Gel, hiç bilmediğimiz bir yıldıza bakalım.

 

Hayatta özendiğim tek karakter, doktordu. 9. doktor (Christopher Eccleston).

Doctor Who'yu lisenin ilk yıllarında yakın bir arkadaşımın bu diziye aşırı hayran olması sonucu radarıma almıştım. Yine yıldızlı bir yaz gecesinde diziyi izlediğim aklımda. Hatta ille de diziyi açık havada izleyeceğim inadım yüzünden, internet oradan çekmiyordu, dizi donup duruyordu da sinir oluyordum. Ah benim bu romantikliğim...

Aslında tüm doktorları izlemedim. 9. doktor Christopher Eccleston ile birlikte bir kesimin gözdesi bir kesimin gıcık kaptığı David Tennant ve yine unutulmazlardan olup ve hatta dizinin adını söyleyince bile diziyi şöyle böyle bilenlerin gözlerinin önünde canlanabilecek yüz Matt Smith'in sezonlarını da yıllar evvel izlemiştim. Dizinin sonraki sezonlarına ilgimin kaybolmasında sanıyorum ki arkadaşımla yollarımızın ayrılmasının da payı var, öhömmm.

Dizinin özellikle de ilk sezonunu izlerken beni bir gülme alıyordu. Dizinin modern döneminin başlangıcı olan 2005 yılında çekilmiş bu ilk sezondaki efektler çok komiğime gitmişti. Değil 2005, 1995 yılında çekilseydi bile o kadar yapay efekt ve uzaylı tasvirleri kullanılmazdı diye düşünüyordum. Sırf bu nedenle diziye tekrardan başlamak istediğim yıllar boyunca bu isteğimi hep erteledim. Sonra da zaten dizi woke kültürü ayağına (son sezonlarını kastediyorum) telelellleyyye sardı ve bu işin tadı kaçtı. Öte yandan bence zaten Doctor Who'nun Doctor Who olduğu sezonları izlediğimi düşünüyorum (belki Peter Capaldi'yi de sevebilirdim bilmiyorum).

Diziyi bilmeyenler için kısacık özet geçeyim. Dizi, ''Doctor'' adıyla bilinen bir Zaman Lordu olan dünya dışı gezgin bir varlığın uzay zamanda seyahat eden ve dışarıdan mavi bir polis kulübesine benzeyen TARDİS isimli uzay aracıyla yaptığı seyahatleri ve bu seyahatlerinde kendisine eşlik etmesi için yanına aldığı dünyalı yol arkadaşlarıyla olan ilişkisini anlatıyor. İlk sezonda her bölümde farklı bir konu işlenmekle birlikte, sonraki sezonlarda tek bir konu daha çok uzatılıyordu. 

Bu dizi beni gerçekten etkilemişti. Hatta diziyi izlediğim zamanlarda bilinçli olarak düşündüğümden çok daha fazla etkilemişti. Ben de günlüğüme şakasına ''şahsi Tardis'im'' derdim; çünkü ben de yazarak uzay zamanda yolculuklar yapabilirdim. İstediğim zamana ve mekana (istersem boyuta) ışınlanabilirdim. Kendime dair, yaşamıma ve yaşama dair ve hatta evrenlere dair bir sürü şey keşfedip kağıttan maceralar yaşayabilirdim. Ayrıca belki anımsarsın, benim de hep yol arkadaşlarım oldu. Hatta en ünlüsü Aomame'dir.

Benim favori doktorum hep 9. Doktor oldu. Doktor burada bir meslek değil, kimlik olarak kullanılan bir tabir. 13 bölümden oluşan tek bir sezonla dizide yer almasına rağmen, diğer ön plana çıkarılan doktorlardan çok daha fazla içimdeki bir yere dokunmuştu. Bunun en önemli sebebi uzay zamanda kapladığı yerdi ahahahah. Özellikle de heyecanlandığında ellerini kollarını iki yana açıp konuşması, bir şey keşfettiğinde yüzüne yayılan kocaman sırıtışıyla ''fantassstiiikkk!'' deyişi, deri ceketiyle hırpani görünümü... Tüm bu enerjik hallerinin diğer kutbundaki düşünceli bakışları, bir şeye canı sıkıldığında insanı delip geçen mavi gözleri ve yüzünü kaplayan derin ama oyuncu çizgiler. Kendisi kesinlikle benim doktorumdu. Hatta şöyle düşünürdüm, ben de bir doktor olarak dizide oynasaydım kesinlikle 9. doktorun kadın versiyonu olurdum! :) 

Deri ceketimle ellerimi kollarımı iki yana açıp konuşur ve bir şey keşfettiğimde insanlara... ben fantastiiikk demezdim de başka şey derdim bağırarak (bu kısım bana kalabilir), sonra milleti şaşırtırdım ama zamanla benim bu yarı deli hallerime alışırlardı. Sonra macera dedin mi hızlıca içine atlar evrenleri kurtarırdım (pek tabii yol arkadaşlarım ve emektar Tardis'imle birlikte). Aslında yol arkadaşım da direkt doktorun kendisi olsun isterdim ancak tek doktor ben olacağım için bir dizide ikimiz aynı anda oynayamazdık (belki uzay zaman bükülünce ek bölümlerde oynardık ama asla farklı iki kişi olamazdık...).

9. doktoru benim doktorum yapan tek neden tabi ki sadece asi - sempatik iki uçluluğu değildi. Onda bir kişilik vardı. Bu iki uçluluğa derinlik veren bir karakter. Gözlerinde sadece bir gezgin\ kaşifin deli parıltısı yoktu, hüzün de vardı. Bir şeylerini kaybetmiş birinin hüznünün derinliği. Zaman Savaşı'ndan sağ kurtulmayı başaran doktor, modern serinin yenilenmiş ilk doktorudur. Ondan önce de doktorlar olmuştu, ondan sonra da olacağı gibi. Bu ''yenilenme'', doktor isimli varlığın her bir hücresinin kendisini yeniden inşa etmesi sonucu görünümünden sesine tüm varlığının yeni bir insanmışçasına baştan oluşması olayına denilmekte. Bu yenilenme sonucunda karakterin dış görünüşü değiştiği gibi, bazı tepki ve eğilimleri, konuşma tarzı gibi durumlar da değişebilir; ancak ne olursa olsun hafızası ve özü aynı kalır. O doktordur, sadece doktordur ve bu değişmez. Değişen sadece dış katmanlarıdır.

Nitekim 9. doktor olan Christopher Eccleston yerini 10. doktor David Tennant'a bıraktığında da karakterde aynı alaycı hava kendini gösteriyordu. Aynı şekilde değil, sanki bir eğilimi başka bir insanda görüyor gibi, bir iz gibi bir benzerlik: Aynı kaşifin ruhu. Ancak artık yepyeni biriydi. Seçimleri buna göre şekillenecek yeni bir kabuk. Öz önemlidir ancak özü çevreleyen katmanlarımız, yaşantılarımız, değiştikçe biz de değişiriz. Özümüz de yavaş yavaş genişler, daralır; şekil değiştirir. Belki aynı şekilde titreşir, aynı arzuyla ancak hareket yönü, biçimi ve hepsini kapsayan dokusu, yaşantılarla yeniden şekillenir. Bence doktora da her seferinde olan buydu. Acısının ve hüznünün sebeplerinden biri de buydu diye düşünüyorum. 

Evet o yalnızdı ama öte yandan, kendi içinde de derinlerdeydi. Her seferinde yeni bir kabuk, yeni katmanlar ve seçimler... Bunların getirdiği yeni yol arkadaşları, yeni maceralar, yeni keşifler. Doktor hiçbir zaman aynı doktor olarak kalmadı. Aynı kalan tek şey, 9. doktorda gördüğüm o bakıştı. Bence o bakışı en iyi yansıtan da Christopher Eccleston'du (ama diziyi asırlar önce yarım bıraktım, bu saptamam da iddialı olur neyse adam kayırmayım şimdi durduk yere :). O bakışın dış dünyaya yansıması bana en çok onun ''fantastik!'' nidalarıyla geçmişti. Diziyi yıllar evvel izlemiş olmama rağmen bugün bile aklımda en çok kalan doktor da, en çok kalan mimikler de, ses de, gülümseme de, maceralar da... ona ait.

Acaba bu diziyi yeniden izlesem hangi doktorda hangi parçayı bulurdum? Belki de bu dizinin en büyük esprisi de buydu, tek tek parçalar bir doktoru oluşturuyor. Bu nedenle de izleyicilerin ''farklı doktorları'' olması çok doğal. Çünkü herkes her doktorda farklı parçaları görebilir.

Doktorun tüm o maceralardan sonra Tardis'ine ilerleyip omzunun gerisinden ''geliyor musun'' deyişini hayal meyal anımsıyorum. En çok bu nedenle 9. doktoru anımsıyorum sanırım. Savaştan çıkmış ilk doktor olduğu için. Acıyı anladığı için. Tüm o duyguları ve en çok da umudu. Sen ne yaparsan yap en çok o şaşırmayacağı için. Sana bir mazeret veya avuntu sunmayacağı için. 9. doktor bana hep tam olarak yanında kendin olabileceğin biri izlenimini vermiştir. Evrenler yıkılma tehlikesine girdiğinde bunu soğukkanlılıkla ''olabilir'' diyerek dile getirdiği ve insanları elinden gelen son ana kadar koruyacağını bildiğimiz için. 

Ama en önemlisi de, evrenlerin ve ırkının yok oluşuna şahit olduktan sonra, her şeye rağmen gözlerinde güçlü bir pırıltıyla yaşama derin bir merakla atlama cesaretine sahip olduğu için benim doktorum Christopher Eccleston'un hayat verdiği 9. doktor. Merak. Bence tüm evrenlerin kilidini açan, tüm hislerin boyutlarını aşan o güç, meraktır.


Benim Tardis'imin yenilenen görünümleri (eski sezonlar :).


Yalnız izlediğim umut.

 

Bu sıralar, umudu hissetmekten kendimi neden alıkoyduğum fikrini seziyordum. Umudu neden göremediğimi. Havalar ısındığında (ek olarak) böyle şeyler düşünmeye eğilimli oluyorum sanırım. Üstüme bir çeşit aylaklık çöktüğünden, boş boş düşünüyorum işte (bence boş değil ama daha dolu şeyler yapılabilir). Bir şeyler için çabalarken bile içimdeki bir yan -veya komple içim- yine o çabaladığım yere binbir zahmetle eriştiğimde oraya oturmayacağıma yüzde doksan (beş) emin. Bir şeyler eksik kalacak, içimde bir şeyler oraya uymayacak. Belki bunu çok kesin bir eminlikle ifade ediyorum... Eminlik zaten nedir ki? Peki ben, doğru soru bu, emin miyim? Hayır. Sadece, hiçbir şey şu anımdan daha yorgun hissettiremez bana, tek eminliğim buna ait.

Belki de yeni deneyimlere açık biri değilim. Hayır aslında tam olarak öyle değil. Yeni deneyim dediğin şey, sonuçta, ana yoldan ayrılmış küçük küçük bir sürü çatallar değil midir? İnce yollar, ince geziler. Belki bazen o yolları çok seversin, o kadar çok seversin ki bu sefer ana yolun o incecik yol olacak kadar yol genişler. Ufkun genişler. Benim ufkum dar belki de, o kadar eminim ki, ufkum daracık kaldı.

Bu kadar dramatik değil. Çoğu zaman bunu (sana) tekrar ediyorum. Aslında keşke bu kadar dramatik olsa diye içimden geçirdiğim fısıltı anlarım da olmuyor diyemem. Çünkü dramatik anlar bir anda olur, patlar, bom, biter. Oysa bu... Derin bir yayılım. Kistik sivilceler gibi. Sıkıp kurtulamazsın da. Derinden, gördüğün ama göremediğin yerlerinden acı verir.

Sorununu sorsalar sana, ne dersin ki. Bu bir soru değil, bu bir nokta. Ne dersin ki. Benim durduğum nokta. O zaman neden bir sürü yazı yazıyorum? Diyecek tek bir kelimem bile olmadığından mı?

Hala bazen yıldızları izlerken ağlıyorum biliyor musun? Yalnızsam bunu yapıyorum. Gerçi geçen gün sanırım biri gördü ama sorun değil. Sadece o an da aklımdan bu geçti, ben neden ağlıyorum... Bunu ben biliyorum. Buna dair beni gören bir dış göz çok rahat tahminler de yapabilir. Ama hiçbiri doğru değil. Belki de hiçbir tahmin doğru olmayacağı için ağlıyorum.

Bazen sana yazarken ağladığım gibi.

Hayır üzüntüden değil. Bu daha farklı bir his. Burada umut yok. Belki de bu nedenle umudu seziyorum ama göremiyorum. Umut burada değilse, başka bir yerdedir. O var ama ben onun olduğu yerde değilim. Bunu artık biliyorum. En çok buna ağlıyorum. Ne saçmayım. Bunu fark ettiysen çözümü vardır değil mi? Ben sence korkak mıyım? Yoksa ufkum bu kadar mı dar da, o çözümü göremiyorum?

Ben kimim bunu bile bilmiyorum. Biri olduğumda, yıldızları yine yalnız mı izleyeceğim? Buna ağladığım çocuk günlerimi hatırlıyorum. Tüm hayallerimin böyle olduğu günleri. Ona üzülmüyorum. Bu üzülecek bir şey değil ama... Orada bile bir umut görüyorum. Ben asıl buna üzülüyorum.

Neyi değiştirmeliyim bilmiyorum. Artık kimseyi suçlamıyorum. Küçük küçük talihsizliklerimin beni getirdiği noktayı da suçlamıyorum. Benim basiretsizliğimi de. Hayır korkaklığımı değil. Çünkü bence ben, eğer paralel evrenler diye bir şey olsaydı ve benim bir sürü versiyonum olsaydı bile, onların en cesuru olduğumu düşünüyorum. Çünkü ben, umudu bile göremezken kendimi aramaya cesaret ettim. Benim eksikliğim cesaret değil, başka bir şey. Sence bende ne eksik? Ben bunun cevabını bulamıyorum. 

Bazen acaba eksik değil de farklı mı diye düşünüyorum. Bazen acaba farklı sanmam mı eksiklik diye düşünüyorum. Herkes kalbinin sesiyle yaşamak ister biliyorum. Bazısı onu cılız duyar, bazısı bangır bangır. Bazısı o sesin kendisine dönüşür ve hayatın değerini en çok onlar bilir. Bu benim bence hala çocuk fikrim. Çünkü ben, yıldızları hala yalnız izliyorum.

Belki de sadece hava sıcak. Öyle olmalı. Yine de bir sonraki yazımın bana cevap vermesini isterdim. Bende neyin eksik olduğunu... Belki de ben, bir ana yolda bile değilim. Belki de tüm hayatım incecik bir yolda volta atıp durmakla geçti. Evet öyle biliyorum. Ama ana yol... oraya nasıl çıkacağım bunu bilmiyorum.


İlk ajandamdan bir sayfa.


Bloğumun kişiliğini seviyorum.

 

Bazen yazdığım yazılar bana çok saçma geliyor. Eskiden bloğum biraz daha okunan bir blogdu. O zaman bile bunu ''sorun'' etmem (ki şu anda yaptığım aslında bu değil) daha doğruydu. Ancak şimdi bir yazı yazdığımda hemen ardından onun devamı niteliğinde bir başka yazı yazıyorum. Evet, en azından beni, gaza getiren ve yazınca onları yazan bana bile ''vay be içimde bunlar mı varmış'' dedirten yazılar... İstediğim de tam olarak bu; blogda kişisel paylaşım yapma amacım tam olarak bu gibi görünüyor. Ancak, yine de içim rahat olmuyor.

Böyle olunca da bir döngü oluşuyor demeyeceğim. Bu döngü sadece beni ilgilendirir; hem sonuçta dünyayı kurtarmıyorum. :) Bunu da düşünüyorum. Hatta bu sabah bir yazı yazmak istedim. Yine dünyayı kurtarmayacak olsa da suya sabuna dokunacak, açıkça dokunacak, ben suya sabuna dokundum diyecek mecazsız toplumsal bir yazı. Kişisel öfkemden (ki haksızlık ve eşitsizlik durumlarında yazarken bu duygu benim yakıtımdır) olabildiğince arınmış, gördüğüm ''gerçek'' bir(kaç) sorunu ifade eden bir yazı. Yıldızlardan dünyaya inmiş bir yazı.

Bunu yapamam. Bloğumun kişiliği buna izin vermiyor. :) Ciddiyim şaka yapmıyorum. Son günlerde instagramda karşıma astroloji hesapları çıkınca etkisinde mi kaldım nedir, gittim bloğuma doğum haritası çıkarttım (internete dümdüz doğum haritası hesapla yazdım ve bloğumun açılış bilgilerini girdim :). Sonucu da yapay zekaya yorumlattım. Gerçekten de bloğumu ve benim bloğumdaki yazı tarzım ile yazma eğilimlerimi yorumladı. Kendi kişiliğim de biraz böyle tabi; örneğin ben sana dümdüz gestalt kuramını anlatmam da, gestalt kuramından ilham alarak uydurduğum kendi yazı yazma kuramımı anlatırım (şurada anlattım :). Bloğum da bana onay verir. Bloğumla ben bir ikili gibiyiz. Bu nedenle sanırım bloglarıma hep özel ilgi gösteriyorum. Ben yazdıkça bloğuma da (önceki de böyleydi, o da canlıydı ve bu nedenle yeri geldikçe onu anıyorum) yazılarım sayesinde ve yazılarım nefes alıp verdikçe can geliyor görebiliyorum. 

Her bloğun bence kendi kişiliği var. Hatta bence (her ne kadar blog yazarlarını şahsi olarak tanımasam da tahminimce) her blog zamanla, yani yazılar çoğaldıkça, kendine ait bir kişilik ediniyor. Bloğun dış görünüşü sözgelimi, bloğa ilk girdiğinde seni karşılayan tema. Belki alıntılar, fotoğraflar, resimler... Yazı renkleri ve puntosu. Yazı başlığı ve hatta en başta blog adı! Kullanılan resimler\ fotoğraflar veya direkt yazıların yazılması, herhangi bir resme\ fotoğrafa yer olmaması. Yazılan yazının içeriği, içeriğin sesi (anlatım biçimi, dili)... Hatta yorum bırakan kitle ve o kitlenin yorum bırakma tarzı... Bu liste uzar gider ve tüm bu özellikler aslında bahsettiğim kişiliği, bloğunuzun kişiliğini oluşturur. Senin bloğunun nasıl bir kişiliği var sevgili okur, bunu hiç düşündün mü?

Nasıl ki çocuklar anne babalarından özellikler alsalar bile onlardan ayrı kişilik ve fiziksel özelliklere sahip olurlar, bence bloglarımız da biz yazarlarından bu şekilde bir ayrışma gösteriyor. Tabi ki bir blog yazarından tamamen bağımsızlaşamaz, çünkü bloğu var eden, aslında bloğu var edecek parçaları (yazıları) var eden, yazarıdır ancak yine de tüm bu parçaların oluşturduğu bütün, yazardan farklı bir oluşuma bürünür. Benzer, belki çok benzer ancak yine de ayrı bir kişilik edinir. Blog zamanla yazarından bağımsızlaşır. Benim bloglarıma olan hep buydu, seninkini bil(e)mem. Benim bloglarım, evet ikisi de ve hatta üçüncü bir bloğum olsa muhtemelen o bile böyle olacaktır, bir noktada beni yönlendirmeye başladılar. Bloğuma göre, bloğumun sistemine, sesine, görünümüne göre; aslında tüm bunları şekillendiren, benim bloğuma karşı olan hislerime göre, yazılarımı yazmaya başladım. İki bloğum arasındaki dil anlatımım bile bambaşkadır. Benzer ama başka. Kardeşlerin birbirine benzediği kadar benziyor iki bloğum birbirine. :) İki bloğu da farklı zamanlarda ve benim farklı zamanlarımda yazmış olmam da tabi bu durumda etkili ancak bundan da daha etkili olan durum bahsettiğim üzere bloglarımın yazılarımla birlikte kendi kişiliklerini oluşturmaları diye düşünüyorum.

Toplumsal bir konuyu işlesem bile, suya sabuna alenen dokunsam bile :), bunu bloğumun çıkarabileceği ses çerçevesinde yapabilirim. Bunu aşmaya çalıştığımda yazım iğreti duruyor, çünkü içime sinmiyor. Ancak yayınladığım çoğu yazı (örneğin şu an yayında olan kişisel yazılar) hem benim sesimle, hem de bloğumun kişiliğiyle uyumlu olmasına ve onları sevmeme rağmen, neden onları silme veya taslak yapma dürtümle (küçük çaplı) bir gerilim yaşıyorum? Kimsenin umurunda değil, bunu biliyorum. Birinin umurunda olsa bile bu da benim umurumda olmaz, bunu da biliyorum. Öte yandan, neden bu kadar küçük bir durum hep bir şekilde aklımın bir köşesinde benim onu görmemi bekliyor ve beni rahatsız ediyor, ikilemde bırakıyor? Bunu düşünüyorum.

Kişisel yazılarımı kaldırırsam ve sadece bir nesne (film ve kitap yorumları) etrafında şekillenmiş yani sadece dışsal bir gerçeklik üzerine yayıldığım yazılarımı bırakırsam, o yazılarımı gerçekten detaylı ve sistemli bir dil ve içerikle oluşturduğumdan ve ayrıca bana açık açık dokunmayan yazılar olduğundan, sanırım bu blog daha... tam olarak değil ama nasıl desem, daha, ''havalı'' görünebilir. Bunu en azından çok fazla ve öncelikli olarak önemsediğimi sanmasam da, kişisel yazılarımı zırt pırt kaldırma nedenim bu biliyorum. Kendi yazı tarzımı seviyorum. Gerçek duygularımı yontarak (ki bu duygular olumlu da olsa olumsuz da olsa her şekilde duyguları yontmak, duyguların farkındalığına erişmek acı verici yanları olan bir eylemdir), oluşturduğum yazılarım beni daha insan gösteriyor. Daha çok ben. Hep ''kendim olmak istiyorum'', ''bir şeyleri içselleştirmekte zorlanıyorum'' dediğim noktayı aydınlatıyor ve tam olarak benim bir parçamı ama içselleştirdiğim bir parçamı yansıtıyorlar. Tek tek bir arada ve sonunda bir bütün olarak. Bu noktada da çelişkiye düşüyorum. Sana ''bir blog yazarı'' veya ''blog yazan bir kız'' olarak mı görünmek istiyorum; yoksa, ''blog yazan bir insan'' olarak, ''blog yazmayı seven İlkay'' olarak mı? Aslında çelişkimin iki ucu bu. 

Sosyal medyada insanlar belki haklı nedenlerle daha çok ilk durumu seçiyorlar. Daha uzak parçalarını ifade ediyorlar. EN kişisel içeriklerinde bile bu havayı hissedebilirsin. Oysa benim içimdeki bir yan, beni okumaya zaman ayıran sana benim insan yanımı göstermeyi seviyor. Belki de, en azından artık, bloğa dair en çok bunu seviyorum. Neptünlü Cadı'nın insan yanını, onu okuyan sana göstermeyi. Bazen sanki uzayda gibi (bazen?? :) bir dil kullansam bile (ki bunu açıkladım, bu durum bloğumun kişiliğinden ileri geliyor!); ben sana, bu bloğa kişilik veren İlkay'ın insan yanını göstermek istiyorum. Dümdüz insan yanını da değil, her yanda insan var hadi amaaa... İnsan olarak İlkay'ı. Çünkü bundan bir tane var. Bir etiket olan İlkay'dan bir sürü bulursun. İlkay şu şu özelliklere sahip olan İlkaylardan, dünyada milyonlarca olabilir (attım biraz ama olabilir! :). Ama o İlkaylardan insan yanını gösteren, savunmasız da değil hayır ama belki kendisi denebilir, İlkay olan İlkay, bu bloğu yazabilecek olan tek kişi olan İlkay; benim. 

Bazen bunun önemi bile yok diye düşünüyorum. Senin için yok, onun için yok, diğeri için de. Dünyayı kurtarmıyorum. Ama yine de, bu dünyanın içinde yazıları nefes alıp veren kendi kişiliğini edinmiş bir bloğum var, bu senin veya bir başkası için olmayacaksa bile benim için önemli olmalı değil mi? Hayattaki bize ait şeyler, kimse için olmasa bile (ki bundan asla tam olarak emin olamayız), bizim kendimiz için önemli olmalı... Değil mi?

En önemlisi de, saçma da olsa anlamsız da abartı da... Ben bunlara üzüldüm\ sevindim. Bu turda genelde üzüntü bile değil yine burukluklarımın ana temasında yazıyor olsam da, bunlar benim burukluklarım. Bir olayla oluşan değil. Belki birçok olayın toplanması evet ama bu bile değil. Benim kendimden kaynaklı da değil hayır. İçimde bir özlem var. Uzanamadığım bir yere özlem. Belki de bu nedenle bu özlemi hep yıldızlarla anlatıyorum. Belki de kendimi bile değil, kendimin yaşayacağı bir hayatı özlüyorum. Benim talihim ama bu talihi yararıma kullanamadığım için talihsizliğim ise, hayata dair pek çok şeyi erken yaşta öğrenmiş olmam. Bazen küçük şeyleri büyük gördüğümü düşünme nedenim (belki senin bile) bu. Çünkü ben çok küçük yaşta insanları okumayı öğrenmek zorunda kaldım. Bu da çok yalnız hissettiren bir şeydi. Çok. 

Bunu dıştan bir yerden söylüyorum, oysa içten bir yerden tabi ki bunu hissetmiyorum. Bu bir düşünce. Birileriyle kaynaşmak benim için çabasız kolay olmuştur. Ama yine de, benim bahsettiğim şey bağ kurmak. Belki de diğer bir talihsizliğim de (kullanamadığım ve bu artık sadece benim elimde olmadığı için) bağ kurma kapasitemin ortalamadan çok yüksek olması. Herkese değil, belki bazılarına iticiyim bile ama bağ kurma kapasitem karşılanmadıkça, onu yitirdiğimi hissediyorum. Eridiğimi, kolayca iletişim kurabileceğimi... Ama bağ, ben bunu istiyordum derken kendime dudak bükecek yeni bir şey bulduğumu.

Bu blog örnek aldığım bir yer. Çünkü insan buna ihtiyaç duyar. İnsanın kendi var ettiği bir şeyden ilham alması ise çok komik ve bana yalnız hissettiriyor (yine). İçimde o kadar çok yalnızlık var ki (tek başınalık demiyorum ama o da var evet) artık bu dramatik de değil, galiba başkası için kocaman olabilecek olsa bile benim için sıradanlaşmış bir sorun. Hayatımdaki sıradanlaşmış pek çok şey, beni kendimden uzaklaştırıyor. Belki de kendim dediğim şey ile kendi hayatım dediğim şeyi eş değer görüyorum. Bu nedenle hep ''kendim olmak istiyorum.'' Oysa benim kadar kendi olmaya kafayı takan gördün mü, kolay değil bence. Aslında bunu düşünmezsen başarırsın. Ancak ben, güvenmiyorum. Yine de deniyorum. Güvenmeyi deniyorum.

Aslında bağ kurmak hakkında da yazabilirim ama bu, hala zihnimin arka sekmelerinde olan bir düşünceler topluluğu. Bilincime henüz ulaşmadı, bu bakımdan söyleyebileceklerim sınırlı olur. Sadece şunu biliyorum, ben değiştirilmek istemiyorum. Bir ilişkilenme biçiminde (sadece romantik değil, her türlü yakın bağı kastediyorum) zaten orta yolda buluşmak için emek gösterirsin, göstermelisin. Ama ben, beni kafasındaki kişi gibi gören veya kafasındaki kişi olmamı bekleyen bir karşı tarafla bağ kuramam. Bu bağ değil, bu, sadece iletişim kurma çabası olur bence. Belki de çok şey bekliyorum ancak beklentimi düşürmeyeceğim. Çünkü ben kendimi her yönümle değerlendirmeye açığım. Ben de kafamdaki kişiye göre davrandım ve sonra bunu benim de istemediğimi fark ettim. Sonra anladım. Çoğu insan anlamayı değil, devam etmeyi seçiyor. Galiba ben biraz da buna içerliyorum. 

Göremediğin birini sevemezsin, ben buna inanıyorum. Biliyorum demedim, çünkü kesin budur diyemiyorum (kendim için bile). Ama büyük oranda bunu kabul ediyorum: Göremediğin birini sevemezsin. Ve bağ kurmak, içerisinde yüksek oranda sevmek ve sevilmek barındırır. Dürüst bir sevgi. Anlaşılan, orada durduğunu bildiğin ve parlayan. Bazıları kabul etmek de der sanırım. Ancak ben, görmek diyorum. Birini görmeden, onu sevemezsin. Ben buna inanıyorum. Belki bir gün inandığım şey değişir ve başka bir şey bilirim, bilmiyorum. Bunun için henüz gencim, evet bunu kabul ediyorum. :) Çok genç olduğumu, kabul ediyorum. Belki de biraz da bunun bilmeme alanını kendime tanımalıyım.



Süpürgemin bıraktığı yıldız tozları.

 

İnsanın kardeşinin olması garip bir his. Çok dip dibeyken sürtüşebiliyorsun ama uzaktayken de özlüyorsun. Onun üniversite için uzakta olması hem onun için hem de kardeşlik bağımız için iyi olmuş gibi görünüyor. Hatta keşke ben de okuduğum şehir dışında üniversite okusaydım, bunu yapabilseydim. Gerçi ben üniversitenin yarısını pandemide uzaktan eğitimle evden okudum :) ama yine de diğer yarısını da evden uzakta bambaşka bir şehirde okumamanın eksikliğini daha üniversiteyi kazandığım gün bile hissetmiştim ciddiyim. Tabi sevinmiştim, sonuçta iyi okullar arasında olan bir okulu kazanmıştım. Hem benim şehrim de, buralı olmasam, öğrenciler için güzel bir şehirdi. Öte yandan, anladın işte, bunun eksikliğini hep hissettim. Bence ''benim hikayem'' temasının hayatımda hep bir şekilde ertelenmesinde bunun da payı var. Suçu buraya atmasam da, bu nedeni şekillendiren diğer görünmeyen nedenlerin yanında, en belirgin acabam budur. Başka bir şehirde okumamak.

İlk gençlik yıllarında evden uzaklaşmak bir insanın yaşamı için yapabileceği en güzel adımlardan biri bence. Bu yazımda felsefi çıkarım zorlamaları veya edebi kaygılarım olmayacak. Sadece, bu sefer hislerimi dümdüz yazmaya karar verdim. Çoğu durumda hislerimi dümdüz anlatamıyorum. Belki bu da geliştirilmesi gereken bir alışkanlık, bilmiyorum. Belki kişiliğim biraz böyledir, belki de hep duygularımı savunmak zorunda kaldığım için. Özellikle de en güzel duygularımı. Kalbimin en çok parladığı anları savunduğum için belki de zamanla bir şey isteyemeyen biri olmuşumdur. Çünkü kalbinin hiç parlamamasından daha kötü olan bir şey varsa o da, kalbinin parladığı o devasa hisse şahit olup -hatta ne talihsizliktir ki bunu derinden hissedebilen biri olup- o parlaklıkların her seferinde sönüşünü görmektir. Ölüm gibi. Ve zamanla, bir çeşit yas havasına bürünürsün. Kulağa dramatik gelse de, ben dramatik olmaya çalışmıyorum. Yine bir durum tespiti. İşte bu oluyor zamanla, kendine uzaklaşıyorsun.

Kendimi ilk kez ele aldığım zamanı hatırlıyorum. Kendimi bir durum olarak ele aldığım ilk zamanları. Kalbimin parlayabileceğine inandığım bir anda, bir duruma dönüştürülmüştüm. Hayatımda bir alanda bir kere kalbim kırılınca, eli yanan çocuklar gibi bir daha o duruma dokunmuyorum sanırım. Kendimi bu yolla koruyorum. Koruduğumu sanmıyorum, evet gerçekten kendimi koruyorum. Ama daha evvel de söylediğim gibi, kalbin parlaması için ölçülü bir şekilde ateş gerekir. Yoksa kalbin, evet, söner. Yine bir ılıklık, yine bir ışık olur evet; yapın buna uygunsa olur ve bu daha da acı verici olur. Çünkü en başta ateşten korkarsın. Öte yandan o ateşin büyümesini istersin. Ancak büyüdüğü anlarda da kontrol-savunma-denge(sizlik) üçlüsüne takılırsın. Bende hep neden böyle oldu bunu düşünmüşümdür uzuuunnn bir süre. Elimde olmadan olan dış olaylar. Dünyanın en iyi insanı bile olsan bir cadıya dönüşmek ve zamanla gerçekten de bir cadı olmak. Sonunda da cadı olmayı sevmek. Sanırım insan cadı olmayı da öğrenmek zorunda. İnsan neden bunca şey öğrenmek zorunda? Ben neden bunca şey öğrenmek zorunda kaldım? Belki de değildim, bilmiyorum.

Kardeşimi bazen özlediğimi düşünüyorum. Yanında en çok kendim olduğum, hatta salak salak* (başka bir kelime kullanamazdım üzgünüm, tepkilerimin kavram karşılığı bu çünkü) cıvıttığım insan o. Onunla uğraşmayı, hatta onu şakacıktan sinirlendirmeyi seviyorum. Tamam önceden gerçekten de sinirlendiriyordum sanırım?? :) Normalde ciddi olan yüzüm onun yanında hep yaramaz bir çocuğun ifadesine bürünürdü. Hala öyle; bu sefer de onun kafasını şişirmeyi seviyorum. Çünkü dinliyor ahahahah. *-* Farklı şeyleri sevmesini, kendi kişiliği olmasını da seviyorum. Kendine ait bir beğeni dünyası olduğunu ondan önce ben keşfetmiş olabilirim ve buna gerçekten çok sevinmiştim. İnsan sanırım kendi içindeyken beğenilerini ve kendi dünyasını net olarak göremeyebiliyor. Şekilleri, hatları daha geniş olabiliyor ya da en azından ben daha geniş ve belirsiz olmasında hep rahat bir yan buldum. Ancak tam da dün akşam EN sevdiklerimi düşündüm; en sevdiğim kitap, film, müzik türlerini. Entelektüel beğeniler falan fıstık. Ben sanırım şudur demekten çok, belli bir atmosferin yansıtılmasını seviyorum. Hayalle gerçeğin iç içeliği, gerçeğin doğal yaşam içinde yansıtılması, doğa manzaraları, felsefik alt katmanlar, gönül yayını titreten notalar... gibi gibi. Zaten bence bunu net sınırlarla düşündükten sonra bir öykü yazabilme yeteneğim nihayet aktifleşmişti. İnsanın içinde uykuda kalan bazı şeyler var sanırım. O ne demek, o ''şey'' kavramı ne tam olarak açıklayamam. Şey, şey işte. Uyanması gereken veya vakti gelince uyanacak bir şey. Potansiyel gibi değil. Belki güç?? Bilmem, önemi var mı ki? Bir şey, şeydir işte, şey şeydir :).

Bence sorun, iç dünyamla dış dünyamın çok uzun bir süre uyumsuz olmasıydı. Bu nedenle de dünyada kendime bir hikaye görmekte zorlandım. Özellikle 2025 yılı benim için çok zordu. 24 de zordu gerçi. Gençliğimi böyle geçirmiş olmak bile değil de, 2020'li yıllarımı böyle geçirmiş olmak, zorlanmak ama içimden zorlanmak... Bazı insanlar dışından zorlanıyorlar ya hani, daha çok dışından... Yine de içlerinden güç alabilirler. Ben, içimden zorlandım; bu nedenle dışımda güç alabileceğim hiçbir şey yoktu. Çok üzücü bence. Sana aslında ne güzel şu anımı anlatacağım diyordum, şimdimi. Bunu başaramıyorum. Belki de bunu da zamanla başarırım bilmiyorum. Benim için sorun olmasa da, şu anını yazan blog sayfalarına özenen bir yanım var. Ne zaman bir şeye özensem, birkaç yıla ancak belki gerçekleşir. O zamana blog yazar mıyım bilmiyorum. Belki de haddinden uzun bir süre aralıksız yazdım. Bazen bunu düşünüyorum. İnsanlar instagramda, twitterda orada burada zaman geçirebilirler, ben de bloğumu seviyorum işte. Hep en çok bloğumu sevdim. Onu, ilkini, açtığım ilk günden beri. Nihayet içimle dışımın tam olarak hizalandığı bir yer diye düşündüm. Evet bunu düşündüğüm ilk an buydu, küçükken bile anlamıştım. Burası bana ait bir yer. Burası, benim.

Bu ay içinde bloğumun doğum günü var. Üç yaşına girecek. Ah bu çocuklar hızlı büyüyorlar ahahhaha. :) Buraya bazen haksızlık yaptığım anlar oldu. Bu bloğumu hep kıyaslamışımdır. Ben bloğum olsaydım üzülürdüm sanırım. Ama ne yapabilirim? Hepsi özlediğimden. Aslında burada daha çok kendimi yaşadım. Bunu sevdim, çok sevdim. En azından bu bloğum için konuşursam (şimdiden yazayım çünkü bunu bir doğum günü kutlaması yazısına taşımak istemiyorum); ilk başta ait hissetmek için çok sık yazdım. Burasını da ilk evim gibi hissetmek için. Olmadığını düşündüm, hep bir şeyin eksik kaldığını. Sonra ben de anlamadan, anlaşılmak için yazmaya başladım. Bir cevap gibi. İçimde dönüp duran, bana gerçekten kritik bir anda sorulmuş bir soruya bir cevap gibi. Belki de o sorunun yanıtıyla ilgilenen birileri olduğu için böyle oldu. Evet öyle. Ama sonra bu da önemini yitirdi. Çünkü hem cevaplar değişir, hem de kimse soruyu bile bilmiyor. Bu da buruk bir his. Tam bir yanıt buldum diyorsun, hop değişiyorsun. En sonunda ise sadece burası benim bloğum olduğu için yazmaya, sık sık yazmaya başladım. Günlüklerime de bazen böyle yazardım. Bir gün içinde fırsat buldukça birkaç kez. Bunu seviyordum. Sonra okuduğumda kaçırmamış oluyordum. Neyi kaçırmamış bilmiyorum ama sık yazmak, bir şeyleri kaçırmadığımı hissettiriyordu. Ve yazabiliyor olmak. Bu bence bir lüks. Hem kelimeleri sevmek, hem onların seni sevmesi, hem de kelimelerinin nefes alabildikleri bir yerinin olması bir lüks olmalı.

Bloğumu, bloğum olduğu için seviyorum ve onu sevdiğim için sıkça yazıyorum. İlk bloğumu bana kendimi gösterdiği için severdim. Bir ayna gibi, diye düşünürdüm. Ne tuhaf, oysa orada kendimi hiç açık açık ifade bile etmezdim. Çünkü kendime çok uzaktım. Gerçi küçükken olur böyle şeyler, kendine uzak olabilirsin. Burada ise kendime yakın değil, kendimdeyim. Belki de bu, ilk bloğuma olan sevgimden daha oturmuş bir sevgi olduğundan çoğu zaman bana burada yazmak aynı hissettirmiyor diye düşünmüştüm. Uçmaya acemi bir cadının uçmayı bisiklet sürer gibi otomatikleştirmesine benziyor. Kendiliğinden bir sevgi. Kendiliğinden bir akış. Bu da benim bloğuma olan hislerimi ve bakış açımı daha yumuşak ve doğal yapıyor olmalı. Çünkü ben aslında blog olarak sınırladığım bir kutuyu, yazı kutumu da değil, tek tek yazılarımı seviyorum. Onlara hak etmedikleri gibi davrandığım çok zaman olmuş olsa da, ben yazılarımı seviyorum. Yazmayı da seviyorum evet ama bu sevgi de benim için yürümek gibi, hatta nefes almak gibi bir sevgi. Öyle doğal, öyle yaşamın içinden (ve biraz da zorunlu olmalı :). Ancak yazılarım, tek tek yazılarım, değişen bendeki yazılarım, değişen duygulardan doğan yazılarım... Ben en çok da onları seviyorum.

Bir içerik üreticisi vardı. Artık eski videolarımdaki fikirlerimi eksik buluyorum ama onlar benim yolculuğumu bana gösterdikleri için videolarımı yayında tutuyorum demişti. İnsan kendinden parçalar kattığı bir şeye karşı farklı bir bakış açısı geliştirebiliyor. Bu nedenle de ben değiştikçe, yazılarım da buradan uzaklaşmalı gibi düşünebiliyordum. Çok yakın bir sürece kadar (geçen hafta :P). Ancak yazılarım ben değilim, onlar sadece benim yazılarım; bu kadar. Benim adımlarım olabilirler. Süpürgemin bıraktığı yıldız tozları olabilirler. Ah böyle de ne romantik bir bakış açısı oldu. Ancak doğru; yazmak benim için uçmak gibi bir his ve kelimelerim beni kaldıran kuvvet, onların oluşturduğu yazılarım ise yıldız tozlarım.


Demian, Hermann Hesse.


Benim ilk öyküm.

 

Dün akşam ilk öykümü anlattım. Ben öykü yazabilen birisi değilim; hiç olmadım, olamadım. Yazdığım ilk ve tek öykü de dokuz yaş civarıma ait olmalı. Şimdilerde çoktan geri dönüşmüş olabileceğini düşündüğüm, veya belki de daha kötüsü tozlanmaya terk edilmiş bir unutulmuş varlık olmuştur, bir defterin rastgele boş bir sayfasına sıcak, basık ve küçük ancak sesleri uzakta tutan bir odada yazdığım, hayatımın bu anına kadar varlığını bile sadece benim bildiğim bir öyküm vardı. Bu öykü tamamen başkasının öyküsünden ''araklamaydı.'' Bir animasyondan. Bunu daha o yaşımda, üstelik kendi öykümü ilk okumamda anlamıştım. Sonra da o defteri bir köşeye atmış ve öykü yazma denememin kendisine kızmıştım. Neden o öyküyü benden önce birisi anlatmıştı ki?! Çok sinir bozucuydu!

Sonra uzun bir süre öykü yazmaya çalışmadım (ödevlerim dışında).

Yine dokuz yaş civarımda, kendi kendime çok ilginç bir cümle kurmuştum. Daha sonra yaşım büyüdükçe o yaşımda o cümleyi kurmama hayret ettiğim bir cümle. O cümle benim içimde kalacak olsa da, öykü yazamamakla ilgiliydi. Hiçbir zaman bir ''öykümü'' anlatamayacağıma dair kırgın bir inançla ilgili. O inancı sahiplenmiş miydim bilmiyorum. Sanıyorum ki o inanç, o anlığına havada duran bir satırdı ve ben o satırı kendime okudum. Zaman, o satırı ezberledim mi yoksa sorguladım mı diye beni test etmek için o cümleyi çeşitli zaman aralıklarında karşıma çıkardı. Ben hep o satırı ezbere bir öyküymüşçesine anlattım. Bazen köşe başlarından, bazen tutunamayacağım yerlerden, hatta bazen diğer insanların üzerinden ve hatta içinden süzülen o satır, bana hep ''ben buradayım, bak buradayım,'' dedi.

O küçük odada ilk yazdığım öykü ne üzerineydi çok da anımsamıyorum ancak bir animasyondan aşırı derecede ilham aldığımı anlamıştım. Ben çok şey tüketirim ve tükettiğim çoğu şeyi içercesine algılamaya çalışırım. Filmleri, kitapları... Sadece bunlardan beslenmek hazır paketli gıdalardan beslenmek gibi bir etki bırakabilir. Evet, yazı yazma serüveninde sana açlığını sorgulatır ve seni doyurur da; hatta bazı insanlara özgünlük bile katar. Ancak bende durum öyle işlemiyor. Ben kitap ve filmlerden, yani başkalarının anlatılarından, kendi dilimi bulmak, diğer bir ifadeyle ''nasıl'' sorusuna döngüsel yanıtlar şeklinde bir keşif haliyle yaklaşıyorum. Sözgelimi, bu yazar ''nasıl yazmış?'' Hatırı sayılır bir süredir kitapları bu bakış açısıyla okur, yazarın anlattığı şeyi hangi dille anlattığına bakarım. Daha önceki (sildiğim) pek çok yazımda da ifade ettiğim gibi, aslında anlatılabilecek her şey muhtemelen çoktan anlatıldı. Önemli olan senin onu ''nasıl'' anlattığın, yani özgün sesin, senin bakışın duyuşun ve ifaden olmalı. Bunu da ben diğerlerinin anlatımı dediğim tüketim içeriklerinden (kitap ve filmler ağırlıklı olarak - ve evet bunlar tüketim içerikleri ama onları ''nasıl'' tükettiğini sen seçersin. Fast food gibi mi, tadına vararak mı, ilaç içer gibi mi?) sağlayamam; onlardan yalnızca, yol haritamı çıkarmak için ilham alabilirim. 

Benim bu zaten anlatılmış ürünlerden ''fazla ilham :)'' almamam için ise deneyimlerimden yola çıkarak yazmam gerekli. Bu sadece olay boyutlu olmak zorunda değil, bir nesneye yüklediğim anlam da olabilir. O anlamı dünya tarihinde daha evvel milyonlarca kişi ifade etmiş olabilir, ancak kimse benim onu nasıl gördüğümü benim ağzımdan duymadı. Ben olaya, anlatma olayına ve özgünlüğe, biraz da bu pencereden bakıyorum ve bunu kıymetli buluyorum. Ancak hala daha bir öykü değil, anlatı kuruyorum; diye düşünüyordum. Bu doğru, ki bunu daha evvel de biraz yakınır bir alt tonla burada da ifade etmiştim. Neden öykü yazamıyorum? Daha doğrusu, neden öykü kuramıyorum?

Dil sistemleri üzerine düşünüyorum. Dillerin yapı farkları hakkında düşünüyorum. İngilizce aslında Türkçeye göre kolay bir dil. Neye göre kolay-zor kısmı bu yazının konusu değil, buraya değinmeyeceğim. Benim bahsettiğim durum daha dilin varoluşsal haliyle alakalı. İngilizcede genelde ana durum ve onu yapan kişiye odaklanılıyor (özne ve eylem). Ancak Türkçe bu bakımdan bir eylemin kendi içinde bile çok katmanlı bir dil. İçerisinde; kim, neyi, neden, nasıl, ne zaman, kiminle ve hatta ne cüretle yapmış bunu bile anlatabilir. İngilizcede de dilin zenginliğini kullanabiliriz, bakın bundan bahsetmiyorum; daha çok dillerin özünü kavramaya ve bunu ''nasıl anlatıyoruz'' perspektifinden görmeye çalışıyorum. Basit seviyede dil bilgisi düzeyinde iki dili kıyasladığımızda neyi anlatmaya çalıştığımı daha iyi anlamlandırabiliriz. İnsanlar nasıl düşünür, bir dilin konuşucuları bunu dillerine kendi perspektiflerinden aktarırlar.

Öykü kurmak da buna benziyor; insanların aynı öyküyü farklı yapılarla ifade ederek (nasıl sorusu burada kilit görevde duruyor) kendi öykülerini oluşturmaları. Bunu her bir insan yapıyor. Bunu her insan, yazmadan yapıyor. Ben bunu yapma yetisine sahip olmadığımı düşünmeye başlamıştım. Ben anlatıyorum; ancak anlattığım, öykü olamıyor. Öykü kuramıyorum. Öyküleri dinliyorum, çoğu durumda anlıyorum ama ben en başta, bir öykü kuramıyorum. Kendi öykümü kuramadığım için öykülerimi de kurmam, bir öykünün ana çatısını kendi sesimle var etmem, beni zorluyordu.

Dün akşam gün batımının hemen öncesinde yine yıldızlarıma gittim. Aslında gün batımlarımı paylaşma hissimin sönükleştiğini ve bunun dramatik bir yerden değil, doğallıkla ve belki de beni olmam gereken noktaya getirmek için gerçekleştiğini görüyorum. Bu, başlangıçta kırıcı bir noktadan olmuştu kabul. Örneğin, bu günbatımını diyelim ki ikimiz birlikte izliyoruz. Ben bu günbatımını seninle birlikte izlediğimi biliyorum; peki sen, bu günbatımını benimle birlikte izlediğini biliyor musun? Ben günbatımlarını birisiyle birlikteyken de tek izlediğimi gördüğüm için bu konuda öykü yazma isteğim de bitmişti. Oysa ben hayatta en çok, günbatımlarını paylaşmayı severdim. Herkesle değil, benimle birlikte günbatımını izleyecek birileriyle. Bu, benim temel kırgınlığımdır.

Şimdi de seninle günbatımlarımı paylaşmıyorum. Seninle, günbatımlarımdaki beni görüyorum. Hayır, günbatımlarını izleyen beni gören yıldızlarımı sana anlatıyorum. :)

Yine onlar vardı. Öncesinde ve bir gün batışına sığabilecek kadar uzun bir süre zarfında, sadece onlar parladı. Çift yıldızlarım. Bu iki gündür gökyüzünde gezgin bulutları görüyorum. Ben gece\ akşam bulutlarını ayrı bir severim. Hatta en çok o bulutları severim. Bulutların usul hareketleri bana sanki bulutlar duruyor da, yıldızlar hareket ediyor gibi hissettiriyor. Sanki her şey bu gök kubbenin içindeymiş ve hatta uzun süre onları izlersem, gökyüzü yeryüzüne dönmüş de, ben gökyüzünden onları gözlüyormuşum gibi uçuran bir his. Bu hissi seviyorum. Yıldızlarımın etrafımda dönmesini.

Onları daha şimdiden özledim. Sabah ezanını duyduğum şu dakikada, yavaş yavaş ışıkta kaybolacak yıldızlarımı bekleyecek olmak, aklıma bu özlemi getirdi. Onlara bu akşam da koşmak istiyorum diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu, çok saf bir yerden gelen bir özlem. Heyecandan doğuyor.

Ben hep öyküler dinledim. Bazen seslerle, bazen görsellerle, bazen yaşantılarla bu öyküler beni geldi buldu. Anlatılarımı bunlarla kurdum; içimde ve dışımda. Ancak ben hiç, kendi öykümü anlatmamıştım. Yıldızlarıma bile. Ben yıldızların da öykülerini gözlemledim. Onlarda pek çok öykü gördüm. Hatta son iki akşamdır bana bulutlar da değişen yüzleriyle birlikte çeşitli öyküler anlattılar. Çoktan bilinçaltıma çekilen buluttan karakterler... Onların öyküsünü yazabilirim; ancak yine de, bu benim öyküm olmaz. Ben sadece anlatırım. Bulutların bana gösterdiği öyküleri anlatırım.

Oysa dün akşam, hadi bu son müziğim olsun demiş ve o son müziğe bu nedenle on saat karar verememişken... eskilerden dinlediğim bir müziğin çalmasıyla, e madem sen ol ne fark edecek, kabullenişiyle arkama yaslanmıştım. Sonra bacak bacak üstüne attım, bacaklarımın üzerine tüm yükümü taşıdım. Ellerim çenemde, kafam yıldız bulutlarına dönük duruyordum. Ne olduğunu bilmem, bir öykü anlatmaya başladım. Önce yavaş, sonra müzik bitmeden öykümü bitiremeyecek olmamdan telaşlı... anlattım anlattım. Bu öykü beni duygulandırdı. Çünkü ilk kez ben yıldızları değil, yıldızlar beni dinlemişti. Beni duymalarını çok istediğimi düşündüm. Yıldızlar, lütfen beni duyun; öykümü duymuş olun... böyle düşündüm ve galiba onlara iç sesimle fısıldadım bile.

Duydular diye düşünüyorum. Onlar, benim kendi öykümü de, başkalarından duyduğum öyküleri anlatışımı da, bence hep duydular. Belki de sadece, benim de duymamı bekleyen, tamam böyle olmasa bile, böyle olacak olsaydı, bunu bekleyebilecek varlıklar olsalardı (ki bilemeyiz), benim ''nasıl anlatıyorum'' sorumun yanıtını bir öykü anlatarak akıl etmemi... Hayır, ben bunu çoktan akıl etmiştim ki. Ben bunu, taaa dokuz yaşımda akıl etmiştim. Ancak yapamadım. Bir öykü kuramadım. Kurduğum öyküler de kendi öykümmüş gibi gelmedi. Zaten -müş gibi'li ifadelerle yaklaştığın durumlar ne kadar senin olabilir ki? Oysa bu öykü benimdi. Benim ilk öykümü, dostlarım yıldızlar dinledi (biliyorum).

Öyküme bir isim vermemiştim. Hala vermedim. İsimsiz bir öykü, dağılır değil mi? Bunun olmasını istemem. Onun parçalanmasını istemem. Onun adı, Paylaşmak.



Yıldız Metodu.

 

Güneşli bir günü hissetmek. 

Güneşli bir günü hissetmenin insana pek çok faydası vardır. Böyle günlerde her yer adeta güneşle yıkanmıştır. Tüm yeryüzü ve gökyüzü. Bulutlar pofuduk birer peluş oyuncaktır. Kalbine bir bebeğin ilk sırdaşını hatırlatır. Rüzgar uzun süredir görmediğin sevdiklerin gibidir. Her adımında sana uzun uzun ve usul usul sarılır. Kuru dallar yeşil çimenlerle vals yapmaktadır. Sen onları izlerken dört bir yanından döne döne ışıkla buluşurlar. Kalbin ardına kadar açılmış bir penceredir, cildin ışıl ışıl bir cam. Evet, cildin bile başka parlar. Canlılığı hissettiğin anda, sana dair her şey canlanır. Görebildiğin ve göremediğin her şey. 

En güzeli de gözlerini kapatmayı akıl ettiğin andır. Tam o anda sanki bir çeşit sihir çalışır. Hem de hiçbir hokus pokusa gerek kalmadan. O anda sesler uzaklardan gelen uğultudur. Rüzgar sahiden de bir dosttur. Kalbin kocaman yumuşak bir bulutun ta kendisidir. Güneş gözlerinden içeri sızar ve kapalı gözlerinin ardındaki karanlık, yumuşak bir tona bürünür. Sana ait olmayan ne varsa, sanki hepsi temizlenir. Işığı hissetmek, dıştan içe, her şeyi aydınlatır. Sonra tüm bunları içten dışa yansıtmak istersin. Tüm o güneşi.

(16.03.2024) 


Bu yazımı yaklaşık iki yıl evvel yazmışım. O günü anımsıyorum. Gerçekten de güneşi bir başka hissetmiştim. Hayır aslında bence güneş daha farklı parlamıyordu ama ben onu daha keyifli hissetmiştim. Aynaya baktığımda gerçekten de cildimin çok daha sağlıklı göründüğünü, adeta güneşin onu parlattığını düşünmüş ve bu gazla daha sonra yazı yazmıştım. O gün, güneşi sevmeyi çok sevmiştim.

Bunun sebebi insanlardı. Uzun süredir görmediğim birilerini görmüştüm. Bunun bana iyi geleceğine dair özel bir düşüncem olmasa da, bu bana çok iyi gelmişti. Ne olmuştu tam hatırlamıyorum. Belki de sıradan şeyler. Yine de o gün iyi hissettiğimi çok net anımsıyorum. O sıradan anların bile bir başka parladığını, çok çok net anımsıyorum. Bu nedenle de normalde bu kadar... nasıl desem işte, bu kadar... Fazla, evet parlak, saf bir parlaklığı yontmadan yazdığım yazılarımı artık normalde bu kadar sevmesem de, bu yazımı çok sevdiğimi fark ettim.

Neden saf bir parlaklığı sevmiyorum... Çünkü, böyle yazılarda okurlar parlaklığı değil, beni bulmaya çalışabilirler. Ben parlaklığı yazan bir kızken, parlaklığı taşıdığımın düşünülmesinden mi korkuyorum? Evet belki de sanırım buna inanıyorum. Kimse direkt bunu düşünmeyecek olsa da, bu, hem yazıya haksızlık olur, hem de son yazılarımda da ifade ettiğim üzere tatlı bir kız olarak değil, tatlı şeyleri gören blog yazan bir kız olarak geçirdiğim bir dönem yaşadığımın görülmesini tercih ediyorum. Çünkü böylece, yazdığım yazı görülebilir. Parlak bir gün görülebilir, diye düşünüyorum belki de. Aynı şey tam tersi için de geçerli. 

Sanırım ben yıllar içinde yazılarımı yazarken de kendi metodumu geliştirmişim: Yıldız metodu. Bu yönteme göre... aslında bu yöntem, sanırım Gestalt kuramına benziyor. :) Şöyle... Gestalt anlayışına göre insanlar olarak bir durumu tek tek görmeyiz, öncesinde bütün olarak görürüz. Örneğin şimdi sen bilgisayar ve telefon ekranından blog sayfama bakarken sitemi bir bütün olarak site başlığı, metin başlığı, metnin kendisi, yan taraftaki yazılar vb. şeklinde ilk olarak bütüncül bir bakışla algılıyorsun; daha sonra ise dikkatin tek tek detaylara yöneliyor. İnsan davranışlarını da bu anlayış bütüncül olarak ele almalıyız diyor. O kısmı çok bilemeyeceğim ama öğrenme psikolojisinde de gestalt yani algı yasaları bu konseptte çalışıyor: Şekil-zemin, yakınlık, basitlik, benzerlik, tamamlama, simetri, süreklilik, phi-fenomen (hareketsiz bir şeyin hareketli gibi algılanması) şeklinde yasaları bulunuyor. Aynı şekilde gestalt yasalarının bazı kuralları da var ama burada yıldız metodumu daha iyi açıklayabileceğim kadarını bilmemiz yeterli.

Yıldız metodumda, öhöm, yıldızları bulursun. Ben bunu önceden küçümsüyordum. Kendime, ''mecazların arkasına saklanıyorum,'' diyordum. Ancak bu, tam olarak yıldız metodumu işleten yöntemdi. Bir şeyi apaçık anlattığımızda, ona dikkat kesilmeyiz. Apaçık parlayan bir sürü yıldıza şöyle bir bakarız ama dikkat etmeyiz, algımızı vermeyiz. Onlara özel özel anlamlar tanımayız. Onların özel anlamlarını düşünmeyiz. Oysa mecazlar, içerisinde tek tek yıldızları barındırır; saklı yıldızları. Okur, o mecazlar içindeki yıldızları bazen alenen, bazense örtük olarak bulurken; aslında hem yazının bağlamını kavrar, hem de içine çekilerek yıldızları bulur. Bu yıldızlar yazıdan çıkar ve yazıya döner. Bu, bir yazının isteyebileceği (bence) en değerli şeydir.

Bu nedenle dış dünyadaki nesneler üzerinden kendi hislerimi mecazlaştırma yolu hem benim için bir çeşit (çoğunlukla) kaçıştı (o zamanlar ve bence öyleydi), hem de güzel bir yolmuş. Tek dikkat edilmesi gereken nokta, yazının içine sakladığınız yıldızların parlaklık oranı. Bu oran fazlaysa, yani yıldızlar fazla parlaksa, bu sefer yazı da sadece görünen yüzüyle anlaşılıyor. Bu da kıymetli olabilir; örneğin yukarıdaki yazım okuyana bu bağlamda direkt olarak kendi farkındalığını oluşturtabilir (güneşin gerçekten de güzel parladığını hissetmek gibi). Öte yandan bu oran azsa, yani yıldızların parlaklık oranı kısıksa, bu sefer de okuyanlar onları bulmaya yeltenmeyebilir. Yine aynı şekilde görünen anlam değerlendirilebilir. Oysa o yazının altında yıldızlar parlarken (art anlamlar), onların değil gece karanlığının ön plana çıktığının düşünülmesi (görünen anlam), yazının kendisine haksızlık olabilir. Yıldız metodu titizlikle uygulanması ve parlaklık oranına dikkat edilmesi gereken bir yazı düzenleme yöntemidir.

Dün kendimi çok iyi hissediyordum. Her şeyin yoluna gireceğine dair gece kurduğum cümlem, sabahın güneşine, kuş cıvıltılarına ve insanlarına ''ne güzel bir sabah'' dememi sağladı. Gerçekten çok hoştu. Dünyanın en sade kombini, en çok bendim. Böyle olduğunda hayatı çarpı bin beş yüz kat yaşanmaya değer buluyorum, ne tuhafım evet. Hep böyle şeyler beni etkiliyor. Hep böyle şeylere dikkat ediyorum. Annemle bile tatlı tatlı konuştum. O benimle tatlı tatlı konuştu. O zaman neden akşam olduğunda kendimi çok çok kötü hissettim, bunu düşündüm ve bir sürü cevap aklıma geldi. Yemek yerken, güzel akşam bulutlarını izlerken. Parlayan çift yıldızlarına bakarken, onlar beni dinlediler. Bulutlar ve yıldızlar, kulaklarımdan akan müzikle onlara iç sesimle gönderdiğim fısıltıları dinlediler. Bulutlar bir an durdu, çift yıldızlarım bir anlığına parladı (özellikle de bence Venüs olan ama hala emin değilim, ne yazık bunu bile ayırt edemiyorum!). 

Benim içimde bir çeşit avare var. Bunu düşündüm. Ruhumun biraz (!) avare olduğunu. Gün içinde de en çok bir Türkolog kızın yaptığı işe özendiğim aklıma gelmişti. İsmi Iraz. Instagramda (linkini ekliyorum: irazgulbay ) arada paylaşımları önüme çıkınca (ki normalde de) takipte olduğum birisi. En son çeşitli köylere giderek insanlarla kelime kökenleri hakkında röportaj\ sohbet yapıyordu. Ben daha küçükken de, üniversitenin ilk yılında falan, en çok böyle farklı ülke ve şehirleri gezip insanları fotoğraflayan bir fotoğrafçıya hayrandım ama çok hayrandım. Kendisine veya işine değil, yaşamını yaşama şekline hayrandım. Ben şu an bile bir şeyler için çabalıyorsam, bunun için, daha doğrusu bundan güç alarak çabalıyorum. Hikayeler bulmak, benim bu hayatta en sevdiğim şey. Hatta bence hiçbir şeyi bu kadar çok sevemem. Öğretmenliğin bile bu yanını sevmiştim. Özgün beyinler ve hikayeler. 

Hikayelerle dolu bir yeryüzü, yeryüzünde yıldızların parlayışını görmek gibi hissettiriyor. Her hikaye değil tabi. Kişinin karanlıktan (bütünden) parlatıp çıkardığı (parçalar) hikayeler. Belki de dünya böyle tamamlanıyor. Yıllar içinde bu özelliğimi yitirmeme, bunu bulma ve aslında kabul edebilme kapasitemin daralmasına biraz buruk bakıyorum sanırım. Bunu ben istemedim. Belki de, benim içimde parlamayan o kadar çok hikaye gördüm, duydum ve deneyimledim ki, bu durum benim yıldızımı da köreltti. Yıldızımın parladığı günlerin akşamında bile nedensiz bir hüzne kapılıyorum ve bunu sadece gün doğumuyla yok olacak yıldızlara ve bir rüzgarla dağılan bulutlara anlatıyorum, anlatmayı seçiyorum. Çünkü o anlatılar bile yok olmaya mahkum. Belki de iyi ki de öyle, öte yandan bunda benim için hüzünlü bir taraf var.

Belki de ''bulutlu bir günü hissetmek'' başlıklı bir yazı da yazmalıydım. Ancak artık bulutlu bir günde bile bulutlu bir günü değil, güneşli olmayan bir günü hissediyorum. Bunlar geçebilecek veya geçmeyebilecek şeyler, ben bununla ilgilenmiyorum; ben, içimdeki yıldızın parlamamasıyla ilgileniyorum. Ben o yıldıza düşmandım. Bir keresinde, yıllar evvel bir keresinde, bir meditasyon yapmıştım. Orada karanlık bir yerde duruyordum, yıldızları arıyordum. Tamam, yıldızımı. Tek bir yıldızı. Çok üzgün, telaşlı ve onu bulamadıkça korkmuştum. Sonra bir yıldızın parladığını görmüştüm. İçimde parlıyordu. Bu beni çok öfkelendirmişti. Öfkeden ağlamıştım. Şimdiyse beni üzüyor sanırım. O zaman bu kadar çok öfkelenmiş olmama üzülen bir yanım var. Çünkü o yıldızın ışığı, potansiyeli belki de, artık o kadar parlak hissettirmiyor. Beni üzen bu. Yetenek ve yapabilme\ başarabilme kapasitesi anlamında değil; canlı bir parlaklık anlamında...

Bu ışık, yıldızımız, hepimizin içinde var. Beni hayatta en çok bu heyecanlandırmış ve insanların yıldızlarına ve yıldızlara gözlerini yummaları sinir etmiştir. :) Tabi herkesin sinir olduğu bir şey var, önceden, belki de safken benimkisi buydu işte ne yapabilirim? Sanki bunu ben de yapmıyormuşum gibi, tabi neyse. Zaten sonra buna ben de ilgisizleştim. Kınadığını yaşamadan ölmezmişsin ahahah. *-* Bu yıldız, ateşle beslenir; çünkü evet, yıldızlar alev toplarıdır. Alev, isteği simgeler. Heyecanı, o bir şeye yönelme ve ilerleme arzusunu, içinden çıkan o saf kıvılcımı. Buna dair alan bulduğunuzda (kişi, olay, durum fark etmez) ateş beslenir ve yıldızınız parlar. Ancak uygun alan bulamayınca insan bulutların ardında kaybolan yıldızlı bir gök gibi karanlığında kalabilir. Kendi karanlığında. Bunlar değişebilir ancak bazen bulutlar uzun süre dağılmaz. Bulutların dağılması bizim elimizde olmaz. Bazı yoğun olmayan bulut katmanları arasından zar zor seçilen yıldızların ışık kırıntılarında devam etmeye çalışır ve yalpalarız. 

Yıldızım parlamıyor değil, yeterince parlamıyor mu acaba onu da bilmiyorum. Aslında ne olduğu çok da fark etmez. Çünkü ben yıldızıma körleştim. Bunu yine bir sorun olarak yazmıyorum, durum tespiti olarak ifade ediyorum. Durumlar değişebilir bilsem de, hüzün hep orada mı kalacak onu bilmiyorum. Beni hüzünlendiren de bu.


Momo, Michael Ende.


Spirited Away (Sen to Chihiro no kamikakushi\ Ruhların Kaçışı) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Hayao Miyazaki 

Senarist: Hayao Miyazaki 

Yapımı: 2001 - Japonya


''Bana verilen ilk buket bir veda buketi... Ne kadar üzücü.''


Kaynak: Pinterest


+ Unutma Chihiro, ben senin dostunum...

- Adımı nereden biliyorsun? 

+ Seni küçüklüğünden beri tanıyorum. Benim adım Haku...


Chihiro ve ailesi yeni evlerine giderken yanlış yola sapmaları sonucu kendilerini terk edilmiş bir lunapark alanında bulurlar. En başından beri bu yerin tekinsizliğini sezen küçük kız, ailesini daha fazla ilerlememeleri için uyarır ancak tüm somurtma ve geride kalma restleri sonuçsuz kalır. Chihiro etrafı gezerken, anne ve babası bu ıssız yerde buldukları ziyafetteki tüm yemekleri tıka basa yemeye başlarlar. Bu sırada kendi yaşlarında ancak çok daha bilge görünen Haku isimli oğlan çocuğu, Chihiro'yu bu tehlikeli araziden gün batmadan evvel kaçması için uyarır. Ailesini bulmaya giden Chihiro'yu kötü bir sürpriz beklemektedir. Anne ve babası yedikleri yemekler sonucu birer domuza dönüşmüşlerdir. Kararan havayla birlikte meydana çıkan ruhlar, Chihiro'nun insan kokusunu almaya başlarlar. Neyse ki Haku, Chihiro'ya rehberlik edecek bir dosttur. Film boyunca, küçük bir kızın ruhların dünyasında yaşadığı birbirinden ilginç maceraları izleriz.

Chihiro, on yaşında küçük bir kız. Taşındıkları yeni evlerine giderlerken bu nedenle yüzünden düşen bin parça haliyle eski yaşamından geriye kalmış tek şeye, bir veda buketine sarılıyor. Bu çiçekleri Chihiro'ya eski yaşamında kaldığını düşündüğü bir arkadaşının vedalaşmak için hediye ettiğini öğreniyoruz. Chihiro, sorun çıkarmaya çalışmıyor; o sadece kendi sorununu ifade etmeye çalışıyor. Chihiro yeni bir yaşam istemiyor, eski yaşamını geride bırakmak da. Tüm bu yolculuk onu bunaltıyor. Ancak henüz küçük bir kız olduğu için bu rahatsızlığını kelimelerle değil, tepkileriyle ifade etmeye çalışıyor.

2003 yılında büyük usta Hayao Miyazaki'ye 75. Akademi Ödülleri'nde En İyi Animasyon Filmi dalında Oscar kazandıran bu film, dünyada da kendine yer bulmuş bir yapım. Ancak benim bu filme ilgi göstermemin de, başarılı bulmamın da sebebi hiçbir zaman bu -kesinlikle hak edilmiş- tescilli başarısı olmadı. Ben bu filmi en çok da filme hayat veren sevgili Hayao Miyazaki (dedemin) filmin ana karakteri olan Chihiro'yu özel güçleri, üstün yetenekleri veya göz alıcı bir özelliği olmadan, gerçek yaşamda var olabilecek ''sıradan'' bir kız çocuğu olarak oluşturduğu için başarılı buldum. Miyazaki bu karakteri, aile dostu Seiji Okuda'nın on yaşındaki kızından ilham alarak oluşturmuş. Bu bakımdan ana karakter ile onu izleyen diğer çocukların empati kurabileceğini ifade etmiş. Ben Miyazaki filmlerinde hep en çok da bu ayrıntıyı seviyorum: Karakterler gerçek yaşamın doğallığından kopmadan belki yaşanabilir, belki bu filmdeki gibi fantastik maceraların içinde kendilerini buluyorlar. Karakterler tıpkı gerçek yaşamda karşımıza çıkan kişiler gibi insani tepkiler veriyorlar; küçük çocuklar, oldukları gibi küçük bir çocuk olarak, kendi tepkileri, beklentileri ve varoluşlarıyla maceralar yaşıyorlar. Bu da bana kalırsa sevgili Miyazaki'yi -yeteneğinin yanı sıra- ayrı bir noktada değerlendirmemizi sağlayan ve filmlerini zamansız kılan temel durum.

Filmin içeriğinde çok fazla mitolojik yaratık ve Japon mitine atıflar bulunmakta. Sağlıklı bir film okuması yapmak için bu atıflara konu olan arka plandaki hikayeleri bilmek ve filmdeki karakterler perspektifinden olaylarla özdeşleştirmek ve açıklamak gerekiyor. Malesef ki Japon mitolojisi ve kozmolojisi hakkında bu filmin zenginliğini ifade edebileceğim ölçütte bilgi birikimine sahip değilim. Aynı zamanda bu yazı bir ''film incelemesi'' değil, benim şahsi yorumlarımdan oluşan bir ''film yorumu'' yazısı olduğu için derin art anlamları incelemeyi yazıma dahil etmeyeceğim. Ancak daha derin bir analiz yazısı okumak ve filmin ilham aldığı mitolojik hikayeler hakkında bilgi sahibi olmak için şu yazıya göz atabilirsiniz. Oldukça detaylı ve bilgilendiriciydi.


''Eğer çalışmazsan Yubaba seni de bir hayvana dönüştürür. Göreceksin. Bizim dünyamızın kontrolünü elinde tutan büyücüdür o.''


Şimdi ben filmdeki olayların görünen boyutuyla ilgili yorumlarıma yazımın kalanında yer vereceğim.

Filmin girişinde Chihiro ve ailesi orman yolunda kaybolduklarında Chihiro kaybolabilecekleri, annesi ise arabanın hızı ve engebeli yolun sarsıntıları nedeniyle paniklemişti. Ancak baba, altlarında arabaları olduğunu ve bu nedenle kaybolmayacaklarını kendisine güvenerek söylemiş ve gaza basarak son sürat ilerlemişti. Ta ki bir giriş kapısındaki heykel onu durdurana kadar. Sonrasında ise izinsiz girdikleri bu arazide kendi kimliklerini kaybedeceklerdi. Arabaları değil, iradeleri onları kaybolmaktan koruyacak olan şeydi.

Bu girişin ardındaki terk edilmiş arazide ziyafet sofrası bulduklarında Chihiro bu yemeklerden yemek istemezken, anne ve babası hiç düşünmeden tabakları doldurmaya başlamışlardı. Filmin ilk sahnelerinden itibaren biz izleyicilere ''huysuz bir kız'' izlenimi verilmek istenen Chihiro ise, anne ve babasını kendilerine ait olmayan yemekleri yememeleri konusunda uyarıyordu. Bu noktada babası ona kredi kartı ve parası olduğunu, bu nedenle istedikleri yemekleri yemelerinin sorun olmayacağını söyleyerek açgözlü bir şekilde tabakları doldurmaya devam etti. Ancak bu yemekler onlar için değildi; dolayısıyla karşılığını para olarak ödeme fikrinin bir değeri yoktu.

Bu olayları takip eden diğer olaylar sonrasında bu arazinin ruhların mülkü olan büyülü bir arazi, yemeklerin ise ruhlar için hazırlanmış yemekler olduğu anlaşılıyordu. Bu yemeklerden izinsiz yedikleri için Chihiro'nun anne ve babası bu arazinin yöneticisi olan büyücü Yubaba tarafından birer domuza dönüştürüldüler. Chihiro kendisine ait olmayan bu yemeklerden yemediği için büyülenmedi ancak onun da ödemesi gereken bir bedel vardı; çünkü araziye izinsiz girmişti. Bu araziden çıkmak için akıllıca hamleler yapmalı ama bunu yaparken kurallara uymalıydı. 

Bu korkmuş küçük kızın bedeninin yavaş yavaş silikleştiğini ve yok olmaya başladığını görüyorduk. Çünkü burası ruhların bölgesiydi, insanların değil. Buraya ait olmadığı için de Chihiro'nun bedeni kendini saydamlaştırıyordu. Haku'nun Chihiro'ya bu bölgeye ait bir şey yemezse yok olacağını söylemesi üzerine, Chihiro korkmuştu. Anne ve babasının başına gelenlerin kendi başına da gelebileceğinin tedirginliği yaşadığı şoku geçirdi. Ancak anne ve babası kimseden izin almadan yemek yedikleri için cezalandırılmışlardı, şimdi uzatılan yiyeceği ise ruhların topraklarına ait olan Haku Chihiro'ya sunuyordu. Bu nedenle de Haku'nun uzattığı yiyeceği yiyen Chihiro hem izin alarak ona sunulan bir ikramı yediği için insan kaldı, hem de bu topraklara ait bir yiyeceği yediği için bedeni eski haline geri döndü. Ancak sorunlar bitmemişti çünkü o hala daha bu topraklara ait olmayan bir insandı ve ruhlar onun kokusunu kolaylıkla alabiliyorlardı. Burada kalmak istiyorsa, bedelini ödemeli yani çalışmalıydı.


''Yubaba buradakileri isimlerini çalarak yönetir. Burada ismin Sen, ama gerçek ismini mutlaka bir sır olarak sakla.''


Yubaba bu toprakların sahibi değil, yöneticisiydi. Bu nedenle de onun da belli bir protokolü takip etmesi ve kurallara uyması gerekiyordu. Ruhlar için spa hizmeti verilen bir hamamı işleten bu büyücü oldukça güçlü, kurnaz ve huysuz olmasıyla bilinen tekinsiz bir patrondu. Tek zayıf tarafı koca bebeği, ayrıcalık tanıdığı tek kişi ise herkese yaptığı gibi ismini çalarak hizmetine bağladığı Haku'ydu. İsimler bu topraklarda önemliydi. Çünkü bir ruhun imzası, ismiydi. İsmi kaybolan bir varlık kim olduğunu unuturdu. Tıpkı Haku gibi.


''Eğer ismini çalarsa eve bir daha asla dönemezsin. Ben kendiminkini artık hatırlamıyorum bile. Ama gariptir, seninkini hatırladım.''


Yazımın bundan sonrasında SPOILER olacak, dikkat ediniz.

Haku, nehir ruhu bir beyaz ejderhadır. Ancak Yubaba'nın hizmetine girerken ona ismini sunmuştur. İsmi karşılığında Yubaba'dan büyücülüğün gizlerini öğrenmiştir. Ruhların dünyasında her şey karşılıklıdır. Vermeden alamazsın, almadan vermemen gerektiği gibi. Bu bakımdan eşit ve adil bir sistem var gibi görünmektedir ancak alınan ve verilenlerin değeri eşit olmak zorunda değildir. Yubaba ise kurnaz bir büyücüdür. Bu nedenle de en değerli bedelleri toplar. İsmin bir kişiye verdiği kimlik tanımı gibi.

Hayao Miyazaki filmlerinde mutlaka toplumsal ve evrensel mesajlar bulunur. Aynı zamanda bu mesajların alt katmanlarından birisi mutlaka çevre koruma bilinci üzerine olur. Bu filmde de bu temayı nehir ruhu Haku karakteri üzerinden görüyoruz. Chihiro, Haku'nun ismini kurtarırken aslında nehrin ruhunu kurtarıyordu. Nehrin ruhunu biz insanlar çeşitli ayrıcalıklar elde etmek için hapsediyor, onu kirletiyor, sularımıza sahip çıkmıyoruz. Nehri (suları\ ve hatta doğayı) tıpkı bencil büyücü Yubaba gibi kendi yararımıza olacak şekilde kullanıyoruz.

Filmde nehre ruh veren nehir ruhu Haku'nun ismini, cesur ana karakterimiz olan küçük kız Chihiro kurtarıyordu. Bunu büyük savaşlar, şiddet veya doğaüstü yetenekleriyle değil; cesareti, sevgisi ve özverisiyle yapıyordu. Bu bakımdan Chihiro benim için gelmiş geçmiş en güçlü süper kahraman olabilir. Çünkü belki de en süper güçlerimiz uçmak, vurmak kırmak, ışınlar savurmak değil; sevmek, sorumluluk almak, özveri ve çaba göstermek, korkuna rağmen cesur olmak (ki cesaret aslında budur) ve neyin doğru\ adil, neyin yanlış\ bencil ve zalimce olduğunu bilmektir.


+ Eminim ki sen her türlü güçlüğün altından kalkabilirsin.

- Benim gerçek adım Chihiro.

+ Chihiro... Ne kadar da güzel bir isim. Ona iyi bak, artık senindir.


Ruhların dünyasında her şeyin iki koldan yönetilebileceğini bencil büyücü Yubaba ile onun tam tersi şefkatli büyükanne Zeniba üzerinden görüyoruz. Burada Yubaba hükmetme yoluyla düzeni sağlayan eril sistemi (bebeğinin ona ''baba'' demesi, ona ''cadı'' değil de ''büyücü'' olarak hitap edilmesi bana bunu çağrıştırıyor), Zeniba'nın merhamet ve adalet temelli yaklaşımı ise dişil sistemi (Chihiro'nun ona ''büyükanne'' demesi, diğerlerinin ona ''cadı'' diye hitap etmesi de bana bunu çağrıştırıyor) simgeliyor. 

Burada eril ve dişil ifadeleri tabi ki cinsiyetten bağımsız olarak eylemlere şekil veren enerji türünü simgeliyor. Yin yang felsefesine göre her şey zıttıyla var olur (aydınlık karanlık, sıcak soğuk gibi). Eril ve dişil enerjiler ise (popüler kültürde anlatılandan farklı olarak) bir çeşit eylem anlayışlarını simgeler. Eril enerji, aktif ve yapan eden enerjidir; gölge yanı ise Yubaba'da gördüğümüz gibi hükmetmektir (günümüzde dünya bu sistemle yönetiliyor). Dişil enerji ise pasif ve alan açan enerjidir; yayılan ve genişleyen enerji. Gölge yanı ise kurban psikolojisi, aşırı pasiflik\ hareketsizlik, sınır çizememe, genişleyememe şeklinde sıralanabilir. 

Eril ve dişil enerjiler bir bütünün uyumunu sağlayan yapılardır ve akışkandır. Bunu filmde filmin son sahnesinde Chihiro'nun ruhlarla vedalaşırken büyücü Yubaba'ya da büyükanne demesiyle görebiliriz. Burada yine altını çiziyorum cinsiyet rol ve tanımlarından bağımsız olarak artık Yubaba'nın da bencilce hükmeden enerjisinin yumuşayacağını ve eril enerjinin aydınlık özellikleri olan koruyuculuk ve güven temelli bir harekete geçme enerjisinde olan bir yönetim anlayışını karakterin benimseyebileceği mesajını alabiliriz diye düşünüyorum.


SPOİLER BİTTİ.


Hayal gücünün üst düzeylerde kendini gösterdiği, ilginç, sürükleyici ve anlamlı bir film. Ancak yazımın en başında da ifade ettiğim üzere bu filmi benim için asıl başarılı ve değerli yapan, sevgili Chihiro oldu. Bence gelmiş geçmiş en ikonik karakterlerden birisi. Ruhların dünyasında yaşadığı maceralar ile olgunlaşan Chihiro, biz izleyicilere de bir kahramanın kendi gücünü süreç içinde kazandığını göstermekte. Tam bir kahramanın yolculuğu olan; içinde korkmayı, direnmeyi, istemeyi barındıran bir büyüme hikayesi. Öte yandan filmde Chihiro'nun ailesi üzerinden tüketim eleştirisi, (Ko)Haku karakteri üzerinden çevre duyarlılığı, Yubaba'nın çalışma ve yönetim anlayışı üzerinden sistem eleştirisi yapılmakta.


Spirited Away - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Sevmek.

 

Bir şekilde bir yolu bulunur. Bu benim bu yaşımda ilk kez öğrendiğim bir cümle. Öğrenmenin doğru kavram olduğunu düşünmesem de, doğru olmasını umuyorum. Öğrenme, yaşantı temelli istendik davranışları ifade eder. Oysa ben bu cümlenin ne yaşantı temelinde, ne istendik davranışında (ucundan biraz) olduğumu sanmıyorum. Yine de bu cümleyi kurmayı öğrenmenin ilk adımını o cümleyi kurarak atmış olabilirim. Bu, kendiliğinden gerçekleşti. Oysa yalnızca falı için Türk kahvesi yapıyordum ahhahahah.

Çocukken teyzemin arkadaşlarına ilgiliydim. Teyzem bana hep, kendi dünyası olan bir insan gibi gelirdi ve o dünya bana değme mesafesindeydi (çünkü çocukların henüz bir dünyası yoktur, sadece kendileri vardır). Bu nedenle ben de istemeden bile olsa onun gözlemcisi olmuştum. Çocuklar bir modele ihtiyaç duyarlar, onun gibi. Pelin ablayı anımsıyorum. Bir anda aklımda biten Pelin ablayı. Sana P. abla diyerek geçmek istemediğim, çünkü yine ismini ve bana bu ismi sevdiren enerjisini anımsadığım Pelin ablayı.

Onu düşünüyorum. Çocuk beni çeken yanlarını. Teyzemin arkadaşları içinde en çok ilgimi çeken olmasa da (en çok ilgimi çeken ismi nedeniyle D. ablaydı ve aslında görünümünü de anımsamıyorum - merak et ismini :), enerjisini, varlığını yansıtma biçimini en çok kendime yaklaştırmak istediğim Pelin ablaydı. Sanırım ismini sevdiğim kişilerin ismini paylaşmak hoşuma gidiyor. Bir çeşit ferah rüzgar etkisi veriyor bana. O isim, o ismi taşıyan kişinin varlığımdaki yeri gibi hissettiriyor: Yani onu sevdiğim için, ferah.

Pelin ablanın kısa saçları olduğunu hatırlıyorum. Uzun olduğu anlar vardıysa bile, kısa saçlı hallerinin daha çok o gibi olduğunu ve çevremde saçlarını o kadar kısacık saçlı kullanan kadın olmadığı için bunu ilginç ve ona çok uyduğu için güzel bulduğumu. Gözlüklerini ve gülümsemesini anımsıyorum. Sanırım gülümsemesi bana güven veriyordu. Çünkü özel olarak tek tek herkese uzanan bir gülümsemeydi bu. Merak ediyorum da kendisi bu satırları okusa acaba ne hissederdi? Biri benim gülümsememi bu kadar derinden hissetseydi sanırım çok mutlu olurdum, neyse.

Pelin ablayı kitap okurken gördüğümü anımsamıyorum ama tam olarak kitap okuyan biri gibi hissettiriyordu. Öyle görünüyordu demiyorum, öyle hissettiriyordu. Sakin bir enerjisi olduğu için mi, yoksa instagram popülerleştikten ve ben artık daha büyük olduktan sonra onun paylaştığı ve başka kimsede görmediğim alıntılar nedeniyle mi bilmem, o çok bilgili gibi ama bu bilgi sanki varlığından geliyor gibi görünüyordu. Onu şimdi anlatma nedenim de sanırım bu: Bu duru enerjisi. Üstüne yapışmayan, üstünden akan ve bu nedenle de o kendinde ne yapsa, ne giyse, ne taksa, saçlarını nasıl kestirse, ne okusa, ne paylaşsa, ne konuşsa, o gibi duran enerjisi. Sanırım buna özeniyordum. Buna gerçekten çok özenmiş olmalıyım.

Bir insan kendini nasıl sever, diye düşünüyordum. Sonra aklıma birini nasıl sevdiğim, sevmek istediğim, sevme, sevmeye direnme ve sevmeyi bırakma hallerim geldi. Acaba ben birini hiç gerçekten sevmedim mi diye düşündüm. Sevgi neydi? Ben kendimi çarpık seviyorum buna şüphe yok. Tutarlı bir sevgi değil. Bir gün var, yarın belki yoktur. Ya da belki de hep var, evet öyle; ama bugün gösteririm, yarın göstermem. Çünkü ben böyle sevildim. Bu benim bahanem mi olmalı, hayır. Zaten değil de; yine de, ben kendimi böyle sevmeye alıştım. Bu benim suçum olmasa da, bunu devam ettirmek benim sorunum olur.

Sonra aklıma, tam da kahvem kaynarken o geldi. Pelin abla. Onun bir şeyi severkenki doğallığını düşündüm. Buna şahit olduğumdan bile değil de... Onda çok doğal duran şeyleri. Çok doğalca sevdiği şeyleri. Onun ettiği bir iltifat da gerçek bir iltifat olurdu; bunu bilir ve hissederdim. O nasıl sever bilmiyorum ama onu anımsamamın nedeni muhtemelen, ondan yansıyan doğal hali hatırlamamdı. Doğal bir hal. İnsanın kendi gibi olması da böyle bir şey olmalı. Başkasında insanların eleştirebileceği (sanki hakları varmış gibi), onda eleştirilmez şeyler gibi mesela. Öyle bir hal, öyle doğal bir enerji. Çünkü öyle kendi. En azından ben onu böyle anımsadım. Bu yönüyle, bende bıraktığı izle anımsadım. Belki de şimdi bunlardan çok uzaktır, bilmiyorum.

O, kendini sevmek üzerine düşünmüş müdür bilmiyorum. O, kendini sevmek üzerine düşünecek biri miydi emin değilim. O, birini sevmek üzerine düşünmüş müdür; bu konuda çekimserim. O, sevgiyi öylece deneyimlemiş midir; evet. Onu tanımasam bile, artık yıllar sonra onu tanımadığımda bile, evet derim.


Burada sevmeyi düşünmüştüm.


Popüler Yayınlar