Kedi (Nine Lives: Cats in Istanbul) | Belgesel Yorumu

 

Yönetmen: Ceyda Torun

Diğer Adı: Nine Lives: Cats in Istanbul

Tür: Belgesel

Yapım Yılı: 2016


''Hayat çok güzel. Ama yaşamasını bilirsen... Kalp gözün açık olursa sevebilirsin. Sevgiyle baktığın zaman her şey güzel. En ufacık bir kediden, bir kuştan, bir çiçekten zevk alırsan... ne diyim... dünyalar senin olur.''


Kaynak: Pinterest


''Sevdirmek istediğinde geliyor, sevdiriyor, gidiyor. Ben istediğimi yapamıyorum ama. Kuyruğunu tuttum, elimi ısırdı. Ama o kendi istediğini yapıyor. Benim için o, çok önemli. Özgürlüğüne dört dörtlük sahip çıkan bir kedi. Mücadeleci ruhu var. İnsanda olması gereken yapılara sahip.''


İstanbul'un kedilerini anlatan belgeselin baş aktörleri tabi ki kediler! Yardımcı oyuncular olarak ise kedilerin seçtiği insanları görüyoruz. Bu insanlar bizlere bağ kurdukları kedilerin mizaçlarını ve kendi bildikleri kadarınca onların hikayelerini anlatıyorlar.

Bu belgeseli uzuuunnn zamandır izlemek istiyordum. İzlemeyi niçin bu kadar ertelediğimi bilmemekle birlikte, bundan sonrasında her iyi hissetmek, nefes almak ve hayatın güzel yönlerini anımsamak istediğimde kedilerin dünyasını gözlemci bir dille işlemiş bu belgesele başvuracağımı biliyorum.


''Siz nasıl kediyi fark ederseniz, kedi de sizi fark eder. Bu çok karşılıklı bir şeydir. Sanırım bu biraz büyülüyor beni, bu kadar karşılıklı olması. Ayna gibi.''


Belgeselin yönetmeni ve yapımcısı Ceyda Torun'u tebrik etmeden geçmek istemiyorum. Kedileriyle ün yapmış bir ülkenin, hele de İstanbul gibi büyük bir şehrin, kedilerini konu alan yapımlar yapmaması çok tuhaf bir durum. Bu bakımdan bu belgesel kendi türü içinde eşsiz bir yere sahip. Bundan on yıl öncesinde çekilmiş olmasına karşın, kedilerin kendine has dünyasını ve insanlarla olan ilişkilerini dar kapsamlı da olsa kedilerin kendi doğal ortamlarında doğal koşullar çerçevesinde izleyiciyle buluşturması bakımından zamansız özelliklere sahip. Pek tabii on yıl içinde değişen şehrin durumunun kedilerin yaşantısına ve insanların kedilerle olan ilişkisine etkisini de sorgulamak gerekli.


''Bunlar insanı aşık ediyorlar...''


Kediler özgür varlıklar. Sanırım onları en çok bu nedenle seviyorum. Özgür olmalarını, gizemli olmalarını, ne yapacaklarının belli olmamasını, boş vakitlerinde ninja olmalarını, patilerini, mayışmalarını ve kendilerini bir şekilde sevdirmeyi bilmelerini seviyorum. O güzel gözlerini, hipnotize edici bakışlarını ve en çok da her kedinin kendine has bir karakterinin olmasını ilgi çekici buluyorum. Bu belgeselde de birbirinden güzel birçok kedi görüyoruz. Kamera açılarından kurguya, kedi türlerinin çeşitliliğinden (ki daha çok da olabilirdi tabii) kullanılan müziklere kadar belgeseli çok sevdim. Daha ilk kediyi gördüğüm andan itibaren dudaklarıma bir tebessüm yerleşti. Serseriler, kendilerini bir bilgisayar ekranından bile sevdirdiler. Bu belgeseli mutlaka izleyin! 

Ayrıca onların yaşamını kolaylaştırmak için onları beslemeyi, su vermeyi unutmayalım.


''Ayağınızın dibinde kafayı dikip size bakan ve miyavlayan bir kedi, hayatın size gülümsemesidir.''


Hoşça kalın.


Kedi - Official U.S. Trailer izlemek için tıklayabilirsiniz.

Kedi (2016) - Full Soundtrack için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Kader Kapısı (Agatha Christie) | Kitap Yorumu

Yazar: Agatha Christie, Çevirmen: Gönül Suveren,
Yayınevi: Altın Kitaplar

Macerayla geçen bir yaşamdan sonra Tommy ve Tuppence Beresford çifti emekliliklerini gözlerden uzak bir kasabada satın aldıkları eski köşkte geçirmeye karar verirler. Nesiller boyunca farklı ailelere yuva olmuş bu eski yapının içerisinde yıllara meydan okuyan sırlar taşıdığını çok geçmeden anlayacaklardır. Buna çocuk kitapları vesile olur. Gizemleri çözmekte oldukça başarılı olan eski ajan Tuppence, evin eski sahiplerinden aldıkları bir çocuk kitabının içine gizlenmiş gizemli bir şifreyi çözer: ''Mary Jordan'ın ölümü normal değil. Bu içimizden birinin işi, onun kim olduğunu bildiğimi sanıyorum!''

Köşkteki tadilat bile tam bitmemişken bu eski ajan çift, kasabada köşkün tarihini ve Mary Jordan'ın kimliğini araştırmaya başlar. Karı koca için yıllar evvel yaşanmış bu olayı çözmek başlangıçta meraklarını gidermek istedikleri uzak bir gizemken, araştırmaları süresince etraflarını kaplayan tehlikeli bir sırra dönüşür. Bazı sırlar çözülmeseler bile bir zaman kapsülüyle saklanmışçasına yıllar sonra bir çocuk kitabı aracılığıyla eski bir ajanın ellerine düşebilir. Bu gizemli olayı çözmeye çalışan çiftin en büyük yardımcıları ise evin köpeği sadık Hannibal olacaktır.

Agatha Christie ne yazsa okurum kategorisine yerleştirdiğim yazarlarımdan. Ona bayılıyorum! Hayatta en çok tanışmak istediğim ilk beş yazardan biri kendisi olabilir. Ondan bir şeyler okumadan evvel ne okursam okuyayım beğeneceğimi düşünüyorum. Elime aldığım kitabının konusunu bile çok irdelemeden okumaya başlamayı ve her şeyi okuma anında öğrenmeyi seviyorum. Bu kitabını da gözlerimi kapatıp ellerimi kitaplar arasında dolaştırırken rastgele seçtim. Gözlerimi açtığımda yalnızca kitabın ismiyle karşılaştım: Kader Kapısı. Bu isim bana pek bir gizemli geldi.

Kitabı severek okudum. Ancak kitabın bir serinin taaaa beşinci kitabı olduğunu 1000 Kitap hesabımda kitap alıntılarını not alırken keşfettim. Christie'nin bu kitabında bizi ne Hercule Poirot, ne de Miss Marple karşılıyor. Bu roman Tommy ve Tuppence çiftinin yıllara yayılan maceralarından emeklilik günlerinde yaşanmış bir olayı konu ediniyor. Olay kendi içinde bir akışa sahip olduğundan, kitabın bir seri akışının devamı olması benim kafamı olayları anlayamayacağım şekilde karıştırmadı. Yalnızca kitap içerisindeki çiftin eskiden çözdüğü bazı davalara yapılan kimi atıfları anlayamadım ancak bu durum bu kitapta geçen olayı anlamama da engel olmadı. Yalnızca, kitapta işlenen olayın sonuç kısmını zorlama bulduğumu ve daha doyurucu bir sonla karşılaşmayı umduğumu söyleyebilirim.

Çiftin gençlik yıllarındaki maceralarını da merak ediyorum. Onlarla tanıştığım için mutluyum. Christie kitapları bana keyifli zaman geçirten, okurken eğlendiğim ve kafamı yormayan ancak malesef içeriklerini çok çabuk unuttuğum kitaplar. Bu zamana kadar hatırı sayılır sayıda Agatha Christie kitabı okumuş olmama rağmen malesef çoğunu büyük oranda unuttuğumu itiraf etmeliyim... Yine de polisiyenin kraliçesi olan Christie'nin zekice yazılmış keyifli dedektiflik romanlarını okumayı seviyorum.

Kitaplarla kalın.


Burası sana ait...

 

Eski yazılarımı fazlasıyla dramatik buluyorum. Tabii Allah vergisi bir çene, aman anlatma yeteneği, ile her gün (gece) bıkmadan usanmadan yazma pratiği yapmam da okuyanı alıp götüren (her zaman için olumlu mudur, yoksa(m) olumsuz mu bilmem) yazılar yazmamda etkiliydi, hala etkili; biliyorum. Öhömmm. 

Yazmayı seviyorum. Yazmak büyü yapmak gibi bir his. İçimdeki cadı uyanmıyor, sadece görünür oluyor. Kalbime görünür oluyor, bunu hissediyorum. Yazarken hissettiğim o kuş seslerini başka hiçbir eylemde bu kadar yüksek perdeden hissedemem. Bunun adı... evet belki özgüven. Yazmak benim alanım. İyi veya kötü, kesinlikle geliştirilebilir (çünkü buna açığım), ancak her ne olursa olsun benim alanım. Buna eminim, buna o kadar eminim ki, buna herkes de çok emin olabilir. Şüphe bile edemezler, benim eminliğim buna izin vermez.

Bu yıl, içimdeki ürkek genç kızla yüzleştim. Yıldız ziyaretlerimde o hep yanımdaydı. Birlikte yıldız ışıkları arasında kah gözlerimiz dolarak, kah hayal kurarak (ki bu kısım çok önemliydi) uzun ışık yolları katettik. Nasıl hayallerdi bunlar bilmem. Belki de görüntü değillerdi de, bir çeşit hikaye anlatma sanatıydı. Aaaaa bak hatırladım, bu yaz sana bunu da anlatmıştım. Yazdığım ilk öyküyü. Yıldızlara (sesimle) yazdığım ilk öyküyü.

Sesim kullanılmayı hak ediyor. Ne zaman onu duysam bunu düşünürüm. Belki podcast, ne dersin? Ancak bunun için var etmeliyim. Biliyor musun ben var eden biriyim. Var eden bir kadın. Evet, şu kelime, içimdeki kız çocuğuyla -ve genç kızla- buluşma nedenimdi. Benim bir toprak kadını olmam. Bu noktada lafı astrolojiye bağlarsam beni ciddiye almazsın diye korkuyorum. Belki ilerleyen paragraflarda bir yıldız diyaloğunun arasına bu konuyu da sıkıştırıveririm veya veya bunu yapmam ve ucu açık kalır: Ben bir toprak kadınıyım. Bunu bilsek yeterli mi; hayır (açıklamalıyım).

Dört element var biliyorsun. Benim ana elementim (çünkü güneş ve yükselen burcum) toprak. Buna bağlamıyorum. Şu, her şeyi göklerde çizilmiş kararlara bağlayan tiplerden değilim. Ancak bunu küçümsemiyorum, çünkü astrolojik etki gerçektir. Her neyse, ben toprak grubuna mensubum. İnsanlar doğum haritalarını da iyi yorumlayamıyorlar bence. Ben kahve yaparken, çoraplarımı giyerken veya kruvasan yerken bu konuyu düşünebiliyorum. Kendi doğum haritamı.

Sen beni duygusal biri sanırsın. Çünkü Neptünlüyüm. Neptün benim ifade alanım. Mars burcum oradan. Yani kendimi dış dünyaya pazarlama, aman dış dünyaya yönelik hareketlerim, tepkilerim su elementinin nahif, duygusal özelliklerini taşıyor. Bu nedenle sanatı, inceliği içimdeki devasa volkan patlamalarını, kasırgaları ve kıtaların parçalanmasını açıklamak için kullanıyorum. Benim benliğimin suyla ilişkisi bununla ilgili: İfade etmek.

Toprak kadınları (somut olarak katı düzlemde) var edenlerdir. Toprak, son elementtir. Somut dünyada gözle görülür, elle tutulur şeyler ürettiğimiz alan. Ben bununla ilgilenirim. Var etmekle. Üretmekle. Tabii bu noktada başka gezegen ve ev yerleşimlerime de bakmalıyız ancak niyetim kendi doğum haritamın analizini okurlarıma sunmak değil. Ben işin gırgırında, diğer bir ifadeyle, felsefesindeyim.

Benim venüs burcum ise en bayıldığım konumlardan birini taşıyor: Ateş. Ama rüzgarla karışmış bir ateş. Yay burcu. Bu konuma bayılıyorum. Bu konumun özelliklerini taşıyan diğer kadınları da hep ilham almışımdır. Bana ilham veren konumlardan biri venüs burcum. Yaratım burcum. Vizyoner, genişleyen bir enerji, özgür ruhlu, çocuksu bir oyunbazlıkta. Bana hayatta eğlenmem gerektiğini anımsatan yönüm. Tek başına böyle kalsaydı bu kadar derin hissetmezdim belki. Plüton ile venüs burcumun açıları yayda tam kavuşum yapıyor. Bu da beni, evet, tutkulu biri yapıyor. Tipik anlamda bir yanıp sönen tutku değil; iliğimi sömüren, bazen beni bir yerde takılı bırakan ve dönüştüren bir tutku bu.

Niyetim doğum haritamı tek tek açıklamak değil. Yine de nasıl bir kadın olduğumu algılamaya çalışsam, bu gezegenlerin diline başvururum. Üzerine düşünmek için. Kendimi görmek için. Yıldızlarda görmeye çalıştığım bu değildi ancak yıldızlara anlattığım öyküler hep bununla ilgili. Benimle ilgili.

Geçtiğimiz yaz Venüsle Jüpiter'in kavuşumunu izlemiştim. İçimdeki genç kızı bir yıldıza yolcu etmeden önce. Bu bir benlik. İçimizde çözümleyemediğimiz anları, sevdiğimiz anları, acısını taşıdığımız anları taşırız: Benliklerimizi. O genç kız... kırgındı. Bu yaz çok ağladı sana itiraf etmeliyim. İddia ediyorum, tanıdığım kimse benim gibi ağlayamaz. Bu konuda oldukça yetenekliyimdir. Neden ağlamıştım... Ben değil, o ağlamıştı bunu anımsıyorum. Belki de beni bırakmak istemediği için ağlamıştır. Evet öyle, genç kız yanım beni bırakacağı için çok üzgündü. Bu nedenle içli içli ağladı. Ben de saçlarını okşadım, kollarını sıvazladım ve... onun kalbimdeki evini temizledim. Kalbimdeki odasını. 

Burası senin evin. Hadi gir. Rahat ol. Burası sana ait...

Artık üzgün değil. Hiç değil mi bilmem. O, yeni evinde. Orası hep onun eviydi ama oraya girmeyi hep erteledi. Neden -bunu da- bilmem... Belki de çekinmiştir. Benden çekinmiştir. Olabilir. Ne dersin?

Kendimi seviyorum. Bu beni rahatlatıyor. Yıldız seyahatlerimin birinden getirdiğim bir hediye vardı. Bir mesaj şişesi. Neptün kıyılarına vurmuştu. O şişeyi bir heves açtığımı anımsıyorum. İçinden bir cümle çıktı: Sevgiyi keşfettiğinde yüreğin ferahlayacak (şşşşşş bu bir sır, kimseye söyleme sakın sevgili okur). Bu çok önceydi. Bu cümleyi çok erken buldum. Ya da belki de, erken değildi de, ben sadece okudum. İç sesimle okudum. Görmedim bu sesleri. İçimde bildim ama görmedim.

Şimdi duyuyorum, kendi sesimle duyuyorum. Kalbim ferahladı mı? Bu, bildiğimiz anlamda bir ferahlama değil. Bu bir, algı. Algı değişimi. İçimdeki kırgın genç kızla olan acılı vedam, bana bunu hediye etti.


Not: Diğer elementlerden olan okurlarım 'ben de var ediyorum!' diye kızmasın. Tabi ki ediyorsun canımcım okurcum benim. Ama her elementin doğası farklıdır, ben bu yazımda mecazlaştırma yaparak kendimi anlattım yaaa, bu da bir algı - bakış açısı. Topraklar biraz şeydir bilirsin, hah, katı. Tutmak ister, içindekini dışarı görerek göstererek çıkarırlar; böyle var ederler. Ateş, hava ve su daha farklı bir doğada.


Beklentisizlik.

 

Kimseden hiçbir şey beklememenin özgürlüğü, böyle bir şey var. Evet, birileri sana bir şeyler 'verebilir', profesyonel veya samimi bir ilişkilenme biçimi ve düzlemi kurulabilir ve hatta bağ bile oluşabilir. İş bağı, aile bağı, arkadaşlık bağı, romantizm bağı. Bağ. Bu kelimeyi severim ama ona bağlanmıyorum.

''Çünkü bana bunun için izin verilmedi.'' Böyle diyebilirdim, hala diyebilirim. Buna hakkım var. Bu cümleyi hep başım dik kurabilecek biriydim. Bir cadı!, böyle biridir. Başı dik biri. Bu yüzden de pek çok kez taşlanmışımdır. Sonra yine bağra basılmış, yine taşlanma olasılığıyla baş başa bırakılmış ve...

Bağ kelimesini severim ama bu kelime benden, kendim dışındaki tüm beklentilerimi çaldı.

Buna çok öfkeli olduğum zamanlar oldu, hala olabilir. Yapabileceğim ve aslında biliyor musun (bu yazının tek itirafı bu olacak) yapmak istediğim (belki de artık) hiçbir şey yok. Belki de, kalmadı.

Beklentin kalmayınca böyle olur. Heves de kalmaz, istek de. Gözlerin parlayarak bakmazsın. 

Kendime bayılıyorum. Bunun hakkında bir yazı yazmak istesem de çok dillendirmek iyi mi bilmem. Bir küçük altyazı geçsem, yine de bunu yapabilir miyim? Kendime bayılıyorum. Bu benim, buna gerek var mıydı bilmem, beklentisizlik karşısında aldığım şey gibi görünüyor.

Bu yolla olmak zorunda mıydı; bunu düşünüyorum. Keşke bu yolla olmasa mıydı, bilmiyorum.

Birini sevmek içinde beklenti barındırır mı? Barındırır. İnsan olmak bunu mu gerektirir? Başka bir şey olsaydık da barındırır mıydı? Evet. Sözgelimi bir kedi, bir yunus, bir ağaçkakan olsaydık da birini sevmemiz halinde beklenti beslerdik.

Ben kimseyi veya bir şeyi sevmiyor muyum? Seviyorum ama beklemiyorum. Hayat benden bunu gerçekten aldı ya, vallahi durumu dramatikleştirmeyim dedim ama ne yapabilirim... Artık üzüntümü de geride bıraktım. Çünkü beklemediğim bir şey var. Sanırım insan hayatta her şeyin olabileceğini kabul ettiğinde böyle oluyor. Beklemiyor.

Beklemiyorum. Neyi bilmiyorum. Bir karşılık, hayır. Kalmak. Bunu beklemiyorum. Kalmayı, beklemiyorum. Oysa ben hep, hayatta bunu istedim belki bilirsin. Kalmayı istedim. Elimde olsa ruhumu içimden çıkaracak kadar büyük bir tutkuyla bunu istedim. Bir şeyde, tüm varlığımla kalmak.

Bu, tehlikeli. Kimse bunu hak etmez. Bir şey bunu hak eder ama o da tehlikeli. Evet, çünkü kalamazsın. Tehlike bu. Kalamazsın. Belki de hayat böyle bir yer değil. Dünya böyle bir yer değil.

Bunu fark etmek büyümek, olgunlaşmak ve türevi bir kavram olmasa da, afili bir kelimeyle ifade edilebilir. Oysa sadece üzücüydü. Benim için. Bunlar benim için olanlar. Kalanları gördüm. İçim gitmedi, kıskanmadım, imrenmedim. Arada isyan ettim ama kendi kalmama izin verilmeyişlere isyan ettim; diğerlerine değil. Kendime değil. Kalmama izin verilmeyişlere.

İnsan değişiyor; öte yanı bu. Belki de artık eskiden düşündüğüm anlamda bir ''kalma'' halini deneyimlemek istemiyorum. Son günlerde bundan kaçamıyorum. Oturup da düşünmüyorum, bu fikirde de kalmıyorum. Belki de ben kalamayan biri miyim? Hayır, ben bu hayatta en çok kalabilecek kişilerden biriydim. O büyüüüükkk potansiyel bende hep vardı ve en acısı bunu hep bildim. Çok gençsin bla bla. Eskisi kadar değil. Bu da beni üzdü, çok üzdü. Yapılabilecek bir şey yoksa burada da kalma.

Keşke kalabilseydim. Geçecek olsaydı bile, kalabilseydim. Kalamadım. Bu beni üzdü. Çok üzdü. Çünkü artık kalamam.

Kimse de kalmadı zaten. Kimse, hiçbir şey. Kalmadı. Kalmak istemedi. Bu beni yaraladı, çok yaraladı. Değersiz hissettirmedi. Aksine, bu yolla kendime bayılmak dışında açık kapım kalmadı. Kalmadı.

Özgürlük bu mu? Hep biraz ''korkutucu'' biri olmuşumdur. Belki de insanlar bende bu kalmama, kalınmama halini içten içe seziyorlardır. Bir cadı olmak bunu gerektirmez ama... 

Ben bir cadı değilim. Olsa mıydım? Bir cadı. Bunu severdim. Ama bir cadı olmak için bile bir şeyin kalması gerekir. Bendeyse, evet, hiçbir şey kalmadı. Kalan benim.

Sözü burada kesmeli miyim? Yoksa umut verici bir son mu yazmalıyım? Umut nedir; devamlılık mı? Kalan benim, bu bir son mu? Bir kapanış. GÜM.

Beklenti bana sadece gözyaşı verdi. Derin gözyaşları. Bir sürü gözyaşı. Yalnızlık. Fiziksel acı. Yargılanma. Beklenti beni bir cadı yaptı. Oysa ben, artık beklemiyorum.

Kendi değerini kendin belirlersin, cart curt. Bu, değer belirlemek değil. Bu, kalınması. Kalmak. Bu, bu kelimedir. Kalmak. Kalmak... Belki de adaletsizce, belki de karşılığı var ama göremedim. Bilmiyorum. Bilmek isterdim ama malesef artık kalamam. Beklentisizlik insanı özgürleştirir. Başka biri yapar. Belki de, kendisi yapar. Bilmiyorum.

Bunu kabul etmek zor, belki de zordu.


Mutluluk, mutluluktur.

 

İnsanın hayal kurabilmesini sağlayan şey, bilgi. Ne o, şaşırdın mı sevgili okur? Pişştt. Evet, haklıyım. Bunu denedim ve onaylıyorum. Bir şeyi istemek için bir şeyi hayal etmelisin, bir şeyi hayal edebilmek için ise hayal edebileceğin şeyin olmasa bile, hayal edebileceğin şeyin parçaları hakkında bilgi sahibi olmalısın. Öyle bir şeyin mümkün olabileceği bilgisine, sahip olmalısın.

İnanca.

Ben, isteyemeyen biriydim. Kalbimin kırılmasından o kadar korkmuşum ki, içimden kendime bir söz vermişim: Hiçbir şey istememelisin... Buna o kadar çok inanmışım ki, bir şey isterken bile, bir şey istememe direncimi ''olmuyor işte'' mızıklanmamla gölgelemişim. 

Hayal bile kuramayan biri haline gelmişim.

Çünkü bilgiye sahip değilmişim.

Bir şeyi isteyebileceğim bilgisine mi... Evet temelde o ama...

İnsanlar çok şey isterler görünürde değil mi? Çok şey isteriz, keşke olsa deriz. Oysa acaba gerçekten ister miyiz ki?

Ben gerçekten istememeye karar vermiştim. Çok korktuğum için. 

Oysa insan, korkabilir.

Mutlulukların içinde kalp kırıklıkları vardır. Bir cam, aslında içerisinde kırıklık ihtimalini barındırır. Evet kırılmayabilir ama bir cam için, hep, kırılma ihtimali vardır. Buna karşın, cam camdır.

Mutluluk, mutluluktur.

(22.05.26)


Kahve Molası #1


Genç kadını oraya çeken bir şey vardı. Her gün öğle aralarını yayınevinin arka caddesindeki küçük kafede geçiriyordu. Oraya ilk gidişinde bu kendi halindeki mekanın sakinliği hoşuna gitmişti. İş yerine bu kadar yakın bir yeri bunca zaman keşfetmemiş olmasına şaşırmıştı.

O gün ne sıkıcı bir gündü diye düşündü genç kadın masasındaki çerçeveyi inceleyerek. Omuzları tutulmuş, gözleri bilgisayara bakmaktan acımıştı. Bir de üstüne kızlar öğle arasında kavşak tarafındaki restorana gidelim demişlerdi. Genç kadının kıpırdayacak hali yoktu ama o hafta için zaten tüm itiraz haklarını kullandığından bir kez daha oyunbozan olmaktan çekinip kızlara ''tamam,'' demişti, ''az bir işim kaldı, siz gidin ben de geleceğim.'' 

Dışarıda gök gürlerken yağmur yavaşça atıştırmaya başlamıştı. Genç kadın kızlara kısa bir mesaj atarak yağmura yakalanacağını, yemeğe gelemeyeceğini yazmıştı. Ne çok itiraz edeceklerdi. Ancak genç kadın önlemini çabucak alıp sessize aldığı telefonunu çantasının kalabalıklığına atıvermişti. Zaten canı o gün en başından beri ne sosyalleşmeyi, ne de bir şeyler yemeği istiyordu. Dışarı çıkmışken ofise geri dönmeyi de canı hiç istemedi. Şakaklarını ovarak göğü kaplayan gri bulutları inceledi. Ne sıkıcı bir gün...

Bacaklarında hissettiği yumuşaklıkla dikkatini ayaklarına çevirdiğinde dudakları kendiliğinden yavaşça kıvrıldı. Bacaklarında bir tam tur atan beyaz gri alacalı kedi, geriye yandan son bir bakış atarak az ilerideki kapının kedi girişinde kayboldu. Hafifçe atıştıran yağmurdan göz makyajını korumaya çalışarak kedinin izlediği yolu takip eden genç kadın, kendini sonrasında gizli mekanı olacak şirin kafede buluvermişti.

Mekan küçük olsa da, geniş tavanı ve açık tonlardaki duvarlarıyla ferah bir havası vardı. Loş aydınlatmalar ise özellikle de yağmurlu günlerde içeriye melankolik bir hava katıyordu. Krem rengine boyanmış duvarlardaki panolarda basit çizim karalamaları ile not kağıtları dikkat çekiyordu. Açık renk duvarların köşelerine çizilmiş desenler ilk bakışta gelişigüzel fırça darbelerini andırıyordu. Ancak uzaktan bakıldığında bu çizgilerin farklı figürlerin hareketlerini simgelediği anlaşılıyor, duvarlar bir araya geldiğinde ise adeta sessiz bir öykü anlatıyordu. Bu küçük mekan, ahşap masaların üzerindeki oyun ve sinema figürleri ile küçük sukulentlerin varlığı sayesinde daha da sempatik bir tavır kazanmıştı.

Genç kadın sipariş vereceği tezgaha doğru ilerledi. Tek başına seçim yapmak konusunda hiçbir zaman iyi olmamıştı. En iyisi kahve, diye düşündü hafifçe esneyerek, hem midemin bir şey alacağı da yok. Hangi kahveyi içsem... poooff!

Tezgahın önünde sipariş verecek kendisinden başkası bulunmuyordu. Acaba menü mü getiriyorlar diye düşündü etrafına göz atarak. Bugün neden aklım durdu benim böyle! Sonra tezgahın arkasındaki fiyat listesinde gözlerini dolaştırdı. Yok canım, işte buraya gelip siparişini...

''Latte.''

''Efendim?''

''Latte diyorum, vanilyalı latte iyi gelir. Üstüne yapacağımız çizim için seçeneklerimiz de var: Yaprak, kalp, kedi, gülen veya tercihe göre somurtuk yüz... belki ay, güneş de deneyebiliriz, ya da kar tanesine ne dersin?''

''Kedi mi?'' dedi genç kadın. Aklına ayaklarına dolanan kedi gelmişti. Sahi, o nerede acaba diye düşündü. Sonra sessizliğin garip kaçtığını düşünerek hafifçe gülümsedi. Gülümsemek gerginliğini azaltmıştı. ''Tamam o zaman,'' dedi sonra, ''vanilyalı latte alayım, üstüne de...''

''Kedi çiziyoruz!'' Tezgaha doğru hafifçe eğilmiş genç adam, sweatshirtünün kollarını biraz daha sıvayarak kahve kaplarını tezgaha çıkarmaya başladı. 

''Evet tamam öyle olsun,'' dedi genç kadın. Sonra da kafede kendisinden başka müşterinin olmadığını şaşkınlıkla fark etti. ''Bugün burası fazla sakin sanırım,'' dedi bakışlarını loş ışığın aydınlattığı duvarlarda gezdirerek. Dışarının puslu havası içerideki sakinliği ağırlaştırmak yerine yumuşatmış gibiydi. Aydınlatma duvarlardaki çizimlerin arasından dolanıyor, onları adeta hareket ettiriyordu.

''Aslında yağmurlu havalarda da rağbet görüyoruz ama bugün gerçekten sinek avladık. Sen üçüncü müşterisin.''

''En azından ilk değil'' dedi genç kadın hafifçe gülümseyerek. Gözlerinin kenarlarındaki koyu halkalar yüzünü hissettiğinden daha ciddi gösteriyordu. Buna karşın genç adam genç kadına yamuk gülümsemesiyle bakışlar atıp yaptığı kahvenin adımlarını açıklamaktan geri durmadı.

''Önce espressomuzu hazırlıyoruz. Bu kısım çokomelli, çünkü kahvenin aromasını bu veriyor.''

Genç kadın anladım dercesine hafifçe başını sallayarak genç adamı onayladı. ''Daha sonra,'' dedi genç adam genç kadına kısa bakışlar atmayı sürdürerek, ''sonra sütü köpürtüyoruz. Bu kısım da...''

''Çok önemli.'' Genç kadın cümleyi ciddiyetle tamamlayarak başını bir kez daha salladı. Gerçekten de dışarıda içtiği kahvenin yapılışını ilk kez izlemek onu biraz heyecanlandırmıştı.

''Evet öyle! Bu kısımda köpüğün yoğunluğu önemli. Kremsi, yumuşak bir dokusu olmalı.'' Genç adam elindeki metal sürahideki sütü çalkalayarak kremamsı köpüğü oluşturuyordu. ''Sonra...'' diyerek kahve makinesine uzandı, ''espressonun içine biraz vanilya şurubu ekliyoruz ki aroma katsın. Ve işte...'' diyerek metal sürahideki köpüğü kahvenin üzerine ekledi. 

Kahvesine uzanan genç kadını genç adam iki yana salladığı bakışlarıyla engelleyerek ''ama daha bitmedi!'' diye karşı koydu. Kahvesi genç kadının ellerinden uzaklaşırken genç kadın yorgunluğunu unutmaya başladığını fark etti. 

''Eeeennn eğlenceli kısmı kaçıramazsın: Latte art. Çizim yapacağız.''

Genç kadın hafifçe başını salladı. ''Evet, keyifli görünüyor.''

''Ne çizelim demiştin?'' Genç adam parıltıların dans ettiği gözlerini genç kadına çevirerek başını hafifçe yana eğdi. Gözleri kahverengiden yeşile uzanan bir ışık tayfına benziyordu. Gözlerinin rengini çözmek zor, diye aklından geçirdi genç kadın dudaklarının kıvrılışına engel olamadan. ''Kedi,'' dedi sonra gülümsemesini durdurmadan, ''kedi olsun.''

''Evet...'' Genç adam abartılı bir dikkatle ''köpürttüğümüz sütü... dikkatlice döküyoruz ve'' elindeki metal çubuğu köpüğün üzerinde usulca hareket ettirerek kahvenin üzerinde kedi silüeti oluşturdu, ''ve işte bıyıkları da...'' diyerek kahveyi genç kadına uzattı. ''İşte şimdi hazır... Nasıl buldun?''

''Ne tatlı!'' Genç kadının sesinin tınısında artık yorgunluğundan iz yoktu. Gerçekten de karşısındaki basit ama sevimli bir çizimdi. ''Kahve yapmanın bir sanat olduğunu bilmiyordum doğrusu,'' dedi sonra kahvesine uzanırken.

''E ama önce bir iç bakalım,'' dedi genç adam. Genç kadın, genç adamın dikkatli bakışları eşliğinde kahvesinden önce küçük, sonra şaşkınlıkla büyük bir yudum aldı. ''Bu işte gerçekten yeteneklisin!'' Bakışları genç adamın önlüğündeki kartı buldu, ''Cenker?''

Genç adamın genişleyen gülümsemesi ikili arasındaki çekingen havanın son adımı oldu. 

Yağmur, diye düşündü genç kadın, o gün ne çok yağmur yağmıştı. Sonra masasının kenarındaki çerçeveyi ellerinin arasında önce usulca sonra sıkı sıkı tuttu. Az kalsın işe geç kalıyordum, diye düşündü artık soğumuş şekersiz kahvesinden bir yudum alarak. Onun kahvesi ne hoştu. O ilk kahve... Tadı nasıl bu kadar canlı kalabilir hafızamda... Sonra tadını hiç beğenmediği soğumuş kahvesini kendinden uzağa ittirdi ve gri bulutların ardından belli belirsiz seçilen gökkuşağını izledi.

(02.03.26)


Yvaine ile gece oturmalarımız arasındaki benzerlik.


Yıldızları ne zaman çok ve bir arada görsem, her seferinde hayrete düşerim. Bunu dün akşam yaşadığımda da öylece kalakalmıştım. Ancak yanımda başkaları varken ve yürürken, belki de doğal olarak :), uzun süre kafamı kaldırıp da onları izleyemem. Tabii, beni tanıyan birisi için yıldızlara olan düşkünlüğüm yeni bir şey değildir ancak öte yandan, insanın büyülenmek için bile durmaya ihtiyacı vardır (yoksa evet başı döner, şşşş).

En son okuduğum kitaptan bir önce okuduğum kitap olan Yıldız Tozu'nun finalinde Yvaine, sarayının en yüksek katından tüm rüzgara inat yıldız kardeşlerini izliyordu. Yazar bu noktada Yvaine'nin düşüncelerini uzun uzun betimlememişti. Hislerini ise ancak dış bir gözlemci gözün görebileceği kadarıyla açıklamıştı: Özlemden gelen derin bir hüzün. Bu beni etkiledi, çünkü muhtemelen, Yvaine'nin bundan çok daha basit ama çok daha derin hissettiğini düşündüm. Kendimi onun yerine koydum belki de. Ne zamandır yıldızları uzun uzun izlemedim, diye düşündüm. Benimkisi nasıl bir özlem acaba... Onları şimdi izlesem, şimdi uzun uzun izlesem, tüm rüzgara ve olası gözlemci gözlere inat, özlemsiz bir hüzünle izlesem... Acaba ne hissederdim diye düşündüm.

Bu düşünce içime işlemiş. Daha yarım hafta geçtikten sonra, bahsettiğim yıldızlı akşamın da etkisiyle, eve gelince ikinci işim (ilk işim üstümü değiştirmekti), bir sarayın olmasa da, evin en yüksek katına çıkıp bir sandalye çekip telefonumu kendimden uzağa koyup ve evet müzik bile açmadan, akşamın geceye döndüğü zamanın rüzgarsızlığından da güç alarak, yıldızları izlemek oldu. Merak ettim; görüş alanımdaki bu yıldızlardan biri, benim kahve bekleyişlerime mektup arkadaşlığı eden kış yıldızım... nerede, hangisi acaba diye merak ettim. Hemen karşımdaydı aslında, biliyordum bunu ama yine de, belki ilginç belki değil, kış yıldızımı bulamadım. Çok sevdiğim o yıldız, diğerlerinin arasında kaybolmuştu.

Uzaklardan gelen bazı sesleri duydum. Bir anlam veremedim, rüzgara karışan seslerdi. Yıldızları izlemeyen insanların sesleri. Bazı geceler, yeryüzü ışıklarını izlerken böyle düşünürdüm. Daha küçükken, çok daha küçükken ve büyürken, hep bunu düşündüm. Bunu o kadar çok düşündüm ki, pek çok satırıma bile bu yansıdı. Yeryüzünün ışıkları yerine gökyüzünün ışıklarını izlemeyi tercih etmek... İşte bu. Bunu düşündüm, bunu tercih eden insanları. Sonra, bir ara, yeryüzünün ışıklarının da yeterince güzel olduğunu itiraf etmek zorunda kaldım. Galiba büyüyorum, diye düşünmüştüm, yoksa alışıyorum mu demeliydim. Bilmiyorum, ikisi de bayat farkındalıklardı ama insan, yolculuğunda böyle bayat farkındalıkları içinde büyütebiliyor tabi.

Şimdiyse benim için ikisi arasında pek bir ayrım yok. Yeryüzünün de, gökyüzünün de ışıkları, onları görebilenler için durup izlenilesidir. Bunu biliyorum, çünkü bunları defalarca yaşadım. Fark ettiğim yeni şeyse şu: Yvaine'de gördüğüm şey. Belki yazarının bile göremediği, evet bu konuda iddialıyım, o şey. Ben yıldızları hep özlem duyarken izledim. Sığınacak kollar aradığımda. Yıldızları izlerken hiç gülmemişim, bunu fark ettim. Hatta ağladım, yıldızları izlerken genelde ağlarım. Bazen çok güzel oldukları için ağlamışımdır. Bazen onlara içimden mektuplar yazıp ağlamışımdır. Bazense, ağlamışımdır. Bu son ağlayışım, ilkti. Çünkü bu sefer yıldızların bana sarılmadıklarını hissettim. Öylece parladıklarını parladıklarını ama bana sarılmadıklarını. Bu beni ağlattı çünkü bunu ilk kez yaşadım.

Bu aslında geçen yaz başlamıştı. Ama çok üzgünüm diye böyle oldu herhalde diye düşünmüştüm. Benden kaynaklı, bu anımdan kaynaklı, bu anımdaki benden kaynaklı. Ondan oldu, kesin ondan; geçince yine sarılacağız ki biz. Sonra araya kış girdi. Şimdi de bahar. İlkbahar ve yıldız dostlarım beni gördüklerine dair bir göz kırpışta bile bulunmadılar. Yüreğime dolmadılar. Bu sefer onlara bir mektup yazmadım. Biliyor musun artık biri bana ''nasılsın'' diye sorduğunda bile anlatacak bir şeyim kalmadığını fark ettim. Ondan mı böyle oldu acaba, ondan mı yıldızlarımla artık sarılamıyoruz ki?

Bence Yvaine de böyle hissetmişti. Zamanla yıldızlarına sarılamadığını. Zamanla, geçtiğini fark etmişti. Yine de yıldızları izlemekten vazgeçememişti. Belki de dış gözlerin onu hüzünlü olarak algılamalarının bile sebebi buydu. Yvaine'nin kabullenmesi. Evet, hoşlansa da hoşlanmasa da ve bazen bu roller değişse de... yeryüzünün ışıkları arasında (bir yıldız) olduğunu kabullenmesi.

(13.04.26)


Gün batarken ve doğarken.


Paylaşmayı en sevdiğim şey, gün batımlarıydı. En kendime has kalmasını istediklerim ise doğumları. 

Dün akşam ilk kez bunun tersini yaşadım. Gün batarken gördüğüm manzarayı saklamak istedim. Bunu hafızamla yapamazdım; çünkü bence hafızamızda sakladıklarımız, paylaştıklarımız veya paylaşmaya can attıklarımızdır. Bunu, daha görünmeyen, görünemeyen ve gösteremeyeceğim köşelerime depoladım. O an'ı kapsayan anları. Hiçbir şeyi tutmadan, o ana karışan renkleri izledim. Şimdiden bile silinen, sadece hisleri kalan renkleri. 

Bu, başlangıçta beni korkuttu. Çünkü onu bırakmak istemedim. Tüm o tonları, iç içe geçmiş farklı tonları, hepsini olmasa bile çoğunu saklamak ve kendimle birlikte taşımak istedim. Ana isteğimi hiçe sayıp her zamanki alışkanlığımla telefonuma uzandım. Ancak ya o renkler çoktan kuytu köşelerime çekildiğinden, ya da telefonumun külüstürlüğü nedeniyle fotoğraf makinesi de tost makinesine döndüğünden olacak; ekranda gördüğüm renkler ile gözlerimin birbirlerinden ayrıştırdığı tüm o renk katmanları arasında pek çok fark vardı. Tamam, o an elimde iyi bir fotoğraf makinesi olsaydı ona asılır ve gözlerle bakmanın nostaljisini bir anlığına bir köşede bekletirdim, ancak... Yine de o fotoğrafı da kendime saklamayı seçerdim.

Tüm o telefonuma uzanma, fotoğrafın açısını ayarlama ve çektiğim fotoğrafları beğenmeme sürecim benden gittikçe uzaklaşan renkleri alıyordu. Güneşin batışı anidir. Eğer dikkatini ona vermezsen, kalkıp gittiğini fark edene kadar havanın karanlığıyla baş başa kalırsın. Öte yandan, dikkatini kızıllıkların karmaşıklığında dolaştırdığında, gittikçe kararan göğün de o kızıllığın bir parçası olduğunu bilirsin.

En sevdiğim şeylerden biri, akşam göğünün bebek mavisine bürünmüş bulutsuz renginde tek tek belirecek yıldızları bulmaktır. Günün batışına biraz daha varken, böyle bir mavilikteki gökyüzünün altında uzun süredir dinlenmediğimi fark ettim. Dinlenmenin en sevdiğim halinin bu olduğunu. Bir şeyler geçiyordu aklımdan, sonra bir cümle. Ardından gittikçe kararan gökle birlikte en parlak olacak olanı parladı. Uzak yıldızlardan ilki. Acaba Venüs müydü diye düşündüğüm kısa bir an oldu (sanırım değildi, neyse). Bu konuda paslanmışım. ''Keşkeli'' bir cümleydi ve sanki o yıldız, onu duydu gibi hissettim. İlk etapta değil, bu his, ikinci keşkeli cümlemin hemen ardından parlayan ikinci yıldızla birlikte içimde belirdi. Yok artık, diyemeyeceğim kadar uzun bir süre o iki keşke, bebek mavisi akşama dönen gökte, bir başlarına parladılar. Bundan olacak, o gün batımını kendime saklayasım geldi. Benim ve o iki ilk yıldızın olsun istedim. Bir günlüğüne bile olsa.

(Sözümü tuttum, bugün yeni bir gün.)

Sonra tek tek diğer yıldızlar belirdi. Gökyüzü kararırken, bu anın her bir adımına şahit olmanın verdiği hissi yeniden anımsamak bana iyi geldi. Araya uzun zaman girdiğinde özlenen her şeyin yarım hatırası gibi, bu hissi sevdim. Böyle hisler bana eskiden sevdiğim şeyleri anımsatıyor. 

(Hala sevdiğim şeyleri.)

Dün sabah, gün doğumunu kuşların sesiyle gördüm. Günün doğumunu ilk kez onların sesinden görmek insanın kalbine narin bir sızı bırakıyor sanki. Neden bilmiyorum, bu sızıyı bir anlığına duymayı seviyorum. Bana kalbimin yerini gösteriyor. Bazen onların sesinin çağrısına uyuyorum, bazen uymuyorum. Dün sabah, sabah yıldızı kaybolmadan onu yakaladım. O benim en yeni eski dostlarımdan birisi. Hayatımın en ne yapacağımı bilmediğim üzgün gecelerine o doğmuştu. Güneşten bile önce, o. Bundan olacak, bu yıldız bana hep o narin sızıyı anımsatıyor. Sanki çok görmek istediğim bir şeyi aniden karşımda bulmuşum gibi bir his. O yıldıza asla bir yıldız mektubu yazmazdım. Çünkü o, bence, mektuba ihtiyaç duymadan bile anlar. 

Sabahlar, günün doğumları, tektir. Ancak bu tekliği gösterdiğin kişiyle paylaşabilirsin belki. Önceden, bu cümlelerle olmasa bile böyle hissederdim. Tekliği paylaşmak, ancak bir günün doğumuyla özelleşebilir gibi. Çünkü günün doğumlarıyla hep, gelecek umutlarımı paylaşmıştım. Safça ama kararlı bir yerden. Bunu anımsamak beni çok üzdüğü için, unutmaya karar vermiştim ama başaramadım. O yıldızla dost olduğum an, hepsi geri geldi. Engelleyemeyeceğim bir şekilde. Dün sabah o yıldızı gördüğümde bu nedenle irkildim. 

(Birazdan kaybolacaksın ama ben yine de seni seviyorum tatlı yıldız.)

En sevdiğim şeylerden bir diğeri de, gün aydınlanırken tek tek kaybolan yıldızları izlemekti. Önce bir yıldız, sonra bir diğeri karanlıktan bebek mavisine dönen gökyüzünde kaybolurken, ay benim şahidimdi. Bulduğum yıldızların kayboluşunun şahidi.

Şimdilerde ikisi yer değiştirmiş gibi görünüyor. Gün doğumlarını paylaşmak, batımlarını kendime saklamak istiyorum.

(04.06.26)


Yıldızlarımda bizi görüyorum.


Her şey zamanında güzel. Bu sözü insanların söylediği şekilde olmasa da, kendi verdiğim anlam perspektifinde anlıyorum. Önceden, zamanı tutmak isterdim. Deneyimleri, insanları. En çok da o deneyimler ve insanlardaki beni.

O anları yeniden yaşama arzum olmasa da, o anlardaki beni tutmak isterdim. İlk kez kalbimin attığı andaki saf halimi mesela, o halimi çok uzun bir süre hiç bırakasım gelmemişti. Diğer yandan arkadaşlıklarım, hayır dostluklarım. Onlarla olan dünyanın en basit anları. Ah... Saatlerce konuşurduk. Ben, yine birileriyle saatlerce konuşurum tabi. Biliyor musun, her şey hakkında, kişiselden evrensele bilgim ve ilgim dahilindeki her şey hakkında saatlerce konuşabilirim (ve konuşurum). Allah bana bir çene vermiş, neyse. :)

Babamla bile son buzlarımız bu nedenle eridi. Gündemden, inanmayacaksın belki veya belki de inanırsın, felsefi ve psikolojik pek çok şeyden, toplumsal konulardan konuşmak istedim. Babam iyi bir dinleyici. İlginçtir hayatımda beni hep iyi dinleyiciler bulmuştur. Zaten başka özelliklere sahip insanlar benim çenemi çek- ah hayır, bence konuşmalarım ilginç, çünkü bana aitler.

Belki de anları tutma kaygım da bundan ileri geliyordu. Özgün oldukları için. Şimdiki bakış açısı değişikliğimin ve aslında buna bağlı olarak en çok da bu duruma karşı geliştirdiğim his değişikliğimin sebebi de bu olmalı: Geçmişteki her an, kendi şimdisini zaten yaşıyor.

Hadi bir dene, sevgili okurum, geçmişteki bir an'ına git. Direkt anı demiyorum ama bak, an diyorum. Sen anları mı anımsarsın, anıları mı? Ben bazen, çok alakasız anları toplaya toplaya anılarımı anımsıyorum. Tabi zamanla tüm bu anlar hızlandırılmış videolar gibi aklımda beliriyor ama yine de oradalar. Hatta bazen, karşımdaki kişinin mimiklerine kadar. Bunu anımsayan birisinin unutması zaten zordur biliyorsun. Belki de böyle düşündüğüm için zordu.

Oysa geçmişteki her an, kendi şimdisinde zaten var.

Gelecekteki her anın da olduğu gibi.

Sadece, gelecekteki anlar tam oluşmadı. Buna özel olarak ilgi duyuyorum diyemem. Ama yönümü o tarafa çevirdiğimi söyleyebilirim ve bunun kalbimi aydınlattığını.

Geçmişteki anlar artık kalbimi aydınlatmıyor. Bir şeyin kalbimizi eskisi kadar aydınlatmaması aslında her zaman kötü bir durum değildir bence. Uzak yıldızları düşün, küçüklerdir ve yakın yıldızlara göre fazla parlamıyor gibi gelirler. Ama yıldız uzak bile olsa, bir yıldızdır yani alev topudur ve karanlıkta parlar. 

Yıldızımda, yıldızlarımda, artık benden bağımsız olan diğer şeyi veya şeyleri değil de, bizi görüyorum. Yıldızlarımızda sadece deneyimlediklerimizi görürsek, üçüncü bir göze dönüşürüz, bir bilince. Oysa o deneyimlerdeki beni veya seni veya onu değil, tek tek değil, ''biz'' olgusunu görürsek, işte o zaman o yıldız ve yıldızlar bizi de kapsar ve evet, karanlıkta kalmayız.

İnsan, bir yıldızın içinde yaşamalı. Veya belki de zaten öyledir. Belki de kalbimizde parlayan ışıklar kadar parlak bir yıldızız. Bunu anladığımız kadar.

(23.05.26)


Güzel bir gülümseme.


Gözyaşı ne ilginç bir madde. İnsanın bedenindeki su tüm yüzüne dağılıyor. Gözlerinden çıkıyor önce, dünyayı gördüğün yerden. Sonra yüzüne yayılıyor, insanların seni gördüğü yere.

Neden ağlıyorum bilmiyorum. Önceden ağlamamın sebepleri vardı. Bunu düşünmüştüm. Hatta bunu şimdi bile düşündüm. Ama sonra, asıl şimdiki ağlamamın ve aslında gittikçe seyrekleşen (nihayet) ağlamalarımın anlamlılaştığını keşfettim. Sanki gözlerimden akan sular arınmış gibiydi. Sindirilmiş kabullerin yaşları, sanırım bu kıymetli bir şey.

Buna ne denmeli bilmiyorum. Bir şeye üzülmek, bir şeye kızmak gibi değil. Olan olmayan veya geçen geçmeyen şeylerin yasını tutmak da tam olarak değil. Belki de sadece anlamak. Kendini sıkmadan ağlamak ve yalnızken ağlamayı kabullenmek. 

Sana çok komik bir şey itiraf edebilir miyim? Ağlarkenki en büyük dileğim, hep, yanımda birinin olmasıydı. Alelade birinin değil. Bazısı hani tanımadığı kişiye yakınır ağlar falan, öyle değil. Anlayan birinin yanında ağlamak, bu benim dileğimdi. Ne saçma sapan dileklerim vardı benim ah! :) Ama öyleydi. İçimden bunu geçirirdim. Kendimi sıkardım, kollarımı kendime dolamamak için kendimi nasıl sıkardım. Sonra kabullenirdim ve kendime sarılıp ağlar ağlardım. İçli içli. Biri görse neden ağlıyorsun dese, daha çok ağlayacak biri gibi ağlardım.

Ağlama nedenim zamanla aklımdan çıkardı da, kendime sarılmak ağır gelirdi. Bunu hem ben yaşamışım gibi, hem sanki bir başkası yaşamış da sana anlatıyormuşum gibi ne garip. Bir ara başkası yaşamış gibi geliyordu. Sanırım benim inkar evremdi. Başka biri o kadar ağladı üzüldü ve yalnız hissetti; ben değil. Bunun gibi bir koruma kalkanı.

Boş.

Çok değil birkaç ay evvel ilk kez kendime sarılma bariyerimi doğallıkla aşmıştım. Bir dolunay yazımda sana anlattım aslında. Neden anlattım, ağlayan beni gör diye sanırım. 

Neden anlatıyorum, ağlayan beni gördüğümü göreyim diye; sanırım.

Şimdi, son yazılarımdan birini okurken gözlerim doldu. İnsan kendi yazısına da ağlamaz ki yaaa, amannn :). Zaten yazıma ağlamadım, yazımı okurken gözlerimin dolmasına ağladım.

Kendine sarılmaktan nefret eden ve buna çok üzülen benin sahip olamayacaklarına da bazen ağlardım. Bu yazıyı ona adayabilirim belki de. Çünkü onun için, o noktadaki ben için, çok geç. Çünkü ben o değilim. Yalnız ağlamayı da, ağlamamayı da, ağlamaya direnmeyi de, ağlamayı kabullenmeyi de, ağladığımı gizlemeyi de, ağladığımı göstermeyi de; yalnız öğrendim.

Sana çok tuhaf bir özelliğimi daha söyleyim. Yaşamının neredeyse üçte ikisi (öncesi zihnimde net değil :) ağlamakla geçmiş bir kızın bu hayatta en sevdiği ve bence diğerlerine de izin verirlerse keşfettirmeye dair özel yeteneği olan şey (bence :)... gülümseme. Çok komik değil mi? Ben komik biriyim aslında, doğal komik. Hayır ağlayan palyaço gibi değil, daha çok... Bilmiyorum ben nemrut da biriyim ahahahah. 

Bildiğim en net şey, belki de çok ağlamanın bana kazandırdığı beceridir bu, gerçek bir gülümsemeyi gözünden tanıdığım ve hep en çok buna hayranlık duyduğumdur.

(25.05.26)


Popüler Yayınlar