Kalbimizdeki Odacıklar.

 

Üniversiteler açılıyor. Kendi üniversite yıllarım malesef çok geride kaldılar ve sanıyorum ki benim için bile artık ''zaman değişti.'' Bu komik gerçekten. Bu kadar geride kalması ve her şeyin değişmesi, komik. 

Tuhaf bulmuyorum. Sadece komik buluyorum. Kız kardeşimin büyümesini de tuhaf bulmuyorum. Sadece, onun üniversite çağında olduğunu bilmekle birlikte, onu hep küçük kız kardeşim olarak görüyorum ve hep öyle olacak gibi hissediyorum.

Bazen anlaşamadığımızda bile, onun kalbimde bir odacığa yerleşmiş sayılı kişilerden biri olduğunu ve bunun kalıcı olduğunu görüyorum. O oda ona ait, kira bile değil; onun. 

Bunu insanlara kolay kolay yapmam. Yapmam gereken yakınlıkta olduklarıma bile. Ben seçerim çünkü. İnsanlarla ilişkilerimi, seçerim. Bazen çok üzüldüğümde yanıldığımı düşündüğüm zamanlar yaşamışımdır. Yine de, o odacıklardan birine yerleşmek kolay değildir bilirim. Karşı taraf çoğu durumda bilmez, söylesem göstersem bile muhtemelen anlamaz. Anlaması gerekir mi o da meçhul. Sonuçta herkes seçme hakkına sahiptir. Böyle böyle kızmamayı öğrendim.

Bazen o odacıklardaki insanlar taşınırlar. Bu, kalbimi kıran durum değil. Benim kalbimi hep, anlamamaları kırdı. Belki de bu konuda fazla hassas olduğumdan. Evet, bu, hassas olduğum sayılı konulardan biridir. Odacıklarım. Benim kalbimin sayılı odacıkları... Bu konuda hassasım.

Sanıyorum ki ben, kimsenin bir odacığına yerleşemedim. İnanır mısın bu beni hiçbir zaman üzmedi. Canımı bile sıkmadı. Bazen, bana rezerve edilmiş bir kalp odacığına başka biri son dakika yerleşti. Buna bile oflamamışımdır, bu da benim kerizliğim çok pardon. Yine de hep canımı yakan bir şey vardı, hiç olmama ihtimali. Olmamış olması değil, olmayacak olmasının olasılığı kalbimi tuzla buz ederdi.

Bunu aşmaya başladığımı görüyorum. En azından eskisi kadar dramaya çevirmediğimi. Üstüne üç beş sezon pembe dizi çekebileceğim bir drama çıkarabilirim bu fikirden; ancak yapmıyorum. Artık yapmıyorum. Hayat, dramalar için fazla sınırsız. 

Düşünsene, kocaman karanlık bir evrende havada asılı duran masmavi bir gezegende yaşıyorsun. Bu bizim acizliğimizi veya küçüklüğümüzü değil, her şeyin mümkün olabileceğinin ihtimalini bize göstermeli diye düşünüyorum. Sence buna ''umut'' mu denir?

Ben bildik anlamdaki umuda inanmam. Katı bir yerden söylemiyorum. İçinde hayal kırıklığı bile taşımayan bir yerden nihayet söyleyebiliyorum. Ben, bana inanırım ve bu hayata. Ben en çok ve hep, hayata inanmışımdır. Kolayca küsebilen bir kız için bu gerçekten tuhaf bir özellik diyebilirim.

Hayatın bir dili var, sence de öyle değil mi? Ben en çok bu dili yazmayı sevdiğimi görüyorum. Hayatın dilini... Onu her insanın okuyabilme potansiyeli var. Ancak her insan bu lisanı aynı ölçüde anlayamayabilir ve pek azı onu konuşabilir.

Ben hep, bu lisanı konuşmak istemişimdir. Birileriyle, birisiyle...

Kız kardeşim yakında evden gidecek. Bu içimde hüzne benzer bir his oluşturuyor. Aslında çok uzağa gitmiyor, ara ara geri döner. Yine de... Yaz tatilinde onun varlığına alışmıştım. 

Keşke ben de çok uzaklara gidebilseydim, böyle düşünürdüm. Kız kardeşime imrenmeden bunu düşünmüştüm yanlış olmasın. Okulumu başka bir şehirde okusaydım, hayatımın bammmmbaşka olacağına eminim. Evet eminim. Keşke bu mümkün olsaydı. Yine de keşke demek için hayat fazla ilerledi ve ben, bunun arkasına sığınamayacak bir kızım.

Yine de keşke... biri de beni özleseydi bu hayatta diye düşünüyorum. Bir odacığa yerleşmek çok uç boyut olsa da (!), özlenmek fikri bile güzel olurdu. Oysa ben, özlenmeyi hak etmeyen biri olmadığımı bilsem de (çünkü aksi için bir sebep göremiyorum), hiç özlenmedim. Bu gerçekleştiyse bile, bana gösterilmedi. Göremediğim bir şeyi ise bilemem. Belki de yok olduğu içindir. 

Yine de bu fikre tutunmuyorum. Sadece kısa bir nefes anı gibi bir anda, keşke, diyorum. Keşke, biri de beni özlemiş olsaydı... Bunu isterdim.



Neyi düşüneceğimizi seçebiliriz.

 

Bir kitabı kapattığımızda o kitabın etkisi her durumda sürmeyebilir. Ancak bir kitap hakkında düşüncelerimizi kaydettiğimizde kendi düşüncelerimizin etkisi canlı kalır. Eski yorum yazılarımı okurken bunu yaşarım. Bazen istatistiklerde öne çıkıyorsa eski yazılarıma ve kitap yorumlarıma göz atarım. Bugün ilgimi çeken bu yılın bahar aylarında okuduğum bir kitap olan Frank Herbert'ın Dune isimli kitabına yazdığım şu yorum yazımdı (tıklayabilirsiniz). 

Bu kitap toplumsal bir eleştiriyi dinsel-sosyal boyutu merkeze alarak ifade eden bir kurguya sahip olsa da, alt metninde özellikle de Bene Gesserit yönetiminde gördüğümüz düşünceleri biçimlendirme konusu benim fazlasıyla ilgimi çekiyor. Kitap yorumumda seçtiğim alıntılar da bu bakımdan beni üstünde düşünmeye itti.

Beyin pek çok veriyi gerek bilinçli gerek bilinçsiz düzeyde hızlı bir sistemle analiz edebilir. Bu bakımdan aldığımız kararlar ve eğilimlerimiz çoğu durumda bilinç altımızın devasa buzul altı yüzeyinden gelmektedir. Ancak insan, beynine hükmedebilir. Bu, pratik isteyen ve yer yer kafa karıştırıcı ve acı verici bir süreç olsa da, başarılabilir.

Günlük hayatta somut problemler ile hareket ettiğimizde rahatlamamızın sebebi de budur. Odağımızı elle tutabildiğimiz, gözle görebildiğimiz, diğer bir ifadeyle beş duyu organımızla algılayabildiğimiz durumlar üzerinde yoğunlaştırırız. Söz konusu durum veya eylem ağır bir işi gerektirdiğinde bile, bedensel bir odaklanma sürecini yaşadığımızdan, ötesini berisini irdelemeyiz. Bu nedenledir ki zihnimizdeki fikirleri dağıtmak için eyleme geçmemiz önerilir.

Eylemi düşünme boyutu ise, duruma üst perdeden bakmaktır. Geniş bir açıyla eylemi yapmanın tüm aşamalarını aklımızda kurgularız. Bu, üçüncü boyut algımızın üstüne çıkmaktır. Çünkü düşünme eylemini gerçekleştirirken düş gücümüz zamandan ve mekandan muaftır.

Sporcular gibi eylemlerinin pratik gerektirdiği grupların müsabakalara çıkmadan önce beyinlerinde bir çeşit simülasyon oluşturdukları ifade ediliyor. Gerçekten böyle midir yoksa kulaktan dolma bir haber midir emin değilim; ancak bana çok da imkansız gelmiyor. Bu noktada fazla düşünmeyi kastetmemekle birlikte, gerçekten de bir eylemi yapmadan önce onu zihnimizde simüle etmek bize plan oluşturabiliyor.

Günümüzde popüler kültüre indirgenmiş olan ''manifest'' eylemi de temelde bunu merkeze alıyor. Beynimizde simülasyon yapıyoruz, böylece bilinçaltımızı söz konusu duruma hazırlıyoruz. Bizi bu hayatta çoğunlukla (ki her durumda bile olabilir) bilinçaltımız harekete geçiriyor. Aslında hareket eden bir ''evren'' yok; hareket eden biziz. Sadece karar vermemiz gerekiyor. Neyi istediğimize karar vermemiz gerekiyor.

İnsan çoğu durumda dışsal bir sebep bekliyor. Bu durumda ''evrene soru sormak'' da etkili bir yol. Geçtiğimiz günlerde bunun pratiğini fark etmeden yaptığımı gördüm. Aldığım tüm yanıtlar yazılarım yoluyla geldi. Yazmak benim için -en azından blog yazmak diyelim- bilinçaltımda yer alan ve artık bilinç düzeyime çıkmak isteyen tortuları görme yolum diyebilirim. Bundan çekinmiyorum; çünkü bilinçaltındaki bir düşünce, bilinç düzeyine çıktığında artık üstümüzdeki hakimiyetini yitirir.

Benim sorum, ''ışıktı.'' Işık nerede diye sordum ve gelen yanıt yine benden çıkan durumlar oldu. Bu noktada ''yine mi ben yapacağım offff tek mi yapacağım ama ama ama'' olmuştum kabul ediyorum. Ben az bile ''isyan'' eden biriyim bence de neyse. Çünkü kısa sürede anladım. Dışarıdan da '''ışıklar'' gelebilir. Aldığım yanıtlar zaten var olma potansiyeli taşıyan ''ışıklardı.'' Ancak onların benim ışıklarım olması için bu denklemde benim de yer almam, elimi taşın altına koymam gerekiyor. Bu noktada korkularımız ve eski kabullerimizin yarattığı durumlar bize ''engel'' oluşturmak isteyebilir. Ancak bu da bizim başka kabullerimizin bir ürünü. İnsan kabullerini yönetebilir, değiştirebilir.

Eski benliğim dediğim ''şey'', eski mağdur kimliğimdi. Her kısıtlandığında, köşeye sıkıştığında açığa çıkan, ellerini yüzüne kapatıp sızlanan kimliğim. Ona uzun yıllar acıdım, üzüldüm ve nihayet kızdım. Ona çok öfkelendim, onu yok etmek istedim, onu değiştirmek istedim. Hiçbiri çözüm olmadı. Tek çözüm entegrasyondu; bütünleşmek. Bu da anlamakla sağlanır. İnsan kendini anlamazsa ne bir başkasını anlar, ne dünyayı, ne de ''evreni'' (ahahhahaha).

Bu yazıyı neden yazdığımı bilmiyorum. Aslında aklımdan geçen fikirler, yine düşünmenin farklı bir boyut algısını açtığı üzerine olmakla birlikte, çok daha farklılardı. Ancak bilgisayarımın başına oturasıya kadar hepsi birbirine karıştı. Onları toparlamaya çalışmayacağım; çünkü zaten temelde anlatmak istediğim fikrin özü bu. Düşünceler yayılma eğilimindedir. Bu bakımdan biz, neyi düşüneceğimizi seçebiliriz.

Neyi yaşayacağımızı da...


Not: Bunlar herhangi bir tavsiye niteliği tabi ki taşımıyor, sadece kendi hayatıma dair fikirlerimden ulaştığım sonuçları ifade ettim.


Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırmak, Joe Dispenza.


Özgürlük, keşfetmek ve var etmek.

 

En çok da pek bir şey açıklamayan yazılarımı seviyorum. Pek bir şey açıklamayan ve o anı anlatan yazılarımı. Bir anımı veya düşüncemi açıklarken bile çok çetrefilli anlatımlara girmişsem, bunu sevmiyorum. Bunu yaptığımda bile orta yerde olmadık şeyler söylemeli, gülmeli, nefes almalıyım. Yoksa o yazıyı yazan ben okuru konumuna düştüğüm andan itibaren ondan sıkılıyorum.

Yazarken öyle gelmiyor. Yazarken hırsla yazıyorum belki de. Telaşla. Anlatmak uğraşıyla yazıyorum. Peki keyif alıyor muyum; bir ölçüde olmalı. Yazmak bana hep keyif verir. Yine de hep bir anlatma derdi, anlaşılma derdi. Okurum olan seni kollarından tutuyorum ve benim anlattığım şeyi anladığından emin olana kadar... O kadar çok açıklıyorum, o kadar gerilere yayılıyorum ki, ben bile neyi anlatmak istediğimi şaşırıyorum. Anlattığım durumu her açısıyla gereksizce tanımlama kaygısına düşüyorum belki ama aslında istediğim bu muydu en sonunda unutmuş oluyorum.

Az evvel pencereyi kapattım. Sonra sıcak geldi açtım. Biraz esiyor gibiydi ve sesleri duymak istemediğimden yine kapattım. Sonra şimdi de nefes alamıyorum diyerek... ahahahahha. Bak yine açıkladım mı sanki? Açıkladım ama bunu yaşadım. Kapattım açtım, yetmedi bir daha kapattım açtım. Sonuçta akşam seslerini ve yağmur havasını içeriye taşıyan açık halinde karar kıldım.

Okumaya başladığım ama internette okuduğum bir yorum nedeniyle yarım bıraktığım kurgusal bir kitapta cadıların tamamen kapalı ortamda bulunamayacakları, iç mekandayken bile mutlaka bir pencereyi açık bıraktıkları yazıyordu. Ben de öyleyim, nefes alamıyorum.

İki gün önce sizlere gökyüzünü anlatmak isteği duymuştum. Öyle güzel bir gökyüzüydü ki, adeta ruhum açılmıştı. Uzun zamandır gözlerimin böyle en içten parladığına tanık olmamıştım. O an tüm kanımın akışı hızlandı, bunu hissettim. Kendimi, ne güzel bir gökyüzü, derken buldum. Hemen fotoğrafını çektim, sonra beğenmedim. Yazı yazmak istedim ama sonra en içimde o gökyüzünü görme anını saklamak istedim. 

Paylaşmak, diye düşündüm. Sadece bunun üzerine düşündüm. Gökyüzü bana hep paylaşmak kavramını çağrıştırıyor. Çünkü ben belki de en çok gökyüzümü paylaşmaktan özel bir keyif alırım. Güzel şeyleri göstermeye karşı zaafım vardı. Bunu uzun yıllar seçtiğim kişilere uyguladım. Onlar da bana güzel buldukları şeyleri gösterdiler. Bu, karşılıklı bir paylaşımdı.

Bazen sadece ayaklarıma bakarken beni dalgınlığımdan arkadaşlarımın dürtüklemesi uyandırırdı. Bahar dalları. İlginçtir, bahar dallarını bana hep başkaları göstermiştir. Bense insanlara genelde gökyüzünü, ağaçları ve kuşları gösterdiğimi hatırlıyorum. Kuşların yerde zıplayışları beni hep güldürür. Belki de birlikte gülelim diye kuşları gösterirdim. Peki gökyüzünü niye böyle çok paylaşmak isterdim bilemiyorum.

Devasa bir bulut arşivim var. Daha da profesyonelce büyütmeyi planlıyorum. Bu benim hayalim ;), biliyorsun, pek çok farklı yerdeki (tercihen farklı ve güzel ülkelerdeki) gökyüzünün fotoğraflarından oluşan bir koleksiyon yapmak istiyorum. Bunu gerçekten istiyorum. Benim eski hayalim zaten buydu. Gezmek ve fotoğraf çekmek. Bunu gerçekten istemiştim. Farklı kültürleri tanımayı, oradaki insanlarla tanışmayı ve belki portre fotoğrafçılığı yapmayı. Birkaç fotoğrafçı ilhamımdı. 

Sonra söndüm. Bu, bana bugün bile uçuk bir hayal gibi gelmese de... ben söndüm. Hava anlamında mı söndüm, alev anlamında mı bilmiyorum. Sence hangisi?

Hikayeler uydurmayı istemiştim. Pek çok hikaye. Araştırmalar yapmayı da istemiştim. Bu benim çocukluk hayalimdi. Ben keşfetmek istemiştim. Çocukların hayallerini keşfedişlerindeki anları keşfetmek.

Sonra söndüm. Beni en çok üzen de bu. Çünkü bu ''hayallerin'' hepsi çok parlaktı. Ama var olamadılar, ne yazık. Var olabilirler ama benim içimi kırdılar, en içimi. Keşke böyle olmasaydı.

Neden böyle yaptılar acaba? Neden hep aynı şey oldu? Keşke olmasaydı. Çünkü bu gerçekten içimdeki en önemli şeyi çekti aldı: İnanç, umut, hayal kurabilme yetisi...

İnsanlar genelde mezun olmaya bakar, bense keşfetmeye bakmak istedim. İnsanlar genelde para kazanmaya bakar; şey tamam ben de bakarım! ama ben yine keşfetmeye bakmak istedim. İnsanlar genelde dışarıya kendilerini iyi pazarlamak, öhömmm, göstermek ister. Ben, iyi hissetmek istedim ve yeteneklerimi kullanabilmek; gelişmek istedim, göstermekten öte en başta ''olmak'' istedim. İçimdeki parıltıyı dışarıda var edebilme özgürlüğümü kullanabilmek, bunun için diğerlerinden daha fazla savaşmak zorunda kalmamak. Ama hep hep hep aynı şey! 

Bunun arkasına saklanamam. Dünya malesef böyle insanlardan, durumlardan ve kabullerden oluşuyor ama ben bunu... Bununla savaşamam. Savaşma planım yok. Ben sadece, hayallerimi yaşamak istiyorum. Tüm benliğim öyle parlak ki, yeniden yanmak için çığlıklar atıyor. Ona kulağımı tıkayamıyorum.

Özgürlük, keşfetmek ve var etmek. Benim en değer verdiğim kombinasyonlardan biridir. Bu, benim hayat ilkemdir. Hatta benliğimin kodunu bunların oluşturduğuna eminim. Tüm hayatım bunların eksikliğine sızlanmakla geçti. Bunları savunmak, bunları aramak, bunlar nedeniyle baskılanmak... Korkunç-tu.

Oysa ben hayatta en değer verdiğim ilkelerin üzerine sırf korkuyorum diye kapıyı çarpamam. Bunu yapamam. Yoksa nefes alamam. Boğulurum. Boğulurum...

Bir gün artık kendimle uygun olan ortamda ve uygun bağlamda olmayı dilerim. İnsan isterse kolayca dilek bulabilir değil mi? İşte ben de dileklerim yok kem küm diye sızlanıyorum ahahahhahaha. 

Kem küm. Bazen bunu yapmayı istiyorum. Keşke hayatımda geçmişte bunu yapabileceğim daha fazla fırsatım olsaydı. O zaman böyle boğulmazdım.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


tost makinesiyle çekilmiş bir fotoğraf,
yine de şekilli şukullu itiraf et.


Cırcır böceği olduğunu anımsayan cırcır böceğinin öyküsü.


Ağustos böceklerinin sesini dinlemek beni rahatlatıyor. 

Ağustos böceklerinin sesini dinlemek beni rahatlatıyor. Sanki, tanıdık birini duymuşum gibi bir his veriyor. Annemlerin bir akrabası vardı. Ben küçükken benimle uğraşmayı pek severdi. Sanırım ben de onun benimle uğraşmasını severdim. Bir çocuk için varoluşunun büyükler tarafından fark edilmesi büyük bir şeydir. Bu da böyle bir şeydi işte; sanırım en çok da fark edilmek ve orada İlkay olarak bulunduğum fikri beni mutlu ederdi. Kendim olarak var olma fikri. Bana bunu hissettiren o kişiyi, çocukluk hatıralarımın ötesine geçmese de, bugün de sevgiyle anımsıyorum. Bana ''cırcır böceği'' diyen kişi oydu.

Yine çocukken çok konuşurdum. Bunu hatırlıyorum. Konuşmaya başladığımda gerçekten susmazdım. Muhtemelen hemen hemen her çocuk gibi. Bir çocuk için dünya, sanırım, keşfedilecek koca bir evrendir. Tıpkı çocukken okuduğumuz ve etkilendiğimiz macera romanlarındaki gizemli adalar, uzaya yolculuklar, bilinmeyen diyarlara seyahatler; gibi olsa gerek. Yine sanırım, büyüdükçe bu özelliğimizi kaybettiğimize inanıyoruz. İnandığımız şeyler değişiyor. Keşfedilecek şeyler yerine, keşfetmemeye inanmayı seçiyoruz. Buna çeşitli adlar bile veriyoruz; umutsuzluk, yalnızlık, kaybolmuşluk... neyse ne, ben psikolog değilim, orasını bilemem ama şunu biliyorum ki, ben bazen çok yoğun bir şekilde bu hisleri hissediyorum.

Belki de büyüdükçe, buradayım, demenin farklı yollarını buluyoruz. Bunun için tüm eski sıfatlarımızı, yerini sadece bizim bildiğimiz yerlere saklıyoruz. Bak mesela, ben içimdeki bazı şeyleri nereye sakladığımı buldum ve yine unutmayayım diye sır taşıyıcım olarak seni seçtim. Ama şşş, bak aramızda, sana çok güveniyorum. Ağustos böcekleri. Yaza dair sevdiğim üç şeyden biri. Yani... sır sakladığım şeylerden biri.

Sen de içindeki bir şeyleri bir yerlere saklamış mısın, aklına geliyor mu?

(12.07.24)


O akrabamızı hatırlıyorum. Vefatı benim için gerçekten ani olmuştu ve çok üzülmüştüm. Onunla ilgili olan çocukluk anılarım sınırlı olmakla birlikte hepsi çok parlaktır. Çocukken benimle sohbet etmeye ve beni sinirlendirmeye bayılırdı. İlginçtir, bazı orta yaş üstü kişiler benimle sohbet ederken beni sinir etmeyi ve tepkilerimi gülerek izlemeyi gerçekten severlerdi. O hallerim tatlı görünüyor olmalı; bugün hatırlarken ben de gülümsüyorum.

Bir şeyin yanlış olduğunu düşündüğümde hemen çıkışırdım; ''ama bak işte doğrusu bu!'' Bana ''cırcır böceği'' diyen amca bana kelime oyunları yapar tepkimi ölçerdi. Beni ben oradaysam mutlaka dinlerdi - sonunda herkes bana gülecek olsa bile. Bu o zamanlar da hoşuma giderdi. Yalandan sinir olmuş gibi yapsam bile, hoşuma giderdi ve bence en çok da hoşuma gittiği dışarıdan anlaşıldığı için durum komik bir hal alırdı.

Cırcır böceklerinin yeri benim için o günlerden beri ayrı olmuştur. Bu sevimli takılmacayla bana çok konuştuğum ve sorular sorduğum için ''cırcır böceği'' diyen o amca bile bu ismin bende bu kadar derinden anlam bulacağını bilemezdi. Eski Türklerde ve Kızılderililerde belli bir yaşa gelen çocuğa gösterdiği davranışlar sonrasında mizacına ve davranışlarına uygun isimler verilmesi gibi, bu isim benim göbek adım oldu: Cırcır böceği.

Yukarıdaki yazıyı yazarken sanıyorum ki yaz gecelerinin uyuşuk romantizmine kapılmıştım ve bu romantizmin gevelemelerini benimle paylaşacak bir arkadaş arıyordum. Oysa yazdıklarım çoğu zaman geçmişimden geleceğime iz bırakır. Bir çeşit pusula gibi, mesajlar. Cırcır böcekleri gerçekten de benim sır taşıyıcım. Bu yazıyı yazarken sakladığım sır bu değildi, biliyorum. Ama en azından bugün -ve tüm zamanlarda- cırcır böceklerinin benim için sakladıkları asıl sır, kendileri. Onlara bakınca, biraz uyduruk ama, ışığımın izlerini görüyorum. Işığımı değil, yine de izler. 

Cırcır böcekleri bana, benim de bu lakaba\ belki mahlasa sahip olduğumu hatırlatıyorlar. Ben de bir cırcır böceğiyim. Birkaç gün önce bu konu hakkında aşağıda yer vereceğim yazıyı yazmıştım. Ah... gerçekten şu yakınmalarım en büyük toksik özelliğim olabilir. Cırcır böceği olmayı özlediğini anlatan bir cırcır böceği söyleyin... İşte o benim!

Bahsettiğim son cırcır böceği yazım şuydu:


Cırcır Böceği.

Yazmak bana iyi geliyor, kendimi genişletiyor. Bakış açımı genişletiyor diyecektim ama o ne ki... Tamam tamam, onun ne olduğunu elbette biliyorum. Bakış açısının genişlemesi daha farklı bir şey. Bunun için kendinin genişlemesine gerek yok. Kendinin göremediğin noktaları gidebildiği yere kadar gider ve işte artık daha uzak noktaları da görebilirsin. Kendinin genişlemesi ise... Bu daha farklıdır. 

Yol bitmiştir. Kendindeki yol, bitmiştir ya da öyle bir şeydir. Bitmiştir yazsam, ukala olur muyum? Olmayım diye ''veya öyle bir şeydir'' diyorum. Veya öyle bir şeydir... Ama sen aslında anlıyorsun, ben aslında, ''öyledir'' demek istiyorum. Öyle bir şeydir, değil. Dediğim şey bu değil - yine de ''ukala'' görünmeyim istiyorum.

Kendimdeki yol bittiği için sağa sola bakınıyorum. Ben neredeyim, diye mi? Hayır, ışınlanmak için. Böylece genişleyebilirim. Ben neredeyim deseydim, bakış açımı genişletmeye çabalardım. Aynı dar alanımda oturur ve uzakları gözlerdim. Oysa ben, beni genişletmeye ihtiyaç duyuyorum. Yoksa nefes alamam. Alamam.

İçime bir derin nefes çeksem, belki şu an bile nefes alamam. Nefesimi tutmuyorum. Buna karşın azar azar kullanıyorum. Tüm oksijeni, benim payıma düşen oksijeni. Payımı genişletmem gerekli. Beni genişletmem gerekli. Bu da ancak; ışınlanmakla olur.

Yazmak oksijen yetersizliğimin uyarısını veriyor ve bu beni genişletiyor. Birlikte bakıyoruz bu uyarıya, buna panik oluyorum. Bir uyarıya değil de, o uyarıya birlikte bakmamıza panik oluyorum. Oysa bakmalıyım, bakmalıyız. Belki de insan bir tanığa ihtiyaç duyandır. Kendi başına genişleyebilir misin: bu ne kadar mümkündür?

Bunu biliyorum. Bilmem mi hiç, ben bilmem mi... Kendi başına çok da genişleyemezsin. Uyarı alarmının çalışıyla paniklemelisin. Yoksa, kendi başına genişleyemezsin üzgünüm.

Lise arkadaşımın düğünü olmuş. Bu biraz tuhaf hissettirdi. Onunla 11. sınıfta tanışmıştık. Ben yan sınıfa geçmek istiyordum ancak o sıralar herkes bir sınıfa geçmek istediğinden müdür yardımcısı beni başından savmıştı. Oysa yan sınıf sanırım daha kötüydü, emin değilim. Ne açıdan kötü bu konuda da emin değilim. Sanırım ergenlik. Bu açıdan kötü olabilir evet.

Çok nahif bir kızdı. Lisemizin bahçesini hatırlıyorum. Bana o yıllarda öyle gelmezdi ama geniş güzel bir bahçesi varmış; şimdi anılarımın solgun ışığından bunu görebiliyorum ne tuhaf. Benim anılarım hep bir ağacın altındaki banklarda millete bir şeyler anlatmamla başlıyor ahahahahhah, komik gerçekten. Acaba o arkadaşım beni nasıl hatırlıyordur? Ben onunla kendimi gördüğümde gevezeliğimi hatırlıyorum mesela. :)

Sanırım bana nazar değdi. Ne zaman eğlendiğim bir gün yeni fotoğraf paylaşsam cildim gözle görülür şekilde bozulur. Artık bunu bilimsel bir nedene ahahahhahahah, tamam tamam, nazara bağlıyorum (şşşş).

Geveze olmak istiyorum ben. Ben böyle genişleyebilirim. En son ne zaman geveze olabildim emin değilim. Ama ben geveze olmazsam mutlu bir hayatım olmaz, sana söyleyeyim. Benim gevezeliğim taaaa çocukluğumun kayıp günlerinde tescillenmişti: Cırcır böceği. Ben böyle genişlerim (şşşş).

Cırcır böceği olmayı özledim.

CIRCIR BÖCEĞİ OLMAYI ÖZLEDİM.

Çok özledim... Hayatta bir tek bunu özledim.

(19.09.26)


Aslında geçmiş yıllarıma ve anlarıma dair bir özlem taşımıyorum. Çok yakın bir geçmişe kadar bile sallantılı bile olsa geçmişin nostaljisine sığınma yoluyla uyuşukluğu deneyimlemekten haz alırdım. Bu uyuşukluğa kaçmak bana güvenli gelirdi. Çoğu kişi böyle değil midir, evet böyledir; pek azımız bugününden olaylara bakabilir. Ben o azınlıktan olmaya başladığımı hissediyorum. Bu da ilk etapta kalbimi kıracak gibi gelmişti. Çünkü bu, bırakmayı gerektirir. Artık olmayan pek çok şeyi.

Bugünümüzde sandığımız pek çok his ve düşünce geçmişin yansıması ve çoğunlukla da boşluklarıdır. Beyin geçmişi yeniden yapılandırarak bu boşlukları tamamlamayı amaçlar belki de. Bize acı verdiği durumlarda bile, bu acının verdiği uyuşukluktan keyif alan bir parçamız vardır. Hatta bazen büyük bir parça. Çünkü bu acı, bize tembellik hakkı verir. Durma hakkı, aynı yerde oyalanma ve sızlanma hakkı. Belki en çok da, değişmeme hakkı. 

Oysa yaşam akıcı bir şey. Yaşamda her şey akar. Durduğumuzu sandığımız biz bile. Hareket, yaşamın doğasındandır. Buna karşı çıkmak -örneğin nostaljiye sığınmak- akıntıya karşı yüzmekten öteye gitmez. Bir çaba gibi görünür, oysa sadece yoruluyorsun o kadar. İnsanın kafasındaki yön, akıntının tersindeyse... Bilmiyorum, benim gideceğim yön akıntıyla bir.

Zaten artık hatırlamıyorum. İnsan büyüdükçe duyguları düşünce düzeyine yaklaşıyor. Bundan olacak çoğu kişi anılarını unutma eğilimindedir. Çünkü duygularını unuturlar. Nasıl hissetmiş olabileceklerini. Ben, unuttum diyemesem de, artık aynı hissetmediğimi ve bunun bende bir boşluk oluşturduğu illüzyonunu artık kabullendim. İllüzyonlarımızı kabullenmek büyük bir dirayet istese de, hayır sonu özgürlük demeyeceğim... Sonu, direnmeyi bırakmak.

Ne için direndiğimi hatırlamıyorum. Unuttuğum, anılarım, umutlarım veya duygularım değildi; unuttuğum, ne için direndiğimdi. Artık bir anlamı kalmaması ise beni üzmüştü. Sanki içinde çırpındığım nehir, boşluğa akıyor gibi hissetmiş ve dehşete düşmüştüm. Korkmuştum. Tek başına korktuğunu sanmadığında bile korku, insana yalnızlık verir. Herkes korkabilir, bunu bilirsin ama pek yardımcı olmaz. Çünkü sen sonuçta herkes değil, tek bir kişisin. Tek bir biricik kişi.

Ben hep biriyle sınırlı sayıda an geçirmiş olsam bile, bu anlar bana kendimi iyi ve aslında değerli hissettirdiyse o kişiyi hatırlama, üstüne iyi hatırlama eğilimli bir kızcağız olmuştum. Bunun çok haklı bir savunu olduğunu ifade ediyor, ''diğerlerinin'' pervasızlığına inanamıyordum. İşte benim ''en Neptünlü'' özelliğim de buydu. Hala bazı insanların pervasızlığının üstüne düşünsem bile benlik bulmam, orası ayrı. Öte yandan, artık ben de herkesi, her olayı, her hissi ve düşünceyi, her her her... Heri... Kocaman tüm HER'leri tutmayı bıraktım. 

Fark ettim ki, çok yorulmuşum. Bir amacım elbet varken yorulmuş olsam da... çok yorulmuşum. Birine değer vermiş olmak, birinden değer görmüş olmak, birine değer vermek... Değer, bu değil. Çünkü başka tutan da zaten yok ahahhahahah, tamam. Nedeni tabi ki bu değil ama benzer bir yerden...

Özlediğim tabi ki bir kişi veya zaman dilimi değildi; bendim. O zamanlardaki ben değil, ben. Özüm. Oysa yukarıda da söyledim, o hep benimle. Bir cırcır böceği, cırcır böceği olmayı özlemez. Bu, komik olurdu.


Cırcır böceğine dönüşen yaz yıldızımı dinliyorum. 

Sanırım bu blog hep yaz mevsimini yaşıyor. Ben de kah bir harfin, kah öbür harfin kıvrımına uzanmış cırcır böceği mi oluyorum? Ah, bu çok muhtemel geldi şimdi. Belki de, bloğum da yazın doğduğu içindir. Doğduğumuz mevsimi yansıtır mıyız? O halde ben... İzmir kışıyım! 

Bu, çok bunaltıcı bir gece. Nefes almanın bile insanı yorduğu, durgun, çok durgun ve bu nedenle de bunaltıcı bir gece. Bulutlar bile bundan nasibini almış gibi görünüyorlar. İnce bir beyazlık tabakası olarak yıldızların alınlarından yavaş yavaş süzülüyorlar. Bulutlu gündüzlere olan aşkımı yedi Neptün'e haykırsam da, gece bulutları için aynı şeyi hiç de düşünmüyorum. Oysa bu gece, tüm o bunaltıcılığın içindeki avare bulutları izlemeyi sevdim. Bu bana da sürpriz oldu. Birkaç gecedir yıldızları uzun uzun izlemek istiyordum, biliyorsun yıldızlar yazları daha da anlamlı kılarlar, ama bunu yapamamıştım. Şimdiyse bu gece nihayet uygun ortamda kaykılmışken, bulutların da tam karşımda kaykıldığını fark etmem görünüşte hoş değildi.

Yine de pes etmedim. Çünkü izlemek istiyordum, artık farklı bir şekilde gördüğüm yıldızları. Aynı ama farklı. Bu da ilginçti. Daha evvel, bir başka yıldızlı gecede, bir şeyi daha fark etmiştim: Yıldızları izlediğim zamanları. O zamanlarda düşündüklerimi. Çok şeker şeylerdi. Bu nedenle duygulandım. Uzun zamandır yıldızları hiç bu gözle izlemediğimi düşündüm. Bunu yapmayı denedim, tekrar benzer şeyleri düşünmeyi. Aynı şekilde olmadı, yapamadım. Bu beni hüzünlendirmedi, çünkü buna hazırlıklıydım. Beni hüzünlendiren, hatırlamaktı. Şeker bir hüzündü bu. Pamuk şeker gibi kabarık duran ama dokunsan büzülen, yapış yapış bir pembelik.

Bu gece ince bulutlar yıldızların üstünü örterlerken, bu bir görünüp bir kaybolma hallerindeki hafifliği sevdim. Tıpkı, yazın serin gecelerinde üstüne pike örtmek gibiydi. Belki de gökyüzü soğuktu ve belki de bu nedenle gökyüzünü izlerken hep içim serinliyordu. Sonra bir anda bir şey oldu. Bahsettiğim şeker his... kalbime kondu. Kalbime mi kondu? Nereden geldi kondu? Hem, nereye gitmişti ki? Belki de gitmemişti de, bir cırcır böceği olmuş, parlak yıldızların kıvrımında uyuyordu. 

Bu his de aynı ama farklıydı. Değişmeyen tek şey ise, bir yıldızınki gibi olan parlaklığıydı. Minik bir yıldızınki gibi. Minik ama benim olan bir yıldızınki gibi. Ne var... Biliyorum, yıldızlar kendilerinindir. Ama yine de, onlarla olan sırdaşlığımız bizimdir. Benim uzun süre bir yıldızım vardı, biliyorsun. Ama o, kış yıldızım. Onu kışın izliyorum. Yaz yıldızım hangisi mi? Bilmem. Yaz yıldızım bir gezgindir. Kah oradan, kah buradan bana gülümser. Bu beni eğlendirir. Her ne kadar onu bir bakışta tanıyacağıma emin olsam da, onu nerede bulacağımı hiç bilemem. Oysa bu gece, bulutlar suskunken, yıldızım bir cırcır böceğiydi ve bana, onu her zaman, her nerede olursam olayım tanıyacağımı söyledi.

Senin bir yıldızın var mı?

(13.06.24)

 

2024 yazı benim için yıldız keşifleriyle doluydu! Blog tarihimdeki en parlak yazılarımı bu yaz gecelerinde yazmışımdır. Yazdıklarım beni güldürüyor. Belki de bundan iki yıl sonra da bugünlerde yazdığım yazılar beni toyluklarıyla güldürebilir.

Yıldızlarımda ''farklı bir şeyler'' gördüğümü yazmışım. Bugün o farklılığın ne olabileceğini anımsamıyorum. Bence farklı bir şeyler görmemiştim, ben yıldızlarda hep aynı şeyin farklı yüzlerini görmüşümdür. (Bugünüme dek.)

Sadece kendimi kandırmaya ve eğlenmeye çalışıyordum. Bu konuyu çok fazla uzatmayacağım. Çünkü 2024 yazındaki halime bilgiçlik taslayıp bir heves bilgisayarının başına geçmiş, yıldız keşfinin heyecanını yazışına limon sıkmak istemem. O farklı bir şeyler gördüm diyorsa, belki de görmüştü kim bilir... Buna kim itiraz edebilir?!

Bugün ben bile edemem. Sadece gülümserim. Bu çok değil, sadece iki yaz önce yazdığım yazımı gülümseyerek okurum. Onun için sadece bunu yapabilirim.

Son delilik günlerimde -hani günlüklerimi yok ederken- bu eski yazılarımı da her yerden silmeyi düşünmüştüm. Bunu yapardım da. Sadece dursun şimdi o kadar yazıyı yıllarca yazdım, bahanesine sığınmıştım. Yazılarımla aramdaki duygusal bağın bittiğine gerçekten inanıyordum. Buna gerçekten inanmıştım. Oysa şimdi görüyorum ki o bağ kopmamış veya bitmemiş de, dönüşmüş.

Belki bana olan da budur.

Bu uzun yazımı baştan sona okuyan sana kocaman sarılıyorum. İyi ki varsın sevgili okurum.


John William Godward, Der Blumenstrauß
(The Bouquet\ Çiçek Buketi)


Üzgünüm, ben Pollyanna değilim.


Yıldızım Parlarken.

Yıldızıma bakıyorum

ve ondan bana yansıyan ışığa,

sonra da parlayan diğer noktacıklara bakıp

Işı(ldı)yorum.

Gözyaşlarımın zihnimin kıyılarına çekildiğini görüyorum

ve gece rüzgarının beynimin sızısını hafifçe okşadığını.

Belki de uzun zamandan sonra bir yıldızın parlayışını ilk kez görüyorum.

Bir yıldızın doğuşunu, uzak kıyılardan.

Böyle hissedebileceğimi bilemezdim. İnsan sahiden, pek çok şeyi bilemiyor.

Bilmiyor

Yaşamadan.

(11.05.26)


Bu şiiri sanki bir asır önce yazmışım gibi geliyor. O gece yıldızımın parlayışını gerçekten görmüştüm. Hatta bu pırıltı kalbimde çağlamıştı. Sanki tüm o ışık gerçekten kalbimin içine akıyordu. Bunu pek yaşamam. Genelde kalbimden dışarı ışık taşar. Oysa bu sefer... bu sefer başkaydı. Işık, dışarıdan içeriye yansıyordu. Bu bana ''umut'' vermişti.

Bu, kendimi kandırma çabam sonucunda bulduğum bir nedenden taşan bir umuttu. İçim rahat değildi; ancak evet, ışık gerçekti. Yalnızca ışığın kaynağı olarak görebileceğim hedef kendime söylediğim ''oraya varınca...'' yalanlarımdan birisiydi. Bunun için üzgün değilim; elimden bir şey gelmez. Hala daha elimden gelecek başka bir yolu bulabildiğimi de söyleyemem. 

O ışık ben çok küçükken parlamıştı, başka bir yüzüyle. Benim hep yıldızlarım olmuştur. Kendimi bilmeden önce bile. Ben yıldızları seven bir kızım. Kaç yaşında olursam olayım, onları gerçek bir sevgiyle sevdim. Bana umut verdikleri veya hayal kurdurdukları için değil. Aksine, yıldızlar özellikle de yıllar geçerken bana dayanılmaz bir hüzün vermişlerdir. Öyle ki, bu hüzne artık ben bile dayanamaz haldeyim.

Onlarla sayısız sohbet yaptım. Birlikte tüm benliğimi ve tüm evreni dolaşmış olabiliriz. Ben pek çok şeyi yıldızlardan öğrendim. Çünkü öğrenebileceğim başka bir yer yoktu. En çok da kalbi, kalbimi, onun kırıklıklarını ve iyileşme yolunu yıldızlarda gördüm. 

Yıldızlar bana yol haritası sunmadı. Onlar benim daima sessiz ama sadık dostlarımdı. Hep oradalardı; evet, bazen bulutlu gecelerde bile bir tanesi bile olsa bana gülümsemiştir.

Tabi biri özeldi. Benim canım yıldızım. Açıkçası ben ona aşıktım. Saf bir aşkla ona bağlıydım. Bu, sevginin çok ötesindeydi. Çünkü bu, bir dilekti.

Yıllar içinde yıldızımın görünümü değişti. Ne olduğu da. Ama o ilk ham hali hep içimde kalmıştır. Beni sayısız gece ağlatmış, sayısız sabah umutla doldurmuştur. Sanırım aşk insana bunu yapar. Ne yazık.

Artık yıldızlarımda ne gördüğümü bilmiyorum. Sana anlattığım bu hikaye, benim en sevdiğim masala dönüştü. Bir gün yazmayı çok isteyeceğim ve bence herkesi büyüleyecek bir masala. Bundan mı bilmiyorum, yıldızlar artık bir başka parlıyor. Daha neşeyle, daha umutla değil. Sadece parlıyorlar. Artık onlara bir anlam vermiyorum, sanırım bundan dolayı böyle parlıyorlar.

Hayatta hep yıldızlara bakıp hayal kuranlara özeneceğim. Ben bunu yapmazdım, hiç yapamadım ve hep çok içimde kaldı. Ben hep, yıldızları gördüm. Onların ne olabileceklerini... sayısız gece saatlerce izledim. Ama bir kere bile hayal kuramadım. Bir tane bile. Artık bunun için geç kaldım. Çok çok çok ama çok geç. Bu, kalbimi anlatamayacağım kadar çok kırdı. Öyle çok kırdı ki kalbim yeni bir kalp olarak doğmak zorunda kaldı.

Yine içime bir Pollyanna mı kaçıyor yoksa bilmem ama... Bu yeni kalp, sence hayal kurabilir mi? Ben bunu çok isterdim. Bu kalp, tek bir hayal kurmadan bile dursa... ne yazık olurdu. Bu bana gerçekten çok büyük bir hayal kırıklığı yaşatırdı. Aslında biliyor musun, bunun da bir öyküsü var. Bu bir masal değil, bilimkurgu öyküsü. Mutlaka yazmam gereken fantasstik bir öykü bu. 

Benim içim sonsuz ışıkla dolu. Bunu itiraf edebilirim. Bu bazen sinirimi bozar. Bu ışık... Hep içeride. Ama ya dışarıdan... bana da dışarıdan ışık yansımayacak mı? Böyle der ve dudak bükerim. Sonra da ışığım içeride kalır. Kilitli bile değil, sadece içeride. Çünkü ben küskünüm.

Tek neden bu değil, yine de bahane sayılamaz. Bahanelerden nefret ederim. Yapması gerekeni yapmayıp bir dünya bıdı bıdı eden insanlara tahammülüm sıfırın altında eksi bilmem kaçtır. Bunu ikiyüzlülük sayarım. Karşındakine ikiyüzlülük ama en çok da, kendine ikiyüzlülük. Ben de ikiyüzlüyüm. Hatırı sayılır bir süredir.

Ben hiç yıldızları benim kadar çok seven birini tanımadım. Çünkü yıldızları sevmek nadir gerçekleşen bir şey. Çoğu kişi yıldızları izlemeyi sever sanırım; oysa ben, yıldızlardan bahsediyorum.

Şimdilerde bir yıldızım yok. Bazen onunla karşılıklı yemek yiyorum ve eski günleri hatırlıyorum. Sanki başka bir galakside yaşanmış o anlar. İçimden geçen cümleler. Bir çeşit sihre dönüşmelerini umduğum o yıldız sohbetlerim... Bunlar, farklı bir galakside kaldı. Mış gibi değil, öyle. Açıkçası bu sanki can yakıcı olmalı gibi geliyor ancak öyle çok sersemledim ki... Belki de beynim beni koruyordur.

Belki de yıldızlarda gördüğüm masalların ve öykülerin sonu geldiği için, evet öyle. Oysa ben, aksini hiç düşünmemiştim. Buruk hissettiriyor, bunu söylemeliyim. Çünkü ben yeryüzündeyim ve parlayan bir yıldızı çok uzun yıllar görmüştüm. Yine de sana bunu ispatlayamam. Hayatta ispatlayamayacağım ne çok şey yaşadım, ne hüzünlü.

Üzgünüm, ben Pollyanna değilim.

Bu nedenle olan bir şeyi olmamış gibi göremem. Biliyor musun sevgili okur, ben aslında yıldızımla buluştum. Gök olayı gibi, tam kavuşumdu veya çok yakın açılar. Onun ne olduğunu tabi ki anlamıştım, zaten anlarsın. Yine de... farklı olmasını uman bir yanım vardı. Yıldızınla kavuşmanın tek yolu, sanrılarını bırakmak gibi görünüyor ve bu çok yüksek oranda irade gerektiriyor. Yani bütün amalarını, acabalarını, keşkelerini... 

Yıldızımın bir aşk olduğunu düşünmüştüm, oysa self-love tarzı ama böyle cıvık olmayan bir idrak hali olduğunu kabul etmek zorunda kaldım. İnsan kendi bilinciyle kavuşum yaşayınca dümdüz love'ı da tezahür ettirebilir orası öyle olsa da...

Öfkelendim. Çooook. Çünkü yıllarca kendimi avuttuğumu keşfettim ve sevgili evren de beni aynı tip olay ve insanlarla fazla sınadı. Belki de benim alıklığımdı olabilir. Yine de... Sayıkladığım bazı pek geçerli argümanlarımı düşününce... İnsanların yaşadıkları o sersem aşk sarhoşluğunu sonsuza kadar kaybetmiş olmayı sindirme aşamasındayım. Bu, acı verici; istersen beni küçümse. Çünkü çok istemiştim. Bunu hala aşamıyor olmam tuhaf. Oysa tüm taşlar yerine oturdu zihnimde. Kendim bile kendime büyük oranda oturdum da... Bunu aşabilmem... 

Ancak gerçekten aşık olursam aşarım biliyorum. Benim kişiliğimde biri güzel aşık olurdu; biraz bile olsa gerçek olan ve kendisine gerçek bir değeri verecek ve üstüne kendisi gibi yarı-deli (yarım olması önemli) birini bulsaydı. Self-love'm hep eksikti kabul ama kimlerin neleri neleri eksikken... Bana kızma, ben kimseyi kıskanmam ve aslında küçümsemem. Sadece sevgili evrene bozuk atıyorum.

İşte böyle, her alakasız konudaki ızdırabım bile bu konuya bağlanıyor benim. Çünkü ben, diğer tüm konuları zaten kendim yapabilirim diye düşünürdüm. Ergenken bile ahahahah. Oysa aşk, onu tek başıma var edemem. Karşı taraf da edemez. Bu, ''birliktelik'' gerektirir. Gerçi çoğu insan bunu bile anlayama- Tamam tamam. Bununla kendimi avutmasam da, aşkın ne olduğunu biliyorum ve onu kalbimle istediğimi de biliyorum. Bunu itiraf ediyorum, çünkü istediğim aşkı yaşayabileceğim sürümüm güncellendi ve daha ''gelişmiş'' bir versiyonuma dönüşmüş olsam da, içimdeki mızıkçı kız çocuğu kollarını kavuşturup ''ben sadece onu istemiştim'' demekten kendini alamıyor. Bu nedenle bunu bloğuma itiraf ediyorum. Çünkü o kız çocuğu başka hiçbir yerde küskün oturamaz. Kalp kırıcı, sence de öyle değil mi? Hatta, neredeyse acıklı bile diyebilirim ahahahhaha. :)


İyilik ve Kötülük Okulu 1 - Soman Chainani.


Şekil değiştirmek zorunda kalmak.

 

Hayat benden bana ait olan tek şeyi, ruhumu aldı gerçekten. Böyle saçma saçma şeyler söylememek için çok dirensem de, öyle. Büyümek, gelişmek, olgunlaşmak hepsinin köküne kibrit suyu. Canım o kadar çok yanıyor ki bu nasıl geçer, geçmez. Çünkü artık can acımı hissetmiyorum; ruh dediğim içimdeki özü öldüren de bu. O ölmez biliyorum ama şekil değiştirmek de bir yerde ölmektir.

Eski yazılarımı ara ara paylaşmıştım ve bunu sevmiştim. Okuduğum son kitaplardaki kurgular gibi bir çeşit zombimsi olarak dirilmemi sağlıyorlardı. Canlı değil ama ölü de değil; bunun gibi. Google'da bloğumu aratınca bir sürü ölü yazıyla karşılaştım. Açıkçası bu beni hüzünlendirdi. Hayatımın bu kadar solgun olması çok üzücü. Çünkü buna ben neden olmadım.

Çok hırpalanmış hissediyorum. Her şeyden şüphe ediyorum ve şüphelerim beni yanıltmıyor. Bir şey istemeye korktuğum yok, bir şey istemek denilince bile kusasım geliyor. Bir şey isteyenler ne şanslılar böyle düşünüyorum. Ben de isterim mesela, yapmaya da yeltenirim. Ben yaparım hani, BEN. Sonra ne olur sana söyleyeyim, ruhum ölür.

Artık yazdığım bir yazıyı silmek istemiyorum. İliklerime kadar hissettiğim tek gerçeğimi haykırsam da sonrasında bana fazla zekice olmayan (yine o bayıldığım müthiş kelime olan ''aptalca''yı kullanmayım dedim) anlatılar gibi geliyorlar. Bu kadar aptalca şeyleri böyle süslü bir dille yazdım da ne oldu diyorum. Sonra siliyorum. Bu yazıyı da sileceğim gibi. 

Mutluluk bana neden bu kadar uzak? Kendi kendime mutlu falan olmak istemiyorum biliyor musun? Kendi kendime mutlu olmaktan iğreniyorum.

Belki yine eski yazılardan bir derleme yayınlarım. Çünkü hatırlamam lazım. Her yeni günde içimde bir şey kayboluyor. Herhalde aptallık sınırımı aştığımdan, anlıyorum yani neden kaybolduklarını da. Yine de üzücü. 

Bu çok üzücü ve yalnız bir hayattı. Bence ruh dediğimiz şey varsa oramda travma oluştu. Emin değilim. Artık onu yok sayma eğilimindeyim. Çünkü bana hep korkunç bir acı verdiğini görüyorum. Hassas falan değildim, değilim. Başka biri benim gibi bir insan olarak kalarak bu kadarına bile dayanamazdı. Sinsi sinsi öldüm ben, sinsi sinsi içimden her şey koparıldı. Sinsi sinsi, en fenasıdır.

Ben bütün duyguların ötesindeyim. Beni üzen bu biliyorum. Her şeye lanet edebilirim ama bundan bile sıkıldım.

Kötü hissetmiyorum, hatta gülesim geliyor bu aptallığa. En iyisi yine eski yazılarımdan yayınlayım. Çırpındığım o yazılarımı görmek bana belki iyi gelir ve blog biraz nefes alabildiğim kişisel bir mekana dönebilir.

Ve aslında fark ettim ki, yazmak bazen (beni zehirleyen) zehri(mi) akıtıyor, bazense görebilmemi sağlıyor. Hayatı görebilmemi ve en önemlisi görebilen biri olduğumu görebilmemi sağlıyor. Bunu seviyorum. Sanırım hiçbir şey yoksa bile, elimde bu var. Aslında böyle şeyler söylememem gerektiğini çok iyi bilmeliyim. Çünkü yok dersen, yok olur. Bunu çok iyi biliyorum ama yok olan bir şeyin var olabileceğine inanmak da zor.



Beni Asla Bırakma, Kazuo Ishiguro.


Cthulhu'nun Çağrısı (H. P. Lovecraft) | Kitap Yorumu

Yazar: H. P. Lovecraft, Çevirmen: Dost Körpe,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Kitap yedi korku gerilim öyküsünden oluşuyor. Bu öykülerde karakterler yaşadıkları doğaüstü olayları şahsen deneyimleyebildikleri gibi, başkalarının deneyimledikleri olayları çeşitli kaynakları derleyerek de ifade edebiliyorlar. Öykülerin genelindeki ana tema, bilinmeyene duyulan korku şeklinde göze çarpıyor. Bu da öyküleri klasik korku anlatılarından farklı bir noktaya taşıyor.

Kitabın yazarı olan H. P. Lovecraft, korku edebiyatında kendi ekolünü oluşturmuş önemli bir isim. Kozmik korku olarak isimlendirilen bu anlayışta, klasik canavar ve türevi kaynaklı korku unsurlarının kullanımından ziyade, insanın varoluşundan gelen bilinmezlikten beslenen bir korku anlayışı hakim. Bu anlayışın beslendiği kaynaklar ise; tanımlanamayan varlıklar, kadim uygarlıklar, aklın sınırları, gerçeklikten şüphe gibi unsurlar olarak öykülerde yer buluyor.

Klasik korku unsurlarının işlendiği edebi ürünlerde genellikle korku nesnesi keşfedildiği noktada bilinmezliğin yarattığı gerilimin yerini söz konusu korku unsuru\ kişisi ile karakterlerin çatışması alır. Ancak Lovecraft'ın öykülerinde korku unsuru korku nesnesinden öte, bilinmezliğin kendisidir. Hatta korku nesnesi dediğimiz durum direkt olarak bilinmezliktir. Karakterler bu gizil durumun ne olabileceğini çözerken biz okurları da bir gizemin içine çekerler. Etrafımızı saran bu karanlık atmosferin bilinmezliği ve aslında bilinemezliği, kurguların seyrini şekillendirdiği gibi, korku ve gerilim temasının da canlı kalmasını sağlar.

Bu öykülerde de bu anlayışla yazılmış bilinmezliğin karanlığından gelen bir huzursuzluk hissi odak noktasıydı. Yazar okurlarının dikkatini tek bir noktaya çekmek yerine, öykülerin geneline yayılan tekinsiz havanın gerilim hissinden yararlanmış. Bu noktada öykülerde okuyucuyu ve öykülerin baş kişisini asıl huzursuz eden düşüncenin, ortada sorun olarak tanımlanan durumdan öte bu durumun gerçekliğine ve ne olduğuna dair hep bir şüphe içinde kalmamız olduğunu görüyoruz.

Kozmik korku türü olarak tanımlanan bu alt sınıflandırma merkezine insan algısının sınırlılığını alarak bizden daha büyük bir varoluştaki yerimizi sorgulatıyor. Bizler içinde bulunduğumuz dünya ve gerçeklik hakkında sahip olduklarımıza güvendiğimiz kadarınca bilinmezliğin getirdiklerine karşı şüphenin verdiği gerginlik, huzursuzluk ve bu tip hislerden beslenen korku duygusunu deneyimleyebiliriz. 

Bu kitaptaki öykülerdeki tekinsiz atmosferler de insanın bilinmezliğe yönelik bildiklerinin yıkımını merkeze alarak kendi içinde bir iç çatışma yaratıyor. Yazarın tarzını da benzersiz kılanın tam olarak bu anlayış olduğunu düşünüyorum.

Kitapta yer alan tüm öyküleri gerek kurgu, gerekse dil anlatım bakımından başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Ancak özellikle de Herbert West - Diriltici ile kitaba da adını veren Cthulhu'nun Çağrısı isimli öyküleri sürükleyicilik, özgünlük ve kurgunun çatısının oluşturulması bakımından başarılı buldum ve okurken ayrıca etkilendim.

Kitaplarla kalın.


Frankenstein (Mary Shelley) | Kitap Yorumu

Yazar: Mary Shelley, Çevirmen: Orhan Yılmaz,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Bir varlığa yönelttiğimiz anlam, bizim onun dış kabuğuna yönelttiğimiz bakışlardan ibarettir. Ancak bu bakışlar ne kadar derine işler? Frankenstein bir canavar yarattığında onun ''korkunç olacağını'' biliyordu. Ona kendi elleriyle bir ucubenin görüntüsünü verdi; sonra da bu görüntü can bulunca onu lanetledi. Bu yaratığın bir ismi bile yoktu. O, Frankenstein'ın yaratığı, lanetlediği iblisiydi. Varlığının ne olduğunu bile kendi kendine edindiği izlenimler sonrasında anlamlandıran bu yaratığın ilk keşfi, reddedilişti.

Yaratık, dünyaya bir bebeğin gözleriyle başlamıştı. Işık ona yabancıydı, sesler yabancı; anlamlar yabancı. İnsan doğuştan iyi veya kötü müdür? Frankenstein'ın yaratığı gerçekten de bir ''iblis'' olarak mı doğmuştu, yoksa iddia ettiği üzere içinde dünyaya ve insanlara dair sevgiyle yoğrulmuş bir çeşit merak mı vardı? Yaratık reddedildi. Onu yaratan tarafından, ona öğretenler tarafından; sevmek, sevilmek ve görülmek istediği kişiler tarafından dışlandı, yok sayıldı. Yaratık lanetlendi.

Yaratık lanetli mi doğmuştu? Bir iblisin ruhuyla, dünyaya laneti getirmek için mi var olmuştu? O halde Frankenstein, bu genç ve tutkulu bilim insanı... İnsanlara olan sorumluluğu nedeniyle tüm varlığını feda edebilecek bu soylu üstün ırkın insanı... Neden bir iblisi yaratmıştı?

Kitapta yaratığı var eden bilim insanı Frankenstein'ı, bitik halde, buz dağlarındaki deniz yolculuğunda görüyoruz. Bir gemiye sığınıyor ve zor durumdaki bu geminin kaptanına kendi zorluklarla dolu hikayesini anlatıyor. Kendi hayatının en başından başlayarak önce tüm ailesini ve yaşamının erken evrelerini anlatıyor. Bu kısımları hikayesinin daha iyi anlaşılması için anlatıyor şüphesiz. Ancak işin görünmeyen yüzü, belki Frankenstein'ın bile bilinçli olarak düşünmeden giriştiği temel neden, sahiden daha iyi anlaşılmaktan mı ibaret?

Frankenstein tam da bir insanın kibriyle kendi mükemmel, sevgi dolu ailesini, soyunun geldiği noktaları ve erdemli hayatını anlatarak başlıyor yaratığının öyküsüne. Yaratığını anlatırken bile öncesinde kendi varlığının temiz doğasını vurgular gibi yapıyor bunu. Böylece yaratığının ne kadar sefil, ne kadar korkunç olduğunu anlayalım. Kitabın ilk yüz sayfası bilim insanının yaratığını var edip ondan tiksinme öyküsünü anlatıyor. Ardından o geliyor; isimsiz yaratık: Frankenstein'ın iblisi.

Yaratıcısı ile yüzleşiyor. Ona kendini tanıtıyor. Kim olduğunu, neyi var ettiğini anlatıyor. Ancak Frankenstein onu hala görmüyor. Gördüğü tek şey, kendi hırsları uğruna birleştirdiği karşısındaki beden. Yaratığını dinlemeden onu etiketliyor: SEN BUSUN! Bir canavar, bir sefil, bir şeytan...

Yaratık ümitsiz. En başından itibaren ümitsizdi. Dünyaya gözlerini açtığı ilk anda, yalnızdı. Yalnız bir varlığın erişebileceği noktaya geldi: Bencil bir insansı. O, insan değildi; ancak bir insanın düşüncelerine, duygularına ve yaşama arzusuna sahipti. Ondan yüz çevirenlere rağmen, o, var olmak istedi. Görünürde tek istediği buydu. 

Bizler, okurlar olarak, yalnızca onun yaratıcısıyla olan yüzleşmesinde anlattıkları kadarını bilebilirdik. Yaratık belki de sahiden masumdu ve şartlar onu kötü eylemlere zorlamıştı; ya da belki de yaratık sahiden bir şeytandı, ondan da öteydi ve acilen yok edilmeliydi. Bunu bilemezdik. Çünkü biz okurlar, onun çirkin yüzünü Frankenstein’ın aksine hiç görmedik; bizler onun yalnızca anlattıklarını okuyabildik.

Frankenstein yaratığı var eden kişiydi; ancak onun hiçbir zaman sahibi olmadı. Yaratık özgürdü; çünkü bir bilince sahipti. Frankenstein'ı ürperten de buydu. Kendi elinden çıkmış bir nesnenin can kazanmasını hedeflemişti; ancak bu nesnenin özgür olması... Özellikle de böyle çirkin bir nesnenin... Ne bekliyordu? Bu itici bedeni verdiği varlıktan, en başından beri gördüğü varlıktan, can kazanınca iğrenmemeyi mi? Yoksa onun bir eşya gibi elinin altında durmasını mı? Ne bekliyordu, özgür bir bilinci var etme hırsına yenilip günlerini gecelerini onu var etmeye adarken?

Yaratıcısı başta olmak üzere herkes yaratığı yargıladı. Yaratık masum değildi şüphesiz; en ağır suçları işleyendi. Çünkü suçu kendi kendine keşfetti. Öfkesini, hüznünü, varlığını, reddedilişini... Bunları tek başına keşfetti. Bunları öfke yoluyla keşfeden bu mahluk, kıskançlığıyla hayatta kaldı. İnsanı değil; insanların bir aradalığını kıskandı. Yalnızlığının verdiği öfke ve hüzünden tek kaçış yolu, belki de, kıskançlığıydı.

Frankenstein onu en başından kabul etseydi, yaratık böyle kötü mizaçlı bir varlığa dönüşmez miydi? Buna kesin bir yanıt vermemiz olası görünmüyor. Belki de gerçekten de yaratık bir ''iblisin ruhunu'' taşıyan, kötü karakterli bir varlıktı; istenmeyen davranışlara eğilimi vardı. Bunu bilemeyiz. Belki de bu davranışlarını kontrol edebilme yetisinden mahrum olması onu gerçekten bir canavara dönüştürdü; bunu bilemeyiz. Veya belki de aslında iyi mizaçlı bir varlıktı ancak yaşadığı korkunç yoksunluk onu kötü eylemler yapmaya itti; bunu da bilemeyiz. Bildiğimiz tek şey, yaratığın ve yaratıcısının anlattıkları. Çünkü yaşanmış her olay, aksi seçenekleri eler.

Bu kitabı okumayı uzun zamandır istiyordum. Tam da havaların serinlemeye başladığı bu sonbahar günlerinde bir araya gelmemiz ve Frankenstein'ın yaratığını kendi imgelem gücümle görebilmek, benim için keyifli bir okuma deneyimi sundu. Kitabın yıllar boyunca çeşitli film ve dizi uyarlamaları yapılmış durumda. Frankenstein'ın yaratığının öyküsü, yıllar boyunca insanların üzerindeki etkisini korumuştur. Ne ilginçtir ki, bu anlatının isminde bile yaratığı göremiyoruz: Frankenstein. O, yaratığı var eden kişi. Sadece o var; yaratık sadece onun varlığıyla var. Bu nedenle benim kitapta en sevdiğim kısımlar, onun yaratıcısıyla ve kendisiyle yüzleştiği kısımlar oldu.

Kitaplarla kalın.


Kitap Alışverişi #10

Binbir Gece Masalları'nı bir süredir okumak istiyordum. Aslında kütüphanede farklı bir baskıdan iki cilt halini bulmuştum ancak ben güzel bir çeviriyle eserin tamamını okumak istiyordum. Aynı zamanda eser elimin altında olsun da istiyordum. Bazı kitaplar benim olsun, yıllar sonra geri dönebileyim, sevdiğim birine ödünç verebileyim, sevdiğim birine bak bu kitabı severim diyebileyim ve üç boyutlu elimizde tutalım isterim. Bu kitaplar da onlardandı. Hangi çeviri ve baskı daha iyidir konusu hakkında uzuncaaa bir araştırma yapmak aklımdaydı ve tüm bunlar olurken eseri edinmeyi pas geçecektim. Zaten okunacak bir sürüüüü kitabım var olduğu gibi, aslında kütüphanelere dadanarak bir şeyler okuma huyum olduğunu da biliyoruz. Ben de farklı cins bir değişiğim evet. Her neyse, tüm bu araştırma sürecine gerek kalmadan bu baskı bir paket halinde karşıma çıktı. Bunu bu sefer bir işaret falan sanmadım hayır. Kendime kitap alışverişi yapmak için bahane yaratma gereksinimi duymadan alıverdim. Çünkü okumak istediğim eserler. Beğenirim sanıyorum. Bakalım artık. Bu arada tabi ki reklam yok. 

Bay bayy.


Lizbon'a Gece Treni (Pascal Mercier) | Kitap Yorumu

Yazar: Pascal Mercier, Çevirmen: İlknur Özdemir,
Çevirmen: Merkez Kitap

Ralmund Gregorius bir lisede antik diller öğretmenliği yapmaktadır. Bir sabah işe giderken bir kadının köprüden sarktığını görür. Portekizli kadınla olan bu karşılaşması onu bir yolculuğa sürükleyecektir. Gregorius başkalarına ani görünen ama yıllardır içinde bastırdığı duyguların farkındalığıyla dilini bile bilmediği bu ülkeye gitmeye karar verir. Portekizce öğrenmek için kaynak ararken yolu Portekizli bir adamın, Amadeu Prado'nun, düşüncelerinden oluşmuş bir kitapla kesişir. Gregorius için Portekiz, Amadeu'nun yaşamını araştırırken kendisini keşfedeceği bir serüvene dönüşecektir.

Kitabın aynı isimli 2013 tarihli bir filmi bulunuyor. Yıllar önce bu filmi bir kitaptan uyarlama olduğunu bilmeden izlemiştim. Kitabı olduğunu öğrendiğimde kitabını da okumak istedim. Anlayacağınız benim için yine yıllara yayılan bir okumak isteme yolculuğu sonrası okuyabildiğim bir kitap Lizbon'a Gece Treni. Bu kitaba dair de, filme dair de ilgimi çeken ana unsur Portekiz'de geçmesi diyebilirim. Tıpkı kahramanımız gibi benim de hakkında pek bir bilgimin olmadığı bu ülke, benim için bilinmezliğin getirdiği bir merak uyandırıcılığa sahipti. Hiçbir şey olmasaydı bile, kitabı yalnızca bana bu hissi verdiği için severdim.

Öte yandan, kitabı sevmemin pek çok sebebi vardı tabii ki. Örneğin, Gregorius'un gözü karalığında gördüğüm samimiyet, Amadeu'nun kelimelerindeki fiyaka ve en çok da... kayboluş. Gregorius'un yolculuğu o sabah bir köprüde yönünü buluyor. Bu adam dışarıdan sıkıcı görünen tekdüze bir yaşama, görünüme ve kişiliğe sahip. Ancak iç dünyasında bir kibrit yanıyordu. Tüm söndürme çabalarına rağmen içinde parlayan belli belirsiz bir heyecan, yaşama duyduğu o heyecan... Portekizli kadını gördüğünde bu heyecanı görmezden gelememeye başladı. Bilinmezliğin tatlı dili onu kendine çekti. Kadın yabancı olmasaydı, kadın özellikle de Portekiz olmasaydı, Gregorius bu yolculuğa çıkmayacaktı. Bu dil, ömrünü dillere adamış bir adam için bu dil, o an bir büyüye dönüşmüştü. Gregorius bu büyüyü merak etti. Bu büyüyü kendi gözleriyle görmek istediği için tüm yaşamını geride bırakıp bir yolculuğa çıktı.

Çevresindeki herkes, eski veya yeni yaşamındaki herkes, çeşitli ve birbirinden farklılaşan sebeplerle bu adımı bir macera olarak gördüler. Belki Gregorius bile başlangıçta öyle gördü. Ancak Gregorius'un içi biliyordu, bu yolculuğu ıskalarsa, kaybolacak. O alıştığı tekdüze yaşamında kaybolacak hem de. Gregorius, aynı zamanda bir doktor olan ve yaklaşık otuz yıl evvel ölmüş Amadeu isimli bu yazarın yaşamını araştırırken, kendi iç dünyasındaki ateşi onun benliğinde görmeye çalışıyordu. Amadeu ile tamamen zıt karakterlere sahip olsalar da, bu adam ona ilham vermişti. Cesareti ve korkaklığı ama en çok da dürüstlüğü... Kendini hırpalayan o dürüstlüğü, yazdığı tüm satırlarda adeta yaşayan bir hayatı Gregorius'a gösteriyordu. 

Okuduğumuz her kitap ve her yazar bizi bu denli etkilemez. Bizi etkileyen, bizizdir. Gregorius da Amadeu aracılığıyla kendine kalp masajı yapıyordu. Kendi kalbini bu doktor yazarın ölü kalbiyle canlandırıyordu. Ölü bir kalpten geriye yalnızca hatıralar kalır. Gregorius da bu doktorun yaşarken bir arada olduğu ailesi, arkadaşları, ahbapları ile çeşitli görüşmeler yaparak hem Portekizcesini geliştirdi, hem de biz okurlara Portekiz'deki direniş hareketini ve siyasi olayların geriye bıraktıklarını gösterdi.

Amadeu'nun kitabını okusaydım, bugün okusaydım, sanıyorum ki o kadar da etkilenmezdim. Çünkü bana benziyordu Amadeu. Büyük ve gerçek laflar etmeyi seven bir adam. Korkak ama ruhu ateşten yapılmış bir adam. Ona bayıldım. Onunla tanışmayı ben de tıpkı Gregorius gibi çok isterdim. İmkan bulsam bir yolculuğa çıkacak kadar çok isterdim hem de. Öyle bir adamdı Amadeu. Herkese içinde harıl gürül yanan ateşini yansıtan ama o ateşi kendi için yakamamış korkak bir adam. Kaçan bir adam. Belki de yazdığı bu kitap bir çeşit günah çıkarmaydı, kendine işlediği günahları çıkarma, kim bilir... Bu bakımdan ben tüm hayatını susarak geçirmiş sıkıcı Gregorius'un içindeki o sönmeye yüz tutmuş ateşin peşinden gidişini çok daha cesurca buluyorum. Çünkü o en azından ateşine sahip çıkmıştı; Amadeu ise içindeki devasa lavların kıymetini bilmeyen bir adamdı. İkisinin kaçışları arasındaki fark ise; Amadeu tüm o büyük büyük laflarının arasında hep içine kaçarken, Gregorius dışına kaçmak için çabalıyordu.

Kitabı çok severek okudum. Kitabı okumak da film izlemek gibiydi benim için. Size bir itiraf... komik bir itiraf. Kitabı okurken zihnimde canlanan Gregorius, ilginçtir, Hermann Hesse'nin görünümüydü ahhahahah, komik değil mi? Neden bilmiyorum, sadece onu düşünmüşüm; ben de sonradan fark ettim.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar