Onu bana kim söyleyebilir? Onu. Onu...

 

İlkay dediğimde aklıma gelen tek şey, çocukluğum. Hep böyle değildi. Bu yıl böyle oldu. Açıkçası evet, bu yıl böyle oldu. Geçen yıl da biraz olmuştu. Ondan önce de. En son ne zaman İlkay'dım; anımsamıyorum. İlkay dediğimde aklımda hiçbir şey canlanmıyor. Senin canlanıyor mu? Keşke yazılarımı silmeseydim, belki benim için bir şeyler bulurdun. Derdin ki, İlkay deyince aklımda bak bu canlanıyor. Bana bunu der miydin, silmeseydim belki derdin.

Dün telefonumdaki çocukluk fotoğraflarımı görünce bunu anlamıştım. Ona küçük bir kıza bakar gibi baktım. Kendime değil, küçük bir kıza bakar gibi. Bu, kalbimi kırdı. Sen de hiç böyle yaptın mı; kendine, başka birine bakar gibi baktın mı?

-Ben hep böyle baktım. Başka birine bakar gibi.-

Galiba yoruldum. Biliyorum artık hiçbir şey yapmam gerekmiyor. Ama ben yapmazsam, sen yapmazsan... nasıl çıkacak yarınlar aydınlığa ahahhahahahha. İlkay bu mu? İlkay cümlenin orta yerindeki alakasız mizah mı? 

-Belki de evet, İlkay biraz bu.-

Tamam! Ben hala İlkay'mışım. İsmim yerinde duruyor yaşasın.

Hayao Miyazaki'nin Ruhların Kaçışı (yorumu burada kıps kıps) isimli animasyon filminde ruhların geldiği hamamın yöneticisi büyücü Yubaba çalışanlarına bunu yapıyordu: Onlardan isimlerini alıyordu. Bir kontrat. Yaptığı buydu. Karşılığı vardı ama ne olduğunu bile anımsamazdın. Çünkü geriye kendini anımsatacak ilk şey, ismin kalmazdı.

Bir yazım vardı, ne yazmıştım içinde bilmem, inan unuttum çoktan. Ama başlığı net. Başlıklarım hep net. Belki de onlar da hep ben. Ben? Başlıklarım hep İlkay. Bak o unuttuğum yazımın başlığını söylediğimde anlayacaksın: Ben İlkay'ım evet İlkay'ım ama İlkay kim?

Kim İlkay? 

Hah biraz hatırladım. O yazımda, ahahahahhahah, o yazımda... Beni, asıl beni ne tanımlar diyordum? Ailem, anılarım, başarılarım, başarısızlıklarım, sevdiğim şeyler? Hepsi! Evet biraz. Ama biraz.

Ben İlkay'ım, evet İlkay'ım ama İlkay kim?

Kim sence? Buna sen yanıt verebilirsin. Ben veremem. Çünkü ben zaten İlkay'ım. Ama... İlkay kim?

Bilmiyorum değil. Tanımıyorum değil. Belki biraz kafam karışmış evet. Ama bu da tam olarak değil. Bunlar sorunum değil.

Sorunum: İlkay kim? (onu hiç gördün mü?) Sorunum bu. İlkay'ı... hiç gördün mü?

Ben en son ne zaman kendimi görmüştüm?

Beni en son kim gördü?

-kimse... mi?-

Debelene debelene yoruldum. Ben İlkay'ım buna şüphe yok. Ama İlkay kim?

Bazen artık o yok sanıyorum. O artık yok. Onu görüyorum, görmem mi? Görmesem bu satırların işi ne? Ama yine de...

-İlkay kim?-

Anladın mı meseleyi? Açıkça yazmaya hala gücümün yetemediği meseleyi? 

-Dile getirmek istemiyorum.-

Kimse bunu düşünmez. Ama herkes hissedebilir. Keşke İlkay'ın kim olduğunu biri bana söylese. Tanım değil. İlkay'ı. Buyruk değil. İlkay'ı.

İlkay'ı... Onu bana kim söyleyebilir? -Kimse- Sana söyleyim, kimse.

(Belki biraz sen. Sen, evet sen. Ya da, kimse.)

Sevgili zaman... SEN SUS!


Evet demenin gerekliliği üzerine bir reçete: HAYIR.

 

Yıldızımın ne olabileceğini buldum! Yıldız, bir yıldız.

Günlerdir yapmak istediğim bir şey var. Öylesine bir şey ama hep araya bir şey girdi kaldı. Sonra da ertelemeyi sevdim. Ama biliyorum ki bir şeyi yapmak bir eşik. Sonra hayatın düzelecek. Vallahi bak böyle olur. Hayatın mı dedim, hah hayatım olacak. Böyle konularda sen diyerek anlatıyorum; ya da biz. Oysa benim hayatım. Mmmmmmmm. Çok da lezzetli miymiş? Bilmiyorum, çünkü ağzım yandı! 

Bir yemek ne kadar lezzetli olursa olsun çok sıcaksa lezzetini alamayız. Sadece dilimiz yanar. İlk yangının sızısı geçse bile bundan sonra ağzımıza atacağımız her lokma yalan, her su acı bir uyuşukluk olur. Yemek de zehir olur. Karnımız doyar belki, üç beş bir şey yeriz ama yine de ne yediğimizi bilmeyiz. Öylece yeriz. Yemek için yeriz. Ya da yemeyiz. Aç kalırız. 

Sonra sızı geçer. Bir sonraki öğüne belki hala bir uyuşukluk ama iki sonrası için geçmiştir bile. Yemek yiyebilirsin! -Yemek yiyebilirim.-

İnsanlar genelde hayır demekte zorlanırlar. Bu kelime benim için çok kolay bir kelime. Temassız geçiyorum, cırt cırt. Aman fırt fırt. Ben, evet demeyi denemeliyim. Çok sıcaksa da sıcak, evet de (fısıltılı oku).

Hayatımdaki tüm pişmanlıklarım evet demediğim anlara ait. Tabii hayır dememe pişmanlıkları da acıdır, olabilir. Bunları bilmemiz gerekmiyor.

-Her şeyi bilmem gerekmiyor.-

Bunu başaramam! Her şeyi her bir şeyi bilmeden evet diyemem. Hayır güvenli.

Hayır hayır hayır hayır.

-Ömür geçmiş.-

Ağzım hiç yanmasın mı? Açlıktan sürüneyim öleyim o zaman. Karnıma kramplar da girer iki büklüm beklerim zamanın geçişini. Zaman geçer. Zamanın en kolay yaptığı şey budur. Evet demek (yüksek sesle oku).

Kendime güvenmemek değil. Kalbimin kırılmasından korkmak değil. Başka bir şey bu, başka bir şey. Alışkanlık kelimesi bile daha yerinde inan bak. Yine de... bu da değil.

-O ZAMAN NE!?-

Sadece evet dememek. Çünkü evet dersem ne olacağını bilmiyorum. Bilseydim bile emin olmazdım. (Ben kronik şüpheciyim). Bu güzel bir özellik. Ama bu özellikten bık-tım. Kendimi korumaktan...

-bıktım.-

Kendimi öyle güzel korudum ki... kendimi kendimden bile korudum inan bana.

BEN KENDİMİ KENDİMDEN BİLE KORUDUM.

Çok sevdiğimden. Çok sevdim kendimi. Tüm sevgimi kendime akıttım. Kendimi böyle korudum. Çok sevgiyle. -Kendimle olan toksik ilişkim-

Bu korumak değil. Ama ben böyle öğrendim. KENDİNİ KORUMALISIN!

-KENDİMİ KORUMAM LAZIM.-

Bu beni korkusuz yaptı. İtirafçı biri. Çünkü bu yazıyı bitirdiğimde ve bu satırlara tek bir çift göz değdiğinde bile başka biri olabilirim. Böyle biri yaptı yaşam beni. Dokunulmaz biri.

-Hayat beni böyle mi korudu dersin?-

+ Kendine o kadar güvenme. - Ama evet demek istiyorum. + Neye? - Bir şeye.

Bir şey... O şey ne? O şey hep benden kaçtı. Kaçtı kaçtı. Kaçmasaydı...

Evet, evet derdim.

Ama kaçtı. Hayat beni böyle korudu. Hep böyle korudu.

-Bu noktada tehlikeli istekler yazamam, şşşş, bırak korusun; ama böyle DEĞİL.-

Bazen içim iyi hissederken, dışımdan ağlayacağım gelir. Sonra anlarım ki, iyi hissetmiyormuşum. Sonra bunun için ağlarım. Hala nasıl iyi hissetmiyorum diye. Bunu o veya bu yol çözmüyor. Bunu kendine iyi gelmek çözmüyor. Bunu bir insan çözemez. Bunu bir olay...

Bunu ne çözer ilgim bitti. İçim iyi hissediyor. Ağlarım en son nokta bu, geçer. Ama bir sonraki dil uyuşukluğuma kadar. NEDEN? 

