Eski Mutluluk Yazıları #2


(21.04.22)

Mutluluk bitter çikolata yemek gibi bir şeymiş. Başta ''neden sütlü çikolata yok ki evde'' diye burun kıvırsan da, ağzına aldıktan sonra tüm önyargıların yerle bir olurmuş.

Mutluluk sıkılacağını düşünüp okumayı erteledikçe ertelediğin bir kitabı okurken hızını alamayıp notlar alma aşamasına geçecek kadar kendini kaptırarak okuma yapmak gibi bir şeymiş. 

-kısa bir mola-

Neymiş; önyargılar ışın kılıcıyla, hayır hayır hayır, deneme yapmanın keskin kılıcıyla alt edilip geçilip gidilmesi gereken bir şeymiş.

-mola sonu-

Mutluluk kötü geçeceğini düşündüğün ve grilerin birbirine karıştığı, bulutların iç içe geçmekten ayırt bile edilemediği bir gökyüzünün hakim olduğu bir günde dışarı çıkıp yeşillerin birbirine karıştığı ağaçlarla bezeli bir yola sapmak ve öylece yürümek gibi bir şeymiş. Birkaç saate de bulutlar dağılırmış zaten. -ve gerçekten de dağılmış.-

Mutluluk beklemediğin anda çat kapı ziyaretine gelen ilham perilerini içeri buyur etmek gibi bir şeymiş. ''Ama evde de bir şey yok ki,'' demene bile gerek kalmadan üstelik. Çünkü bilgisayarın hali hazırda açıkmış. Word belgesi açıp evrenin sonuna kadar yardırıp gidebilirmişsin gönlünce. -ilham perileri bu sefer gücenip gitmediler de, uzun zamandan sonra öykü yazmaya başladım, şükür.-

Mutluluk mutlu olmayı iş (kılış) fiillerinde arayan bir dünyalının, aslında durum ve oluş fiillerinin de mutluluk verebildiğini fark etmesi gibi bir şeymiş. -bakın, bu etkinlik başladı başlayalı 'elle tutulur' yani bir iş bildiren eylemlerden bahsetmiyorum. varsa yoksa çiçek böcek dağ taşın özne olduğu durgun eylemler. çünkü öylece gerçekleşen şeyler beni mutlu ediyor-muş.-

Mutluluk farkına varışların toplamı gibi bir şeymiş. Örneğin, cümlede vurgu konusunu kağıt ve wordden hayata taşımayı öğrenmeye -en azından- istekli olmak gibi bir şeymiş. Çünkü kelimenin yeri değişince cümlenin etkisi de değişirmiş. -örneğin; Okula dün gittim'' cümlesinde vurgu dün kelimesiyle zamanda yani zarf tamlayıcısındayken; ''Dün okula gittim'' cümlesinde okula kelimesiyle mekanda yani yer tamlayıcısında, gibi.- 

Tam bu noktada gözüme çarpan başka bir cümle var: 

''Seni heyecanlandırıp mutlu eden şey ne?'' cümlesi ile

''Seni mutlu edip heyecanlandıran şey ne?'' cümlesinin

sen de bıraktığı etki aynı mı? Bende değil de...

Mutluluk tatlı bir müzik eşliğinde dans etmek gibi bir şeymiş.


Küçük Cadı Kiki.


Yıldızlarımda bizi görüyorum.


Her şey zamanında güzel. Bu sözü insanların söylediği şekilde olmasa da, kendi verdiğim anlam perspektifinde anlıyorum. Önceden, zamanı tutmak isterdim. Deneyimleri, insanları. En çok da o deneyimler ve insanlardaki beni.

O anları yeniden yaşama arzum olmasa da, o anlardaki beni tutmak isterdim. İlk kez kalbimin attığı andaki saf halimi mesela, o halimi çok uzun bir süre hiç bırakasım gelmemişti. Diğer yandan arkadaşlıklarım, hayır dostluklarım. Onlarla olan dünyanın en basit anları. Ah... Saatlerce konuşurduk. Ben, yine birileriyle saatlerce konuşurum tabi. Biliyor musun, her şey hakkında, kişiselden evrensele bilgim ve ilgim dahilindeki her şey hakkında saatlerce konuşabilirim (ve konuşurum). Allah bana bir çene vermiş, neyse. :)

Babamla bile son buzlarımız bu nedenle eridi. Gündemden, inanmayacaksın belki veya belki de inanırsın, felsefi ve psikolojik pek çok şeyden, toplumsal konulardan konuşmak istedim. Babam iyi bir dinleyici. İlginçtir hayatımda beni hep iyi dinleyiciler bulmuştur. Zaten başka özelliklere sahip insanlar benim çenemi çek- ah hayır, bence konuşmalarım ilginç, çünkü bana aitler.

Belki de anları tutma kaygım da bundan ileri geliyordu. Özgün oldukları için. Şimdiki bakış açısı değişikliğimin ve aslında buna bağlı olarak en çok da bu duruma karşı geliştirdiğim his değişikliğimin sebebi de bu olmalı: Geçmişteki her an, kendi şimdisini zaten yaşıyor.

Hadi bir dene, sevgili okurum, geçmişteki bir an'ına git. Direkt anı demiyorum ama bak, an diyorum. Sen anları mı anımsarsın, anıları mı? Ben bazen, çok alakasız anları toplaya toplaya anılarımı anımsıyorum. Tabi zamanla tüm bu anlar hızlandırılmış videolar gibi aklımda beliriyor ama yine de oradalar. Hatta bazen, karşımdaki kişinin mimiklerine kadar. Bunu anımsayan birisinin unutması zaten zordur biliyorsun. Belki de böyle düşündüğüm için zordu.

Oysa geçmişteki her an, kendi şimdisinde zaten var.

Gelecekteki her anın da olduğu gibi.

Sadece, gelecekteki anlar tam oluşmadı. Buna özel olarak ilgi duyuyorum diyemem. Ama yönümü o tarafa çevirdiğimi söyleyebilirim ve bunun kalbimi aydınlattığını.

Geçmişteki anlar artık kalbimi aydınlatmıyor. Bir şeyin kalbimizi eskisi kadar aydınlatmaması aslında her zaman kötü bir durum değildir bence. Uzak yıldızları düşün, küçüklerdir ve yakın yıldızlara göre fazla parlamıyor gibi gelirler. Ama yıldız uzak bile olsa, bir yıldızdır yani alev topudur ve karanlıkta parlar. 

Yıldızımda, yıldızlarımda, artık benden bağımsız olan diğer şeyi veya şeyleri değil de, bizi görüyorum. Yıldızlarımızda sadece deneyimlediklerimizi görürsek, üçüncü bir göze dönüşürüz, bir bilince. Oysa o deneyimlerdeki beni veya seni veya onu değil, tek tek değil, ''biz'' olgusunu görürsek, işte o zaman o yıldız ve yıldızlar bizi de kapsar ve evet, karanlıkta kalmayız.

İnsan, bir yıldızın içinde yaşamalı. Veya belki de zaten öyledir. Belki de kalbimizde parlayan ışıklar kadar parlak bir yıldızız. Bunu anladığımız kadar.

(23.05.26)

 



Kediler gibi sevmek.


Kediler gibi sevmek. Bunun üzerine düşünüyordum. Bu söylemi her dile getirdiğimde yüzümün aydınlandığını hissediyorum. Sanki... Sanki, uzun zamandan sonra ilk kez gerçek, sahici ve anlamlı bir şeyi, içimdeki bir rengi keşfetmişim gibi bir his.

Kedi metaforu aslında çok uzun zamandır hayatımda olan bir şey. Bunun nasıl başladığını anlamak için, sanırım evet yine, çocukluğuma gitmeliyiz. Kedilerle ilk tanışmamız nasıl oldu orasını tam anımsayamasam da, onların zihnimdeki ilk fotoğrafı büyük anneannenin evinin terasında geçirdiğim zamanlarda çekilmişti. Hatta acaba bunu uyduruyor muyum, yoksa gerçekten küçük Ben o anı benim için yıllar boyunca saklamış mı diye teyzeme de sordum. Evet! Yaşasın ki doğru anımsıyormuşum. O teras kedilerin sevdiği bir mekanmış.

Kediler deyince aklıma mutluluk geliyor. Ve eşsiz bir an. Ben İzmir'de doğdum büyüdüm (inşallah burada ölmem amin). Buraya kar falan yağmaz. Yağarsa da yağmurdan hallice yağar. Ancak yaşamımda sadece tek bir kere lapa lapa kar yağdığını, yine hayal meyal, hatırlıyorum. Çok çok çok çok çok küçüktüm. Buna rağmen, belki de fotoğrafımdan aldığım destekle, o anı anımsıyorum. İzmir, Neptün'e benzeyen bir yer. Tabii Neptün pis kokuyor mu bilmiyorum. Aynı zamanda yağmur yağınca taşkınlar oluyor mu onu da bilmiyorum... Ama evet, ilginç bir şekilde İzmir ile Neptün birbirine benziyorlar sanki. :) Bu nedenle de buraya kar yağmıyor. Küçükken yağan o lapa lapa karı neyse ki değerlendirmişim ve bir kardan adam yapmışım. 

