Yürek acısı gibi acı yoktur.

 

2026 yılındayız. Yıllar geçiyor; günler ve aylar. Ne gariptir ki insan, yılların geçtiğini bir hamlede kabullenebiliyor da, günler ve ayların geçişiyle birlikte bir yılı daha devirme düşüncesine tosluyor. 

Bana böyle oldu.

2026 yılındayız. Bunu seneye 2027 yılında olacağımızı anlık bir şokla idrak ettiğimde anladım. Bir zamanlar 2026 benim için ne uzak bir tarihti, bunu hatırlıyorum. O zamanlar bunlar bunlar olur gibi değil; bunları bile düşünmeyeceğim, varsayım üretmeyeceğim kadar uzak bir tarih.

Bir dönem geçmişin geçişini düşünmüştüm. Özellikle pandemi ve civarındaki yılları salmak beni nedense kasmıştı. Hayır zorlamıştı bile değil, resmen kasılmıştım. Sanki bıraktığım anda gerçeklik üstümde bir gökyüzü gibi açılacakmış gibi bir his. Kabul etmek istememiştim. En çok da içimde kalan şeyleri kabul etmek istememiştim. İhtimalleri kabul etmek istemiştim. Kendimi alacaklı gibi hissetmiştim. Kimden ve neyden; en önemlisi neyi alacaklı? Zamanla unuttum. Çünkü zamanla, şimdinin gerçekliği üzerimde kocaman bir gökyüzü oluşturdu.

Yıldızları izlemekten bile daha çok, bulutları izlemeyi severim. Masmavi gökyüzünde süzülen bulutların şekli bana, şimdinin haritasını çiziyormuş gibi gelir. Önceden, yaşadığım pek çok hatırayı bulutlar sayesinde anımsardım. Bir keresinde bunu çok yakınım birine söylemiştim. Acaba güzel bir gökyüzü mü görmüştük birlikte... Öyle olmalı. Beni anlamadığını, belki senin bile anlamadığını, hatta şu an benim bile o zamanki benim gördüğüm şeyi göremeyeceğimi bilsem de... Güzel bir gökyüzünü birisi veya birileriyle paylaşmak, benim zihnime hep bir çentik atmıştı. Bu nedenle de zamanı bırakmak, kabullenmek... bana, hani belki de, normalde bir insana geleceğinden çok daha zor ve aslında acı verici geldi. Tabi ki kastettiğim zihinsel, belki de kalpsel bir acı.

Başta kalpsel bir acıydı. Sadece olmayan şeylere yönelik değil; en çok da olan şeylerin ürettiği olmayan şeylere yönelik bir acı. Bu nedenle de olan şeylere kalbim acımadı. Çünkü ben böyle biri değildim. Kendime şaşıyorum. Buruk hissetme sebebim de sonrasında hep bundan dolayı oldu. Olan şeylere bile kızmayan üzülmeyen çünkü bunu yapamayacak varoluşta olan ben, sadece olmayan mutluluğuna üzülüyordu. Bu, kalbimi dağladı. Sanki kızgın demirler yüreğimin köşelerine değiyor ve ben bu nedenle kalbimi bir türlü unutmayı başaramıyormuşum gibi acı bir his.

Bu günlerde Rumi Tarot destesini almak istiyorum. Hatta belki yakında alırım bilmiyorum. Oradaki kartların tasarımları ve aslında tasarımların da yanı sıra, kartların üzerindeki cümleler, oldukça derin. Kılıç üçlüsü kartıydı yanlış hatırlamıyorsam; o kartın üstünde Rumi tarot destesinde ''yürek acısı gibi acı yoktur,'' yazıyordu. Bu cümle bu sabah ansızın aklıma geldi. Neden bilmiyorum. Yatağımı toplarken ve küçük işleri yaparken aklımda döndü durdu. Kahvaltı ederken ve diğer şeylerde de. ''Yürek acısı gibi acı yoktur.''

Bu sıralar dengeye gelmeye çalışan bir ruh halindeyim. Uykumu düzenlesem bana daha iyi gelecek biliyorum. Kendimi çok kastığım, sıktığım meseleler vardı. Uyumadan evvel bile en son düşündüğüm buydu. Sonra, ''aman,'' dedim, ''boşversene.'' Çünkü yoruldum. Düşüncelerimin kılıcının kalbime saplanmaya devam etmesine izin vermekten yoruldum. Ağlamak için bile yorgunum. Neşeden mutluluklar inşa etme fikri bana çok bayat geliyor. Elimde olmayan şeylere direnmek de. Olacak olan olur, olmayacak olansa olmaz. İşte aslında bu kadar basit, bunu düşündüm. Bazen aklıma hak etmediğim durumlar geliyor. Küçük anlar, büyük anlar, sıkılgan anlar ve gergin anlar. 

Sonra aklıma 2026 yılında, bana bir zamanlar devasa uzaklıkta, düşünmeyeceğim kadar uzakta gelen o yılda olduğumuz geliyor. Seneye 2027 yılında olacağımız. Çok uzak bir zamanın şimdisinde olacağım geliyor. Bazı şeyler için ağlamak bile yorucu. Gereksiz de. Üzerimde bir çeşit bezginlik var. Bunu olduğu gibi kabul ettiğimi fark ediyorum. Bu bezginlik kendi başına çözülürse çözülür zaten. Çözülmeyen şeyler de, çözülmez. Zaman akıyor, tek gerçek bu.

Artık hiç alanımın kalmadığını biliyorum. Zamana ve yaşamın getirebileceklerine güvenmem benim için bir zorunluluk olana kadar onu erteledim. Bir önemi kalmayana kadar ertelenmiş şeyler, çöp şeylerdir. İnsan çöpü dışarı atıp yaşamını yaşamalı. Bir şey istediğim gibi gitmese bile (ki genelde böyle olmuştur) bir noktada bir şey istediğim gibi olur herhalde. Artık bunu bile düşünmek istemiyorum öyle söyleyim.


Kairos, Jenny Erpenbeck.


İçimdeki Sızı.

