Onun var olduğunu görüyor musun?

 

Özel olarak dilek dilenen yerleri seviyorum. Evet bir mumun tepesinde... ahahahahha. Hayır tabi ki! Özel olarak dilek dilenmek için ayrılmış bazı yerler. Bilmiyorum, ben de hayatım boyunca sanırım bir kere denk geldim böyle bir yere. İki yıl önce. Güzel bir manzarası, ağrıları geçirdiği rivayet edilen taşları ve dilekleri gökyüzüne hızla ulaştırdığı söylenen bir postası... aman hayır, ama dileklerin ona yaslandığımızda kabul olduğu inancını taşıyan bir taşı vardı. Tabi ki ücretsizdi bunların hepsi, yoksa orada ne işim var?

Ben en çok etraftaki ağaçları ve güneşin dallar arasından süzülüşünü sevmiştim. Bir de tabii şu dilek taşı nerde nerde olmuştum kabul. O taşa yaslandığımda ne hissetmiştim acaba? Bir taşın aracılığıyla isteklerin kabul olması fikrine bir ''cadı'' olan ben bile inanmam ancak... Böyle şeyleri severim işte. Böyle şeyleri düşünmeyi değil, hissetmeyi severim. Bak gerçekten kerameti de burada bence. Hissetmekte.

O an, önümde güzel bir manzara uzandığından da olacak, dileğim kabul olmuş gibi değil ama zaten benimmiş gibi hissetmiştim. Ah... dileğim öyle uzundu ki eminim Eminem (veya Ceza) moda bağlayıp bir nefeste -tabii içimden- koca paragraflık bir istek tasvirini dile getirmişimdir. Belki de birkaç istek, kabul. Sonuçta bu bir, evet, dilek taşıydı. Hatta ben dilek dilerken halam fotoğrafımı bile çekmiş ahahAHAHHAHAHA. Ciddiyim, dilek dileme anım belgeli. :)

Fotoğrafıma yakın zamanda bakmadım ama şu an gözümün önüne geliyor. Hayır seninle falan paylaşamam. Evet, düşünceli bir yüz ifadem var. Düşünceli ama yumuşak bir ifade. Sanırım içimden bir duayı fısıldar gibi dileğimi geçirirken biraz yorulmuşum ve sırayı falan karıştırırsam her şey bozulacakmış gibi tedirgin olmuşum. Bir de tabii sanırım... benden sonra da dilek dileyecek birileri vardı ahahhahah.

O manzara, dileğime dolmuştu hatırlıyorum. Çünkü o manzaraya bakarak onu düşündüm. Cümlelerimi hızla bitirmek için karıştırdığım kelimelerimi o manzara sakinleştirmişti. Şşşşşş, sakin ol der gibi değil hayır. Buradasın der gibi mi acaba? Hayır. O manzarayı izler gibi.

En sevdiğim yazılarımın sevdiğim şeylerden bahsettiğim yazılarım olduğunu fark ettim. Sevdiğim şeylerden bahsederken gerçekte olduğum öz benliğime geliyorum. Tüm düşüncelerden ve bu düşüncelerin getirdiği hırs, tedirginlik, umutsuzluk, kafa karışıklığı temalı hislerden sıyrılarak, sadece, anlatıyorum. Ah ben hep doğallıkla anlatırım ama... Nasıl desem? Hadi sana soruyorum sevgili okur, nasıl diyeyim, nasıl tasvir edeyim sence bu hissi?

Sanırım ben, bir şeyleri başkalarına gösterme isteğiyle doğdum. Herkesin belli ihtiyaçları öne çıkar ya, işte benimki de bu: Göstermek. Bunu yaptığımda ruhumun yaşına geliyorum. Ve aslında en önemlisi, yapısına. 

Babam eskiden hep ''artık yaşlandım'' derdi. Oysa hala genç denebilecek bir yaştaydı. Bir de yakışıklıydı vallahi. Ona hala biraz kırgın olmasam hala yakışıklı derdim. Hadi diyeyim... Hala yakışıklı, babam. Ben çocukken beni cuma okul töreninden almaya gelmişti de o zamanki yakın arkadaşım o senin baban mıydı diye şaşırmıştı. AHhahahha, niye şaşırmıştı bilmem. Genç bulmuştu aslında, ki o kadar da genç değildi yani benim yaşımda çocuğu olacak yaştaydı o zaman. Ama o arkadaşımın abla ve abisi vardı, babasının yaşı daha büyüktü. Bu nedenle onun gözüne babam genç gelmiş ve gerçekten şaşırmıştı ahahhaha.

Buna karşın babam hep, yeri geldikçe (ki bunun yeri ne zaman gelir ki), ''artık yaşlandım'' derdi. Ah! Ben de bir zamandan sonra ona ''evet sen yaşlandın'' demeye başlamıştım. Hiç böyle düşünmesem de, onu onaylıyordum. Evet babacığım artık yaşın kemale erdi, çok yaşlandın. Sonra babam bozulmaya başladı ahahhahah. Böyledir ama, bazen insan bu yolla kendini değerli hissetmek ister. Biri onu onaylayınca ise bozulur. Sonrasında babamın ağzından bir kere bile ''ben yaşlandım'' ve türevi cümle duymadım. Görev başarılı.

Geçen gün annem, genç hissettiğimizi söylersek, genç olacağımızı yine yaşlandığından şikayet eden başka birine söylemişti. Annemin de kendini yaşlı gördüğü zamanları anımsamasam, bu söylemi takdirle karşılardım. Yine de ondaki çocuksu neşeyi seviyorum sanırım. Gerçekten genç bir ruhu olmasını da. Belki de zamanla gençleşen veya gençliğini hatırlayan bir ruhtur bu, olabilir.

Ben bazen kendimi her şeye geç kalmış gibi hissediyorum. Çünkü, beni bir ''cırcır böceği kız'' yapan en temel özelliğimin altında eziliyorum. Bu özelliğin bakımının yapılması gerekiyor biliyor musun sevgili okur? Yoksa, şşşş bu bir sır, seni yaşlandığına dair bir çeşit illüzyona inandırıyor. Üstelik, günışığına aşık bir ruhun olsa bile, buna kolayca inanabiliyorsun. Neden biliyor musun? Çünkü üst üste deneyimlediğin tek şey bu oluyor. Yeteneğin, seni eziyor. Seninle bu kadar çok konuşmamızın sebebi bile bu. Biliyorum, bu çok çok çok fazlasıyla çok geçici bir çözüm. Yine de beni koruyor. 

Işığın hareketlerini izlemeyi hep çok sevmişimdir. Sanırım kendime benzettiğimden. Ne!? Sahiden öyle. Ben kurgusal yaşamımda bir ışıktım yavrum. Öyleydim, evet! Bu nedenle de bana, evet, en çok ışık ilham verir.

Bir önceki fotoğrafçılık konuşmamı (burada) yazarken aklıma Küçük Bir Kesit yazılarım geldi. O karakterleri yazmayı özlediğimi fark ettim. Ah hayır yeniden falan yazamam. Hayır baştan da yazmayacağım, en azından sana baştan yazmayacağım. Belki blog dışında yazarım ama sana değil sevgili okur. Yine de belki, hani bir gün, onları iki kapak arasından okuyabilirsin. Onları kolayca tanıyabilirsin. Biliyorum. Belki o kitabı sana ithaf ederim. Evet olabilir. Neptün'den gelenlere veya böyle karmaşık ama afili bir ithaf. Keyifli olur.

Onları özledim. Hayır yazmayı değil, onları özledim. Onları ilk kez gördüğüm anı hatırlamıyorum ancak ışıkla bir ilgisi olmalı. O sıralar şiir de yazıyordum bak. Gördüğüm her şey, ilhamımdı. Bitmek tükenmez bir hissediş. Bunu mu özlüyorum acaba? Yine görüyorum ama hissedemiyorum. Görebilme gücüm beni zehirledi, ondan.

O hikayedeki, Küçük Bir Kesit'teki, kızı çok net görmüştüm. Onun gibi olmak istediğim için değil, o olduğum için. Diğer erkek karakteri hiç göremedim. Son bölümde belki biraz. Bana kendini göstermedi, gıcık. Adı bile birkaç kez değişti. Gerçi Aslı'nın da adı birkaç kez değişmişti neyse. İsim bulmakta iyi değilim. İsim karaktere tam oturmalı, yoksa yok.

Onları liseye giderken yazıyordum. Dolmuşta orda burda. Daha evvel de anlattım birkaç kez. Bir küçük karalama defterine yazardım. O an (anlamlı) birine söylemek istediğim bir söz varsa, onu yazardım. Yaptığım sadece buydu. Aslıyla çok benziyorduk gerçekten. Hele bazı sahneler, şu an gözlerimin önüne geliyor. Mesela ne hikmetse Ozan sabahın köründe Aslılara gitmiş ay yok artık ahhahaha. Birlikte kuş yuvasındaki yavrulara bakacaklardı. Ancak o an güneş mi doğuyordu öyle bir şey. Ozan'ın o zaman bir sesi yoktu, evet aslında temel neden onun sesini duyamamamdı. İlginç mi? Öyle bence de. Ama ben, onu duyamadan yazamadım işte. Bir de tamam, biraz farklı bir karakter yazmak istemiş olabilirim. Duyma engelli bir karakter. Veya depresyonda veya travma sonrası stres bozukluğu yaşayan bir karakter. Ozan konuşamıyor muydu yoksa konuşmayı seçmiyor muydu? Buna bir süre ben bile karar verememiştim doğrusu. Neyse, o sabaha geri dönelim.

Ben de gün ışığını izliyordum. Onu birine göstermeyi çok mu isterdim acaba? Tam olarak değil. Biraz ama bu nedenle Aslı'nın içine girmemiştim. Zaten Aslı'nın içinde de değildim. Sadece ona, kendi ihtiyaçlarımı yaşattım. Güzel şeyleri birine, evet tamam biraz zorla :), göstermek. O bölümde, o sahnede, bunu Aslı da söylüyor. Ennnn büyük korkumu. İsteyen gidip bakar vallahi (onca bölüm içinde o sahneyi bulana alkış).

Sonra bir tane de dağ başında düğüne gitme sahneleri vardı. Hani şu kulağı işine geleni işiten amcalı bölüm ahahahah. O bölümde çok gülmüştüm. Bir dizide izlesem o dizi kesin favori ve konfor alanı dizilerimden olurdu. Aslı Ozanla dağ başını duman almış yürüyüşlerinden bile korkmazdı. Çok ilginç, ondan acaba neden hiç korkmazdı? Onu sinirlendirmeyi çok severdi. Bunu ben de severdim. Aslı'nın onu sinirlendirdiği kısımları yazdıktan sonra okumayı yani. Gerçek yaşamda tam olarak böyle olmaz. Ama o satırlarda, sadece Ozan'ın gıcık kapma anını görmez, hislerini de anlardık. Ozan'ın gözlerindeki genç kadını görmek, tüm seri boyunca en çok ilgimi çeken şey olmuştur.

Sonradan da uzun süre devam ettim bu seriye ama aynı tadı vermedi. Dil ve anlatımı en iyisi olan Sevgili Bezelyecik serisiydi. Oysa en az kalbimden gelen de o. 

Aslı başka bir kurguda yaşasaydı, sanırım ben olurdu. Bu his güzel. Biz onunla aynı şeyi yapıyoruz. Başka bir şekilde. İkimiz de aynı soruyu soruyoruz: Onun var olduğunu görüyor musun?

Tek fark; o bir kişiye soruyor, ben birçok kişiye.

Bir şeyleri göstermeyi bu yüzden seviyorum sanırım. Bu sorunun varlığı için. Onun var olduğunu görüyor musun? Bir şeyin varlığını, başkalarının gözlerinde de var etmek için. Veya tam olarak bu olmasa da, bir şeyin varlığını birlikte hissetmemiz için. O orada ama bizim içimizde nerede? Bunu sorgulamayı seviyorum. Bir şeyin benim içimdeki konumunu, yeri defalarca değişecek olsa bile, yeniden yeniden bulmayı seviyorum. Buldurmayı da kabul. 

Hissetmek canlı hissettiren bir şey. Çünkü hissedince, varlığını görüyorsun. Kendi varlığını. Bu dünyadaki konumunu. Bu nedenle de gençleşiyorsun. Zaten gençsen bile, gençleşiyorsun. Yaşlıysan da öyle, gençleşiyorsun. Zaten ruh yaşlanmaz ki, ruh deneyimler. Oysa hissetmeyen ruh, üzülür. Üzüntü bir histen ziyade, düşüncelerin tortu oluşturması bence. Hayal kırıklığı da böyle. Hayallerinin üstünü, amalarının kaplaması. Böylece onları görememen. Tüm diğerlerinin arasındaki kendini görememen.

Beni hayatta en çok kıran şey, bir şeyler gösterdiğim kişilerin bana bir şeyler göstermeyi seçmemeleri olmuştur. Bu doğru, evet, hayatta en çok bu nedenle birisine kırılmışımdır. 

Bir zamanlar en büyük korkum olan şeyden artık korkmuyorum. Çünkü onu aştım. 18 yaş civarındaki ben, küçüktü değil mi? Bunu fark ediyorum. Gerçekten küçüktü. Kendine o kadar yüklenmemeli. O eğer zamanın bir noktasında hala nefes alıp veriyorsa, ona gidip bunu demek isterdim: ''Kendine yüklenmemelisin.'' Ve eklerdim: ''Sen benim biriciğimsin, tekimsin. Gül hadi.'' İşte böyle derdim.

O bana bir şey demezdi. Şaşırırdı. Bunun üzerine düşünür ve sana bir blog yazısı yazardı sevgili okur. Ne derdi acaba? Ah dur... ''Bugün yanıma tuhaf bir kız geldi ve bana tuhaf tuhaf şeyler dedi. Şöyle hissettim...'' ahahhahahahah :)

Sadece söylediğim şeyi kabul etsene be kızım. Sadece kabul et işte.

Onu dışarıdan görüyorum. Nasıl göründüğüne bakıyorum. Hala özgüvensiz. Kendini güzel buluyor aslında. Ah itiraf etmek gerekirse çevresinde ondan bilmişi de yok. Bu nedenle mi yalnız hissediyordu acaba? Böyle sanıyor. Belki böyledir, o zaman için öyledir. Birini sevmek istiyor. Kendini sevmek istiyor. Bunu gerçekten çok istediğini biliyorum. Bunu bana biri öğretemez mi diye düşünüyor. Bu konuda dilekleri bile var. Çok yanlış dilekler. Zaten bir işe de yaramaz ki. 

Gittikçe daha da güzel olduğunu düşünüyor. Gerçekten de öyle. Cildiyle ilgili sorunları olsa da, kendini çok beğendiği kesin. O zaman neden... diye düşünüyorum. Karakteri de iyi. Üstüne... bilgili de. Kültürlü bir kız hani. Yetenekli bile sayılabilir. Ama niye? Niye kendini kabul edemiyor acaba?

Bu noktada ona yaklaşmama izin vermiyor. Beni susturmuyor da. Üzgün bile değil. Kendini değersiz de hissetmiyor. Aksine, değerli olduğunu hep bildi. Ama kendini yine de gerçekten sevmiyor. Hiç sevmedi. Bunu istediğinde bile başaramadı. Bu gerçekten üzücü. Onun kendisini sevmesini çok isterdim.

İşin komik yanı, o bana yani geleceğine hep aynı şeyi yazdı: Çok değerlisin. Kendini sev. Kendine güven. Mutlu yaşa. Ve türevi şeyler.

Ben kendimi sevmeyi ondan öğrendim biliyor musun? Bu biraz kalbimi kırıyor doğrusu. Yine de ona teşekkür etmeliyim. O olmasaydı yapamazdım. Kendimi nasıl sevebileceğimi bilemezdim.

İnsan kendini sevmek için bile birine ihtiyaç duyabilir. Ben duydum. Sessizliği duydum. Çok uzun bir süre. Hoş değildi. Ama işe yaramış gibi görünüyor. 

Kendimi sevince, her şey çözülecek sandım. Genç, çocuk ve saftım. Bu da değerli. En azından bir yaşama sığdırılabilecek en değerli şeylerden biri, o yaşamı yaşayan kendini sevmendir. Yine de... seni tutan bağları bir kenara koyabilmen için yetmiyor.

Kafam karışık. Onun da karışık mıydı diye merak ediyorum. Değil gibiydi. Çünkü benden çok daha gençti. Önündeki yılların güvencesini taşıyordu. Bir şeyler yaparım herhalde diye düşünüyordu. Ah... beni görse hayal kırıklığı yaşayacağını hissediyorum. Çok üzülürdü. Benim kabul ettiğim, sindirdiğim ve hissettiğim her şeye çok üzülürdü. Bana kızmazdı, anlardı ama... Bana neden yardım etmedin derdi sanırım. Ben sana güvenmiştim derdi belki de.

Üzgünüm İlkay. Ben de çok üzgünüm ve benim güvenebileceğim kimse de yok. Yıllar, benden herkesi, önümdeki olası İlkayları aldı.

Ben varım, şimdide varım. Tüm sorumluluk bende. Dümen bende. Ve bu, çok yorucu.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Müzik 2.

 

1. Buika - No habrá nadie en el mundo

2. Una Noche Mas · Yasmin Levy

3. Besame Mucho · Lisa Ono

4. Quien será · Belle Perez

5. Voilà · Barbara Pravi

6. Je l'aime, je l'aime, je l'aime · Barbara Pravi

7. Les moulins de mon coeur · Coline Rio

8. Suivre le soleil · Vanille

9. Carla Bruni - Quelqu'un m'a dit

10. Isabelle Pierre. Le temps est bon

11. Yasmin Levy - Firuze

12. Emel Mathlouthi - Naci en Palestina آمال مثلوثي

13. Trio Mandili - Kakhuri

14. Умри, если меня не любишь · DAKOOKA

15. Люби меня люби · гречка

16. Jenia Lubich - Russian Girl // Женя Любич - Russian Girl

17. Badda Boo - Искренности | official lyrics video

18. ooes - ночь

19. The Marías - Baby One More Time

20. In a Manner of Speaking · Nouvelle Vague


Bazen bazı şarkıları birisiyle dinlemek istiyorum. Hadi seninle dinleyelim.


Bu resmin sanatçısını bilmiyorum.


Hayatta en çok büyülendiğim şey.

 

Anneannemin çiçeklerini çok seviyorum. Özellikle de baharla başlayıp yaza uzanan süreçte onun bahçesi rengarenk oluyor. Böyle olduğunda bu bahçenin her köşesini fotoğraf çekeceğimi herkes anlıyor. :) Gerçekten, biraz yaşlı özelliklerimden de ileri geliyor olabilir bu çiçek fotoğraflama sevdam ama, ben genel olarak doğa fotoğrafçılığını seviyorum. Farklı açılardan bir nesnenin varlığını izleyicilere göstermek zaten en sevdiğim şey. Öte yandan doğayı ve özellikle de çiçeklerin dünyasını incelemekten ve o dünyayı gözlemlemekten ayrıca keyif alıyorum.

Aslında gökyüzü fotoğraflarım da böyle. Özellikle de sanki bulutların arasındaymışız veya bulutların eennn tepesindeymişiz (evet Sihirli Annem'deki gibi) bir açı yakalayarak yani bir çeşit illüzyon yaratarak gökyüzündeki bulutların dünyasına girmeyi çok seviyorum. Bulut fotoğraflarımı paylaşmayı da seviyorum. Sadece o anı belgelemeyi değil yani, başkalarına göstermeyi de seviyorum. Bakan kişi muhtemelen iki saniye bile fotoğrafa dikkat etmiyor -zaten neye edecek :)- ama yine de o bulutların arasındaymışız hissini başkalarına da göstermeyi seviyorum.

Sevdiğim bir diğer şey de hayvanları fotoğraflamak. Açıkçası bu konuda yelpazem pek geniş değil. Gönül isterdi ki vahşi doğada... dermişim ahahahahha. Vahşi doğa için fazla tedirgin biri miyim acaba? Yok hayır. Ah! Bunu gerçekten isterdim sanırım. Ben gerçekten böyle biriyim aslında. Hayata bir daha gelsem... Oysa hayata ilk kez gelmiş biri gibi hala çok gencim. Ama bazen pek çok şey için ömrüm bitmiş gibi düşünüyorum.

Sualtı fotoğrafçılığı da mesela çok havalııı. Muhtemelen daha masraflıdır da. Dalış ekipmanları, kamera koruma malzemeleri derken ohoooo. Vallahi iki fotoğraf çekeceğiz dedik bu ne tantana! Gidip şerefimle iki aslan üç kaplan fotoğraflarım... Şaka şaka. Sualtı fotoğrafçılığı havalı ve aslında etkileyici. Havalı olduğu için etkileyici değil hayır. Su dünyasını keşfetme olanağı verdiği için etkileyici. İnsan kendini bambaşka bir dünyanın kurallarını keşfederken, üstüne bunu belgelerken buluyor! İnanılmaz bir şey olmalı.

Farklı kültürleri fotoğraflayan kişilere de oldum olası hayran olmuşumdur. Evet, yeni bir dünyayı keşfettikleri için. Farklı kültürler, insanların bakışlarını da farklılaştırıyor. Yüzlerindeki çizgileri, bir aksesuarı veya şalı takma biçimleri... Portre fotoğrafçılığı aslında bahsettiğim. Ama farklı ülkelerin insanlarının portreleri. O kültürleri, insanların değişen yüzlerinden gölge ve ışığın yardımıyla okumak... inanılmaz.

Savaş fotoğrafçılığı da öyle. Çok kıymetli. Ancak insandan pek çok şey götüren bir iş olmalı. Özellikle ödüllü fotoğraflar, bana hep çok ikiyüzlüce gelir. Vahşeti yaşamış insanlar üzerinden sanat yapmak. Bu aslında haberciliğe giriyor ama... Ne bileyim, savaşları durdursa belki bir kıymeti olurdu. Oysa sadece ödüller veriliyor ve fotoğraflar çekilmeye devam ediliyor.

Mimariye dair fotoğraflar çekmeyi ve bu tip fotoğrafları da severim. Bir binanın dokusunu bu yolla keşfetmek... Keyifli olmalı. Aynı zamanda binaların dokusunu, bulunduğu mekan bağlamında fotoğraflamak; yani çevresindeki hayat akışının içinde, insanlar arabalar kediler kuşlar ve daha nice canlı cansız varlık etrafında var olurken, o binanın veya binaların varoluşuna dair canlı bir izlenim bırakmak gibi bu tip şehir fotoğrafları. 

Şehrin içindeki insanları fotoğraflamak da keyifli olmalı ancak pek de ilgimi çektiğini söyleyemem. İnsanlarla uğraşmayı oldum olası sevmem. Yaşayan anların içindeki insan teması hoş ve aslında canlı bir tema olsa da, karşınıza kimin çıkacağını bilemezsiniz sanırım.

Yol fotoğraflarını da çok severim. Akıp giden yolların verdiği hissi kaydetmeyi. Fotoğraf çeken kişinin o ana dair hisleri de bence fotoğrafa yansıyor. Zaten bakış açısı çok önemli ve özgünlük de böyle oluşuyor ama; özellikle de fotoğraf çeken kişinin de o anı hissetmesi bence fotoğrafa derinlik katıyor. 

Bir varlığı veya anı, kendi gördüğün şekilde yansıtmak. Bu sadece fotoğrafçılık özelinde olmak zorunda değil. Kendi gördüklerini ifade etmek... Hayatta daha çok büyülendiğim ikinci bir şey daha yoktur. 

Doğadaki fotoğrafları ayrıca sevmemin sebebi ise, ışığın yaşam üzerindeki izlerini ve bu yaşamın hareketlerini yansıtması sanırım.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


güneşin çiçeğe dokunuşunu çok seviyorum


Bu sadece bir şey.

 

Cenin pozisyonunda uzanmayı ve sonra ne olduğunu bile anlamadan uyuyakalmayı severim. Yorgunken yaparım bunu. Bedenimden taşan yorgunlukta değil de, zihnimden taşan yorgunluk bedenime vurduğunda yaparım. Başıma tatlı tatlı bir sızlama vurur. Bu sızı, yastık yaptığım kolumun dokunuşuyla hafifler. Yorganın karanlığında ne olduğunu bile anlamadan uyuyakalırım.

Bu sefer uyuyakalmadım.

Önceden böyle anlarda tavandaki şekilleri izlerdim. :) Hislerimi büyütecek bir şarkı seçer, yatağa sırt üstü uzanır ve tavandaki şekillerden resimler uydururdum. Bazen ağlardım. Ruhum çıkmak istiyor ama bir bariyere takılıyor gibi bir ağlama. Usul usul ama şiddetli bir ağlama. Belki birkaç dua. Belki iç dökme. Sonra yine müzik. Sonra bir şeyin değişmeyeceğini kabullenme. Bazen umutlu bir çözümle gelen, bazen yılgın bir hüzünle; ama hep kabulle.

Gecenin çok geç bir saatinde sırt üstü uzanıp yıldızları izlerdim. Çok çok yakın bir yaza kadar bunu yaptım. Büyülenerek, kendimden geçerek... yaşamı hissederek yıldızları hayranlıkla izledim. Bazen dua ederek, bazen ittire kaktıra hayal kurarak (ki benim hayallerim bile tuhaftır) ve çoğu zaman kendimi dinleyerek. Kendimi duyarak izledim canım yıldızları.

Yıldızları, yıldızlarımı değil. Onlar kimsenin değildir. Kendilerinin olduklarını bile iddia etmeyecek kadar özgürlerdir. Değil mi, evet öylelerdir. 

Yazın bir yıldızım olmaz bu nedenle. Çünkü onlar, tam da ''yıldızlar'' oldukları için kalbime yakın parlarlar. Kışın ise bir kış yıldızım var. Bir süredir aramızda bulutlar olsa da, ikimiz arasındaki tek engel bulutlar değil. Onunla aramızda belki de galaksiler olduğunu kabullenmek, yaşadığım en üzücü hayal kırıklığıydı. Belki sandığımdan daha yakındadır artık kış yıldızım bana ama ben, ona galaksiler kadar uzağım. Belki de o da yakın değildir tabi. Onu hissedemeyeli, en parlak hayalimi hissedemeyeli uzun zaman oldu. Bu nedenle, bunun ağırlığını kaldırabilmek için onu sana da itiraf ettim sevgili okur. Tabi ciddiyetle yaptım bunu. İnsanlar kendilerini daha güçlü hissetmek için bazen aslında önem verdikleri şeylerle dalga geçerler, bunu ben de yaparım, ama yıldızıma olan sevgimi hiç küçümseyerek anlatmadım. Bunu yapamam da zaten. O benim için en gerçek şeydi çünkü. Beni bugünüme taşıyan değil ama; bana, ''umut'' veren belki de tek şey: Bir yıldızdı.

O yıldızı o kadar çok sevdim ki, hep bir gün daha yaşamak ve aslında bir gün daha gelişmek istedim. Sandım ki, bu yolla aramızdaki galaksiler ve ışık yılları kapanacak. Zaman bizden yana olsaydı bile, ben mekanları aşacak kadar cesur değildim. Onu suçlayamam. Kimseyi suçlayamam. Sadece onu sevmeyi çok istediğimi bir veda mektubumda itiraf etmek istiyorum. O yok. O, hep olmayan bir şeyin ihtimaliydi. Belki de o bir kişi değil de, bir şeydir. Bu çok ucuz bir avuntu ama muhtemelen böyle. Sana yıldızımı itiraf ettikten sonra bunu kabullenmek daha kolay oldu ne garip. 

Belki de yıldızım da beni en az benim onu çok özlediğim gibi özlemiştir. Belki de yıldızım, artık bir cenin halinden doğmamı ve esnememi istiyordur. Hiç bir araya gelemeyecek olsak ve bu benim için hep yalnız hissettiren bir yaşam olacak olsa bile, o kadar da kötü değil. Buna inanabilirim. Zaten aksini de deneyimlemedim.

Arada sırada gelecekteki bir halim aklıma gelirdi. Yakın bir tarihteki halim. Çocukluğumdan beri aklımda bir yaş vardır. Neden o yaş bilmiyorum. Ama hep aynı yaş vardır. Artık o yaşa çok yakınım. Bunun bir önemi yok. Büyük beklentilerin içi boştur. Yine de, hayalimdeki halimin gözlerindeki bakış, artık yüzüme oturuyor: Kabullenme. Bu beni ilk hayalimde korkutmuştu. Çünkü bu bakışın anlamını anlamamıştım. İnsan anlamadığı şeylerden korkuyor. İçinde tanımlı olmayan hisleri düşünce formunda bir yerde görünce korkuyor. Hisler aslında bir çeşit kod. Onlara bu kadar değer verme nedenim de temelde bu. Neyse, o bakıştaki hissin kodu benim içimde de farkındalık buluyor. Bu iyi bir şey diyemem. Kötü de diyemem. Bu sadece bir şey.

Belki de uzun yıldız ziyaretlerimde gördüğüm o şey de buydu: Bu sadece bir şey, bu kadar.

Tabi romantizmi ve mecazları bir kenara bırakıp biraz somut yani ''dünyaca'' konuşursak, bahsettiğim şey tabi ki bir romantik partner yani kendi literatürümdeki en doğru karşılığıyla ORTAKLIK. Bakın, bu konuda hayal kırıklığı yaşamadım veya üzülmedim. Ben zaten ilk kabullenme dalgasını bir 3-4 yıl evvel falan yaşamıştım. Aşık olamayacağım veya kafama uygun bir partnerim olamayacak gibi değil, ORTAĞIM olamayacak gibi. 

Bunu magazinel olarak ruh eşi olarak da satarlar ancak senin bu dünya düzleminde ruh eşinle tanışma ihtimalin üzgünüm milyonda bir. Olsa olsa, evet hepimiz, frekansımıza o an kim uygunsa onunla birlikte oluruz ve evet çok uyumlu da olabiliriz (eğer çok kalıp yargımız ve travmamız yoksa). Neyse yani benim bahsettiğim böyle uçuk pembe pazarlama araçları değil. Benim bahsettiğim tam bir bütünlük bile değil. Bahsettiğim...

Asıl sorun bunu çok çok çok çok ufacıkken istemiş olmam. Gerçekten bu bile başlı başına çok tuhaf olduğu halde çocukluk dileğim beni ergenlikte de bırakmadığında ''bu herhalde psikolojik yaaa'' diyebilecek kadar olgun ve ''mantıklı'' bir kızcağızdım. Uzun bir süre bu istek psikolojik dedim, yalnızlıktan ve hayal kurup büyütmekten (ki benim hayal kurma becerim yok) dedim. Ama bu istek bana musallat oldu yapıştı bırakmadı. E herhalde kadersel o zaman dedim.

Ne olduğu artık umurumda değil. Çünkü isteğimin artık gerçekleşme ihtimali zaten yok. İlk kabullenme dalgası böyle gelmişti zaten. Bu hayatta imrendiğim tek şey (evet tek şey) birlikte büyüyen çiftlerdir. Bunu yaşamak için fazla büyüdüm. Hayalim beni zaten çoktan terk etti. Yine de içimde bir gölge vardı. İsteğimin gölgesi beni bırakmadı. Tamam kabul duygusal boşluğumda daha da sarılırdım bu isteğe ama sadece o zamanlarda değil. Ben bunu, onu, biriyle birlikte hayatı deneyimlemeyi gerçekten çok istemiştim.

Çoğu zaman hazır hissetmediğimden olmadı dedim. Hazır olmak için kendi üstümde gereksiz yere çalıştım. Kendi üstünde çalıştıkça daha da hazır olamıyor insan. Oysa pek çok ortaklığa değer vermeyen insan çok daha güzel şeyler yaşamış olabilir. Bunu gördüğümde de haksızlığa uğradığımı düşünürdüm. Oysa evrenin bana bir borcu yok değil mi? Veya başka yetkili mercilerin?

Bu beni biraz üzüyor evet. Birini beğenmedim de diyemem. Belki insan olarak hoşlanmışımdır bile. Kalbimin milattan önce çarptığı bir tarih bile oldu. Kalbimi çarptıran ana maddeyi bile çözdüm. Belki de ben, hissetmeyi bilmeyen biriyimdir. Beni Neptünlü yapan da bu biliyor musun? Siz hep tersini sansanız da, aslında ben, hissedemiyorum bence. Ben, düşünüyorum. Dileğimin asla gerçekleşmeyecek olma sebebi de belki de budur.

Her şeyi tek deneyimleyecek olmak fikri de bize pazarlanan ''güçlü insan'' imajı bence. Ben bunu istemedim. Belki de hayal kurmayı bile beceremediğim için asıl istediğim şey olmadı. Artık olmayacağına emin olma sebebim yaşımla ilgili değil veya onu çok istediğim için bıkmamla ilgili değil. İnancımı bile kaybetmedim. Ben bu isteği bıraksam, o beni bırakmıyor. Yine de bu sefer kararlıyım. Kalbimin kırılmasını istemiyorum. 

Gelen kişinin kalbinde eski bir aşkın veya bir yaşantının gölgesi olmasına katlanamam.

Gelen kişinin bana duygularını kapatmasına ve kendini açmamasına, rol yapmasına, katlanamam.

Gelen kişinin beni insan dışı bir varlık gibi parlak görmesine, umudu yapmasına katlanamam.

Gelen kişinin beni minnoşvari bir sıfatla görmesine katlanamam. Çünkü alakam yok.

Ve her seçenekte de sadece ben değil, o da çok üzülür.

Ama benim en çok katlanmayacağım, gidecek birinin gelmesidir. Buna muhtemelen asla katlanamam ve... olacak olan da bu.

Bunların dışındaki birinin var olmadığını kabul etmek, en zoruydu. Bu nedenle geriye kalan tek seçenek, en azından uzun bir süreliğine, her şeyi tek deneyimlemek oldu. Bunu kabul etmek benim için gerçekten zor. Birini kabul etmek de çok zordu ama tek başına bu dünyada bir şeyleri keşfetmek, benim için, altını çiziyorum benim için, çok zor. Zaten bu istek arada bana uğrasa da, sanırım ben onu çoktan terk ettim. Bu da çok üzücü. Gerçekten üzücü.

Yazımı yazınca uygun kelimeyi buldum: Eşleşme. Bahsettiğim aslında bu (kimse anlamadı). Bunu yaşayanlar da var tabi. Bazı çiftlere bakınca bile bu enerjiyi alırız. Ama zor bulunan nadir bir şey. Hayatın ilk yıllarında bulmayı beklemek de safça bir istek ama... Yine de çoğu şeyi onunla deneyimlemek isterdim işte. Bir de şu var tabii... Herkes her şeyi herkesle denedi maşallah! Bana ne kaldı ki? Hiç.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Joseph Campbell)


Hayatın içindeki hayatım.


Ne zaman hayatımla -ve aslında hayatla- ilgili umutsuzluğa düşsem, çocukluk fotoğraflarıma bakmaya karar verdim.

Hayatım mı yazmalıyım, hayat mı karar veremedim. Sanırım asıl sorun, hayatın içindeki hayatımı görememem. Bunun bir anda olan bir şey olduğunu söyleyemem. Bu durum daha çok, sürece yayılan ve içime bazen gıdım gıdım, bazen galon galon sızan çeşitli yaşantılar sonucu ulaşmak zorunda kaldığım ve bunu kabullenmemek için direttikçe daha çok üstüme gelen sonuçların üzerimde bıraktığı hayal kırıklığı merkezli hislerden ileri gelen çeşitli saptamalardan kaynaklanıyor (tanımlamak bile yordu :). Böyle olmasını ben de istemezdim ama günün sonunda bunu temizlemesi gereken benim. Bir diğer öfke nedenim de bu. İnsanlar bozdukları şeyleri kendileri tamir etmeli diye düşünen bir yanım çok çok uzun zamandan beri vardır. Sanırım bir şeyi bozmaktan ölesiye korkan yanımı besleyen düşünce de bu. Komik olan ise, her zaman her şeyi kendimin tamir etme çabası. Oysa zorunda değilim. Bunu kabullenmem değil, uygulamam hep çok zor olmuştur.

Albüm karıştırmayı çok severim. Aslında kardeşimin daha çok fotoğrafı olabilir ama o küçükken dijital kameralar çıkmıştı. Bu nedenle onun fotoğrafları genelde dijital olarak depolandı. Benim küçüklüğümde ise eski fotoğraf makinelerinden kullanılıyordu. Hani sadece fotoğrafçıların filmleri banyo edip fotoğrafları basmasıyla nasıl poz verdiğinizi gördüğünüz o eski kameralar. O fotoğraf makinelerinin yeri bugün bile benim için ayrıdır. Nasıl çekildiğini bilmediğin için ve poz sayın sınırlı da olduğundan sadece anı belgelemeye dayalı olarak gerçek fotoğraflar çekilirdi. Bu nedenle eski yıllarda çekilmiş fotoğrafların olduğu albümlere bakmayı hep daha çok sevmişimdir. 

Annemlerin gençliği, düğün fotoğrafları, benim küçüklüğüm... Bazı akrabalarımızın genç hallerini görmek de öyle; nostaljik, güzel, sevimli. Sence de canlı hissettirmiyor mu? Ben sanırım en çok da o canlılık hissini seviyorum. Gerçekten. Canlılık hissi sadece nostaljide olan bir şey değil tabi ki. Canlılık, anda olan bir şey. Günümüzde anı değil, geçmişe karışan anı tutmaya çalışıyoruz. Zaten anı tutamazsın da, yaşarsın o ayrı. Ama günümüzde, çoğumuz, anda var olmayı değil, anda görünmeyi seçiyoruz. Ah ben bunu seçmiyorum bence ama öyle işte. Anda var olmak. Nostaljide gördüğüm bu. Çekilirken nasıl çıktığını bile bilemediğin fotoğraflardaki detaylarda gördüğüm de bu: Canlılık.

Çocukken çok tatlıydım. Kendime bakınca bile mutlu oluyorum. Çocukken fotojeniktim ben. Büyüdükçe bu özelliğimi yitirmişim gibi görünüyor... Çocukluk fotoğraflarıma baktığımda içimde şefkate benzer bir his beliriyor. Ancak bu, hüzünlü bir yerden gelen boğuk bir şefkat hissi değil. Bu, eğlenceli bir şefkat hissi. İçimde çiçekler açıyor gibi, kalbimde sakuralar uçuşuyor gibi bir his. Canlı bir his. Tüh be gibi bir his değil, vay vay gibi bir his değil... oy ne tatlı veya ne güzel zamanlarmış gibi bir his değil. Özlem gibi değil, umut gibi değil, burukluk gibi değil. Anda olan canlılığı görmek gibi. Keşke o şey hala bende olsa veya o şeyi yeniden içimden uyandırsam gibi de değil. Zaten bu mümkün de değil. O fotoğraflardan bana bakan sadece bir çocuk. Bu nedenle zaten o kadar canlı. Olduğu gibi olduğu için.

Benim ayrıca yanıma aldığım bir fotoğraf albümüm de var. Sadece kendi çocukluğumun en sevdiğim fotoğraflarından oluşan bir albüm. Dolabımda duruyor. Uzun yıllar kitaplığımda onu saklamıştım. Sık sık baktığım da yoktu. Önceden, kitaplığın tozunu alırken bir iki karıştırırdım. Dolaba kaldırdıktan sonra hele varlığı bile aklımdan çıkmış. Biraz önce biraz biraz karıştırdım. Gerçekten, kendime sarılmak istedim. Biraz da mahcup hissettim. Çünkü bugünlerde yine, onun mutlu olamayacağına yürekten inanıyorum. Koskoca hayatta, bana bir yer yok gibi bir his. En kötü senaryo gibi değil hayır. Senaryo yok gibi, daha da fenası. Bir senaryom bile olmayacak hissi! Benim gibi biri için inan bana bu, ölümden bile beter. 

Bunu düşünmek istemiyorum ama hayatımın akışı beni oraya götürecek diye ödüm kopuyor. Çok korkuyorum sevgili okur biliyor musun? Çok... Ama fotoğraflardaki çocukluğum, beni hiç tınlamıyor. O, o kadar canlı ki, bu tip ölü fikirlerle işi bile olmaz.

Bir yaşantı arıyorum. Bana aksini ispat edecek geçmiş bir an. En son ne zaman gerçekten kalbimden mutlu olmuştum? O fotoğraflara kadar geriye gitsem bile bulamıyorum. Gerçekten bulamıyorum. Unuttum mu? Her şeyi, saçma sapan her şeyi tüm canlılığıyla anımsayan ben bunu nasıl unutabilirim!? 

Bazıları, o zaman önündeki iyi günlere bak, der. Ne mantıklı bir öneri! Ben de tanımlanmamış bir his gibi o tatmin olma hissi. En son ne zaman gerçekten canlı hissetmiştim, hatırlamıyorum.

Sorun, detayları görememek falan değil. Elindekileri görememek değil. Fazla uzun süre, fazla az şeyi fazla çok görmek. Sorun bu, biliyorum. Oysa kalbim, artık hissetmiyor. Kalbimi mi kapatmalıyım? Boş mu vereyim? Bunu isterim mi? İsteyim mi? 

Kalp, bekleyerek açılmaz. Bunu iyi bilirim. Hiç beklemediğin anlarda açılır. Küçük anlarda. Yine de bu bana artık yetmez ki. Ben bir şey yapmalıyım. O yapmadığım şey, benden beni alıyor gibi hissediyorum.

Sorun başka birinin olması ya da olmaması olayı sanmıştım. Sorun, benim olmamam olamamam sanmıştım.

Sanırım sorun, olması gereken şeyi unutmam. Oldurmam gereken bir şey var ama o şeyi unuttuğum için olmuyor ve ben tüm yaşamım boyunca eksik, yalnız ve kopmuş hissedecekmişim gibi hissediyorum. Düşünmediğimde bile böyle hissediyorum.

Oysa şu an en çok istediğim şey, ev gibi hissettiren bir yerde ukulele çalmak. Belki de, o an kalbinin istediği şey, içinden geçen ilk şey, ilk gerçek şey, aslında yaptığın ilk şey... senin hayat içindeki hayatındır.

Bu da biraz bayat ve geçiştirmeli bir yanıt gibi geliyor kulağa\ göze. Ancak büyük resmi düşünerek insan bulamaz ki. Küçük küçük parçaları yaşayarak belki de, büyük senaryomuza varır ve hatta bunun da ötesinde onu yaşarız.

Umarım kalbim bu yanıtı kabul eder...


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Benimle kalan tek şey.

 

Kahve içmeye ilk kez liseye giderken alışmıştım sanırım. Kahve içerek ders çalışmak bana havalı gelir ve bu nedenle beni moda sokardı. Lisede özellikle de tarih, İngilizce ve biyoloji çalışmayı severdim. İngilizce ve biyoloji öğretmenlerimiz her veya her olmasa da iki derste bir quiz veya sözlü yapardı. 9. sınıfı kastediyorum. İnsanlar sanırım genel olarak 10. veya 11. sınıflardan daha çok keyif almışlardır ama ben lisede hep 9. sınıfı ayrıca bir sevdiğimi hatırlıyorum. Bunun en önemli sebeplerimden biri de öğretmenlerimdi. Çoğunu severdim. Sonraki yıllarda sevdiğim derslerin değişen öğretmenleri derslere bakış açımı ve çalışma motivasyonumu da etkilemişlerdi. 

9. sınıfın başında sınıf öğretmenimiz İngilizce branş öğretmeniydi. G. hoca. G hoca, abartmıyorum, tüm öğrencilik yaşamım boyunca bende yeri ayrı olmuş ve belki de bu sıralamamda (öyle bir sıralamam yok) ilk 3 veya 5 en çok iz bırakan öğretmenlerimden biri olmuştur. Her öğrencisinin gözlerinin içine bakan, onları gerçekten gören, halini hatrını soran... üstüne dersini sevdiren, tatlı sert bir etki bırakan bir kadındı. Her hafta sözlü veya quiz yapardı diyorum! Buna rağmen ondan hoşlanmayan bir öğrencisinin olduğunu pek de hatırlamıyorum. Çünkü hiç kalp kırmazdı. Belki tatlı tatlı dokunurdu, dokundururdu ama bir şeyi bilemedi diye hiçbir öğrencisinin kalbini kırmazdı. Sadece yalanı ve saygısızlığı sevmezdi. En önemlisi, bence onu en çok sevme nedenim de buydu, öğrencilerini birey olarak görmesiydi.

Sene başında sınıf öğretmenimiz birkaç haftalığına G. hocaydı. Onu çok sevmiştim. Ortaokulda İngilizcem iyiydi. 9. sınıf da hatırlıyorsunuzdur belki, İngilizce'nin başa sardığı yani kolaydan zora ilerleyen yılıdır. İngilizceniz kötüyse bile artık iyi olması için bir şansınız daha vardır! G. hocanın ders sonu kısa sözlülerinde kelime anlamı sorduğu da olurdu. Taaa 9. sınıftan bu yana onun derslerinden aklıma kazınan bir kelime vardır: Enthusiasm. Heves, heyecan, coşku, istekli olmak. Bu kelimeyi birkaç kişiye sormuştu hoca. Tam da zil çalmadan evvel bana sorduğunu (günlüğüme bile yazmıştım!) hatırlıyorum. Bana, ''zor bir telaffuzu var'' demişti. Veya bunu sınıfa mı demişti... Ama böyle bir ipucu verdiğini hatırlıyorum. Bu kelimeyi şimdi bile telaffuzuyla hatırlıyorum. Hatta hocamın sesinden bile duyabilirim yeterince odaklanırsam. Bende o kadar iz bırakmış nedense. Belki de bana sorulduğu anda doğru bildiğim içindir.

Sonra sınıf öğretmenimiz değişmişti. Biyoloji öğretmeniz A. hoca yeni sınıf rehber öğretmenimizdi. O da tatlı bir kadındı ama G. hocaya göre daha mesafeli, katı ve tahammülsüzdü ahahhahah. Bir de her boş derste -sınıf öğretmenimiz de olduğundan- biyoloji dersi işlerdi. Allahtan bu derse bayılırdım. Hatta fen grubu dersleri içinde hep en çok sevdiğim ve başarılı olduğum (biraz da sözel olduğundan olacak) biyoloji olmuştur. 9. sınıfta en yüksek biyoloji notlarını alarak hocada iyi bir izlenim bile bırakmıştım.

Defterim tamdı. Hocanın verdiği ek bilgileri bile yazardım. Böyle de yazınca inekmişim farkındalığına geldim ahahahhah. Ama sadece sevdiğimden bunu yapardım gerçekten. Dersi sevdiğimden, hoca bu ilgimi boşa çıkarmadığından ve bilmiyorum işte sadece içimden geldiği için (tabi yüksek not almak istediğim için de) bilgiler öğrenme iştahımı kabarttığından her şeyi eksiksizce not alırdım. Bu nedenle defterim bakkal defteri gibiydi ahahahahha, yani hızlı yazdığım için. Hoca dönem sonunda defter kontrolü yapar, sanırım ders içi performans notu gibi bir notu bu kontrollerden verirdi. G. vardı, o dönemki best friendim. Ona defterimi ödünç verdiğim aklımda. Kendi defterini evde rahatça düzenlemişti. Sonra hoca sınıftaki en güzel defterin G.'ninki olduğunu söylemişti aahhahahah, benim yardımseverliğin enayiliğe dönüştüğü tipik anlara bir örnek. (Bir dakika bu 10. sınıfta da yaşanmış olabilir şu an net hatırlamıyorum. 10. sınıfsa daha kötü çünkü bu olayın üstüne çok geçmeden sebepsizce G. ve ortak arkadaş grubumuz beni ortada yalnız bırakmıştı... Benimki artık enayilik bile değilmiş anlaşılan :).

Tarih dersini de severdim. Hatta tarih dersini hep çok severek, evet ilginç bir şekilde, çalışmışımdır. Ah hayır... Hocasını sevdiğimden falan değil. Zaten B. hoca da öğrencilerini pek seviyor gibi görünmezdi. Kitabi bilgi yazmadıysan kesinlikle sınav cevaplarından puan kırardı ve nerede hata yaptım diye sınav kağıdına da bakamazdın... Yine de tarih çalışmayı hep sevmişimdir. Yazarak ve hikayeler uydurarak çalıştığımdan olacak, çalışırken baya da eğlenirdim. Hatta şimdi anlatırken bile aklımda tarih çalışma anlarımdan görüntüler beliriyor. Kahve içme alışkanlığımı arttıran bir dersti. 

Bir keresinde, sanırım ikinci dönemdi çünkü havanın sıcak olduğunu ve artık hepimizin bitse de gitsek diye takıldığını hatırlıyorum, hoca bir çeşit fotokopi vermişti de sınav için oradan çalışıyorduk. Ah... Ben çalışma masamda önümde çalışma kağıdım açık uyuyakal... Sabah uyanmıştım da metroda bile o kağıttaki sorulara vs bakıyordum. Bu detay niye hala aklımda ahhahahah. O sınavdan kaç almıştım acaba? :)

Lisede en sevdiğim şeylerden biri de sınavlardan önceki derslerde eğer derse anlayışlı bir öğretmen giriyorsa bizi serbest bırakıp arkadaşlarımızla sınava çalıştığımız anlardı. Gerçekten de çalışırdık bu arada. Herkes yakın arkadaş grubunun yanına giderdi ve ders çalışırdık. Bir insan liseye dair bunu niye özler ya ahahahahha, bende harbiden ineklik varmış haaa. :)

Sevdiğim öğretmenlerimi anmışken pek sevgili, hala da çok sevip saygı duyduğum dil ve anlatım dersi öğretmenim N. hocadan da bahsetmeliyim. Hep onun gibi biri olmayı içten içe istiyordum sanırım. Bana nasıl bir insan olmayı, nasıl bir izlenim bırakmayı düşünüyorsun deselerdi o yıllarda, N. hoca gibi derdim. İçi de dışı da (tabi görülen kadarıyla) hep çok anlayışlı, iyi, sempatikti. İçtendi. Yıllar sonra onu instagramda bulduğumda bile mesajıma içtenlikle dönmüştü. Ve hala çok güzel bir kadın. :) <3 Sanıyorum ki onu sevmeyen öğrencisi de yoktu. 

Onun derslerinde (sadece 9. sınıfta değil, onun dersime girdiği 4 yılda da - tabi 4 yıl dersini almışsam) elim hiç aşağı inmezdi. Sanırım sonradan dil ve anlatım dersi başka bir derse dönüşmüş veya başka bir dersle kaynaşmış (kardeşimden biliyorum) ama bizim zamanımızda edebiyat dersi ile dil ve anlatım dersi ayrı ve başka derslerdi. Dil ve anlatım daha benim branşıma da yakın konuları işlerdi: Türkçe. Yani Türkçe'nin ses olaylarını, anlatımını, gramerini vs işlerdi. Edebiyat ise eski edebiyat (divan edb.) ağırlıklıydı ve pek benlik değildi... (üni.'de bile bu konuda ezberimin ötesine geçemedim...) Neyse, dil ve anlatımda zaten Allah vergisi bir yeteneğim :)))) mi vardı mı desem... İlgiliydim de derse, hoca da sempatik biri zaten, hep derse katılırdım. Hocanın sınıfa sorular sorup kafamızı karıştırma anlarını severdim. Hatta öyle bir anı şimdi anımsadım. Ne sormuştu tam hatırlamıyorum ama sanırım bir ses olayıydı. Herkes fikrini söyleyerek derse katılıyordu, evet herkes! Herkesin merakına dokunarak ilgilerini derse çekmeyi başarmıştı N. hocamız. Ben de tabi bilemiyorum ya hırslanmıştım sanırım. Kim bulmuştu yanıtı veya biri bulmuş muydu hatırlamıyorum ama keyifliydi. (Ben bulamamışım ya unutmuşum ahahahha).

Sevdiğim başka dersler de olmuştur elbet. Bazen bir dersten genel olarak pek hoşlanmasam da, bazı derslerinden keyif alırdım. İnsan yeteneklerine uygun olan derslerden daha bir keyif alıyor tabi. Hocanın tutumu, öğrencilere bakış açısı ve tavrı da öğrencilerin derse bakış açısında etkili. Gerçi şimdiki lise grubu nasıldır bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum doğrusu. Hala genç bir nesilden olsam da, bizim zamanımızda :) bile hocadan çekinme vardı çünkü. Saygı vardı en önemlisi. Hocaya saygı, derse saygı. Hatta kendine saygı. Öğrenci kendine yediremezdi bir kere (ya da vazgeçtim, bazıları arkadan konuşup yüze gülmeyi kendine baya baya yediriyor hocayı da kandırıyordu :). Tabi benim lisemde, en azından benim jenerasyonumda, hiç taşkınlık yapacak öğrenci de yoktu. Hatta onların hepsinin iyi aile çocuğu olduğunu düşünürdüm. Kibarlıktan vs değil, özleri iyiydi ondan. En azından benim sınıf arkadaşlarım öyleydi. Hepsine bayılmazdım (tüm lise yaşamımı kastediyorum), hatta bazen bazılarına gıcık kapardım içten içe :) ama yine de özleri iyiydi o zaman da bunu kabul ederdim.

Lisede sabahları okula erken gidip kahve içmeyi çok severdim. Hatta kafeine olan duyarlılığım da sanıyorum ki o yıllarda böyle böyle gelişmişti... O sohbetlerin tadını sonradan hiç bulamadım. Sabah sohbetleri. Hele okulun ilk yılında, ki bence 9. sınıfı çok sevme sebebim kesinlikle bu, dolmuşlar geçe kalınca dolu olduğundan almıyor diye okula çok erken gidiyordum. Hava da fena değilse, hatta bazen kötüyse bile... belli bir saate kadar okulun iç kapıları açılmıyordu. Kantinde veya bahçede kendi halimde otururken, kahve içerken veya kitap okurken yanıma mutlaka biri gelirdi. Bazen tanımadığım biri. Sohbet ederdik ve bu gerçekten keyifliydi. O zamanlar üstümde sanki -teşbihte hata olmaz- bir çeşit şeytan, ah tamam melek!, tüyü vardı. Varmış yani. İnsanlar kendileri bana gelirlerdi ilginç bir şekilde. Ben kendime bir gram değer vermediğim için bunu göremiyordum ama öyleydi. İnsanlar, bana gelirlerdi. Arkadaşlarımı ben değil, onlar beni seçmişti. Hatta sadece arkadaş da değil, anladın işte, genel olarak insanlar sohbet falan açarlardı. Ah... bunu yeterince değerlendirememişim!

Neyse. Belki de değerlendirmişimdir. Çünkü birisi konu açtıkça sohbet etmiş, konu ilgimi çektikçe sohbeti sürdürmüşümdür. Hatta erkeklerin de kitap okuyan varlıklar olduğunu ilk kez lisede keşfetmiş ve hayrete düşmüştüm ahahahah. Çünkü ortaokuldaki erkek olan sınıf arkadaşlarımın kitabın k'siyle bile ilgilendikleri yoktu ki... nereden bileyim böyle bir şeyin mümkün olabileceğini ahahahahha, of tamam.

Yakın arkadaşlarımdan kitap ödünç almayı ve ödünç vermeyi de sanırım :P severdim. Okul çıkışlarında civardaki kitapçıları gezmeyi ve keşfetmeyi de severdim. Tamam, kitap almayı da severdim. :) Hatta vaktiyle eski bookstagram hesabımı o dönemki çok kitap okuyan yakın arkadaşımın bookstagram açmasından cesaret alarak açmıştım. Kitap bloğum vardı (Mart 2015'te ilk yazımı yazmıştım) ama bloğun bir instagramı yoktu. Sanırım yaz mevsiminde yapmıştım bunu. G. ile birlikte kitaplarımızın fotoğraflarını çekip birbirimizi etiketlerdik ahahhahah, ne günlerdi.

Lisenin ikinci yılı benim için buruktu. O zaman için tek artısı, sanırım, F idi.

Son iki yıl ise kafamda bir bütün olarak var. Hele son yıl zaten artık üniversite sınavı telaşından ibaretti... O yıl bile ne kadar uzakta kaldı şimdi ne tuhaf.

Üniversitenin ilk gününü bile, en azından bazı anlarını, net hatırlıyorum. Kampüsüme bayılmıştım. Hep sevmediğim şeyleri yazdım son zamanlarda ama sevdiğim şeyler de çoktu tabi ki olmaz olur mu hiç? Hele de benden bahsediyoruz, mutlaka sevdiğim bir şeyler bulmuş ve hatta onu olduğundan on kat büyütmüşümdür zihnimde. :)

Benim hayal kırıklığım tartışma ortamının eksikliğine yönelikti. Kimse ya fikrini dolu dolu paylaşmıyor, ya da fikir tartışmasına girmiyordu. Üniversitede fikir üretmeyeceksek ve sadece vakit dolduracaksak üniversitede olmanın anlamı neydi? Hele ki öğretmenlik okurken... Hele ki Türkçe branşına sahipken!? Bu beni gerçekten yoran bir şeydi. Araya giren pandemiyi saymıyorum bile... Son yıl her şeyi aşmıştım ve derslerde tartışma çıkaran (hoca müsaitse :) bendim ama benimle kimse fikir alışverişi yapmıyordu! Herkes kpss çalışıyordu. Hadi ama... İlk yılda bile kimse fikir alışverişi yapmıyordu ki! Benim gibi biri için yaşanabilecek hayal kırıklığı boyutunu var tahmin edin. Bunu aştım (bir zahmet :) ama hani yeri gelmişken de söylemeliydim pardonn.

Yüksek lisans da aynıydı. Ben oraya hakkımla girdiğim halde... Bunu yazdığım için yazımı yine silmek mi isteyeceğim merak ediyorum ama gerçek buydu... Ben oraya hakkımla girdiğim ve en önemlisi öğrenmeye aç, meraklı, saygılı bir öğrenci olduğum halde, her paylaşım yapma istediğim ağzıma tıkılmıştı doğrusu. Kendimi orada fazlalık gibi hissetmiştim. Baştan sona! Zaten üniversite yıllarım benim için hayal kırıklığı olmuşken... bir de hayalim olan yüksek lisansı böyle yaşamak üzücüydü. Gerçekten öyleydi. Acaba deneyimli bir öğretmen olsaydım fikirlerimin bir önemi olur muydu merak ediyorum. Keşke kazanmasaydım diye düşündüğüm çok zaman oldu. Bazen bir şeyi kazanmamak gerçekten bizim için daha hayırlı olabiliyormuş.

Zaman aktı geçti. Kardeşim bile 20 yaşına geldi. Kocaman bir kız oldu. Bu bana ne hissettirmeli bilmiyorum. Yaşlı hissetmeme şaşmamalı. :) Hep bir ablam veya kendini bir şey sanmaması koşuluyla abim olmasını istemişimdir. :P Belki o zaman bu kadar erken yaşlı hissetmezdim.

Ne diyordum, zaman hızlı. Pek çok şey değişti. Değişmemiş gibi görünen şeyler bile artık bambaşkalar. Benimle kalan tek şey, kahveye olan bağlılığım oldu hahahhaha. Tabi aramıza biraz mesafe koysak daha iyi olur ama... neyse. 

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Kalp ve Beyin, Nick Seluk)


Arka Sekmelerimde Düşündüklerim.

 

Sanırım tükettiğimden fazlasını üretmeye başladım ve nasıl desem bu beni biraz... tüketti. Çünkü insan dışarıdan malzeme almadığında kendi içinden tüketmeye başlıyor ve bu da kişiyi yoran bir şey. Bunu yazmak eylemi özelinde söylemiyorum, genel. Oysa ne garip... Ben aslında hep tersini yaptığımdan yakınırdım. Yani, hep, önceki öğrenmelerimin ekmeğini yemeye devam ettiğimi söylerdim. Bu tabi ki uç bir söylem. Ben hep kendime bir şeyler katmaya ve algımı açmaya çalışmışımdır. Tabi önceden dönemsel olarak çeşitli konularda daha aktif öğrenmeler yaşadığım dönemler de oldu (ve evet bunların ekmeğini de yedim). Ancak bu öğrenme hali bende hiçbir zaman durmadı; yavaşladığı anlar olsa bile, durmadı. Bu konuda kendime haksızlık etmemeliyim.

Yavaşlama hali bana bu yanılgımı düşündürmüş olmalı. Geçmişte kendime kattıklarımı yemeye devam ediyorum yanılgısını. Bunu da zaman zaman yaptım kabul ediyorum ancak tamamen değil. Beni asıl yoran durum, geçmişimden veya şimdimden fark etmez, hep kendi içimden tüketmem. Hatta son zamanlardaki hafiften öfke, bezginlik ve fazlasıyla kırgınlığa kayan isyankarvari satırlarımın nedeni de buydu. Dışarıdan bir şey neden gelmiyor!? Bunu sorguladım. Bana kimseye gelmiyor demeyin. Bunu diyenler var, üstelik dışarıdan bir şeyler aldığı halde (destek gibi) bunu diyen kişiler tanıdım. Çok uzun bir süre gerçekten enerjimi kendimden aldım. Bu da bir çeşit dengesizliktir ve ben, artık aksinin nasıl bir his olduğunu, dışarıdan bir şeyler almanın ve bunun doğal bir şekilde hak ettiğim için olmasının nasıl bir his olduğunu gerçekten hatırlamıyorum. Belki de tek kırgınlığım bunaydı. Ne tuhaf... yazınca, aslında bunun bile güncel bir kırgınlığım olmadığını fark ettim.

Sanırım yazmak insanın kendine bir çeşit alışveriş listesi çıkarması gibi bir şey. Neye ihtiyacın olduğunu görmeni kolaylaştırıyor. Bunu kendi kendime de belki de haddinden uzun bir süre yaptım. Ancak insan sadece kendine yazdığında yazdığı şey bir kağıdın sabitliğine karışıyor ve kolayca (bazen anında) unutuluyor. Ben rahatlamak için yazmam. Zaten yazan insan rahatlayamaz ki. Hadi ordan gerçekten. Yazmanın anlık olarak duygusal boşaltım yaptırdığı doğru ancak buna rahatlık dememek için tek bir yazma deneyimini takip etmek yeterli. Yazan insan, bunu alışkanlık yapmış, kelimelerini adeta kanından canından çıkaran insan, yazınca öylece rahatlayamaz. Bu konuda çok netim. Zaten rahatlayacak olsa yazma olayına bulaşmazdı, neyse.

Yıllar önce, sanırım lise 3'e falan gidiyordum, kendi ağzımla çok da yakınım olmayan birine bloğumdan ilk kez bahsetmiştim; pek tabii ilk bloğumdan. Yakın arkadaşımın sınıfından bir kızdı. O kız nedense benden pek hoşlanmıyordu bence. Tavırları falan bir tuhaftı çünkü. Bunun nedeni de muhtemelen F ile yakın olmamızdı. Çünkü o da hep F ile sohbet açmaya falan çalışır, beni de mecbur araya katardı. Belki alakası yoktur ama 17 yaşındaki bana öyle geliyordu. Yine de kimin umurundaydı ahahahahha. Neyse sanırım F konuyu açmıştı bir şekilde de ben de ''evet bloğum var'' diye onaylamıştım. Kız bu bilgiyle ilk başta baya ilgilenmişti doğrusu. Ta ki -yanılmıyorsam- bloğumun altmış takipçisi olduğunu söylememe kadar ahahahhah (kız sormuştu, merakla). Kız açık açık hayal kırıklığı yaşamıştı, o anı yüz ifadesinde görmüştüm. Hatta bana ''ben de büyük bir sayfa falan sanmıştım'' demişti. Ben de, değil tüh, minvalinde bir tepki vermiştim ahahahahah.

Bu olay bana gerçekten komik gelmişti. Bugün seninle yine bir yazı paylaşmak istediğimi düşünürken sevgili okur, aklıma bu anım geldi. Evet durduk yere. Bir yazıyı büyütebileceğim güzel bir nokta olabilir gibi hissettim. Sonra bana iyi hissettiren bir farkındalığa eriştim... Ben, uzun süredir sana yazmak için yazdığımı düşünüyordum. Çünkü dedim ya, bir deftere anlatmak ile seni okuyan (veya belki -şanslıysan- gerçekten dinleyen) canlı bir varlığa anlatmak farklıdır. Bir bilince anlatmak, sanki, anlatılanları da canlı kılıyor. Gerçekten öyle. Bu nedenle birine anlatmak, yazdıklarımı görmemde bana yarar sağlıyor gibi olduğundan mı bilmem (tam olarak değil, biliyorum), bu bloğumda yazdıklarımı, itiraf etmek gerekirse, en başından beri onu okuyanlara anlatmışım gibi düşünüyordum. Bu da biraz buruk hissettiriyordu doğrusu. Kendim için yazmıyor muyum yani, diye düşünüyordum. Bu durum, yazma-silme döngüsüne girmemdeki ana nedenlerimden biri olabilir hatta. Tabi önemli değil; yine de sildiğimde de üzülüyordum. Temelde kendim için değil, anlatmak için yazıyorsam ve anlatma hali tamamlandıktan sonra siliyorsam neden üzülüyordum ki?

Evet, bu düşüncem kısmen doğruydu. Bazen bazı yazılarımı onu okuyanlara daha çok yazıyordum. Tam olarak değil. Yüzde 60-70 sanaysa, yüzde 30-40 bana gibi. Bazense bazı yazılarımı daha çok kendim için yazıyordum (oranları ters çevirelim). Ancak bu anıyı anımsadığımda, kendim için yazmanın o rahatlık alanının verdiği hissi de anımsadım. O kızın tepkisinin ergenlik çağındaki (ve fevri kişilikli olan) bana neden sinir bozucu gelmek yerine komik geldiğini de. Çünkü ben, kendim için yazıyordum. Daha doğrusu, sevdiğim için. Bunu hatırladım. Sonra da, hala sevdiğim için yazdığımı, tamam bir dönem sana daha çok odaklanmış olsam da, hep en başta sevdiğim için yazdığımı hatırladım.

Sonra da bunun isyanı içimden yükseldi. Sadece bir şeyi sevmek isteyen bir kız, dedim sesli bir biçimde, sadece bir şeyi çok sevmeyi en öncelikli nedeni yapan bir kız var ve bu kızın bir şeyi sevmesi her seferinde engelleniyor veya bu sevginin asidi kaçırtılıyor (tamam tam olarak bunu demedim ama kullandığım kelimelerin hissettirdiği etki buydu). Bu biraz yüksek bir tepki olsa da, özünde doğru ve haklı da bir tepki. Bu anlık tepkimden sonra, ne saftirikmişim diye de düşündüm (belki de sesli olarak). Düşünsene, kaç tane insan bir şeyi çok sevmeyi öncelikler? Bunu öncelikleyenler de var evet ama... Pek değil, sanırım. Ben sadece ınstagram keşfetimde bu insanlara rastladım en azından, gözümle hiç görmedim.

Sence bir şeyi sevmeyi önceliklendirmek aptalca mı?

Bana öfkemin ve kırgınlığımın verdiği yetkiyle yarım saniyeliğine öyle gibi geldi. Başka şeyleri öncelikleseydim, bambaşka biri olabileceğim. Hala olabilirim herhalde. Başka şeyleri önceliklersem, hala bammmbaşka biri olabilirim. Belki de, o hep özlediğim şeylere bile sahip olabilirim. Bu rol yapmak mı olur? Bu da yüksek bir tepki biliyorum ama özü bu değil mi? Neden lafı dolandırayım ya da yumuşatayım ki?

Bazen bunu da düşünürüm. Ah, hep açıklamak zorunda hissediyorum... Uzun uzun düşünmem, bir anda düşünürüm. Ben düşünen bir kızım. Arka sekmelerimde ne düşündüğümü bilmiyorum. Varoluşumun doğası bu. Ön sekmeye gelen şeyleri de yazmam gerekiyor veya bir şekilde anlatmam.

Bir de şunu düşündüm... anlatmak deyince: Anlatmayı aslında normalde o kadar da sevmediğimi. Sonra buna güldüm. Bu arka sekme düşüncelerimi fark etmeseydim yine akşam uykusuna dalacak ve gece uyuyamayacaktım! Ah... beni kurtaran düşünceler, teşekkürler, arigato!

Son günlerde beni dürten bir diğer fikir de hep övündüğüm sevgi kapasitem üzerine. Bu, dürüst ve derin bir alan kabul etmeliyim. Ancak övündüğüm kadar geniş mi bilmiyorum. Belki de dış dünyaya bu denli odaklanma sebebim de iç dünyama dair bu yanılgımı kabullenmekteki... Boşversene, kendime haksızlık etmeyeceğim.

Özetle, yeniden kendim için yazdığımı hissetme hali güzeldi. Şimdi bile ufaktan ufaktan o his bana geliyor. Bahar esintisi gibi bir his. Hafif, yumuşak ama içe işleyen bir his. Bir şeyi sevmek. Bir şeyi sevdiğin için yapmak. Kendinden yapmak... Kendiliğinden yapmak. Doğallıkla, gerçeklikle, senle dolu olarak yapmak. Hayatta daha çok imrendiğim, keyif aldığım ve özlediğim ikinci bir şey olmadı.

İnsan tükenebilir mi? Ben hep, çok küçükken bile bilmiş bilmiş ''içten gelen şeyler asla tükenmez,'' derdim. Yaşam bana kızdı mı acaba, bana kızdı da ders mi verdi? İçten gelen şeylerin tükendiğini, tükenebileceğini, kabul etmem mi gerekir?

Eskiden olsa, çok çok yakındaki bir eskiden, sana hırs ve heyecanla, aksini ispat etmek isteyen biri gibi ''hayır!'' derdim. ''Bu doğru değil...'' Ama şimdi biliyorum ki, bu doğru değil desem bile ve hatta doğru olmadığını bilsem bile (evet iç bilgim bunu düşündürmekte), içimdeki bir şey çok azaldı. Çünkü ben sadece onu kullandım veya kullanmak zorunda kaldım. Dışarıdan malzeme almam lazımdı veya bana dışarıdan da içimde dönüştürmem için bir şeylerin akması lazımdı. Çok geç kaldı. Ah, bir de çok geç kaldı mızıklanmam vardır ki durumuma asla yardımcı olmaz...

Beni anladın mı? (Aslında bununla ilgilenmiyorum sanırım.)

İlgilendiğim şu: Sence sevgili okur, sence, içten gelen şeyler tükenir mi?

Bence: Tükenmez ama zayıflar. Özümüzün beslenmesi gerekir. Ama neyle?

Kendi çabamızla, cevabını versem veya bir yerde duyup görsem, çok çok yakın zamandaki bir eskidende, ''çok bayat'' derdim. Belki hala derim. Çaba önemlidir ama... Çabam nereye akıyor? Sonra da bunu derdim.

Şimdi ne derim peki?.. Bunlar, kırgınlıklarımın cevapları. Doğru, gerçek de belki ama hepsi bu değil, biliyorum. 

Dışarıdan da bir şey akmalı. Sen de dış dünyadan bir şeyler kendin almalısın. Sonra da içinde onu dönüştürmelisin. Hep içten yersen veya hep kendim dışarıdan çaba harcayıp alacağım dersen zayıflıyorsun. Belki öfkeleniyorsun. Kırılıyorsun. Parça parça ufalanıyorsun ve unutuyorsun, daha büyük parçanı unutuyorsun. Bu, zalimce.

Bir şey neden akmadı bana ya... İnan bunu ön sekmemde düşündüm. Ön sekmelerimizde alenen düşündüğümüz şeylerden bence genelde bir cacık olmuyor. Gerçekten öyle. Sadece kendini doldurmak ve herkesin diline sakız aşırı düşünme sendromu böyle oluyor. Benim bahsettiğim arka sekmedeki düşünceler olayı ise, bilincinin derinliklerinde bildiğin şeye vakti gelince (sen hazır olunca, bilincin bunu anlayacak kadar kendine gelince) aymak. Benim hala ayamadığım ama ayamadığımı da bildiğim bir şey var ama ne...

Bana gerçekten niye bir şey akmadı ya? Niye hep buruk, eksik ve... Hep buna odaklandığım için mi? E başka bir şey yoksa neye odaklanmam lazımdı!

Bunlar geçmişin öfkesi ve kırgınlığı. Şimdide yoklar. Ben asıl bunu kabul edemiyorum. Bir şeyi sevmeyi, tüm varlığımla severek yapmayı hala çok istiyorum. Galiba bu, körelen bir becerim. Umarım yeniden canlanır.

Komik olan durum ise şu... Baktım, şimdi bloğumda 51 izleyicim varmış görünürde. O kızın vaktiyle burun kıvırdığı 60 takipçi sayısından bile az ve ben yine de her gün yazıyorum. Vay be. Bu arada benim için tek bir takipçim bile hep değerliydi. İlk bloğumu yaklaşık iki yıl boyunca diğer bloglarla hiç iletişim bile kurmadan, tek tük anonim yorumlar dışında hiç yorum almadan yazdım. Keyifle yazdım. Çünkü çok severek yazdım. Bloglarla iletişim kurmak ve birilerinin sana ses vermesi daha güzel bir his tabi ancak, ben hep sevdiğimden yazdım. Aslında bahsettiğim lise anımın bana komik gelme sebebi de, sayıları hiç takmama sebebim de, hep buydu: Kendim bir şeyi sevdiğim için yapmayı önceliklendirmem ve bunu yaparken gıdım gıdım gelişmem. Yazmayı ve pek çok beceriyi en çok bloglarımdan öğrendim. Bu belki aşırı gelir ama öyle. Bir okul gibiydi benim için. Hem keşfetme alanı, hem de becerilerimi deneme alanıydı. Hala öyle tabi. :) Ve bu da hep değerli oldu haliyle.

Özetle...

İnsan sorumluluk almalı. Aslında tek gerçek bu. Başta zor, uzun vadede rahatlatıcı.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


bu fotoğraf da silinmeyen bir yazıda varlık bulamadı,
bu yazıdaki akıbeti de aynı olacak gibi geliyor bana ya hadi hayırlısı.


Bilmek ve Eylemek.

 

Bundan aylar önce çok inanarak bir yazı yazmıştım. Hatırlıyorum, güzel bir sabahtı ve ben o güzel sabaha, evet tıpkı dizi filmlerdeki gibi, gözlerimi ''ah bugün ne güzel bir sabah'' diyerek umutla açmıştım. Öyle ki, bu yüksek ruh halim benden bile dışarı taşmış ve bir yazımda görünürlük bulmuştu. İşte o yazım bu yazım. 

Artık eski yazılarım gerçekten mi okunuyor, yoksa o kadar bir anda gelen okunmalar google çerezi gibi doldurma sayılar mı emin değilim. Veya, belki de, birkaç kişi gerçekten okuyordur ancak o az sayıda okunma benim istatistiklerime çok okunma olarak yansıyordur. Evet böyle olmalı. Zira ben istatistiklerimde çıkan sayılar kadar çok okunma aldığıma inanmak istesem de bunun doğruluğundan şüpheliyim... Yine de birilerinin bloğumu okuduğunu bilmek, hele de üstünden zaman geçmiş yazılarımı, güzel bir his veriyor. Evet en başta kendim için yazıyorum ve başkalarına karşı faydacı olmak gibi açık bir misyonum da hiçbir zaman olmadı. Yine de birilerinin yazılarımı okuması, hatta onlardan olumlu izlenim ve belki ilham alması beni her zaman için mutlu etmiştir.

Yazılarıma gelen yorumlar pek tabii hep blog yazarlarından oluyor. Bahsettiğim Tarihe Notlar başlıklı yazıma da bir yorum gelmişti. Bu yorumda blog yazarımız (sanırım sonradan bloğunu sildi veya isim değiştirdi) yazıma istinaden bana ''hayatıma nasıl yeniden başlama kararı aldığımı'' yani, ''bakış açımın nasıl değiştiğini'' sormuştu. O yazıma gidersen ve yazımı okursan bu sorunun içeriğini daha iyi kavrayabilirsin sevgili okur. Her neyse! Ben de o yoruma upuzun bir yanıt vermiştim. Kendisi daha sonra instagram üzerinden yorumumu okuduğunu bana bildirmişti. Bu kadar uzun yanıt yazmak aslında misafirlerime gösterdiğim ilgiden kaynaklı. Ancak o yanıt bugün bana bile ilham oldu. Evet, şaşırmadık, kendi yorumum gelecekteki bir versiyonuna da ilham oldu.

O yorumumda yazdıklarımı bu yazımda yeniden ele almak ve bir yorum yanıtında ifade ettiğim düşüncelerimi düzenlemek istiyorum. Aslında o yorumumda da bu konuda ayrı bir yazı yazmak istediğimi ama bunun için öncesinde yazımda yazdığım o düzenli olmaya dair kararlarımı uygulamayı beklediğimi, birazcık artık bu güzel, farkındalıklı, olgun (evet öyleler hadi kabul edelim!) düşüncelerimin somut yaşamımda meyvelerini toplamak istediğimi yazmıştım.

Ah... ben kağıt üstünde bir insan mıyım acaba bazen bunu düşünüyorum gerçekten... Gerçekten düzgün düşünüyorum ve itiraf etmek gerekirse... Boşversene. Düşüncelerin bir noktadan sonra bir önemi yoktur sevgili okur. Önemli olan eylemdir. Ben bunun canlı örneğiyim. En doğru şeyleri düşünen ama bir gıdım ilerleyememiş sayılı insanlardan biri. Hayır yani yanlış düşünsem... yanlış düşünsem inan daha çok ilerlerdim hahahahah. Hatta hiç düşünmesem... ooohoooo. Ama ben doğru düşünmeyi seçmişim. Her neyse. Bu sadece bir ilk adım. İkinci adım olmadan hiç olan bir ilk adım. İkinci adım ise: Eylem.

O yazımda da bu düşünce ve eylem şeklimizi nasıl kendi yararımıza değiştirebileceğimizden uzunnnca bahsetmişim. Evet, o yorum yanıtımda yazdıklarımı baştan yazmayı da düşündüm ama durdum ve kelimeler bana resmen akmadı. Çünkü ben yaklaşık dört ay evvelce şu anki benden daha çok yetkinmişim bu konuda. İnsanın algısının geleceğe doğru açıldığı söylenir ama hayır. İnsan anda açılır. Bu nedenle de zaten bazen geçmişteki hallerimiz bize yol gösterebilir. Bana hep böyle oldu. Bu nedenle de yazmak, hep en hayran olduğum hokus pokus yolu ve benim yazdıklarım, yolumdaki kendi ışığım olmuştur. İşte, o uzuuun yanıt (bugün daha iyisini yazamazdım):

Aslında odak noktası basit. Kendine ''gerçekten'' değer vermek. Gerçekten kısmını vurguluyorum, çünkü kendine değer vermeyi düşünürsen veya bunu sözle dersen, evet içsel olarak değer verirsin ama ''gerçekten'' değer verme hali ancak değer verme davranışlarını kendine karşı göstermenle mümkün olabiliyor. Şöyle düşünün... Biri size değer verdiğini, sizi sevdiğini söylüyor ama bunu davranışlarında hiç göstermiyor. Sizi yoruyor, üzüyor, bekletiyor, sizin yerinize başkasını veya başka durumları seçiyor... Bu kişi size gerçekten değer veriyor mu? Hayır. Peki siz kendiniz yerine neleri seçiyorsunuz? Dürüst olmalısınız.

Öncelikle mevcut halinden ve belki yaşamından hoşnut olmayan kişinin yapabileceği tek şey onu dönüştürmektir. Bu da pek tabi değişiklikler yaparak sağlanabilir. İnsan çevresini değiştiremez, üzgünüm. Ancak kendini değiştirebilir. Çevresini bir ölçüde değiştirebilir tabi ama kendini değiştirmedikçe aynı olayları farklı kişilerle veya aynı kişilerle ama farklı döngülerle deneyimler. Değişim kendinden başlar, klişe ama gerçek bir cümle.

Kendimizi nasıl değiştirelim peki? Öncelikle zihin yapısını yani düşünme şeklini, düşünce kalıplarını değiştirmek gerekli. Örneğin, olumsuza odaklanan bir yanınız varsa bunun bu zamana kadar size bir fayda sağlamadığını kabul ederek işe başlamak lazım. Veya işte en temel kalıp yargılarınız neyse, onları bulup ben bunlara bunlara kafa yoruyorum veya böyle özelliklerim var diye kendine karşı apaçık olup (ki kişinin kendine dürüst olması çok önemli ve sanırım zor da) o özelliği veya yargıları istendik özelliklerle değiştireceğiz.

Yaşamak istediğiniz hayatı belirlerken, aslında ilk etapta yaşamak istediğiniz benliği belirlemelisiniz. Yani rol yapın demiyorum (ki gerçek olana kadar mış gibi yap çok da kalıcı olmadı bende :). Zaten amaç başka biri olmak, başka biri gibi olmak değil. Amaç mış gibi yapmak değil, o olmak. Zaten insan, özellikle de belli bir zihinsel ve duygusal olgunluk seviyesindeyse, edindiği olumsuz kalıpların kendine ait olmadığını, ona yüklenen durumlar olduğunu bilir, anlar yani bir noktada. Amaç tüm bu gereksiz yükleri (belki düşünce yapılarını) bırakıp sadece kendi öz benliğimiz olmak diye düşünüyorum. Ben mesela aslında kendimi eleştirdiğim hiçbir özelliği hak etmediğimi hep biliyordum ama bana bunlar çocukluğumdan beri işlendiği için bu asılsız eleştirilerim gibi istenmedik alışkanlığımı bırakmam hep çok zor oldu.

Peki daha pratikte neler yaparak uygulamalar yapabiliriz? Öncelikle dediğim gibi aslında uzun uzun açıklama yapacak yetkinlikte ben de değilim (ki şimdiden yazı uzunluğunda yorum yanıtı yazdım maşallah :). Ama zihinsel olarak neyin ne olduğunu biliyorum. Uygulamada eksikliklerim var ama bu sefer kararlıyım! Nasıl ve neden kararlıyım? Çünkü artık böyle devam etmek istemiyorum. Artık aynı tip insanları ve olayları hayatıma ''çekmek'' istemiyorum (bakın bu gerçek, insan ister enerji boyutunda ister psikolojik olarak kendini gerçekleştiren durumlar yaratıyor). 

1. Rutin oluşturmak bence çoook önemli. Uyku düzeni gibi şeyler bile etkili. 

2. İstenmedik davranışları yapmamak, yerine istendikleri eklemek. Örneğin ben ertelemeyi huy edinir hale geldim artık. Eğer bir şeyi erteleyesim geliyorsa kendimi durdurup o an o şeyi yapmalıyım. Bu istenmedik özelliğimi ancak bu şekilde karşıt eylemle yok ederim. 

3. Ben hep iletişime açık, iletişimde iyi biri olmuşumdur. Aslında içedönük özelliklere yatkın olsam da (mesela cubba cubba biri hiç olmamam gibi veya herkesle sıkı fıkı olmamam insan seçmem gibi) içedönük kişiler arasında dışadönük bile sayılabilirim (çünkü mesela çekingen değilim genel olarak, genelde bezginim ama bunun nedeni de kendime uygun ortamı malesef tam olarak bulamamam :). Neyse yani aslında benim aşmam gereken pek bir şey yok. Yani adım atan biriyim. Tek bir yere gitmeye korkmuyorum. Ama yine de içten içe benim yargılanmak ve yalnız kalmak gibi iki büyük korkum var. Ve açıkçası bunlar çok derin ve kalıp gibi korkular bende... Bu da tabi ki bilinçaltıma kodlanmış bir sürü saçma sapan yaşantıdan kaynaklı. Ancak bunun üstüne gitmeliyim. Ben gidebilirim tabi (ooo iddialıı :) çünkü ben kendimi yıllarca deşmiş biriyim. Ama herhangi biri bunu kolayca yapamayabilir. Yani insanlar farklı farklıdır diyorum. Benim başka zorlanmalarım olur, başkasının başka. Çünkü deneyimler ve yaşanmışlıkların insanda bıraktığı hisler ve yargılar, öğrenmeler başkadır. O nedenle zaten bir yazı yazmaya da çekinirim. Ben kendimde eylem eksikliği görüyorum sadece. Ama bir başkası bunun daha ön aşamalarında, kendini bulma aşamasında olabilir. Yani kendini irdelemek bile çok çok uzun zaman alan bir şey (ben bunu yıllarca gereksiz derecede derin yapmak için çabaladım). 

4. Gölge çalışmaları faydalı olabilir. Zaten çok ağır bir durumsa veya kişi kendi baş edemiyorsa uzman desteği alsın ama daha gündelik hayatı iyileştirmeye yönelik bir şeyse, dediğim gibi kendini tanımak önemli. Korku, kaygı, hatta hırslar... Bunları görmek önemli. Bakın aşmak demiyorum daha ilk etapta, görmek önemli diyorum. Zaten neyin neden olduğunu görünce onları aşacak davranışlar da geliştirebiliyorsun. 

5. Ben bundan sonra daha düzenli bir yaşam yaşamaya, daha olumluya odaklanmaya niyet ettim. Aynı şekilde hayatımda görmek istediğim durumları ve hedeflerimi de yazacağım ki yazmayı mutlaka öneririm. Düşüncelerinizi, beklentilerinizi somutlaştırmak da çok etkilidir. Ki yapıyorsunuzdur da ama isteklerinizi de inanarak yazmalı, adımlar belirlemeli ve olacağını bilerek adım atmalısınız. Bu sadece bir yaşam. Korkacak bir şey yok. Hayatta neler neler yapan nasıl insanlar var. Ben kendim için böyle düşünüyorum en azından. Ben değerli biriyim, o halde değerli bir yaşamı hak ediyorum ve buna uygun davranacağım. Aslında olay bu olmalı. Herkes kendine bunu diyebilmeli. Diyemiyorsa diyebileceği bir insana dönüşmeli. 

Bir de şu var... Bu hayatta insan neye inanırsa onu yaşıyor. Neye inandığınızı, neyi hak ettiğinize inandığınıza dikkat etmelisiniz. Bu nedenle zaten kendine gerçekten değer vermek önemli diyorum ve bu zamana kadar kendimle ilgili tüm çabam, bloglarımdaki tüm yazılarım buna yönelikti. Yaşamın şifresi bile bu diyebilirim. :)


Eveeeet okurlarım, yaşamın şifresi bu mu bilemesem de... Ben günlüklerime, ennn eski günlüklerime yazdığım inanç kalıplarımı, yani kendimle ilgili kabullerimi, dış somut yaşamımda yaşadım. Neye inanırsan, onu yaşarsın. İki kere iki dört müdür emin olamam da, malesef artık buna eminim...

Bu yazı da bir çeşit not olarak kalıversin. Hem, o kadar yazım içinde bu yazımın dikkatimi çekmesi ve aylar sonra anonim okurum veya okurlarımca okunmasının da bir sebebi vardır illa ki (sanırım?) :)

Siz ne düşünüyorsunuz peki? 

İnsan istediği yaşama nasıl ilerler? 

İnsan istediği yaşamı nasıl yaşar?

İnsan, istediği yaşamı nasıl bilir?

(deneyerek mi?)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

bonus müzik.


Bu arada bu kitap edebi açıdan tartışılsa da, düşünce dünyam açısından
bana gerçekten ilham verdi.


Popüler Yayınlar