Acaba o günkü Ben ne düşünmüştü? Sanırım düşünmemiş, sadece mutlu olmuş ve heyecanlanmıştı. Biliyor musun küçük Ben'i çok seviyorum. Şimdi burada olsa onu mıncırırdım, ona sarılırdım ve ne anlatacak bana onu dinlerdim. Ben küçük çocukların konuşmalarını dinlemeyi çok seviyorum. Galiba kendi yaşıma yakın bulduğumdan hahahahahh neyseee. Ama sonra annesiiii diye geri gönderiyorum. Bizde böyle. Yine de küçük Ben usluydu diye anımsıyorum. Sadece çeneliydi. Hem de gerçekten çeneliydi :).

O fotoğrafta kediler yok. Veya, bence, o fotoğraftan iki tane çekilmiştim ama elimizde biri kalmış. Çünkü ben çok net bir şekilde o günkü fotoğrafı anımsıyorum: Ben, kardan adamım ve kediler. Ya da... eğer ki ortada somut bir fotoğraf yoksa, gözlerim gerçekten güzel bir fotoğraf çekti ve bu nedenle onu hiç unutmadı. İşte, kedilerle o yıllarda tanıştığım aklımda. O mutlu günüm ise çok net aklımda. O gündeki sevincimi, kedilerle paylaşmıştım.

Kedilerle olan bağım ergenliğimde de devam etti. Kedi metaforumun o yıllarda şekillendiğini sildiğim ve artık olmayan bir yazımda bahsetmiştim. ''Kendimi bir sokak kedisine benzetiyorum...'' Gerçekten de benziyorum bu arada. :) Konumuz her mecazlı anlatımımı uzun uzun açıklamak değil, bu nedenle kedilerle olan zihinsel temasımı açıklayacak kadarına dokunuyor ve geçiyorum.

Kedilerle olan diğer bir temasım gece oturmalarımda yaşanmıştı. Artık ergenliğin ötesinde, genç yetişkinliğin en başındaydım. Ne yapacağımı, değil bu dünyadaki, bu evrendeki yerimi uzun uzun ve dramlı dramlı sorguluyordum. Sonra, onları gördüm. Önce birini, az sonra öbürünü. Sessiz ve insanı bunaltmayan yaz gecelerinden biriydi. Ortamda yalnızca ben, yıldızlar ve kediler vardı (sonradan merakına yenilip ortaya çıkan Ay var mıydı tam anımsamıyorum). Kediler tıpkı Ornitorenk Perry gibi bir ajan edasında gecenin içinde ilerliyorlardı. Bu bana başta çok ilginç, sonradan çok komik geldi. Bir yerde duruyor, sonra hızlı hızlı yer değiştiriyorlardı. Zihnimin bir köşesine bunu not aldım. Baş karakterinin bir kedi olduğu bir hikaye yazmayı tüm ruhumla istedim (hala yazmadım...).

Ne yazacağımı bilmediğim ama bir şeyler anlatmak istediğim (özellikle) gecelerde, imdadıma yayınladığım son kurgu yetişti. Ne anlatmak istediğimi bilmediğim için anlatmak çok daha fazla keyifliydi. Sonra, hikayede boşluklar oluştu. Üstelik bu imgesel öykünün bile kaldıramayacağı derin yarıkların meydana gelme tehlikesi baş gösterdi. Tam o sırada, hikayenin eski bölümlerinde bir küçük dokundurduğum, kedi imgesi imdadıma fiziksel varlığıyla yetişti. Kedi, sevginin sembolü oldu. Aradaki boşluğu dolduran bir gerçek.

Kedilerin nasıl sevdiğini düşünüyorum. Özellikle de sokak kedileri, gerçekten yaşamı tanıyan kedilerdir. Onlar kolayca kendilerini sevdirirler ancak iş birini sevmeye gelince, pek oralı olmazlar. Sevdiklerindeyse yolunu gözlerler. Hatta kendi kendilerine sana gelir, üstüne sırnaşırlar. Sana hediyeler getirirler. Bazen bir yaprak, oyuncak veya böcek? :) Onların, yani işte kedilerin, sevgi dili paylaşmaktır. Onlar gördükleri, bildikleri, sevdikleri şeyleri, sevdikleri kişilerle paylaşırlar. Bu, benim sevgi dilime birebir uyan bir şey.

Ben paylaşarak seviyorum. Hatta birini sevmişsem, bazen malesef orantısızca, her şeyi ona akıtıyorum. Yapraklar gibi, parıltılı nesneler gibi... herkesin değil, bazı kişilerin görebileceği bir sürü değerli şeyi bir anda akıtıyorum. Sanırım beni ''cırcır böceği kız'' yapan da bu. Paylaşmaya olan açlığım ve tutkum. Ölçü kaçınca bu durum açlığa dönüşüyor ve bu, yıkıcı bir şey bunu biliyorum. Oysa merkezde kendim kalırsam, bu, tutku gibi. Beni de, çevremi de aydınlatıyor. Bazen, bazı kırgınlıklarım bunu bastırmama neden oluyor. Sanıyorum ki, beni kıran bu sevgi dilim. Ama hayır, beni kıran... kaçmak saklanmak falan.

Ve aslında en önemlisi de, bence... kediler yoğun değil, sürekli seviyor gibiler. Bir anda değil, zamanla seviyorlar. Bu da bana daha gerçek geliyor. Onlar zorlanamazlar ve kimseyi de zorlamazlar. Onlar özgürdür.

İşte, kedilerin sevgisi bana böyle ilham verdi. Artık sıkça kullanacağım bir ifade olarak lugatımda bulunuyor. Kediler gibi sevmek...

Kediler gibi seviyorum!

(12.02.26)


Her Çocuğun Bir Yıldızı Var, Mustafa Ruhi Şirin,
Çizer: Serap Deliorman


Sevmek.

 

Bir şekilde bir yolu bulunur. Bu benim bu yaşımda ilk kez öğrendiğim bir cümle. Öğrenmenin doğru kavram olduğunu düşünmesem de, doğru olmasını umuyorum. Öğrenme, yaşantı temelli istendik davranışları ifade eder. Oysa ben bu cümlenin ne yaşantı temelinde, ne istendik davranışında (ucundan biraz) olduğumu sanmıyorum. Yine de bu cümleyi kurmayı öğrenmenin ilk adımını o cümleyi kurarak atmış olabilirim. Bu, kendiliğinden gerçekleşti. Oysa yalnızca falı için Türk kahvesi yapıyordum ahhahahah.

Çocukken teyzemin arkadaşlarına ilgiliydim. Teyzem bana hep, kendi dünyası olan bir insan gibi gelirdi ve o dünya bana değme mesafesindeydi (çünkü çocukların henüz bir dünyası yoktur, sadece kendileri vardır). Bu nedenle ben de istemeden bile olsa onun gözlemcisi olmuştum. Çocuklar bir modele ihtiyaç duyarlar, onun gibi. Pelin ablayı anımsıyorum. Bir anda aklımda biten Pelin ablayı. Sana P. abla diyerek geçmek istemediğim, çünkü yine ismini ve bana bu ismi sevdiren enerjisini anımsadığım Pelin ablayı.

Onu düşünüyorum. Çocuk beni çeken yanlarını. Teyzemin arkadaşları içinde en çok ilgimi çeken olmasa da (en çok ilgimi çeken ismi nedeniyle D. ablaydı ve aslında görünümünü de anımsamıyorum - merak et ismini :), enerjisini, varlığını yansıtma biçimini en çok kendime yaklaştırmak istediğim Pelin ablaydı. Sanırım ismini sevdiğim kişilerin ismini paylaşmak hoşuma gidiyor. Bir çeşit ferah rüzgar etkisi veriyor bana. O isim, o ismi taşıyan kişinin varlığımdaki yeri gibi hissettiriyor: Yani onu sevdiğim için, ferah.

Pelin ablanın kısa saçları olduğunu hatırlıyorum. Uzun olduğu anlar vardıysa bile, kısa saçlı hallerinin daha çok o gibi olduğunu ve çevremde saçlarını o kadar kısacık saçlı kullanan kadın olmadığı için bunu ilginç ve ona çok uyduğu için güzel bulduğumu. Gözlüklerini ve gülümsemesini anımsıyorum. Sanırım gülümsemesi bana güven veriyordu. Çünkü özel olarak tek tek herkese uzanan bir gülümsemeydi bu. Merak ediyorum da kendisi bu satırları okusa acaba ne hissederdi? Biri benim gülümsememi bu kadar derinden hissetseydi sanırım çok mutlu olurdum, neyse.

Pelin ablayı kitap okurken gördüğümü anımsamıyorum ama tam olarak kitap okuyan biri gibi hissettiriyordu. Öyle görünüyordu demiyorum, öyle hissettiriyordu. Sakin bir enerjisi olduğu için mi, yoksa instagram popülerleştikten ve ben artık daha büyük olduktan sonra onun paylaştığı ve başka kimsede görmediğim alıntılar nedeniyle mi bilmem, o çok bilgili gibi ama bu bilgi sanki varlığından geliyor gibi görünüyordu. Onu şimdi anlatma nedenim de sanırım bu: Bu duru enerjisi. Üstüne yapışmayan, üstünden akan ve bu nedenle de o kendinde ne yapsa, ne giyse, ne taksa, saçlarını nasıl kestirse, ne okusa, ne paylaşsa, ne konuşsa, o gibi duran enerjisi. Sanırım buna özeniyordum. Buna gerçekten çok özenmiş olmalıyım.

Bir insan kendini nasıl sever, diye düşünüyordum. Sonra aklıma birini nasıl sevdiğim, sevmek istediğim, sevme, sevmeye direnme ve sevmeyi bırakma hallerim geldi. Acaba ben birini hiç gerçekten sevmedim mi diye düşündüm. Sevgi neydi? Ben kendimi çarpık seviyorum buna şüphe yok. Tutarlı bir sevgi değil. Bir gün var, yarın belki yoktur. Ya da belki de hep var, evet öyle; ama bugün gösteririm, yarın göstermem. Çünkü ben böyle sevildim. Bu benim bahanem mi olmalı, hayır. Zaten değil de; yine de, ben kendimi böyle sevmeye alıştım. Bu benim suçum olmasa da, bunu devam ettirmek benim sorunum olur.

Sonra aklıma, tam da kahvem kaynarken o geldi. Pelin abla. Onun bir şeyi severkenki doğallığını düşündüm. Buna şahit olduğumdan bile değil de... Onda çok doğal duran şeyleri. Çok doğalca sevdiği şeyleri. Onun ettiği bir iltifat da gerçek bir iltifat olurdu; bunu bilir ve hissederdim. O nasıl sever bilmiyorum ama onu anımsamamın nedeni muhtemelen, ondan yansıyan doğal hali hatırlamamdı. Doğal bir hal. İnsanın kendi gibi olması da böyle bir şey olmalı. Başkasında insanların eleştirebileceği (sanki hakları varmış gibi), onda eleştirilmez şeyler gibi mesela. Öyle bir hal, öyle doğal bir enerji. Çünkü öyle kendi. En azından ben onu böyle anımsadım. Bu yönüyle, bende bıraktığı izle anımsadım. Belki de şimdi bunlardan çok uzaktır, bilmiyorum.

O, kendini sevmek üzerine düşünmüş müdür bilmiyorum. O, kendini sevmek üzerine düşünecek biri miydi emin değilim. O, birini sevmek üzerine düşünmüş müdür; bu konuda çekimserim. O, sevgiyi öylece deneyimlemiş midir; evet. Onu tanımasam bile, artık yıllar sonra onu tanımadığımda bile, evet derim.

(04.06.26)




Güneş ile Ay.


Bir varmış bir yokmuş... Zamanın başlangıcından çok öncesinde ışık, bu dünyaya ulaşmazmış. O zamanlarda bilinen uzay, derin uykudaki bir okyanusmuş. Bu okyanusta yüzen galaksiler, gezegenler ve uydular yıldızlardan bihaber yaşarlarmış. Hiçliğin bile uyuduğu bu evrende bilinmeyen uzayın ışığını düşlemek imkansızmış. Çünkü ışık yalnızca, uyuyan yıldızların göz kapaklarının altındaymış. 

Bir zaman geçmiş, ne kadar olduğu bilinmez, bu sessiz okyanus titremeye başlamış. Derin uykudaki yıldızlar sessizliğin içinde bir anda var olmuşlar. Işık, galaksileri görünür kılmış. Gezegenler ve uydular dengelerini sağlamak için dönmeye başlamışlar. Dönerlerken etraflarını görmüşler. Bazı gezegenler halkalarına hayretle bakmış, bazıları uydularına bir yaklaşmış bir korkup kaçmış. Sonsuz karanlığın bir anda aydınlandığı bu bilinen evrende Ay, kendi varlığına yabancıymış. Çünkü o, ne gezegenlerin renklerine ne de yıldızların ışığına sahipmiş. 

Solgun Ay, içinde derin bir boşluk hissediyormuş. Bu yalnız delikanlı tüm sonlu evrendeki sonsuz karanlığına hapsolduğunu hissetmiş. Kendi şeklini bile seçemiyormuş. Yerkürenin etrafında dönen taştan kütlesiyle uzaklara gitmenin hayalini kurmuş. Onun bu hali Samanyolu'nun en güzel ve en parlak kızının dikkatini çekmiş. Solgun Ay'ın herkesten sakladığı özlemini ona baktığı ilk anda görmüş. Ay bundan bihabermiş. Uzak yıldızlarla şakalaşıyor, gezegenine bir yaklaşıp bir uzaklaşarak deniz ve okyanusları sinirlendiriyormuş.

Güneş meşgul bir yıldızmış. Isıtması ve aydınlatması gereken tam dokuz gezegeni varmış. Bir bakıma tam dokuz boğaz onun ışığına bakıyormuş... Güneş sorumluluklarını bırakamazmış. Tüm gün çalışan Güneş, geceleri yorgun argın sessiz karanlıkta uzak yıldızları izliyormuş. Ondan uzak olan kardeşleri yüreğinde ince bir sızı bırakıyormuş. Solgun Ay'ın sessiz bakışlarında gördüğü o hüzün, Güneş'in en derinden tanıdığı hismiş. Böylece Güneş, işinin daha az olduğu zaman olan geceleri Ay'ı göz ucuyla izlemeye başlamış. Onun kraterlerinin şeklinde dolaştırmış titrek ışığını. Önce ürkekçe, sonra gittikçe kabaran bir merakla. 

Ay, Güneş'in ışığının değdiği yüzeyinde sıcaklığı ve varlığını hissediyormuş. Bu ışıkla parladığı gecelerde yerküre de karanlıktan kurtuluyormuş. Ay Güneş'in ışığından çekiniyormuş. Bu nedenle yüzünü ona tam döndüğü zamanlar sınırlıymış. Böyle nadir günlerde Ay, Dolunay haline geliyor ve aşkın sonsuz ışığıyla parlıyormuş. Bundan olacak onu en çok da o gün hayranlıkla izliyormuş yerkürenin varlıkları. Böyle zamanlarda ya huşuyla doluyor, ya da korkuyorlarmış. Böyle zamanlarda ya en derin korkularını kusuyor, ya da sevgiye sarılmaya hazır hissediyorlarmış. Yerkürenin varlıkları bile Güneş ile Ay'ın ayda bir buluşan gözlerinin aydınlığından hem çekinir, hem de büyülenirlermiş.

(04.03.26)


Güneş ve Onun Çiçekleri, Rupi Kaur.


Japoncaköpüklübaloncukyacası.


Küçükken balıklarım vardı. Japon balıkları. Taa Japonyalardan kalkıp da, işte yüzüp de, küçük bir akvaryuma gelmeyi niye kabul etmişlerdi bilmiyordum. Onlara bir şeyler anlatır mıydım emin değilim; ama onların bana bir şeyler anlatmadığına eminim. Belki de kendi aralarında fısır fısır konuşuyorlardı da ben onları anlamıyordum. Çünkü balıkça bilmiyordum. Hele de Japoncabalıkçası! Belki de köpükçe konuşuyorlardı. En olmadı baloncukyaca. Japoncaköpüklübaloncukyacası!

Onlara dair pek bir şey hatırlamıyorum açıkçası. Hatırladığım şeyler sırasıyla: Güzel renklerinin olduğu, aralarına beni almadıkları ve bir anda kayboldukları. Bir gün içlerinden birinin karnı şişmişti. Ben de tabi bebek balıklarım olacak sanmıştım. Bebek balıklar ağlar mıydı? Ne kadar küçük olurlardı? Bilmiyordum. Ama bu bana pek inandırıcı da gelmiyordu. Çünkü hiç bebek balık görmemiştim. Zaten ortada bebek balık da yoktu. Balığım iki kez yem yemiş. Bu yüzden ölüyormuş. 

Bir gün eve geldiğimde onları görememiştim. Nerede olduklarına dair de mantıklı bir açıklama alamamıştım. Yoksa Japonya'ya mı dönmüşlerdi? Hayır, keşke öyle olsaydı. Çünkü bana öldüklerini söylemişlerdi. Evet, dördünün de. Bir çocuk olduğunuzu düşünün. Evet sadece bu kadar. Bunu düşünseniz yeterli. O an ne hissettiğimi uzun uzun anlatmam gerekmez. Sonra nasıl öğrendim bilmiyorum ama aslında hepsinin değil birinin öldüğünü öğrenmiştim. O an ne hissetmiştim acaba? Hatırlamıyorum. Ama sonrasında ne hissettiğimi hatırlıyorum. Bir evcil hayvanım olmasından çok korkmuştum. Çok çok çok çok çok.

Anneannemlerin komşusu olan bir sınıf arkadaşım vardı. Onun hep farklı farklı hayvanları oldu. Kaplumbağa, tavşan, hamstr... Dış bir gözle bunu gören bir çocuk için bu gerçekten ilgi çekici olmalı. Onların evine gittiğim zamanları bu hayvanlar sayesinde hatırlıyorum. Geçen yıllarla birlikte rengini yitirmiş ve artık bir araya getirilemeyecek kadar eskimiş tüm bu anı resimlerindeki renkler sadece bu hayvanlar. Acaba arkadaşım kaplumbağaca biliyor muydu? Veya tavşanca? Veya hamsterca?

Küçükken bir kitabım vardı. Bir masal kitabı. Böyle ince bir şey. Taşralı bir külkedisinin hikayesini anlatıyordu. Sanırım çok da çocuk edebiyatı ürünlerindeki niteliklere uymuyordu. Ama yine de onu seviyordum. O da mesela artık eskimiş anı resimlerimde canlı kalan bir renk. O rengi çeke çeke çeke çeke sana bu anımı anlatabiliyorum. O kitabı babama kaç kez okuttum bilemiyorum. Pek çok kez olduğunu biliyorum. O sıralar okumayı bilmiyordum. O kitap niye bizim evdeydi onu bile bilmiyorum. Ama içimde bir sürü rengi oluşturuyordu, bunu da biliyorum. İçimde oluşan bu renkler, okumayı öğrendiğimde kitap aşkına dönüştü. Kitaplara aşık oldum.

Kitaplardan Japoncaköpüklübaloncukyacası öğrenemedim. Ama bir sürü başka şeyi öğrenmeyi öğrenmişim gibi görünüyor. Sanırım, kitaplardan... Renkleri öğrendim! Pek çok farklı hissi. Çok çok çok çok çok olan her şeyi. Ve o kadar da çok olmayan pek çok başka şeyi. Sanırım böylece bir şeyi anlamışım. Japoncaköpüklübaloncukyacasını anlamam için o dili duymam gerekmiyor. İşte bunu anlamışım.

Sen kitaplar sayesinde neyi anladın?

(27.03.24)



Acaba yıldızların sesi neye benzerdi?

 

Eski yazılarım gerçekten sevimli. Ancak onlara dair en sevdiğim şey başlıkları oldu. Başlık bulmak konusunda gerçekten yaratıcı olduğumu fark ettim. Örneğin; Dünyanın Oksijenini Kendi Nefesime Dönüştürüyorum, Acaba Yıldızların Sesi Neye Benzerdi?, Anlatmanın Yolları Büklümlü Müdür, Bir Yaz Gecesi Rüyasının Gerçeği, İki Kolunu Açsan Kocaman Parlayan Şeyler... Ay yeter. :) Tatlı ama değil mi? Sevdim. Sadece başlıkları için bu yazıları paylaşacaktım. Sonra onları yeniden okuduğumda, çok değil birkaç (hadi en fazla üç) yıl önce yazmış olan ben onların tamamını okumaya dayanamadım. Belki yine yayınlarım ama artık zaman aşımına uğramışlar. Aralarda anlamlı cümleler seçebildiğim, biraz sevimli, biraz buruk, hafif de çatlağımsı yazılar. O çatlaklardan yer yer kendi sarkastik mizahıma uygun kelime oyunu kökenli şakalar yapmışım, yer yerse üzgün olduğumu yazmışım. Üzgün olduğumu ne kolay yazmışım; aslında en çok bunu sevdim ve bu nedenle de onları yeniden paylaşmanın anlamı yok gibi geliyor. 

Bu durum eski günlüklerimi okurken hissettiğim hisse yakın bir his verdi bana. Hatta çok yakın bir his. Sadece daha mecazlı, daha ''çabalı'' yazılar o kadar. Bir de tabi okları gösterdiğim özel bir kişi veya olay\ duruma yer vermemişim. Sadece ne hissettiğimi ve ne düşündüğümü yazmışım. Bunu da sevdim ve bu nedenle de, evet, onlar zaman aşımına uğradı. Aslına bakarsan onları vaktiyle bile neden yazdığımı anlayamayan bir yanım var. Sana son yazılarımdan birinde, lise mezuniyet fotoğrafımdaki halimle fiziksel olarak benzediğimi söylemiştim ama belki de tam da bunu söylediğim için aslında hiç de, evet açık açık fiziksel olarak (ki doğalı budur kaç yıl geçti üstünden) değiştiğimi fark ettim. Benzer noktalar olsa bile, aslında çok değiştiğimi fark ettim. Yüzümün ve bakışlarımın daha olgunlaştığını. Bunu sevdim. Olmak istediğim genç kadın gibi görünüyorum. Bunu düşünmek tuhaf. Aslında onun yaşamını, o büyümüş genç kadının yaşamını kurmak için de umuttan daha sağlam bir inanca sahibim bu sıralar ama... Bilmiyorum, tam da bu inancı sahiplendiğim günlerde çoğunlukla dışsal kaynaklı içimi ezen hisler hissederim. Belki de yıllar boyunca yazdığım güzel başlıklı tuhaf yazılarımı da bunun için yazmıştım. Bu hisleri göstermek için değil hayır, öyle olsa ''tuhaf'' değil apaçık yazılar yazardım. Anlamak için olabilir belki ama sanmıyorum. Belki de paylaşmak içindir. Evet, paylaşmak içindi. 

Çift yıldızlarım deyip durduğum şeyler gezegenlermiş yaaa. :) Venüs ile Jüpiter kavuşumu olmuş-muş. O günlerde ne yıldız, ne gezegen mektupları yazdım. Oysa tam da bir dilek dilekçesi gönderme zamanıydı. Dilekçe gibi olmasa da, yine bir çeşit günlük tarzında dilekler düşünmüştüm kabul. Dilek hikayeleri, işte düşündüğüm buydu. Yine de yıldızlarla konuşmadım. Belki de onlara küsmüştüm. Bu gece hava serin. Böyle havaları sevsem de, tam da böyle havalarda yıldızlara gereksinim duyarım. Yıldızlara yıldız mektupları bırakmaya ilk kez başladığımda on beş yaşında bile değildim. Sekizinci sınıfın yaz tatiliydi sanırım. Yıldızları ilk kez o yaz tatilinde mi çok sevmiştim bilmiyorum (ki çocukken de yıldızları severmişim aslında) ama onlara ilk kez o zaman başlayacak şekilde ve korkunç bir şekilde gereksinim duymuştum. Aklımda bir düşünce vardı, bu düşünceyi hep kendime sakladım. Artık kendime saklamakta bir anlam göremiyorum. Bunun için fazla büyümüş olmalıyım.

Bir yıldız seçerdim. Diğerlerinden pek de ayırt ediciliği olmayan, hatta belki bazen en görmek için çabaladığım küçük bir yıldızı seçerdim. Bazen de büyük bir yıldızı seçebilirdim tabii. O an hangi yıldız beni seçerse, belki de ben de onu seçmiş olurdum; bu konunun aslını asla öğrenemeyeceğim. Sonra o yıldızla içimden biraz konuşurdum. Belki biraz sonra gözlerimi kapatırdım ve bana iyi hissettiren bir şeyi hayal ederdim. Tüm bunları bir yıldızla paylaşmazdım hayır. Tüm bunları, o akşam veya gece dünyanın herhangi bir noktasındaki o yıldızı veya direkt olarak yıldızları izleyen herhangi bir başka kişiyle paylaşırdım. Dünyanın bir yerinde tam da benim yıldızları izlediğim gibi yıldızları izleyen biri var, diye düşünürdüm. Hatta belki de o da benim gibi üzgün, yalnız veya mutlu. Belki o da bir yıldız seçti ve onunla içinden konuşuyor. Evet tam olarak böyle düşünürdüm. Yıldız mektuplarımı böyle yazmaya başladım. Bunu özellikle de yazları sürdürdüm. Ama sonra, ben de bir mektup almak istemiş olmalıyım. Benim için yazılmış bir yıldız mektubu. Böylece bir kış yıldızı belirlemiştim. Belirli bir yıldız, öyle herhangi bir yıldız değil. Benim kış yıldızım. Çok uzakta bile olsa hep orada duran bir yıldız. Sonra mektuplar önemini yitirdi, yıldız da.

Geriye sadece ben kaldım. Bundan olacak, eski bir yazımı okuduğumda kalbimde hüzün hissediyorum. Yıldız mektubu yazan bir kızın hislerini satır aralarından okuyabiliyorum. Sanki kelimelerimin gölgesi ikinci bir görünmez yazı oluşturmuş da, bu yazı yıldızların dilindenmiş gibi duyularımla sezilerim arasında kalmış bir hal görüyorum. Bunu hem seviyorum, hem sevmiyorum. Yine de benim için anlamlı olduğunu görebiliyorum. Hatta bazen kendi yıldız yazılarım bana da ilham oluyor. Geçen zamandan sonraki bana. Bunu da bazen seviyorum, bazen sevmiyorum. :) Sana yine Yıldızların Sesi Olsa Nasıl Olurdu, şeklinde bir yazı yazmak istesem de... Belki de sadece eski yazımı yayınlamalıyım diye düşündüm. O yazımı bu yıl yazmış olsam da, ne tuhaf, sadece iki ay içinde yıldızların lisanını anlayamaz olmuşum gibi bu yazıyı bir daha yazamam. Belki de bir kere yazılmış bir yazı bir daha yazılamaz. Olabilir; ancak emin değilim.

İşte, bahsettiğim başlığını sevdiğim akıl yürütme yazım:


Acaba yıldızların sesi neye benzerdi? 

Acaba yıldızların sesi neye benzerdi? Uzun yaz gecelerinde yaptığım yıldız sohbetlerinin tek taraflı olmadığını kalbime doğan ışıkla birlikte pek çok kez anlamıştım. Buna karşın bu ışık, öyle sessiz bir derinlikle parlardı ki içimde, onun rengini ayırt edemezdim. Yıldızların seslerinin rengi kaç farklı tona yayılabilir, bu benim gerçekten merak ettiğim bir şey.

Bana karşı en suskun olan yıldız, uğruna açık mektuplar yazmayı göze aldığımdı. Onun parlaklığının donukluğu, bana söyleyebileceğim binlerce farklı şarkıyı hissettirdi. Buna karşın onun bir şarkı söylediğine inanmam malesef ki mümkün değil. Kendisine kış yıldızım adını takmamın sebebi bile belki de budur: Kışın sisinde bile seçebildiğim ancak soğuk bir parlaklıkla düşündüğüm yıldızım.

Yazın izlediğim açık gece göğü ise oldukça canlı ve renkli sahneler oluşturur. Özellikle de seslerin kaybolduğu anlarda yıldızları hissetmek kolaylaşır. Düşünceler beni terk ettiğinde, onları hissedebilirim. Hatta bazen, onların tek tek parlaklıklarına yayılan hayranlık nidalarım, belki de gezgin Ay'ın da bir dost oturmasıyla, şenlenir. Öyle ki, bu neşeli oturmalara çoğu zaman bloğumun okurlarını da davet ederim. Parlaklığını işittiğim her bir yıldızın sıcak alevinden kelimeler örüp yıldız yazıları yazdığım zamanlar birkaç yıl öncesinde kalmış gibi görünüyor. 

Tek bir yıldız seçip ona mektuplar göndermektense, pek çok yıldızın ışığını dinlemek, çok daha ilham verici itiraf etmeliyim. Parlayan her bir yıldız, canlılığının yaşam alevini yaşarcasına dünyanın derin mavisinin karanlığında dansını sürdürür. 

Güneş'in bizi her akşam kendi halimize bırakıp nereye gittiğini, küçük Ben olduğum zamanlarda merak ederdim. Bizlere gecenin ruhlarını gösteren bu karanlık, en parlak yıldızımızı nereye saklıyordu? Veya Güneş, başka bir dünyanın karanlığında parlamak üzere denizler altındaki çocukluk evine mi dönüyordu? Belki de Güneş'in iki tane evi vardı: Gündüz evi ve gece evi olmak üzere.

Yıllar evvel -çok da değil- bir gece ansızın bir film izlemiştim. Bu filmde göklerdeki evinin sonsuz bahçesinden dünyaya düşen bir Yıldız Kadın'ın yaşadıkları anlatılıyordu. Bu Yıldız Kadın aslında filmin ilk çeyreğinde ortalarda gözükmüyordu (en azından öyle anımsıyorum), hatta başrol değil de, hadi ikinci başrol oymuş gibi görünüyordu. Gönlünün Muradı'nı arayan genç adam, ilk başroldü, tabii görünene göre. Peki o halde... bu Yıldız Kadın'ın ''gönlünün muradı'' neydi? Eve dönmek? Pek tabii çok mantıklı ve mümkün. Öyleydi. Bu Yıldız Kadın, düşerken yaralanmıştı ve canı acıyordu. Üstelik onun peşinde olan bir sürü menfaatçi dünya varlığı vardı. 

O filmi izlerken çok hoş hislerle dolduğum aklımda. Hatta filmin son sahnesinden sonra gitmiş yıldızları izlemiştim. Filmi muhakkak -başta kendi sonsuz okyanusum olan (eski) bloğumun okurları olmak üzere- birilerine anlatmışımdır. Zaten bu kadar bayıldığım, evet bayıldığım!, bir filmi birilerine övmemem mümkün olamazdı. Hatta instagram hesabımda bile paylaşmıştım. Bu filmi mutlaka herkes izlemeliydi! İsmi mi? Stardust (Yıldız Tozu).

İlginçtir, o filmi yalnızca tek bir kez izledim. Çok sevdiğim filmleri bile hiç tekrar tekrar izlememişimdir. (Sadece Amelie bu genellememin dışında). Olsa olsa 3 kere anca izlerim sevdiğim bir filmi. İzlenecek o denli çok film vardır ki, çok seviyor olsam ve yıllarca dilimden düşürmesem bile, o çok sevdiğim filmleri yeniden bir ziyarete gitmeyi çok görürüm... Acaba korkar mıyım? Yani... Bu çok sevdiğim, hatta bayıldığım!, filmleri tekrar izlemeye korkan bir yanım mı vardır? Ondan mı izlemem? Biliyor musun... Nedeni gerçekten bu değil, ana neden asla bu değil ancak yine de... Bu da olabilir. Çok sevdiğim bir filmi yıllar sonraki izlememde bir daha o kadar çok sevmezsem, evet üzülürüm.

Şu an okuduğum kitap bu filmin uyarlandığı kitap olan Neil Gaiman'ın Yıldız Tozu isimli kitabı. Hani bazen bazı kitapları okurken şöyle göğüs kafesimizin sol üst kısımları civarında bir yerde ışıltılı parıltılı bir his belirir ya, işte, bu kitabı okurken öyle hissediyorum. Keyifli bile yeterli bir ifade değil. Belki de, büyülü olarak tanımlamalıyım. Evet, sihirden oluşan bu öyküyü okurken, kendimi yıldız tozlarıyla sarmalanmış gibi hissediyorum ve bence bu çok doğal! 

Bu kurgunun içinde dolaşmayı isterdim sanırım. Duvarın ötesindeki sınırsız peri diyarında gezinmeyi mi isterdim acaba? Aslında... biliyor musun, hiç sanmıyorum. Bu peri diyarında karşına ne çıkacağını kestiremiyorsun, labirent gibi. Duvarın iki diyarını birleştiren gökyüzündeki bir yıldıza mı dönüşmeyi isterdim? Aslında, kuşbakışı olarak tüm olayları izlemek sanırım eğlenceli olurdu. Ama bu da çok pasif bir durum olurdu. Ah! Bu kurguya nasıl dahil olabilirdim bilmiyorum... Bir karakterin benliğiyle de olaylara dahil olmak istemezdim açıkçası. Çünkü her karakter kendisi olarak bu kurguyu yaşamayı hak ediyor. Hal böyleyken, onların yerine geçmeyi istemek bana, karakterin bedenini ele geçirmiş kötü bir ruhmuşum gibi hissettirirdi. Böööö!

Ben belki de, bu kurgudan çatallanan yeni bir kurgunun karakteri olmayı istiyorumdur. Kitabı okurken içimde beliren ''dahil olma'' hissi belki de sadece yeni bir kurgunun yıldız ışığı olmaya dair bir çeşit özenme halidir. 

Bazen bir kurgusal karakter olsaydım ne olabilirdim diye düşündüğüm olur. Böyle, özellikle de ışıltılı bir şeyler okurken bu his zihnimde belirir. Bu hisle şekillenen bir düşünce çizmeye çalışsam da, insanın kendini tasarlaması zor bir durum. Yine de, bir yazarın elinden çıkmış bir Yıldız Kadın olmak, tüm kurgusal evrenler içindeki en havalı rollerden biri olurdu!

Kitabı okurken en çok da bu Yıldız Kadın'ın sesini merak ediyorum. Acaba yaz yıldızlarımın parlaklığının tınısı neye benziyor, bunu düşünüyorum.

Acaba yıldızların sesi neye benzerdi?

(07.04.26) 


Yıldız Tozu (Resimli Edisyon), Neil Gaiman.


Seni. -Ek Bölüm-

 

Yeryüzü Güncesi #18 (15.03.25)

''Sevgili Güneş! Ne güzelsin...'' Genç kadın, kollarını tüm gökyüzünü kucaklarcasına iki yana açıp etrafında hızla döndü. ''Aman!'' dedi genç adam genç kadını son anda tutarken, ''çok da heyecanlanmasak mı acaba diyorum... hani ne olur ne olmaz.'' Genç adamın yalandan çattığı kaşları genç kadının gülüşüyle bozuldu.

''Ne var canım! D vitamini d vitamini deeee vitamini!'' Genç kadın belini tutarak, sanırım birazcık çıtlamıştı, yavaşça doğruldu. Kollarını sağa sola çevirip d vitamini almayı ihmal etmeden yürümeye başladı.

''Sonunda yaz geliyor sanki Ozan. Bu konuda ne düşünüyorsun?''

''Bu konuda... Bir şeyler yapmamız gerektiğini düşünüyorum.'' Genç adam genç kadının parmaklarına parmaklarını doladı. ''Ama ne yapsak ne yapsak...''

Genç kadın başını yavaşça genç adamın omzuna dayadı ve ''bir süre yürüyelim, sonra aklımıza gelir!'' dedi.

Gerçekten de ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlardı. Sanki diledikleri kelimeleri seçip kendilerine bir bölüm yazabilirlermiş gibiydi. Hatta isterlerse, evet evet bu kesinlikle mümkündü, bir son bile yazabilirlerdi. Evrenlerinin bir köşesinde otururken aniden onları anımsayan yazarları, bu özgürlüğü onlara vermişti.

Bu özgürlüğün içinde kaybolan genç adam ile genç kadın, sanki hiç aceleleri yokmuşçasına aheste aheste yürüyorlardı. Yürüdükleri yollardan en basit kelimeleri seçtiler. Sakin bir yol, buluşmuş eller ve parlaklık.

Genç adam genç kadının yüzüne büyük gelen gözlüğünü hafifçe oynattı.

''Seneye de giyerim diye'' dedi genç kadın gözlüğünün üstünden bakışlar atarak. ''Hem bak,'' dedi sonra, ''yanlarında güneşler var. Aslında yıldızlısı da vardı ama güneş en büyük yıldızdır!''

''Sanki güneşler de biraz büyük gibi mi ne?''

''Hem bak ışıl ışıl parlıyor da.''

''Evet öyleymiş,'' dedi genç adam ''ışıl ışılmış.''

Rüzgar hafifçe eserken, ikilinin kulaklarına müzik dolmuş. ''Bu şarkıyı çocukken dinlemiştim en son. Güneşli bir...'' Genç adam genç kadın daha cümlesini bitiremeden onun hala koluna dolanmış olan elini kavrayarak etrafında döndürmüş. Genç kadın bir elini savrulan eteğine götürüp diğer eliyle genç adamın omzunu tutmuş. Genç adam ve genç kadın müzik olan her yerde dans edebilirlermiş. Hatta bazen müzik olmadan bile dans ederlermiş. Belki birbirlerine tutundukları için, belki de dünyaları etraflarında döndüğü için... veya belki de kalpleri içlerinde savrulduğu için dans etmeyi çok severlermiş.

Sokak müzisyenleri bir şeyler çalıyorlarmış. Başta müziğe eşlik eden ikili, biraz sonra düşüncelerinde kaybolmuş. Bu ilk kez oluyormuş. İkisi de ayrı ayrı ama aynı şeyi düşünüyormuş. Sonra genç adam, ellerini genç kadının rüzgarda hafifçe dağılmış saçlarının arasından geçirmiş ve ''benimle evlenir misin,'' diye sormuş. Deminden beri bu soru üzerinde düşünüyormuş. ''Evlen benimle'' mi demeli, ''hadi evlenelim'' mi... Yok yok en iyisi sormasıymış. Yazarları onları başıboş bırakmasaymış... anca evlenirlermiş evet. O yüzden elini çabuk tutmuş ama çok da aceleci görünmek istememiş ve bir anda ağzından bu soru dökülüvermiş.

Genç kadın aslında içinde, en içinde, öylece kalakalmış. Ama dudakları bu anı bekliyor olmalıymış ki, ''evet evet evet!'' diye bir nida yükselmiş. Etraflarındaki insanlar, hatta müzisyenler bile aniden susmuş ama ikili o an sadece birbirlerini fark ediyormuş. Genç kadın genç adamın elindeki papatyayı alıp ceketinin cebine iliştirmiş. Genç adam o anda çok önemli bir adımı atladığını fark etmiş.

Diz çökmüş ve cebinden çıkardığı yüzüğü genç kadına uzatmış. Evlilik tekliflerinin böyle yapıldığını bir yerde duymuş, yazarı da ona yardım etmediği için, öylece diz çökmüş ve bu klişe sahneye hayat vermiş. Tüm sakin duruşuna rağmen delicesine çarpan kalbi, insanın nefesini kesen gülümsemesi ve ışıl ışıl gözleriyle, ''benimle evlenir misin?'' demiş.

O an genç kadın ağlamaya başlamış. Neden ağladığını kendi de bilmiyormuş.

''Her şeyi birlikte yapalım. Sen ve ben. Biz, ikimiz.''

Genç kadın genç adamın yüzüğü parmağına takmasına izin vermiş. ''Seni seviyorum,'' dışında tüm kelimeleri tükenmiş. Ama tabii bunu, kendi bildiği şekilde söylemiş. ''Çok seviyorum, seni.''

''Ben de çoooookkk seviyorum,'' demiş genç adam, ''seni Aslımcığım.''

Sarılmışlar, sarılmışlar, sarılmışlar. Güneş parlamış. İnsanlar alkışlamış. Hayatlarında duydukları en güzel müzik çalmaya başlamış.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

 



Sevmek, kediler gibi ve normal sevmek.

 

Sevgili Bezelyecik 3. (11.02.26) 

Genç kadın genç adamla karşılaşmayı Bezelyecik'e sarıldığı tüm gün ve gecelerinde defalarca ummuştu. Ancak böyle şimdi bir anda ve tüm ummaları aklından çıkmışken onu karşısında gördüğünde, ne düşüneceğini şaşırdı. Alacağınız olsun yazar hanım, diye sinirle iç geçirerek hafifçe atıştırmaya başlayan yağmura gözlerini kırpıştırdı. Bezelyecik pusetinde, kafes denmesinden haz etmezdi, çoktan cık cıklamaya başlamıştı. ''Ozannn...'' diyerek genç adamdan bir adım uzaklaştı. 

''Uzun zaman oldu,'' dedi genç adam. Oysa genç kadına sanki daha geçen hafta konuşmuşlar gibi sıcacık bakıyordu. Yine de, diye düşündü genç kadın genç adamın artık bir hayli kısalmış saçlarında bakışlarını gezdirerek, uzak. ''Evet öyle,'' dedi sonunda, ''Bezelyecikle... İşte veterinere gitmiştik. Tek gitmesi de biraz zor oluyor. Yani! İşte Rüyayla gidecektik ama onun işi uzun sürünce...'' Genç kadın gözlerini kırpıştırmamak için savaş veriyordu. Elinde olsa gözlerini sıkı sıkı kapatır ve bu anı sonsuza dek yok ederdi. Ben böyle mi istemiştim, diye fısıldadı iç sesiyle. ''Miyavvv...''

''Seni çok özledim Bezelyecik. Uzun zaman oldu değil mi kızım? Annesi...'' 

''Efendim!?'' 

''Bezelyeciğimizin tüyleri daha da bir parlamış sanki değil mi? Veterinere niye gittiniz bu arada? Bir sorunu yok değil mi güzel kızın?'' 

''Yok hayır, kontrol için.'' 

''Güzel...'' Havadaki boşluğu Bezelyecik'in genç adama attığı bakışlar dolduruyordu. Genç adam atkısını çıkarıp kafesin çevresini sardı sarmaladı.

''Seni gördüğüne sevindi... Yani o da. Yani! Bezelyecik sevindi... Ben de sevindim tabi de...'' Genç kadın tek elle parmaklarını kütletmeye çalışırken sinirlerinin daha da gerildiğini hissetti. ''Ozan!'' dedi sonra aniden. Yağmur hızlanmaya başlamıştı. ''İstersen...'' dedi genç adam. ''Ozan!'' dedi genç kadın, sığındıkları saçağın altındaki kalabalık yavaş yavaş artıyordu ama şimdi değilse ne zaman diye fısıldadı genç kadının iç sesi. ''Yağmur diniyor galiba... Bir anda başladı bir anda bitiyor ne tuhaf bu mevsimde,'' dedi genç adam bakışlarıyla etrafı tarayarak. 

''Arkadaş olamaz mıyız?'' Bu soru ikilinin, Bezelyecik'in ve onlara çevrilen diğer gözlerin arasına meraklı bir sessizlik olarak düştü. 

Genç adam Bezelyecik'in kafesine, pardon pusetine, sardığı atkısını düzeltti ve genç kadına döndü. ''Yağmur dinmişken gidelim istersen... Bir şeyler içelim mi? Hem sana vermek istediğim bazı haberler var.''

Genç kadının kalbi aniden ayaklandı. ''N'aber? Yani haber... mi?'' 

''Bestemi bitirdim,'' genç adam hafifçe gülümsedi, ''İlk senin dinlemeni istiyordum. Senin yardımın çok büyük. İlk sen duy istiyorum...'' Bezelyecik ikiliyi sakin bakışlarla süzüyordu. 

''Beste... öyle mi? Ah beste ya tabii, çok ama çok sevindim. Tebrik ederim Ozan.'' 

''Teşekkür ederim... Eeee, zamanın var mı?'' 

''Şimdi mi dinleyim yani?'' Genç kadın dudağını hafifçe ısırarak başını salladı. ''Bugün biraz hızlı bir gündü de, o yüzden geç anlıyorum pardon...'' dedi hafifçe gülümseyerek. Oysa yüzünün aldığı şekil dağılmış yüz kaslarından ibaretti. Genç adam da gülümsedi, bu durum genç kadının yüz kaslarını toparlamasında yardımcı olmadı. Zaten sorumu da yanıtlamadı, diye düşündü genç kadın dağılmış yüz kaslarına çatık kaşlarını eklerken. 

''Yani tabi ben sana e-posta...'' 

''Tamam evet öyle yaparız. Şey...'' dedi sonra genç kadın sıkıntıyla, ''bir şeyler içelim mi acaba?'' 

''Olur...'' dedi genç adam temkinle. ''Bezelyecik bugün fazlasıyla uysal, ona da uyar sanırım değil mi Bezelyecik?'' 

''Uyar uyar, yani uyar diyor o da.'' 

Bezelyecik sadece, gözlerini devirerek sessiz kalmış.

İkili sessizce yürümüş. Hava baharı anımsatan tatlı bir sıcaklıktaymış. Yağmurun ardından beliren güneş sessizliği yumuşatmış. Sessizlik sokaklar, kaldırımlar, caddeler, şehirler, ülkeler, galaksiler boyu dönmüş dolaşmış ve ikilinin bardaklarının arasında durmuş, durmuş. 

''Ozan,'' demiş sonunda genç kadın. ''Ben...'' Gurur yapmanın sırası değilmiş biliyormuş. Ama gördüğüm rüya böyle başlamıyordu, diye sitem etmeye devam etmiş içinden. Yazarına darılmış, hatta küsmeyi aklının bir kenarına yazmış. Yine de... bakışlarını bardağını sıkı sıkı kavramış ellerinden kaldırıp genç adama çevirmiş. Genç adamın artık hiç dağınık olmayan saçlarına, yüzündeki gölgelere ve bakışlarındaki duruluğa bakmış. ''Özür dilerim...'' demiş en sonunda, ''seni kırdıysam, çok özür dilerim.''

Genç adam bir şey söylememiş. Sadece dinlemiş. Sessizliği, genç kadını ve yeniden sessizliği. Sonsuza kadar dinlemek istemese de, dinlememeyi de istemezmiş. Ne yapacağını düşünmemiş, kafasını çevirmiş, sonra yeniden genç kadına bakmış. Hep yaptığı gibi, yeniden yeniden. Tüm bunlar olurken Bezelyecik hemen yanlarındaymış. Başta hafifçe mırlasa da, o da sessizliğe zamanla alışmış. Genç kadın buna izin veremezmiş. ''Seni kediler gibi seviyorum Ozan...'' demiş en sonunda. Ne, demiş sonra hafifçe yana dönerek... Artık dudağını ısırmak, gözlerini kapatmak ve hatta yok olmayı dilemek bile fayda etmezmiş. 

''Ne?'' demiş genç adam şaşkın ama tutamadığı bir gülüşle. ''Kediler gibi ne, ne dedin?'' 

''Seni kediler gibi sevdim ve seviyorum dedim. Oh be yeter! Özür dilerim. Seni kırmak istemedim. Kendimi kırmak istedim, özür dilerim. Ne yapmam lazım... Ben böyleyim işte. Ne kadar zaman geçerse geçsin, ne kadar büyürsem büyüyeyim... böyleyim. Kediler gibi severim tamam mı? Kediler nasıl sever hala anlamadın mı? Niye anlamıyorsun, niye bana hiç sormuyorsun...'' 

''Kediler nasıl severmiş? Yoksa, istedikleri zaman mı? Veya istedikleri kadar... Veya...''

''Hep. Onlar bir kere sevince seni severlermiş. Ama korkarlarmış...'' 

''Neyden korkarlarmış?'' 

Bezelyecik de neyden korktuğunu merak ediyormuş doğrusu. 

''Kediler gibi sevildiğini anlamamandan korkarlarmış...'' demiş genç kadın umutsuzca. 

Genç adam, Bezelyecik'in tüylerine usulca dokunmuş ''öyle mi Bezelyecik,'' diye sormuş zaman kazanmak istercesine. 

''Öyle öyle,'' demiş genç kadın. 

''Biliyorum, anlıyorum ama ben yorgunum Aslı...'' 

Aslı... diye düşünmüş genç kadın, Aslı olduk ha...

''Bir daha bunu kaldıramayacağımı biliyorum. Tekrar ve tekrar, seni bulmaktan, bulunmayı istemeni beklemekten... Bir de ne diyorsun, arkadaş olalım mı? Arkadaş?! Biz arkadaş mı olalım... İkimiz, arkadaş...'' 

''Biz arkadaş değil miydik? Hatta onun da ötesi...'' 

''Sadece değil. Olsak ne olur? Ne olur! Aslı bak üzgünüm sadece...''

Genç kadın susmuş. Son kozu dürüst olmakmış. Başka ne yapabilirmiş ki, genç adam da kendi bilirmiş. Genç kadın eve gider ağlarmış, olurmuş bitermiş. Neymiş yani, neymiş... 

''Ben de seni seviyorum,'' demiş genç adam sakince, ''kediler gibi değil, normal sıradan. En sıradan şekilde ama ben seni seviyorum.'' Her kelimenin vurgusu genç adamın sakinliğinde büyümüş. Genç kadın parmağındaki yara bandını çekiştirmiş, yara bandının izlerini yolmuş, elini yara edene kadar durmamış. Ta ki genç adam artık iyice büzülmüş yara bandına dokunana, genç kadının elini avuçlarının arasına alana kadar. ''Buraya ne oldu?'' demiş genç adam. 

''Yara işte...''

Genç adam genç kadının parmağına dolanmış buruşuk sargıyı çıkarmış. Yara bandının sıktığı yerlerdeki izlerde gözleri dolanmış. Sonra da iç cebinden iki halkayı çıkarmış. ''Ne yani yanında mı taşıyorsun?'' demiş genç kadın hayretle. 

''Bazen...'' diye cevap vermiş genç adam. ''Artık sadece dünyada kalalım. Belirsizlik yok. Varsayımlar yok. Biz varız. Biz ve Bezelyecik. Tamam?'' 

''Ama hiç Neptün'den bahsetmek de mi yok! Ben konuşmak isterimm...'' 

''Dünyada durup Neptün hakkında konuşabiliriz. Ama artık kaçmak, yok. Yoksa var mı?'' 

''Yok,'' demiş genç kadın netlikle, ''ama... insanlara ne diyeceğiz?'' 

''Yemişim insanları... Boşver insanları.'' Genç adam elindeki halkalardan birini genç kadının yara bandı izli parmağına geçirmiş. ''Onu da ben sana takayım,'' demiş genç kadın hafifçe gülümseyerek. Kalbim neden bu kadar sakin, diye düşünmüş sonra.

''Olur, Aslımcığım.'' Genç adam yüzüğü genç kadına uzatmış. Şimdi ikisinin de parmakları bir aradaymış.


Ba, Birhan Keskin.


Burada kalalım, burada kalsak olmaz mı?

 

Sevgili Bezelyecik #2 (30.10.25)

Bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende... gül rengi şarap içilmez mi böyle günde... bu yıldızlı gökler, ne zaman... başladı dönmeye, kimse bilmez kimse bilmez... bu yıldızlı gökler ne zaman... başladı dönmeye... kimse bilmez, kimse bilmez.

''Onu çok özlemiştim,'' dedi fısıldadığı şarkının arasından genç kadın. 

Kimse bir şeyi bu kadar çok özlemez ki... Böyle düşündüm biliyor musunuz? Biliyorsunuz... Hep izlediniz. Beni, özlemimi, yeri... yeri yeri yeri, yerimi, yere yaslanışımı... Ya nereye yaslansaydım? Yerden başka ne vardı! Size uzandım... Defalarca defalarca defalarca defalar... İzlediniz. Beni, gözlerim parlarken... Onu özlerken hep ağladım diye mi?.. Hep ağladım diye mi izlediniz sadece? Artık özlemiyor muyum, ağlamıyor muyum? Beni izliyor musunuz peki, ben sizi izliyorum. Kalbim sıcak yatağında uyurken... ben burada onu özlemiyorum. Çünkü merak etmiyorum.

Yalancı değilim. Sadece bilmiyorum. Diğerleri gibi değil mi? Sana bakmıştım, sana sana ve sana da. Sen parlamıştın, sen sen... ve sen de. Böyle bir anda parlayıp sönmüştün. Bırakayım diye sanmıştım. Tam tersi miydi... Dilinizi duyamadım. Çok nadiren... çok çok nadir... Ama hep özlerken. Geceler aynıyken... siz aynıyken, geceler aynı gelir. Ama farklıdır, farklı farklı... siz farklı, başta siz... yıldızlar.

Onun özleyebileceği kişiyi yitirdim. Onu özlüyorum... biliyor musunuz? Belki de aslında... onu hiç özlemedim. Ama özledim, onu, değil mi? Onu... Değil. 

''Onu özledim, çok. Daha fazla özleyen birini gördünüz mü? Sen, sen gördün mü?''

''Ben gördüm,'' demiş bir ses. Sonra da genç kadının atkısına ortak olmuş, başını omzuna koymuş. ''Ne dramatiksin Aslı. Geldim işte, seni özledim diye geldim. Çok özledim, seni. Aramızdaki fark bu işte Aslımcığım. Sen hep çok özlersin, bense seni özlerim. Seni seni. Seni çok özlerim ben. Öyle çok özlerim ki seni...  Öyle çok özledim ki seni. Seni özledim ben, ben. Bana bakmıyorsun, ama ben seni özlüyorum. Bu yıldızların altında özlüyorum. En çok özleyen de, seni özleyen de benim. Sana rağmen özlerim. Seni özlerim, seni.''

Genç kadın gözlerini kırpıştırmış. Genç adam gözlerini yummuş çene ucunda uyukluyormuş. ''Çok dramatiksin.'' Sonra yavaşça gözlerini açmış. Sanki alıştıra alıştıra. Genç kadın bir şey diyememiş. Sadece durmuş. Kaçmamış, durmuş. ''Uyuyamadım,'' demiş sonra. ''Müzik dinliyordum. Garip gurup eski şarkılar. Bir de üstüne yerli! Eski dizilerden falan... İnsana acı çektirecek olanlar. İçime dolandılar, ben de buraya oturdum. Bırakmak için. İyi ki geldin. Ben aslında bunları düşünmemiştim. Bu kelimeleri. Hiçbir şey düşünmemiştim. Sadece yazmak istemiştim. Sonra fotoğraf çekmek istemiştim. Ama neyi göstereceğimi bilemedim. Kime göstereceğimi bilemedim. Onlara gösterdim,'' genç kadın başını hafifçe yukarı kaldırmış, ''yıldızlara, sadece yıldızlara... Havaya, oraya buraya. Ne önemi vardı, hiç.''

''Senin sorunun yanlış yere bakmak. Belki de Neptün'den başka yere taşınmalısın. Seninle gelirim.''

''Mesela nereye, Jüpiter'e mi?''

Genç adam hafifçe gülmüş. Genç kadının gözleri parlamış, karanlıkta bile görünen elmaslar gibi. ''Jüpiter bize şans getirirdi belki evet... ama o kadar büyük ki, sen daha hızlı kaçardın kesin. Orada bile içindeki neptün'ü büyütürdün.''

''O zaman Merkür...''

''O kadar hızlı olmasına gerek yok...''

''Uranüs! Ah, Uranüs tam bizlik olurdu bak gerçekten! Sen oraya bayılırdın...''

Genç adam gözlerindeki izlerle genç kadını izlemiş. 

''Neden bir şey söylemiyorsun? Orası da mı olmaz...''

''Dünya olsa... Burada... burada benimle kalmaz mıydın? Ben istesem, kalmaz mıydın?''

''Burada mı, hep mi? Bu hamakta mı?''

''Ah Aslımcığım...'' Genç adam genç kadına, ikisi genç kadının atkısına sarılmış. ''Burada kalalım,'' demiş sonra.

''Midem ağrıdı...''

''O kadar mı gerildin, yok artık.''

''Hayır ondan değil... Çok kahve içmişim ve midem ağrıdı... Offf, dünya zor işte bak dünya dünya dedin midemin ekşimesini hatırladım... O yüzden buraya çıkmıştım zaten akıllım lım lım.''

Sonra genç kadın genç adamın karanlıktaki tüm çizgilerini izlemiş izlemiş, yetmemiş onları bir daha çizmiş çizmiş. Sonra da sarılmış. Kocaman kocaman sarılmış hem de. Buna şaşırmadan sarılmış. Özleyen biri gibi. ''Ben aslında çok özlemiştim evet, seninle olmayı. Seni özlemiyorum, seni neden özleyim ki... Seninle olmayı özlüyorum, o kadar çok özlüyorum ki o kadar çok çok... Çok... Çok özlüyorum, seni. Seni... seni... seni...''

Genç kadın yüzüne çarpan yağmur tanelerinin arasından gözlerini açmış. ''Sen... Bezelyecik! Saat kaç anneciğim...'' Genç kadın bir gözü kapalı, diğeri yarım açık telefonun parlaklığına bakakalmış. ''Sanki yanımda gibiydi oysa, demiş Bezelyecik'e sarılırken. Bezelyecik onun kollarından sıyrılıp kalp ucuna kıvrılmış. ''Ama midem de gerçekten ekşimiş ha...'' demiş genç kadın daha çok kendi kendine. 

''Sen onu özlemedin sanırım Bezelyecik...'' Bezelyecik'in sesi soluğu çıkmamış. ''Artık ona dinletmek istediğim müzik, göstermek istediğim yer, okumak paylaşmak istediğim kelime yok. Yine de... Onunla birlikte dinlemek istediğim müzik, görmek istediğim yer ve... Aslında sadece, onunla aynı atkıyı paylaşmayı özledim. Biliyorsun atkı beni boğar. Bir tanesini tek başıma kullanamam ama o benimle paylaşınca boğulmuyorum ve ısınıyorum da... O benimleyken daha kolay oluyor gibi geliyor. O bizimleyken daha kolay oluyor gibi değil mi Bezelyecik?'' Bezelyecik genç kadını dinlemiyormuş. Hem de hiç.

Ama o seni özlüyordur bak Bezelyecik. Hem de çok. Beni özlemese, seni özler biliyorum... Yine de önemsiz. Bazen ona sarıldığımı hayal edince daha kolay uyuyorum. Ona sarıldığımı hayal edince daha kolay uyanıyorum. Bu yüzden mi onu hala özlüyorum? Bunun adı özlem mi... İnsan birini nasıl özler... Kendimi o kadar çok tuttum ki, şimdi bırakamıyorum. O burada olsa yine bırakamazdım. Sanırım bu yüzden olmaması daha iyi. Yine de o burada değil mi Bezelyecik? Onu sen de hissediyor musun, birlikte geçirdiğimiz zamanları hatırlıyor musun? Ben unutsam bile sen benim için hatırlar mısın Bezelyecik? Böylece yıldızları bulmaya devam ederdim. Kolayca... Yıldız bulmaca oynamaktan asla sıkılmazdım ama artık oynayamam. Belki o olsaydı birlikte... Sen onu sevmiş miydin Bezelyecik... Onu gerçekten sevmiş miydin... Neyini sevmiştin... Hatırlamıyorsun değil mi? 

Onu artık hatırlamıyorum. Onu özlemiyorum. Ama çok özlüyorum. Neyi özlüyorum Bezelyecik?

Neyi özlüyorsun Bezelyecik?

Bir anıyı... Unuttuğun bir anıyı... 

Unutmak istemezdim. Ama hatırlayamıyorum. Belki de hatırladığım şeyler, hatırlayamadığım başka bir şey gibi geliyordur. 

Belki de alıştım. Belki de sustum. Yıldızlar gibi. Dünyayı seyre dalmış yıldızlar... gibi.

O beni özlese bir şey değişir mi Bezelyecik? O bizi özlese... 

Neyi bildiğini bilmiyorum yavrucuğum. İnsan olmak böyle bir şey mi?

Bunları düşünmemiştim... Uyuyacağım.


Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, Murathan Mungan.

 

Popüler Yayınlar