Bu alıntıyı ilk kez sevgili Ebru Ceylan'ın bir gönderisinde görmüştüm. Beğendiğim için öylece ekran görüntüsü almış, yıllarca telefonumda saklamıştım. Bu alıntının üstüne belki de yüzlerce başka görüntüyü daha bir daha asla geri dönmemek üzere telefonumun klasörüne doldurmuştum. Pek çok alıntı, pek çok film\ kitap adı, pek çok not, pek çok istek... Bir sürü görüntü. Saklamak istediğim, elimde tutmak istediğim ama asla geri dönmediğim bir sürü görüntü.
Bu alıntının varlığı o klasörde kayboldu haliyle. Telefonum kastıkça görüntüleri eledim, yeniden yeni görüntüler ekledim ama her yeni yarım temizleme işlemi döngümde, bu alıntıya kıyamadım. Ne bir defterime not aldım, ne bloğuma; sadece tuttum onu. Telefonumda tuttum ve onu her gördüğümde ''ne güzel bir alıntı'' dedim.
Bu güzel alıntının bir kitaptan olduğunu bile bilmiyordum. Bunu bile araştıracak kadar etkilenmemişim demek ki. O alıntıyı ilk kez gerçekten okumam ancak telefonumun artık iyice eskidiğinden de olacak -ki telefonlarım kendini imha edene kadar onları kullanma huyum olmuştur hep- kasması sonucu pek çok fotoğrafı silmemle gerçekleşti. Belki bir gün izlerim dediğim tüm o film adlarını, unutmayım dediğim cümleleri, notları; önce eleyerek, sonra bıkıp komple siliverdim.
Dokümanlar azaldıkça ilgim asıl okumak istediklerime yoğunlaştı. Ben aylar yıllar önce neleri not almış ve defalarca yaptığım telefon temizliğimde her seferinde neleri silmeye kıyamamıştım? Bunlara baktım. İlk manifestlerim; güzel bir cadde, bir ev, bir sokak, bir çift... Belki anlamlı cümleler, belki bazı mutlaka izleyeceğim yıllardır beni bekleyen filmlerin tanıtımları. Bir de şu alıntı: ''Günlerden bir gün, bir başka dünyanın güneşi doğarken sana şarkı söyleyeceğim, 'Seni daha önce yeryüzünün ışığında, insani bir aşkın içinde görmüştüm.' diye.''
Alıntıyı ilk kez bu çevirisiyle okudum. O okumamda da hala derinden etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Sadece bu sefer onu gerçekten okuduğumu hissetmiştim. Aaaa güzelmiş, cümlesinin ötesinde bir okuma.
Sonra yine bekledi bu alıntı. Ne zamana kadar bilmem. Bir gün bu alıntıyla telefonumun köşe başında yine karşılaştım ve onu bloğumun görünen yüzüne yerleştirmek istedim. Bunu sanki ruhumdan istedim. Bloğumun yan tarafındaki alıntıların oraya, bu dizeyi ekledim. Bloğuma gidip geldikçe, hep en çok o alıntıyı aradı gözüm. Sesli okudum, sessiz okudum. Bu benim seremonim oldu.
Hüzünlendim. Bu alıntıyı en çok da sesli okurken hüzünlendim. Hatta bloğumun yan tarafına eklerken ağlamıştım. Bu alıntıyı ilk kez düşünürken... Ne hüzünlü diye düşünmüştüm ama aynı zamanda ne umutlu. Ne gerçek! Bu alıntı benim içimdeki bir noktaya dokunmuştu. Bir yaraya değil, bir sızıya değil; bir özleme bile değil, bir isteğe değil... Bir gerçeğe, bir gerçeğime dokunmuştu. Kendi sesimle bütünleştirdiğim bu alıntı, benim yüreğimin kapı zili gibiydi. Bir ses, bir can demektir neticede. Belki de bu nedenle bu alıntıda umut buldum. Benim yüreğimde duyduğum en derin sesi, yıllar yıllar evvel Hintli bir şair kelimelere tercüme edebilmiş diye.
Kitabı da bu alıntı için aldım. Rabindranath Tagore’un kaleme aldığı Avare Kuşlar isimli şiir kitabını. Bu kitapta şair yaşamda gördüklerinin iç dünyasında uyandırdıklarını dizeler halinde yazmış. Doğu kültüründen gelen bir şair olduğundan da olacak -henüz detaylı okumasam da- dizelerin hisli olduğunu söyleyebilirim. Narin ama derin dizeler.
Yalnız, yazımın en başında yer verdiğim fotoğraftaki dizeler bana benim ilk kez okuduğum versiyonundan daha zorlama geldi. Tabi kitabın orijinal dilinde nasıl yazılmıştı bilmiyorum ancak sanki benim ekran görüntüsünü alarak sakladığım versiyonu çok daha akıcı ve melodik. Bundan olacak, bu dizeler bana gerçekten bir çeşit şarkı gibi gelmişti. Bir buluşmanın hayalini anlatan bu şarkı söyleme vaadi, bana şarkının bizzat kendisi gibi uçucu hissettirmişti.
Sana anlatacaklarımın bittiğini sanmıştım sevgili okur. Ne yazarsam yazayım zorlama olacağını. Biliyorsun, ben dümdüz şunu yaşadım diye yazmam, yazamam. Yapamıyorum işte, ben böyleyim. Ben deneyimi alırım, evirip çevirip kendi şarkıma dönüştürerek yazarım. Tüm o notaları bazen kendi nünüğümü sıkarak çıkarırım. Bazen çok derinlerimi kazarım, bazen yüzeydeki akıntıya kapılırım. Bu benim doğalım.
Hep bu noktaya gelmek istemiştim. İnsan bir noktaya gelmek istiyor ama o noktaya geldiğinde aslında o noktanın düşündüğü gibi olmadığını görebiliyor. İçimde geldiğim nokta, dünyanın dönmeye başladığı yere geri gelmesi gibi. Sanki dönmüşüm dönmüşüm dönmüşüm ve tüm bunlar olurken karaları, denizleri, bulutları tepmişim de, nihayetinde yeniden aynı noktaya, her şeyin başladığı yere dönmüşüm gibi bir his. Belki de hayattaki tüm döngüler böyle işliyor. İç dünyamızda biz bazı kabulleri edinene kadar devam ediyor. Bazı kabulleri ''ben edindim tamam'' desen de, o iş öyle olmuyor-muş. Herkesin dersi başka, herkesin varacağı nokta da. Dünyanın her gün yeniden kendi etrafında dönmesi gibi, insanlar da bazı derslerinin etrafında böyle turluyor olmalılar. Belki de bu, yaşam dediğimiz döngüyü deneyimleyen bizlerin gerçekleştirdiği bir çeşit akıştır: Dönmek.
Her bitişte aynı noktaya, başlangıca, çıksak da; o nokta yeni bir serüvenin başlangıcı oluyor. Sindirdiklerinle başlayacağın yeni bir akışın, maceranın, yaşamak anlarının. Yaşamın bir parçasının. Yaşamının, kendi yaşamının bir motifi oluyor; belki de. İlmek ilmek örüyorsun o motifleri. Örerken anlamıyorsun çoğu zaman. Sadece bir şeyler işliyorsun; bazen birileri yardımcı oluyor sana. Bazen yol yordam göstererek, bazen ilmek kaçırttırarak. Hepsi bir yardım.
Aşk hakkında düşünüyorum. Aşkı, hayatımda ilk kez düşünüyorum. Bu, belki sen bilmezsin, benim için şok edici bir olay. Ben, aşkı ilk kez düşünüyorum. Vay be.
Bu konuda sana uzun uzun yazmak istiyorum. Bin beş yüz kez buna yeltenmemişim gibi bir kez daha en en en baştan yazmak. Ama bunun bir önemi yok. Çünkü ben daha önce aşkı hiç düşünmedim. Aşkı ben olarak, benden olarak düşünmedim. Bunu kabullendiğim an, bitti. Bir döngü bitti. Ne müthiş bir rahatlamaydı. Başta korkutucu, sonra buruk, sonra öfkeli, sonra beklentili, sonra yine buruk... ve nihayetinde rahatlama. Özgürlük. Bir ana sığan özgürlük, ne kadar uzun zamanımı aldı. Artık aynalara ihtiyaç duymuyorum.
Böylece aşkı ilk kez, ben düşünüyorum. Vaayy be.
Gece rüzgarı gündüzün kuruluğunu süpürüyor sanki. Birikmiş tüm kabukları alıp götürüyor.
Geriye hoş bir serinlik kalıyor. Rüzgarın hafif sesinin eşyalara çarpışı, ağaçlara çarpışı, kulaklarıma çarpışı.
Sana anlatacaklarım bitti mi yani? Artık ne yazarsam yazayım zorlama mı olacak? Bilmiyorum, eski döngünün kelimelerine daha ne kadar sığınabilirim? Üstelik artık korkmuyorum! Rüzgarın serinliğinden korkmuyorum. O kelimeler eskisi kadar sıcak değil. Daha büyüleyici benim için, daha şok edici ama bir ev gibi değil. Orası eski yurdumdu. Eski kabullerimin çatısı, duvarları, sınırları, boyası ve nihayetinde rutubeti. Daha çok üşütürdü beni. İnsanın sığındığı şeyin onu üşütmesi de...
Böyle böyle sınırlarımı tanıdım, üşüye üşüye.
Oysa rüzgar öyle değil. Hele yaz rüzgarı, hiç öyle değil.
Şu dizeden ne anladım bilmiyorum. Kalbime dokunmuştu, yine üşüdüğüm bir anda. Birçok anda... İşte, itiraf ediyorum! Ama gerçekti. Gerçekten dokunmuştu. Ben onlara değil, dizeler bana dokunmuştu. Düşünmüştüm, bir başka dünyanın güneşinin sıcaklığını. Belki de sadece bunu düşünmüştüm... Bunu o kadar uzun süre düşündüm ki... Bunu sana, kimseye anlatamam. Anlamazsın mı acaba? Anlar mısın mı acaba? Ben anladım mı... Anladım! Anladım, o kadar derinden, ruhumdan, varlığımdan sarsılarak anladım ki... bitti. Anladığın an, biter.
Şimdiyse, o güneşin altındaki beni hissediyorum. Bu dünyanın güneşinin düşünü görüyorum.
Bu dünyanın güneşinin düşü, içimden taşan okyanusu karşımda görmemle başladı. Nihayet kurtulmuştum! Derin bir sessizlik ve acı. Utanmayı unutmuştum. Sonra dalgalar, aktı gitti. Bu dünyanın sularına karıştı. Benden uzağa, uzağa. Bu sefer korkmadım. Bu sefer anladım. Bu düşlerin, yeni düşlerimin neye benzeyebileceğini anladım. İçim heyecanlandı. Sanki daha evvel yaşadığım bir anıyı anımsar gibi. Bu çok doğal geldi, sanki, sanki nasıl olabilir sorusunu hep biliyormuşum da nihayet gözlerimi kapatacak kadar güvenmişim gibi. Hem bu kadar sabit ve ağır, hem de bu kadar coşkun nasıl olabilirdim!? Asıl buna şaşırdım. En başından beri böyle mi olacaktı yani! E o zaman... o zaman neden direndim neden neden... Bilmediğim için.
Bu dünyanın güneşi nasıl parlar? Bunu düşünmek istemiyorum. Çünkü bu güneş, çoktan rüyalarıma işledi.



%20yaz%C4%B1l%C4%B1.jpg)



.jpg)
.jpg)

.jpg)
.jpg)