 

Bugün uzun zamandan sonra, biraz da spontane bir şekilde bir deftere yazdım. Yeni bir deftere. Yılın başında sana ''günlüğüm olacak'' dediğim defterim günlük olmak dışında pek çok şeye ev sahipliği yapan bir çarşamba pazarına döndüğü için, içimden ona yazmak gelmiyordu. İçimden sana yazmak da gelmiyordu. Ama ilginçtir, yeni defterimde sevgili Aomame'ye yazarken, iç sesimden hep sana seslendim sevgili okur. Acaba bu satırları blogda yazsaydım nasıl yazardım, sorusu hep satır aralarımda bile değil, kelime boşluklarımda dolaştı ve sonuçta... işte hiç de hesapta yokken buradayım.

Günlük yazmayı özlemişim. Beni rahatlattığını itiraf etmeliyim. İçimde bir yumru vardı, ara sıra beni yoklayan bir yumru. Onu ifade etmek iyi geldi. Bunu sana anlatamazdım sanırım; ya da anlatır mıydım... Bunu sana başka başka kelimelerle anlatırdım evet. Ama ben, dosdoğru anlatmak istedim. Birine anlatmak, bir yol arkadaşına anlatmak ve bunu dosdoğru yapmak. Uzun süre neden günlük yazmadığımı Aomame'ye açıkladım, neden bir şekilde hep ona döndüğümü de... Kusmak gibi dedim. Sana yazmadığım dönemde kustum, hayır kustuktan sonra yorulmuşum da, o yorgunluk geçsin diye bekledim tarzında bir şey... Bir yere bir kere ilk kelimelerini döktüğünde, sonraki tüm kelimeler yankıdan ibaret oluyor. İşte bu nedenle sana günlüğüme kurduğum cümleleri kuramam ve zaten kurmamak için de ona yazdım, sana değil.

Sana son olaylar hakkında yazmayı hiç düşünmedim. Çünkü neyin ne olduğunu sen de biliyorsun biliyorum. Önceden olsa yazardım sanırım. O zaman daha farklı biriydim. Evet, daha farklı düşünüyordum değil, daha farklı biriydim. Yazmanın bir şeye yararı olmayacağını bilerek yazmayı seçen biriydim. Oysa artık bunu kabullenen biriyim. Instagramda gündemi canlı tutmaktan da öte (çünkü orada da sınırlı takipçilerimin içindeki herkes her şeyin zaten farkındaydı), dayanamadığım için üç beş bir şey paylaştım. Duygularımı sindirmek için değil; çünkü öfke ve üzüntü bile bir noktadan sonra boyut değiştirdi bende. Evet çok üzüldüm. Çok çok çok üzüldüm. Bir de olayın üzücülüğüne üzülmem bir yana, o çocukları gözümün önüne çok net getirebildiğim için ayrıca üzüldüm.

5. sınıflarmış. Başka bir yaş grubu olsa da üzücü, hep üzücü. Bir şeyleri kıyasladığım yok. Buna takılacak saçmalıkta bir insan da burada olmadığından işte üzüntümü açıkça yazıyorum. O saçmalıktaysan, git.

Neden buna değiniyorum... Ben en çok küçük sınıflara, özellikle de 5. ve 6. sınıflara ders anlatmaktan ayrıca keyif almıştım. Neden biliyor musun? Çünkü onlar... bıcır bıcırlar. Daha çok çocuklar, çok. Ne olduğunu bile anlamamışlardır. Özellikle 5. sınıflar hareketli olurlar biliyor musun? Yerlerinde duramazlar. Çok çocuklar çünkü. Anladın mı, ayrıca gelen üzüntümü anladın mı? Çok çok çok küçükler. Anlamazlar bile...

Her paylaşım gördüğümde içim acıyor. Bu sistemli bir kötülüğün ürünü. Suçlu öğrenci ben geliyorum demiş resmen buna ayrıca sinirleniyorum. Ama elden ne gelir... Bu ihmallere elden ne gelir? Hep tekrar eden bu olaylara elden ne geliyor? Çok şey gelebilir ama hiçbir şey gelmiyor değil mi!? O zaman ben ne yazayım, ne söyleyim? Hiç.

Bu yazıyı, içimdeki sızı için yazdım. Bir farkındalık oluşturması imkansız, bir yararı bile yok. Ama gözümün önüne bıcır bıcır 5. sınıf öğrencileri geldi. Bu nedenle ağlarken sana yazdım.

Biliyor musun uzun bir süre seni kendime yol arkadaşı seçme nedenim bile buydu sevgili okur. Bir günlüktense sana yazma nedenim. Tanıdığım birindense, sana anlatma nedenim... Orada olduğun için. Merak ettiğin ve bu nedenle yazımda durduğun için. Bunun için teşekkür falan etmeyeceğim merak etme. İster ''yol arkadaşı'', ister arkadaşlar... birbirlerine birbirlerinin karşısında ağladıkları veya güldükleri için teşekkür etmezler. İşte, sana bu nedenle yazmayı hep çok sevmiş ve sevmediğim zamanlarda bile sana yazmayı bu nedenle tercih etmişimdir.

Ben artık haberleri takip etmekten de yoruldum. Bu son olay çok büyük bir olay ama olaylar bitmiyor ki... Aralarda hala başka taşkınlık ve ölüm haberleri görüyorum. Kadın cinayetleri, öfke nöbetleri... gibi haberler. Çok öfkeliyim. Biz üzülüyoruz ya... O çocukların, kadınların ve nicelerinin aileleri yıkıldı, yok oldu, bitti. Üzüntü az kalır. Çok üzücü. Çok çok çok çok.

Nereden tutarsak elde kalan çok olay var. Söz değil; yaptırım, eylem, önlem olmalı. Bunlar gelip geçici haberler değil aslında kastettiğim tamamen bu. Gelecek olası kötü olaylar olmaması için önlem alınmalı, eyleme geçilmeli, gereken yapılmalı... Bu arada bu son olaylar da bir anda olmadı. Ben geliyorum dedi dedi dedi, defalarca tekrar etmedi mi? Bugün neden bu noktadayız bir neden sonuç ve çözüm odaklı düşünülmeli... Kökten yanlış olan çok şey var.


Define Adası (Robert Louis Stevenson) | Kitap Yorumu

Yazar: Robert Louis Stevenson, Çevirmen: Nurettin Elhüseyni,
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Korsan dediğimizde aklımızda canlanan göz bantlı, papağanlı, kancalı, tek bacaklı vb gibi özellikleri simgeleyen korsan tiplemesinin oluşturulduğu kitap olan Define Adası'nı nihayet okuyabildim. Bu kitabı çocukken de görmüş, duymuş, üstüne merak etmiş ancak her nedense okumamış(t)ım. Nasip bugünümeymiş diyelim. 

Kitap, Bill isimli yaşlı bir korsanın konaklamak üzere tenha bir pansiyona yerleşmesiyle başlıyor. Görünümüyle bile tekinsiz biri olduğunu belli eden bu alkolik korsan, beraberinde getirdiği sandığında bir define haritası taşımakta ve diğer korsanlardan saklanmaktadır. Kitabın anlatıcısı ve pansiyon sahibinin oğlu olan Jim, çocukluk yıllarında yaşadığı bu macera ile biz okurlara, korsanın gelişinden itibaren başlayıp ıssız bir adada korsanlarla birlikte bir definenin izini sürme yolculuğunu anlatıyor. İhanet, entrika, kaos, çarpışmalar... Kitapta farklı karakter tiplemeleri üzerinden insan davranışlarının kendi çıkarları için bürünebildiği halleri de gözlemliyoruz. 

Kitabı okumaya başladığımda bana çocukluğumu anımsattığı için bir çeşit coşkulu hal içindeydim. Ancak kitap aktıkça bunun gerçekten başarılı bir macera romanı olduğunu düşünmeye başladım. Olayların seyrini tahmin etmek benim için zor veya şaşırtıcı olmasa da, sürükleyici kurgusu ve akıcı anlatımıyla kitabı ilgiyle okudum. Bugün bile ilgi gören bir kurguya sahip olan ve başka eserleri etkileyen bu roman, yayınlandığı 1881 yılında bir dergide tefrika edilirken eminim ki onu ilk kez okuyan okurları tarafından da benim şimdi hissettiğim coşkun hisle karşılanmıştı.

Kitaba dair en sevdiğim detay ise, karakterlerinin kişilik özelliklerinin aktarımı oldu. Özellikle de John Silver karakterinin insan doğasını yansıtma ve aynı zamanda kitaba mizahi bir hava katma özellikleri nedeniyle öne çıkan karakterlerden biri olduğunu düşünüyorum. Zaten bugün aklımıza gelen klasik anlamdaki biraz savruk, alaycı, yanar döner tarafı olan korsan tiplemesinin atası da (yanılmıyorsam) kendisi. En kan dondurucu olması gereken sahnelerde bile Bay Silver etkisiyle kitapta hep bir -en azından benim için- oyuncu hava hakimdi. 

Aynı şekilde John Silver'ı öne çıkaran esas durum, onun bir korsan olarak insani özelliklerini yansıtmasıydı diye düşünüyorum. Bazı tiplemeler (korsan, cadı, şövalye vb gibi) belli özellikler etrafında okura\ izleyiciye yansıtılma eğilimindeler. Oysa o ''rolün'' altında karakterin kendine has bir kişiliği de yatıyor ve ben bir okur\ izleyici olarak o insani yanı da görmek istiyorum. O karakteri, bu kurgudaki gibi, bir korsan yapan insanı görmek istiyorum. Bir korsan zalimdir, yalancıdır gibi sıfatlar sıralamanın ötesinde, onun gri ve değişken yanlarını keşfetmek istiyorum. İşte, John Silver'ı da kitapta öne çıkaran durum bence buydu: İnsan yanı. Bu insani özelliklerini sevmek, beğenmek zorunda da değiliz bu arada; ancak bu insani özellikler karakteri gerçek yapan esas durum oluyor ve bence bu nedenle sıfatlarla örülmüş siyah-beyaz karakterlerdense, gri yanları olan insanları okumak çok daha keyifli, ilginç ve gerçek. Okuru\ izleyiciyi bir romana veya filme çeken de bence temelde bu oluyor.

Kitabı okumak film izlemek gibiydi diyecektim ancak hayır; kitabı okumak tam olarak tiyatro izlemek gibiydi diyebilirim. Yansıtılan bir gerçeklik vardı ancak bu gerçekliğin aslında bir dekor gibi değişken olduğu hissi kitabı okurken hep benimleydi. Normalde bu hissi sever miyim bilmiyorum ancak bu kitabı okurken sevdim. Dediğim gibi bence kitaba bahsettiğim ''oyuncu'' havayı katan etkenlerden biri de zaten buydu. Hep bir şey olacakmış, sanki okuru olan beni de içine katacakmış gibi bir his... macera hissi.

Benim severek okuduğum bir kitap oldu. Kitabı macera romanlarını (ve filmlerini) sevenler özellikle beğenebilirler. Ancak kitap her ne kadar çoğumuzun çocukluğundan bir anı gibi zihnimizde belirme eğiliminde olsa da, içerisindeki şiddet sahneleri nedeniyle çocuklar için çok da uygun olduğunu düşünmüyorum. Evet, macera romanı olması nedeniyle çocukların da kolaylıkla ilgisini çekebilir ancak bence bu, yetişkinler için yazılmış bir roman.

Kitaplarla kalın.


Nisan Rüzgarı.

 

Nisan rüzgarı diye bir şey var bilir misin, ben de bugün hissettim. Böyle, hem serin hem sıcak bir hal. Usulca eser, esintisine gün ışığını da katar bu rüzgar. Ne fön makinesine, ne buzdolabına benzer; o sadece kendine benzer. Bu rüzgar sadece, nisan ayında hissedebileceğimiz o rüzgardır. Baharın göbeğinden çıkıp esen, dönen dolaşan, bazen duran ama hep havada bir yerde olduğunu sezinlediğin, kendini bıraktığın ilk anda onu gördüğün ve bu rüzgarın adına ''hah işte bahar geldi'' cümlesini taktığın, belki küpelerini, belki eteklerini, belki ayakkabılarını, belki çanta püskülünü şıngırdatan, saçlarına dokunan o rüzgar. Nisanın rüzgarı. Onu bilir misin sevgili okur; ne güzeldir o rüzgar.