-Çünkü yemeklerin tadını artık alamıyorum.-

Bunun çözümünü buldum. Sana itiraf edemem. Çünkü bunu henüz içimden salıveremem. Salmaya hazırlandığımda, itirafım anında gelir. Çünkü artık değişirim. Şimdiyse...

BU ÇÖZÜMÜ DE İSTEMİYORUM!

Ama başka yol yok. İnsanlar böyle yapar. İnsanlar böyle dener. 

Bu beni ağlattı. Kalbimin kırık yerleri sızladı. Kırık kalp dikilir. Kırık kalp yerine kaynar. Kırık kalp yok olur. Ama sızı... kalır.

Keşke en başından... bu yöntemi bilseydim. Kabul etseydim değil, bilseydim. Bilmiyordum. Biri öğretseydi de (ki herkes öğretti) bilmezdim. Ben bilmezdim. Ben bilmemek için direndim. Sızıdan acıyana dek. Tüm varlığım, yitene dek.

Ne zaman dürüstçe yazsam, koşa koşa saklanırım. Senden değil, kendimden saklanırım. Bu yüzden saklarım silerim. Ama flashıma kaydederim. İnternet çöplüğüne de.

Çünkü kalbim acıdı. Tüm varlığım acıdı. Bunun çaresi yok. Sadece bu var ve işte burada. 

Gün içinde düşünmem. Bir sonraki artık zaten geçmiştir anıma kadar düşünmem. Ama geçmez. Bu şeyi geçirmeye benim bile gücüm yetmez. Neyin yeter; zamanın, uygun bir olayın... Ya da aklıma gelmeyen bilemeyeceğim bir şeyin. Yine acılı mı bir şey? HAYIR. Ödül yok mu? Bana hiç ''ödül'' yok mu?

EVET. Buna evet dese biri. Keşke biri buna kosssskocaman EVET dese.

Bu bir reçete. Bu acı, sızı, geçti sanmak, geçmemek, çünkü aynı yerde debelenmek. Bir reçete. Ama ben, içinden geçmekten de yoruldum.

Kossskocaman bir HAYIR.

Ah yıldız diyordum... Yıldız işte bu. Akan akamayan ben ve hayat. Yıldız, bu.


Artık silmiyorum!

 

Okunduğumu bilmek beni keyiflendiriyor ama okunmadığımı bilmek daha çok keyiflendiriyor biliyor musun ahhahahaha. Dur, açıklayacağım.

Yazılarımı silme hikayemi zilyon kez anlattım ve sonra o yazılarımı da sildim (gülücük gülücük). Ancak neden, sor neden... -yorum yanıtlarımın olduğu yazıları da sild- Şimdi okurcuğum... Okunmaktan korktuğum için oldu mu rahatladın mı!?! Biri beni okuduğu için değil; ben, okunmaya, dinlenmeye bayılırım. Şurada zamanımı akıtıyorum lütfen. Bu kelimeler beynimden direkt ekrana akmıyor sonuçta... Kolay mı sanıyorsun? Yaz sil yaz sil... sil sil sil sil. YAZ. Kolay değil.

Çünkü... Önce içimde yazıyorum. Sonra dışımdan siliyorum. Anladın mı? İçimden yazıyorum ama içine yazdığını nasıl göreceksin? Bak mesela yine içime bir şeyler karaladım onları görüyor musun, hayır görmüyorsun. Ben de görmüyorum. Görmek için yazmalıyım. Sonra da beğenmezsem... ahahahahha, hayır bu nedenle silmiyorum. Ama gördüğüm şeyi gören seni düşünüyorum da siliyorum. Yanlış tanınma korkusu mu? Belki. Ama fazlası. Kimsenin umurunda değil. Benim umurumda ama umurumda olan asıl şey umurumda olduğunu sandığım şey değil: İşte, yazılarımı bir gün bile geçmeden bir gece karanlığında yarım yamalak imha etme girişimlerimden biri de bu. 

Anladın mı?

Ah şu soru... İşte gördün mü; yazılarımı silme nedenim hep şu soru. Anladın mıymış? Neyi anlatıyorsun İlkay be canım değil mi? Anlaman önemli tabi ki, okurlarım beni anlamayacaksa neden yazayım? Ama BEN YAZDIĞIM ŞEYDEN FAZLASIYIM! olayı. Evet, bunu sen de anlarsın ama bak ne diyeceğim.

Aylar öncesinde youtube'da bir röportaj içeriğine denk geldim. Hatta reklam olmasın amma Filme Gitmeden Önce kanalının Robert Pattinson ile yaptığı şu röportajıydı. Burada Robertciğim bizlere bir sorunun yanıtında bir karakteri ''tam olarak yansıtma'' kaygısını anlatıyordu. Buradaki ''tam olarak''tan kastı da yine kendi algısı tabii ki. Robert Beyciğim karakteri iyi yansıtmak için tabi ki emek veriyor, o psikolojiye giriyor, o oluyor. Onu yaşıyor. Ancak o karakteri oyuncunun kendisinin yaşaması ile onun performansını izleyen izleyici aynı şekilde anlamlandıramayabilir. Oyuncu da bu ikiliğe dikkat çekiyor ve izleyiciler onun canlandırdığı karakteri ''daha iyi'' anlayabilsinler diye röportajlarda nasıl gerildiğinden ve karakteri HER YÖNÜYLE anlatma kaygısı taşıdığından (veya buna benzer bir şeydi aylaaarr önce izlediğimden unuttum) bahsediyordu.

Bende de aynısından var. Bundanımdan var işte yaaa. O nedenle siliyordum yazılarımı. Bak, -dum dedim.

Anladın mı?

Anlaşılma kaygım tabi ki çift katmanlı. Bir bu var. Senin zihnindeki yazım. (''Ben aslında şunu demek istemiştim!? Bak bir de şu yönü...'' sus ya sus.) İki de şu: Senin okuduğun versiyonundaki ben. (Çünkü kendimi anlatıyorum.) En çok da bu ikincisi için panikliyorum. Çünkü bir yazı benim için tek bir yazı değildir. Benim için tek bir yazı on yazılık bir seri bile olabilir. Ben yazarak anlam kurarım. Kendi kendime yazamam üzgünüm. Onu çok yaptım. Ben beni okuyanlarca veya okuyamayanlarca birlikte yazabiliyorum. Bu yolla...

Bak işte, silmemeyi öğreniyorum. Sence de bu da değerli bir beceri değil mi? Özellikle de yazan biri için...

İşte, bu kadar. Artık silmiyorum! Silmeyeceğim. Umarım değil, son kararım. Artık utanmıyorum. Ne var canım, ben insan değil miyim? Utanıyordum belki. Olabilir. Ama yazdığımdan değil. Ben yazdığım bir şeyden utanamayacak kadar kendime güveniyorum. (Kimsenin umurunda değil.) Ben... beni anlayan senin gördüğü şeyin benim görmediğim bir şey olmasından bile utanıyor olabilirim. Yaaa...

Anlam kurmaya çok önem veren birinin ve yazmakta bulduğu asıl tutkunun... Tamam. Bir yazarda biraz bunlar olamaz mı? İşte bilirsin, ''benim dediğimi anlayın!'' Belki benim gibi toy ''yazarlarda'' olabilir. Hani şu kendine çoook güvenen yazarlarda. Bunu aşıyorum. Bunu öğreniyorum. Silmek benim için bir yazma yolu. Çünkü yazmayı öğrenmenin türlü yolları vardır.

Yaaaa.


Yorumlama Becerisi.

 

''Birilerine göre yazacaksam, neden yazıyorum?''

Hayatımdaki pek çok durum ve eyleme bu bakış açısıyla baktım. Bu, benim elimde değil. Yazmak benim için bir şeyi var etmenin temel prensibi. Sadece bir anlatı kurma çabası değil de, bir anlatının içinde var etme çabası. Bu ne demek? Yaşadığımız dünya beraberinde kendi kurmaca evrenini ve aslında evrenlerini taşır. Attığımız her adımda bu taşınan ''poşetlerin, kutuların, hediye paketlerinin'' varlığını görebilir ve hatta ona dokunabiliriz. 

Her köşe başında bir hikayenin bulunduğunu söylemiyorum. -bu da olabilir.- Ancak, kurgusal gerçeklik içinde yaşadığımız gerçeklikten kopuk değildir, ayrışamaz. Bu da içinde tatlı (bulduğum) bir nüans barındırıyor: Her insanın gerçekliği birbirinden başkalaştığı, başkalaşabildiği için algılarımızın sınırlarına doğru yaptığımız yolculuk kadarınca çok kurguyu deneyimler, ayrımına varır ve bu eksende kurmaca evreninin içinde kendi kurgularımızı var ederiz. 

Tek bir gerçek (yaşanan) evrenin içinden çıkan insan, bu eksende yayılan kurguları görebilir ve bunları birbirine bağlayarak, birbirinden ayrıştırarak anlatılar var edebilir. Yazarların yaptığı da temelde budur.

Yoktan var etmezler; var olanı var ederler. İkisi arasındaki ayrım kocaman.

Bu nedenle de yazmak, sadece tek bir gerçek olan kendi gerçekliğimi kaleme aldığım zamanlarda dahi, geleceğin sonsuzluğunu içinde barındırdığı için pek çok kurgusal -çünkü gerçekleşmemiş- ihtimallere gebedir. 

Bu nedenle de ben -elimde olmaksızın- kendi özgürlük alanımın içindeki sınırları başkalarının kurgusal evrenlerini inşa etmek için genişletme çabasına girmekte hep zorlandım. Buna kendimi zorladığımda bile bana hareket alanı tanımlanmadıysa, içinde bulunduğum ana madde olan gerçekliği yani mevcut durumun kendisini imha ediyorum. Yazmak da benim için böyle. Başkalarına göre yazacaksam; başkalarının beğenilerine, dil anlatım kurallarına, alıştıkları kalıplara göre yazacaksam; yazmamalıyım. Çünkü o, benim ana madde evrenimden doğacak kurgusal doğrular olmaz. Kendi doğrularım yoksa, geleceğe yönelik olarak nereye uzanabilirim? Bu, sence de korkunç değil mi?

Dili sevmemin nedeni de bu isyankar özelliğimden temelleniyor sanıyorum ki. Yanlış anlaşılma olmasın, ben kuralların, yol yordamın gerekliliğini, etik uygunluğu tabi ki önemsiyorum. Birilerini örnek almayı, özellikle bazı konularda protokole ve tanımlanmış kurallara uymayı en iyi benimseyen kişilerden biri olabilirim. Ancak benim kastettiğim kendi özgürlük alanımı şu ya da bu nedenle başkalarına göre yaşamak zorunda bırakılmama yönelik bir başkaldırı. İstemsiz bir başkaldırı (çünkü karakterim böyle).

Dil özelinde ise, dilin kırılgan yapısına bayılıyorum. Özellikle de ana dilimiz olan Türkçe sondan eklemeli bir dil olması sebebiyle benim bayıldığım bu ''sonsuz olasılık'' dizini özgürlüğüne cuk uyuyor. Ortaokul yıllarımda kelimeleri kırmaya, sonra başka kelimelerle birleştirmeye; böylece kendi kelimelerimi inşa etmeye başlamıştım. Kitap okurken bir yandan dil imla kurallarını kafamda ayrıştırır, bu yolla oyunlar uydurur ve bunu bir zorunluluk olarak veya araya giren okuma deneyimini bozan duraksamalar olarak değerlendirmez, birebir okuma anında kafamda bunu gerçekleştirirdim. Türkçeye bu yolla aşık oldum. Çünkü Türkçeyi bu yolla tanıdım.

Okumayı sadece dünyadan kaçmak, yeni bilgiler edinmek, bakış açısı geliştirmek, duygusal coşkunluk hissetmek, düş düşün dünyamı genişletmek, dil anlatım ve ifade becerisi kazanmak gibi nedenlerle sevmiyorum. Evet, bunlar çok güzel ve geçerli sebepler. İnsanlar okuyarak bu becerilerini geliştirirler ve bunu keyif alarak yaparlar; yapmalılar. Örneğin bazı insanlar edebi metinler okumayı gereksiz bulabiliyor. Zamanlarını bilgi edinmek istedikleri konulardaki bilimsel ve düşünsel metinlere ayırabiliyorlar. Bu da bir tercih. Ancak bunu tercih ederken diğer yandan edebi metinleri okumanın gereksiz olduğunu söylemek ve tu kaka demek saçma. Aynı zamanda edebi metin okumama eksikliğinin geldiği noktayı örneklendiriyor: Duygusal zeka yoksunluğu (eksikliği).

Edebi metinleri okumak bizlere bilgi de verebilir. Bilgi her zaman için haş iki o ile gelmez; bu bilinmelidir. Edebi metinlerdeki insan benliği ve insan ilişkileri, bizlere yazımın başında bahsettiğim kurmaca dünyasının sonsuzluğuna açılma imkanı tanıyarak kendi bulunduğumuz ''gerçek'' dünyanın sınırlarını genişletir. Bakış açısı verir evet ancak bunun da ötesinde içsel derinliğe ulaştırır. İçsel derinlik, dışa açılmanın yollarından biridir. Derinliği dar olan insanlar yeterince uzağa zıplayamaz. (Tabi buradaki ''uzak'' kavramını neye göre ölçütlendirdiğimiz de önemlidir. Zira duygusal zeka eksikliği yaşayan kişi zaten derinlikle değil, tümseklikle ilgilenir.)

Kurgusal anlatılar bizlere başkalarının gerçekliklerini anlamlandırma becerisi verir ve bu becerimizi geliştirmemizi, bu sayede ise hem evet başkalarının dünyasını kavramamızı hem de kendi dünyamızı şekillendirmemiz yolunda içsel rehberimiz olmamızı sağlar. Yani sadece dışarı bakmak değil; dışarda gördüğünü içeride anlamlandırmak. Edebi metinlerin insanlara en önemli hediyesi bana göre budur. Derinlik budur. Derinlik orada burada gördüğümüz afili ezber sözler değildir (ben böyle diyorum). Derinlik, o afili ezber sözlerde ne gördüğümüz ve bizim o sözlere ne katabileceğimizdir. Derinlik yorumdur, yorumlama becerisidir. Benim hayatta en çok dikkat ettiğim ve beni heyecanlandıran şeylerin başında da bu gelir: Yorumlama becerisi.

Bu nedenle de kitap okurken bir yerden sonra ne anlatıldığının ötesinde nasıl anlatıldığına dikkat kesilir oldum. Artık her iki katmanı kendi içinde dengeleyerek daha hızlı bir zihinsel süreç işletebiliyorum ancak çok değil birkaç yıl öncesine kadar bile benim okumak eylemine yönelik temel itkimin sebebi şuydu: Yazarı bu metni nasıl anlatmış?

Bu noktada çevirmenlere de büyük roller düşüyor. Çünkü her dilin dinamiği ve bu nedenle de anlatıyı inşa etme yolu farklı. Diller arasındaki çevirilerde birebir çeviri (olmaz ama) yapılmış olsa bile, bir noktada anlatıda çevirmenin dilleri algılayışının getirdiği bir ara boyutun oluştuğunu düşünüyorum. Bunda da çevirmenin yorumlama becerisi etkili oluyor. Bunu olumsuz bir durum olarak değerlendirmiyorum. Çünkü zaten ''anlatı'' kavramının ifade ettiği olgular içinde bu durum da var. Anlam çatırdar. Çatırdamazsa zaten bu bir anlatı olmaz (biliyorum kesin bir yargı). Çünkü kendi içinde ileri geri hareket eden bir canlılığı olmayan bir anlatı yapısı düşünülemez. Bu olsa olsa, evet, haş iki o'dur (ki o bile değişme olasılığına sahiptir).

Bilimsel bir metni var etmek de temelde benzer bir bakış açısını taşır. Elbette bilimsel gerçekler ölçülebilir gözlenebilir nesnel verilere dayanır. Ancak orada da araştırmacı etkisi, araştırma sorusunun temsil ettiği grup vs sonucu etkiler. Bu nedenle de bilim de esnek yapılıdır, gerçeklik esner. (Bu noktada demek istediğim bence anlaşıldı, bilim katı değildir demek istiyorum.)

Anlatı kurmak, katı bir süreç değildir!

Bence insan her daim yorumlama gücünü elinde bulundurmalı. Bu demek değil ki ağzı olan konuşsun... Hayır tabi canım. Hatta günümüzün temel sorunu da bu biliyorsun... Yine de, bir x durumunu farklı bir bakışla yorumlamıyorsak, bunun bizim gerçekliğimize nasıl bir etkisinin bulunduğunu tam olarak kavramamız beklenemez. Kendi dünyamızı kurmamız, kendimizi var etmemiz, var olmamız beklenemez. Özgür olmamız beklenemez.

Bence hayatta iki tip ''tutku'' var. Geçen gün bu aklıma geldi. İlki duygusal tutku. Bu, kimi durumda insanı çıkmaza ve yok oluşa kadar sürükleyebilir. Ancak bu demek değil ki duygusal tutkular saçmadır, kötüdür, yok edilmelidir. Hayır, saçmalamayın (saçmalamayalım). -Etik ahlak kurallarını gözeterek tabii ki!- İkincisi ise, zihinsel tutkudur. Ben buna bayılıyorum. Hayatı böyle kavrıyorum. Hatta yüzde yetmişim zihinsel tutkudan oluşuyor diye düşünüyorum. İlki su temalıdır; akışkan, derin, bazen tsunamali batmalı Titanikli (duygusal tutku). İkincisi ise hava temalıdır; uçurur, özgürdür, bazen lodoslu nefes kesmeli saç baş dağıtmalı ama kolları iki yana açmalı (zihinsel tutku). İkisi de içinde ateşi taşır. Ateşin harını. Ancak yolları yordamları farklı. İkisi birbirinden kesin sınırlarla ayrılır demiyorum ancak ayrılan noktaları olduğu da bir gerçek. Düşün, bana hak vereceksin.

