Ocak 2026.

 

Yeni bir yıldan herkese merhaba.

Nihayet eskisi gibi hissediyorum. Bu his bana ne yapmam gerektiği konusunda pusula olacak biliyorum. Aynı zamanda bu hissi bu yılımın hayat görüşü ve bir çeşit kavramı olarak şimdiden belirliyorum: İrade. Genelde yılın sonunda o yılı tanımlayan bir kavram belirlenir. Ancak bence bunu yılın başında yapmak çok daha faydacı bir yaklaşım. Her şey olup bittikten sonra verilmiş isimler genelde kişilere yarar sağlamıyor. 

İhtiyacım olan şeyin iç disiplin olduğunu fark ettim. Pek tabii bu da irade kavramını içselleştirmekten geçiyor. Böylece disiplin, benimsediğimiz bir zihinsel yapı halini alıyor ve içimizde yer buluyor. Ben görüp görebileceğiniz en sert iradeye sahip insanlardan biri olabilirdim. Önceden. Zamanla bu özelliğimin yerinde yeller esmeye, hatta tam tersi bir insana dönüşmeye başladım. Ancak benim için iradeli olmak ve adımlarını bu sağlamlıkta atmak her zaman önemli bir nokta olmuştur. Çünkü böylece, pes etmezsin. Dener ve bunun da ötesinde, olacağını bilerek ilerlersin.

Bu yıldan beklentilerim var. Buna dair eylemlerde de bulunacağım. Ne olursa olsun geri adım atmayacak, açık olacak ve bu yılı yaşayacağım. Yaşanmış durumları anımsamak, ihtimallere birer isim bulmaktan çok daha ferah bir his bunu biliyorum. 

Az evvel bu yıl için aldığım ajandayı detaylı inceledim. Gerçekten çok sevdim! Güzel bir tasarımı var. (Merak edenler için ajandamdan şu yazımda bahsetmiştim.) Bu yıl, daha evvelki yıllarda ertelediğim veya başlasam bile yarım bıraktığım her şeyi yapacağım. Sonuca dair tahminler yürütmeden adımlar atacak ve ilerleyeceğim. Daha mantıklı olacağım ancak daha çok düşüncelerimi kurcalamayacağım (zaten mantıklı düşünmenin ön koşulu budur, şşş). Daha çok üretmeye, var etmeye, öğrenmeye açık olacağım. Ve izin vereceğim, kalbimin evet dediği şeylere izin vereceğim.

Yeni yıla girerken dışarı çıktım. Havai fişekleri normalde sevmem ama yeni yıla giriş anlarını onlar olmadan düşünemiyorum. Yeni yılın gelişini bildiren bu parıltılar, beni adeta çocukluğumla bugünümde aynı anda var ediyorlar. Her yeni yıla giriş anında hızlıca bir dilek, eğer önceden çalışmışsam birkaç dilek, sıralarım. Bunu yine yaptım. Tam o anda yan komşularımız 10'dan geriye saymaya başladılar ve ben de onlara katıldım. Bu, iyi talihe işaretti. 

Sonra bir yıldız bulma umuduyla gökyüzüne döndüm. Gökyüzünün görebildiğim yarısını gece bulutları kaplarken, diğer yarısında birkaç yıldız ışıldıyordu. Bu da iyi talihe ikinci bir işaretti. Önce bir yıldıza dokundum, ilk dilek. Ah olmadı, daha güzel ifade etmeliyim! (Oh, havai fişekler hala patlıyor.) İşte, aynı yıldız. Bir kez daha aynı cümle... Olsun, sıradaki... zaman geçiyor! İkinci dilek. Üçüncü. Dördüncü. Beşinci... Yıldızlar mı çoğaldı ne?

Yıldız bulmaca oyunumu biliyor musun? Bu oyunu Neptün'de çok oynardık. :P Özellikle de bulutlu veya puslu havalarda oynarsan tadı çıkar. Ya da kirli ışıkla dolu bir gökte. Yaaa, rahatlıkla oynayabileceğin bir oyun yani ahhahahah. :) İşte, bulutlu bir gökyüzünde -ama aralarda açıklıklar da olmalı, yoksa o da olmaz- bir yıldız bulacaksın. Mutlaka biri iricedir ve gözüne ilişir. Ona gözlerini dikecek ve sonra da tutacaksın. Sonra fark edeceksin ki hemen yanında bir ikincisi parlıyor. Sonra cılız başka bir ışık, sonra bir diğeri, diğeri, diğeri... Gökyüzünün, öyle bir gökyüzünün bile yıldızlarla dolu olduğunu kavrayacak ve çok kıymetli bir şeyi bulmuş biri gibi hissedeceksin. Böyle hissetmek için fazla ''yaşlıysan'' çocukluğunda oynadığın bir oyunda çoğunluğu yendiğin andaki hınzır kazanma hissini bir küçük hissedeceksin. Tıpkı iğne batması gibi. Bu yerine göre tuhaf, yerine göre tatlı gelecek. Senin ''yaşlılık'' seviyene göre değişir.

Dileklerimi diledikten ve 2026'ya ''hoş geldin 2026'' dedikten sonra (nezaket önce gelir) biraz gökyüzünü izledim. Ah, bunu çok özlemişim! Havalar soğuduğundan beri yapamadım. Aslında geçen hafta baya kötü bir gribimsi hastalık geçirdim ve yeni toparlandım ama yine de bu gece üşümedim ki! Bulutlar bile o kadar yumuşaktı ki, bulutlarla yıldızların dansını izlemeden içeri giremedim işte. Sonra gözüme bir ışıltı çarptı: Sevgili dostum Ay. Gece bulutlarından yüzüne tül yapmış, yeni bir yılı karşılayan yeryüzünü gözlüyordu. Bunu kim bilir kaç saattir yapıyor olacak, biraz uyukluyor gibiydi ama bozuntuya vermedim. Çevresinde rengarenk bir hare vardı. Gökkuşağından bir hulahopu eteklerine tutturmuş soluklanıyordu. Onun bu hali beni pek bir eğlendirdi. Hatta tost makinesinden hallice olan telefon kameramla birkaç pozunu yakalamaya çalıştım ama kendimi veya telefonumu düşürmemek için çok da riske giremedim (bu nedenle görüntü yok). Yine de işte senin için onun bir resmini yazdım (gördün mü?).

Pek tabii hala içeri girmek istemiyordum. Böyle bir geceyi soluyabildiğim kadar... Ah hayır, gerçekten soluyamadım çünkü pis bir hava vardı! Ama güzelliği soludum. Bunu özlediğimi fark ettim. Güzelliği solumayı... Bunun ne olduğunu biliyor musun? Tabi ki biliyorsun! Sana bir sır vereceğim, şşşş, aramızda. Bu bloğu yalnızca güzelliği soluyabilen insanlar bulabilirler (Dünyalı bile olsalar evet). Zaten Neptünlü insanlar veya Uranüslüler veya Venüslüler veya başka galaksiden olanlar, insanlar, evet onlar da... Sahi, acaba onlar da bu bloğu bulabilirler mi? Belki bu yıl bu blog onları bulur. Ya da bu bloğun sahibesi. Olabilir.

İşte ne diyordum, bu bloğu yalnızca güzelliği soluyabilen insanlar bulabilir. Evet görebilmek yetmez, çünkü bunu her insan yapabilir. Evet, hepsi! Ama güzelliği herkes soluyamaz. Bu nedenle de, işte, bu bloğu yalnızca güzelliği soluyabilme yeteneğine sahip olanlar veya zamanla bu yeteneği edinebilenler bulabilir. Bu bir Neptün büyüsü (aramızda). İşte bu nedenle içim rahat. Sen, ne dediğimi zaten anlamışsındır sevgili okurcuğum.

Bir de içeri girmeden, evet evet bunu yapmadan olmazdı biliyorsun, uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım: Yıldız postasına mektup bıraktım. Bunu yapmadan evvel kısa bir duraksama anı geçirdim tabii. Çünkü gece bulutlarının hareketi gökyüzünü bir denize çevirmiş gibiydi. Hatta öyle ki, sanki bulutlar sabit duruyorlardı da, onun ardındaki seçebildiğim boşluklardan akan yıldızlar (evet yıldız bulmaca oyunu sayesinde sayılarını artırmıştım ve evet gerçekten de gözle görülür şekilde artmıştı - tabii rüzgar da yardımcı olmuş olabilir...) ve sevgili Ay (hala uyukluyordu) hareket ediyor gibi gözüküyorlardı. Bu beni önce hayran bıraktı, sonra güldürdü, sonra çimdikledi. Tabii ya, yıldız postası... 

Alelacele bir mektup yazdım ve sonuna bir soru iliştirdim. Burası özel kısma giriyor, sana mektubumu açıp okuyamam (zaten artık postalandı). Ancak nasıl yıldız postası bırakabileceğini öğretebilirim. Bunu her gece yapabilirsin. Gökyüzünde yıldız olması yeterli. Eğer ki gündüzleri de (Güneş dışındaki) yıldızları görmek gibi bir süper gücün varsa (belki sen de Marslı falansındır :) onu bilemem. İşte! Yıldızların tek tükten galaksiye varan herhangi bir aralıkta parlayabildiği bir gecede dışarı çıkıyorsun (pencereden bakış da kabul tamam). Sonra bir yıldız seçiyorsun - ya da o seni seçiyor. Ona bakarak (gözlerini de kapatabilirsin) mektup yazıyorsun. İç sesinle. Mektubunu üç şekilde gönderebilirsin. Aksi halde komik olur ve zaten yıldızların da diğer seçeneklere tahammülü yoktur (aramızda).

1. Geçmişten tanıdığın, şu an Dünya'da olan ama konuşmadığın ya da Dünya'da artık olmayan birine yazabilirsin. (Dünya'daysa konuşmuyor olmalısınız, yoksa yıldızlar sizi ciddiye almaz. Tanıdığın birini arayıp sormalısın neticede. Yıldızların buna tahammülü yoktur!)

2. Şu an tanıdığın ama konuşmadığın birine yazabilirsin. (Onu özlüyorsan, yıldızlar bu mazareti kabul ederler.)

3. Gelecekte tanıyacağın birine ya da kendine yazabilirsin. (En güzel sorular da onlara sorulur - bir hile.)

Ben de bir mektup postaladım. Cevabım anında geldi. Yıldızlar bu geceki mutluluğumu hissetmiş olmalılar. Çünkü yüreğim o denli kabardı ki, binlerce ışık yılı öteden bile görülebildiğine eminim. Ruhumu hissettim. Güzelliği, umudu ve sevgiyi, tüm ruhumda hissettim. Çünkü öyle güzel bir gökyüzünü izlerken, zaten aksini yapamazdım. Bence sen de yapamazdın. Çünkü güzelliği soluyanlar bunu bilirler.

Dilerim güzel bir yılı deneyimleyelim.


Siz bu yılınız veya sadece bu ocak ayınız için yılınızı\ ayınızı tanımlamasını istediğiniz veya size yön gösterecek bir kelime belirleyecek olsanız, neyi seçerdiniz?


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



2025 Yıl Sonu Dökümü

Bu fotoğrafı yıllar önce çekmiştim. Yer Remzi Kitabevi'ydi.

Herkese merhaba.

Bu yıl farklı bir şey yaparak sadece favorilerimi paylaşmayacağım. Okuma ve izleme anlamında tükettiğim ve blogda yorumladığım ne varsa onları bir çatı altında toplamaya karar verdim. Aslında fena bir yıl değildi diyebilirim ancak çok da vaoovv derecesinde verimli de geçmedi. Yine de bereket versin. :) 


OKUDUKLARIM

Bu yıl 47 kitap okumuşum. Geçen yıla göre sayı olarak az, nitelik olarak benzer okudum. :) Yani aslında bu yılım okuma anlamında geçtiğimiz yıla göre verimsiz geçmiş. Yine de yılı kendi içinde ve kendi kapasiteme göre değerlendirdiğimde fena değil.

Aşağıda aylara göre kategorize edilmiş bir şekilde bu yıl okuduğum TÜM kitaplara yer vereceğim. Hem maksat kişisel arşivim olsun (ve yazı dolu görünsün *-*), hem de okuma alanında bu yılki genel eğilimlerimi (hangi ülkelerin edebiyatından\ hangi türlerde okumuşum, ay içinde kaç kitap okumuşum vs) görüp kendi kişisel değerlendirmemi yapabileyim. Zaten listeye başlarsak hemen biter. :)

Ennn favorim olan kitapları kırmızı renkle belirteceğim. Genel olarak merak ettiğiniz kitabın ismine tıklayarak ilgili yoruma ulaşabilirsiniz. Bağlantı linki de ekliyorum.


OCAK

1. Yıldız Gezgini (Jack London) - Bu yazara hayranım. Müthiş bir hayal gücü var. Bu kitap yılın ilk kitabıydı ama aynı zamanda ilk beş favorimde (sonraki dört kitap ne karar vermedim ahahhahah :).

2. Aynalar Cehennemi ve Diğer Öyküler (Edogawa Rampo) - Ortalama bir kitap ama Japonlardan gerilimli bir kitap okumak ilginç bir deneyimdi.

3. Yaban Koyununun İzinde (Haruki Murakami) - Murakami abim bildiğimiz gibi. Bilmeyenler bir kitabını okusun, anlarlar.


ŞUBAT

1. Gece Yarısı Tüm Aşıklar (Mieko Kawakami) - Bunu bir kitap kulübüne katılmak için almıştım ama kulübe katılmadım. Kitabı okudum sevdim. Vaov değil ama fena da değil.

2. Kadersizlik (Imre Kertesz) - Nobelli yazar. Macarlardan olması ilgimi çekmişti. Kitap ortalama.

3. Köpek Kalbi (Mihail Bulgakov) - Nihayet okudum dediğim o kitap. Çarpıcı.

4. Hayalperestler (Patti Smith) - Düş gibi bir kitap. En sevdiğim tarz :) ama herkes sever mi bilmem.

5. Kiraz Çiçekleri (Yasunari Kawabata) - Ayın favorisi. Geçen konuşmuştuk, Kawabata'ya bununla başlayabilirsiniz bence. Ben bununla başladım ahahahhah, tamam.


MART

1. Toplu Öyküler 1 (Nezihe Meriç)

2.  Kırmızı Zaman (Mine Söğüt)

3. Adanmışlık (Patti Smith) 


Bu üç kitap da benim için vaooovv değildi ancak Nezihe Meriç gibi usta bir öykücüden bir eser okumak lezzetli bir okuma deneyimi sunduğu için mart favorim Toplu Öyküler 1 oldu (bu kitabın ikincisi de var ama okumadım). Kırmızı Zaman'ı en son lise sonda mı ne okumuştum ama unuttuğum kitaplardan olduğu için yeniden okudum. Lezzetli bir dili var ama beni -belki de ikinci okumam olduğu için- fazla sarsmadı. Patti Smith ise özgün bir yazar\ müzisyen ama yılın favorilerine onun bu kitabı da giremedi.


NİSAN

1. Çiçeklenmeler (Melisa Kesmez) - En sevdiğim güncel yazar. Bayılıyorum.

2. Merhamet (Toni Morrison) - Nobelli yazar diye okudum. Çarpıcı bir kitap ama anlatımı parça parça. Odak gerektiriyor.


MAYIS

1. Bazı Yazlar Uzaktan Geçer (Murathan Mungan) - Şiir kitabı. Hoş.

2. Sarnıç (Sait Faik Abasıyanık) - Sait Faik'in Abasıyanık kitabından sonra ahhahaha, tamam. Sait Faik'imiz zaten usta öykücü bir abimiz yani yazarımız. Kendisi sivri dillidir gibi geliyor bana ama beni duyamaz o yüzden ondan abim diye bahsedeceğim bana ne bana ne. Dili lezzetli, kendisi cool bir abimiz (yazarımız).

3. Uçan Sınıf (Erich Kästner) - Hoş bir çocuk kitabı. 

4. Süt ve Bal (Rupi Kaur) - Bir tumblr neslini etkileyen o kitap. The kitap ahahhahah. Öhöm tamam. Şiir değil ama düşünceleri hoş.

5. Çocuk Kalbi (Edmondo De Amicis) - Bu kitabı o kadar eleştirip de yıl sonunda favorim yapmam müthiş tutarlılığıma bir örnek. Ama yorum yazıma gidersen eğer göreceksin ki ben kitabı beğendiğimi, zaten çocukluğumda da okuyup sevdiğimi ama bir çocuk için fazla didaktik bulduğumu belirtmiştim. Yine de büyük küçük herkesin beğenebileceği bir kitap (zaten kuzenime de hediye etmiştim.)

6. Dilek Şurubu (Michael Ende) - Yazarı çok seviyorum ama bu kitabı bir tık basitti. Çocuklar için yazılmış çocuk kitabına örnek. Ama dileyen yetişkinler de okusun tabii canımmm (ben okudum).

7. Kraliçeyi Kurtarmak (Vladimir Tumanov) - Bu yazarın kitapları genel olarak iyi. Büyük küçük herkes okuyabilir. Ayrıca çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmak için de kitapları güzel seçim olur.

8. Mavi Ok (Gianni Rodari) - Beklentim daha yüksekti. İtalyanlardan bir masal diye okudum, sadece buna memnunum.

9. Andersen Masalları (Hans Christian Andersen) - Masallar bazen beni sinirlendiriyor ama çeviri güzel.


Genel okuma tempoma göre çok okumuşum gibi duruyor ama bu ayı çocuk kitaplarına ayırmışım gibi olmuş. Hepsi kısa kısaydı zaten.


HAZİRAN

1. Pinokyo'nun Serüvenleri (Carlo Collodi) - Hepimiz tanıyoruzdur artık Pinokyo'yu canıımm.

2. Doğaya Fısıldayan Çocuklar (Luigi Ballerini) - Basit bir dili var ama ben kitaptaki çocuk dünyasını sevdim. Dolayısıyla kitabı da sevdim.

3. Bulut Delisi (Leyla Ruhan Okyay) - Çoook tatlı bir kitap. Dahası değerler öğretimi için de güzel bir seçim olur.

4. Vahşi Kitap (Juan Villoro) - Çocuk kitabı olarak eksik ve hatalı bulduğum yanları vardı (özellikle başı ve sonu) ama maceralı olmasını beğendim, sürükleyici. Fena değil yani, yetişkinler de bakabilir.