Bahar çiçeklerinin köşe başlarında bile varlık bulduğu bir aydır Nisan. Yazın sıcağını kışın soğuğunu dengeleyen, bazen kafanı karıştıran bir hal. O her yana yakındır, her şeye yakındır. Bu nedenle de insana, her şey mümkünmüş gibi hissettirmesi çoğu zaman çok kolaydır. Nisan baharın ortasıdır, tam çiçek açtığı yeridir. Oyuncu görünse de seni asla yanıltmaz. Çünkü o tam göbektedir, oradan dal verir çiçek açar. Nisan, baharların ilkini yaşar. Denizde parlayan güneş noktacıkları gibi, her yanda gözü vardır Nisanın. Bazen bulutlarını toplar, kaşlarını çatar ve bekler. Bazen yeryüzünün sularını sana geri yansıtır, sende olanı sana akıtır. Bazense izin verir, sana sadece izin verir. Oh be demen için, ne güzel bir gün... Nisan rüzgarı sana değmiştir de ondan. Nisan rüzgarı sihirlidir; içinde baharların ilkini taşır.

Dağılan bulutların şekilleri gibidir Nisan. Kendine has binbir parçası vardır. Bundandır ki benim kalbimdeki yeri de özeldir. Bir parçası sana uymasa, öbürü uyar; ama aslında hepsi, bir şekilde ışıklıdır. Çünkü soğuk ve sıcak, gri ve parlak bir aradadır. Hepsidir Nisan, hepsi olabilirsin, hepsi olabilir der gibi. Bir şey demeden bekler, bir bekleyiş gibi ama bir geçiş gibi. Nisan, gibidir ama aslında sadece kendidir. Bu nedenle olacak, insana hep bir şey olacakmış gibi hissettirir. İnsanı da kendine yaklaştırır Nisan. Hele de o ışıklı rüzgarı yok mu, onu bir kere hissettiğin anda için açar. 

Vakit Nisanın ortası. Baharların ilkinin ortasının bile ortası. Bundan olacak Nisan, görmenin ayıdır. Her şeyin olduğu aydır. Her şeyin...

Sen Nisan rüzgarını hiç gördün mü?


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.




Yvaine ile gece oturmalarımız arasındaki benzerlik.

 

Yıldızları ne zaman çok ve bir arada görsem, her seferinde hayrete düşerim. Bunu dün akşam yaşadığımda da öylece kalakalmıştım. Ancak yanımda başkaları varken ve yürürken, belki de doğal olarak :), uzun süre kafamı kaldırıp da onları izleyemem. Tabii, beni tanıyan birisi için yıldızlara olan düşkünlüğüm yeni bir şey değildir ancak öte yandan, insanın büyülenmek için bile durmaya ihtiyacı vardır (yoksa evet başı döner, şşşş).

En son okuduğum kitaptan bir önce okuduğum kitap olan Yıldız Tozu'nun finalinde Yvaine, sarayının en yüksek katından tüm rüzgara inat yıldız kardeşlerini izliyordu. Yazar bu noktada Yvaine'nin düşüncelerini uzun uzun betimlememişti. Hislerini ise ancak dış bir gözlemci gözün görebileceği kadarıyla açıklamıştı: Özlemden gelen derin bir hüzün. Bu beni etkiledi, çünkü muhtemelen, Yvaine'nin bundan çok daha basit ama çok daha derin hissettiğini düşündüm. Kendimi onun yerine koydum belki de. Ne zamandır yıldızları uzun uzun izlemedim, diye düşündüm. Benimkisi nasıl bir özlem acaba... Onları şimdi izlesem, şimdi uzun uzun izlesem, tüm rüzgara ve olası gözlemci gözlere inat, özlemsiz bir hüzünle izlesem... Acaba ne hissederdim diye düşündüm.

Bu düşünce içime işlemiş. Daha yarım hafta geçtikten sonra, bahsettiğim yıldızlı akşamın da etkisiyle, eve gelince ikinci işim (ilk işim üstümü değiştirmekti), bir sarayın olmasa da, evin en yüksek katına çıkıp bir sandalye çekip telefonumu kendimden uzağa koyup ve evet müzik bile açmadan, akşamın geceye döndüğü zamanın rüzgarsızlığından da güç alarak, yıldızları izlemek oldu. Merak ettim; görüş alanımdaki bu yıldızlardan biri, benim kahve bekleyişlerime mektup arkadaşlığı eden kış yıldızım... nerede, hangisi acaba diye merak ettim. Hemen karşımdaydı aslında, biliyordum bunu ama yine de, belki ilginç belki değil, kış yıldızımı bulamadım. Çok sevdiğim o yıldız, diğerlerinin arasında kaybolmuştu.

Uzaklardan gelen bazı sesleri duydum. Bir anlam veremedim, rüzgara karışan seslerdi. Yıldızları izlemeyen insanların sesleri. Bazı geceler, yeryüzü ışıklarını izlerken böyle düşünürdüm. Daha küçükken, çok daha küçükken ve büyürken, hep bunu düşündüm. Bunu o kadar çok düşündüm ki, pek çok satırıma bile bu yansıdı. Yeryüzünün ışıkları yerine gökyüzünün ışıklarını izlemeyi tercih etmek... İşte bu. Bunu düşündüm, bunu tercih eden insanları. Sonra, bir ara, yeryüzünün ışıklarının da yeterince güzel olduğunu itiraf etmek zorunda kaldım. Galiba büyüyorum, diye düşünmüştüm, yoksa alışıyorum mu demeliydim. Bilmiyorum, ikisi de bayat farkındalıklardı ama insan, yolculuğunda böyle bayat farkındalıkları içinde büyütebiliyor tabi.

Şimdiyse benim için ikisi arasında pek bir ayrım yok. Yeryüzünün de, gökyüzünün de ışıkları, onları görebilenler için durup izlenilesidir. Bunu biliyorum, çünkü bunları defalarca yaşadım. Fark ettiğim yeni şeyse şu: Yvaine'de gördüğüm şey. Belki yazarının bile göremediği, evet bu konuda iddialıyım, o şey. Ben yıldızları hep özlem duyarken izledim. Sığınacak kollar aradığımda. Yıldızları izlerken hiç gülmemişim, bunu fark ettim. Hatta ağladım, yıldızları izlerken genelde ağlarım. Bazen çok güzel oldukları için ağlamışımdır. Bazen onlara içimden mektuplar yazıp ağlamışımdır. Bazense, ağlamışımdır. Bu son ağlayışım, ilkti. Çünkü bu sefer yıldızların bana sarılmadıklarını hissettim. Öylece parladıklarını parladıklarını ama bana sarılmadıklarını. Bu beni ağlattı çünkü bunu ilk kez yaşadım.

Bu aslında geçen yaz başlamıştı. Ama çok üzgünüm diye böyle oldu herhalde diye düşünmüştüm. Benden kaynaklı, bu anımdan kaynaklı, bu anımdaki benden kaynaklı. Ondan oldu, kesin ondan; geçince yine sarılacağız ki biz. Sonra araya kış girdi. Şimdi de bahar. İlkbahar ve yıldız dostlarım beni gördüklerine dair bir göz kırpışta bile bulunmadılar. Yüreğime dolmadılar. Bu sefer onlara bir mektup yazmadım. Biliyor musun artık biri bana ''nasılsın'' diye sorduğunda bile anlatacak bir şeyim kalmadığını fark ettim. Ondan mı böyle oldu acaba, ondan mı yıldızlarımla artık sarılamıyoruz ki?

Bence Yvaine de böyle hissetmişti. Zamanla yıldızlarına sarılamadığını. Zamanla, geçtiğini fark etmişti. Yine de yıldızları izlemekten vazgeçememişti. Belki de dış gözlerin onu hüzünlü olarak algılamalarının bile sebebi buydu. Yvaine'nin kabullenmesi. Evet, hoşlansa da hoşlanmasa da ve bazen bu roller değişse de... yeryüzünün ışıkları arasında (bir yıldız) olduğunu kabullenmesi.


bu parçanın her versiyonunu çok severim, evet her.


Yıldız Tozu, Neil Gaiman.


Türkü Söylüyor Otlar (Doris Lessing) | Kitap Yorumu

Yazar: Doris Lessing, Çevirmen: Seçkin Selvi,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitabın ilk bölümünde olmuş bitmiş bir olayın öyküsünü okuyacağımızı anlıyoruz. Kitap bir cinayet haberiyle başlıyor. Rodezya'da (bugünkü Zimbabwe) yaşayan beyaz bir kadının bir yerli tarafından öldürülmesi ortalığı karıştırıyor. Öyle ki, beyaz ırktan insanlar bu olayı kendi egemenliklerine bir çeşit tehdit olarak algılayarak olayı anmaktan bile korkuyorlar. İkinci bölümden itibaren bu sona neden olan olayları en başından itibaren öğrenmeye başlıyoruz. Kitap ırkçılık ve sömürü konusunu arka planına alarak, kendi yaşamını kurma çabasındaki bireylerin toplumun beklentilerini karşılamak için vazgeçtiklerini, ikiyüzlü bir sistem üzerinden ele alıyor. Beyaz adamın kendi kurduğu esir sisteminin içinde kendi ikili çarkının döngüsüne sıkışmış bir esir yaşamı sürüşü, bir kadının varlığının günbegün erimesinin hikayesi üzerinden anlatılıyor.

Mary, İngiliz asıllı Güney Afrikalı bir ailenin kızı. Ailesi de Güney Afrika'da doğup büyümüş olmasına karşın, Mary'nin kökeni olan İngiltere'yi hep asıl memleketi olarak kabul ettiği ifade ediliyor. Çocukluğu fakirlikle, kayıpla ve parçalanmış bir ailenin kavgalarıyla geçiyor. Yatılı okulda geçirdiği öğrencilik yaşamından sonra kendine şehirde bir iş bulup güzel bir hayat kuran Mary'nin yaşamı 30'lu yaşlarına geldiğinde ters yönde değişmeye başlıyor. Yetişkin bir kadın olarak kendi yaşamını kurmuş Mary, toplumun evlilikle temellendirdiği beklentilerine uygun bir yaşam sürmediği için zamanla dışlanıyor ve dedikoduların merkezine yerleşiyor. Çocukluk yıllarında yaşadığı travmalar, ki kitabın ilerleyen bölümlerinde Mary'nin çocukken aile içi istismar yaşadığı fikrine de üstü örtülü bir şekilde değiniliyor, genç kadının sağlıklı ilişkiler kurmasını engelliyor. Ancak her zaman toplumda kendine yer edinmiş ve kalabalıkların arasında olmuş Mary için dışlanmak kabul edilemez bir durum. İnsanların kendisinin bir kusuru olduğunu düşünmemeleri için de karşısına çıkan ilk adamla çok da düşünmeden evleniyor.

Dick Turner çiftçilikle uğraşan yoksul bir adam. Mary'nin şehir yaşamını bırakıp çiftlikte sürdürmeye başladığı yeni yaşamının başlangıçta çok sesli olduğunu görüyoruz. Mary, beyaz bir kadın olmanın kibrini kendi özel yaşamında yaşadığı eksiklik hissiyle birleştirerek etrafındaki siyahi yerlilere karşı acımasızlığa varan bir katılıkla yaklaşıyor. Mary'nin bu tepeden bakışı ve kendini diğerlerinden soyutlama hali yalnızca yerlilere takındığı bir tavır değil; eski yaşamını terk etmesine sebep olduklarını düşündüğü onun dedikodusunu yapan arkadaşları nedeniyle de sadece siyahlara değil, genel olarak herkese sınır çiziyor Mary. Yaşadığı yaşamın yoksulluğu, eşinin pasif bir adam oluşu ve yaşadığı toprakların cehennem sıcakları Mary'nin giderek çevresinden izole bir yaşam sürmesine sebep oluyor. Yeni yaşamının ilk yıllarında Mary'nin yine de çabaladığını görüyoruz. Eşine yaşam standartlarını yükseltebilmeleri için akıl hocalığı yapma girişimleri ve kocasına gerçekten destek olmak istemesi, buna karşın Dick'in de kendi içindeki eksiklik hissiyle tüm bu girişimleri reddetmesi; Mary'nin bu yeni yaşamda bir ışık göremeyip eski yaşamına yeniden başlamak istemesi ama yoksulluk ve sinir harbiyle geçen yılların ondan götürdüklerinin artık şehir yaşamının beklentilerine uymaması genç kadını kendi içinde geri dönülmez bir yola sokuyor.

Çevrelerindeki dünyadan izole bir yaşam süren bu çift, aslında kendi içlerinde de birbirlerinden kopuk, yalnız iki insanlar. Mary'nin bu yalnızlığına ve hayattan gittikçe kopan bağına güç veren tek şey ise yeni yerli uşakları Moses oluyor. Moses, Mary'nin içindeki korkan parçasına dokunan bir adam. Hem bu nedenle, hem de yeniden eve yeni bir uşak bulamayacakları için Moses ile Mary zamanla derinleşen ve zamanla rolleri değişen bir çeşit köle-patron ilişkisi içinde kendilerini buluyorlar. Mary'nin siyah insanlara olan nefreti, Moses ile birlikte kendine karşı olan nefretle yer değiştiriyor. Bu iki karakterin sahnelerini okumak, her ne kadar kitabın sonunu ilk bölümde okumuş olsam da, her nedense bu kitapta Mary'e yönelik gördüğüm tek ışıktı. Çünkü Moses, niyeti ne olursa olsun, Mary'i gören belki de tek insandı. Mary, yalnız bir kadındı. Yalnız başladığı yaşamına, çevresindeki kalabalıkla geçirdiği sosyal yılları olan ilk gençliğinde de devam etti. Dickle olan evliliğindeki izolasyon onun belki de içinde hissettiklerinin dış dünyasında somutlaşmasından ibaretti. Öte yandan Mary ile Dick'in tanışmaları da tesadüfe kayan bir anilikte gerçekleşmişti. Mary, çocukluğunda gördüklerini yetişkinliğinde dış dünyasında kopyaladı. Kendisiyle yüzleşmekten kaçınmak için attığı her adım, onu kendisini görmeye çok daha zorlu yollardan ilerletti. Ta ki geriye tek bir beklentisi bile kalmayana dek.

Kurguya büyük perspektiften baktığımızda ise büyük bir ikiyüzlülük teması görüyoruz. Bunu en baskın olarak gördüğümüz kısım daha kitabın ilk bölümünde karşımıza çıkıyor. Beyaz egemenliğini her şeyin üstünde tutan bu üst kesim; Mary'nin sebebi belirsiz bir nedenle bir siyah tarafından öldürülmesini ve en başta Turner çiftinin birer İngiliz olmalarına karşın bu kadar yoksul bir yaşam sürmelerini kabul edemiyorlar. Hatta bu kabullenmeyi reddediş hali, beyazların cinayete kurban gitmiş bir kadına kin tutmalarına sebep oluyor. Çünkü Mary'nin ölüsü ve Turnerların yoksulluğu, onların egemenliklerinin güçsüzlüğüne bir çeşit ayna oluyor ve beyaz halk, bu aynaya bakmayı ölü bir kadına öfke duymak pahasına reddediyor.

Çiftliği işletmek için gelen genç İngiliz Tony ile kendi bağımsız yaşamını kurma çabasındaki Mary arasında da göze çarpan bariz eş zamanlılıklar var: İkisi de toplumun ikiyüzlülüğünde eriyen beklentileriyle kendine yeni bir yol arayan iki karakter. Bundan olacak, Mary'nin de tutunmaya değer bulduğu son dal Tony idi ancak o dalı yakalayamadan kendi kendisini tüketti. Cinayet olayı ise siyahlar ile beyazların birbirlerine doğrulttukları kamçı-tırpan döngüsüne bir örnekti. Beyaz adamın siyaha yönelttiği kamçı, siyahın beyaza indirdiği tırpan ile şakladı. Bu, insanlığın ikiyüzlülüğünün bir öyküsü. Irklara yönelik, kadınlara yönelik, kitaplarda yazılan yüce erdemlerine ve savundukları ikiyüzlü ideallerine yönelik. Bu kitap, çıkarların ters düştüğü ilk anda insanların bürünebileceği ikiyüzlülüğü anlatıyordu aslında: Toplumdan bireye, bireyden yeniden topluma. Çünkü toplum bireyden, birey ise toplumdan kopamaz. Buna izin de verilmez.

Yazardan okuduğum ilk kitaptı ve çok beğendim. Kitabın ilk bölümünü okurken olayların içine giremeyeceğim galiba diye düşünüyordum ki ikinci bölümden itibaren kitabın nasıl aktığını anlamadım bile. Sanki bir dizinin bölümlerini art arda izlercesine kitabı merak ve ilgiyle okudum. Gerek konunun işleniş biçiminin özgünlüğü ve sürükleyiciliği, gerekse dil anlatımın zengin ve akıcı oluşu, kitabı çok beğenmemi sağladı. Yazar bu kitabı yazarken kendi çocukluk anılarından ve gözlemlerinden yola çıkmış. Ayrıca kitap, yazarın da yayınlanan ilk kitabıymış. Bir ilk kitaba göre gerçekten fazlasıyla başarılı bir kitap. Zaten yazar 2007 yılında Altın Defter isimli kitabıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nü de kazanmış. Yazarın başka kitaplarını da okuyacağım.

Kitaplarla kalın.


Yıldız Tozu (Neil Gaiman) | Kitap Yorumu

Yazar: Neil Gaiman, Çevirmen: Berat Çelik,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Bu, yetişkinler için yazılmış bir peri masalı. Gökyüzünden kayan yıldız Yvaine, duvarın öte yakasındaki peri diyarına düştüğünde ortalık bir hayli karışmıştı. Onu bulmak isteyenler arasındaki üç yaşlı cadı Limlimler, Stornhold'un Bey'i olmak için yarışan ezeli rakip kardeşler ve umutsuz aşık Tristran Thorn, kendilerini bulmacalarla ve kaderin bolca oyunuyla iç içe geçmiş bir maceranın içinde buluyorlar. Kitap boyunca duvarın öte yakasından aşkı için ayrılmış genç Tristran ile akşam yıldızı Yvaine'in başından geçenleri okuyoruz.

Bu kitabı sevmemin başlıca nedeni ana karakterinin bir yıldız olması, evet, itiraf ediyorum! Öte yandan, kitapta bunun dışında da sevilesi pek çok nokta var. Bunların en başında, pek tabii benim için, kitabın dil ve anlatımı geliyor. Tam bir peri dili. Yani, tam bir masal dili. Oyunbaz, ışıklı ve bu nedenle okuru peşinden sürükleyen cinsten. 

Kitabın kurgusu da oldukça yaratıcı. Bu öykünün geçtiği mekan keskin bir şekilde bir duvarla ikiye ayrılmış bir ülke. Bu ülkenin bir yanında sıradan insanlar yaşarken, duvarın öte yakasında cadılar, sihirbazlar, cüceler ve daha nicesini kapsayan perili alem yaratıkları yaşıyor. Hatta bu iki dünya arasındaki sınır olan duvar da insanlar tarafından sıkı bir şekilde korunuyor. Geçiş yapmak kesinlikle yasak. Yalnızca her dokuz yılda bir kez gerçekleşen panayır zamanında iki dünya varlıkları bir araya gelebiliyor. 

Öykümüzün en başında yine böyle bir panayır zamanında genç Dunstan Thorn, perili ülkeden bir güzele kalbini kaptırıyor gibi oluyor. Aradan çok zaman geçmeden sınırda bir notla birlikte bir bebek bulunuyor. Bu bebek bizim ana karakterimiz Tristran. Peri diyarının kanını annesi yoluyla taşıyan Tristran, yıldızını bulmak için öte tarafa geçebiliyor. Amacı kayan yıldızı bulup platonik aşığı olduğu kasaba güzeli Victoria'ya götürmek. Ancak bu yolculuğunda karşılaştığı yıldız toz ve kayadan değil, bir kadından oluşuyor.

Yıldız kadın Yvaine, bir yıldızın uğuruyla yeryüzüne düşüyor. Bu hüzünlü parlak yıldız ile Tristran, tehlikeler ve bir o kadar da lütuflarla dolu maceraları süresince pek çok şey elde ediyorlar. Hem de bir masalın var edebileceği kadar sınırsız pek çok şey.

Kitaba bayıldığımı ayrıca söylememe gerek yok sanırım. Kitabın ayrıca Stardust (Yıldız Tozu) isimli 2007 yapımı güzel bir film uyarlaması da bulunuyor. Şunun uyarısını da geçmeliyim, en başta da yazdığım gibi bu, yetişkinler için yazılmış bir masal; çocuklara uygun değil.

Kitaplarla kalın.


Bir Cadı masalı neye benzer?

 

Bazen kendimi çok güçsüz hissediyorum. Bunun böyle olmadığını bilsem bile, böyle hissetmeme izin veriyorum. Bunun aslında bir his değil de, uyuşuk bir düşünceden geldiğini anlamam zor değil. Yine de, belki de tam da bu nedenle, kendimi ona kolayca teslim ediyorum. Bir akıntıya kapılmak gibi. Ancak buradaki deniz mavi ve berrak değil. Daha çok siyah opal taşlarından oluşmuş gibi. Kara bir cam nehri.

Bundan baya önce, artık yıllar evvel diyebileceğimiz kadar öncesinde mi emin değilim, bir masal yazmıştım. Eğlenceli bir öyküsü vardı. Bu kurguyu ben bulmamıştım. Bu nedenle yazarken de onu ben yazmışım gibi değil de, beğendiğim bir şeyi sevdiğim birine anlatır gibi sana anlatmıştım. Bu masalı bu şekilde anlatmayı sevmiştim. Birine anlatmayı sevmiştim.

Bu masalı ilk kez anlattığım o yazımda aslında böyle düşünmemiştim ama yine de, onu sözlü dile yakın bir şekilde ama edebiyattan da kopmadan yazmak, bana iyi gelmişti. Bahsettiğim masal, sildiğim yazılarımın arasında eriyip gitmişti. Ancak iyi haber! O masalı sonradan şurada yeniden yayınladım. Ne tuhaf, ben masalı 2023'te yazdığımı düşünüyordum; oysa daha 2024'te yazmışım. Bir yıl fark bile aradan geçen zamanı hesaplarken ''yıllar önce'' ifadesini kullanma durumumuzu etkileyebilir. :)

O masalı ilk kez dinlediğim videoda ne duymuştum acaba? Hayatımın bir noktasına işlemiş miydi güzel meslektaşımın söyledikleri? :) İnanın hiç hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, açılımı yapan kişinin örnek vermek için anlattığı bu masal. O da çok eskiden okuduğu bir masal olduğunu söylemişti. Acaba hangi kitaptan okumuştu... Bunu belirtmiş miydi, yoksa o da bunu unutmuş muydu anımsamıyorum. Öte yandan bu durum, masal türünün doğasına uygun bir aktarım olmuş değil mi? Benim başkasından duyduğum bu masal, dilden dile sana ulaştı bile sevgili okur.

Masalları tam da bu yüzden çok severim. Anlatıldıkları için. Anlatılmaya açık oldukları için. Sana, alan bıraktıkları için. O alanda kendi düş gücünle masalı besleyebilme imkanın olduğu için belki de.

Masalı şimdi uzun uzun bir baskı daha yazmayacağım ancak, üstünden geçersek... Masalda bir çiçeği arayan iki şövalye vardı. İçlerinden birisi onu yetiştirmeyi kabul etmişti. O orman, büyülü bir ormandı ve uzun zamandır kimse o ormandaki bir şeye emek vermeye gitmediği için, her yer her yerdeydi! Yabani otlar ve çalılar toprağı çepeçevre sardıkları gibi, uzun ve heybetli ağaçlar da gün ışığının toprağa ulaşmasını engelliyordu. ''Burada hiçbir zaman büyülü bir çiçek yetişmedi ve yetişemez!'' demişti Bilge Ağaç kesinlikle. Şövalye bunu kabul etmedi. Koşulları değiştirdi. Yabani otları yoldu, çiçeğe yer açtı. Onun gün ışığını tadabileceği bir konumu var etti. Sonra da... bekledi bekledi.

Beni bu masalda en çok etkileyen şey, onu sana anlattıracak kadar etkileyen şey neydi diye düşünüyorum sevgili okur. Biliyor musun, bu masalı hiç unutmadım. Hatta arada aklıma geldi. Bu nedenle ikinci bir bölüm bile uydurmuştum, aman yazmıştım. Çünkü merak etmiştim. Şövalyenin çiçeğini merak etmiştim. Hem de çok! Hatta itiraf etmek gerekirse bu masalda beni en çok heyecanlandıran şey buydu: Bu çiçek neye benziyordu?

O çiçeği hiç görmedim. Göremedim mi acaba diye düşünüyorum. Ama hayır. Kendimi bir karaktere dönüştürüp Büyülü Orman'a girdiğimde ve hatta bir Cadı kılığında Bilge Ağaçla konuştuğumda bile, o çiçek aklımdan uçtu gitti. Oysa o masala dair en çok merak ettiğim şey, çiçeğin şekliydi! Böyle düşünmüştüm. Şövalyenin çiçeği acaba nasıldır, diye düşünmüştüm. 