Bir şeyi bir örnek, bir şablon ve sınırlandırmalarca yapmak kötü değildir. Önemli olan o sınırlar içindeki hareket alanımızdır. Ben kendi hareket alanımı yaratmak için hep savaş vermiş olan, bu alanı hak eden ve gelecekte de onu inşa etmiş olacak biriyim. Bu bakımdan benim ''ben(ce) dilim'' benim kendi gerçeklik algımı ifade biçimim, benim koruduğum kolladığım ve buna gerek olmasını bile saçma bulduğum en özel varlığımdır. 

Hal böyle olsa bile... -yine geçen gün fark ettim :)- Benim çok ciddi bir ''ciddiye alınmama'' korkum vardır. Bunu Aslı karakterinde de görüyorum. O karakterin dünyayı çoğu insana tuhaf gelecek anlam bağlantılarıyla var etmesi, çocuksu bir hayal gücünün üstünde yükselmesi ve gerçekliğini algılayışını inşa etmesi bana ilham veriyor. Çünkü bu, bazen özellikle de topluluklarda bana bastırtılan yönümdü. Benden beklenen hep ciddi ve aklı başında bir kız çocuğu, bir genç kız, bir genç kadın olmamdı. Oysa aklı başında olmak nedir? Tabi ki bu bir dayatma değil, olmadı ancak insanı sınırlandırmadığını da söyleyemeyiz.

Ancak bunu bana dayatan asıl unsur çevrenin beklentileri değil; benim. Ben ciddiye alınmaya o kadar takıntılıyım ki, kendi içimdeki yaratıcı benliği, diğer bir ifadeyle alan açan yaratıcı yönümü baskılama eğilimindeyim. Sırf onay almak, ''birisi'' olarak ciddiye alınmak için. Oysa benim buna ihtiyacım yok, hiç olmadı ve olmayacak da. Çünkü benim dilim, kendimi en çok sınırladığım ve sınırlandığım anlarda bile, benim dilim kalmaya devam etti. Bu, değişemez. Bu benim en baskın özelliğim. Bunu ''değiştirebilecek'' tek şey, benim en baskın özelliğimi baskılamamdır. Kendimi dar bir kalıba, bir tabutta tıpkı bir vampir gibi sonsuz uykuya sokmamdır. Ancak ben vampir değilim, ben canlıyım. Bu bakımdan benim bir dilim var. Benim bir sesim var. 

''Birisi olmak için yazıyorsam, neden yazıyorum?''

-belki sonraki yazılarımda.-


Aklıma Gelenler.

 

Sabah ezanını dinlemeyi seviyorum. En çok o saatlerde Yaradan ile konuşmayı seviyorum. Günün doğma anını duyarken. Sanki her şey mümkünmüş gibi bir his. Bazen duanın ötesi. Artık çoğunlukla duanın ötesi. O'nunla konuşmayı seviyorum.

Dün gece uyuyamadım. Oysa uyku düzenim vardı. Neden böyle oldu bilmiyorum. Sabah sabah uyulur mu hiç ya yok artık. :) Keşke uyusaydım, dışarı çıkacaktım. Hem, uyuduğumda daha güzel görünüyorum. Güzel görünmeyi seviyorum. Hep güzel görünmek istiyorum. Senin anladığın anlamda mı güzel bilmiyorum. Belki sen beni güzel bulmazdın sevgili okur, ama yok sen bulurdun sen tatlı birisin. Evrensel bir vayyyy anasını sayın seyirciler güzelliğim olduğunu sanmıyorum. Ama; güzel görünmeyi seviyorum.

Bana kızma; güzel göründüğümde yaşamak, her şeyi yaşamak istiyorum. İyi göründüğünü düşünmek\ hissetmek herkesi havaya sokar biliyorum. Ama benimkisi bundan biraz daha bağlayıcı bir neden. Belki toksik. Ama işte, böyle hissediyorum. Bu hiç değişmedi.

Oysa benim için güzellik, parlaklıkla eşdeğer bunu hep söyledim. Güzellik benim için budur. O yüzden keşke uyusaydım -ağzım yüzüm yamuldu ahahahha *-* -

Yine bir dünya yazı paylaştım. Aslında niyetim ilkini paylaşıp bırakmaktı ama duramadım. O kadar güzellerdi ki, duramadım. Kendi yazısını öven de ne bileyim ahhahahhaha, neyse. Biraz Nazlı Eray havası vardı sanki ha, hiç mi, yok mu oluru... Zaten sadece oturup yazardım. Otururdum ve bitene kadar o karakterlere bakınca ne görüyorsam bloğumda, sadece bloğumda yazardım.

Tabii ilk bölümleri okul kantininde, bahçesinde veya dolmuşta vs yazmıştım ahahahhaha. Ne tatlıydı. Küçük bir karalama defterine yazardım. Şiirlerimi ve bu yarım yamalak öykü bölümlerini. 

Beni ilk kez genç kız bulmuştu. Aslında onun canlandırmak istediği bendim. Ama aşk olmadan olur mu? Olmaz. Aşk... Onu çok isterdim. Bunu yazıyorum, bu beni çok güldürüyor. Dalga geçmiyorum; genç kadın ve genç adamın kahkahaları gibi keyifle gülüyorum. Çünkü aşkı o tazelikle istemiştim.

Aşkın çeşitli görünümleri var. Bu nedenle onu her yaşta isteriz, isteyebiliriz. Ancak sanıyorum ki zamanla aşk algımız değişir. Bu nedenle bu yarım öyküye her seferinde gülüyorum. Onu genç bir kızken hayal edebildiğim için (aslında çocukken).

Neden beyaz atlı bir prens yerine huysuz bir genç adam yazdım bilmem ahahahhah. Sanırım en çok da aralarındaki bağı sevmiştim. The one olayı. Buna takıntılıydım. Bir de tabii şu ''kurtarıcı kompleksim'' vardı... Aslında bu, toksik bir ilişkinin öyküsü. Yine de ne olursa olsun, gerçek bir bağ. Ruh ikizliği. Adı bu. Bunu hala seviyorum.

Bölümlerde saçmaladığım yerleri bilerek yazdım. Bunu ''yazarlık itibarımı'' kurtarmak için belirtiyorum ahahahha. Aslında büyülü gerçekçi tarza yaklaşmışım sanki. Az daha çabalasaymışım... İşte, yazarken bile üstümde sabırsızlık vardır. Hemen yazayım bitsin istiyorum. Oysa emek vermeliyim, vermeliydim.

Bir blog yazısı için fena değiller tabi. Ben şahsen bloglarda böyle yazılar okumayı seviyorum. Her bölümde ayrı olaylar yazardım, yazdım. Kolay okunması için. Yine de şimdi baştan sona bir ''seçki'' yayınlamışken, tüm bölümlerin birbiriyle olan bağını ben de net görüyorum. O kadar uzun yıllara yayılacak şekilde o iki kişiyle buluştum ki, ne yazdığımı çoğu zaman anımsamazdım bile. İşte... bilinçaltının gücü. (Ve yazarlığımın acemiliğini itirafım :).

İyi ki yazmışım, böyle düşündüm. Çünkü bu, ancak çok gençken yazılabilecek bir öykü. Çünkü aşırı karikatürize edilmiş! Yok artık. Gençken böyle ''kusursuz'' bağlar hayal edebiliriz. Oysa ''kusursuz'' bir bağı var etmek için emek vermemiz gerektiğini yıllar içinde sezeriz veya öğreniriz. Bu iki karakter de emek vermediler diyemeyiz ancak bizler arka planda yaşadıklarını okumadık, sadece ışıltılı bakışları ve daimi gülmeleri gördük. Evet bunlar da bir ilişkide gerekli, bence en gerekli ilk beş şey sıralamasına girer (yüz kişiye sormamıza gerek yok). Yine de... 

Bunun için de emek verirsin. O ışıltı için. Önce kader sana yardım eder. ''O'' kişi karşına çıkar. Bu, şanstır evet. Herkes bu kadar şanslı olamaz kabul ediyorum. Çünkü herkes, bu şansın onu bulacağına inanmaz. Sadece ister. İster ister...

Bunu baştan yazabilirim. Bu kurguyu. Önceden buna inanmıyor ve baştan yazmanın ışıltıyı yok edeceğine inanıyordum. Hayır, baştan yazmak demek bir kurguyu başka bir şey olarak var etmek demektir. Yeni bir şey. Ve artık o kurgu, başka bir kurgu olur. Bu kurguyu en baştan güzeeellce yazsam bile canım bloğumdaki halini yazmam, yazamam da. Yazmak da istemem. Bu, bu hali kötü diye değil; artık başka biriyim bu nedenle. Eski hali gibi yazmaya çalışırsam rol yaparım. Taklit ederim. Çakma bir kurgu gibi olur. Evet, bizzat benim kendi içimden çıkan kurgu bile eğer rol yaparsam çakma olur. Hatta belki bunu hiç hiç hiçhiçhiç kimse anlamayacak olsa bile, ucuz olur. Çünkü onu ben yazmamış olurum. Kendimi kandırırım.

Bu nedenle zaten insanın değişmesi başta olumsuz bir durum gibi gelebilir. İnsanın değişmesi... Hımmm. :) Bazense biz aslında aynıyızdır. Örneğin içimizdeki o ışıklı aşık yan. Ama onun yöneldiği hal değişir. Bu, bakış açımızın, baktığımız yönün değişmesidir. Eskide diretirsek, biz değişmeyiz ve rol yaparak aynı durumu deneyimleriz. Bu da bize zamanla ağırlık ve umutsuzluk verir. Böyle bir aşkı asla yaşayamammmm! gibi. Neden? Ne dramatik.

Yaşarsın. Sadece, bu kadar karikatürize edilmiş versiyonunu yaşamazsın. Çünkü öyle bir şey hiç olmadı. Bu sadece bir ilk gençlik (çocukluk) hayali.


Biz birbirimizin Dünya birimiyiz.

 

Sevgili Bezelyecik 3. 

Genç kadın genç adamla karşılaşmayı Bezelyecik'e sarıldığı tüm gün ve gecelerinde defalarca ummuştu. Ancak böyle şimdi bir anda ve tüm ummaları aklından çıkmışken onu karşısında gördüğünde, ne düşüneceğini şaşırdı. Alacağınız olsun yazar hanım, diye sinirle iç geçirerek hafifçe atıştırmaya başlayan yağmura gözlerini kırpıştırdı. Bezelyecik pusetinde, kafes denmesinden haz etmezdi, çoktan cık cıklamaya başlamıştı. ''Ozannn...'' diyerek genç adamdan bir adım uzaklaştı.

''Uzun zaman oldu,'' dedi genç adam. Oysa genç kadına sanki daha geçen hafta konuşmuşlar gibi sıcacık bakıyordu. Yine de, diye düşündü genç kadın genç adamın artık bir hayli kısalmış saçlarında bakışlarını gezdirerek, uzak. ''Evet öyle,'' dedi sonunda, ''Bezelyecikle... İşte... veterinere gitmiştik. Tek gitmesi de biraz zor oluyor. Yani! Rüyayla gidecektik ama onun işi uzun sürünce...'' Genç kadın gözlerini kırpıştırmamak için savaş veriyordu. Elinde olsa gözlerini sıkı sıkı kapatır ve bu anı sonsuza dek yok ederdi. Ben böyle mi istemiştim, diye fısıldadı iç sesiyle. ''Miyavvv...''

''Seni çok özledim Bezelyecik. Uzun zaman oldu değil mi kızım? Annesi...''

''Efendim!?''

''Bezelyeciğimizin tüyleri daha da bir parlamış sanki değil mi? Veterinere niye gittiniz bu arada? Bir sorunu yok değil mi güzel kızın?''

''Yok hayır, kontrol için.''

''Güzel...'' Havadaki boşluğu Bezelyecik'in genç adama attığı bakışlar dolduruyordu. Genç adam atkısını çıkarıp kafesin çevresini sardı sarmaladı.

''Seni gördüğüne sevindi... Yani o da. Yani! Bezelyecik sevindi... Ben de sevindim tabi de...'' Genç kadın tek elle parmaklarını kütletmeye çalışırken sinirlerinin daha da gerildiğini hissetti. ''Ozan!'' dedi sonra aniden. Yağmur hızlanmaya başlamıştı. ''İstersen...'' dedi genç adam. ''Ozan!'' dedi genç kadın, sığındıkları saçağın altındaki kalabalık yavaş yavaş artıyordu ama şimdi değilse ne zaman diye fısıldadı genç kadının iç sesi. ''Yağmur diniyor galiba... Bir anda başladı bir anda bitiyor ne tuhaf bu mevsimde,'' dedi genç adam bakışlarıyla etrafı tarayarak. 

''Arkadaş olamaz mıyız?'' Bu soru ikilinin, Bezelyecik'in ve onlara çevrilen diğer gözlerin arasına meraklı bir sessizlik olarak düştü. 

Genç adam Bezelyecik'in kafesine, pardon pusetine, sardığı atkısını düzeltti ve genç kadına döndü. ''Yağmur dinmişken gidelim istersen... Bir şeyler içelim mi? Hem sana vermek istediğim bazı haberler var.'' 

Genç kadının kalbi aniden ayaklandı. ''N'aber? Yani haber... mi?''

''Bestemi bitirdim,'' genç adam hafifçe gülümsedi, ''ilk senin dinlemeni istiyordum. Senin yardımın çok büyük. İlk sen duy istiyorum...'' Bezelyecik ikiliyi sakin bakışlarla süzüyordu.

''Beste... öyle mi? Ah beste ya tabii, çok ama çok sevindim. Tebrik ederim Ozan.''

''Teşekkür ederim... Eeee, zamanın var mı?''

''Şimdi mi dinleyim yani?'' Genç kadın dudağını hafifçe ısırarak başını salladı. ''Bugün biraz hızlı bir gündü de, o yüzden geç anlıyorum pardon...'' dedi hafifçe gülümseyerek. Oysa yüzünün aldığı şekil dağılmış yüz kaslarından ibaretti. Genç adam da gülümsedi, bu durum genç kadının yüz kaslarını toparlamasında yardımcı olmadı. Zaten sorumu da yanıtlamadı, diye düşündü genç kadın dağılmış yüz kaslarına çatık kaşlarını eklerken. 

''Yani tabi ben sana mesaj...''

''Tamam evet öyle yaparız. Şey...'' dedi sonra genç kadın sıkıntıyla, ''bir şeyler içelim mi acaba?''

''Olur...'' dedi genç adam temkinle. ''Bezelyecik bugün fazlasıyla uysal, ona da uyar sanırım değil mi Bezelyecik?''

''Uyar uyar, yani uyar diyor o da.''

Bezelyecik sadece, gözlerini devirerek sessiz kalmış.

İkili sessizce yürümüş. Hava baharı anımsatan tatlı bir sıcaklıktaymış. Yağmurun ardından beliren güneş sessizliği yumuşatmış. Sessizlik sokaklar, kaldırımlar, caddeler, şehirler, ülkeler, galaksiler boyu dönmüş dolaşmış ve ikilinin bardaklarının arasında durmuş, durmuş.

''Ozan,'' demiş sonunda genç kadın. ''Ben...'' Gurur yapmanın sırası değilmiş biliyormuş. Ama gördüğüm rüya böyle başlamıyordu, diye sitem etmeye devam etmiş içinden. Yazarına darılmış, hatta küsmeyi aklının bir kenarına yazmış. Yine de... bakışlarını bardağını sıkı sıkı kavramış ellerinden kaldırıp genç adama çevirmiş. Genç adamın artık hiç dağınık olmayan saçlarına, yüzündeki gölgelere ve bakışlarındaki duruluğa bakmış. ''Özür dilerim...'' demiş en sonunda, ''seni kırdıysam, çok özür dilerim.''

Genç adam bir şey söylememiş. Sadece dinlemiş. Sessizliği, genç kadını ve yeniden sessizliği. Sonsuza kadar dinlemek istemese de, dinlememeyi de istemezmiş. Ne yapacağını düşünmemiş, kafasını çevirmiş, sonra yeniden genç kadına bakmış. Hep yaptığı gibi, yeniden yeniden. Tüm bunlar olurken Bezelyecik hemen yanlarındaymış. Başta hafifçe mırlasa da, o da sessizliğe zamanla alışmış. Genç kadın buna izin veremezmiş. ''Seni kediler gibi seviyorum Ozan...'' demiş en sonunda. Ne, demiş sonra hafifçe yana dönerek... Artık dudağını ısırmak, gözlerini kapatmak ve hatta yok olmayı dilemek bile fayda etmezmiş. 

''Ne?'' demiş genç adam şaşkın ama tutamadığı bir gülüşle. ''Kediler gibi ne, ne dedin?''

''Seni kediler gibi sevdim ve seviyorum dedim. Oh be yeter! Özür dilerim. Seni kırmak istemedim. Kendimi kırmak istedim, özür dilerim. Ne yapmam lazım... Ben böyleyim işte. Ne kadar zaman geçerse geçsin, ne kadar büyürsem büyüyeyim... böyleyim. Kediler gibi severim tamam mı? Kediler nasıl sever hala anlamadın mı? Niye anlamıyorsun, niye bana hiç sormuyorsun...''

''Kediler nasıl severmiş? Yoksa, istedikleri zaman mı? Veya istedikleri kadar... Veya...''

''Hep. Onlar bir kere sevince seni severlermiş. Ama korkarlarmış...''

''Neyden korkarlarmış?''

Bezelyecik de neyden korktuğunu merak ediyormuş doğrusu.

''Kediler gibi sevildiğini anlamamandan korkarlarmış...'' demiş genç kadın umutsuzca.

Genç adam, Bezelyecik'in tüylerine usulca dokunmuş ''öyle mi Bezelyecik,'' diye sormuş zaman kazanmak istercesine. 

''Öyle öyle,'' demiş genç kadın.

''Biliyorum, anlıyorum ama ben yorgunum Aslı...''

Aslı... diye düşünmüş genç kadın, Aslı olduk ha...

''Bir daha bunu kaldıramayacağımı biliyorum. Tekrar ve tekrar, seni bulmaktan, bulunmayı istemeni beklemekten... Bir de ne diyorsun, arkadaş olalım mı? Arkadaş?! Biz arkadaş mı olalım... İkimiz, arkadaş...''

''Biz arkadaş değil miydik? Hatta onun da ötesi...''

''Sadece değil. Olsak ne olur? Ne olur! Aslı bak üzgünüm sadece...''

Genç kadın susmuş. Son kozu dürüst olmakmış. Başka ne yapabilirmiş ki, genç adam da kendi bilirmiş. Genç kadın eve gider ağlarmış, olurmuş bitermiş. Neymiş yani, neymiş...

''Ben de seni seviyorum,'' demiş genç adam sakince, ''kediler gibi değil, normal sıradan. En sıradan şekilde ama ben seni seviyorum.'' Her kelimenin vurgusu genç adamın sakinliğinde büyümüş. Genç kadın parmağındaki yara bandını çekiştirmiş, yara bandının izlerini yolmuş, elini yara edene kadar durmamış. Ta ki genç adam artık iyice büzülmüş yara bandına dokunana, genç kadının elini avuçlarının arasına alana kadar. ''Buraya ne oldu?'' demiş genç adam.

''Yara işte...''

Genç adam genç kadının parmağına dolanmış buruşuk sargıyı çıkarmış. Yara bandının sıktığı yerlerdeki izlerde gözleri dolanmış. Sonra da iç cebinden iki halkayı çıkarmış. ''Ne yani yanında mı taşıyorsun?'' demiş genç kadın hayretle.

''Bazen...'' diye cevap vermiş genç adam. ''Artık sadece dünyada kalalım. Belirsizlik yok. Varsayımlar yok. Biz varız. Biz ve Bezelyecik. Tamam?''

''Ama hiç Neptün'den bahsetmek de mi yok! Ben konuşmak isterimm...''

''Dünyada durup Neptün hakkında konuşabiliriz. Ama artık kaçmak, yok. Yoksa var mı?''

''Yok,'' demiş genç kadın netlikle, ''ama... insanlara ne diyeceğiz?''

''Yemişim insanları... Boşver insanları.'' Genç adam elindeki halkalardan birini genç kadının yara bandı izli parmağına geçirmiş. ''Onu da ben sana takayım,'' demiş genç kadın hafifçe gülümseyerek. Kalbim neden bu kadar sakin, diye düşünmüş sonra. 

''Olur, Aslımcığım.'' Genç adam yüzüğü genç kadına uzatmış. Şimdi ikisinin de parmakları bir aradaymış. 

-son, sanırım.-

(11.02.26) 


Yıldızlı Gökler.

 

Sevgili Bezelyecik #2

Bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende... gül rengi şarap içilmez mi böyle günde... bu yıldızlı gökler, ne zaman... başladı dönmeye, kimse bilmez kimse bilmez... bu yıldızlı gökler ne zaman... başladı dönmeye... kimse bilmez, kimse bilmez.

''Onu çok özlemiştim,'' dedi fısıldadığı şarkının arasından genç kadın. 

Kimse bir şeyi bu kadar çok özlemez ki... Böyle düşündüm biliyor musunuz? Biliyorsunuz... Hep izlediniz. Beni, özlemimi, yeri... yeri yeri yeri, yerimi, yere yaslanışımı... Ya nereye yaslansaydım? Yerden başka ne vardı! Size uzandım... Defalarca defalarca defalarca defalar... İzlediniz. Beni, gözlerim parlarken... Onu özlerken hep ağladım diye mi?.. Hep ağladım diye mi izlediniz sadece? Artık özlemiyor muyum, ağlamıyor muyum? Beni izliyor musunuz peki, ben sizi izliyorum. Kalbim sıcak yatağında uyurken... ben burada onu özlemiyorum. Çünkü merak etmiyorum.

Yalancı değilim. Sadece bilmiyorum. Diğerleri gibi değil mi? Sana bakmıştım, sana sana ve sana da. Sen parlamıştın, sen sen... ve sen de. Böyle bir anda parlayıp sönmüştün. Bırakayım diye sanmıştım. Tam tersi miydi... Dilinizi duyamadım. Çok nadiren... çok çok nadir... Ama hep özlerken. Geceler aynıyken... siz aynıyken, geceler aynı gelir. Ama farklıdır, farklı farklı... siz farklı, başta siz... yıldızlar.

Onun özleyebileceği kişiyi yitirdim. Onu özlüyorum... biliyor musunuz? Belki de aslında... onu hiç özlemedim. Ama özledim, onu, değil mi? Onu... Değil. 

''Onu özledim, çok. Daha fazla özleyen birini gördünüz mü? Sen, sen gördün mü?''

''Ben gördüm,'' demiş bir ses. Sonra da genç kadının atkısına ortak olmuş, başını omzuna koymuş. ''Ne dramatiksin Aslı. Geldim işte, seni özledim diye geldim. Çok özledim, seni. Aramızdaki fark bu işte Aslımcığım. Sen hep çok özlersin, bense seni özlerim. Seni seni. Seni çok özlerim ben. Öyle çok özlerim ki seni...  Öyle çok özledim ki seni. Seni özledim ben, ben. Bana bakmıyorsun, ama ben seni özlüyorum. Bu yıldızların altında özlüyorum. En çok özleyen de, seni özleyen de benim. Sana rağmen özlerim. Seni özlerim, seni.''

Genç kadın gözlerini kırpıştırmış. Genç adam gözlerini yummuş çene ucunda uyukluyormuş. ''Çok dramatiksin.'' Sonra yavaşça gözlerini açmış. Sanki alıştıra alıştıra. Genç kadın bir şey diyememiş. Sadece durmuş. Kaçmamış, durmuş. ''Uyuyamadım,'' demiş sonra. ''Müzik dinliyordum. Garip gurup eski şarkılar. Bir de üstüne yerli! Eski dizilerden falan... İnsana acı çektirecek olanlar. İçime dolandılar, ben de buraya oturdum. Bırakmak için. İyi ki geldin. Ben aslında bunları düşünmemiştim. Bu kelimeleri. Hiçbir şey düşünmemiştim. Sadece yazmak istemiştim. Sonra fotoğraf çekmek istemiştim. Ama neyi göstereceğimi bilemedim. Kime göstereceğimi bilemedim. Onlara gösterdim,'' genç kadın başını hafifçe yukarı kaldırmış, ''yıldızlara, sadece yıldızlara... Havaya, oraya buraya. Ne önemi vardı, hiç.''

''Senin sorunun yanlış yere bakmak. Belki de Neptün'den başka yere taşınmalısın. Seninle gelirim.''

''Mesela nereye, Jüpiter'e mi?''

Genç adam hafifçe gülmüş. Genç kadının gözleri parlamış, karanlıkta bile görünen elmaslar gibi. ''Jüpiter bize şans getirirdi belki evet... ama o kadar büyük ki, sen daha hızlı kaçardın kesin. Orada bile içindeki neptün'ü büyütürdün.''

''O zaman Merkür...''

''O kadar hızlı olmasına gerek yok...''

''Uranüs! Ah, Uranüs tam bizlik olurdu bak gerçekten! Sen oraya bayılırdın...''

Genç adam gözlerindeki izlerle genç kadını izlemiş. 

''Neden bir şey söylemiyorsun? Orası da mı olmaz...''

''Dünya olsa... Burada... burada benimle kalmaz mıydın? Ben istesem, kalmaz mıydın?''

''Burada mı, hep mi? Bu hamakta mı?''

''Ah Aslımcığım...'' Genç adam genç kadına, ikisi genç kadının atkısına sarılmış. ''Burada kalalım,'' demiş sonra.

''Midem ağrıdı...''

''O kadar mı gerildin, yok artık.''

''Hayır ondan değil... Çok kahve içmişim ve midem ağrıdı... Offf, dünya zor işte bak dünya dünya dedin midemin ekşimesini hatırladım... O yüzden buraya çıkmıştım zaten akıllım lım lım.''

Sonra genç kadın genç adamın karanlıktaki tüm çizgilerini izlemiş izlemiş, yetmemiş onları bir daha çizmiş çizmiş. Sonra da sarılmış. Kocaman kocaman sarılmış hem de. Buna şaşırmadan sarılmış. Özleyen biri gibi. ''Ben aslında çok özlemiştim evet, seninle olmayı. Seni özlemiyorum, seni neden özleyim ki... Seninle olmayı özlüyorum, o kadar çok özlüyorum ki o kadar çok çok... Çok... Çok özlüyorum, seni. Seni... seni... seni...''

Genç kadın yüzüne çarpan yağmur tanelerinin arasından gözlerini açmış. ''Sen... Bezelyecik! Saat kaç anneciğim...'' Genç kadın bir gözü kapalı, diğeri yarım açık telefonun parlaklığına bakakalmış. ''Sanki yanımda gibiydi oysa, demiş Bezelyecik'e sarılırken. Bezelyecik onun kollarından sıyrılıp kalp ucuna kıvrılmış. ''Ama midem de gerçekten ekşimiş ha...'' demiş genç kadın daha çok kendi kendine. 

''Sen onu özlemedin sanırım Bezelyecik...'' Bezelyecik'in sesi soluğu çıkmamış. ''Artık ona dinletmek istediğim müzik, göstermek istediğim yer, okumak paylaşmak istediğim kelime yok. Yine de... Onunla birlikte dinlemek istediğim müzik, görmek istediğim yer ve... Aslında sadece, onunla aynı atkıyı paylaşmayı özledim. Biliyorsun atkı beni boğar. Bir tanesini tek başıma kullanamam ama o benimle paylaşınca boğulmuyorum ve ısınıyorum da... O benimleyken daha kolay oluyor gibi geliyor. O bizimleyken daha kolay oluyor gibi değil mi Bezelyecik?'' Bezelyecik genç kadını dinlemiyormuş. Hem de hiç.

Ama o seni özlüyordur bak Bezelyecik. Hem de çok. Beni özlemese, seni özler biliyorum... Yine de önemsiz. Bazen ona sarıldığımı hayal edince daha kolay uyuyorum. Ona sarıldığımı hayal edince daha kolay uyanıyorum. Bu yüzden mi onu hala özlüyorum? Bunun adı özlem mi... İnsan birini nasıl özler... Kendimi o kadar çok tuttum ki, şimdi bırakamıyorum. O burada olsa yine bırakamazdım. Sanırım bu yüzden olmaması daha iyi. Yine de o burada değil mi Bezelyecik? Onu sen de hissediyor musun, birlikte geçirdiğimiz zamanları hatırlıyor musun? Ben unutsam bile sen benim için hatırlar mısın Bezelyecik? Böylece yıldızları bulmaya devam ederdim. Kolayca... Yıldız bulmaca oynamaktan asla sıkılmazdım ama artık oynayamam. Belki o olsaydı birlikte... Sen onu sevmiş miydin Bezelyecik... Onu gerçekten sevmiş miydin... Neyini sevmiştin... Hatırlamıyorsun değil mi? 

Onu artık hatırlamıyorum. Onu özlemiyorum. Ama çok özlüyorum. Neyi özlüyorum Bezelyecik?

Neyi özlüyorsun Bezelyecik?

Bir anıyı... Unuttuğun bir anıyı... 

Unutmak istemezdim. Ama hatırlayamıyorum. Belki de hatırladığım şeyler, hatırlayamadığım başka bir şey gibi geliyordur. 

Belki de alıştım. Belki de sustum. Yıldızlar gibi. Dünyayı seyre dalmış yıldızlar... gibi.

O beni özlese bir şey değişir mi Bezelyecik? O bizi özlese... 

Neyi bildiğini bilmiyorum yavrucuğum. İnsan olmak böyle bir şey mi?

Bunları düşünmemiştim... Uyuyacağım.

(30.10.25)


Boşluk.

 

Sevgili Bezelyecik #1 

Genç kadın parmak uçlarını parmağının çevresindeki boşlukta gezdirmiş. Çalan müziği uzun uzun dinlemiş, dinlerken uzun uzun esnemiş ve gözleriyle parmağının çevresindeki boşluğu izlemiş.

''Kendimi en son doğum günümden birkaç gün evvel böyle hissetmiştim,'' demiş göğsünde uzanan Bezelyecik'e. ''Biliyorsun Bezelyecik,'' demiş kafasını yan tarafına döndürerek. Aynadaki yüzü de onu bekliyormuş. ''Saçlarım bu boydaydı... Gözlerim böyle buğulu, hatta gözüme kirpik kaçmıştı aynen böyle... Dudaklarım böyle önce zoraki, sonra gerçekten kıvrık. Ve sen Bezelyecik, sen benim göğsümdeydin. Böyle güzel, böyle yumuşak, böyle kalbim... Güzel çocuğum benim!'' Genç kadın, kedisine sıkıca sarılmış; ilginçtir, kedisi de ses etmeden göğsünde uzanmaya devam etmiş. 

''Bezelyecik...'' demiş sonra genç kadın tüylerin arasındaki parmaklarını gözleyerek, ''boş hissettiriyor.'' Bezelyecik, annesinin göğsüne daha çok yaslanmış. Tüm tüyleriyle annesini ısıtmış.

Genç kadın ağlamak için güzel bir zaman diye düşünse de, bunu başaramamış. Bezelyecik'i usul usul okşamış, müziği başa sarmış, sarmış sarmış... ''Bezelyecik... Aşkın bu dünyanın ötesinden olduğunu sanmıştım, oysa o, bu dünyada yaratılmış. Sen bunu hep biliyordun değil mi Bezelyecik?'' Bezelyecik hiç ses etmemiş ama evet, hep biliyormuş.

''Bezelyecik...'' demiş sonra genç kadın parmaklarını Bezelyecik'in tüylerinin arasına saklayarak. Bakışlarını boşlukta gezdirmiş, gezdirmiş... ''Biliyor musun Bezelyecik... Sevgi ve aşk ikiz kardeşmiş. Biri dünyada büyümüş, diğeri neptünde yaaa...'' Bezelyecik kısacık mırlamış, çünkü bu bilgiyi o da yeni öğrenmiş.

''Bezelyecik...'' demiş genç kadın hafifçe gülümseyerek, Bezelyecik'in bilmediği bir şeyi keşfetmek ona çocukça bir gurur vermiş. ''Şarkıyı başa sarmayacağım. Hep aynı şarkıları dinlemekten sıkıldım. Nasıl bir şarkı sevdiğimi bile bilmiyorum. Boşluğu dolduracak şarkıları dinliyorum dinliyorum. Onları...'' Bezelyecik sıkılıp kalkmış ve genç kadının giysi yığınının tepesine uzanmış. 

Dışarıda yıldızlar parıl parıl parlıyormuş. Elektrik kesintisinin ortasında gökyüzü mumlarla dolu bir bahçeymiş. Genç kadın perdeyi hafifçe aralamış ve ağlamaya başlamış. Gökyüzünü çok özlediğini fark etmiş. Yıldızları izlemeyip dudak büktüğü günlere gülmüş sonra. Canı yıldız bulmaca oynamak çekmiş ama sonra buna canı sıkılmış. Çünkü aklına parmağındaki boşluk gelmiş.

Biliyor musun Bezelyecik, diye fısıldamış sonra. Sesi öyle belli belirsizmiş ki duyulmamış bile. ''Ben biliyorum.''

Genç kadın biraz istemeyerek, yine de tereddüt etmeden, perdeyi çekmiş ve yatağına kıvrılmış. Gözlerini örten kirpiklerinin arasından ne düşündüğünü görmek imkansızmış. Parmağındaki boşluk hala orada dursa da, o çok sakin görünüyormuş. 

Oysa değilmiş, Bezelyecik biliyormuş.

(28.10.25)


Biz, ikimiz.

 

Yeryüzü Güncesi #18 

''Sevgili Güneş! Ne güzelsin...'' Genç kadın, kollarını tüm gökyüzünü kucaklarcasına iki yana açıp etrafında hızla döndü. ''Aman!'' dedi genç adam genç kadını son anda tutarken, ''çok da heyecanlanmasak mı acaba diyorum... hani ne olur ne olmaz.'' Genç adamın yalandan çattığı kaşları genç kadının gülüşüyle bozuldu.

''Ne var canım! D vitamini d vitamini deeee vitamini!'' Genç kadın belini tutarak, sanırım birazcık çıtlamıştı, yavaşça doğruldu. Kollarını sağa sola çevirip d vitamini almayı ihmal etmeden yürümeye başladı.

''Sonunda yaz geliyor sanki Ozan. Bu konuda ne düşünüyorsun?''

''Bu konuda... Bir şeyler yapmamız gerektiğini düşünüyorum.'' Genç adam genç kadının parmaklarına parmaklarını doladı. ''Ama ne yapsak ne yapsak...''

Genç kadın başını yavaşça genç adamın omzuna dayadı ve ''bir süre yürüyelim, sonra aklımıza gelir!'' dedi.

Gerçekten de ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlardı. Sanki diledikleri kelimeleri seçip kendilerine bir bölüm yazabilirlermiş gibiydi. Hatta isterlerse, evet evet bu kesinlikle mümkündü, bir son bile yazabilirlerdi. Evrenlerinin bir köşesinde otururken aniden onları anımsayan yazarları, bu özgürlüğü onlara vermişti.

Bu özgürlüğün içinde kaybolan genç adam ile genç kadın, sanki hiç aceleleri yokmuşçasına aheste aheste yürüyorlardı. Yürüdükleri yollardan en basit kelimeleri seçtiler. Sakin bir yol, buluşmuş eller ve parlaklık.

Genç adam genç kadının yüzüne büyük gelen gözlüğünü hafifçe oynattı.

''Seneye de giyerim diye'' dedi genç kadın gözlüğünün üstünden bakışlar atarak. ''Hem bak,'' dedi sonra, ''yanlarında güneşler var. Aslında yıldızlısı da vardı ama güneş en büyük yıldızdır!''

''Seneye de giyersin diye mi?''

''Hem bak ışıl ışıl parlıyor da.''

''Evet öyleymiş,'' dedi genç adam ''ışıl ışılmış.''

Rüzgar hafifçe eserken, ikilinin kulaklarına müzik dolmuş. ''Bu şarkıyı çocukken dinlemiştim en son. Güneşli bir...'' Genç adam genç kadın daha cümlesini bitiremeden onun hala koluna dolanmış olan elini kavrayarak etrafında döndürmüş. Genç kadın bir elini savrulan eteğine götürüp diğer eliyle genç adamın omzunu tutmuş. Genç adam ve genç kadın müzik olan her yerde dans edebilirlermiş. Hatta bazen müzik olmadan bile dans ederlermiş. Belki birbirlerine tutundukları için, belki de dünyaları etraflarında döndüğü için... veya belki de kalpleri içlerinde savrulduğu için dans etmeyi çok severlermiş.

Sokak müzisyenleri bir şeyler çalıyorlarmış. Başta müziğe eşlik eden ikili, biraz sonra düşüncelerinde kaybolmuş. Bu ilk kez oluyormuş. İkisi de ayrı ayrı ama aynı şeyi düşünüyormuş. Sonra genç adam, ellerini genç kadının rüzgarda hafifçe dağılmış saçlarının arasından geçirmiş ve ''benimle evlenir misin,'' diye sormuş. Deminden beri bu soru üzerinde düşünüyormuş. ''Evlen benimle'' mi demeli, ''hadi evlenelim'' mi... Yok yok en iyisi sormasıymış. Yazarları onları başıboş bırakmasaymış... anca evlenirlermiş evet. O yüzden elini çabuk tutmuş ama çok da aceleci görünmek istememiş ve bir anda ağzından bu soru dökülüvermiş.

Genç kadın aslında içinde, en içinde, öylece kalakalmış. Ama dudakları bu anı bekliyor olmalıymış ki, ''evet evet evet!'' diye bir nida yükselmiş. Etraflarındaki insanlar, hatta müzisyenler bile aniden susmuş ama ikili o an sadece birbirlerini fark ediyormuş. Genç kadın genç adamın elindeki papatyayı alıp ceketinin cebine iliştirmiş. Genç adam o anda çok önemli bir adımı atladığını fark etmiş.

Diz çökmüş ve cebinden çıkardığı yüzüğü genç kadına uzatmış. Evlilik tekliflerinin böyle yapıldığını bir yerde duymuş, yazarı da ona yardım etmediği için, öylece diz çökmüş ve bu klişe sahneye hayat vermiş. Tüm sakin duruşuna rağmen delicesine çarpan kalbi, insanın nefesini kesen gülümsemesi ve ışıl ışıl gözleriyle, ''benimle evlenir misin?'' demiş.

O an genç kadın ağlamaya başlamış. Neden ağladığını kendi de bilmiyormuş.

''Her şeyi birlikte yapalım. Sen ve ben. Biz, ikimiz.''

Genç kadın genç adamın yüzüğü parmağına takmasına izin vermiş. ''Seni seviyorum,'' dışında tüm kelimeleri tükenmiş. Ama tabii bunu, kendi bildiği şekilde söylemiş. ''Çok seviyorum, seni.''

''Ben de çoooookkk seviyorum,'' demiş genç adam, ''seni Aslımcığım.''

Sarılmışlar, sarılmışlar, sarılmışlar. Güneş parlamış. İnsanlar alkışlamış. Hayatlarında duydukları en güzel müzik çalmaya başlamış.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

-son değil, bekleyin.-

 (15.03.25)


Bezelyecik'in Dileği.

 

Yeryüzü Güncesi #17 

Genç kadın gecenin içinde siyah bir gölgeydi. Elindeki ince mumu bir sağa bir sola sallayarak karanlığın içinde şekiller çiziyordu. Önünde uzanan manzarada parıldayan küçük ışık noktaları ondan çok uzakta gibiydi. Gece serin olsa da genç kadın bunu fark etmedi. Nihayet hava durumuna göre giyinmeyi öğrenmişti!

''Kim var orada!?!''

Genç kadın aniden ayaklandı. Rüzgar, elindeki mumu söndürmüştü. ''Kim var...''

''Mırrrr...''

''Annecimm, senin burada ne işin var?''

Bezelyecik'in sarı beyaz tüyleri gölgeler arasında titreşiyordu. Acele adımlarla anneciğine pati pati koştu.

''Bezelyecik gel buraya, bu soğukta niye buradasın aaaa.''

Genç kadın, Bezelyecik'i aldı, sarıp sarmaladı. Hava rüzgarlı olmasa da serindi. Öyle ki, sıkılmaktan hiç hoşlanmayan Bezelyecik bu sarma işine mırını çıkarmıyordu. Atkı, saç ve ceketin sıcaklığında kaybolmuş, halinden memnun gibi görünüyordu. 

Bezelyecik anneciğine dil ve bıyık kondurmakla yanıt verdi. Bu küçük öpücükler genç kadını hafifçe güldürdü. ''Seni yaramaazz... Böyle yaparak azarlanmaktan kaçamayacaksın! Hele bi' içeri girelim de...'' Genç kadının ayaklanmasıyla Bezelyecik sarıldığı yumağa daha da sokuldu. ''Ne oldu anneciğim?''

''Mıırrrr...''

Genç kadın adım attıkça Bezelyecik ona tırnaklarını geçiriyordu. Tabii, anneciğinin canını hiiiç acıtmadan...

''Annecim anlamıyorum, ne oldu ne istiyorsun söyle...''

''Mıırrr...''

''Tamam tamam tamam... Anladım seniii. Hadi gel biraz gezelim; ama sonra içeri gireceğiz tamam mı?''

''Mıırrr!'' Bezelyecik pençelerini çekmişti.

Genç kadın Bezelyecik'i çatının en ucuna, sonra öbür ucuna götürüp görebildikleri her yeri izletti. ''Bak annecim burada Ayşe teyzegiller, şurada Burcu ablangiller... şurada da...'' Böyle böyle iki dakikada tüm geceyi gezdiler. Tam o anda koca bir ışık topu üzerlerine geliyordu! 

''AAAAAA!'' Genç kadın gayriihtiyari yavrusuna sarılmıştı. Bezelyecik mırlamakla yetindi. ''Ay meteormuş ödüm koptu...'' Genç kadın Bezelyecik'e göz atıp güldü. ''Mama denizinde tatil falan mı diledin Bezelyecik söyle söyle çekinme, benden sır çıkmaz.''

Genç kadın uzaklardan gelen belli belirsiz mırıltılar işitti. Bu seferki Bezelyecik olmadığına göre... Yoksa! ''Ah, sen gelince korkudan kulaklığımı fırlatmışım Bezelyecik. Daha yeni almıştım bozulmamış olsa bari!'' 

''Bezelyecik üzgünüm annecim. Sesli dinlersek komşular kızarlar, şşşş, evet Fatma teyzegiller de kızar. Hani su vuuuu'su olan teyze yaaa, şşş...''

Genç kadın ve sarıldığı yumak, gecenin içinde dönen bir gölgeydi şimdi. Bezelyecik rahatlamış gibi görünüyordu. Annesi onu sıkı sıkı sarmış, yıldızların altında dansa kaldırmıştı. Şarkı bitince son bir kez yıldızlara baktılar. Belki yerini değiştirmek isteyen bir başka yıldızla karşılaşabilirlerdi. Olmadı. Bir gece bir sıkılgan yıldız bulmak bile büyük bir şanstı. Bu şansı Bezelyecik değerlendirmişti. Eve dönüp huzurla uyudular. Yani... Genç kadın uyudu. Bezelyecik gecenin yıldızı olarak bekledi bekledi. Genç kadın rüyasında ne gördü bilemiyoruz. Uyuyan yüzünden anlamak imkansızdı.

(14.12.24)


Popüler Yayınlar