Gece.

 

Hiçbir şey yokken, boşluğun içinden o çıktı: Nyks (Niks). Gece. Boşluk da bir şeydi; ancak bir tanımı yoktu. Bir cismi, bir varlığı yoktu. Belki de o sadece varoluşun bir haliydi. Ancak onun içinden çıkan ilk şey olan gece, bir surete sahipti. Karanlık peleriniyle atlı arabasını sürerdi. Varlıklar onu tanımlayabilirdi. Böylece gece yayılırdı, onu gören değişen algılarla birlikte varoluş kazanırdı.

Gecenin içinde ne olduğunu çoğu zaman bilmeyiz. Ancak hayal gücümüz kadarınca tahminlerde bulunabiliriz. Karanlığın örttüğü suretler, gecenin bir katmanı gibi görünür. Gece bunların hepsini taşır ancak aslında hiçbiri değildir. Gece tarif edilebilir, bir şeye benzetilebilir ancak görülemez. Gördüğümüz sadece gecenin içindeki suretlerdir; onun yüzleri.

Bu nedenle ben hep bir şeyi tam olarak tanımlamanın imkansız olduğunu düşünür ve bunda sonsuz bir özgürlük bulurum. Bundan olacak, geceye karşı hep özel bir sempatim olmuştur. Günün batışından doğuşuna kadarki süreç, sanki benim özgürce dolaştığım bir zamandır. Düşüncelerimin, hislerimin, bunların durgunluğunun veya sadece var olmanın... Dürüstlüğün. 

Gece insanlara kabuslar ya da rüyalar verebilir. Bazen anlamlı bazen anlamsız bulduğumuz görüngüler. Bunlarda da ben, gecenin suretleriyle benzer noktalar görüyorum. Katmanlar. Bunlar bizim katmanlarımız olmak zorunda değil; belki de sadece bir yerlerde gördüğümüz şeylerdir. İlgimizi çeken, bu nedenle de kendi görünmez katmanlarımızın varlığını açığa çıkaran şeyler: Rüyalar ve kabuslar. 

Zaten bir rüyayı rüya, kabusu kabus yapan nedir ki? Katmanlar. Bu katmanlara göre tanımlamalar yaparız. Çoğu zaman olanı olduğu gibi görebilir miyiz; veya, bu gücümüze, anlamı doğru teşhis edebilme kabiliyetimize güvenebilir miyiz? Bir iç göz ne kadar keskin olursa olsun, dış katmanlarda değil, onların görüngülerinde kaybolduğunu unutmamalıdır.

Bu nedenle ben, geceyi de onun yıldızlarını da çok severim. Bu, insana pratik yapma imkanı sağlar. Karanlıktaki parlak noktalar. Solgun ve kocaman ışıklar. Başlarda onlara kendi anlamımı verdim. Çocukken, küçükken, çocuk kalmak isterken. Bu, kendi katmanlarıma ilk dokunuşumdu. Nasıl bir dokusu olduğunu anlamak için, karanlığa ilk uzanışımdı. Onda kendi yalanlarımı gördüm.

Çok uzun bir süre bu bana acı verdi. Bunu açıklayamadım bile; çünkü bu acı, çoğu kişinin yıldızlarda görebileceğinin aksine, ikincil bir kişi ya da nedene bağlı gelişmemişti içimde. Bu, sadece bana aitti. Belki de acı bile değildi. İlk etapta korku da değildi. Çünkü korku bile tanımlıdır. Bu, şüpheydi. Şüphe ettim. Işıkları bulurken, ışıklarla dans etmek isterken ve onları izlerken... şüphe ettim. Bu nedenle hayal kurmadım. Bir tane bile. Evet hiç.

Sonra, yıldızları izlerken, umut ettim. Artık ellerimi bu katmanlarda onu gözlerimle görmesem bile daha rahatça dolaştırabiliyordum. Bu dokuyu hissedebileceğime inanmak istiyor, çünkü merak ediyordum. Ancak kaçırdığım bir nokta vardı; ben onu zaten hissediyordum. Ama daha çok diyordum, bu olamaz... olamaz ki! Evet belki de hepsi bu değildi, belki de zamanla bu dokuyu farklı algılayacaktım ama ben, sabırsızdım ve açgözlüydüm. Evet öyleydim. Çünkü üzgün olduğumu söylerdim. Ben çok üzgünüm; yani sadece bu mu!

Bu, umudun karanlık yüzüydü. Ben onunla bu yüzüyle tanıştım. Ona o kadar çok inanmıyordum ki, onunla pazarlık ediyordum. Sevgili umut, diyordum, sana inanmam için bana bir şey ver. Bu yüzden onu hiç göremiyordum. Yıldızları severken, onları yüreğimde en derinliklerimde görürken, bulurken ve hatta zamanla bilirken bile, ben umudu hiç göremiyordum. Biraz bile. O, karanlıktaydı. O, uzaktı. O bir şeydi; benden ayrı, başka bir şey. Başka bir yerde. Uzakta.

Ona yaklaşmak istiyordum. Onun gerçek olmasını istiyordum. Tekrar tekrar analiz ediyor, tekrar tekrar tanımlar buluyordum. Ama hiçbir zaman işin içinden çıkamıyordum. Sonra zamanla, onu inkar ettim. Sen, benim içimde yoksun beni terk ettin, dedim. O kadar büyük bir öfke duydum ki... Gece bile bana sarılmaz oldu.

Aslında çok üzgündüm. Çok üzgün ve kırgın. Haklı bir kırgınlık ama haksız bir üzgünlük. Tüm bunlar olurken, sadece bir kere kalbimden hayal kurdum. Bunu neden yaptım bilmiyorum; hatta keşke yapmasaydım. Çünkü sonra umutla ve yıldızlarla olan savaşım daha da kızıştı. Siz oradasınız, ben buradayım sevgili yıldızlar. 

İçimdeki katmanlar yavaş yavaş erirken, gecem daha da koyu bir hal aldı. Arada bazı gerçek sorunlarım da oldu. Zaten hepsi gerçek sorunlardı ama ben hep, onları algılayışımı anlatmışımdır. Bundan mı acaba hep çok bir başıma kalmış olmam... Olabilir.

Gece, özgürdür. Katmanlarına takılmayı bıraktığında, yıldızlardan bile daha özgür hissedebilirsin. Yine de bu acı verici. İnsanın kendini kandırma çabalarını bırakması veya bu çabaların onu bırakması hep acı vericidir. Benim hep çok yanlış temel kabullerim vardı. Şimdi onları yazmak istedim ama gece, bana daha derin bir sınırsız yazım alanı tanıdı. İnsan kendini anlattığında, görülmez. İnsan, gördüğünü anlattığındaysa -bence- görülür. Belki de yazmaktan en çok bu nedenle kopamıyorum.

Artık yazmak istemiyorum. Güneşe karışmak istiyorum. Biliyor musun, bence güneş insanı daha çok saklar. Gün ışığı bir yalancı. Gece öyle değil. Geceyi görebilirsen, ondan daha dürüstünü bulamazsın. Ama insanlar geceye bakıp onda kendi görmek istediklerini gördükleri için, ona yalancı derler. Ben geceyi en çok bunun için seviyorum. Zaten ben hep, hakkını savunabileceklerimi sevdim.

Bu sevgi midir, yoksa başka bir katmanım mı? Tabi ki ikincisi. Sevgide hiçbiri yoktur. O, gece gibi pürüzsüzdür. Ben belki de pürüzlü olmaktan nefret ettim. Bu nedenle öfkelendim umuda ve yıldızlara. Oysa insan olmanın güzelliği burada değil midir? Pürüzlü olma hakkına sahip olmak ve böylece gelişmek, genişlemek, büyümek ve insan olmak. Her insandan tek bir insana dönüşmek: İnsan olan kendine.

Sanırım sevgiyi keşfediyorum. Bu, hayatımın en zor araştırma projesiydi. Yüreğimi ferahlatacak şey bu olsa da... bana yetecek mi? İnsanlar sevgiyi tanımıyor! Buna sığınıyorum çoğu zaman. Böyle böyle kaçıyorum sevme ve sevilme sorumluluğundan. Yaşama sorumluluğundan. İnsan olmanın büyüsünü keşfetmekten.

İnsan yalnızca kendi isteklerini bilebilir. Kendini bile değil, o tamamlanmadı, kendi isteklerini. İnsanlar hep sevdiklerinden daha çok sevilmeyi isteme eğilimindedir ve hatta diğerlerine de bunu öğütlerler. Böylece kalplerinin ferahlayacağını mı düşünürler? Ah, tabi ki bununla ilgilenmezler. Sadece bunu isterler. İsterler isterler. Oysa bu çok ağır bir yük; bunu nasıl göremezler?

Ben en çok özgürlüğü seviyorum diye mi, hemen anlıyorum? İnsanın zamanla beklentileri bile eriyor. İlk başta kötücül bir yerden. Öfke, hüzün, hayal kırıklığı, kırgınlık, çaresizlik... Sonra, gece gibi bir yerden. Orada olduğunu bildiği ama dokusunu tam kavrayamadığı. Belki korktuğu. Belkilerinin olduğu. Sonra... anlayarak. Kalbinin gerçek arzusunu.

Çoğu zaman doldurma tanımlarımız vardır. Oysa asıl belirleyici maddeler\ cümleler, hep en çok kaçtıklarımızdır. Her zaman için korkmak zorunda değiliz. Belki de bilmiyoruzdur. Bize öğretilenin ötesini bilmediğimizden, bunu dile getirmiyoruzdur. 

Cırcır böcekleri ötüyor. Artık cırcır böceği kız olduğum zamanları özlemiyorum. Artık onu ruhumda taşıyorum, kendimden uzaklaştırmıyorum. Benim kalbimin arzusu da bu: Ruhumda taşımak. Bu, daha çok veya azla kıyaslanarak olmaz. Bu, başka bir noktada da olmaz. Bu içinde bile olmaz. Çünkü ruh gece gibidir, tüm benliğine yayılmıştır. Artık onu inkar etmeyeceğim. Artık ruhumu inkar etmek istemiyorum. Ruhumu bedenimle yaşamak ve onun arzularını istiyorum. Kopmadan, parçalanmadan; bütün olarak yaşamak.


Hayaletler, Raina Telgemeier.


Dün (Agota Kristof) | Kitap Yorumu

Yazar: Agota Kristof, Çevirmen: Ayşe İnce Kurşunlu,
Yayınevi: YKY

Bu kitap hakkında düşünmek istedim. Bir günde okudum; ardından yaklaşık bir hafta boyunca yalnızca onu düşündüm. Belki de bu düşünme süresi bile bana az geldi de, şimdi içimden yükselmesini beklediğim his ve düşüncelerimin tanımlarını hala bulamıyorum. 

Tobias, savaş döneminde annesiyle birlikte yokluk içinde yaşayan bir çocuktur. Annesi ikisinin geçimlerini sağlamak için erkeklerle birlikte olur. Bu erkeklerden biri de Tobias'ın öğretmenidir. Bu yaşam şeklini geride bırakan Tobias, sınırı geçerek kendine geçmiş yaşamından izler taşıyan Sandor Lester ismini verir. Bu yeni isim, ardında bıçaklayarak bıraktığı annesi ile öğretmeninin isimlerinin birleşimidir.

Kitap boyunca Tobias'ın, Sandor Lester adıyla kurduğu yeni yaşamı okuyoruz. Onu hayatta tutan, hatta kendisine tutunmasını sağlayan tek bir şey vardır: İlkokul aşkı Line'nin hayali. Nefret ettiği fabrikadaki işine katlanmasını da, hiçbir zaman ait hissedemediği sınırın ötesindeki yaşamını sürdürmesini de sağlayan bu hayaldir.

Sandor, bir gün Line'yi bulacağına sarsılmaz bir inançla bağlanır. Hayalindeki bu kusursuz kadın, onun için kendisinin bile erişemeyeceği bir noktadadır. Başka kadınlarla görüşse bile, hiçbiri Line olamaz. Hatta Line'nin bizzat kendisi olan ilkokuldaki sınıf arkadaşı Caroline bile Sandor'un aklındaki o kusursuz Line değildir. Çünkü Sandor'un aradığı kişi, gerçekte var olan Line değil; yıllar boyunca belleğinde yeniden yarattığı kusursuz Line'dir.

Sandor bir gün Caroline ile karşılaşır ve bu karşılaşma ile Sandor'un donmuş hayatı hareketlenir. O ana kadar kimi zaman bir kabusa, kimi zaman bir rüyaya dönüştürerek kaçtığı hayatıyla yüzleşmeye başlar. Line, hala onun gözünde kusursuzdur; üstelik bunun nedeni gerçekte nasıl biri olduğu değil, Sandor'un bütün yaşamını üzerine kurduğu idealin simgesine dönüşmüş olmasıdır. Bu nedenle Sandor için önemli olan, Line'nin gerçekliği değil, o ideale bir yüz bulabilmektir.

Yazardan okuduğum ikinci kitap Dün oldu. Bu kitabı Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan'dan (şurada yorumlamıştım) hemen sonra okudum. Bence okunma sırası da tam olarak böyle olmalı. Bu kitap her ne kadar çok daha kısa olsa da, yazarın tarzına alışmadan, yazar hakkında bilgi sahibi olmadan kitabı okumanın kitabın bırakabileceği etkiyi azaltacağını düşünüyorum.

Bu kitabında da yazar, kendi yaşamından izler taşıyan ayrıntılara yer vermiş. Agota Kristof da İkinci Dünya Savaşı sırasında farklı bir ülkeye göç etmek zorunda kalmış ve göç ettiği o ülkede tıpkı Sandor gibi bir fabrikada çalışmış. Üstelik çalıştığı bölüm bile karakterinkiyle aynıymış. Gün boyunca fabrikada aynı işi tekrar ederken, yazar da yazacağı metinleri zihninde kurgular ve adeta düşünceleriyle yazarmış. (Yazarın yaşamının eserlerine yansıması hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak ve bakış açısı edinmek isterseniz şu röportajını okuyabilirsiniz.)

Sandor da tıpkı yazar gibi yazacaklarını önce zihninde biriktirir. Ancak yıllarca içinde taşıdığı Line'nin ideali, onu hem yaşamına hem de yazılarına hapseder. Caroline ile karşılaşması Sandor için dönüm noktası olur. Harekete geçmek için içinde güçlü bir itki, bir amaç bulur.

Caroline karakterinin de yazarla belirgin benzerlikler taşıdığını düşünüyorum. Caroline eğitim seviyesi yüksek, iyi yetişmiş bir kadın. Bilim insanı olan eşiyle birlikte eşinin çalışmaları için yurt dışında bir süre yaşaması gerekiyor. Tıpkı Agota Kristof gibi Caroline da bebeğiyle birlikte dilini bile bilmediği yabancı bir memlekete gidiyor. Aralarındaki en temel fark ise şu: Caroline'ın bir gün evine dönebilme ihtimali bulunuyor; yazar ise ülkesini belirsiz bir süre için değil, geri dönüşü neredeyse imkansız bir biçimde terk etmek zorunda kalmıştır.

Caroline için bu yabancı ülkedeki yaşam giderek boğucu bir hal alır. Neredeyse hiç uyaranın olmadığı fabrika ortamında aynı hareketleri tekrar ederek çalışmak; eşiyle arasındaki duygusal mesafe, küçük çocuğunun sorumluluğunu tek başına üstlenmesi ve çevresindeki insanlarla arasındaki dil ile kültür bariyeri onu derin bir yalnızlığa iter. Bu nedenle Caroline da, tıpkı Sandor gibi, kendisini bu yalnızlıktan çıkaracak bir şey arar. İkisinin hissettiği eksiklik birbirinden farklıdır. Sandor, onu geçmişinden kurtarıp gelecek amacı verecek bir ideale; Line ise bulunmak zorunda kaldığı yabancı yaşamına tutunmasında kendisine yardımcı olacak bir bağa ihtiyaç duyar.

Sandor'un ilgisi, bunu açıkça dile getirmese de Caroline'a iyi gelir. Aralarında gelişen ilişkinin etik boyutunu bir kenara bıraksak bile (tek sorun Caroline'ın evli olması değildi ancak spoiler vermek istemiyorum), bu bağın zamanla ikisini de zehirleyeceğini hissetmemek mümkün değil. Çünkü Caroline, Sandor'un kurduğu hayata uygun değildi. Bir gün Sandorla aralarındaki tüm engeller kalksaydı bile, yine de gidecekti. Sandor Caroline'na ne istediğini hiçbir zaman sormadı. Onu sevdi belki, çok sevdi ama kendince sevdi. Caroline'ın bu sevgiyi isteyip istemediğini bile değil, bu sevgiyle ne yapabileceğini bile düşünmedi. Eğer Sandor Caroline'na gerçekten değer verseydi, ona sorardı. Ona, neyi istediğini sorardı. Caroline'ın buna yanıt verip veremeyeceğini bilmiyorum. Bence Caroline tutuk bir karakterdi ancak bir noktada haklıydı. Sandor, Caroline'a değil; Line ismine aşıktı. Hem de kör kütük aşık.

Kitabın dili sade olmasına rağmen şiirsel bir akışa sahip. Sandor'un da şiirler yazdığını ve karanlık bir romantizm içinde yaşamı anlamlandırdığını düşündüğümüzde, kitabı okumak olaylara karakterin ruhundan bakmak gibiydi. Uzak, yabancı, seyirci... Yine de tüm bu mesafeye rağmen duygulu, yoğun ve şaşırtıcı biçimde umut dolu. Roman boyunca beni en çok düşündüren de buydu. Tüm bu karanlığının içinde bir insan umudu nasıl bu kadar inatla koruyabilir anlayamadım. Sandor'un devam etmesini sağlayan şey de bu umuttu. Bana göre Dün'ün asıl meselesi göç, yabancılaşma veya saplantılı bir aşk değil; insanın kendi yarattığı bir hayalle, gerçeğe alışmasının hikayesi.

Kitaplarla kalın.


Bir çocuğu var etmek, büyütmek ve sevmek.

 

Küçüklüğümü düşünmek bana ışığımı düşünmek gibi hissettiriyor. Özellikle de onun gülümsemesi. Çocuksu, parlak gülümsemesi. Tüm yüzüne yayılan... Ben tüm yüze yayılan ve insanın yüzünü değiştiren gülümsemeleri hep çok sevmişimdir. İnsanın ruhunu gösteren gülümsemeleri. En derinlerindeki ışığını.

O ışığı düşünürken çocukluğuma sığınırım. Tam olarak anımsayamayacağım kadar eski yıllarımdaki çocukluğuma. Dünyaya, yaşama ve hatta kendime dair bile bir fikrimin olmadığı, bu nedenle de sislere karışmış olan o parlak gülümsemeli çocukluğumu düşünmek bana inanılmaz büyük bir keyif verir. Onu çok severim. Onu zihnimde izlemeyi ve hatta onu başkalarıyla (örneğin seninle) tanıştırmayı çok severim.

Onun bir insanın sahip olabileceği en mükemmel çocuk olduğunu düşünürüm. Geceyi aydınlatabilecek denli parlak küçük bir kız. Herkesin isteyebileceği, akıllı, tatlı bir kız. Onu sadece bu yüzden sevmem tabii ama... Onun hakkında böyle düşünürüm işte. Sanki o, benim kızımmış gibi. Evet, biraz böyle bir his sanırım benimkisi. 

Ben hiç özel olarak kendi çocuğumun olmasını istemedim. İnsanlar çeşitli nedenlerle çocuk sahibi olmak isteyebiliyorlar. Ya içgüdüsel olarak, ya da nesiller boyunca süren bir alışkanlığın yüklediği sorumluluk olarak. Bazıları ise sevdikleri birini bulunca isteyebiliyorlar sanırım. Ben de bu sonuncuyu düşünürdüm. Sadece çok aşık olduğum ve aynı şekilde bana çok aşık olan birinden bir çocuk istediğimi. Bunu oturup da özel olarak hayal ettiğimi söyleyemesem de, bir çocuğumun olup olmamasına dair fikrim hep buydu. Çok eski yıllardan beri, yeni değil.

Çocuk sahibi olmak değil bu toplumsal düzende, bu dünya düzeninde bile çok büyük bir sorumluluk. Hatta belki biraz bencil bir yan bile taşıyor olabilir. Bana kızma; ama bir çocuğun sorumluluğunu alabilecek durumda olmak önemli. Maddi manevi ona yetebilecek olmak, onu koruyabilecek olmak ve ona tüm ilgini, sevgini ve bir aileyi verebilecek olmak önemli. Bence hayattaki en önemli ve güzel dualardan biri de, bir çocuk doğduğunda edilen ''Allah analı babalı büyütsün'' duasıdır. Bir çocuk hem annesi hem de babasıyla, dolu dolu güzel anılarla, maddi manevi tüm ihtiyaçları karşılanarak, sevgiyle ve karanlıkta parlayan bir ışık olarak bu dünyaya geldiği ona hissettirilerek, onu bir birey yapana kadar bu ışığı koruyarak ve zamanı gelince de parlamasına, birey olmasına izin verilerek büyütülmeli. Bir çocuk sadece ebeveynlerinin kişisel ihtiyaçları için değil, kendi varlığı için dünyaya getirilmeli. Evet bir çocuk ailesiyle ilgilenmeli ama bu onun yükü olduğu için değil, ailesi olduğu için sevgi bağıyla bunu yapabilmeli. Oysa çoğu zaman durum böyle gelişmez.

Ben çocuk sahibi olmayı çok kıymetli buluyorum. Bence bu dünyada bir şeyi var etmenin en üst seviyesi budur. Bazıları çocuk sahibi olmayı küçümseyebilir; onlara asla katılmıyorum. Elbette bunu bir çeşit başarı olarak görmek de absürt ama asla kıymetsiz değil; aksine, bu hayattaki en değerli, insanı en olgunlaştıran, en bağ kurmasını sağlayan deneyimlerden biri olmalı. Çocuk sahibi olmak da bir deneyimdir ve her deneyim gibi hazır olmayı, bunu yürekten istemeyi ve sorumluluğunu almayı gerektirir. Ve bence benim kişisel görüşüm olarak en önemlisi, bu deneyimin iki kişinin ortak deneyimi olduğunun asla unutulmaması gerekir. Anne ve baba. Bir çocuk iki kişinin varlığından var olur. İki enerjinin tek bir forma karışması... İşte çocuk sahibi olmak benim için en en en temel özünde budur.

Beni romantik mi buluyorsun? Hayalperest? Bense kendimi fazla gerçekçi buluyorum. Tüm nesillerin söylediklerinin ötesinde, özellikle de, aşktan var olan bir bebeğin, çok büyük bir ışık olduğunu düşünüyorum. Tamam bu biraz hayale kayıyor ama... Ne yapabilirim, böyle düşünüyorum.

Böyle olsun ya da olmasın, tabi ki bir çocuk bir ışıktır. O nedenle bu ışığı büyütmek gerekir. Onu korumak, değerini bilmek... Onu sevmek gerekir. Keşke her çocuk en güzel şartlarda büyüyebilse. Benim bu hayatta en çok çocuklar ve hayvanlar içimi titretir. Hepsinin güvende olmasını dilerim. Hepsinin tüm kötülüklerden ve kötülerden korunabilmesini. En çok onlara zarar geldiğinde öfkelenirim. Hatta bu benim kırmızı çizgim. Bu nedenle de bu dünyaya bir bebek getirmek hakkında aklım bulanır. Buna karşın, hiçbir zaman bu dünyaya çocuk getirilmez katılığında şeyler düşünmem. Bence burada önemli olan dünya değil, toplum da değil; o çocuğun ebeveynlerinin hazır olması. O çocuğu var etmeye, varoluşunu büyütmeye ve büyütmesine yardımcı olmaya, ona alan açmaya, onu korumaya ve sevmeye hazır olması.

Bir bebeğe bakmak muhtemelen çok zordur. Özellikle de bir anne için. Bizde malesef ki annelerin görevi hep daha fazlaymış gibi görülüyor. Öyle, tabi ki öyle ama bu demek değil ki o bebeği adeta mitoz bölünmeyle bir kadın sadece kendi var etti! Babaların vurdumduymaz olmaları da beni hep öfkelendirir. Çünkü bir bebek\ çocuk bir babaya da ihtiyaç duyar. Baba olmak demek sadece maddi destek veya arada bir gelen ''benim kızım\ oğlum'' böbürlenmesiyle oluşan çocuğa verilen onay hali değildir, olmamalıdır. Aslında ''aşktan doğan bir bebek'' fikrini bu kadar çok sahiplenmemin ve sevmemin nedeni de bence bu. O bebeğin iki kişinin -afedersin- ''ürünü'' olduğunu düşünmemden ve bu nedenle de her iki kişinin varlığının eşit katılımıyla oluşup eşit katılımıyla sorumluluk paylaşılıp emek verilerek büyütülmesinin doğruluğunu savunmamdan ve bir gün çocuğum olursa çocuğumun bu şekilde büyümesini istememden ileri geliyor. 

Bir de... yeterince sevmediğin birinden çocuk yapmak bana saçma geliyor. Oh be söyledim! Sadece çocuğum olsun diye çocuk yapma fikri bana o denli uzak ki... Bir çocuğa bakmak bile bana uzak gelirken... beni buna ikna edebilecek tek şey aşk olurdu. Tabi ki kadınlar bir adama aşık olabilir veya aşık olduklarını düşünebilirler ancak beyefendilerimizin aşkı o kadar güçlü... Ah, bundan banane. Ama demek istediğimi anladın mı? İki tarafın da aşkının yeterince (ve aslında ÇOK) güçlü olduğundan ve bir çocuğa eşit yansıtılacağından emin olmak mümkün mü? Değil... biliyorum. Yine de ben, bir gün bir çocuğum olacaksa eğer, bu şekilde var olabileceğine dair bir hayalperestliğe sığınıyorum.

Bir de insan, çocuğuna kendini yansıtmamalı diye düşünüyorum. Bunu iyi bir durum olarak bile olsa yapmamalı. Kendi yaşayamadıklarını çocuğunun üzerine yıkmamalı. Gerek kendi travmalarını, gerekse kendi yaşayamadıklarını o yaşasın diye çocuğa bir lütufmuş gibi (kendisi öyle algılamasa bile) boşaltmamalı. O bebeğin yeni bir varlık, partneriyle kendisinin ortak bir parçası olduğunu unutmamalı. Bu nedenle de bir gün o bebek büyüyüp bir yetişkin olduğunda, onun farklı bir insan olduğunu, bir birey olduğunu, olması gerektiğini kabul etmeli. Onun kendi yaşam planıyla bu dünyaya geldiğini... Benim söylediğim gibi, şanslı bir bebekse, aşktan doğmuş olsa bile... sevgiyle ve analı babalı ortak bir amaç ve sorumlulukla büyütülmüş olsa bile, en çok da o zaman belki de, farklı bir insan olduğu asla unutulmamalı ve onun kendi yaşamını yaşamasına izin verilmeli. 

Bir çocuğu her şeyden korumayı hedefleyebiliriz. Elbette ebeveyn olunca insan çok daha korumacı, çok daha sahiplenici olabilir. Ancak bunu o bebek\ çocuk kendini koruyamazken yaparız; büyüyünce değil. Onun kendini koruyabilmesi için onu buna göre eğitmeliyiz. Ona günü gelince uçabilmesi için kanatlarını kullanmayı öğretmeli bir anne ve baba. Ortak olarak yapmalılar bunu. Sadece sevmek, seviyorum demek... yetmez. Sevgi, emek vermeyi gerektirir. Çabayı. Kabul etmeyi, o çocuğun varlığını kabul etmeyi gerektirir. Daha anne karnına düştüğü anda ona tüm sevgisini akıtmalı bir anne ve baba. Onu çok istediklerini ona hep ruhlarından kopan bir enerjiyle iletmeliler. O doğduğu andan itibaren hep çok sevildiğini bilen bir çocuk olmalı. Bu hayata böylece köklenebilir. Şımartılmalı, küçük dağları yaratmış gibi büyütülmeli ve bir narsist yapılmalı demiyorum; bu dünyada bir yerinin olduğunu ve çok istendiğini bilerek doğmalı, büyümeli diyorum.

Anne baba onunla zaman geçirmeli. Hem ayrı ayrı, hem de en çok bir arada. Böylece çocuk hem ebeveynleriyle bağ kuracaktır, hem de... bir kadın ve bir adamın yaşamındaki rolünü kavrayacaktır. Yaşam, bence, bu rollerin sonsuz döngüsünden ibarettir. Yaşam, değişen rollerde ve değişen rollerin içinde kurduğumuz hayattır ve bu hayatı bize en başta ve en çok kendi anne babamız gösterir. Bilinçli olarak ya da bilmeden hiç fark etmez, en çok ve en başta, anne babamız yoluyla yaşamı öğreniriz. Hatta kendimizi ve bu dünyadaki yerimizi öğreniriz. Sevmeyi, kabul etmeyi ve görmeyi öğreniriz.

Çilekli dondurma yerken içimde küçük İlkay'ı hissettim. Bunu oturup da düşünmüyorum. Sadece bazı dönemlerimde ona daha yakın oluyorum işte. Veya o bana, bilmiyorum. Sence ikisi arasında bir ayrım var mı? Bence yok. Önceden var sanırdım ama aslında yokmuş. Benim küçük peri ışığım, onu çok seviyorum. Bundan 3-4 yıl evvel, en çok da onun için aşkı istediğimi düşündüğüm bir an yaşamıştım. Bir oyun arkadaşı mı... Hayır. Yani o zaman anlamamıştım ama hayır. O zaman ne, bilmiyorum. Sadece bence, senin içindeki o ışığı, küçük Sen'i görmeyen göremeyen biri senin aşkın falan olamaz. Bildiğim tek şey bu.

Bazen hayatta hiçbir zaman bir çocuğumun olmayacağını düşünüyorum. Bu bana eksik ve türevi bir şey hissettirmese de... Belki de bir çocuğu isteyebileceğim noktaya beni getirecek deneyimleri yaşayamayacağımı bu yolla görmek beni biraz üzüyor olabilir. Çocuk benim için asla bir amaç olmaz, olamaz. Bu bence en başta çocuğun kendisine haksızlık olur. Çocuk sadece doğal bir sonuç olabilir diye düşünürüm ve hala düşündüğümü görüyorum. O sadece, çok sevdiğin ve seni çok seven (bu kısım en önemli kısım!) kişiyle var ettiklerinin sonucunun bile sonucu olan doğal bir akışın hediyesi olabilir. Tabii bu hediyeyi istersen(iz).

Niye bu konuda yazdığımı bilmiyorum. Belki de içimdeki çocuğun beni götürmek istediği yer bu yazımda buydu. Belki de bana, başka bir ışığı var etmenin neye benzeyebileceğini göstermek istedi. Elbette hayatta farklı yollarla ''ışıklar'' var edebiliriz. Ben bunu söylemiyorum (ah yine kendimi açıklama düğmem açıldı :). Bunu anladığınızı varsayıyorum. Zaten tüm yazım boyunca söylediğim gibi, bir çocuk asla kişisel kendini gerçekleştirme amaçlarından (bence) olamaz, olmamalı. Bu, çocuğa haksızlıktır. Ancak, o bir ışıktır işte bu değişmez. Bir bebek, bir ışıktır.