5.  Sihirli Kız Emekli Oluyor (Park Seolyeon) - Potansiyelini ASSSLAA gerçekleştirememiş bir kitap ancak buna rağmen o kadar yaratıcı bir konusu var ki, yine de yıl sonu favorilerime kıyıdan köşeden girdi. Bu konuyu ben yazsaydım daha güzel olurdu bakın ciddi söylüyorum. Konuyu boşa harcamış yazar... (BENCE) Bari bir uyarlamasını, animasyonunu vs yapın da izleyelim yeter daraldım...

6. Ölmek İstiyorum Ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum (Baek Sehee) - Bu yazarın vefat etmiş olması beni çok üzüyor. Öte yandan kitap çok inanılmaz başarılı değil ancak bana iyi hissettirmişti.

7. Güneş ve Onun Çiçekleri (Rupi Kaur) - Yine şiir değil ama düşünceleri güzel ve hisli. Bunları şiir diye diretmeden düzyazı yazsaymış (şairimiz) daha başarılı olabilirmiş.

8. Haritada Kaybolmak - Gizemli Haritalar Serisi #1 (Vladimir Tumanov) - Ben bu Vladimir Tumanov kitaplarından da diğer kuzenime hediye aldım o da (BENİM GİBİ) bayılarak okudu. Kraliçeyi Kurtarmak da güzel bu arada, yaşı küçük tanıdığınız varsa bence onlar da bayılır. Hatta siz kendiniz için bile alıp okuyabilirsiniz.

9. Ortadan Kaybolan Fil (Haruki Murakami) - Murakami'nin öyküleri. Romanları gibi ama öykü biraz öykü gibi olmalı be abi. Tamam özgünlüğünü sevdim senin ama biraz edebiyat edebiyaattt. Ha kitap ilgi çekici o ayrı, okunur mu evet. Ama bencesi hiç Murakami okumamış olanlar bununla okumaya başlamasın. Başlasa da olur ama yazarın tarzını anlamak için romanlarından başlamak lazım diye düşünüyorum (evet bu terslikte bir iş var).


Vallahi çıtır çerezlerle sayıları artırmışım şşş aramızda ahahahah :)


TEMMUZ

1. Boyalı Kuş (Jerzy Kosinski) - Çok sarsıcı bir kitap. Hangi akla hizmet ELLİ DERECE sıcakta okudum bilmem... Siz bence soğuk havada ve sağlam psikolojideyken okuyun. Çok ağır çünkü. Okuduğum en sarsıcı savaş içerikli kitap hatta (filmlerde bile görmedim böylesini, ki insanlar bunu bizzat yaşadı!).

2. Y'ol (Birhan Keskin) 

3. Soğuk Kazı (Birhan Keskin) - Bu şairi seviyorum.

4. Beyaz Kitap (Han Kang) - Şu kitapları doğru mevsimde okuyamama huyum var.

5. Japon Çocuk Öyküleri (Kolektif) - Uzak Doğu'dan masallar, severizzz (ben sevdim yani :).


AĞUSTOS

1.  Birinci Tekil Şahıs (Haruki Murakami) - Murakami yine bildiğimiz gibi. Tamam abi en marjinal sensin. :) Neyse neyse, Murakami okuyucuları okusun tabi. Okumayacıları bu kitapla başlamasın bence ama siz bilirsiniz artık bilemiyorum ben söyledim.

2. Güneş Batarken (Osamu Dazai) - Dazai abim de yine bildiğimiz gibi (bunalımda :). Ama bu kitabı etkileyiciydi. Yine kendinden yola çıkmış yazar. Bu yazarın zihin dünyası ilginç zaten.


EYLÜL

1. Çocuk Geliyor (Han Kang) - Sarsıcı bir kitap... Hatta yazarın beni en çok etkileyen kitabı.

2. Her Çocuğun Bir Yıldızı Var (Mustafa Ruhi Şirin) - Yani bu kitap güzel bir kitap. Özellikle de ben çizimlerine ba-yıl-dım. Ama genel olarak çok da vaooovv değildi bana göre.


EKİM

Okumayı öğrendiğim 1. sınıftan sonra hayatımda ilk kez, bakın İLK KEZ, koca bir ay boyunca hiçbir şey okumamışım.


KASIM

1. Hayalet Melodi (Eren Özeren) - Bir blog yazarımızın kitabı. Tebrikler.

2. Cinayetler Kulübü (Agatha Christie) - Christie sevenler kaçırmasın, hiç okumayanlar da bunu okuyabilir. İlgi çekici.

3. Beni Asla Bırakma (Kazuo Ishiguro) - Bu kitaba yıldırım aşkıyla (??? :) vuruldum ben.


ARALIK

1. Luisa ve Sessizlik (Claudio Piersanti) - Yine can damarımdan sarsılmadım ama iyi bir kitaptı şindi.

2. Karlar Ülkesi (Yasunari Kawabata) - Bu kitabı başarılı bulsam da kendisinden hoşlanmadım. Hoşlaşmadığım kitabı da yorumumda savundum bu arada işte böyle biriyim ahahahhah. *-*

3. Bitmeyecek Öykü (Michael Ende) - Hayatım boyunca okuduğum (ve muhtemelen okuyacağım) en güzel kitaplardan biri. Herkes okusun lütfen, hatta sevdiklerinize (ve sevmediklerinize bile) hediye edin.

4. 24 Saat Açık Kitapçının Sırrı (Robin Sloan) - Çerezlik ama sıkıcı bir çerezlik. Akıcı olsa içim yanmaz... Böylece yılı çok beğendiğim bir kitapla açtım, hiç beğenmediğim bir kitapla kapatmış oldum. İşte aslında yılımın özeti de bu sevgili okurlarım. Yıla müthiş ümitlerle girdim ve içim sıkılarak kapatıyorum (kitaplardan bağımsız).


EVVEEETT. Gördüğünüz üzere eh-meh ile ık-mık arası bir yıl. Yine de fena okumamışım bence. Hele de bazı kitapları aşırı sevdiğimi düşünürsek... güzel güzel.


İZLEDİKLERİM

Burada ay ay ayırma falan yok her şey bam bam bam. 

İçlerinden ennnn favorim olanları (yine) kırmızı renkle yazacağım. İkincil derece favorim olanları da (hadi yine kıyamadım) mavi renkle yazacağım. Siyah kalanları da beğendim bu arada -ki maşallah izlediğim şeyleri genelde beğendim zaten- ve hatta baya analiz falan da kastım vaktiyle ama tüm filmleri bir arada karşılaştırdığımda BENİM GÖZÜMDE geri planda kaldılar. İlginizi çeken filmin ve dizinin ismine tıklayarak yorum yazısına ulaşabilirsiniz. Burada da bağlantı linki ekliyorum.


Film

1. İl Mare (Siworae\ Göl Evi)

2.  Aftersun (Güneş Sonrası)

3. Koe no Katachi (A Silent Voice\ Sesin Şekli)

4. Sen Aydınlatırsın Geceyi

5. The Scent of Green Papaya (Mùi Du Du Xanh\ Yeşil Papaya’nın Kokusu)

6. Lola rennt (Run Lola Run)

7. This Beautiful Fantastic (Bella Brown'un Harikalar Bahçesi)

8. The Florida Project (Florida Sosyal Konutları)

9. Suzume no Tojimari (Suzume's Door-Locking)

10. Isn't It Romantic

11.  My Broken Mariko

12. Rebels of the Neon God

13. The Taste Of Tea (Cha No Aji)

14. Our Little Sister (Umimachi Diary\ Küçük Kız Kardeşim)

15. The Witch (The VVitch: A New-England Folktale\ Cadı)

16. Lost in Translation (Bir Konuşabilse)

17. Amelie (Le Fabuleux destin d'Amélie Poulain\ Amélie Poulain'in Muhteşem Kaderi) 

18. Practical Magic (Aşkın Büyüsü)

19. Her (Aşk)

20. Don’t Look Up

21. Blue Velvet (Mavi Kadife)

22. Mustang

23. Ex Machina

24. The Substance (Cevher)

25. Mary and the Witch's Flower

26. Shoplifters (Manbiki kazoku\ Arakçılar)


Gördüğümüz üzere Asya yapımı filmleri ayrıca bir sevmişim. Bunun en büyük sebebi filmlerin sinematografisini çok başarılı bulmamdı. Kullanılan renk paleti ve filmlerin atmosferi genel anlamda bana hitap eden türdendi. Bir de ben daha hayatın içinden durumların sanatsal bir dille ifade edilmesini ve yalın bir dille öyküleştirilmesini izlemeyi daha çok seviyorum. Tabi böyle olmayan filmleri de, eğer hikayesi sağlamsa, beğeniyorum ancak ''sevdiğim'' filmler çoğu zaman bahsettiğim tarzda olanlar oluyor.


Dizi

1. An Astrological Guide for Broken Hearts (Kırık Kalpler İçin Astroloji Rehberi) - Çerezlik, hoş bir diziydi. Çok da beklentiye girmeden kafa dağıtmak için bir oturuşta bile izlenebilir.