Cadı da en çok bunu merak etmişti. Bunu biliyorum, çünkü onu bana tarot yorumcum anlatmamıştı. Onu bana, kimse anlatmamıştı. Cadı'yı sana ben anlattım. O sadece merak etmişti. Karanlık bir ormanın ışık alan köşesinde sıradan bir çiçeğe emek veren bu şövalyenin inandığı büyüyü... İşte, Cadı sadece bunu merak etmişti. Çünkü evet, o da aynı büyüden yapmak istiyordu. 

Sıradan bir çiçeğe büyü katan nedir; işte Cadı'nın merak ettiği buydu.

(Benim de.)

Dün gökyüzündeki bulutları gördüğüm ilk anda, fotoğraflarını çekmek istedim. Ancak evler o kadar çirkin ve elektrik telleri de bir o kadar sinir bozucuydu ki... bulutların tek başına parladıkları bir anı yakalayamadım. Kendimi eğip bükmeyi göze almak güzel bir şey gördüğüne karar vermiş benim için kuşkusuz en kolay şeydir. Öte yandan bunu yaptığımda bile oradan buradan çirkin bir beton parçası kadrajımda bitmişti. Ah... bundan nefret ettim!

Yine de, bulutlar akşama kadar parladılar. Benim onların fotoğrafını çekmemi beklediklerini sanmasam da, parladılar parladılar. Ben de dayanamadım, bir fotoğraflarını çektim. Aslında birkaç. Ancak, ah biliyorsun işte şu çirkin beton parçaları! Bence fotoğraftaki tüm büyüyü bozdular. Evet, ışıltı büyüsünü. Yine de, içlerinden birindeki ışıltı büyüsü baskındı. Daha baskın olan bir başka fotoğrafı da görmüştüm ancak, şu sinir bozucu beton parçaları... 

Işıltı büyüsü. Bu benim en sevdiğim büyüdür! Bu büyü, Dünya'nın her köşesinde açık açık kendini gösterir. Heyecanlanmayı unuttuğunu iddia eden bir Cadı'ya bile, evet öyle. 

Cadı ile Şövalye'nin yolları ayrıldığında, Cadı'nın nereye gittiğini merak ettim. Acaba Cadı, Şövalye gibi kendi çiçeklerini yetiştirmeye mi karar vermişti? Yani işte bilirsiniz, büyüsüz çiçekler yetiştirmek. Bu, Şövalye için yeterince heyecan verici görünüyordu. Öyle ki, bunu Cadı bile anında görmüştü. Belki de imrendiği buydu. 

Cadı, bisikleti Tin Tin'e hangi ülkenin koordinatlarını fısıldamıştı bunu düşünüyorum. Büyülü Orman'dan bir süreliğine ayrıldığı bir gerçek. Belki de kara cübbesini bile çıkarmıştır. Bu, onun gizlenme büyüsüydü, ancak Şövalye'de işe yaramamıştı. Yoksa yaramış mıydı... 

Neyse! Bunu merak etmiyorum. Cadı da merak etmemişti, biliyorum. Acaba Cadı, Bilge Ağaç'ın onu şefkatle azarladığı gibi, neyi bekliyordu bunu sorguluyorum. Cadı üzgündü. Acaba neden üzgündü, bunu anlamaya çalışıyorum... Çünkü Cadı, yıldızları izleyemiyordu bunu biliyorum. Çünkü 2. bir kendi uydurma bölümümde buna yer vermiştim ancak yayınlamamış olmalıyım! O bölüm fazla iyi değildi ve evet blogda devamı gelmeyecek. Bu kurguyu yazmayı gerçekten çok isterdim! Ancak, bu kurguyu ben uydurmadım; yalnızca işte bir yerde duydum ve anlattım. Tamam, sonradan laf lafı açtı ve devamını getirdim ancak... Ben Cadı'nın öyküsünü uydurdum, Şövalyelerinkini değil. O halde, ben, Cadı'nın öyküsünü yazma hakkına sahip miyim?! Oyyy - aman - oh may gadnıs.

Cadı, yeterince iyi olmamaktan korkmuyordu. Tamam, bir itiraf, sihir yapmak konusunda pek de iyi sayılmazdı... Şeyyy, bu aramızda kalsa olur mu?! Yine de, bunu da dert etmezdi. Cadı böyle şeylere takılmaz. Çünkü o, ne olursa olsun bir cadı.

Cadı'nın bir adı bile yoktu. Çünkü o bir masal karakteriydi ve masallarda cadıların genelde bir adı olmaz. Olsa bile, bir önemi olmaz değil mi? Acaba Cadı, böyle mi düşünmüştü? 

Zaten bir önemi yok...

Ne hazin. Cadı çok yanlış düşünüyor.

Cadı'yı bir ağacın tepesinde, aman işte dalında, görüyorum. Yanında yeniden bir süpürgeye dönüşmüş eski bisikleti Tin Tin de var ve yeniden aslında olduğu şey olduğu için halinden memnun. Cadı, ağacın gövdesine başını dayamış ve uzaklardaki bir yeri izliyor. Acaba gökyüzünde yıldızlar var mı bunu görmeye çalışıyorum. Aslında parıltılı bir şeyleri gözümü kısınca hayal meyal seçebildim ancak net değil... 

Cadı nasıl hissediyor bilmiyorum. Ona bu kadar uzaktan bakarken, ifadesini seçmek mümkün değil. Zaten o bir Cadı, bunu asla anlayamazdım. Şimdi de sırtını ağacın kalın gövdesine dayadı. Ağaç eğer ki Bilge Ağaç olsaydı, dikkatsizliği için Cadı'yı şefkatle paylardı. Ancak bu masalda bir Bilge Ağaç yok. Sadece Cadı var ve tabi ki süpürgesi Tin Tin.

Bu başka bir masal olmalı. Ve işte Cadı, bir ağacın dalına tünemiş, bu masalı izliyor.

Yoksa gözlüyor mu?

Cadı... Bu masalın başrolü sensin. Seni destekliyorum!

(Cadı gülümsedi mi ne! Çok hafifti. Çok hafif bir tebessümün izi. Belki de gecenin rüzgarı beni yanıltmıştır. Ama hayır... gördüm. Cadı, beni izliyor!)

Böööö.

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Çok daha büyülü bulutlarım var ancak ben seninle,
büyüsüz bir bulutu paylaşmak istiyorum sevgili okur.


Popüler Yayınlar