Ben kimim?

 

Bloğuma hoş geldin. Buraya ulaşabildiğine göre milyoonnnlarca ışık yılı öteden gelmiş olmalısın. Yaptığım birtakım hokus pokuslara göre, buraya gelen misafirlerim ne kadar uzak galaksilerden gelirlerse gelsinler, Neptün atmosferine kulaç attıkları anda buranın havasını soluyabilirler. Burada dilediğince kulaç atabilir, uçabilir, yürüyebilir, koşabilir... okuyabilir, belki şanslı yazımdaysan dinleyebilir, konuşabilir (malesef benimle değil - çünkü bloğuma öyle bir hokus pokus teknolojisi eklemedim) ve yazabilirsin. İsteğe göre yeraltına inebilir, isteğine göre uzay boşluğunda süzülebilir, çok kararlıysan elmas madenlerini görebilir, hatta elmas yağmurları altında çayırlarda koşabilir, bunlar olurken aralarda benim cırcır sohbetlerime ve zırıltılı iç çekişlerime ve hönkürmelerime katlanabilir ve sen de benim gibi bir -şşşş- cadıysan (ya da büyücüysen - aveda kadevra!-) yıldızlarda benimle ya da bensiz dans edebilir, yıldız mektupları yazabilir+okuyabilir ve kendi gezegeninin elmas madenlerinin koordinatlarını çıkarabilir, hatta yıldızlı göğünü, tabii istersen, bana gösterebilirsin.

Hoh... İşte bu blogda ben bunlara yer veririm. Ben kim miyim?

-Eğer Neptün dilinden anlıyorsan okumaya devam et.-

Ben bir cadıyım. Usta bir cadı. Ancak Dünya dillerini konuşmama konusunda son ana kadar inatçıyım. Bu da beni hep bir, ahhhh..., ''acemi'' bir cadı yapıyor. Oysa ne alakası var canım... 

Adım İlkay. Sana bir kod adı söyleyecek olsaydım da bu ismi seçerdim. Daha küçükken biri bana adımın anlamını sorduğunda ona ''ilk ay işte,'' derdim, ''ayın ilk hali.'' Ben böyle deyince karşımdaki ne anlardı bilmem ama ''hımmmm'' ile ''hıııaaaa'' arasında bir iç çekişle adıma karşı ilgisini yitirirdi. Adımın yazıldığı gibi anlamlandırılmasında bir sakınca göremesem de, bunu büyük bir bezginlikle dile getirirdim: İlk ay işte...

Büyüdükçe bu ismin anlamı hakkında daha çok konuşmak ister oldum. Çünkü bu ismin anlamını, ''ayın ilk halini'' düşünür oldum. Sahi, ayın ilk hali nasıl görünüyordu? 

Ayın ilk evresinde ay, görünmez. Güneş'in ışığıyla Dünya'ya yansıyan Ay'ın kendi olduğu tek haldir yeni ay evresi. Sadece kendi varlığıyla vardır. Bu evrede Güneş Güneş, Ay da Ay'dır. Kimse kimsenin ışığına karışmaz. Ayrıca Ay bu evrede, aslında Güneş'e en yakın olduğu andadır. Ben, bunu mu severim... ismime dair bunu mu sevmeye başlamıştım acaba? 

Ah hayır. Bu kadar saçma bir sebep olur mu sence? Benim için bile fazla zorlama. Ben bu ismi farklı diye seviyorum. Çevrene bak, hayatına. Kaç tane İlkay tanıdın? 1-2? 5-10? 15-20? :) Ne kadar tanırsan tanı, benim gibisini tanımamışsındır eminim sevgili okur, çünküüüü ben bir... cadıyım! 

Her ne kadar artık 21. yüzyılda olsak da son dakika uyarısı olarak geçmemde fayda var. Tabi ki ''gerçek'' bir cadı, kelimenin tammmm anlamıyla bir cadı değilim. Yine de kendimce bir cadıyım. Benim sihrim, kelimelerimdedir. Mükemmel şeyler yazdığım için değil (tam bu noktada beklentileri üzerimden savuşturayım çıkıt çıkıt), uçarak yazdığım için. Pek çok kelimeyi bir araya getirerek iksirler, büyüler, sihirler ve sonunda yepyeni bir şey oluşturduğum için. Ben kelimelerle kimsenin olmasa bile kendi iç dünyamda simya yaparım. Bir şeyi alır ve başka bir şeye dönüştürürüm. Bunu yapmadan bırakmam, bırakamam. Beni kafadan gidik... aman, sihri görebilen ve kelimeler yoluyla kullanabilen bir insan, yani bir ''cadı'' yapan da budur. Deliliğim.

Şaka şaka. Ben aslında çok ciddi bir kızım. Yine de söz konusu anlam üretmek olduğunda içime oyun oynayan küçük bir kız kaçar ya daaa... içimdeki küçük kız kendini göstererek eğlenir. 

Bundan olacak, bloğumu çok seviyorum. Bloğum bana yalnız geçen yıldız seyahatlerimde ve dünya dillerini öğrenme yolculuğumda yaşadığım buhranları gidermemde yardımcı oluyor. Bir de tabi sen varsın. Sizlerle buluşmayı seviyorum okurlarım, ziyaretçilerim, uzay yolcularım.

Önceden olsa, neyi sevdiğim ve sevmediğimle kendimi tanımlama yoluna giderdim. Sana en az bir üç kendimi tanıtma yazısı yazmışımdır. Hepsi hep dönüştü, dönüşmek zorunda kaldı. Ah bir de belki bilirsin, ben yazılarını kaybedip geri getirmelerimle ünlüyümdür. Dönüşüm büyüsü yaparken aklım karışıyor. Ben de önce yok etme büyüsü yapıyorum, sonra özlüyorum. Bu yüzden geri getirme büyüsü yapıyorum ama bir kere yok edilmiş bir şey artık kendisi değildir. Aslında bunu da seviyorum. Yazılarımın yeni bir şey olarak dönmelerini. Böylece daha çok benim olduklarını hissediyorum.

Ben İzmirliyim. İzmir'de doğdum büyüdüm. Bana sorsan bu şehirden bin kere çıkmıştım. Sevmediğimden değil, bayıldığımdan. Ben küçükken bana anne babamın memleketlerini söyleyip ''sen oralısın'' derlermiş de ben kendimi yerden yere atıp ''hayyııırrr ben İzmirliyim!'' dermişim. İzmir sevgim tartışmaya kapalıdır. Yazları sıcak olsa da, genelde orta karardır İzmir. Kışları ılıktır, baharları yağışlı. 

Kendim olabildiğim bir yerdir İzmir. Pek tabii hiç başka şehirde yaşamadım bilmiyorum ötesini berisini ama... Bu şehirde ben hep özgür oldum. Yani, kendi sınırlarım dahilinde diyelim. Zihnim, hep özgür oldu. 

Biliyor musun, benim ''en cadı özelliğim'' az buçuk yazabilme kabiliyetim veya istediğimde küçük bir kız istediğimde bin yaşında bir kadın olmam değil. Benim en cadı özelliğim, özgürlüğümde. Eğer ki ben özgür bir kız olmasaydım, ne İlkay olurdum ne de bir cadı. 

Özgürlük nedir? Benim ruhum özgür. Onu ben bile tutamıyorum, tutamam da. Onun bir şekli yok, o yayılmacı politika izleyen bir varoluşa sahip. Hep ama hep genişlemek istiyor. Çok meraklı. İlgisini çeken bir şey buldu mu kocaman açılan gözlerimden dünyaya bakıyor. O anlarda ilgi çekici bir kız oluyorum. Sanırım cadı olduğumu Dünyalılara birazcık açık ediyorum. Sen şanslısın, burada olan Dünyalılar'a hep, torpil geçiyorum (şşşş, ben kendini beğenmiş bir cadıyım ama çaktırmıyorum).

Saçlarım kısayken uzun halini özlüyorum, uzayınca da hemen kestirmek istiyorum. Kısa saçlı bir cadı mı, yoksa uzun saçlı bir cadı mı olmak istediğime karar veremiyorum. Şimdilerde saçları uzayan bir cadıyım. Bunu yaklaşık iki ay önce bana söyleseydik çok sevinir ve oh be derdim. Oysa şimdi... kısa saçlı bir cadı olmak istiyorum! Sanki yeniden kısa saçlı bir cadı olursam, büyü yeteneğimi daha iyi kullanabilirmişim gibi hissediyorum... Böyle kendimi mi avutuyorum yoksa bunda gerçeklik payı var mı hiçbir seferde tam ayırt edemiyorum. 

Benim Neptün'deki uzmanlık alanım neydi onu hatırlayamıyorum. Acaba hangi alanda tahsil yapmıştım... Pooofff, belki de bunu zaten unutmalıyım. Dünya'dayken Türkçe Öğretmenliği okudum. Buna tutkuyla bağlı mıydım dersen... Sadece iyi olduğumu bildiğim için okudum. Kazanacağımı bildiğim için, başarılı olacağıma çok emin olduğum için. Aklımdaki meslekler küçükken de ergenken de hep değişirdi. (Ben kararsız bir cad- insanım.) Sonra burada durdu ama ben orada durdurdum. Bir yanımla da istedim. Türkçesini mi daha çok istemiştim öğretmenliğini mi emin değilim; belki ikisinden de biraz.

Dille oyunlar oynamayı küçükken de çok severdim. Kitap okurken bile many- aman canım, eğlenmek için kitap okumak bir yana, okuduğum kitaptaki kelime ve cümleler üzerinde dil bilgisi konularını gözlerimle bulurdum. Burada zarf fiil var burada sıfat fiil var, bu birleşik cümle bu basi- Neyse ne, böyle bir cadıydım işte. Cadı olduğunu bilmeyen bir cadı.

İlk bloğumu lise bire giderken bir anlık büyük bir yıldız doğumuyla (heyecanla!) açtım. Arka planımda bulutlar uçardı, belki anımsayanlardan birisindir. O bloğumun en çok da bulutlarını severdim. 

Bana dair hiçbir şeyi bilmesen, gökyüzünü çoookkk sevdiğimi bilmelisin. Neden bilmelisin emin değilim; ne alaka canım, niye bilesin. :) Ama işte öyle; bulutları, yıldızları, Ay'ı, geceyi ve sabahı, (gündüzü değil), gün doğumlarını ve batımlarını, kuşların uçuşunu ve düşermiş gibi yapışlarını, göğe uzanan ağaç dal ve yapraklarını ve bu tip gökyüzüyle ilişkilendirilebilinecek çoğu şeyi severim. Başım çoğu zaman göğe dönüktür. Böyle olduğunda bir cadıyım. (Evet beni cadı yapan şeylerden biri de-). Bazense yere. Başım yere dönük olduğunda değil usta veya acemi bir ''cadı'', İlkay bile olmam. Beni öyleyken görmemelisin. Neyse ki Neptün'deyiz. Bunun bir önemi yok.

Oğlak burcuyum. Yani takıntılı ciddi bir many- Oğlak burcunun bütün özelliklerine sahip olmakla birlikte, biraz yandan yemişiyim de sanki (şşş, ne ayıp). İşin aslı... ımmmm, şey yani, aman neyse be, küçükken tam bir oğlak burcu çocuğuydum. Büyüdükçe başka bir şey oldum. Bir daha dünya ziyareti yaparsam (Allah korusun) şöyle gamsız bir burç olmak isterdim.

Kitap okumayı, film izlemeyi ve seni gözüm tuttuysa konuşmayı seviyorum. Çenem açılınca asla susmuyorum. Benim eski lakaplarımdan birisi cırcır böceğiydi. Küçükken cırcır cırcır konuşurdum. Bu konuda pek bir ortam yok. Ya başını şişiririm ya da... Başını şişirmem daha iyi bence. 

Bu nedenle de Neptün'e geldiğimde hep yazarım. Hiiiççç durmadan. Buna sinir oluyorum. Biraz dursana be cadı! Yeterrrr. Ama durmuyorum, dur dedikçe kendime, daha çok duramıyorum. Bir yazı duruyorum, beş yazı konuşuyorum. Kapatma tuşum yok, bu nedenle kendime boyun eğiyorum.

Benim çocukluk hayalim aşık olmaktı. Bu hayal büyüdükçe, aşık olabileceğin şeyleri bul, misyonuna evrildi, evrilmek zorunda kaldı. Hayatta en sevdiğim şey heyecan duymak. Kalbimin parlaması. Böyle olunca, her şeyi parlatabilecek denli büyük bir sihir potansiyeline sahip olurum. Yoksa kururum, solarım, ölürüm (temsili değil).

Küçükken peri olmak isterdim. Ama bilirsin ki periler, evet, insan değillerdir ve farklı bir ırklardır. Ben bir insan olduğuma göre, bir cadı oldum. Bir cadı... Tüm hayatım cadılık haklarımı savunmaya çalışarak geçti. Uslu bir çocuk, tatlı ve çalışkan bir genç kız, en azından potansiyeli olan bir genç kadın... yine de bir, cadı. Buna rağmen ''cadı'' olmayı hep sevdim.

Hatta cadı olmadığım anlara dair hep pişmanlık duymuşumdur. Keşke, cadı olmayı daha çok sahiplenseydim. Bazı anlarda. Böylece, potansiyelini yaşayan bir kız olurdum. 

Yine olurum. Ben ağlak bir kız olmasam da, yıldızları izlerken ve Dünyalılar dışındaki bir şeyle (kediler, balıklar, kuşlar, bulutlar, yıldızlar vb) konuşurken hep ağlarım. Hem de çok! Neptün'deki sular böyle birikti, istersen inanma. Artık bununla eğleniyorum. Bu suların bana can suyu olabileceğini, bana birkaç yıl evvel söyleselerdi bile inanmazdım.

Bu blogda daha ''yararlı'' şeyler yazmak istediğim anlar da yaşıyorum. En olmadı alanımla ilgili yazılar. Ya da... daha sistematik yazılar. Bunu da kendimi kasmayı bırakıp zaman ayırmaya ve yavaşlamaya karar verdiğimde yapacağım. Şanslıysak\m bu yıl bitmeden. Umarım, bilmiyorum.

Bu, ben kimim yazısından farklı bir yere evrilse de... Ben buyum. Ben, bir kalıpta duramıyorum. Belki de bu nedenle bazen mutsuzmuşum gibi davranıyorum. Oysa ruhum, her zaman uçmaya hazır bekler. Oturmaya mı geldik huhuuuu gibi. Yine de ben, oturmaya devam edebiliyorum. Bundan da pek çok şey öğrendiğimin hakkını teslim ediyorum. Örneğin bu blog bile. Yine de ben öğrenmek istiyorum. Ben, öğrenmeye inanıyorum. Bu dünyadaki bana heyecan veren şeyleri öğrenmeye! İşte... beni İlkay yapan da bu.

Bloğuma hoş geldiniz. Burada dilediğiniz gibi uçabilir, yüzebilir... (ilk paragrafa bir gidebilir), benimle konuşabilir ve beni okuyabilirsiniz.

Yine gelin.


şurada hep bi' kedi görürüm sanki.


Unutmamam Gereken Şeyleri Yazdığım Geleceğe Mektubum.

 

Sevgili İlkay.

Bu mektubun eline ne zaman geçeceğini bilmiyorum. Belki bir yıl, belki üç, belki beş... yıl sonra. Belki de hiçbir zaman! ahahahha boşver, hem zaten öyle bir şey olursa bu mektubun varlığı da aklından çıkacağı için sorun olmaz. İnsan var olduğunu aklından çıkardığı şeyleri aramaz. 

Ah hayır sana ''yine'' hayat dersi ve dersleri vermeye kalkışmayacağım. Buna ihtiyaç duyacağını sezmek de istemiyorum. Buna ihtiyaç duyma! İşte sana geçmişinden verebileceğim tek önemli hayat dersi artık sadece bu olabilir. Sadece mi... Gerçekten mi? Belki altı ay sonrasında bu mektubu yazsaydım sana güzel hayat dersleri verebilirdim. Ama şu anda...

Ben şu anda sadece seni görmek istedim. Seninle buluşmak ve kalbimin ferahlamasını. Kalbim ferah aslında ama... Neyden bahsettiğimi olaylarla anlatmazsam unutacaksın. Her şeyi unutacaksın. Neyin seni bunalttığını, daralttığını değil beş, bir yıl sonra bile ben yazmazsam hatırlamayacaksın. Bu hep böyledir, bunu senin de bildiğini biliyorum.

Ben sana unutmaman gerekenleri yazmalıymışım gibi hissediyorum. Belki de içimdeki zayıf dürtüyü yazı yazarak eyleme dökmemin tek amacı bile budur: Unutmaman gereken asıl şeyleri sana hatırlatmam. 

Sen benim evimsin. Bunu sakın unutma. Her şeyi unutsan bile, bunu asla ama asla aklından çıkarmaman çok önemli. Sen, benim evimsin.

Artık daha kontrollüyüm. Sen de öyle ol. Kırılmıyorum demiyorum. İçimdeki küçük kız hala kırgın. Tekrar tekrar kırılmaya da devam ediyor. Belki sen de kırılacaksın. Sana artık kırılmayacağının sözünü veremem. Ben veremem. Altı ay sonraki ben de veremez. Sonraki de sonraki de... Kimse sana artık kırılmayacağının sözünü veremez. Bunu asla unutma.

Yine de kendini kırmamayı seç. Hep bunu seç. Bu senin pusulan olacak. Bu senin kalbinden uzaklaşmamanı sağlayacak. Bu dünyadaki yolunu böyle oluşturacaksın. Kaybolduğunda bile, aslında hiç kaybolmamış olacaksın.

Sen cesursun. Hareketsiz kalmamaya çalış. Bir kere hareket etmeye alıştıysan, asla ama asla ama asla durma. Bu çok önemli. Kendin için bunu yapmayacaksan bile benim için yapacaksın. Bunu benim için yapmazsan seni asla rahat bırakmam, asla!

Senin bir suçun yok. Sen değersiz de değildin. Bunlar formalite hatırlatmalarım. Bunların doğruluğu içime mühürlendi. O kadar sensiz kaldım ki... o kadar... Bunun açık bir mektup olmasından da benim gibi utanmayacaksın. Utanmayacaksın. Kendine dair hiçbir şeyden asla utanmayacaksın. Ne zihninden, ne kalbinden, ne bedeninden. Hiçbir şeyden.

Biri seninle olmazsa da olmasın. Biri seni suçlarsa da suçlasın. Soğuk mu davranıyor, davransın. Seni istemiyor mu, istemesin. Yalnız mı kalacaksın, kal. Sensiz kalma. Kendini kendinden uzağa asla koyma. Hareket etmeyi, yine söylüyorum, asla bırakma asla. Bu, yaşamına adaletsizliktir.

Artık pek çok şeyi anlıyorum. Pek çok şeyi aştım. Ama yine de... bende bir şey eksik. O şey dilerim ki sende vardır. Var, sende var. Bende de var. Fazlasıyla var. Benim ruhum bundan yapılma. Ama... O kafesten çıktığını umuyorum. Senin için kafes olan her şeyi bırak. Bunu nasıl yapacağım desen de... sende olan şey bu olmalı. Benden farklı olan şey bu olmalı. Umarım öyledir.

Kendini açıklama. Senin buna ihtiyacın yok. Anlaşılmaz. Hala bir yaran varsa, uzaklaşmana rağmen varsa, bunun bile bir önemi yok. İnan bana. Bu hayat sadece bir hediye. Yeteneklerini yaşaman için bir hediye. Sadece onu kullanmamız lazım. Bu kadar basit. Değil diyenler karşına çıkabilir. Değil diyen olaylar da karşına çıkabilir. Ama zihnin, senin kendi zihnin İlkay, asla bu kadar basitten başka cevabı sana söylememeli.

Kendine karşı daima dürüst ol. Kalbini kırmasından korksan bile. Benim kalbim senin için kırıldı, kırılıyor. Bunu benim için yap. Benim için kendine karşı daima dürüst ol.

Senin bir zayıflığın yok. Sen güçlüsün de demeyeceğim. Belki de değilsindir. Ne önemi var? Bunu bahanen yapma. Sen sensin İlkay. Sen sensin ve sadece bu kadar.

Seni çok sevdiğimi asla unutma. Sana sarıldığımı, ihtiyacın olduğu her anda bunu daima ve hep ve her koşulda yapabileceğimi asla unutma. Yanında olduğumu, hep içinde olduğumu, nerede ne yapıyorsan yap seni desteklediğimi ve koruduğumu asla unutma. Bazen senin için ağladığımı, senin için gülmek istediğimi asla unutma. Benim için yaşa, benim için değerli hissettiğin bir hayatı yaşa.

Geçmişten,

Sevgiler.


Sen hala aynı kızsın, kendinden kaçma.


Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan (Agota Kristof) | Kitap Yorumu

Yazar: Agota Kristof, Çevirmen: Ayşe İnce Kurşunlu,
Yayınevi: YKY

Kitaba başlarken ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. Uzun zamandır adını övgülerle birlikte duyduğum bir yazarın en çok konuşulan kitabı karşımdaydı. Bu durum kitabı okumam için yeterliydi. Ben de öyle yaptım. Kitapla kütüphane raflarında karşılaşınca bunu şanslı bir rastlantı olarak gördüm ve hiç tereddüt etmeden kitabı elime aldım. Yine de merakım canlıydı. Yazarın ünü ya da kitap hakkında okuduğum övgüler, benim kitaba yönelik merakımı köreltmemişti. Acaba neyi anlatıyordu? Bu sorunun verdiği merakla kitabı evirdim çevirdim.

Kitap, savaş sırasında ailelerinden ayrılmak zorunda kalan ikiz erkek kardeşlerin, sınırdaki bir köyde anneannelerinin yanında geçirdikleri günleri anlatıyor. Büyük Şehir bombalanınca birçok çocuk gibi onlar da bombaların henüz ulaşmadığı Küçük Şehir'e gönderiliyor ve başkalarının himayesine bırakılıyor. İkizler ise babaları cepheye, anneleri belirsizliğe sürüklenirken kendilerini annelerinin yıllardır görüşmediği ve tüm köyün ''cadı'' olarak damgaladığı uğursuz ve sert yaşlı kadının, anneannelerinin, evinde buluyorlar.

Üç romanın tek bir ciltte bir araya getirilmesinden oluşan bu kitapta, Büyük Defter'de ikizlerin çocukluk yıllarını; Kanıt'ta birbirlerinden ayrıldıktan sonra sınırın gerisinde kalan kardeşin yaşadıklarını; Üçüncü Yalan'da ise sınırı geçmiş kardeşin gözünden tüm yaşananları ve yıllar sonrasını okuyoruz. Kitabın yalın bir anlatımı olmakla birlikte, fazlasıyla sarsıcı olayların iç içe geçtiği bir kurgusu var. Hatta rahatlıkla söyleyebilirim ki bu, hayatım boyunca okuduğum en korkunç kitaptı. Abartmıyorum...

Kitaba başlarken, savaş döneminde geçen ve anlatıcısı çocuk olan bu romanın dramatik yönünün ağır basacağını düşünmüştüm. Hatta kitap bana kardeşlerin yaşadıkları ağır olaylar nedeniyle yer yer Jerzy Kosiński'nin Boyalı Kuş'unu (şurada yorumlamıştım) anımsatmıştı. Her iki romanda da savaş döneminde insanların acımasızlıklarıyla yüzleşen çocukların çocukluklarından koparılışı önemli bir izlek olarak karşımıza çıkıyor. Ancak benzerlik büyük ölçüde burada sona eriyor. Hatta iki kitabın bu bakımdan bile benzerlik taşıdığı konusunda kitap ilerledikçe şüpheye düşer oldum diyebilirim.

Kitapta sözü edilen savaşın hangisi olduğu, olayların geçtiği tarih ve mekan açıkça belirtilmiyor. Buna karşın yazarın yaşam öyküsünden hareketle, olayların İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşandığını ve Büyük Şehir olarak isimlendirilen yerin Budapeşte, Küçük Şehir'in Macaristan’ın Kőszeg kasabası olabileceği çıkarımını yapmak mümkün. Agota Kristof da çocukluğunda savaşın zorluklarını yaşamış; sürgünü ve göçü deneyimlemiş bir yazar. Dokuz yaşındayken ailesiyle birlikte Avusturya sınırındaki Kőszeg kasabasına taşınıyor, 21 yaşındayken ise eşi ve bebeğiyle birlikte İsviçre'ye iltica ediyor. Bunun yanı sıra romanda anlatılan olayların yazarın kendi yaşamından izler taşıdığı ifade ediliyor. Hatta kitabın ana karakteri olan ikiz erkek kardeşlerin yaşadığı bazı olayların, yazarın kendi çocukluk deneyimlerinden esinlenerek oluşturduğu belirtiliyor. Kitabı okuduktan sonra eserin arka planına ve yazarın yaşamına dair fikir edinmek isterseniz, şu yazıyı ve yazarın şu röportajını da ilgi çekici bulabilirsiniz.

Kitabı ''korkunç'' bulmamın sebebi ise ne savaş atmosferi, ne de ana karakterlerin çocuk olmasıydı. Kitabın korkunçluğu, hissizliğindeydi. Bu kitabın ifade ettiği anlamı tek bir kelimeyle özetleyecek olsaydım kesinlikle ''hissizlik'' derdim. Nitekim ilk kitapta ikiz kardeşlerin yaptıkları ''alıştırmalar''ın nihai amacı da buydu: hissizleşmek. Bu çocuklar dış dünyada o denli büyük bir acımasızlıkla, insan acımasızlığının ve utanmazlığının uç boyutuyla karşılaştılar ki, bunlardan etkilenmemenin tek yolunu tüm duygularını köreltmekte buldular. Geriye yalnızca aralarındaki kopmaz bağ kalana dek hem bedenlerini hem de ruhlarını acımasızca sınamaya devam ettiler. Sonraki kitaplarda ise birbirlerine karşı hissizleşmeyi denemeleri ve bunun ardından kendilerine yönelttikleri yeni hissizleşme alıştırmalarını okuyoruz.

Ancak kitaptaki ''korkunçluk'' tam olarak bunlardan da kaynaklanmıyor. Kitabı okumak benim için Müge Anlı programını izlemek gibi bir durumdu. O denli absürt bir korkunçlukta ancak gerçek olabileceğine de ikna olduğum olaylar yaşanıyordu. İnsanların kötülüğü bu denli kanıksamaları ve kötülüğü yapanın da, kötülüğe uğrayanın da bu denli ''hissiz'' olması... işte kitabın asıl korkunçluğu da buradaydı: Kocaman bir hissizliği anlatmasında. Cinayet, taciz, (toplu) tecavüz, ensest (ki bu temayı yazarın ''Dün'' isimli kitabında da görüyoruz) ve gerek bedensel gerek ruhsal çeşitli başka işkenceler... Tüm bu başlı başına tek tek bile ağır olan konuları iyice dehşetli bir hale sokan ise hissizlik...

Yazar kitaplarını ana dili olan Macarca yerine sonradan öğrendiği Fransızca kaleme almış. Bu durumun yazarın üslubunun oluşmasında büyük rol oynadığını düşünüyorum. Yazarın anlatımı ilk bakışta yalın görünse de bunu yalnızca ''basit'' diye nitelendirmek büyük bir haksızlık olur. Bu yalınlık, romana kişilik katıyor. Hatta bana kalırsa anlatımın etkisi öylesine belirleyici ki, neredeyse başlı başına bir karakter gibi romanın önüne çıkıyor. Kristof, sürgünü ve ana dilinden kopmanın yabancılığını yaşamış bir yazar. Anlatımı da kendisi gibi bir sürgün halinin izlerini taşıyor. Sanki, bu dil de bir gözlemci etkisiyle biz okurlarına ulaşıyor. Tam da bu mesafe, romandaki dehşeti daha görünür ve daha sarsıcı hale getiriyor.

Yazarın kullandığı geriye dönüşler ve anlamı yıkarak yeniden kurma çabası dikkat çekici. Buna karşın özellikle de son kısım olan Üçüncü Yalan'daki olay örgüsünü yer yer zorlama bulduğumu söylemeliyim. Eğer ki bu bölüm, sürekli olarak ''ama aslında olaylar şöyle gelişti'' çabasına kayan bir hale dönüşmeseydi, evet etkileyici bulabilirdim ancak olaylar o denli kendini açıklama kaygısıyla tekrar tekrar üst üste bindirilmişti ki, ben bir okur olarak ikna olmadım. Yazarın amacının tam olarak ne olabileceğini doğal olarak bilememekle birlikte; ben, anlatının sürekli bozulup yeniden kurulmasını okurun ya da bizzat ana karakterin zihnini belirsizlik içinde bırakmaya yönelik bilinçli bir tercih olarak yorumluyorum. Hatta muhtemelen yazar bu romanı yazarken okurlarını bir an bile düşünmemişti; yaptığı şey karakterlerinin kafasını karıştırmaktı. Nitekim yazar da bir söyleşisinde, başlangıçta yalnızca Büyük Defter'i yazmayı planladığını; ancak ikiz kardeşlerin zihninde yaşamaya devam ettiğini hissettiği için hikayeyi diğer iki kitaba da taşıdığını ifade ediyor.

Beni etkileyen bir roman. İkizler bir süre tıpkı yazarları gibi benim de aklımdan çıkmayacağa benziyorlar.

Kitaplarla kalın.


Kediler gibi sevmek.


Kediler gibi sevmek. Bunun üzerine düşünüyordum. Bu söylemi her dile getirdiğimde yüzümün aydınlandığını hissediyorum. Sanki... Sanki, uzun zamandan sonra ilk kez gerçek, sahici ve anlamlı bir şeyi, içimdeki bir rengi keşfetmişim gibi bir his.

Kedi metaforu aslında çok uzun zamandır hayatımda olan bir şey. Bunun nasıl başladığını anlamak için, sanırım evet yine, çocukluğuma gitmeliyiz. Kedilerle ilk tanışmamız nasıl oldu orasını tam anımsayamasam da, onların zihnimdeki ilk fotoğrafı büyük anneannenin evinin terasında geçirdiğim zamanlarda çekilmişti. Hatta acaba bunu uyduruyor muyum, yoksa gerçekten küçük Ben o anı benim için yıllar boyunca saklamış mı diye teyzeme de sordum. Evet! Yaşasın ki doğru anımsıyormuşum. O teras kedilerin sevdiği bir mekanmış.

Kediler deyince aklıma mutluluk geliyor. Ve eşsiz bir an. Ben İzmir'de doğdum büyüdüm (inşallah burada ölmem amin). Buraya kar falan yağmaz. Yağarsa da yağmurdan hallice yağar. Ancak yaşamımda sadece tek bir kere lapa lapa kar yağdığını, yine hayal meyal, hatırlıyorum. Çok çok çok çok çok küçüktüm. Buna rağmen, belki de fotoğrafımdan aldığım destekle, o anı anımsıyorum. İzmir, Neptün'e benzeyen bir yer. Tabii Neptün pis kokuyor mu bilmiyorum. Aynı zamanda yağmur yağınca taşkınlar oluyor mu onu da bilmiyorum... Ama evet, ilginç bir şekilde İzmir ile Neptün birbirine benziyorlar sanki. :) Bu nedenle de buraya kar yağmıyor. Küçükken yağan o lapa lapa karı neyse ki değerlendirmişim ve bir kardan adam yapmışım. 

Acaba o günkü Ben ne düşünmüştü? Sanırım düşünmemiş, sadece mutlu olmuş ve heyecanlanmıştı. Biliyor musun küçük Ben'i çok seviyorum. Şimdi burada olsa onu mıncırırdım, ona sarılırdım ve ne anlatacak bana onu dinlerdim. Ben küçük çocukların konuşmalarını dinlemeyi çok seviyorum. Galiba kendi yaşıma yakın bulduğumdan hahahahahh neyseee. Ama sonra annesiiii diye geri gönderiyorum. Bizde böyle. Yine de küçük Ben usluydu diye anımsıyorum. Sadece çeneliydi. Hem de gerçekten çeneliydi :).

O fotoğrafta kediler yok. Veya, bence, o fotoğraftan iki tane çekilmiştim ama elimizde biri kalmış. Çünkü ben çok net bir şekilde o günkü fotoğrafı anımsıyorum: Ben, kardan adamım ve kediler. Ya da... eğer ki ortada somut bir fotoğraf yoksa, gözlerim gerçekten güzel bir fotoğraf çekti ve bu nedenle onu hiç unutmadı. İşte, kedilerle o yıllarda tanıştığım aklımda. O mutlu günüm ise çok net aklımda. O gündeki sevincimi, kedilerle paylaşmıştım.

Kedilerle olan bağım ergenliğimde de devam etti. Kedi metaforumun o yıllarda şekillendiğini sildiğim ve artık olmayan bir yazımda bahsetmiştim. ''Kendimi bir sokak kedisine benzetiyorum...'' Gerçekten de benziyorum bu arada. :) Konumuz her mecazlı anlatımımı uzun uzun açıklamak değil, bu nedenle kedilerle olan zihinsel temasımı açıklayacak kadarına dokunuyor ve geçiyorum.

Kedilerle olan diğer bir temasım gece oturmalarımda yaşanmıştı. Artık ergenliğin ötesinde, genç yetişkinliğin en başındaydım. Ne yapacağımı, değil bu dünyadaki, bu evrendeki yerimi uzun uzun ve dramlı dramlı sorguluyordum. Sonra, onları gördüm. Önce birini, az sonra öbürünü. Sessiz ve insanı bunaltmayan yaz gecelerinden biriydi. Ortamda yalnızca ben, yıldızlar ve kediler vardı (sonradan merakına yenilip ortaya çıkan Ay var mıydı tam anımsamıyorum). Kediler tıpkı Ornitorenk Perry gibi bir ajan edasında gecenin içinde ilerliyorlardı. Bu bana başta çok ilginç, sonradan çok komik geldi. Bir yerde duruyor, sonra hızlı hızlı yer değiştiriyorlardı. Zihnimin bir köşesine bunu not aldım. Baş karakterinin bir kedi olduğu bir hikaye yazmayı tüm ruhumla istedim (hala yazmadım...).

Ne yazacağımı bilmediğim ama bir şeyler anlatmak istediğim (özellikle) gecelerde, imdadıma yayınladığım son kurgu yetişti. Ne anlatmak istediğimi bilmediğim için anlatmak çok daha fazla keyifliydi. Sonra, hikayede boşluklar oluştu. Üstelik bu imgesel öykünün bile kaldıramayacağı derin yarıkların meydana gelme tehlikesi baş gösterdi. Tam o sırada, hikayenin eski bölümlerinde bir küçük dokundurduğum, kedi imgesi imdadıma fiziksel varlığıyla yetişti. Kedi, sevginin sembolü oldu. Aradaki boşluğu dolduran bir gerçek.

Kedilerin nasıl sevdiğini düşünüyorum. Özellikle de sokak kedileri, gerçekten yaşamı tanıyan kedilerdir. Onlar kolayca kendilerini sevdirirler ancak iş birini sevmeye gelince, pek oralı olmazlar. Sevdiklerindeyse yolunu gözlerler. Hatta kendi kendilerine sana gelir, üstüne sırnaşırlar. Sana hediyeler getirirler. Bazen bir yaprak, oyuncak veya böcek? :) Onların, yani işte kedilerin, sevgi dili paylaşmaktır. Onlar gördükleri, bildikleri, sevdikleri şeyleri, sevdikleri kişilerle paylaşırlar. Bu, benim sevgi dilime birebir uyan bir şey.

Ben paylaşarak seviyorum. Hatta birini sevmişsem, bazen malesef orantısızca, her şeyi ona akıtıyorum. Yapraklar gibi, parıltılı nesneler gibi... herkesin değil, bazı kişilerin görebileceği bir sürü değerli şeyi bir anda akıtıyorum. Sanırım beni ''cırcır böceği kız'' yapan da bu. Paylaşmaya olan açlığım ve tutkum. Ölçü kaçınca bu durum açlığa dönüşüyor ve bu, yıkıcı bir şey bunu biliyorum. Oysa merkezde kendim kalırsam, bu, tutku gibi. Beni de, çevremi de aydınlatıyor. Bazen, bazı kırgınlıklarım bunu bastırmama neden oluyor. Sanıyorum ki, beni kıran bu sevgi dilim. Ama hayır, beni kıran... kaçmak saklanmak falan.

Ve aslında en önemlisi de, bence... kediler yoğun değil, sürekli seviyor gibiler. Bir anda değil, zamanla seviyorlar. Bu da bana daha gerçek geliyor. Onlar zorlanamazlar ve kimseyi de zorlamazlar. Onlar özgürdür.

İşte, kedilerin sevgisi bana böyle ilham verdi. Artık sıkça kullanacağım bir ifade olarak lugatımda bulunuyor. Kediler gibi sevmek...

Kediler gibi seviyorum!

(12.02.26)


Her Çocuğun Bir Yıldızı Var, Mustafa Ruhi Şirin,
Çizer: Serap Deliorman


Doğu Yolculuğu (Hermann Hesse) | Kitap Yorumu

Yazar: Hermann Hesse, Çevirmen: Zehra Aksu Yılmazer,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitabı okuma hikayem bir yolculuktu. Başlangıçta, yazarın düşünceler evrenine adeta bir portal açarak hayal dünyasını ayak bastığımız somut bir zemine dönüştürdüğü bu gerçeklikte hızla ilerleyebileceğimi sandım. Ana karakterin bile yıllar sonra tam olarak neyin içine düştüğünü anlamlandıramadığı bu serüven, tüm labirentvari bilmecesi ve yazarın zengin anlatımıyla beni hızla içine çekti. Ancak bir noktada, belki de anlatıcı ile aynı noktada, ben de adımlarımı yavaşlatma ihtiyacı hissettim. Soluklanmak, yürüdüğüm zeminin beni ilerlettiği yolu sorgulamak ve okuduklarımı sindirmek istedim. Hızımı düşürdüm, tane tane yakaladım kelimeleri. Hatta öyle ki, iç sesimi neredeyse dış bir sesçesine gövdemden zihnime bir yankı gibi hissettim. Bu noktada kitap bende tıpkı bir Doğu baharatı gibi bir tat bıraktı: tanıdık ama zengin, bilindik ama keşfedilesi, adı dilimin ucunda ama bir türlü çıkaramadığım bir etki.

Bu yolculuk, kitabın anlatıcısı H. için de hayatının en büyük, en etkili ve en çözümsüz gizemiydi. Anlatıcının bu gizeme en çok yaklaşmak istediği anlar, en büyük çırpınışlarının verdiği uzaklaşma anlarından ibaretti. Gençlik yıllarında gizemli bir cemiyetle birlikte Doğu'ya mistik bir yolculuğa çıkan H., yıllar sonra geriye baktığında yaşamındaki en derin izlerin, bu dağıldığını düşündüğü cemiyetle yaptığı yolculukta şekillendiğini ve yolculuğun yarım kalmışlığının burukluğunu yıllarca taşıdığını görüyor. Bu yarım yolculuğu yazarak tamamlamayı uman H., işlerin hiç de sandığı kadar kolay olmayacağını anlıyor. İçindeki silinmeye yüz tutmuş izlerin ancak tek bir ismin tanıklığı ile tamamlanabileceğine inanıyor: Yıllar evvel kafileden ayrılan hizmetkar Leo ile. 

Anlatıcı, bu eski yoldaşı Leo'ya yıllar sonra rastlaması sonucu yolculuğunun aydınlanacağı beklentisine kapılırken, kendisini daha büyük bir karanlığın içinde buluyor. Ancak anlatıcı yarım kalmış yolunda ilerledikçe fark ediyoruz ki, aslında bu karanlık yeni bir oluşum değil; bu karanlık, anlatıcının yıllar boyunca, hatta cemiyetle ilişkisi başlamadan evvelcesinde beraberinde getirdiği bir ışık eksikliği. H., anlayamıyor. Anlayamadığını bile anlayamadığını keşfediyor.

Cemiyetle yolculuğa çıkmanın tek şartı, yolcuların bu Doğu medeniyetinde ne bulmayı amaçladıklarını cemiyete bildirmeleri oluyor. Yolculuk boyunca karşılarına fiziksel ve psikolojik çeşitli sınavlar çıkarken, aslında kendi gerçek sebeplerini bulmaları gerektiğini keşfetmeleri bekleniyor. Peki bu sebebin gerçekten bir önemi var mı? Kitabı bitirdiğim şu ilk anda bunun o kadar da mühim olmadığını düşünüyorum. Çünkü yolculuk, tüm yaşama yayılan o ''ben ne yaşadım'' yolculuğu, kocaman bir anlamlandırma çabasından başka bir şey değil. Verilen veya verilebilecek her yanıt ise yolculuğu yalnızca sonsuzluğa uzatabilir. Oysa belki de tek yanıt, hem başlangıç noktasında hem de attığımız her adımda bizimledir; andadır. Leo bunu biliyordu. H. ise Leo'nun bunu bildiğini seziyordu. Bu nedenle yıllar sonraki ikinci bir çömez yolculuğuna çıkmaktan kendini alıkoyamadı. İşte, bu kitap da anlatıcı H.'nin yıllar evvel Doğu'ya yaptığı ilk yolculuğu anlamlandırabilmek için çıktığı ikinci yolculuğun hikayesini oluşturuyor.

Benim ilgiyle okuduğum, anlatımının zenginliğine hayran kaldığım, kurgusundaki zaman ve mekanın iç içeliğinden ilham aldığım ve bence tek okumayla değil, yıllara yayılacak yeniden okumalarla gerçek şeklini alabileceğine inandığım bir kitaptı. Hermann Hesse, her satırında okurunu düşünmeye davet eden usta bir anlatıcı.

Kitaplarla kalın.


Gecegezen Kızlar (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Kitabı okumak düşler arasında seyahat etmek gibiydi. On öyküden oluşan kitapta hangi masal nerede başlayıp gerçekliğe bağlanıyor, özellikle de birkaç öyküyü okuduktan sonra benim için iç içe geçmiş bir hal aldı. Kitapta yazarın da Öykülere Girerken başlıklı önsözünde ifade ettiği gibi, masalların yersiz ve adsız kişilerinin takip ettikleri düşsel amaçların yeryüzüne inmiş yaşamlardaki avuntularla örülü gerçekliklere dönüşünün öykülerini okuyoruz.

Tomris Uyar'ın atmosfer kuran bir yazar olduğunu daha evvel bir kitap yorumumda (Güzel Yazı Defteri (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu için tıklayabilirsiniz.) ifade etmiştim. Bu kitabındaki öykülerinde de yazar bir atmosferin içinden biz okurlarına seslenerek öykülerini başlatıyor. Bu bakımdan özellikle de öykülerin giriş paragraflarına doyamadığımı ve her öyküyü bitirdikten sonra bu ilk paragrafa mutlaka geri döndüğümü söylemeliyim. Bu girişler, bir düşün beklenti dolu belirsizliğini içerisinde barındırdığı gibi, bir sonun tekdüze yanıtını da basitçe ifade ediyordu. Sen buradasın, diyordu karaktere, gezdiğin uçsuz bucaksız anılar, hayaller ve avuntular denizinin kıyısında bir düşü düşlüyorsun. Sen, yaşamın kıyısından yaşamın içindeki bir haline bakıyorsun.

Bazı öyküler gerçekçi bir olay örgüsüne yakınken, bazıları mekan zamanın belirsizliğiyle soyutlaşmış bir akışa sahipti. Bu bakımdan bu öykülerin anlatımında büyülü gerçekçilikten yararlanıldığını söylemek mümkün. Ben kitabın en çok da bu sınırları belli ancak bu sınırların içindeki yer yer gerçek dışılığa kayan imgesel dünyanın yayılmacı izleğini takip etmeyi sevdim. Bu bakımdan en sevdiğim öykü şuydu demek bana bir yapının tek bir parçasını çekip o yapıyı görebildiğimi ifade etmek kadar tutarlı geliyor. Yine de olayları merkeze alarak olmasa da, dil anlatım bakımından en içimde yer tutan ve atmosferiyle okuma anımdaki gerçekliğimi kaplayan öyküler şunlardı diyebilirim: Sonucu Belki, Ormandaki Ayna, Geriye Kalan Günlerimizin İlki, Gecegezen Kızlar, Düşkırıcı. 

Bu öykülerin bende özel bir yer edinme sebebi ise karakterlerin bir düşün içindeyken bile gerçek dünyalarından getirdikleri bir parçayı yüreklerinde taşımaları oldu. Bunu samimi ve insani buldum. Bu parça, yürek parçasıydı. Bir kalbin kırgın yüzeyinden çekip çıkarılan, böylece fark edilen bir gerçek: Yürek. Karakterler bu parçadan türeyen umut, kırgınlık, cesaret ve korkaklığa sığındılar. Bilinmezlikte ilerlemelerinin ve etraflarını saran rüyadan çıkmalarının tek hatırlatıcısı buydu. Bence en hayali düş bile içerisinde gerçeğin parçasını taşıma eğilimindedir.

Özellikle de hayali sisiyle gerçekliğimi saran, başarılı bir anlatıma sahip bir öykü kitabı.

Kitaplarla kalın.


Gün batarken ve doğarken.


Paylaşmayı en sevdiğim şey, gün batımlarıydı. En kendime has kalmasını istediklerim ise doğumları. 

Dün akşam ilk kez bunun tersini yaşadım. Gün batarken gördüğüm manzarayı saklamak istedim. Bunu hafızamla yapamazdım; çünkü bence hafızamızda sakladıklarımız, paylaştıklarımız veya paylaşmaya can attıklarımızdır. Bunu, daha görünmeyen, görünemeyen ve gösteremeyeceğim köşelerime depoladım. O an'ı kapsayan anları. Hiçbir şeyi tutmadan, o ana karışan renkleri izledim. Şimdiden bile silinen, sadece hisleri kalan renkleri. 

Bu, başlangıçta beni korkuttu. Çünkü onu bırakmak istemedim. Tüm o tonları, iç içe geçmiş farklı tonları, hepsini olmasa bile çoğunu saklamak ve kendimle birlikte taşımak istedim. Ana isteğimi hiçe sayıp her zamanki alışkanlığımla telefonuma uzandım. Ancak ya o renkler çoktan kuytu köşelerime çekildiğinden, ya da telefonumun külüstürlüğü nedeniyle fotoğraf makinesi de tost makinesine döndüğünden olacak; ekranda gördüğüm renkler ile gözlerimin birbirlerinden ayrıştırdığı tüm o renk katmanları arasında pek çok fark vardı. Tamam, o an elimde iyi bir fotoğraf makinesi olsaydı ona asılır ve gözlerle bakmanın nostaljisini bir anlığına bir köşede bekletirdim, ancak... Yine de o fotoğrafı da kendime saklamayı seçerdim.

Tüm o telefonuma uzanma, fotoğrafın açısını ayarlama ve çektiğim fotoğrafları beğenmeme sürecim benden gittikçe uzaklaşan renkleri alıyordu. Güneşin batışı anidir. Eğer dikkatini ona vermezsen, kalkıp gittiğini fark edene kadar havanın karanlığıyla baş başa kalırsın. Öte yandan, dikkatini kızıllıkların karmaşıklığında dolaştırdığında, gittikçe kararan göğün de o kızıllığın bir parçası olduğunu bilirsin.

En sevdiğim şeylerden biri, akşam göğünün bebek mavisine bürünmüş bulutsuz renginde tek tek belirecek yıldızları bulmaktır. Günün batışına biraz daha varken, böyle bir mavilikteki gökyüzünün altında uzun süredir dinlenmediğimi fark ettim. Dinlenmenin en sevdiğim halinin bu olduğunu. Bir şeyler geçiyordu aklımdan, sonra bir cümle. Ardından gittikçe kararan gökle birlikte en parlak olacak olanı parladı. Uzak yıldızlardan ilki. Acaba Venüs müydü diye düşündüğüm kısa bir an oldu (sanırım değildi, neyse). Bu konuda paslanmışım. ''Keşkeli'' bir cümleydi ve sanki o yıldız, onu duydu gibi hissettim. İlk etapta değil, bu his, ikinci keşkeli cümlemin hemen ardından parlayan ikinci yıldızla birlikte içimde belirdi. Yok artık, diyemeyeceğim kadar uzun bir süre o iki keşke, bebek mavisi akşama dönen gökte, bir başlarına parladılar. Bundan olacak, o gün batımını kendime saklayasım geldi. Benim ve o iki ilk yıldızın olsun istedim. Bir günlüğüne bile olsa.

(Sözümü tuttum, bugün yeni bir gün.)

Sonra tek tek diğer yıldızlar belirdi. Gökyüzü kararırken, bu anın her bir adımına şahit olmanın verdiği hissi yeniden anımsamak bana iyi geldi. Araya uzun zaman girdiğinde özlenen her şeyin yarım hatırası gibi, bu hissi sevdim. Böyle hisler bana eskiden sevdiğim şeyleri anımsatıyor. 

(Hala sevdiğim şeyleri.)

Dün sabah, gün doğumunu kuşların sesiyle gördüm. Günün doğumunu ilk kez onların sesinden görmek insanın kalbine narin bir sızı bırakıyor sanki. Neden bilmiyorum, bu sızıyı bir anlığına duymayı seviyorum. Bana kalbimin yerini gösteriyor. Bazen onların sesinin çağrısına uyuyorum, bazen uymuyorum. Dün sabah, sabah yıldızı kaybolmadan onu yakaladım. O benim en yeni eski dostlarımdan birisi. Hayatımın en ne yapacağımı bilmediğim üzgün gecelerine o doğmuştu. Güneşten bile önce, o. Bundan olacak, bu yıldız bana hep o narin sızıyı anımsatıyor. Sanki çok görmek istediğim bir şeyi aniden karşımda bulmuşum gibi bir his. O yıldıza asla bir yıldız mektubu yazmazdım. Çünkü o, bence, mektuba ihtiyaç duymadan bile anlar. 

Sabahlar, günün doğumları, tektir. Ancak bu tekliği gösterdiğin kişiyle paylaşabilirsin belki. Önceden, bu cümlelerle olmasa bile böyle hissederdim. Tekliği paylaşmak, ancak bir günün doğumuyla özelleşebilir gibi. Çünkü günün doğumlarıyla hep, gelecek umutlarımı paylaşmıştım. Safça ama kararlı bir yerden. Bunu anımsamak beni çok üzdüğü için, unutmaya karar vermiştim ama başaramadım. O yıldızla dost olduğum an, hepsi geri geldi. Engelleyemeyeceğim bir şekilde. Dün sabah o yıldızı gördüğümde bu nedenle irkildim. 

(Birazdan kaybolacaksın ama ben yine de seni seviyorum tatlı yıldız.)

En sevdiğim şeylerden bir diğeri de, gün aydınlanırken tek tek kaybolan yıldızları izlemekti. Önce bir yıldız, sonra bir diğeri karanlıktan bebek mavisine dönen gökyüzünde kaybolurken, ay benim şahidimdi. Bulduğum yıldızların kayboluşunun şahidi.

Şimdilerde ikisi yer değiştirmiş gibi görünüyor. Gün doğumlarını paylaşmak, batımlarını kendime saklamak istiyorum.

(04.06.26)


Tamam, bu bir gün batımı ama gün doğumu
fotoğrafım yok.


Popüler Yayınlar