![]() |
| Yazar: José Saramago, Çevirmen: Emrah İmre, Yayınevi: Kırmızıkedi Yayınevi |
-Yazım kitaba dair spoiler içerebilir. Doğrudan önemli olay örgüsünü ifşa etmiyorum ancak kitabın temel öyküsünden baştan sona bahsederek kendi fikrimi açıklıyorum, bilginize.-
Kitapta, her yerin çoktan keşfedildiği varsayılan bir krallıkta, bilinmeyen bir adanın yolcusu olmak isteyen bir adamın öyküsünü okuyoruz. Bu adam sarayın Dilekler Kapısı'nın önünde sabırla kralla görüşmeyi bekliyor. Krala ulaşmak için uzun bir bürokratik yolculuktan geçiyor; talebi aynı uzun yolculuğun sonunda geri çevriliyor. Ancak adam pes etmiyor. Günler, hatta geceler sürse bile o kapının önünde beklemeye ve dileğine giden yolu kraldan istemeye kararlı.
Dilekler Kapısı'nın önündeki bu inatçı bekleyiş sonunda sarayın düzenini aksatıyor. Günlerini Armağanlar Kapısı'nın önünde geçiren kralın son çaresi bu hadsiz adamı görmeyi kabul etmek oluyor. Adamın isteği ise oldukça basit: Bilinmeyen adasına ulaşabileceği bir tekne. Kral bu bilinmeyen ada fikriyle başta ilgilense de, sonrasında adamın saçmaladığına karar veriyor. Çünkü ona göre de, konuşmaya kulak misafiri olan diğer insanlara göre de bütün adalar çoktan keşfedilmiş, haritalara işlenmiş ve krallığa bağlanmış durumda. Yine de adam, istediği tekneyi almayı başarıyor. Rıhtımda onu bekleyen sürpriz ise kendisine inanan ilk insan oluyor: temizlikçi kadın.
Sarayın Kararlar Kapısı'ndan çıkan bu kadın için geri dönüş diye bir şey artık söz konusu bile olamaz. O, bir adanın peşinde değil; artık kendisine ait olmayan bir sarayın işlerini yapmak istemiyor. Bu kadın, kendisine ait olacak bir şeye emek vermek istiyor. Bu yüzden bilinmeyen bir adanın rüyasını gören bu adama güveniyor. Bir adanın olduğu fikrine bile değil, adamın inancına güveniyor. Bu nedenle, adama verilen tekneyi gördüğü anda sevinçle ortaya atılır: ''Bu benim teknem, benim teknem...'' (s. 26)
Adam ise henüz kadını tanımıyor. Dilekler Kapısı'nda karşılaştığı bu kadın onun için yalnızca bir yabancı. Kadın adama onunla birlikte gelmek istediğini söylüyor. Artık sarayı bir uçtan diğer uca süpürmekten sıkıldığını ve bilinmeyen adaya gidecek bu tekneyi temizleyebileceğini anlatıyor. Bu bir teklif veya öneri değil kadın için; bir karar. Adam bu kararı çabuk kabul ediyor, teknesinin anahtarını kadına teslim edip ona inanacak tayfalar aramaya koyuluyor.
Kadın tekneyi bir uçtan diğer uca temizliyor, eksiklerini bir bir aklına yazıyor. Akşam tek başına tekneye dönen adamla artık adayı değil, yolculuklarını düşünüyorlar. Bu adaya nasıl gideceklerini ne kadın biliyor, ne de adam. Üstelik ortada ne bir tayfa, ne erzak, ne de gerekli eşyalar var. Böyle bir yolculuk nasıl mümkün olabilir? Adam neredeyse pes edecek oluyor. Kadın ise onu hemen uyarıyor: ''İlk karşına çıkan güçlükte pes ediyorsun'' (s. 39).
Gece olduğunda ikisi de teknenin farklı uçlarında uykuya dalıyor. Adam, düşünde kadını kaybettiğini görüyor; sanki bunun gerçek olmasını bekler gibi. Kadın ise adamın gözünün bilinmeyen adadan başka hiçbir şeyi görmediğini düşünüyor ve teknenin öbür ucunda bekliyor.
Kitap, baştan sona bir bekleyişin öyküsü gibi ilerliyor. Bir adanın, bir kararın, bir aidiyet hissinin ve bir kabulün bekleyişi... Belki de bilinmeyen adalar her zaman ufkun ötesinde, karanlık okyanuslarda ya da fırtınaların içinde değildir. Belki de onlar, çok daha uzakta; cesaretin, sabrın, özverinin ve görmeye hazır olmanın ardındadır.
Bu, Bilinmeyen Adanın Öyküsü'nü ikinci okuyuşumdu. Kitabı ilk kez lise yıllarımda okumuş ve çok beğenmiştim. O dönem kitabı bu perspektiften değerlendirebildiğimi sanmıyorum. Daha çok yazarın alışılmışın dışındaki anlatımından etkilenmiştim; hatta bu üslup beni adeta büyülemişti. Yazar, tam anlamıyla bilinç akışı tekniğini kullanmasa da ona yakın bir anlatımla olayları, kişi ve zaman geçişlerini keskin sınırlar koymadan art arda aktarıyor. Anlatımda karakter, gözlemci ve ilahi bakış açılarının iç içe geçtiği bir yapı var. Buna rağmen kurgu ve dil oldukça sade olduğu için, en azından bu kitapta, bu geçişleri takip etmek benim için zor olmadı. Yine de Saramago okurken dikkati okuduklarımıza vermek gerekiyor; aksi halde anlatının akışını kolayca kaçırmak mümkün.
Anlayacağınız, kitaptan iki okuyuşumda da farklı sebeplerle etkilendim. İlkinde daha çok edebi yönü dikkatimi çekmişti. İkinci okuyuşumda ise beni asıl etkileyen, metnin arka planındaki felsefi düşünce oldu. Kitapta yönetim ve bürokrasideki aksaklıklar, cinsiyet rolleri, toplumdan ayrışıp kara koyun olmayı seçen kişinin gördüğü muamele gibi pek çok konu eleştiriliyor. Ama benim zihnimde en çok yer eden kavram ''bulmak'' oldu. Bir şeyi aramak için çıktığımız yol, bazen bizi aradığımız şeye değil; onun hiç beklemediğimiz bir yüzüne ulaştırabiliyor. Belki de bilinmeyen bir ada, yalnızca bir ada değildir. İçinde pek çok başka keşfi de taşır.
Kitaplarla kalın.
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)