DÜŞÜNDÜKLERİM

Yeni yılda kendime güvenmek istiyorum. İstediğim şeyleri yaşamama izin verebilecek kadar kendime güvenmek. Kendime yalan söylemeye çalışmayacak kadar güvenmek, kendimi geçiştirmeyecek kadar güvenmek... Kendime dürüst olacak kadar, yaşayabilecek kadar cesur olabilecek kadar güvenmek. Kaçmayacak kadar güvenmek, kaçırmayacak kadar güvenmek. Saklanmayacak kadar güvenmek, bahane bulmayacak kadar güvenmek... suçlamayacak kadar, suçlanmayacak kadar güvenmek. Kendime çok güvenmek istiyorum. Böylece yaşamak istiyorum, başka kimsenin benim yerime yaşayamayacağı kendi hayatımı yaşamayı istiyorum. Bir şeyleri var edebileceğim bir hayatı yaşamayı. Bildiklerimi bir yerlere aktararak dönüştürebildiğim, öğretip öğrenebildiğim, ilham alıp verebildiğim bir hayatı yaşamayı istiyorum. Çok sevdiğim ve çok sevildiğim bir hayatı yaşamak istiyorum. Değer gördüğüm ve değer kattığım bir hayatı yaşamayı istiyorum. Aşık olmak istiyorum. Hep en çok bunu istedim. Öncelikle kendime aşık olmak istiyorum. Sonra yaşamıma ve yaşama. Her yeni günde aşkı hissetmek istiyorum. Bu benim için zor değil. Neyi hissedeceğime dikkat ettiğim takdirde, zor değil. Sonra, birine aşık olmak istiyorum. Kendimi eksik görmeden, eksiklik bulmadan aşık olmak. Bahane uydurmadan, daha büyük ve şairane şeylerin ardına kendimi kilitlemeden. Bakışlarımı kaçırmadan aşık olmak istiyorum. Ya o beni çok sevmezse diye düşünmeden. Birini tanımaya izin vermek istiyorum. Cadı önsezilerime kanmadan, bir insanı tanımak istiyorum. Bazı noktalarda haklı çıkacak, bazı noktalarda yanılacak olsam bile... birini tanımanın güzelliğine tam olarak izin vermek istiyorum. Birinin bana aşık olmasına izin vermek istiyorum. Yargılamak istemiyorum. Üzüldüğüm zamanların telafisini aramak istemiyorum. Hak etmediğim şeyleri hissetmiş olsam da, bana böyle hissettirilmiş olsa ve kalbim çok kırılmış olsa da, kendimden uzaklaşmama izin vermek istemiyorum. İncindiğim yerlerimi öfkemle veya üzüntümle tedavi etmeye çalışmak istemiyorum. Ben kendimi yaşamak istiyorum. Biricik kendimi. Biricik benin hayatını yaşamak. Buna 2026'da geri dönmeden başlamak, yaşamak, ilerlemek istiyorum. Gözyaşlarım hiç akmasın demiyorum. Ama ne olursa olsun, saf kalsınlar istiyorum. Bir de tabi... önemsenmek istiyorum. Bunun için bir şey yapmak istemiyorum. Olduğum halimle, değer görmek istiyorum. Çünkü çok yorgunum.

Değişim istiyorum. Umarım kolaylıkla olur.

HAYATIMDA HER ŞEYİN YEPİSYENİ OLDUĞU BİR SAYFAYI AÇIYORUM VE İŞTE AÇ-TIM.

YENİ İNSANLAR, YENİ EYLEMLER, YENİ FIRSATLAR, YENİ ŞANSLAR, YENİ DÜŞÜNCELER, YENİ DUYGULAR VE YENİ OLAN HER NE VARSA İŞTE ŞİMDİ KOLLARIMI ARDINA KADAR AÇTIM ARTIK HAZIRIM SEVGİLİ YENİ YIL, YENİ DÖNEM, YENİ BEN, YENİ HAYATIM. Yeniliğe hazırım.

Huzurlu, mutlu, sağlıklı, başarılı, bolluk bereket içinde, şanslı, tercih edene aşklı, sevdiğiniz sevildiğiniz herkes ve her şeyle olduğunuz, gönlünüze göre ve belki ondan bile daha güzel (gönlü çirkinlere bir şey yok), güzelliklerle dolu bir yıl olsun.


Siz neler okudunuz, izlediniz, yaptınız ettiniz? 

İçlerinden merak ettikleriniz var mı?

Sizin kendi listelerinizden en favorileriniz neydi?


MUTLU YILLAR <3


kapanış.


Shoplifters (Manbiki kazoku\ Arakçılar) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Hirokazu Koreeda 

Senarist: Hirokazu Koreeda

Yapımı: 2018 - Japonya


+ Çocuklara hırsızlık yaptırırken suçluluk hissetmedin mi?
- Ben... öğretecek başka bir şey bilmiyorum. Ama yine de...
+ Neden çocuğun adını Shota koydun? Gerçek adın bu, değil mi?
- ...


Kaynak: Pinterest

''Sana vurma sebepleri, sen kötü olduğun için değildi. Eğer sana, seni sevdikleri için vurduklarını söylüyorlarsa bu bir yalan. Eğer seni sevselerdi... gerçekten sevmiş olsalardı... bunu yaparlardı (sarılırlardı).''


Film, Japonya'da alt tabakadan bir ailenin yaşadıklarını konu ediniyor. Hırsızlık gibi illegal yollarla evin geçimini sağlayan bu aile; bir büyükanne, bir anne, bir baba, bir teyze ve bir kız ile bir erkek olmak üzere iki çocuktan oluşuyor. Ancak tüm bu aile üyeleri arasında kan bağı yok. Filmin büyük bir kısmında suç işleyen bir ailenin yaşadıklarını izliyoruz. Hırsızlık, ölü kişilerin emekli maaşını kullanma, ölmüş bireyleri bildirmeden gömme, çocuk kaçırma... Ancak tüm bunlar aslında -bence- yan konular. Filmin ana konusu: Aile olmak.

Filmin ilk dakikalarında bir adam ile bir çocuğu hırsızlık yaparken görürüz. Üstelik bu konuda oldukça sakin ve becerikli görünmektedirler. Öyle ki bu hırsızlık olayı, karakterler için bir suç değil de, gündelik hayatta sıradan bir anmış gibi izleyici üstünde bir etki bırakır. İkili, yaptıkları ödemesi yapılmamış alışveriş sonrasında soğuk bir kış akşamında aceleyle evlerine yürürler. Bir an evvel akşam soğuğundan evin sıcaklığına sığınmak istediklerini anlarız. Dışarıdan oldukça sıradan görünen bu adam ile çocuk, duydukları bir ses üzerine duraksarlar. Bu ses, küçük bir kız çocuğuna aittir. Yalnız, üşümüş ve aç bu kız çocuğunu tek başına bırakmak istemezler. Sonradan Lin ismini verecekleri küçük kızı da beraberlerinde eve götürürler. İşin garibi, aile üyeleri bu durumu yadırgamaz. Hiç tanımadıkları bir çocuğun öylece evlerine getirilmesi sanki her gün başlarına gelebilecek bir olaymışçasına küçük kızı doyururlar. Küçük kızın vücudunda yaralar vardır. İstismara uğradığı belli olan bu çocuğu geri bırakmayı istemeseler de, buldukları yere geri dönerler. Ancak kavga sesleri yükselen eve küçük kızı bırakmak içlerinden gelmez. Kararı Juri'ye bırakırlar ve küçük kız da Lin adını alarak bu ailenin yeni ferdi olmayı kabul eder.

Film ilerledikçe görürüz ki, bu aile yiyecek, temizlik ürünü, giysi gibi pek çok gündelik ihtiyacını hırsızlık yaparak sağlamaktadır. Bunun dışındaki geçim kaynakları büyükannenin eski eşinden kalma maaşı ve evin annesi ile babası rolündeki iki kişinin yok pahasına kazandıkları işçi yevmiyeleridir. Baba çalışmaktan pek haz etmez, anne çalıştığı kuru temizlemede küçük hırsızlıklar yapar. Evin teyzesi (ablası) rolündeki genç kadın ise bedenini sergilediği bir işte çalışmaktadır; o da kendi öz ailesinden ve evinden uzakta bir yaşam sürmektedir. Aynı şekilde evin oğlu ve yeni üyesi olan kızı, iki çocuk da, büyükleri gibi kolayca hırsızlık yaparlar. Ailenin kazanç kaynaklarının aslında onların yaşam biçimi olduğu görülmektedir. Tüm bunlar onlar için rutin halini almıştır. Ancak her ne kadar kendi düşünce yapıları yanlış olsa da, arka planda onları bu eylemlere sürükleyen toplumsal yapıyı da görürüz. Evin annesinin çalıştığı kuru temizlemede yaşadığı işçi sömürüsü buna bir örnektir. Aslında toplumun ikiyüzlü örgütlenişi, bu aileyi suça sürükleyen etkenlerden biri olarak karşımıza çıkar. Ailenin bu yaşamı benimsemelerinin tek nedeni bu olmasa da, bunun filmde eleştirilen bir durum olduğunu görürüz.

Film, gündelik hayatın olağan akışını izleyiciye sunar. Aralarında kan bağı olmayan bu aile suç işleseler de, kötü insanlar olmadıklarını ve birbirlerine kenetlenmiş olduklarını görürüz. Her ne kadar özellikle de çocukların daha iyi bir yaşam haklarını gasp etseler de, bu aile onları kendi yöntemlerince istismardan korumaktadır. Özellikle de küçük kızın, Lin'in, sahnelerinde hep gözlerim doldu. Kendi kan bağı olan ailesi tarafından istismara uğramış bu küçük kız, ''arakçılardan'' oluşan bu suçlu ailede belki de hayatında ilk kez sevilmenin ne demek olduğunu tattı. Bu aileyi oluşturan yaşı büyük bireyler aslında kötü değil, yetişkin olamamış insanlardı. Bireyselleşemedikleri için de toplumda kendilerine bir yer bulamamış ve toplumun artıklarından beslenerek günübirlik bir akışta hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Bu aile üyeleri birbirlerini yargılamıyor, oldukları gibi kabul ediyor, hatta yeri geldiğinde destekliyorlardı. Belki de onlara ''yetişkin olma'' şansı verilseydi, onlar da toplumda kendilerine sağlıklı bir yer edinebilirlerdi diye düşünüyorum. Öte yandan, evin annesinin küçük kız ile benzer bir geçmişten gelmesi, aynı yaraya sahip olmaları, beni derinden etkiledi. Bu insanlar bir günde toplum dışına itilmemiş veya kendilerini toplumdan soyutlayıp suç işlemeye başlamamışlardı. Bu insanlar zaten böyle bir hayatın içinde doğmuş, başka bir yaşamı deneyimlememişlerdi bile. 

Beğendiğim durum ise, olayların dramatikleştirilmeyip ailenin suçlarının bu dramaların arkasına saklanmamasıydı. Ortada bir suç varsa, nedeni ne olursa olsun yaptırımları da olmalı diye düşünüyorum. Filmde alt tabakadan bir ailenin hatalı yönlerini de, birbirleriyle olan bağlarını da iyi ve kötü tüm yönleriyle şeffaf bir şekilde izliyoruz. Aynı şekilde film, işçi sınıfının yaşadıklarını dile getirerek toplumsal yapıdaki çözülmeleri de dürüstçe yansıtmış. Yalnızlık teması ise filmin etrafını saran bir atmosfer gibiydi. Ailenin toplumdan kopuk yalnız yaşamı, aile içindeki fertlerin kendi dünyalarındaki yalnızlıkları... 

Bu yalnızlık temasını özellikle de kritik sahnelerde karakterlerin verdikleri tepkiler üzerinden gözlemliyoruz. Evin küçük oğlunun hırsızlık yapmanın kötü bir şey olduğunu içten içe bilmesi ve ailesinin ona benimsettiği yaşamdan hoşlanmaması, okula gitmek istemesi; evin teyzesinin aslında kendi öz ailesinin maddi durumu iyi olmasına ve iyi bir eğitim almasına rağmen tüm bunları reddedip kötü şartlarda da olsa değer gördüğünü hissettiği bir yerde yaşaması ve büyükanneye olan düşkünlüğü; evin annesinin özellikle de Lin'in yaşadığı aile içi istismardan etkilenmesi ve küçük kıza kendi içindeki küçük kızın yaralandığı noktadan yaklaşması; babanın kendi gerçek adını oğlan çocuğuna vermesi ve onunla kendi bildiğince ve yettiğince anılar biriktirmek istemesi; büyükannenin yalnız yaşamına tüm bu kan bağı olmayan insanları kabul etmesi ve özellikle de kumsal sahnesinde tek başına oturup ailesini uzaktan izlemesi gibi sahneler bu duruma örnek gösterilebilir.

Hirokazu Koreeda hayatın içinden karakterleri ve olayları, sakin ama estetik bir dille sinemaya taşıyan bir yönetmen. Kendisinin bu yıl içinde Our Little Sister (Umimachi Diary\ Küçük Kız Kardeşim) isimli filmini de izlemiş ve yine çok sevmiştim. Her iki film de dingin ama hisliydi. 


Shoplifters - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


24 Saat Açık Kitapçının Sırrı (Robin Sloan) | Kitap Yorumu

Yazar: Robin Sloan, Çevirmen: Zeynep Yedierler,
Yayınevi: Trend Kitap

Clay Jannon ekonomik krizin vurduğu genç işsizlerden biridir. Uzun süredir iş bulamayan bir grafik tasarımcı olarak çareyi alanı dışında bir işte çalışmakta bulur. 24 saat açık olan bir kitapçının gece vardiyasında tezgahtar olarak işe giren Clay, bu sessiz kitapçıda tuhaf olayların gerçekleştiğini fark eder. İki kısma ayrılan dükkanın bir bölümünde sıradan kitaplar yer alırken, diğer kısmında eski, ciltli ve özel basım kitaplar yer almaktadır. Özel baskı olan bu kitapları tezgahtarların inceleme izni yoktur. Dükkana gelen az sayıdaki müşteri de özel bir üyelikle ödünç alabildikleri bu özel basım gizemli kitaplar hakkında ketum davranmaktadır. Dükkandaki bu gizemin ardındaki sırrı çözmek isteyen Clay, Google şirketinde çalışan kız arkadaşının yardımıyla kendini bir maceranın içinde bulur. Bu macerada gizli bir kitap cemiyetinin iç yüzüne dair bilgiler edinecek ve gizemli patronu Penumbra ile değişen çağın getirdiklerini eski öğretilerle birleştirmenin yollarını arayacaktır.

Bu, çok sıkıcı bir kitaptı! Bakın, bir kitap yorumumda, evet evet bizzat kendi kaleme aldığım kendi kelime ve düşüncelerimden oluşan KENDİ YORUMUMDA, bile asla ama asla ilk cümlemden beni okuyanları etkilemek istemez ve bir kitaptan hoşlanmasam bile onun hakkında bu kadar keskin olumsuz bir yargıda bulunmazdım. Ama bu kitap beni o kadar bunalttı o kadar bunalttı ki, yıllardır yapmadığım bir şeyi yaparak kitabı atlayarak okumak zorunda kaldım! Bu kitaptan önce müthiş bir kitap okumuştum ve okumaya dair iştahım müthiş fazlaydı. Ancak bu kitap... bu kitap... Beni neredeyse okuyamama sendromuna sürükleyecekti! (Belki de sürüklemiştir...)

Çerezlik bir kitap olduğu için zaten kütüphaneden ödünç aldım. Cidden tek beklentim kafamı dağıtmasıydı. Aslında fena da başlamadı. Tam da beklediğim gibi basit bir anlatım ve konu beni karşıladı. Kitabın ilk yarısını, zorlama bulduğum kısımları olsa bile, güle oynaya okudum ettim. Hatta yazarın tarzını birazcık Matt Haig'e bile benzettim (ki kendisinin kitaplarını da çerezlik kategorisinde değerlendirir ama akıcı olmalarından mütevellit, severim). Ancak gel zaman git zaman bu Googlecılarla tarikatçılar arasındaki çatışma o kadar zorlama bir noktaya evrildi ki, kitap bile kendinden sıkılmış olabilir bence. Çünkü akmadı akmadı. Birkaç bölüm atlasam bile aman kitabı nasıl ele geçiririz, şifreyi neyleriz cart curt diye diye okurun oyalanmaya devam edildiği bir akış devam ediyordu.

Aslında kitabın çıkış noktası güzel. Gizemli bir kitapçı dükkanı, dırı dırı. Bu dükkanın sahibi de keza öyle, tatlı sert ve bu ona gizem katıyor. Açıklanmayan pek çok giz arka planda. Dahası tüm bunları açığa çıkarmak için ölüp biten, biraz da şaşkın bir ana karakter var. Arka plandaki gelenek-teknoloji çatışması da tat katmış. Ama... Kitabın asıl patladığı nokta bence tek bir konu üzerinden gitmeye çalışmasıydı. Hal böyle olunca bu tek konu yetersiz kalmış, akış yavaşlamıştı. Bu ana konuyu besleyecek başka yan olaylar olsaydı, bence yazar da üç yüz sayfa boyunca aynı şeyleri tekrar tekrar ve tekrar anlatmaktan kurtulurdu. Dahası, kitapta tek bir olay olduğu için bu olayın saçmalığı da bariz bir şekilde kendini belli ediyordu. Yani olay çok ahım şahım, vaooov bir şey olsa veya en olmadı azıcık ucundan ters köşe etse, tamam diyeceğim başım üstüne... Ama o da yok! Zaten kitabın isminde bile geçen ''sır'' çok da sır değildi bence ve kitabın yarısına gelmeden zaten çözüldü. Kitapta başka bir olay da yaşanmadığı için, bu sırrı takip eden olaylar zinciri kitabın sayfa sayısını uzatmak için yazılmış zorlama olaylar olarak kalmıştı (benim gözümde). Yine o kadar da haksızlık etmeyim, acaba bundan sonra ne olur merakı da hep bir cılız ışık olarak vardı ama olaylar gerçekten o kadar zorlamaydı ki, bir yerden sonra kitaba ilgimi kaybetmek zorunda kaldım. Bakın kaybettim demiyorum, kaybetmek zorunda kaldım resmen...

Biraz sinirlendim açıkçası. Bu kitabı ne güzel çerezlik kitap ihtiyacımı karşılarım, arada hoş olur diye okumaya başlamıştım. Hatta kitabı görünce almak üzere olduğum diğer kitabı yerine bırakmıştım da merakla bu kitaba koşmuştum. Cık cık cık, her şey boşunaymış.

Ben kitabı beğenmedim. Hatta yılın en beğenmediğim kitabı oldu. İroniktir ki, yılın ilk kitabını da aşırı beğenmiştim. Neyse hayatta ve kitaplarda böyle şeyler olabiliyor tabii.

Kitaplarla kalın.


Mary and The Witch's Flower (Meari to majo no hana\ Mary ve Cadı Çiçeği) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Hiromasa Yonebayashi 

Senarist: Riko Sakaguchi, Hiromasa Yonebayashi

Yapımı: 2017 - Japonya 


''Herkesin seni şanssızlık getiren kara kedi olarak görmesi zor olsa gerek. Fakat ben de benzerim. Benim de bu kızıl saçlarım var ve birlikte yemek yiyebileceğim bir arkadaşım yok. El attığım her şeyi batırıyorum.''


Kaynak: Pinterest

Mary Smith'in başı söz dinlemeyen kabarık kızıl saçlarıyla derttedir. Charlotte teyzesinin evinde geçireceği zaman boyunca yeni bir ortama alışacak olmak, hele de saçları böyle söz dinlemezken, Mary için oldukça gerginlik veren bir hal alır. Mary çevresine yararlı olmak için çabalar ancak görünen o ki iyi olduğu pek bir konu da yoktur. Üstelik ona ''kızıl maymun'' lakabını takan sinir bozucu çocuk Peter da çok olmaktadır! Tüm bunlar küçük Mary'nin sinirlerini bozar. Bu süreçte ona iyi gelen tek şey küçük dostu Tib ile olan arkadaşlığıdır. Tib de Mary gibi farklı görünen biridir ancak onun aksine bu farklılığını tüm karizmasıyla taşır. Tib, güzel mi güzel bir kara kedidir. 

Mary bir gün ormanın derinliklerinde gece uçuşu çiçeği isminde güzel ve gizemli bir çiçek bulur. Bu çiçeğin tek özelliği güzelliği değildir. Cadı çiçeği olarak da bilinen bu çiçek, kişiye sihirli güçleri kullanabilme özelliği vermektedir. Ona önemli bir şey anlatmaya çalışan dostu Tib'in peşine takılan Mary, bu gizemli çiçeği kullanır ve Tib ile birlikte kendini bulutların ötesindeki ünlü bir cadı okulunda bulur. Bu okula girişi de çıkışı da kolay olmayacaktır. Film boyunca Mary'nin cadı rolü yaparak girdiği bu okulda yaşadıklarını ve öğrendiği gizemli sırları izleriz. Bu yolculukta Mary başlangıçta yalpalasa da, zamanla, bir insan olarak kendi içindeki sihri kullanabilmeyi öğrenecektir.

Tatlı mı tatlı bir film. Açıkçası filmi yalnızca ismi için bile izlemek istiyordum. Öte yandan filmin afişi uzun süredir karşıma çıkıyordu. Ben de yıl bitmeden izleyip aradan çıkarmak istedim. Hikaye şirin ve dikkate değer olsa da, malesef zayıf kalmıştı. Bu görüşümde pek tabi daha evvel büyük ustaların elinden çıkmış anime filmleri izlememin de etkisi olabilir, bunu belirtmeliyim. Filmin çizimleri de sevimliydi ancak, muhtemelen yine çizim tekniği olarak çok daha iyi animeler izlediğimden, bazı detaylar gözüme çok çarptı ve dikkat etmeden duramadım. 

Örneğin bazı sahnelerde arka plan çok durgunken karakterlerin hareket halinde olması gözümü yoran bir durumdu. Animasyon çizimleri hakkında teknik bir bilgim olmasa da, bu çizimler bana sanki sabit bir arka plan fonunun önüne hareket eden karakterler eklenmiş gibi bir düşünce verdi. Hal böyle olunca arka fon ile ön kısım arasında uyumsuzluk hissettim. Çünkü izlediğim diğer animelerde genelde sahne bir bütün halinde akar durumdaydı. Bu teknik detay da animeleri çizim olmaktan çıkarıp adeta gerçek dünyada geçen birer filme dönüştürüyordu. Ancak bu filmde bu yoktu dediğim gibi.

Dikkatimi çeken bir diğer detay da karakterlerin Batılılaştırılmaya çalışılması oldu. Karakterlerin fiziksel özellikleri tipik anime karakteri ile Avrupai görünüm arasında bir yerdeydi. Aynı şekilde karakter isimleri de Batı ülkelerinin isimlerinden seçilmişti (Mary, Peter, Charlotte gibi). Bunda tabi ki bir sorun yok ama ben animelerde Japon olan Japon karakterleri izlemekten daha çok keyif alıyorum doğrusu. Bu nedenle Avrupalı havası verilmiş karakterleri (ki Japonca konuşmaları işi daha da karmaşık hale getiriyordu) garipsedim ve pek de hoşuma gitmedi. Ancak tüm bunların nedeni filmin İngiliz yazar Mary Stewart'ın The Little Broomstick (Küçük Süpürge) isimli kitabından uyarlanmış olmasıymış. Ben filmi orijinal dili olan Japonca'dan izledim ancak fragmanını araştırırken fark ettim ki İngiliz aksanlı İngilizce bir versiyonu da bulunuyor. Ayrıca filmin uyarlandığı kitabın da çevirisi var mı diye baktım ama malesef bulamadım.

Tüm bu olumsuz gibi görünen eleştirilerim aslında tam bir olumsuzluk barındırmıyor. Sadece, filmin güzel bir konusu olduğunu düşünmekle birlikte, bu konunun yeterince güzel değerlendirilemediğini düşünüyorum. Konu olarak ilgi çekici ancak çizim tekniği, müzikler ve akış yönünden güçlendirilebilir bulduğum bir film oldu. Film beni izlediğim diğer anime filmler kadar etkilemese de, izlediğime memnun oldum. Sürükleyici ve dediğim gibi sevimli bir film. İçerisinde dostluk ve sihir barındıran her hikaye gibi güzel bir kendini kabul etme yolculuğu. İlgisini çekenlere öneririm.


Mary and the Witch's Flower - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Bitmeyecek Öykü (Michael Ende) | Kitap Yorumu

Yazar: Michael Ende, Çevirmen: Saadet Özkal,
Yayınevi: Kabalcı Yayınevi

Bazı kitapları okurken, o kitapla bir yolculuğa çıkarız. Daha karakterlerini tam tanımadan, konusunu tam anlamadan evvelce bile o kitap bir şekilde bizim yol arkadaşımız olur. Çünkü aslında, belki de, içimizdeki bir ses bize o kitabı tanıdığını fısıldar. Biz de fiziksel olarak duyamadığımız bu sesi hisseder ve kitaba karşı güven besleriz. Onun bizi götüreceği mekanlara, tanıştıracağı karakterlere ve bize yaşatacağı sahnelere kendimizi açarız.

Bastian akranları tarafından dışlanan bir çocuktur. Yine bir gün zorba akranlarından saklanırken kendini bir kitapçıda bulur. Aksi kitapçı sahibi telefonla konuşurken Bastian adamın okuduğu kitabı çalar. Çaldığı bu kitapla birlikte okulunun tavan arasına saklanan Bastian'ı kendisinin bile bilmediği uzun bir yolculuk beklemektedir. Bu yolculukta başlangıçta eşlikçidir Bastian. Bitmeyecek Öykü isimli bu gizemli kitabın kendisi gibi çocuk olan ana karakteri Atreju ile birlikte Fantazya'nın birbirinden renkli diyarlarında dolanır ve Çocuk İmparatoriçe'yi kurtarmak üzere maceradan maceraya koşar. Bir noktada ise kendini, çekildiği tüm bu maceraların ana karakteri olarak bulur.

Temelde iki kısma ayrılan kitabın ilk yarısında Bastian'ı bir okur olarak görüyor ve onunla birlikte Atreju'nun maceralarına ortak oluyoruz. Kitabın ikinci yarısında ise Bastian ana karakterin kendisi olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor ve bizler de tıpkı Atreju gibi bu sefer Bastian'ın yol arkadaşları olarak onun maceralarına ortak oluyoruz.

Kitabı çok keyif alarak okudum! Kütüphanede dolanırken Michael Ende ismi gözüme çarptı. Kendisinin daha evvel okuduğum tüm kitaplarını sevmiştim. Zaten kendisi bol ödüllü (ve bu ödülleri hak eden) bir çocuk kitabı yazarı. Özellikle de Momo (yorum yazım için tıklayabilirsiniz) isimli kitabını çok sevdiğim için bu kitabını da hızla elime alıp incelemeye başladım. Kitabın yazılarının mavi ve turuncu olmak üzere farklı ve iki renkli olması ilgimi çekti ilk etapta. Sonrasında üstüne pek de düşünmeden ve içten içe seveceğime emin olarak kitabı ödünç aldım. Kitabı seveceğimi dediğim gibi en başından beri biliyordum ancak bu kitabı herkesin okumasını dileyeceğimi bilmiyordum. Artık insanlara hediye edebileceğim bir kitap alternatifim daha oldu! :)

Kitabı okurken kalbimi mesken tutmuş kara bir yılanla yüzleştim. Onun adı, şüpheydi. İnsan sanırım büyüdükçe yüreğinde beliren parıltılardan şüpheye düşüyor ve her şüphe aslında bize bir karanlık nokta veriyor. Bu noktalar çoğaldıkça kendimizi pek bir bilge görüyoruz. Olgunlaştığımızı düşünüyoruz. Oysa belki de yaptığımız tek şey aslında kendimizi gerçekten istediğimiz şeyden, yaşamaktan, korumak. Şüphe ediyoruz. Sevmekten, şüphe ediyoruz. Çünkü sevmek, en hızlı umut etme yöntemidir. İnsan bir şeyi sevdiğinde tüm hücreleri bir anda canlanır ve gençleşir. Bu bazen korkutucudur; çünkü bize büyürken bunun bilgece olmayabileceği öğretilir. Bu nedenle artık Fantazya'ya gitmemeye başlarız. Bir daha kalbimize pek de sık bakmayız. Oysa Fantazya hep oradadır. Parıltılar da. Yüreğimizdedir.

Bu kitap hakkında çok şey yazabilirim. Ancak düşünüyorum da, hepsi sadece tek bir cümlede toplanıyor: Bu kitabı okuyun ve lütfen sevdiklerinize hediye edin. İnsanı daha iyi bir insan yapan ve hayata karşı daha umutlu bakmasını sağlayan kitaplardan biri. Büyük küçük her yaştan okur ilgiyle okuyabilir. Çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmak ve kalın kitaplara geçişlerini kolaylaştırmak için de bu güzel kitaba başvurulabilir diye düşünüyorum. Ayrıca kitapta felsefi ve eleştirel düşünme becerilerine hitap eden pek çok kısım bulunuyor ve bu kısımlar bir olay dizgesi içinde verildiği için hem düşündürüyor, hem de okurun merak duygusunu canlı tutuyor. Dolayısıyla kitap eleştirel düşünme, yaratıcı düşünme gibi üst düzey düşünme biçimlerini de etkinleştiren bir özelliğe sahip.

Kitabın ayrıca Hiç Bitmeyen Öykü isimli bir filmi ve bir de çizgi dizisi bulunuyor.

Kitaplarla kalın.


The Substance (Cevher) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Coralie Fargeat 

Senarist: Coralie Fargeat 

Yapımı: 2024 - Fransa, İngiltere, ABD


''Kendinin daha iyi bir versiyonunu hayal ettin mi hiç? Daha genç. Daha güzel. Daha kusursuz. Tek bir enjeksiyon DNA kilidini açacak, yeni bir hücresel bölünme başlatarak senin başka bir versiyonunu yaratacak. Bunu yapacak olan bu Madde. Çıkış noktası sensin. Her şey senden kaynaklanıyor. Ve her şey sana ait. Bu sadece senin yeni bir versiyonun. Sadece paylaşacaksın. Bir hafta biri, diğer hafta diğeri olacaksın. Her biri yedi gün, mükemmel bir dengeye sahip olacak. Unutmaman gereken bir tek şey var: İkisi de sensin! Kendinden kaçamazsın.''


Kaynak: Pinterest

Ünlü bir yıldız olan Elisabeth Sparkle (Demi Moore) yaş almasıyla birlikte eski ününü kaybeder. Artık ne yaptığı spor programı, ne de geçmiş başarıları ilgi görmektedir. Sunduğu spor programında kendisinin yerine daha genç birisinin arandığını öğrenmesiyle birlikte bunalıma girer. Elisabeth kendini çirkin bulan bir kadın değildir; ancak dış dünya ve özellikle de televizyon dünyası ondan biyolojisine karşı durmasını ve hala aynı gençlikte kalmasını beklediği için Elisabeth'in özsaygısı zedelenir ve kendinden şüpheye düşer. Tüm bunlar yaşanırken kendisine yardımcı olabileceğini düşündüğü gizemli bir gençleşme yönteminden haberdar olur. Bu yöntemle kendi içinden daha genç bir versiyonunu çıkaran Elisabeth, ikili hayatına başlar. Bu gizemli maddeyi düzenli olarak kullanmak ve kullanım süresine dikkat etmek kritik önem taşır. Aksi halde genç bedeni besleyen kaynak beden geri dönüşü olmayan hasarlar alacaktır. Yedi günde bir beden değiştirmesi gereken Elisabeth, kendisine Sue (Margaret Qualley) ismini veren genç versiyonunun yerine geçmesiyle birlikte kontrolünü kaybeder. Film boyunca gençlik ve güzellik imgelerinin pazarlandığı ikiyüzlü bir dünyanın bir kadın üzerinde bıraktığı fiziksel ve psikolojik etkileri izleriz.

Öncelikle şunu söylemeliyim... Bu, GERÇEKTEN mide bulandırıcı bir film! Yazımın devamında filmin içeriğini daha detaylı yorumlayacağım. Açık açık spoiler yazmayacağım ancak filmin detaylarına indiğim için haliyle aralarda spoiler da alabilirsiniz aman dikkat, baştan uyarayım.

Film aslında felsefi bir düşünce üzerine kurulmuş. Yani mantıklı bir fiziksel açıklama aramak gerekmiyor. Zaten filmin amacı bu değil. Sue Elisabeth'ten nasıl arada bağ olmadan beslendi, nasıl doğdu gibi sorular filmin cevap aradığı sorular değil. Bu nedenle de fiziksel düzlemde mantıklı bir cevabı yok. Çünkü Sue, Elisabeth'in yaşlanma, ününü yitirme ve arzulanmama gibi korkularından doğan bir alt benlik. Filmde bu durum Sue'nun fiziksel bir bedene sahip olarak canlanması şeklinde işlenmiş.

Elisabeth vücuduna enjekte ettiği madde ile birlikte içinden daha genç bir versiyonu olan Sue'yu çıkarıyordu. Cevher isimli bu maddenin pazarlanma şekli de zaten şöyle: Daha iyi bir versiyonunuza ulaşın. Buradaki ''daha iyi'' Elisabeth ve onun gibi cevheri kullananlar için gençlik ve çekicilik anlamlarına geliyor. Daha iyi dediğimiz oluşuma ilerlemek için ise ardımızda eski oluşumu bırakmamız gerekiyor. Filmde ''daha iyi'' olan Sue iken, ona ulaşmak için geride kalması gereken eski versiyon ise Elisabeth oluyor. Aslında Elisabeth bu maddeyi kullanmayı kabul ederek kendi öz varlığını geride bırakmayı, edilgen konumda olmayı kabul etmiş oluyor.

Sue ile Elisabeth arasındaki gerilim ise ikisinin de aynı varlık olmasından ileri geliyor. Sue aslında Elisabeth'in kendinden nefret eden, kendinde kusur bulan ve özgüvensiz kısmından doğan parçası. Çünkü zaten Sue'nun varlık amacı bile Elisabeth'in kendi görünümünden ve aslında fiziksel varlığından, hatta bunun da ötesinde hissettiği özgüvensizliklerden kaçmasından kaynaklanıyor. Sue'nun varlığı da, varlığını sürdürmesi için gerekli olan kaynak da Elisabeth'in bizzat kendisi. Ancak bu kaynak yalnızca Sue'nun beslenmesi için gerekli olan Elisabeth'in bedeni değil; bu kaynak aslında zihinsel düzlemde Elisabeth'in kendinden kaçışı, kendine bakış açısıyla oluşuyor. Nitekim cevherin etkilerini sonlandırmak Elisabeth'in her zaman kendi elinde olsa da; bu, Elisabeth'in Sue ile, yani kendisiyle ve hayattaki en büyük korkularıyla (yaşlanma, çirkinleşme, ününü yitirme gibi) yüzleşmesi ile mümkündü.

Sue Elisabeth'ten, Elisabeth de Sue'dan nefret ediyor. Sue'ya göre çirkin ve yaşlı haliyle ayak bağı olan Elisabeth, ondan sadece zamanını alıyor. Elisabeth'e göre ise Sue, kendi fiziksel bedeniyle asla erişemeyeceği gençliğe ve bu gençliğin getirdiği hayranlara sahip. Sue Elisabeth'in sağladığı besin olmadan var olamaz; diğer bir deyişle, görmeye bile katlanamadığı için karanlığa hapsettiği esas beden olmadan Sue'nun fiziksel bedeni de yaşayamaz. Elisabeth ise aslında Sue'nun deneyimlerini bizzat kendi öz varlığıyla deneyimleyemediği için aslında Sue ne zaman değişimi sağlarsa o zaman yaşama geri dönüyor. Ancak Elisabeth'in açgözlü alt benliği olan Sue, zaman şartına uymadan aralıksız olarak beslendiği için Elisabeth'in fiziksel bedeni kalıcı hasar alıyor ve Elisabeth her geçen gün hayatta en çok korktuğu şey olan yaşlılıkla anormal bir hızla yüzleşiyor.

Filmin senaryo oluşum aşamasında nelerden ilham alındı bilmiyorum ancak filmi izlerken aklıma Lanetli Tavşan (şurada yorumlamıştım) isimli kitapta okuduğum Bedenleşme isimli öykü geldi. Bu öyküde de bir kadının saç, tırnak, dışkı vb gibi vücut parçalarından oluşan yeni bir bedenin var oluş öyküsünü okuyorduk (ve kesinlikle mide bulandırıcıydı). Bu filmde de benzer bir şekilde esas bedenden oluşan yeni ve genç bedenin varlığını esas bedene zorla kabul ettirme öyküsünü okuyoruz. Bu yeni beden aslında Elisabeth'in dış dünyadan aldığı eleştiriler, tepkiler ve yaşamının bir evresini kapatmasıyla oluşan korkulardan oluşan zihinsel bir yaratımın fiziksel olarak form kazanması, bedenleşmesi, şeklinde karşımıza çıkıyordu.

Filmde çok fazla çıplaklık olması ve özellikle medya yoluyla bilinçaltına kazınan çekici olma yolunda önemli görünen uzuvlara yerli yersiz zoomlar yapılması, bir yerden sonra beni bunalttı. Öte yandan bu çekimleri aslında filmin hikayesiyle uyumlu buldum. Çünkü medya ile şekillenen oturma organı üzerine yapılan fanteziler gibi (üstü kapalı yazayım derken düştüğüm hal) masalların aslında ne kadar komik olduğunu görüyoruz. Oturma organına durmadan zoom yapılması bu organın cinsel anlamda bir nesne olmaktan çıkıp, yeniden oturma organı olarak algılanmasına vesile olmuş diyebilirim. Filmde çok fazla çıplaklığın yer alması da aynı şekilde bir yerden sonra çıplaklığa karşı izleyeni duyarsızlaştırıyor (en azından aklı başında olan izleyenleri diyebiliriz sanırım) ve aslında yine medya yoluyla yaratılan algıyı yıkarak bedenimizin yalnızca bir memeli organizması olduğu bilgisini görmemizi sağlıyor. Bu sadece bir beden iken, onun sağlıklı olması en önemli koşul iken, sadece yaratılan bu geçici algılara uymak ve üç beş şapşalın (tuvaletten sonra elini yıkamayan, sonra o eliyle oburca yemek yiyen, sigaradan dişleri sapsarı olmuş, oturdukları yerden milletin görünümünü eleştirip kendine bakmayan adamlar bir de bunlar ha) yorumuyla kendi bedeninden kopmayı dilemek, korkunç ve akıl dışı! Elisabeth, filmin başında gittiği doktor kontrolünde çok sağlıklıyken, bu sağlıklı bedeninden nefret ediyordu. Ondan kurtulmak için yapmadığı şey kalmadı. 

Günümüzde güzellik algılarına (ki tek bir algı da değildir bu, her üç beş yıla bir yeniden yazılır\ peki bu algıyı kim yazar, kimler ekmek yer bundan!?!?) uymak için sağlığını ve benliğini, biricikliğini terk etmeyi göze alan nice insan var. Üstelik bu insanlar ne kadar estetik operasyon geçirirlerse geçirsinler, hep yine başkalarınca eleştiriliyor, kimsenin onayını tam olarak alamıyorlar. Estetik yaptırmayan veya dönemin popüler ve moda olan ürünlerini kullanmayan, modayı gözü kapalı izlemeyen herkese tuhaf bakılma eğilimi varken, aynı şekilde estetik yaptırmış ve çağın beklentilerini kendini hiçe sayarak gerçekleştirmiş nice insanın da ''estetik güzeli, fazla estetikli, boya küpü, dikkat çekmek için yapıyor'' ve türevi söylemlerle sözümona aşağılanması ikiyüzlülüğün dik alası. Bu nedenle de daha ağzından çıkanın ne olduğunu bile sorgulayamayan güruha uymak yerine; kendi iç sesine değer vermek, bu iç sesin başka insanların ve belki medyaya salınan zehirli algıların parazitleriyle kirlenmeden kendine yaşlaşmanın, kendine sahip çıkmanın, kendi özünü ve kendine bakışını korumanın, önemli olduğunu düşünüyorum. 

İsteyenin istediği estetiği SADECE sağlığı için ve SADECE kendisi istediği için, kendini daha iyi hissedeceği için yaptırmasının önemli olduğunu ve bunun sadece kişinin kendisine kalmış bir SEÇİM olduğunu; aksi halde yapılan tüm uygulamaların tıpkı bu filmdeki gibi başkalarının beklentilerini içselleştirerek içimizdeki Sue'ları diriltmeye çabalamaktan öteye gitmeyeceğini ve bunun aslında temelde kendini, kendi öz varlığını, karanlığa kapatmak olduğunu ve bunun sonunun olmadığını düşünüyorum. Bu bakımdan filmin, izlenmesinin zor ancak yargı mekanizması gelişmiş zihinler için sorgulatıcı ve hatta dehşet verici boyutta gerçekçi olduğunu düşünüyorum.


THE SUBSTANCE | Official Trailer için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Karlar Ülkesi (Yasunari Kawabata) | Kitap Yorumu

Yazar: Yasunari Kawabata, Çevirmen: Hüseyin Can Erkin,
Yayınevi: Can Yayınları

Yaşadığımız coğrafya, içinde doğduğumuz ve büyüdüğümüz toplum, hatta bizi çevreleyen iklim ve doğa aslında dünyayı anlamlandırma şeklimizi büyük ölçüde etkiliyor. Dünya edebiyatında farklı milletlere ait eserler okumayı da en çok bu nedenle seviyorum. Hiç ayak basmadığım toprakların havasını edebiyat yoluyla soluyor gibi hissediyorum.

Kawabata'nın önemli eserleri arasında gösterilen bu kitabında da, yazarın kendi kültürünü günlük yaşamın doğal akışında işlediğini görüyoruz. Yalın bir anlatıma sahip olan kitapta biz okurları, kitabın en başından en sonuna kadar karlarla kaplı bir yörenin doğa tasvirleri karşılıyor. Öyle ki, eserin kurgusunun bir olaydan çok, karlar ülkesi olarak bilinen bu yörenin merkezinde konumlandırıldığını çok geçmeden seziyoruz. Yazar bu kısa romanında aslında Japon kısa şiiri olarak bilinen haiku türünü düzyazıya aktarmış. Şiir türünden gelen ritmik dilin, düzyazılı bir anlatımda gözlem gücünü artıran bir durum olduğunu söyleyebilirim. Öte yandan sezgiye önem veren, anın akışını ve oluş halinin kendisini vurgulayan Uzak Doğu felsefelerinde gördüğümüz ana tema, bu kitapta da gözümüze çarpıyor. 

Kitapta aileden varlıklı ve evli bir adam olan Shimamura ile trajik bir yaşamı bulanan geyşa Komako'nun zamana yayılan ilişkisi işlenirken bir olaydan çok, aslında okurlar olarak karakterlerle birlikte o anda oluş anını deneyimlememizin hedeflendiğini düşünüyorum. Bu nedenle de kitabı okurken, kitabın her ne kadar yalın bir anlatımı bulunsa da, dikkatimizi okuma anına vermemiz gerekiyor. Aksi halde o anda bulunma halinden kopup ben ne okuyorum şimdi bocalaması yaşanabilir. İki kısma ayrılan kitabın ilk kısmını bu dikkat kayması nedeniyle ben iki kez okudum. :)

Dediğim gibi kitapta aslında ne kişiler, ne mekan, ne olaylar... en bariz olarak ''anda bulunma hali'' öne çıkarılmış. Gözlemlere dayalı olarak bir anı kaplayan çeşitli olaylar aktarıldığı için de bazı okurlar belki kitabı yavaş akan, durağan veya sıkıcı olarak nitelendirebilirler. Ancak Japon Edebiyatı'nda genel olarak var olan bu doğal akışı merkeze alma formunun ben zaten yazarların kendi kültürlerinden ileri geldiğini düşünüyorum. Bu kitapta ise bu durum biraz daha belirgin olarak öne çıkıyordu.


Karakterler ise birbirlerinden zıt özelliklere sahip ancak bu nedenle birbirlerini tamamlayan ve geliştiren yönleriyle doğal akışla ön plana çıkıyordu. Batı tarzı dans hakkında yazılar yazan Shimamura, hayatı boyunca bu dansı kendi gözleriyle canlı olarak izlememiş bir adamdı. Gördüğü fotoğraflar ve okuduğu kitaplar ile edilgen olarak edindiği bilgiler üzerinden yazdığı yazılar ile yazar sıfatı elde etmişti. İlginç olan durum ise Shimamura'nın iş hayatındaki bu durumun kendi kişilik özelliği olması. Özel hayatında da ne kendi ailesiyle, ne de kaplıca otelinde tanıştığı geyşa Komako ile yaşadıklarında bir gözlemci olmanın ötesine geçemediği, yörenin soğuk ve beyaza bürünmüş doğasının, karakterin kişiliği ile uyumlu olduğu ve hatta karakterin tasvirinin de mekan yoluyla belirgin hale getirildiği görülüyor.

Aynı şekilde Komako ve Yoko da hayat öyküleri açıkça anlatılan, hatta yeri geldiğinde bunu kendi ağızlarıyla ifade eden ancak yine de ketum bir imaj çizen karakterlerdi. Karakterler ve mekanla pekişen soğuk atmosfer ise kitabın anlatımındaki sabitliği ortaya çıkarmış. Bu nedenle de okuması kolay gibi görünen ama zor olan bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ancak kitap tüm bu özellikleri sayesinde bana ilginç diyebileceğim bir okuma deneyimi sundu.

Aynı yazarın Kiraz Çiçekleri isimli kitabını da bu yıl içinde okumuş ve şurada da yorumlamıştım. Açıkçası anlatım olarak Karlar Ülkesi daha farklı ve özgün bir kitap. Ancak dediğim gibi soğuk, uzak bir havası var. Belki de yazarın en başından Karlar Ülkesi adını verdiği bu kitabın okur üzerinde bırakmasının amaçlandığı etkisi de budur. Öte yandan Kiraz Çiçekleri tıpkı baharla ısınan hava gibi bir etki bırakmıştı üstümde. Yazarın okurlarına anlattıklarını hissettirmeyi başarabilen bir yazar olduğunu düşünüyorum. Kiraz Çiçekleri'ni daha fazla sevmekle birlikte, iki kitabını da öneriyorum.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar