki adıyla; Yunan mitolojisinde ise Dionysos olarak bilinir) oyunu sonucu kendisini bir ritüelin içinde bulur. Pamela'nın dileği aşktır. Bu dileğini tüm ruhuyla Tanrıça Artemis'e yöneltirken, kendisini tanrı sanan erkeklerden değil; hiç kimseye benzemeyen, ''tanrı gibi'' bir adamın hayatına girmesini istediğini söyler. Böylece Artemis ile Pamela arasında güçlü bir bağ kurulur. Artemis'in bu bağın ağırlığından kurtulmasının tek yolu Pamela'nın dileğini gerçekleştirmektir.

Ay Tanrıçası Artemis, bu göreve ikiz kardeşi Işık Tanrısı Apollon'u yönlendirir. Ancak Apollon'un da kendi içinde taşıdığı bir dileği vardır. Hades ile ruh ikizi Lina arasındaki aşkı düşündükçe, kendisinden beklenmeyecek kadar durgunlaşmıştır. Artemis'e göre bu ölümlü kadının dilek macerası kardeşine de iyi gelecektir. Böylece Apollon ile Pamela'nın yolları kesişir ve ikilinin aşkı keşfetme yolculuğu başlar. Kitap boyunca ise bir ölümlü ile bir ölümsüzün bu keşif yolculuğunu okuruz.

Tanrıça Serisi'nin her bir kitabında farklı bir tanrıçanın aşk ve aşk aracılığıyla kendini bulma yolculuğu anlatılıyor. Bu nedenle de serinin üçüncü kitabı olan Işık Tanrıçası'nı diğer iki kitabı okumadan direkt alıp okumakta bir sakınca görmedim. Kitabı okurken de olaylar arasında büyük kopukluklar yaşamadım. Yalnızca, serinin bir önceki kitabı olan Bahar Tanrıçası'na yapılan bazı göndermelere biraz Fransız kaldığımı itiraf etmeliyim. Buna rağmen bu göndermeler doğrudan ana kurguyla bağlantılı değillerdi. Yalnızca, Apollon'un ruh ikizini bulma merakı ve bu yolla aşkı keşfetme isteğinin kökeninin ikinci kitaptaki Lina (Persephone) ve Hades aşkıyla bağlantılı olduğunu anladım.

Bu romanda ise Işığın, Şifanın ve Müziğin Tanrısı olan Apollon'un; zevk, eğlence ve yeniliklerle dolu hayatını geride bırakarak tek bir kadının aşkını kazanmaya çalışmasının öyküsünü okuyoruz. Pamela bu antik dünyanın tanrısı için bilinmezlik demekti. Apollon Pamela'nın olduğu kadar, Pamela da Apollon'un dileğiydi. Tanrıça Artemis ise ikisi arasındaki ritüelden önce bile kurulmuş olan bağı somutlaştıran aracı oldu diye düşünüyorum. Ben, Apollon ile Pamela'nın başlangıçta ''ruh ikizi'' olduğunu düşünmüyorum. Her ne kadar kitap bunun romantizmi üzerine kurulmuş olsa da, onlar başlangıçta ruh ikizi değillerdi. Onlar bu bağı süreç içinde inşa ettiler ve kitabın sonuna geldiğimizde gerçekten de ruhları birbirinin yansımasına dönüştü (spoiler değil).

Bu kitabı çok sevdim. Hatta umduğumdan ve beklediğimden bile çok daha fazla sevdim. Bunun sebebi ne Pamela'nın öz farkındalık yolculuğu, ne Apollon ile arasındaki hem tutkulu hem de saf aşk hikayesi, ne de mitolojinin böylesine hafif ama yaratıcı bir bakışla kurguya aktarılmış olmasıydı. Elbette bunların hepsi kitabı sevmemde etkiliydi ancak ben en çok da, yolculuk temasını sevdim. Sanki kitabın daha en başında tüm olaylar baştan belliymiş gibi bir algıya kapılabiliriz ancak hayır; kitabın başında ne ortada bir ''aşk'' öyküsü vardı, ne de dileklerin tamamen kabul olma vaadi. Ortada yalnızca bir dilek vardı ve o dileği gerçekleştirmeye çalışan bir tanrıça, bir tanrı ve bir insan.

Ana hikayenin arka planında ilerleyen yan öyküler de romana ayrı bir dinamizm katıyordu. Özellikle de ikizlerin modern dünyada insan olarak yaşadıkları kısımları okumaktan ve Tanrıça Artemis'in ölümlülerin yaşamını keşfetmesini takip etmekten ayrıca keyif aldım. Hatta Artemis ile ölümlü yazar Eddie'nin hikayesini bağımsız bir kurgu olarak bile okumak isterdim!

Yunan mitolojisini modern dünyanın temposuyla harmanlayan, hafif ama keyifli bir roman. Alt metninde ise karakterlerin korkularında, umutlarında ve hayallerinde kendimizden parçalar bulmak mümkün. Ben, bu serinin diğer kitaplarını da okumayı kesinlikle istiyorum.

Kitaplarla kalın.


Çok Önemsiz Şeyler.

 

Son günlerde kendimi tuhaf hissediyorum. Bu seferki, his; düşünce değil. Keşke düşünce olsaydı, böylesi benim için daha kolay olurdu. Onu eğip büker ve ondan kaçardım. Ama bu sefer... onun bir şekli yok. Aslında var ama bu şekil beni üzüyor. Neden üzüyor bilmiyorum. Belki de hayal kırıklığı. Bana kendimi salak gibi hissettiriyor. Bu da kuruntu, bir anlamı bile yok. Neyin hayal kırıklığı, yıkılan kocaman bir beklentinin. Ben öyle pek beklentileri olan bir kız değilim. Ben gidip alırım bir şeyi, ben yaparım. Saçma sapan emek veririm, sonra yan taraftaki kişi... İşte bu hayalim de böyleydi. Emek verdiğim bir şey değildi, sadece bir tasarı. Bir şekli bile yoktu ama güçlüydü. Çok güçlüydü. Hayatımda ilk kez onun gerçek olabileceğini biliyorum; sanırım bu nedenle kalbim çok kırılıyor. Çünkü benim salak hayalim bu değildi, işte bunu düşünüyorum. Kendimi kocaman bir aptal gibi hissettiğimi söylemiş miydim?

Bin beş yüzüncü kez... ahahahahah, bu şekilde cümleye başladığım bir yazıyı aylar önce yazmıştım. Kendime yoğunlaşmaya karar verdim demiştim. Bu sefer farklı bir kendine yoğunlaşma! İşte bu ayarda bir yazıydı. Belki yorumlarda başka birilerini de bir güzel motive etmişimdir. Yaparım ben, herkesi motive ederim. Dün birine akıllıca şeyler söyledim, sanırım ona iyi geldi. Ne kadar akıllıca şeylerdi gerçekten. Keşke verdiğim aklın birazını kendimde de kullanabilsem. Herkese yetebilecek ama kendine yetemeyecek biri olduğumu düşünüyorum. Gerçekten böyle düşünüyorum. İşte bu nedenle de bu sefer ''farklı'' olarak... ahahahhaha. Saçma sapan. Söylediğim bir şeyi yapmam ki. Kendime söylediğim neyi yaptım Allah aşkına? Başkalarına verdiğim sözleri ölsem de tutarım ha, sakın haaa, orası kesinkes öyledir de... Ya ben? Bana vermiş olduğum sözler? Sahi, ben kendime en son neyin sözünü vermiştim ya? Hiç.

Neden kendime hiç söz vermiyorum acaba? Huyumu bildiğimden mi ki? Ne sözü versem kendime, neyi vaat etsem? Neyi yap mutlaka sana güveniyorum desem... Bin tane akıllıca ve yararlı ve sonu mutlulukla biten şey buluruz. Ama ben tatminsiz bir kızım. Bundan. Evet, kendimi sapsalak hissediyor olmam bile bundan. Bu kadar tatminsiz olursan böyle olursun işte. Kupkuru kalırsın. Hiçbir şey olmaz elinde hiçbir şey! 

Hepsi benim suçum mu o zaman? Ben ne rezil ne kepaze... :) Ben rezil biri miydim sence? Ben kötü biri miydim? Şimdiki yaşamımda veya belki de geçmişteki hatırlanmamış bir hayatta? Var mıydı öyle bir hayat acaba? Buna hiç inanmadım ama bilmiyorum. Belki de ben rezil biriydim. Ondan mı bu hayatımda bu kadar salak hissettim hep? Ondan herhalde.

Bunlar kendine bile yazılmayacak şeyler. Önceden olsa yazardım hani. Daha beterini yazardım. Belki de ben bunun faturasını ödedim. Öde öde bitmeyen fatura. Daha kabarık faturalar yok muydu hayatta? Ben neden... İşte bir ''salaklık'' daha. Boşversene neden neden bozuk plak gibi takıldın kaldın. Ah, bunlar benim için çok sıkıcı haller vallahi bak. Biri karşımda şöyle olsa kaçar giderim. (Gitmem.)

Belki de yeni manipülasyonum budur ha? Belki de baktım kendimi her çeşit yolla kandırdım çözdüm hepsini, bu sefer de buna sığınıyorum. Olacak olanı baltalamak! Belki de olmaz bir şey. Ne olacak ki, ben ne istiyorum ki? Hayat dediğin hep mücadele mi ki? Ben kendimi çok gereksiz ve anlamsız ve ne mana şimdi diyeceğin yerlerde bile savuna savuna algımı yitirdim bak sana söyleyeyim sevgili okur. Harbiden ne manaydı ya, ne manaydı...

Ben sadece doğru olanı yapmak istemiştim. Hep doğru olanı yapan bir kız oldum. Bundan mı mutsuz oldum ki? Bir kere bir sırt sıvazlama yaşasaydım, tatminsiz bir kız olmaz mıydım sence? Biraz kötü olsaydım, biraz fesat... Saftiriktim de üstüne. Gerçi bunları aştım ama... Ne manaydı gerçekten. Üstüne biraz ''korkutucuydum'' da. Amannnn hepsi geçmiş zaman. Yine de... Ben niye kızgınım acaba? Ben onu arıyorum biliyor musun? Tek bulamam, bulamadım ve bulsam ne bulmasam n-... Burada bulurum belki.

En sevdiğim element su elementi. Suyu seviyorum gerçekten. Suyla bir arada olmayı. Yazın herkes sever tabi de. :) Ben en çok toprağı veya havayı severim sanırdım. Ama en çok suyu seviyorum. Su beni güzelleştiriyor bence. Daha genç oluyorum. Gençliğin ışıltısı vardır ya hani, işte öyle. Tasasız ve parlak. Öylesine genç. Ben buna mı kızgınım? Neden? Herkes kendince arayıp bulmaz mı tasasız ve parlak gençliğini? Neden kızıyorum ki? Neyi umuyordum ki?

Bu belki de bir sürü çiziğin çığlığıdır. Böyle yazınca da ne büyük laf oldu. Büyük değil miydi? Ben önemsiz miydim yani? Başkasına büyüktü de bana küçük müydü? Abarttım mı yani? Çizik çiziktir ve bende bir sürü var.

Galiba bu yüzden kendimi görmeyi de istemedim. Çiziklerle dolu biri... Ne sıkıcısın İlkayyy... Gerçekten ne sıkıcıyım. Aslında önemsemediğim şeyleri önemli önemli anlatıyorum. Kızgınlığım böyle geçmeyecek ki. Sahi, ben neye kızdım ya? 

Hiçbir şeye. Bundan kızgınım sanırım. Kızmadım kızmadım şimdi boşluğa kızıyorum işte. Ben buna kızgınım. Ne komik. Sahiden komik, iç çektirecek ve önemsiz görülecek kadar komik.

Ne sıcak bir hava. Ne hızlı bir zaman. Böyle giderse bu yaz da, bu yıl da biter. Biliyor musun daha yılın başında ben bu yılımı da gözden çıkarmıştım. Bu yılımı da ahahhahahah. Ne komik.

Hep saftiriktim ben ondan. Buna kız bir şeye kızacaksan işte. Hem bir sebebin olur, yaaaa öyle sevgili okur, öyle değil mi? Hem, bir sebebim olur.

Ne önemi var? Artık yok. Her şeye rağmen benim ben olmam mucizevi. Belki de kızmamalıyım. Böylece ''aptal'' olmamalıyım. Ben benim ya. İster zaman dursun, isterse geçsin ne önemi var? Var var olmasına da... aptal olma o zaman değil mi ya?

İlk kez, kendime yoğunlaşmaya karar verdim. Nasıl yaparım bilmem. Bilmiyorum ki, belki de kimse bilmez. Herkes kendisi mi öğrenir? Ben hep kendim öğrendim. Ben buna mı kızg- Herkes ken- Kendim bir şekild- Sıkıcı.

Kendine yoğunlaşmak kendine yoğunlaşmaya karar vererek olacak iş değil. Öğrenerek bile olacak iş değil. Hele bu yazı! Sadece bir iç rahatlatması. Bir boğuk çığlık, bir sinir gülmesi, bir saçma sapan pasif agresif tepki. Hiçbirinin bir önemi yok. Belki de önemli olan bir şey yok. Önemli olan şey, yazılmayacak şeyler. Önemli şeyleri yazmazsın. 


Karşılıksız kalması. Ben buna kızdım. Her seferinde hep karşılıksız kalması ve hep kendimi sorgulamam. Oysa bazen sadece, karşılığı yoktur. Sende sorun olmasa da (olsa da), sadece karşılığı yoktur. Yine de... bari bir kere olsun, ben heyecan duyarken, hala heyecanım varken, bir konuda olsun ağzıma bir parmak bal olsun çalınsaydı. Belki böylece, bu kadar üzgün hissetmezdim. Aslında üzgün hissetmiyorum. Niçin üzgün hissedeyim, bunun bile karşılığı yok. Boşluk. Ben ona ve onun için kızıyorum. Hiçbir şey düşünmeyeceğim. Düşünmemek belki de insanın kendine verebileceği tek karşılıktır. Artık geleceğim için taktak taktak adım atmak istiyorum. Hayalmiş, istekmiş, beklentiymiş ve hatta düşünmekmiş bommmmboş iş. Taktak taktak. Heyecan bile önemli değil. Gerçekten öyle. İnsan ''kendine yoğunlaşırsa'' önemli değil. Bir yerlerde heyecanı yine görür. Beklenti insanı semeleyen, ''salaklaştıran.'' Artık akıllı olmak istiyorum, olurum umarım. Yazıyı yazmadan evvel doluydum ama yazarken çok dolu olmaya başladım, şimdiyse yine saçma bulduğum bir yazımla bakışıyorum. Anlamlı, çünkü gerçek ama yine de... sanırım hep ''önemsiz'' şeyler yazıyor ve hatta... sence önemsiz şeyler mi hissediyorum? O halde benim varlığım mı saçma oluyor? Bilmiyorum. Bu konuda ikinci bir yazı yazamam. Sadece... hayal kırıklığı hissetmiştim ama hiçbirini hiçbir zaman net ifade etmedim, edemedim. Ya da ettim ve ''önemi olmadı.'' Bu nedenle, hüzünlüyüm. Hatta bazen üzgün oluyorum. Oysa hayal kırıklığı bitmiş olan bir şey. Bittiğini kabul edersen biter. Ama ben edemiyorum, bu yolla kendimi acı döngüsüne sokuyorum.


Gece.

 

Hiçbir şey yokken, boşluğun içinden o çıktı: Nyks (Niks). Gece. Boşluk da bir şeydi; ancak bir tanımı yoktu. Bir cismi, bir varlığı yoktu. Belki de o sadece varoluşun bir haliydi. Ancak onun içinden çıkan ilk şey olan gece, bir surete sahipti. Karanlık peleriniyle atlı arabasını sürerdi. Varlıklar onu tanımlayabilirdi. Böylece gece yayılırdı, onu gören değişen algılarla birlikte varoluş kazanırdı.

Gecenin içinde ne olduğunu çoğu zaman bilmeyiz. Ancak hayal gücümüz kadarınca tahminlerde bulunabiliriz. Karanlığın örttüğü suretler, gecenin bir katmanı gibi görünür. Gece bunların hepsini taşır ancak aslında hiçbiri değildir. Gece tarif edilebilir, bir şeye benzetilebilir ancak görülemez. Gördüğümüz sadece gecenin içindeki suretlerdir; onun yüzleri.

Bu nedenle ben hep bir şeyi tam olarak tanımlamanın imkansız olduğunu düşünür ve bunda sonsuz bir özgürlük bulurum. Bundan olacak, geceye karşı hep özel bir sempatim olmuştur. Günün batışından doğuşuna kadarki süreç, sanki benim özgürce dolaştığım bir zamandır. Düşüncelerimin, hislerimin, bunların durgunluğunun veya sadece var olmanın... Dürüstlüğün. 

Gece insanlara kabuslar ya da rüyalar verebilir. Bazen anlamlı bazen anlamsız bulduğumuz görüngüler. Bunlarda da ben, gecenin suretleriyle benzer noktalar görüyorum. Katmanlar. Bunlar bizim katmanlarımız olmak zorunda değil; belki de sadece bir yerlerde gördüğümüz şeylerdir. İlgimizi çeken, bu nedenle de kendi görünmez katmanlarımızın varlığını açığa çıkaran şeyler: Rüyalar ve kabuslar. 

Zaten bir rüyayı rüya, kabusu kabus yapan nedir ki? Katmanlar. Bu katmanlara göre tanımlamalar yaparız. Çoğu zaman olanı olduğu gibi görebilir miyiz; veya, bu gücümüze, anlamı doğru teşhis edebilme kabiliyetimize güvenebilir miyiz? Bir iç göz ne kadar keskin olursa olsun, dış katmanlarda değil, onların görüngülerinde kaybolduğunu unutmamalıdır.

Bu nedenle ben, geceyi de onun yıldızlarını da çok severim. Bu, insana pratik yapma imkanı sağlar. Karanlıktaki parlak noktalar. Solgun ve kocaman ışıklar. Başlarda onlara kendi anlamımı verdim. Çocukken, küçükken, çocuk kalmak isterken. Bu, kendi katmanlarıma ilk dokunuşumdu. Nasıl bir dokusu olduğunu anlamak için, karanlığa ilk uzanışımdı. Onda kendi yalanlarımı gördüm.

Çok uzun bir süre bu bana acı verdi. Bunu açıklayamadım bile; çünkü bu acı, çoğu kişinin yıldızlarda görebileceğinin aksine, ikincil bir kişi ya da nedene bağlı gelişmemişti içimde. Bu, sadece bana aitti. Belki de acı bile değildi. İlk etapta korku da değildi. Çünkü korku bile tanımlıdır. Bu, şüpheydi. Şüphe ettim. Işıkları bulurken, ışıklarla dans etmek isterken ve onları izlerken... şüphe ettim. Bu nedenle hayal kurmadım. Bir tane bile. Evet hiç.

Sonra, yıldızları izlerken, umut ettim. Artık ellerimi bu katmanlarda onu gözlerimle görmesem bile daha rahatça dolaştırabiliyordum. Bu dokuyu hissedebileceğime inanmak istiyor, çünkü merak ediyordum. Ancak kaçırdığım bir nokta vardı; ben onu zaten hissediyordum. Ama daha çok diyordum, bu olamaz... olamaz ki! Evet belki de hepsi bu değildi, belki de zamanla bu dokuyu farklı algılayacaktım ama ben, sabırsızdım ve açgözlüydüm. Evet öyleydim. Çünkü üzgün olduğumu söylerdim. Ben çok üzgünüm; yani sadece bu mu!

Bu, umudun karanlık yüzüydü. Ben onunla bu yüzüyle tanıştım. Ona o kadar çok inanmıyordum ki, onunla pazarlık ediyordum. Sevgili umut, diyordum, sana inanmam için bana bir şey ver. Bu yüzden onu hiç göremiyordum. Yıldızları severken, onları yüreğimde en derinliklerimde görürken, bulurken ve hatta zamanla bilirken bile, ben umudu hiç göremiyordum. Biraz bile. O, karanlıktaydı. O, uzaktı. O bir şeydi; benden ayrı, başka bir şey. Başka bir yerde. Uzakta.

Ona yaklaşmak istiyordum. Onun gerçek olmasını istiyordum. Tekrar tekrar analiz ediyor, tekrar tekrar tanımlar buluyordum. Ama hiçbir zaman işin içinden çıkamıyordum. Sonra zamanla, onu inkar ettim. Sen, benim içimde yoksun beni terk ettin, dedim. O kadar büyük bir öfke duydum ki... Gece bile bana sarılmaz oldu.

Aslında çok üzgündüm. Çok üzgün ve kırgın. Haklı bir kırgınlık ama haksız bir üzgünlük. Tüm bunlar olurken, sadece bir kere kalbimden hayal kurdum. Bunu neden yaptım bilmiyorum; hatta keşke yapmasaydım. Çünkü sonra umutla ve yıldızlarla olan savaşım daha da kızıştı. Siz oradasınız, ben buradayım sevgili yıldızlar. 

İçimdeki katmanlar yavaş yavaş erirken, gecem daha da koyu bir hal aldı. Arada bazı gerçek sorunlarım da oldu. Zaten hepsi gerçek sorunlardı ama ben hep, onları algılayışımı anlatmışımdır. Bundan mı acaba hep çok bir başıma kalmış olmam... Olabilir.

Gece, özgürdür. Katmanlarına takılmayı bıraktığında, yıldızlardan bile daha özgür hissedebilirsin. Yine de bu acı verici. İnsanın kendini kandırma çabalarını bırakması veya bu çabaların onu bırakması hep acı vericidir. Benim hep çok yanlış temel kabullerim vardı. Şimdi onları yazmak istedim ama gece, bana daha derin bir sınırsız yazım alanı tanıdı. İnsan kendini anlattığında, görülmez. İnsan, gördüğünü anlattığındaysa -bence- görülür. Belki de yazmaktan en çok bu nedenle kopamıyorum.

Artık yazmak istemiyorum. Güneşe karışmak istiyorum. Biliyor musun, bence güneş insanı daha çok saklar. Gün ışığı bir yalancı. Gece öyle değil. Geceyi görebilirsen, ondan daha dürüstünü bulamazsın. Ama insanlar geceye bakıp onda kendi görmek istediklerini gördükleri için, ona yalancı derler. Ben geceyi en çok bunun için seviyorum. Zaten ben hep, hakkını savunabileceklerimi sevdim.

Bu sevgi midir, yoksa başka bir katmanım mı? Tabi ki ikincisi. Sevgide hiçbiri yoktur. O, gece gibi pürüzsüzdür. Ben belki de pürüzlü olmaktan nefret ettim. Bu nedenle öfkelendim umuda ve yıldızlara. Oysa insan olmanın güzelliği burada değil midir? Pürüzlü olma hakkına sahip olmak ve böylece gelişmek, genişlemek, büyümek ve insan olmak. Her insandan tek bir insana dönüşmek: İnsan olan kendine.

Sanırım sevgiyi keşfediyorum. Bu, hayatımın en zor araştırma projesiydi. Yüreğimi ferahlatacak şey bu olsa da... bana yetecek mi? İnsanlar sevgiyi tanımıyor! Buna sığınıyorum çoğu zaman. Böyle böyle kaçıyorum sevme ve sevilme sorumluluğundan. Yaşama sorumluluğundan. İnsan olmanın büyüsünü keşfetmekten.

İnsan yalnızca kendi isteklerini bilebilir. Kendini bile değil, o tamamlanmadı, kendi isteklerini. İnsanlar hep sevdiklerinden daha çok sevilmeyi isteme eğilimindedir ve hatta diğerlerine de bunu öğütlerler. Böylece kalplerinin ferahlayacağını mı düşünürler? Ah, tabi ki bununla ilgilenmezler. Sadece bunu isterler. İsterler isterler. Oysa bu çok ağır bir yük; bunu nasıl göremezler?

Ben en çok özgürlüğü seviyorum diye mi, hemen anlıyorum? İnsanın zamanla beklentileri bile eriyor. İlk başta kötücül bir yerden. Öfke, hüzün, hayal kırıklığı, kırgınlık, çaresizlik... Sonra, gece gibi bir yerden. Orada olduğunu bildiği ama dokusunu tam kavrayamadığı. Belki korktuğu. Belkilerinin olduğu. Sonra... anlayarak. Kalbinin gerçek arzusunu.

Çoğu zaman doldurma tanımlarımız vardır. Oysa asıl belirleyici maddeler\ cümleler, hep en çok kaçtıklarımızdır. Her zaman için korkmak zorunda değiliz. Belki de bilmiyoruzdur. Bize öğretilenin ötesini bilmediğimizden, bunu dile getirmiyoruzdur. 

Cırcır böcekleri ötüyor. Artık cırcır böceği kız olduğum zamanları özlemiyorum. Artık onu ruhumda taşıyorum, kendimden uzaklaştırmıyorum. Benim kalbimin arzusu da bu: Ruhumda taşımak. Bu, daha çok veya azla kıyaslanarak olmaz. Bu, başka bir noktada da olmaz. Bu içinde bile olmaz. Çünkü ruh gece gibidir, tüm benliğine yayılmıştır. Artık onu inkar etmeyeceğim. Artık ruhumu inkar etmek istemiyorum. Ruhumu bedenimle yaşamak ve onun arzularını istiyorum. Kopmadan, parçalanmadan; bütün olarak yaşamak.


Hayaletler, Raina Telgemeier.


Güçlü bir yapıyı inşa etmek.

 

Bugün nedense, ''hayat güzel'' diyerek uyandım. Ben bu cümleyi yirmili yaşlarıma geldiğimde kurmaya başladım. İnsanlarda aslında tersi olma eğilimindedir değil mi, yoksa değil midir, ama işte ben, yirmili yaşlarımdan sonra her ne kadar dalgalı dalgalı inişli çıkışlı da olsa, hayatın güzel olduğunu söylemeye çünkü bunu fark etmeye başladım.

Önceden de fark etmiyor muydum bilmiyorum. Çocukken ne düşünüyordum gerçekten hatırlamıyorum. Bak gerçekten hatırlamıyorum. Anı yazıları yazsam da ve yazarken onları anımsasam da, belki de doğal olarak, o anıları yaşayan kendimi aslında hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, fikir yürütebileceğim yaşantım. Yaşantılarım üzerinden ''böyle hissetmiş olabilirim'' diye fikir yürütebiliyorum; ancak buna karşın ''böyle düşünmüş olabilirim'' diye düşünemiyorum.

Belki de hisler daha zamana yayılan ve çok sonrasında bile bize geçmiş anlarımıza dair bazen abartılı, bazen biraz gerçekten uzaklaşmış izlenimler verme özelliğinde. Düşünceler ise daha nettir; o ana, o anlara özgüdür. Günde milyonlarca şey düşünebilirim -ah... bunu ben kesinlikle yaparım biliyorsun- ama çoğu uçar gider. Çünkü düşünceler bir anda doğar ve söner, sönebilir. Sonrasında birkaç düşünce birleşip yeni ve daha güçlü bir fikir olarak da seni bulabilir. Düşünceler ne kadar güçlüyse, hisse dönüşmeleri de belki de o kadar olasıdır.

Ama ben, hissetmeme izin vermiyordum. Güvenli bulduğum düşünceler alanında kalıyor ve bu düşüncelerin baskın hissiyle yetiniyordum. Evet, çocukluk diyebileceğim yaşlarımda bile bunu yapıyordum. Böylece güvende kalıyordum. Bunlar genelde korkularım olmalı. Hep tedirgin ve savunmacıydım. Eğer kendimi açarsam, gün ışığının bana ulaşmasından korkardım. Küçükken -belki ergenliğe giriş ve ergenlik yıllarım- tabi ki açık açık böyle düşünmezdim ama durum buydu. Küçükken daha fenası, bunları gerçek sanırdım; asla değişmeyecek gerçekliğim.

Bu düşünceler hala arada (malesef kimi dönemlerde sıklıkla) bana uğrar. ''Ben hep karanlıkta kalacağım.'' Buradaki ''karanlık'' ifadesi hep değişir, değişebilir. Ancak hep aynı hissi verir: Karanlık. Bu nedenle de karanlık gelip beni bulmadan önce ben ona karşı savunma oluşturur ve kendime bir kalkan örerim. Böylece, ben kendimi karanlıkta bırakırım.

Ben sanıyorum ki (aslında buna eminim :) dışarıdan hep ulaşılmaz göründüm. Bu, ''havalı'' bir ulaşılmazlık değildi. Çevremde hep o görünmez kalkanım vardı. Çocukken bunu neden yaptığımı anlayabileceğim birçok sebebim de vardı. Büyüdükçe ise... sanırım bunun gerçek yaşama dayanmayan ve sadece korktuğum ve güvende hissetmek için oluşturduğum asılsız ve bana iyi gelmeyen fikirler olduklarını kabul etme sorumluluğundan kaçtım. Çünkü eğer bu sorumluluğu alsaydım... ölecektim. İçimdeki o korkulara sahip tedirgin benliğim yok olacaktı. O benliğim o denli güçlü ve katmanlıydı ki, onu bırakmak demek belki de benim için yok olmak demekti. Bunu elbette o zamanlar ''yok olmak'' olarak tanımlamazdım ancak, o benliğimin beni koruduğu illüzyonuna kapılmam inanın bana çok ama çok kolaydı.

Sana daha evvel aslında ''dışa dönük'' özellikler gösteren biri olduğumu söylemiştim. Gerçekten öyleydim. O duvarlarımın arkasında öyleydim. Onu hep bastırıyordum, görünmesinden çok korkardım. Eleştiri almaktan, yargılanmaktan... Karşındaki insan sorunlu değilse aslında seni durduk yere eleştirmez ve ''yargılamaz.'' Ancak işte, ne bileyim... Bu konuda da kendime yüklenmemeliyim, bu konuda insan kendine yüklenmemeli. Çünkü aslında biz, bize nasıl davranılmışsa, tekrar tekrar ne deneyimlemiş, görmüş ve belki hissetmişsek, onun gerçeğimiz olduğunu sanma eğilimindeyiz diye düşünüyorum. Bu nedenle de zaten bu kör noktalarımızdaki yanlış kabullerimizi fark etmek ve dönüştürmek çok önemli. Yoksa bir yalanı (belki yalanları) yaşayarak yaşamımızı sürdürebiliriz. Bunu tek başımıza yapmalıyız demiyorum. Hatta bence bir terapistten yardım almalıyız. Çünkü insan kendini objektif ve tam olarak göremez. Karanlığın içindeki bir insan, ışığı düşman sanır.

Her neyse. Ben ulaşılmaz bir kızdım. Bana ulaşmak gerçekten hep çok zor oldu. Hem iç dünyama, hem de dış dünyama. :) Hep kaçardım. Çünkü durmak demek, görülmek demekti. Detaylarımın görülmesi. Oysa kaçarken veya uzakta dururken, beni bütün olarak görüp tek tek özelliklerime dikkat kesilemezdi insanlar. Özellikle de benim hakkımdaki fikirlerini çok önemsediğim (bunun çeşitli sebepleri olabilir) insanların beni görmelerinden ölümüne korkardım. Bu nedenle de hiç yakınlaşamaz ve bağ kuramazdım.

Hayatta en değer verdiği şey bağ kurmak olan bir kızın böyle davranması demek kendi ayağına sıkması demek. Ben bunu bile göremezdim. Hep başka şeyleri suçlardım. En çok da kendimi. Ben zaten böyleyim diye, derdim. Dünyanın en sudan bahanelerini sıralar ve o karanlıktaki güvenli bölgemde kalmanın konforunu böylece devam ettirirdim.

Bir önceki cadılı yazımda baya zırladım. :) Oysa bu zırlayışlarıma neden olan sebeplere de benim bu kendime yönelik haksızlıklarım neden olmuştu. İnsanlar bana mış gibinin ötesinde yaklaşamazken, onlarla nasıl o çok istediğim güçlü yapıyı inşa edebilirdim? Bunu yapamayacağım için de zaten olmadı. Hayatım boyunca hep hoşlanılan bir kız oldum. Bu gerçekten böyleydi, bunu artık dürüstçe söyleyebilirim. Buradaki hoşlanma sadece romantik veya tek bir cinsiyete özgü değil; insanlar genel olarak benden hep hoşlanmışlardır. Ama benim içimde öyle yoğun bir yanlış kabuller zinciri vardı ki, o zinciri söküp atamazdım. Bu nedenle de o zincirin varlığını olağan kılacak bahaneler üretir ve kendimi değersizleştirirdim. Çünkü değerimi kabul etmek demek, daha farklı bir versiyonum olmak demekti. Daha özgür bir versiyonum.

Aşk bana çeşitli zamanlarda geldi. Bir kıvılcım olarak. Bazen o bile değil, bir pırıltı. Zaten bu çoğunlukla böyledir, gökten kocaman bir ateş topu düşmez. Daha evvel de çeşitli yazılarımda yazmıştım; aşk, bu dünyada yaratılan bir şey. Zihnimizde birine hayranlık duyabiliriz, ondan hoşlanabiliriz ama aslında bu, sadece onda kendi karanlıktaki parçalarımızı gördüğümüz için diye düşünüyorum. Onda kıvılcım görürüz, umut ederiz; bu yüzden. Oysa aşk... var edilir. Büyücü işidir aşk. Maddeyi eğip bükmen gerekir. 

Önce ateş elementi gelir. Kıvılcımlar. Etkilenmediğin ve çekici bulmadığın birine (bu sadece dış görünüş olmak zorunda değil) aşık olamazsın. Ancak ateş en çabuk var olup en çabuk yok olan elementtir. Onu, havayla güçlendirmelisin. Fikirler. O kişiyle ilgili bilgiler, izlenimler edinirsin. Belki bölük pörçük ama mutlaka. Böylece onu sana yaklaştıracak nedenlerin olur. İnsan, kendine yakın parçalara çekilir. Uzak gibi göründüğünde bile içinde mutlaka yakındır. Çünkü bir anda buradan Antarktika'ya adım atamazsın ki. Senin bir parçan da o Antarktika'ya yakın bölgededir; bilinçli zihninle bilsen de bilmesen de.

Üçüncü element mutlaka olmazsa olmazdır: Su. Duygular. Tüm bu ateş ve hava çarpışarak sana hayaller verir. Evet, insanlar bu nedenle aşkın dünyada değil, zihinde yaratıldığı ve yok olmaya mahkum olduğu yanılgısına düşme eğilimindedir. Oysa hayaller sadece besindir. Evet, çok da uçmamak gerekir yoksa aşkınız besin zehirlenmesi geçirebilir ve karşınızdaki kişi hakkında asılsız beklenti ve fikirlere kapılabilirsiniz. Gözünüz kör olabilir. Aşkta bu da vardır sorun o değil. Yine de... aşk olmayan bir şeyi aşk sanma yanılgısı tam bu ince hayal çizgisinde oluşur diye düşünüyorum. Duygularınız zaten içinizden gelir. Hiçbir hayal, hiçbir fikir, hiçbir beklenti o saf akışa engel olamaz. Duygular sudur ve insan susuz yaşayamaz. Su, insan vücudunun doğal elementidir.

Son elementimiz ise tüm bu görünmeyen cephede olanları maddeleştirmektir. Bu kısımda ne kadar iyi bir büyücü olduğunuz açığa çıkacaktır. Çoğu aşkın yaşanmama veya yanlış yaşanma sebebi de belki de bu aşamadaki beceriksizliklerden olur. Bu son element, topraktır. Bu dünyada aşkı iki kişinin var ettiği evre de buradadır. Eğer ki iki kişinin de içinde ilk üç element belli oranlarda oluşmuşsa, onların bir yapı inşa etmesi, yani bir yaşantı oluşturması kaçınılmazdır. Bu yapıyı oluştururken de tabi ki maharet ve sorumluluklar gerekir ancak bu konuda konuşacak son kişilerden biriyim... (Bilgim yok, bilmediğim konularda konuşmam :).

Toprak elementine gelince ve kişiler aşklarını somut olarak yaşamaya başlayınca iş bitmez tabi ki. Elementler hareket etmek isterler. Ateş, hava, su ve toprak. İç içe geçerler, parlar sönerler, yayılır toplanırlar, çarpar durulurlar... beslenmeleri gerekir. Yoksa puuuffff. Aşk biter.

Bunlar benim müthiş cadı fikirlerim. Bu fikirleri yalnızca Neptün ansiklopedisinde bulabilirsiniz, değerinizi bilin. Kendinizin, aşkınızın, partnerinizin, hayallerinizin ve bu (pek öznel) bilgileri burada bir hayal gibi görüp geçtiğinizin değerini bilmelisiniz. :)

Benim sevgi dilim görmek. Karşımdaki kişiyi görmem gerekir. Detaylarını. Çok komik bir tezatlık değil mi? Görülmekten kaçan bir kız karşısındaki kişiyi görmek istiyor. Diğer yandan da... bilinçlice yapılan bir şey olmasa ve en çok bu kızın kendisi zarar görse de, bencilce.

Biri bana yaklaşınca beynimde hep alarm çanları çalardı. Benim hakkımda özel olarak şunu bunu düşünecek gibi değil. Ben utangaç biri de değilim, anımsadığıma göre hiçbir zaman da olmadım. Sadece... korkuyordum. Belki de hala korkuyorumdur. Tam olarak neyden bilmiyorum. Yüzeysel bir yanıtla, belki eleştirilmekten. Karşıdaki kişi tabi ki özellikle de en başta ''şurası böyle, bu özelliği şöyle'' demez ama... Ben böyleydim işte, karşımdaki kişinin bende kusur bulmasından korkardım.

Kusur da bulabilir bu arada. Biz de başkasında kusur olarak değerlendirmediğimizde bile detaylar görmez miyiz? Her detay hoşumuza gitmeyebilir. Üstünde uzun uzun durmasak bile. Yine de... Uzaktan gerçekten görülmeden karşıdaki kişide oluşturduğumuz algı çok daha ''kusursuz'' olabilir. Soğuk, mesafeli ve asla gerçek olamayacak kurulukta. Yine de... ''kusursuz.''

Oysa en çok kusur hep buradan oluşurdu benim için. Muhtemelen asıl uzaktayken bana zıt fikirleri olmuştur o kişilerin. Soğuk bir kız, mesafeli bir kız, sıkıcı bir kız. Hiçbiri olmasa bile, yaklaşılması imkansız bir kız. Bu sonuncu doğruydu. :)

Bu beni üzmüyordu aslında. Sadece ara sıra isyan ederdim. :) Neden böyle oluyor?!, derdim. Neden acaba? :) Ve en önemlisi de, siz böyle bencilce şanslarınızı yani havadaki pırıltıları kaçırdıkça, o pırıltılar da zamanla sizden kaçarlar. Onları artık daha az görür olursunuz. Belki de zamanla... hiç. Bu da değişebilir tabi. Farklı bir ortamda, farklı ve gerçek bir yüzünüzle olduğunuzda; değişir. Belki de kocaman bir ışık topu yapabileceğiniz denli güçlü bir pırıltı bile bulabilirsiniz, kim bilir...

Sanırım arkadaşlıklarım da böyleydi. Ben hayata karşı hep güvensizdim. ''Zaten bitecek,'' ''zaten ben değer görmem'', zaten zaten. Daha bir sürü böyle fikrim vardı. Bir sürü bir sürü bir sürü. Bazıları o kadar güçlüydü ki, çoğu silindiğinde bile onlar gitmediler. Oysa ben hep komik bir kızdım. Bence komik olmak için bir şey yaptığım yoktu ama öyleydim işte. Eleştirilmekten korkan o küçük kız kaçıp saklanmadığında, ben komik de olurdum, etkileyici de. Daha keyifli bağlar kurardım. Çünkü görülmeme izin verirdim. Benim temel kabulüm, tüm bu saçmalığıma rağmen, şuydu: Göremediğin birini sevemezsin. Bu nedenle de, hiçbir zaman sevilemeyeceğime (bu kabulüm mantıksız bir sebepler zinciriyle de gelse) emindim.

Oysa yaşam bunların içinde boğulmak için bile muhtemelen çok kısa. Ne kadar gereksiz -önemsiz asla değil ama gereksiz- bahaneler. Şey gibi... öğretmenim sular gittiği için ödevimi yapamadım, gibi. :)

İtiraf etmek gerekirse, hala biraz korkağım. Ama korkak olduğunu bilen bir korkak için umut yok mudur?


Güneş ve Onun Çiçekleri, Rupi Kaur.


Çok güçlü bir cadı kraliçe!

 

Yazmak, kendimi öldürmemi kolaylaştırıyor. İçimdeki o saf parça ölüyor. O parça o kadar çok acı çekiyor ki, son darbeyi ben indirmek istiyorum. Artık kurtulsun ve açıkçası... beni de rahat bıraksın istiyorum. O, birini sevmeyi çok istemişti ve değer görmeyi de. Bunun elbet ''bir gün'' olacağını bilsem ve çocuksu bir budalalıkla artık ''asla olmayacak işte!'' diye isyan etmeyi bıraksam da... canım acıyor, biliyor musun, canım çok acıyor. Bir kere acımıyor, iki kere acımıyor. Canım o kadar uzun zamandır ağrıyarak acıyor ki... Bu acıya bile alıştım. Yine de artık onunla yaşamak istemiyorum. Bu çocuksu kendini kandırma ilacımla. Çünkü ben aptal da değilim.

Bu hayatta bir yerim olsun istiyorum. Kendimi bir yere ait hissetmek, kendi alanımı kurmak... Ben hep o alan bana açılsın diye bekledim. Ben bunu hak ediyorum, kibriyle bekledim belki de. Aslında buna kibir diyemeyiz. Ben hiçbir zaman kendimi kimseyle kıyaslamadım. Şimdi bile yaptığım bu olmasa da... Kimlere kimlere neler verildi be okur. Ah be. Ben kendimi yırttım yine de... Ahahahahha, dün ve önceki gece ve önceki ve önceki ve... Son günlerde, hatta yıllarda hep böyle saçma sapan sinirleniyorum. Bana haksızlık yapıldı diyorum. Gökyüzüne bakıyorum, yıldızlara... Neden bana böyle yaptınız diyorum. Sonra da kendimi kandıramıyorum. Hadi bana kimse ''bir şey'' vermedi, bari biraz kendime kör olsaydım be sevgili okur. O da yok. O da yok...

Boşversene, hepsi zırva. Son günlerde bununla yüzleşiyorum. Hepsinin zırva olduğuyla. Bu bir gerçek veya gerçeklik bile değil, artık beni etkilemeyecek kadar uzakta. Ben farklı bir yerdeyim artık, canımı yakan da bu. Söylesene, ben kimseyi kalbimle sevemeyecek miyim? Ondan hep şüphe mi etmem lazım? Bana bunun cevabını verecek bir yetkili merci var mı? Söylesene, kimse beni kalbiyle sevmeyecek mi? Ahahahahh, komik. Bunu merak etmiyorum. Gelecekte bir günde elbette sevecek imiş, bir kimse. O zamana kadar ben güçlenmeli miymişim? Kim söylemiş bunu, ne zaman, hangi zamanlarda... 

Bu eski bir istekti. Ben ona üzülüyorum. Bu hayatta kimse sevmeyi benim kadar çok istememiştir, evet abartıyorum. Ben bir ''azize'' değilim, bir... ''melek''? Neden böyle kelimeler kullanıyorum? Çünkü artık sabırlı, özverili, ''iyi'', tatlı ve türevi can sıkıcı sıfatlarla algılanmak da, benden bunların beklenmesini de istemiyorum! Ama insanlar hep... İnsanlar neyi umarlar ki? Neden kimse beni saf bir kalple sevemedi ya? Çok mu korkutucuydum acaba, bö! Saygıyla sevilmek, hileyle sevilmek, beklentiyle sevilmek... hiçbiri sevilmek değil, şşşşşş.

Bu neden yalnız bir hayat? Bu çok yalnız bir hayattı. Yapayalnız bir hayat, kurak... Tek yağmur gözyaşlarımdı. Ah ne şiirsel. Bu kadar sıkıcıyım diye mi böyleydi sence? Evet o yüzden ben bile anladım akıllım. Yine de çok acımasızca. Çok daha sıkıcı bir sürü insan biliyorum. Ben mi göze batmışım yani? :) Belki de hiç umursanmadım bile. Kimse bana bir yalana inan demedi ki? Kim dedi bana bir gün bitecek diye. İşte ben diyorum, bir gün güçleneceğim diye. O gün başladı bile, bir süredir başladı. Yine de yeterince güçlü değilim; olsaydım bu satırları yazmazdım. Yine de bir gün çok güçlü olacağım. Çok güçlü bir cadı kraliçe! 

Cadı kraliçe... bu tanımı seviyorum. Bir kitap karakteri olsaydım o olurdum: Cadı kraliçe. Umarım benim hayatım en azından bununla ilgilidir. Hani bilirsin, cadı kraliçe olmamla ilgili bir hikayedir. Yoksa hepsi boşa mı gidecek? Tüm salaklıklarım... Bunu istemem. Bu bana kendimi daha da ''salak'' hissettirir.  Ben akıllı olmalıyım. Çünkü bana başka bir şey verilmedi.

Böyle dememem gerektiği söylenir. Ben de böyle düşünüyorum, bakma bana. Bazen öfkeleniyorum. Çünkü kalbimi yok etmek istemiyorum. Kalp gerçekten ağır bir yük. Benim kalbim bu dünyanın lisanını hiç anlamadı. Bundan mı yalnız hissettim acaba? Bu dili bilen birine rastlamadığımdan mı?

Bir ''cadı kraliçe'' olduğumda hatırlamayacağım bile. Bu dünyanın baharını gezerken... kalp kimin umurunda. Bir sürü güzel şeyi bulurken, cadı güçlerimi gönlümce kullanırken ve karşılığını alırken... belki hatta tatlı tatlı eğlenirken... kalbimin lisanını anlayan birini bulup bulmamam kimin umurunda? Kimsenin. Böylece bu lisanı ben konuşuyor olurum. Biri anlasa da, anlamasa da.

Yine de bunu tek yapmak istememiştim. Tüm kalp kırıklığım bundandır. Onu haddinden uzun süre bekledim biliyor musun? Onu gereksiz yere çok aradım? Sonundaysa... kalbim kırıldı. Onu bir gün bulmayacağım. Bulacaklarım dünya yoldaşlarımdır. Belki de bir kişi. Şanslıysam bir büyük kişi. Oysa o değil. Neden biliyor musun, şşş bu bir sır, çünkü artık kimseyi yıldızlar kadar çok sevemem.

Akıllıca bir karar! Belki de çok salak olduğum için kader yoluma taş koydu. Bu kadar pervasız olma küçük cadı... Ama ben yaşamak istiyorum yıldızlar! Yaşayacaksın tatlı cadı... Ama ne zaman!? Ses yok.

Artık tatlı bir cadı değilim. Bir zamanlar öyleydim. Ruhum, küçük tatlı bir cadının ruhuydu. Onu terbiye ettiler. Dünya kurallarına göre evcilleştirdiler. Gözyaşlarıyla yıkadılar. Ve o artık bambaşka bir şey. Hala bir cadı, belki de daha bile fazla... Bu yüzden miydi? Buna ''çok bencilce!'' veya ''çok adaletsizce!'' diye bile karşı çıkamam. Belki de ruhumun arzusu buydu. 

Beni bari sen yanıltmasaydın ruhum... Beni bir tuzağa çektin! Beklentiler... dışarıda değildir. Dışarıda olan yaşamdır. Artık yaşamanın ne anlama geldiğini anlıyorum. Bu, sadece dünya lisanında olan bir kavram. Yaşamak...

Böyle olduğunu bilsem de... bunu içimden bizzat bulup acıyla öğrensem de... (hatta kafama vurula vurula, kalbime hançerler saplana saplana, etimden et kopuyor gibi ağlaya zırlaya öğrensem de...) Bazen acaba ben değersiz miydim diyorum. Bütün yaşadıklarım ''hayır değilsin sersem! zaten her şey yumruğunu masaya vurup ben değerliyim demedin diye oldu'' deseler de... Acaba diyorum, ben değersiz miydim...

Değerli olmak için bir şeye ihtiyacım olmadığını öğrendim. Bu yaşıma kadar hep ''şöyleli böyleli olursam'' değerliydim. Oysa yaşamak veya yaşamamak eylemlerim bana, bir şey yapmadan da değerli olduğumu, değerli olduğumu, öğretti. Evet acıyla. Acı illüzyonuyla belki de. Yooo aslında gerçekti. O tek başınalık nasıl yalan olabilir söylesene sevgili okur?

Belki bu devam eder. Ama artık küçük tatlı cadı değilim. Acaba giden o muydu içimden? Ben onun hatırasını anıyorum bazen. Tatlı sevimli yazılar. Bana ''hala sevebilirsin'' diyen yazılar. Hayır, şşşşş, sevilebilirsin. Tatlı bir cadı olursan sevilebilirsin. Olgun bir genç kadın olursan sevilebilirsin. Vitrinini iyi doldurup gerçekten sevmezsen sevilebilirsin.

O zaman sevmesin kimse beni. Tüm hayatım bir yalanı yaşamaktan kaçmak veya bir yalana koşmamak için durmakla geçti. Nefrettt! Yanlış bir yol biliyorum. Ama ya ne yapacaktım? Sevilmeyecek olmak fikri! Ah... canımı öyle çok yaktı ki. Beni bu hayatta bir gün daha ilerleten o tek lanet isteğim: Sevilmek. Gerçekten sevilmek... Bir cadı olsam bile. Ben zaten bir cadıyım! Ben sevilmek istedim, ben...

Benim hayat planımda bu vardı ama. Bak cidden vardı, ne diyor bu dengesiz demeyin. Hep böyle bir bilmem kimle kıyaslanma teması, seçilmeme teması, sonracığıma hep bir o yapar zaten teması, gözden çıkarılma teması, kendimi yırtsam görülmeme teması, hevesimin ve o müthiş yaratım ateşimin sönüm sönüm söndürülme teması, manipülasyon teması, gizil manipülasyonlar (iyi niyet maskesi bayılırım uzmanlık alanım artık şak çözüyorum bunu) teması... Yeter.

Bunu kalbim acırken yazmaya başlamıştım. İki paragraf sonra bıraktım başka bir şeyle uğraştım. Sonra dedim, yine ''aptal'' olma, akıllı ol kızımmmm. Ama yapamadım. Dedim, o tatlı cadının veya beklentili ahmağın veya kendimi görme çabalarımın izlerini bu bloğun derinliklerine saklayım ve bir daha ancak gerçek bir cadı kraliçe olunca... Nedir cadı kraliçe olmak? Nasıl cadı kraliçe olurum? 

İçimde bir cadı kraliçe var var olmasına da... Ben oyum, ama... O değilim... değil oyum. Ama... Ama. (Korkak olma cadı!)

Bir deftere yaz bari dedim kendime. Akıllıca bir tavsiye sandım. Bir defter çıkardım, bir kalem. Yaz, dök içini dedim. Ne saçma. Kendime yazsam ne, yazmasam ne... Bir defter, o yazılanları sonsuza dek mühürlüyor. Bundan nefret ediyorum. Blogdaysa onlar uçar. Yazılar dönüşür. Başka bir şey olur. Burası daha havadar, ondan herhalde. Artık klostrofobik hissetmek istemiyorum. Ruhum boğuldu.

Sence ben doğuyor muyum? Ben nihayet doğuyor muyum? Aslında hiçbir karmaşa yok. Yaşam, özünde basittir. Yaşamak için belli adımları izlersin ve yeter. Oysa ben... yüreğimde hüzün taşıyorum. Ağır değil hayır. Hafif. Bu nedenle hüzünlü zaten. Bu hafif hüzün bile koca dünyada kendine bir yer bulamadı ya, bu üzüyor beni. Başka ne üzsün Allah aşkına? Ben çok şey istemedim, istedim mi? Hadi söyle. Böyle işte salak salak kızıyorum yıldızlara. Sonra da saçmalama diyorum. Bunu sen istedin.

(Bu nedenle sorumluluk al. Kendine sana yapılanları yapma, sorumluluk al.)

Evet bu yalnız bir yaşam. Ama en azından... sorumluluk aldığım bir yaşam olacak. Ne saçma.

Tamam... geçti! Bu yazıyı yazarken üzgündüm ve tek bir inanmadığım cümlem yok! Değer görmememin de suçlusu ben değilim ya canım! Genel bir değeri kastediyorum. Belki de değer vermeyi bildiğim için, değer görmediğimi net olarak görebiliyorum. OOooooo, öyle öyle...

Yine de, bu yazı bir ''aşk'' temasına adanmasa da, o benim son can kurtaran simidim olduğundan... Onun üzerinden düşünüyorum. Son günlerde en çok ''özgür olmayı'' istemiştim. Belki de ruhum özgürleşiyordur. Çok fazla yük taşıdım (genel). Gerçekten bir insan hiç mi samimi bir yerden değer görmez ya, yuh ya afedersin, vay be. 

Ne diyordum, bu yazıyı sevdim. Hem birini ''yıldızlaaarrr kadar çok sevmek'' marifet mi? Çok hoş, yapılabilir bile bak ben samimiyim ona göre. Ama... ne gerek var? Biriyle gülmek, ağladığında ona sarılmak, onun yemek yerkenki veya bu tip gündelik hallerini bilmek... mimiklerini çözmek, beden hareketlerini kendi hareketlerin gibi bilmek... Sohbet etmek, birlikte yeni veya eski ama birlikte yaptığınız için yeni şeyler denemek... seni bilmesi, zamanla bilmesi, tanıyarak da ama tanımadan da zamanla her şeyini tanıyamadan bile içinden bilmesi... sezmesi... senin sevdiklerini, sevmediklerini, kızdıklarını, hayallerini bilmesi. Seni bilmesi, gördüğü seni. Sen göstermesen bile, seni görmesi... seni merak etmesi, özlemesi. Birlikte atışmanız, kaşlarını çatması, yüzünün değişmesi... Nerede susacağını konuşacağını kırmızı çizgilerini zamanla anlaman. Anlaman, anlamadığın noktaları bile anlaman. Gönül alman. Evet! Bu çok önemli. Yıldızlar kadar sevsen de sevmesen de gönül alman. Hem bence ''yıldızllaaarrr kadar çok sevenler'' zaten ''o kadaaarr'' sevdikleri için gönül almayı da bilmezler. Birbirini kırdığında bile, yanında olman. Yanında olması. Birbirinizin yanında olmanız. Dinlemeniz, mutlaka birbirini dinlemek. Dinlemek dinlemek. Sesini, kalbini, sessizliğini. Elini hiç bırakmaması, hiçbir zaman. Birbirinizi desteklemeniz, güvenmeniz. Dalga geçmeniz, komik ve komik olmayan ama birlikteyken kolay olan pek çok şeyle. Zamanla, kendi dilinizi bulmanız. Böyle şeyler. Daha şimdi aklıma gelmeyen pek çok detay... Bunlar, yıldızlar kadar çok sevmekten daha az mı değerli? Hayır. Ama zaten bu, yıldızlar kadar çok sevmek.

Kendi tek başıma bırakıldığım anlarıma, anlaşılmadığım, hislerimin (aşkı geçtik, bu olay çok daha insanı yoran bir anlaşılmama) anlaşılmaması... çaba harcanmaması... Ben birini seçmem bile ya, bir insan benim hayatımdaysa o tektir. Ama ben... milletin yüz beşinci seçeneği bile olmamışımdır herhalde (ailem dahil vay be). Böyle işte. Üzgün bile değilim. 

Sadece, yazınca kendime güldüm. Komik diye değil, bunları nasıl aştım vay be diye.

(Yine de yıldızları aşamadım.)

Tatlı cadı... Küçük tatlı cadı. Belki de senden asla kurtulamayacağım... Neden bu kadar inatçısın? Yoksa sen... cadı kraliçe misin?


Uğultulu Tepeler, Emily Brontë.


Dün (Agota Kristof) | Kitap Yorumu

Yazar: Agota Kristof, Çevirmen: Ayşe İnce Kurşunlu,
Yayınevi: YKY

Bu kitap hakkında düşünmek istedim. Bir günde okudum; ardından yaklaşık bir hafta boyunca yalnızca onu düşündüm. Belki de bu düşünme süresi bile bana az geldi de, şimdi içimden yükselmesini beklediğim his ve düşüncelerimin tanımlarını hala bulamıyorum. 

Tobias, savaş döneminde annesiyle birlikte yokluk içinde yaşayan bir çocuktur. Annesi ikisinin geçimlerini sağlamak için erkeklerle birlikte olur. Bu erkeklerden biri de Tobias'ın öğretmenidir. Bu yaşam şeklini geride bırakan Tobias, sınırı geçerek kendine geçmiş yaşamından izler taşıyan Sandor Lester ismini verir. Bu yeni isim, ardında bıçaklayarak bıraktığı annesi ile öğretmeninin isimlerinin birleşimidir.

Kitap boyunca Tobias'ın, Sandor Lester adıyla kurduğu yeni yaşamı okuyoruz. Onu hayatta tutan, hatta kendisine tutunmasını sağlayan tek bir şey vardır: İlkokul aşkı Line'nin hayali. Nefret ettiği fabrikadaki işine katlanmasını da, hiçbir zaman ait hissedemediği sınırın ötesindeki yaşamını sürdürmesini de sağlayan bu hayaldir.

Sandor, bir gün Line'yi bulacağına sarsılmaz bir inançla bağlanır. Hayalindeki bu kusursuz kadın, onun için kendisinin bile erişemeyeceği bir noktadadır. Başka kadınlarla görüşse bile, hiçbiri Line olamaz. Hatta Line'nin bizzat kendisi olan ilkokuldaki sınıf arkadaşı Caroline bile Sandor'un aklındaki o kusursuz Line değildir. Çünkü Sandor'un aradığı kişi, gerçekte var olan Line değil; yıllar boyunca belleğinde yeniden yarattığı kusursuz Line'dir.

Sandor bir gün Caroline ile karşılaşır ve bu karşılaşma ile Sandor'un donmuş hayatı hareketlenir. O ana kadar kimi zaman bir kabusa, kimi zaman bir rüyaya dönüştürerek kaçtığı hayatıyla yüzleşmeye başlar. Line, hala onun gözünde kusursuzdur; üstelik bunun nedeni gerçekte nasıl biri olduğu değil, Sandor'un bütün yaşamını üzerine kurduğu idealin simgesine dönüşmüş olmasıdır. Bu nedenle Sandor için önemli olan, Line'nin gerçekliği değil, o ideale bir yüz bulabilmektir.

Yazardan okuduğum ikinci kitap Dün oldu. Bu kitabı Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan'dan (şurada yorumlamıştım) hemen sonra okudum. Bence okunma sırası da tam olarak böyle olmalı. Bu kitap her ne kadar çok daha kısa olsa da, yazarın tarzına alışmadan, yazar hakkında bilgi sahibi olmadan kitabı okumanın kitabın bırakabileceği etkiyi azaltacağını düşünüyorum.

Bu kitabında da yazar, kendi yaşamından izler taşıyan ayrıntılara yer vermiş. Agota Kristof da İkinci Dünya Savaşı sırasında farklı bir ülkeye göç etmek zorunda kalmış ve göç ettiği o ülkede tıpkı Sandor gibi bir fabrikada çalışmış. Üstelik çalıştığı bölüm bile karakterinkiyle aynıymış. Gün boyunca fabrikada aynı işi tekrar ederken, yazar da yazacağı metinleri zihninde kurgular ve adeta düşünceleriyle yazarmış. (Yazarın yaşamının eserlerine yansıması hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak ve bakış açısı edinmek isterseniz şu röportajını okuyabilirsiniz.)

Sandor da tıpkı yazar gibi yazacaklarını önce zihninde biriktirir. Ancak yıllarca içinde taşıdığı Line'nin ideali, onu hem yaşamına hem de yazılarına hapseder. Caroline ile karşılaşması Sandor için dönüm noktası olur. Harekete geçmek için içinde güçlü bir itki, bir amaç bulur.

Caroline karakterinin de yazarla belirgin benzerlikler taşıdığını düşünüyorum. Caroline eğitim seviyesi yüksek, iyi yetişmiş bir kadın. Bilim insanı olan eşiyle birlikte eşinin çalışmaları için yurt dışında bir süre yaşaması gerekiyor. Tıpkı Agota Kristof gibi Caroline da bebeğiyle birlikte dilini bile bilmediği yabancı bir memlekete gidiyor. Aralarındaki en temel fark ise şu: Caroline'ın bir gün evine dönebilme ihtimali bulunuyor; yazar ise ülkesini belirsiz bir süre için değil, geri dönüşü neredeyse imkansız bir biçimde terk etmek zorunda kalmıştır.

Caroline için bu yabancı ülkedeki yaşam giderek boğucu bir hal alır. Neredeyse hiç uyaranın olmadığı fabrika ortamında aynı hareketleri tekrar ederek çalışmak; eşiyle arasındaki duygusal mesafe, küçük çocuğunun sorumluluğunu tek başına üstlenmesi ve çevresindeki insanlarla arasındaki dil ile kültür bariyeri onu derin bir yalnızlığa iter. Bu nedenle Caroline da, tıpkı Sandor gibi, kendisini bu yalnızlıktan çıkaracak bir şey arar. İkisinin hissettiği eksiklik birbirinden farklıdır. Sandor, onu geçmişinden kurtarıp gelecek amacı verecek bir ideale; Line ise bulunmak zorunda kaldığı yabancı yaşamına tutunmasında kendisine yardımcı olacak bir bağa ihtiyaç duyar.

Sandor'un ilgisi, bunu açıkça dile getirmese de Caroline'a iyi gelir. Aralarında gelişen ilişkinin etik boyutunu bir kenara bıraksak bile (tek sorun Caroline'ın evli olması değildi ancak spoiler vermek istemiyorum), bu bağın zamanla ikisini de zehirleyeceğini hissetmemek mümkün değil. Çünkü Caroline, Sandor'un kurduğu hayata uygun değildi. Bir gün Sandorla aralarındaki tüm engeller kalksaydı bile, yine de gidecekti. Sandor Caroline'na ne istediğini hiçbir zaman sormadı. Onu sevdi belki, çok sevdi ama kendince sevdi. Caroline'ın bu sevgiyi isteyip istemediğini bile değil, bu sevgiyle ne yapabileceğini bile düşünmedi. Eğer Sandor Caroline'na gerçekten değer verseydi, ona sorardı. Ona, neyi istediğini sorardı. Caroline'ın buna yanıt verip veremeyeceğini bilmiyorum. Bence Caroline tutuk bir karakterdi ancak bir noktada haklıydı. Sandor, Caroline'a değil; Line ismine aşıktı. Hem de kör kütük aşık.

Kitabın dili sade olmasına rağmen şiirsel bir akışa sahip. Sandor'un da şiirler yazdığını ve karanlık bir romantizm içinde yaşamı anlamlandırdığını düşündüğümüzde, kitabı okumak olaylara karakterin ruhundan bakmak gibiydi. Uzak, yabancı, seyirci... Yine de tüm bu mesafeye rağmen duygulu, yoğun ve şaşırtıcı biçimde umut dolu. Roman boyunca beni en çok düşündüren de buydu. Tüm bu karanlığının içinde bir insan umudu nasıl bu kadar inatla koruyabilir anlayamadım. Sandor'un devam etmesini sağlayan şey de bu umuttu. Bana göre Dün'ün asıl meselesi göç, yabancılaşma veya saplantılı bir aşk değil; insanın kendi yarattığı bir hayalle, gerçeğe alışmasının hikayesi.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar