Sapık (Robert Bloch) | Kitap Yorumu

Yazar: Robert Bloch, Çevirmen: Ömer Ezer,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Ed Gein isimli gerçek bir seri katilin yaşamından ilham alınarak oluşturulmuş kurguda bizleri, Norman Bates isimli ana karakter karşılar. Günün sıradan bir anını sahneleyen kitabın giriş bölümünde, Norman'a dair birkaç ipucu edinme imkanı buluruz. Okuduğu kitaba kendini kaptıran Norman, dışarıdan gelen yağmur sesinden dahi irkilmektedir. Onun kendine ayırdığı bu sıradan anı bir şeyin bozmasından endişelendiğini görürüz: Annesinin gelişinin. 

Norman kırklı yaşlarında yetişkin bir adam olsa da, tüm yaşamını annesinin gözetiminde geçirmiştir. Annesiyle birlikte motel işleterek geçimini sağlar. Norman'ın kitap okumayı sevdiğini görürüz. Dahası, okuduğu bu kitaplar üzerine fikir de yürütür. Norman'ın düşünce dünyasının çarpıklığı, okuduğu yetişkin kitaplarından öğrendiği fikirler ile dini saplantısı olan annesinin fikirlerinin bir karışımından meydana gelir. 

Bir gün bu motele çalıştığı işyerinden para kaçıran Mary'nin yolu düşer. Mary yirmili yaşlarının ortalarında genç bir kadındır. Nişanlısının yanına giderken yağmurlu yolda kaybolan Mary, kendisini bu ıssız pansiyonda bulur. Mary, Norman'ın normal bir yaşantısı olmadığını verdiği tepkilerden ve anlattıklarından çıkarır ancak üzerinde durmaz. Buna karşın Norman, kadınlarla iletişim kurabilen bir adam değildir ve pek müşterisi olmayan bu motele yolu düşmüş bu genç ve güzel kadın fazlasıyla ilgisini çeker. 

Genç kadının odasını gözetler ancak Norman'ı gözetleyen başka biri daha vardır. Anne, Norman'ı suç üstünde yakalamıştır ve bu günahın bedelini genç kadın ödeyecektir. Çünkü Anne'nin kuralları kesindir ve bu kuralları bozacak herhangi bir farklılık, anne oğulun yaşamını etkilemeden ortadan kaldırılmalıdır.

Kitapta ön planda cinayete kurban gitmiş genç bir kadının başına neler geldiğine dair olayları okurken, arka planda bizleri Norman ve Anne'nin sıradışı yaşamına dair gizemler beklemektedir.


SPOILER!

Norman dini konularda uç takıntılara ve tabulara sahip bir anne ile büyümüş orta yaşlı bir adam. Norman doğduğunda onları terk eden babası nedeniyle Anne figürünün oğluyla sağlıksız bir bağ geliştirdiği ifade ediliyor. Anne oğul arasında psikodinamik açıdan Oedipus kompleksi (Ödip Kompleksi) teması işlenmektedir. Norman'ın annesi cinsiyetler konusunda da takıntılı fikirlere sahiptir ve kadın erkek ilişkilerine, insan bedenine ve cinsiyet temasına günah bakış açısıyla yaklaşan ve Norman'ı da cinsiyetler konusunda korkuyla büyütmüş bir kadındır. 

Annesinin Norman'ın bir yetişkinin bilincine sahip olmasını istemediğini ve bunu Norman'ın bebekliğinden gençlik yıllarına dek çeşitli manipülasyonlarla adamı kendine patolojik açıdan bağımlı hale getirerek yönettiğini görürüz. Norman annesinden habersiz karar alamayacak şekilde onun yörüngesinde bir yaşam sürer. Ancak cinselliğin günah olduğu konusunda katı fikirlere sahip annesinin evlilik dışı bir şekilde bir adamla ilişki yaşaması ve Norman'ın buna şahit olması, Norman'ın annesine karşı olan saplantısını tetikler. Böylece Norman, annesi ve birlikte olduğu adamı intihar süsü verecek şekilde öldürerek ilk suçunu işler. Bu ilk suç, Norman'ın diğer suçlarına da zemin hazırlayacaktır. 

Norman annesinin kaybıyla baş edemez ve onun cesedini mezardan çıkararak bedenini tahnit eder. Böylece Norman'ın annesi onun zihninde ''Anne'' figürü olarak yaşamaya başlar ve karşısındaki ölü beden de onun bu senaryosunda ona yardım eder. Norman artık işlediği cinayetler için kendisini sorumlu tutmak zorunda değildir. Ona göre cinayetleri Anne işler, Norman ise hayırlı bir evlat olarak Anne'nin arkasını toplar. Bu noktada Norman'ın kişilik bölünmesi yaşadığını görürüz. Norman'ın eylemlerini şekillendiren olayları üç kişiliği yönetir: Norman'ın günlük yaşamını mümkün olduğunca az sorunla geçirmesini sağlayan yetişkin benliği, eylemlerini yöneten baskın benlik olan Anne benliği ve yetişkin Norman ile Anne arasında köprü görevi gören Çocuk benliği.

Norman'ın aynaya bakamaması da bu noktada dikkate değerdir. Bu durumda Norman'ın çocukluk ve gençlik yıllarında annesinin onun zihnine dikte ettiği fikirler sonucunda gelişen günah algısı belirleyici neden olduğu gibi, Norman aslında kendisini görmeyi de istemez. Çünkü annesini öldürmesinin suçluluk psikolojini yaşamamak için zihninde bir Anne benliği yaratmıştır ve o benlikten kopmak bir yana, o benliğin zihnindeki baskınlığını yitirmek bile Norman için bir varoluş problemi halini almış durumdadır.

Yetişkin Norman kendisinin Anne'den farklı bir kişilikte olduğunu düşünür. Hatta Anne'nin fikirlerinin hatalı, hasta düşünceler olduğunu ifade eder. Ona göre Anne sahiden de hastadır ve Norman iyi bir evlat olmasa akıl hastanesine kapatılması gerekmektedir. Norman annesinin tedavi olmamama halini de kendi üzerinden bir iyi evlat eylemi olarak değerlendirir. Ne olursa olsun Norman Anne'yi bırakamaz. Çocuk benliği Anne'ye daima muhtaçtır ve Anne benlik ile yetişkin Norman ne zaman karşılaşsa, Çocuk benlik ortaya çıkarak yetişkin Norman'ı baskılar. Yetişkin Norman bu nedenle de Anne'den kopamaz ve zihninin direksiyonunu ona verir.

Öte yandan yetişkin Norman annesinin yasakladığı ve günah kabul ettiği şeylere ilgi duymaktadır. Okuduğu kitaplar, cinselliğe olan suçluluk duygusuyla karışmış merakı ve ölmüş hayvanları doldurma (tahnit) ''hobisi'' buna örnektir. Bu durumu yetişkin Norman'ın Anne'ye bir çeşit başkaldırısı olarak da okuyabiliriz. Böylece Norman Freudyen bir bakışla id-ego-süperego arasında da denge kurmaktadır. Norman aslında topluma uyum sağlayan bir adam olduğunu düşünür. Toplumsal düzeni bozmasına neden olan durum, Anne'nin hasta olmasıdır. Anne Norman'dan kopamaz, bu nedenle de Norman Anne'den kopamaz.

Norman cinayetlerini annesinin elbiselerini giyip, onun gibi makyaj yaparak gerçekleştirir. Kendine geldiğinde ise yine Anne'nin arkasını toplayan bir ''hayırlı evlada'' dönüşür. Bu durum sırrı açığa çıkana kadar sürer. Kitaptaki gizem ve merak unsurlarını diri tutan da temelde budur. Kitabın ilk yarısında bir cinayet vakasının çözümüne dair bir kurgu akışını takip ederiz. Ancak olaylar geliştikçe fark ederiz ki, aslında okuduğumuz psikolojik bir vakanın öyküsü.


SPOILER BİTTİ!


Her ne kadar Norman karakteri Ed Gein'den ilham alınarak oluşturulsa da, gerçek yaşamdaki seri katilin suçları çok daha kan dondurucu bir boyutta diyebilirim. Bu bakımdan kitabın direkt olarak gerçek bir yaşam öyküsüne dayanmadığını ancak bu patolojik vakadan ilham alınarak yeni bir karakter oluşturulduğunu vurgulamakta fayda var. Kitabın ayrıca 1960 yapımı yönetmenliğinde Alfred Hitchcock'un yer aldığı Sapık (Psycho) isimli ünlü bir film uyarlaması bulunmaktadır. 

Benim kitaba dair fikrime gelecek olursak, kitabı fazlasıyla ilgi çekici bulduğumu söyleyebilirim. Bunda yazarın kurduğu anlatı çatısının da payı büyük. Olaylar geniş bir perspektiften başlayarak meselenin özüne ineceğimiz açıdan daralarak ilerliyor. Bu durum da yukarıda dediğim gibi kitaptaki merak ve gizem unsurlarını diri tutan bir etken. Kitabın akıcı bir anlatımı ve sürükleyici bir kurgu akışı bulunuyor. Anlatıcılar arasında değişimin yer alması ise kitaba sanki bir filmin sahnelerinin geçişini izlermişim gibi bir dinamiklik katmış. Bu durumu ayrıca beğendiğimi belirtmeliyim.

Kısa sürede okuduğum ve oldukça ilgi çekici bulduğum bir kitaptı. Sapık, suç-korku türü içerisinde kendine önemli bir yer edinmiş metinlerden birisi. Konusu ilginizi çektiyse sizler de göz atabilirsiniz.

Kitaplarla kalın.


Truva Tanrıçası - Tanrıça Çağırma Serisi 6 (P. C. Cast) | Kitap Yorumu

Yazar: P. C. Cast, Çevirmen: Gizem Onat,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Jacky ve Kat kızlar gecesinden sonra bir trafik kazasında yaşamlarını kaybedeceklerini bilemezlerdi. Tabii antik dünyada yaşayan iki genç kadının bedeninde uyanıp karşılarında üç Tanrıçayı göreceklerini de. Hera, Athena ve Venüs (kendisine Afrodit denmesinden hoşnut olmadığını sıklıkla belirtmiştir) Truva Savaşı'nın uzamasından hoşnut değillerdir. Ancak Olimpos'ta ikinci bir savaş çıkarmamak için bu düşüncelerini kendilerine saklayarak Zeus'un ruhu duymadan savaşı bitirmenin planlarını yaparlar.

Rivayet odur ki, ünlü Truva Savaşı'nın fitili üç güzeller yarışması ile ateşlenmiştir. Hani şu elma olayıyla. Deniz tanrıçası Thetis ile ölümlü kral Peleus'un Olimpos'taki düğününe, nifak ve anlaşmazlık tanrıçası Eris davet edilmez. Bilirsiniz ki böyle herkesin katıldığı büyük davetlere çağrılmayan, üstüne kötü şöhretli hanım ablalarımız, yani karakterlerimiz bunun intikamını muhakkak alırlar. Eris de boş durur mu, ''ooooo bu görkemli düğünde de ben hariç her güzel varmış'' diyerek düğün salonunun ortasına üstünde Grekçe ''En Güzele'' (Kalliste) yazan altından bir elma fırlatmaz mı... 

Hani efsane bu ya, elmayı gören üç Tanrıça; Olimpos tanrılarının kraliçesi baş tanrıça Hera, savaş ve bilgelik tanrıçası Athena, aşk ve güzellik tanrıçası Venüs elmanın kendisine ait olduğunu iddia eder. Olayın çözümü için baş tanrı Zeus'a baş vurulsa da, Zeus aman şimdi hanımla -Hera ile- başımız derde girmesin diyerek Truva Prensi Paris'i hakem olarak seçer. Bunun üzerine üç tanrıça da Paris'e kendisini seçmesi için rüşvet sunarlar. Hera, Avrupa ve Asya'nın krallığını, mutlak gücü; Athena, savaşta yenilmezliği ve bilgeliği; Venüs dünyanın en güzel ölümlü kadını olan Spartalı Helen'in aşkını vaat eder. Paris hangisini kabul etmiş dersiniz... Dünyanın en güzel kadını olan Helen'in aşkını. Tabii ortada ''küçük'' bir sorun vardır... Helen zaten Sparta Kralı Menelaos'un eşidir. Böylelikle on yıl sürecek olan Truva Savaşı başlar.

Kitapta bu üç güzel efsanesi bu kadar uzun uzun anlatılmıyor ancak savaş nereden nasıl çıktı, olaylar nasıl gelişti anlamamız için ben yorumumda ayrıca bu konuya değinmek istedim. Kitaptaki olaylar savaşın son yıllarında yaşanıyor. Buna göre hani en güzel kim yarışmasının ortaya atıldığı deniz tanrıçası Thetis'in düğünü vardı ya, işte o deniz tanrıçasının oğlu Akhilleus'un (Aşil) yaptığı seçim sonucunda bitmeyen savaş olayını konu alıyor. Homeros'un ünlü İlyada destanının başkahramanı olan Aşil, kendisine sunulan iki kadersel yoldan birini seçerek adını gücün, gururun ve kaçınılmaz insan yazgısının en büyük sembolü olarak edebiyata ve tarihe kazımıştır.

Efsaneye göre Zeus Aşil'e iki kader yolu sunar. Buna göre ilk yol kısa ve şanlı bir hayattır. Aşil'e insanüstü bir savaşçının gücü bahşedilecek ve Aşil bu güçleriyle savaşıp Truva Savaşı'nı kazanarak adını çağlar boyu unutulmaz kılacaktır. İkinci seçenekte ise Aşil evli, mutlu, çocuklu sıradan ama uzun bir hayatı sevdikleriyle paylaşacak ancak adı yüzyıllara kazınmayacak ve bir savaşçı olarak anımsanmayacaktır. On altı yaşındaki delikanlı ilk seçeneğin üstüne atlar ve böylelikle azılı savaşçının bedenine yerleşmesine izin verir. Ne zaman ki Aşil öfke ve tutku gibi kontrol etmekte zorlanacağı yüksek duygular hissetse, savaşçı onun bedenini ele geçirir ve artık Aşil bedenine dair kontrolünü kaybederek etrafında ne ve kim varsa yakar yıkar, öldürür. Duyguları olmayan acımasız bir yaratığa dönüşür.

Tanrıçalar, bilhassa aşk tanrıçası Venüs, yaşadığı modern dünyada özellikle de öfke kontrol problemi üzerine uzmanlaşmış çift terapisti ve psikolog Kat'in, Aşil'in bu duygu durum kontrolsüzlüğünü çözmesinde ona yardım edebilecek önemli bir kişi olduğunu düşünür. Tanrıça tam da genç kadını bu görev için seçmişken Kat'in arkadaşı Jacky ile birlikte ölmeleri, planda bazı oynamalara neden olur. Eş zamanlı olarak antik çağda iki başka kadın daha hayatını kaybetmiştir. Kat'in ruhu Truva prensesi Poliksena'nın, Jacky'nin ruhu ise prensesin hizmetlisi Melia'nın bedenine yerleştirilir. Böylelikle iki modern dünyalı kadın yeni bedenlerinde antik dünyadaki Truva Savaşı'nı aşkın rehberliğinde bitirme görevini üstlenmiş olurlar. Kitap boyunca da bu mitolojik öyküyü romantik bir yeniden uyarlama olarak okuyoruz.

Tanrıça Çağırma Serisi'nin her kitabında farklı tanrıçaların farklı ölümlü kadınlar ile yaptıkları anlaşmaların öyküsünü okuyoruz. Bu bakımdan serinin kitaplarını kronolojik bir sırayla okuma şartı bulunmuyor. Bu kitabı olayların farklı bir zaman diliminde geçmesi ve bir efsaneyi konu edinmesi nedeniyle merak edip okumaya başlamıştım. Tabii bir de üç büyük tanrıçayı birden kitapta görmek hoş bir durumdu. Akıcı bir anlatım ve sürükleyici bir kurguya sahip. Öte yandan bu serinin özgünlüğünü genel olarak seviyorum. Yunan mitolojisine ilginiz varsa ve romantik türde kitaplar okumaktan hoşlanıyorsanız bu seri hoş bir alternatif olabilir. Bu kitabı ise genel olarak beğenmekle birlikte olayların çok daha geniş bir ölçekte işlenme potansiyeli varken, yazarın bunu değerlendirmediğini düşünüyorum. Bir yerden sonra sadece Aşil'in cinsellik sorunlarını Kat'in bir terapist olarak çözmesini okur oluyoruz. Höhhh ama yani... Yine de kitaba kötü diyemesem de, beklentimi karşılayabileceği potansiyeli çok daha yüksekti diyebilirim. Bunun dışında kitabı okurken bolca güldüm. Özellikle de Jacky'nin sahneleri gerçekten komikti.

Kitaplarla kalın.


Tanrıçalar Serisi: Psike.

 

Psike bir kralın üç kızından en küçüğü ve en güzelidir. O kadar güzeldir ki bu genç kız, onun güzelliği dillere destan olmuştur. Dilden dile dolaşan prensesin güzelliği diğer ülkelere dek yayılır. Öyle ki başka ülkelerdeki insanlar bile Psike'yi görmek için uzun yolculuklara çıkmayı göze alırlarmış. İnsanlar artık aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit'in (Venüs'ün) tapınaklarını ziyaret etmek yerine, Psike'nin güzelliğini görmek için saraya gider olmuşlar. 

Psike herkesin hayranlığını kazanan güzelliğine rağmen kimseye pas vermeyen bir kızmış. İnsanların ilgisini mi severmiş, kendi ilgisini akıtacak birisini mi bulamazmış bilinmez... prenses tüm bu dillere dolanan güzelliğine rağmen yalnızmış. Prensesin onun kadar güzel ve talipli olmayan ablaları evlenmişken, o, aşıklarıyla ilgilenmezmiş bile. Prensesin bu gururlu tavrı insanların ona olan ilgisini azaltmak şöyle dursun, prensesin daha da çok arzulanmasına neden olurmuş. Tahmin edersiniz ki bu durum Afrodit'in hiç de hoşuna gitmemiş. Ne cüretle bir ölümlü kendisinin tahtını gölgelemeye kalkarmış! Tanrıça, bu ölümlü genç kıza bir ders vermeye karar vermiş.

Tanrıça yanına oğlu aşk tanrısı Eros'u (Cupid) çağırmış ve ona Psike isimli bu ölümlü kızı yeryüzünün en çirkin adamına aşık etme görevini vermiş. Tanrıçasından emrini alan genç tanrı, altın oklarını omzuna atarak yeryüzüne inmiş. Bu okların bir ucu sivri ve aşka bulanmışken, diğer ucu küt ve değdiği kişide nefret hissi uyandıran güçteymiş. Eros gençliğinin verdiği zıpırlıkla yeryüzünün insanlarını aşk oyununa çekmeye bayılan bir ölümsüzmüş. Bu nedenle de annesi Afrodit'in görevini başı üstüne kabul ederek kendini yeryüzünün kalabalığına atmış. Neredeymiş şu ölümlü prenses... onu buldu mu dünyanın en çirkin adamının peşinden koşması için aşk okunu prensesin tam kalbine nişan alacakmış. Ancak o da ne... genç tanrı bu güzel prensesi gördüğü anda ona ilk görüşte aşık olmuş. Sonra da, hadi hadi artık tahmin edersiniz ki, genç prensesi dağın başındaki bir saraya kaçırmış...

Bu saray, içinde her şeyi olan görkemli ve sihirli bir saraymış. Sarayın çevresi ıssız ve ormandan ibaretmiş. Prenses, aşk tanrısıyla sarayda kalmayı kabul etmiş. Ancak onun ne bir ölümsüz olduğundan haberdarmış, ne de yakışıklı tanrı Eros olduğundan. Eros prensese aşkını sunmuş ama ondan karşılığında bir şey istemiş: ''Görmeden sev beni...'' Eros yalnızca geceleri sevgilisiyle buluşur ve ona mum ışığını dahi yakmayı yasaklarmış. Kimliğini güzel prensese hiç açık etmeden prensesle güzel zaman geçirir ve gün doğmadan saraydan ayrılırmış. Prenses, kimseye kalbini açmayan ve bu nedenle tanrıçanın öfkesini üzerine çeken şu ketum prenses, Eros'un dediğini yapmış. Gözlerini yummuş, karanlığı kabul etmiş ve sevgilisiyle sadece onu göremediği zamanlarda buluşmuşlar.

Gel zaman git zaman güzel prensesin ablaları kardeşlerini bulmuşlar. Bu ablalar küçük kardeşlerini hep içten içe kıskanan sinsi insanlarmış. Prensesin bu kocaman sarayda ona çok aşık bir adamla yaşadığını öğrendiklerinde de kardeşlerini çok kıskanmışlar ve prensesin aklına türlü çeşitli şüpheler sokmuşlar. Belki de çok çirkindir, demiş ablalardan birisi, bu nedenle de kendini sana göstermiyordur. Hatta belki de, demiş dehşetle bir diğeri, bir canavardır da seni kandırıyordur!

Tüm bu korku dolu tahminler prensesin kalbine sinmiş. Artık sevgilisini görmeden içi asla rahat edemezmiş. Kalbini yiyip kemiren şüpheden kurtulmasının tek yolu, karanlıkta beliren aşkını gözleriyle görmekmiş. Bir gece yine karanlık iyice çöktükten sonra Eros prensesinin yanına gelmiş. Birlikte zaman geçirmişler. Genç tanrı artık prensese güveniyormuş, onun kendisine verdiği sözü tutacağına kalbinde şüphe taşımadan inanmış. Eros, prensesin yanında uykuya dalmışken, prenses ablalarından aldığı gaz lambasının ışığını sevgilisinin yakışıklı yüzünde gezdirmiş. Karşısında bir canavar görmeyi beklerken, yeryüzünün en soluk kesici erkeğini gördüğü anda nefesini tutmuş. Sevgilisini daha yakından her detayıyla görmek istemiş. Onu incelemiş incelemiş... Prenses yaşadığı şokun alıklığıyla, pardon heyecanıyla, elindeki lambanın kızgın yağını genç tanrının omzuna damlatmış. Bunun üzerine aniden uykusundan uyanan Eros, aşkına tek bir kelime etmeden oklarını da yanına alarak oradan uçup gitmiş.

Eros'un ortadan kaybolmasıyla aşkın getirdiği büyü bozulmuş. Ortada ne büyülü bir saray kalmış, ne eşyalar. Yalnızca Psike. Ormanın ıssızlığında bir başına kalmış güzel prenses... Prenses ağlamış, ağlamış. Ne kadar ağlarsa ağlasın sevgilisi ona yanıt vermemiş, geri dönmemiş. Sanki yokmuş gibi, sanki hiç var olmamış gibi kaybolmuş. Prenses çok pişman olduğunu yakarmış. Göklere yakarmış, mabetlerde yakarmış ve şans istemiş. Tek bir şans daha istemiş... Tanrılardan ona yardım etmelerini tüm varlığıyla istemiş. Günler ve gecelerce. Çünkü yaşadığı acı, dayanılmazmış. Bu acı, prensesin artık boş kalan kalbinde yankılanmış. Bu nedenle de ayakları prensesi ondan hala hoşlanmayan kayınvalidesinin, tanrıça Afrodit'in sarayına dek götürmüş. Bu, Psike için bile, dünyanın en budalaca kararıymış. 

Afrodit Psike'ye merhamet etmek şöyle dursun, ona resmen saldırmış. Prensese hiç acımamış, onu bir dilenciye döndürene dek hırpalamış. Madem prenses kendisini yalnız hissediyormuş, tamammış, Tanrıça hala güzel olan prensese iki arkadaş vermiş: Can sıkıntısı ve hüzün. Artık senin yoldaşların bu iki arkadaş olacak demiş hiddetle. Prensesi kölesi yapmış. Prenses, kalbindeki devasa ağırlıkla her şeye göz yummuş. Tek isteği, kaybettiği aşkıymış. Varken kıymetini göremediği bu aşk, yokluğuyla kalbinde taşlar kadar ağır bir hal almış. O kadar ağırmış ki bu aşkın boşluğu, genç prenses bu boşluktan kurtulmak için sesini çıkarmamış. Umut etmiş... Aşkını bir kez de olsa yeniden kalbinde hissedebilmek için ona yapılan tüm haksızlığa rağmen sadece... umut edebilmiş.

Afrodit'in işkenceleri bitmemiş. Eğer ki aşkını istiyorsan demiş ağzından çıkan kelimeleri pür dikkat dinleyen prensese, sana verdiğim görevleri yerine getirmelisin. Bu görevler tabii ki bir ölümlünün asla yerine getiremeyeceği imkansızlıktaymış. Tanrıça prensesin çaresizliğiyle eğleniyormuş. Prenses artık o kadar da ilgi çekmiyormuş, çünkü meşgulmüş. İnsanlar prensesi değil, yeniden güzellik tanrıçasını ziyaret ediyor ve onu anıyorlarmış. Tanrıça bu keyifle prensese görevlerini sıralamış.

Prensesin dört görevi varmış. İlk görev buğday, arpa, mısır vb gibi tahılların birbirine karışan tohumlarını gün doğumuna dek ayırmakmış. Prensesin bu görevi, üstelik bu kadar kısa sürede, tek başına tamamlaması mümkün değilmiş. Prensese karıncalar yardım etmiş. Prenses her şeyi tek başına yapmak zorunda olmadığını fark etmiş; yardım almak onu aşkına bir adım daha yaklaştırmış.

Prensesin ilk görevi tamamladığını gören tanrıça ciddileşmiş ve ona ikinci bir imkansız görev vermiş. Tanrıça, prensesten vahşi ve saldırgan altın postlu koçların yünlerini getirmesini istemiş. Psike'nin bu öfkeli koçları tek tek yakalaması mümkün değilmiş. Bir nehir perisi yorgun prensese akıl vermiş; ''koçların peşinde koşturmak yerine bekle...'' Böylece prenses uygun anı beklemiş ve oradan oraya koşup yorulmuş koçların ağaç dallarına takılan yünlerini toplamış. Prenses, her zaman için en büyük enerjiyi harcamanın ona başarıyı getirmediğini anlamış. Önemli olan, akıllıca davranmakmış.

Prensesin üçüncü görevi, Styx Nehri'nin suyunu getirmekmiş. Bu nehir ulaşılması imkansız bir konumdaymış. Prenses kayalıkların tepesindeki bu su kaynağına tek başına ulaşamayacağını düşünürken bir kartal ona yardım etmiş. Bu kartal baş tanrı Zeus'un kartalıymış. Kartalın yardımıyla prenses üçüncü görevini de yerine getirmiş. Kader, prensesin çabasını destekliyormuş.

Prensesin tüm görevleri yerine getirdiğini gören tanrıça bu durumdan hoşnut değilmiş. Bu nedenle de prensesi zayıf noktasından yakalamaya karar vermiş. Ondan kendisine yeraltı kraliçesi Persephone'un kutusunu getirmesini istemiş. Prensesin son görevi için yerin yedi kat altına, yaşayan bir insan olarak ölüler diyarına, inmesi gerekmekteymiş. Prenses aşkı için bu yolculuğu da göze almış. En derinlere kadar inmiş ve Tanrıça Persephone'dan söz konusu güzellik kutusunu almış. Persephone prensesi uyarmış, ''bu diyardan çıkana kadar sakın kutunun içine bakma.'' Ancak prenses, tanrıça Afrodit'in de tahmin ettiği gibi, merakına yenik düşerek kutuyu açmış ve kendisini sonsuz ölüm uykusu karşılamış.

Kutunun yaydığı büyüyle olduğu yere çöken prenses derin bir uykuya dalmış. Hiçbir güç onu uyandıramazmış gibi uyumuş uyumuş. Bu sırada aşkının kendisine ihanet ettiğini düşünen genç tanrı Eros'un yarası büyük oranda iyileşmiş, solgun bir ize dönüşmüş. Bundan olacak aklına sevgilisi gelmiş. Sevgilisinin aşkı için katlandıkları kalbini acıtmış. Şimdi de yük taşıma sırası aşk tanrısındaymış. Ölüm uykusundaki prensesini bulmuş ve onu kollarının arasında göklere çıkarmış. Tanrı Zeus'a ona yeniden hayat vermesi için yalvarmış. Yaşananları uzaklardan izlemiş olan Zeus, ölümsüzlük içeceği olarak bilinen ambrosia'dan prensese içirilmesini kabul etmiş ve böylece ölümlü prenses, bir tanrıça olarak yeni ölümsüz yaşamına gözlerini açmış.

Bu hikaye bizlere uzun bir yolculuk sonrasında kalbindeki aşkla ölümsüzlüğe ulaşan ruh (psike) ile ancak tam bir inançla istendiğinde ulaşılabilen aşkın (eros\ cupid) öyküsünü bir mit üzerinden anlatmaktadır. Eros sevgilisinden ilk bakışta anlamsız, hatta haksızlık gibi görünen bir şey ister. Eros'un prensese verdiği maddi ve manevi tüm zenginliğin arasında ondan istediği tek bir şey vardır: İnanç (sadakat). Bize inan, der prensese. Beni görmeden, bize inan... Ancak prenses çok gençtir. Bir ölümlü için bir ölümsüzün sonsuz bilgeliği, bu ölümsüz en oyuncu ölümsüzlerden biri olan zıpır aşk tanrısı olsa bile, deneyim elde etmeden anlaşılamaz. Bu deneyimi Psike, kalbinde başlatır. Aşkı onun sözünü tutmamasıyla, şüphesiyle, uzaklara uçup gittiği anda içinde orada olduğunu daha önce hiç fark edemediği bir boşluğu hisseder. Bu öyle bir boşluktur ki, Psike bu boşluğun ağırlığıyla delirecek gibi olur. 

Psike aşkı kör gözlerle aramaya başlar. Yeryüzünü gezer, mabetlerde gökyüzüne yakarır. Ölümlü ve ölümsüz her varoluşta aşkı görmeye çalışır. Daha evvel hiç düşünmeden verdiği tutmadığı sözde geçen aşkı, gözleriyle görmek istediği için kaybettiği aşkını kalbiyle görmeyi, çıktığı uzun ve zorlu yolculukta öğrenir. Bu yolculukta prensesin aşkına ulaşmasına diğer varlıklar da yardımcı olur. Prenses hiçbir zaman yalnız kalmaz. Hatta prensese zorluk olsun diye tanrıçanın prensesin zihnine yerleştirdiği hüzün ve can sıkıntısı bile genç ölümlünün yoldaşı olur. Bu dayanılmaz iki düşünce, genç kadının ruhundaki boşluğun ağırlığını o boşluğu görmeyi reddedemeyeceği kadar fazla arttırır. Böylece prenses, aşkı bulma hedefinden istese bile vazgeçemez. Acısı, bunu katlanılmaz kılar.

Psike bu yolculukta tutmadığı sözünün ne anlama geldiğini öğrenir. Bu söz yalnızca sevgilisine kapalı bir kalple verdiği öylesine bir söz değildir. Bu yolculuk prensesin kalbini açar. İnanç, işte, prenses tüm bu zorlu görevler yoluyla inanmayı öğrenir. Gözleri kapalı bile olsa, karanlıkta bile kalsa, istediği o aşka inanmayı öğrenir. Prenses hedefine aşıktır ve o hedefe giden yolun tek rehberi, inancıdır.

Prenses inandıkça, diğer ölümlü ve ölümsüz varlıklar da ona inanır. Hatta bir yerden sonra, prensesin ölümlü benliğinin bu yolculuğa katlanamadığı noktada bile, aşkı onun yanında biter. Prenses başarmıştır. Böylece prensesin inancı onu ölümsüz kılar. Prenses Psike'yi bir tanrıçaya dönüştüren inancın kaynağı budur: Ruhu.

Ben tanrıça mitlerinin ilkini kaleme aldığım bahar tanrıçası ve yeraltı kraliçesi Persephone'un hikayesini anlattığım şu yazımda da görüldüğü üzere, kahramanın yolculuğunu aşarak içindeki gücü keşfeden kahraman hikayelerini daha ilham verici buluyorum. Bu hikayeye dair kendi yorumuma göre Psike, tıpkı bahar tanrıçası Persephone gibi çıktığı yolculukta kendi benliğini keşfetmesi sonucunda bir tanrıçaya, bir ölümsüze, dönüşüyor. Bu hikayedeki aşk tanrısı Eros ise Psike'nin yolculuğunda ona rehberlik eden aynası, öğretmeni ve özünden gelen dileği konumunda yer alıyor.

Buraya kadar anlattığım kısım, Psike ile Eros mitinin her yerde üç aşağı beş yukarı görebileceğiniz ana hikaye kısmıydı. Yazımın bundan sonrasında ise bu öykünün bana düşündürdüklerinden hareketle kendi çıkarımlarımı açıklayacağım.


1. Afrodit gerçekten de zalim bir tanrıça olduğu için Psike'ye işkence mi etti?

Tabi ki hayır. Afrodit on iki büyükler arasında bana göre en kafa dengi olan tanrıçalardan birisi. Ayrıca o aşk, güzellik, çekim ve bereketin tanrıçası. Böyle küçük hesaplar peşinde koşmaz. Pek tabii ölümlülerin onun mabetlerini unutup ölümlü bir kızcağızın peşine takılmaları canını sıkmış olabilir ancak sırf bu nedenle de genç bir kıza, hele de müstakbel gelinine kök söktürmekle uğraşmaz. Keyfine bakar canım aaaaa, elin mızıklayan kızıyla ne uğraşsın koskoca tanrıça... 

Peki o halde tanrıça neden dolayı kızgındı veya kızgın gibi görünüyordu da Psike'yi bu kadar zorladı? Çünkü, Psike'nin yüreğinde muhtemelen aşk tanrıçasının bildiği bir dilek vardı. Bu dilek, aşktı. Psike kötü kalpliliğinden ölümlü taliplerini peşinden koşturmuyordu (sanırım); Psike, aşkı diliyordu ancak buna karşın bu dileğini bir kez bile Tanrıça'ya iletmedi. Ancak çok zorda kaldığında ona sığındı. Artık dayanamadığında... Bu nedenle de Tanrıça, bana göre, Psike'yi kaçtığı gerçekle yüzleştirdi. Kaçamasın, artık biraz bile kaçamasın diye, ona bu dileğinin yokluğunu da, gerçekleşme umudunu da dibine kadar hissettirdi. Emek vermesini sağladı. Yoksa Psike'ye kalsa sarayında somurtarak oturmaya devam ederdi... 

Peki o halde Tanrıça Afrodit'in oğlu Eros'a verdiği görev de neyin nesiydi? Ok kalbine saplandığı anda prensesin özgür iradesi bitecekti ve çirkin bir adama bir büyünün etkisiymişçesine okun etkisiyle aşık olacaktı. Neden Tanrıça bunu istemiş olabilir?.. Tanrıça, koskoca Tanrıça, muhtemelen çoğu şeyin farkındaydı. Dileğini ayaklı bir şekilde prensesin önüne götürdü: Aşkı.


2. Tanrıça Afrodit, Eros'un Psike'ye aşık olacağını biliyor muydu da böyle bir plan yaptı? 

Muhtemelen hayır. Bu ölümsüz bilinçler bazı durumları sadece öngörebilirdi. Ancak Tanrıça'nın bizzat bunu düşünerek oğlu adına karar verdiğini veya tahmin yürüttüğünü doğrudan söyleyemeyiz tabii ki. Burada yaptığı şey çift yönlü olabilir. Evet, tamam kabul, Tanrıça prensesi çirkin bir adama aşık etmek istemiş de olabilir. Ancak her şekilde ona aşkı gönderdiğini biliyoruz (öhöömmmm).


3. Eros Psike'ye neden ve kaç kere aşık oldu?

İki kere aşık oldu. Bu bariz görünen bir gerçek. İlkinde görünüşüne aşık oldu. Aşk tanrısı ölümsüz bir varlık olarak onun tüm benliğine belki ulaşabilir, onu görebilirdi ancak sonuçta o, aşk ve zevk tanrısı Eros... Bu nedenle Psike'ye yönelik olan ilk aşkı muhtemelen dış görünüşüne dairdi. Gerçek değildi diyemeyiz ancak ne o Psike'yi yeterince tanıyordu, ne de Psike onu. Bu nedenle de Psike'nin sözünü tutmamasını da, Eros'u ışık altında görünce sakarlaşmasını da bir noktaya kadar anlayabiliriz (kız haklıydı bu arada öhömmmm). 

Bundan dolayı Eros'un aşkının ilk etabı çabuk bitti. Sözün tutulmaması ile aşkın kör gözü açıldı (Psike aşk'ı ışıkta gördü) ve büyü bozuldu. Sonrasında prenses acı çekti. Bu acıdan sonra ölümlü bedeni işe yaramaz hale geldi. O beden yeryüzüne aitti, Eros'un gökyüzüne taşıdığı ve ölümsüz olan şey, prensesin ruhuydu. Prensesin aşkı için çabalaması sonucunda -her ne kadar bu çaba prensesin sözünü tutmamasının açtığı yarayı tam olarak iyileştirmese ve bu yaranın solgun izi Eros'un omzunda hep kalacak olsa bile- Eros onun bu ikinci seferde ruhuna aşık oldu. Sonsuza dek birlikte kalacağı da budur. -ki Psike'nin ruhu da güzeldi, hadi yine iyisin Erosss...-


4. Bu görevler de neyin nesiydi?

Prenses bu görevler vesilesiyle; diğerleriyle, kaderle ve bilinçaltıyla iletişim kurmayı öğrendi. Bu kız da hiçbir şey bilmiyordu vallahi... Afrodit bunları kötülük olsun diye değil; genç kızın hem burnu sürtsün, hem de olgunlaşsın diye Psike'den istemiş olabilir (bir varsayım).


5. Bu bir aşk öyküsü mü?

EVET. Aşk, özümüzden gelen bir itkidir. Bir hedefi başarıyla tutturmamızda bile onu isteme oranımız, o hedefin veya o hedefin getirilerinin benliğimizle sağladığı uyum önem taşır. Bu hikayede ise Psike bir hedefe yönelik olarak kendi benliğini saflaştırdı, zaten bunu yapmadan gökyüzüne yükselemezdi. Bu saflaşmadan kastım iyilik hali değil bu arada. Deneyim. Psike bu yolla bilinç farkındalığını arttırdı ve aşkıyla birlikte yükseldi. Geriye kalan tek şey; bütün bu acılar, görevler ve koşuşturmacalar aracılığıyla ulaştığı öz benliğiydi. Buna da zaten ''ruh'' adını veriyoruz.


Eksik Parça - Mara Dyer Üçlemesi 1. Kitap (Michelle Hodkin) | Kitap Yorumu

Yazar: Michelle Hodkin, Çevirmen: Dilan Toplu,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Mara, lise öğrencisi genç bir kızdır. Hayatında her şey genç bir kızın yaşantısının normalliğinde ilerlerken büyük bir kaza yaşar. Üç kişinin göçük altında kaldığı yıkımdan sağ kurtulan tek kişi Mara'dır ancak olaya dair hiçbir şey hatırlamaz. Arkadaşlarını kaybeden Mara, bu korkunç olayın ardından ailesiyle birlikte başka bir eyalete taşınır. Yeni okulunda da başından bela eksik olmayacaktır. Okula yeni gelen gizemli kız kontejanından öğretmen ve öğrencilerin dikkatini çeker. Bu öğrencilerin başında okulun havalı entelektüel çapkını Noah Shaw gelmektedir. Kitap boyunca hayal ile gerçeğin iç içe geçtiği bir kurguda Mara'nın yaşadıklarını okuyoruz. 

Olaylar Mara'nın arkadaşlarıyla birlikte gece yarısı gittiği metruk binaya dönüşmüş eski akıl hastanesinin çökmesiyle başlasa da, aslında her şeyin başlangıcı Mara ve iki arkadaşının ruh çağırma seansında gerçekleşiyor. Kızların eğlenmek için başvurduğu bu olayda Mara kötü ruhlar tarafından işaretleniyor mu, yoksa kızlar ruhlardan haber alarak geleceğe dair bilgi mi ediniyorlar kitabın sonuna geldiğimizde bile bu durum belirsiz kalıyor. Bu ruh çağırma olayının kazadan önce gerçekleşmesi ise kitap boyunca biz okurlara Mara'nın gördüklerinin halüsinasyonlarının ürünü mü, bir çeşit süper gücü mü, yoksa yalnızca bir lanet mi olduğunu düşündürüyor. 

Kitabı ilk kez lise yıllarımda okumuştum. O yıllarda muhtemelen çok da beğenmişimdir. Kitap genç yetişkin kategorisinde değerlendirilebilecek ilgi çekici bir kurguya sahip. Kitabı benzer tarzdaki kitaplardan ayıran durum ise özgün kurgusu. Tabii ki kitapta yine bizleri havalı-her şeyi bir çırpıda halleden çekici çocuk ile travmalı-olayların kilidini çözen gizemli kız ilişkisi, yeni bir ortama giren karakterin -özellikle de zengin okul çevresi- tarafından zorbalanması, lise öğrencisi herkesin arabasının olması (bak sen şu işe), doldurma romantiğimsi sahneler karşılıyor; karşılamıyor değil. Ancak bu tarz bir kurguyu uzun zamandır okumadığımdan mı bilmem, bu sahneleri okumak da bana gerçekten iyi geldi. Normalde artık bu tarz sahneleri okumaya inanın katlanamıyorum... 

Bu kitapta ise tüm bu ergenlik kurguları klişelerinin arka planında özgün ve gerilimli bir olay örgüsü yer alıyor. Ayrıca kitap ilerledikçe görüyoruz ki, Noah yalnızca genç kızların ilgisini çeken Don Juan olarak köşe yastığı gibi kurguda bulunmuyor. Noah da Mara'nın içinde bulunduğu durumu kavramasında öneme sahip bir figür. Bu ayrıntıyı sevdiğimi özellikle vurgulamalıyım. Çünkü bu sayede kurgu tipik bir lise kurgusundan ayrışarak kendi içinde karakter kazanıyor. Kitapta gotik bir hava da bulunuyor. Hatta yazar az daha zorlasaymış dark akademi tarzına da ufaktan girebilirmiş.

Bu arada şunu da eklemeliyim; kitabı lise yıllarımda okuduğumda eminim ki genç kızların sevgilisi olan Noah'tan ben de etkilenmişimdir. Ancak şimdi aradan geçen yaklaşık on yıldan sonra kitapta ilgimi çeken erkek karakter Noah asla olmadı, Mara'nın abisi Daniel oldu ahhahahaah. Daniel iyi çocuk, Noah kötü (görünen) çocuk. Daniel geleceğini önemseyen, sorumluluk sahibi, nazik, düşünceli, romantik yanları da olan, kız arkadaş konusunda seçici, entel işlerden anlayan, üstüne komik ve uzun boylu bir arkadaş; daha ne... :) -Daniel'i övme paragrafımın sonu ahhahaha- Ah bir de ailesine bağlı, halden anlayan ve iyi bir abi. :) Bence iyi abiler, özellikle de kız kardeşine iyi abi olan abiler, hayatlarındaki kadına da saygılı olmak konusunda yeşil bayrak oluyorlar veya bana öyle geliyor bilmiyorum. Olumlu bir önyargım var bu konuda.

Kitabı ben severek okudum. Okuyamama sendromuna girdim gireceğim derken imdadıma yetişen, kendi türü içinde -dediğim gibi- öne çıkan özelliklere sahip sürükleyici bir kitap. Aynı zamanda Mara Dyer üçlemesinin ilk kitabı. Diğer kitapları da elimde bulunuyor ve en önemlisi olayların devamında ne olmuştu asla hatırlamadığım için kitapları sanki ilk kez okuyormuşum gibi bir merakla okuyacağım. Bu nedenle heyecanlıyım. 

Kitabın kapağı için ise ayrıca bir parantez açmak istiyorum. Böyle güzel kapaklı kitaplar her ne olursa olsun okurun iştahını açma özelliğine sahipler. Bu duruma eskiden daha çok dikkat ediyordum. Ancak hala, daha başka türlerde okuduğum kitaplarda da, aynı kitap farklı yayınevlerinden basılmışsa çevirmen faktörü kadar kitabın kapağının özenine de dikkat ederek okuyacağım kitabı buna göre özenli olduğu izlenimini aldığım yayınevinden alıyorum. Kapak bence bir kitapta önemli kriterlerden birisi. Yayınevinin işini özenli yapıp yapmadığını gösteriyor diye düşünüyorum.

Eğer ki ben dünyayı kurtaracağım, düşündüren kitaplar okuyacağım diyorsanız bu kitap o kitap değil :), ancak çerezlik ama yine de özgün bir kurgu okumak istiyorum diyorsanız -kitabın basit bir anlatımı olduğunu unutmadan- bu seriye göz atabilirsiniz.

Kitaplarla kalın.


Lilo and Stitch (Lilo ve Stiç) | Film Yorumu


Yönetmen: Chris Sanders, Dean DeBlois, Chris Sanders, Dean DeBlois 

Senarist: Chris Sanders, Dean DeBlois, Chris Sanders, Dean DeBlois

Yapımı: 2002 - ABD


''Arkadaşım olacak birine ihtiyacım var... Beni bırakmayacak biri. Belki bir melek gönderirsin... en güzel meleğini.''


Kaynak: Pinterest


''O'hana aile demektir. aile kimse geride bırakılmaz demektir. Fakat ayrılmak istersen, gidebilirsin. Ama ben seni hatırlayacağım. Giden herkesi hatırlarım.''


Lilo Hawai'de ablasıyla birlikte yaşayan yalnız bir kız çocuğudur. Anne ve babasının kaybından sonra içinde derin bir hüzün taşır. Küçük kız kardeşinin sorumluluğunu tek başına sırtlanan ablası ise fazlasıyla meşguldür. Üstelik Lilo, diğer kız çocuklarından farklı beğenilere sahip olması nedeniyle de dışlanır. Kayan bir yıldızın ardından tüm kalbiyle bir dilek, bir dua eder. Lilo tüm kalbiyle onu asla bırakmayacak bir arkadaş ister. Lilo'nun bu isteğine kulak misafiri olan ablası ona arkadaş olarak bir köpek sahiplenmeye karar verir. Ancak Lilo'nun ilgisini çeken evcil hayvan barınaktaki diğer hayvanlara hiç mi hiç benzemeyen tuhaf bir ''köpek'' olacaktır. Sadece yok etmeye programlanmış ve galaktik federasyonun peşinde olduğu dünya dışı varlık olan Stiç, Liloyla birlikte aile olmayı öğrenecektir.

Bu filmi çocukken izlemiş miydim hiç hatırlamıyorum ancak filmin öyküsünü bir şekilde hep biliyordum. Uzun zamandır izlemek veya tekrar izlemek istediğim bir filmdi. Filmi izlemeden evvel bile seveceğimi bilsem de, hem böyle eğlenceli hem de duygusal bir tarafı olan bir filmle karşılaşacağımı düşünmemiştim. İzleyicilerin kendilerinden parçalar bulabildikleri karakterlerin olduğu filmler hep nahif bir dokunaklı yan taşıyor ve sanırım en çok da bu doğal gelişen tanıdıklık hissi nedeniyle o filmler unutulmaz oluyor. 


''Ben kayboldum.''


Filmin öyküsü için her yerde okuyabileceğiniz basmakalıp bir ''sevginin iyi geldiği iki karakter'' -daha da fenası ''sevgi iyileştirir''- yorumunu yapmayacağım. Evet, bu iki karakter birlikte anılar biriktirerek sevgiyi keşfediyorlardı. Stiç yok etmeye programlı bir uzaylıydı; üstelik yapay bir canlıydı. Bir bilim adamının elinden çıkmış bir yaratık. Stiç'in adı bile yoktu. Bu ismi ona ilk dostu olan Lilo hediye etti. Stiç bir şeyi almanın ne demek olduğunu bilmiyordu ki bir şeyi verebilsin... Bildiği tek şey, ona tanımlanan verilerdi. Stiç, yeni şeyler keşfetti. Lilo sayesinde değil, Lilo ile birlikte geçirdiği yaşantılar vesilesiyle keşfetti. Lilo ve Stiç birbirlerine benziyorlardı. İkisi de kendilerini sürüden dışlanan ''çirkin ördek yavrusu'' gibi görüyorlardı. Evet gerçekten de farklı tepkiler verdikleri için ayrıştırılmışlardı. Bu süreçte aile kavramına bağlı kalan Lilo, Stiç'e öğrettiği bir arada olmanın sorumluluğunu bir yandan kendisi de benimsedi.

Lilo'ya dair en sevdiğim şey, diğer kız çocuklarından farklı şeyleri sevdiği ve biraz ''farklı'' biri olduğu için diğerleri tarafından dışlanmasına rağmen hiçbir zaman kendi özgün kimliğinden vazgeçmemesi ve sevdiği şeyleri sırf yargılanma korkusuyla bırakmaması oldu. Onun yapması gereken, kendini kabul ettirmek için olmadığı birine dönüşmek değildi ve bu küçük kız, çok üzüldüğü anlarda bile zaten bu gerçeği biliyordu. Lilo'nun ihtiyacı olan, yalnızlığın hırçınlığını üstünden atmaktı; tıpkı Stiç gibi. Bu noktada Stiç'in durumunun farklı olduğunu da belirtmekte yarar var. Stiç'in yaradılışı, doğası, kötüydü. Ancak bu kötülük madde madde yazılan bir kötülük değildi. Kötülük olgusunu var eden eylemler değişince, ortada kötülük de kalmaz. 

Her yıkıcı mizaçlı varlığın (insanın) değişebileceğine ben inanmıyorum. Bana göre insanlar kolay kolay değişmezler; sadece bazı özelliklerini kontrol altına almayı ancak kendileri çaba gösterirse öğrenirler. Ancak tabii bu bir çocuk filmi olduğundan bu durum filmde Stiç üzerinden daha toz pembe diyebileceğim bir anlayışla yansıtılmıştı. Ancak sevginin pek çok şeyi tek başına ''iyileştirmediğini'' değişimin sağlanmasının gerçek yaşamda bu kadar kolay ve kökten gerçekleşmediğini aklımızdan çıkarmamamız gerektiğini düşünüyorum. Hayat bunu büyüdükçe bizlere acı yoldan öğretir. 

Öte yandan birini sevmemiz için onun ''Tanrı'nın en güzel meleği'' olmasına da ihtiyacımız yoktur. Lilo'nun kalbinden geçen dilek, ailesini kaybetmenin verdiği travmadan ileri geliyordu: Onu asla bırakmayacak bir arkadaş. Dileğini dilerken bu küçük kız, diğer kız çocuklarının onu dışlamasına neden olan ''tuhaf şeyleri'' bir kenara bırakıp ''çok güzel'' bir arkadaş diledi. Ancak barınakta ilgisini çeken hayvan, herkesin garipsediği Stiç oldu. Burada insanı güldüren çok güzel bir durum var. Belki de Lilo'nun ''güzel'' tanımı, diğerlerinin aklına ilk gelen sıfatlardan oluşmuyordu; ya da belki de Lilo dileğinde geçirdiği ''en güzel melek'' kısmını sadece artık kabul görmek isteyen kırgın yanıyla öylesine söylemişti. Hangisi gerçeği yansıtıyor bilmiyoruz ancak bu durum da bizlere dostluğun, aile olmanın bu tip tanımlamalara bağlı olmadığını, ancak içimizde hissettiğimizde, birlikte yaşantı paylaşabildiğimizde ve birbirimiz için yapabileceklerimiz, verdiğimiz emek ölçüsünde birisiyle bağ kurabileceğimizi, o kişinin bizi bu ölçüde ''asla bırakmama ihtimalinin'' oluşabileceğini ve zaten çok sevdiğimiz birinin bizim için ''dünyanın eennnn güzel meleği'' olabileceğini gösteriyor.


''Bu benim ailem. Kendi başıma buldum. Küçük ve parçalanmış fakat hala iyi.''


Ben Lilo ve Stiç'in maceralarından çok keyif aldım. Yer yer duygulandım, bolca da güldüm. Bence her yaştan izleyicinin ilgisini çekebilecek çok güzel ve artık klasikleşmiş bir animasyon filmi.


Lilo & Stitch (2002) Trailer #1 | Movieclips Classic Trailers için tıklayabilirsiniz.

Hawaiian Roller Coaster Ride (From "Lilo & Stitch") için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Kedi (Nine Lives: Cats in Istanbul) | Belgesel Yorumu

 

Yönetmen: Ceyda Torun

Diğer Adı: Nine Lives: Cats in Istanbul

Tür: Belgesel

Yapım Yılı: 2016


''Hayat çok güzel. Ama yaşamasını bilirsen... Kalp gözün açık olursa sevebilirsin. Sevgiyle baktığın zaman her şey güzel. En ufacık bir kediden, bir kuştan, bir çiçekten zevk alırsan... ne diyim... dünyalar senin olur.''


Kaynak: Pinterest


''Sevdirmek istediğinde geliyor, sevdiriyor, gidiyor. Ben istediğimi yapamıyorum ama. Kuyruğunu tuttum, elimi ısırdı. Ama o kendi istediğini yapıyor. Benim için o, çok önemli. Özgürlüğüne dört dörtlük sahip çıkan bir kedi. Mücadeleci ruhu var. İnsanda olması gereken yapılara sahip.''


İstanbul'un kedilerini anlatan belgeselin baş aktörleri tabi ki kediler! Yardımcı oyuncular olarak ise kedilerin seçtiği insanları görüyoruz. Bu insanlar bizlere bağ kurdukları kedilerin mizaçlarını ve kendi bildikleri kadarınca onların hikayelerini anlatıyorlar.

Bu belgeseli uzuuunnn zamandır izlemek istiyordum. İzlemeyi niçin bu kadar ertelediğimi bilmemekle birlikte, bundan sonrasında her iyi hissetmek, nefes almak ve hayatın güzel yönlerini anımsamak istediğimde kedilerin dünyasını gözlemci bir dille işlemiş bu belgesele başvuracağımı biliyorum.


''Siz nasıl kediyi fark ederseniz, kedi de sizi fark eder. Bu çok karşılıklı bir şeydir. Sanırım bu biraz büyülüyor beni, bu kadar karşılıklı olması. Ayna gibi.''


Belgeselin yönetmeni ve yapımcısı Ceyda Torun'u tebrik etmeden geçmek istemiyorum. Kedileriyle ün yapmış bir ülkenin, hele de İstanbul gibi büyük bir şehrin, kedilerini konu alan yapımlar yapmaması çok tuhaf bir durum. Bu bakımdan bu belgesel kendi türü içinde eşsiz bir yere sahip. Bundan on yıl öncesinde çekilmiş olmasına karşın, kedilerin kendine has dünyasını ve insanlarla olan ilişkilerini dar kapsamlı da olsa kedilerin kendi doğal ortamlarında doğal koşullar çerçevesinde izleyiciyle buluşturması bakımından zamansız özelliklere sahip. Pek tabii on yıl içinde değişen şehrin durumunun kedilerin yaşantısına ve insanların kedilerle olan ilişkisine etkisini de sorgulamak gerekli.


''Bunlar insanı aşık ediyorlar...''


Kediler özgür varlıklar. Sanırım onları en çok bu nedenle seviyorum. Özgür olmalarını, gizemli olmalarını, ne yapacaklarının belli olmamasını, boş vakitlerinde ninja olmalarını, patilerini, mayışmalarını ve kendilerini bir şekilde sevdirmeyi bilmelerini seviyorum. O güzel gözlerini, hipnotize edici bakışlarını ve en çok da her kedinin kendine has bir karakterinin olmasını ilgi çekici buluyorum. Bu belgeselde de birbirinden güzel birçok kedi görüyoruz. Kamera açılarından kurguya, kedi türlerinin çeşitliliğinden (ki daha çok da olabilirdi tabii) kullanılan müziklere kadar belgeseli çok sevdim. Daha ilk kediyi gördüğüm andan itibaren dudaklarıma bir tebessüm yerleşti. Serseriler, kendilerini bir bilgisayar ekranından bile sevdirdiler. Bu belgeseli mutlaka izleyin! 

Ayrıca onların yaşamını kolaylaştırmak için onları beslemeyi, su vermeyi unutmayalım.


''Ayağınızın dibinde kafayı dikip size bakan ve miyavlayan bir kedi, hayatın size gülümsemesidir.''


Hoşça kalın.


Kedi - Official U.S. Trailer izlemek için tıklayabilirsiniz.

Kedi (2016) - Full Soundtrack için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Kader Kapısı (Agatha Christie) | Kitap Yorumu

Yazar: Agatha Christie, Çevirmen: Gönül Suveren,
Yayınevi: Altın Kitaplar

Macerayla geçen bir yaşamdan sonra Tommy ve Tuppence Beresford çifti emekliliklerini gözlerden uzak bir kasabada satın aldıkları eski köşkte geçirmeye karar verirler. Nesiller boyunca farklı ailelere yuva olmuş bu eski yapının içerisinde yıllara meydan okuyan sırlar taşıdığını çok geçmeden anlayacaklardır. Buna çocuk kitapları vesile olur. Gizemleri çözmekte oldukça başarılı olan eski ajan Tuppence, evin eski sahiplerinden aldıkları bir çocuk kitabının içine gizlenmiş gizemli bir şifreyi çözer: ''Mary Jordan'ın ölümü normal değil. Bu içimizden birinin işi, onun kim olduğunu bildiğimi sanıyorum!''

Köşkteki tadilat bile tam bitmemişken bu eski ajan çift, kasabada köşkün tarihini ve Mary Jordan'ın kimliğini araştırmaya başlar. Karı koca için yıllar evvel yaşanmış bu olayı çözmek başlangıçta meraklarını gidermek istedikleri uzak bir gizemken, araştırmaları süresince etraflarını kaplayan tehlikeli bir sırra dönüşür. Bazı sırlar çözülmeseler bile bir zaman kapsülüyle saklanmışçasına yıllar sonra bir çocuk kitabı aracılığıyla eski bir ajanın ellerine düşebilir. Bu gizemli olayı çözmeye çalışan çiftin en büyük yardımcıları ise evin köpeği sadık Hannibal olacaktır.

Agatha Christie ne yazsa okurum kategorisine yerleştirdiğim yazarlarımdan. Ona bayılıyorum! Hayatta en çok tanışmak istediğim ilk beş yazardan biri kendisi olabilir. Ondan bir şeyler okumadan evvel ne okursam okuyayım beğeneceğimi düşünüyorum. Elime aldığım kitabının konusunu bile çok irdelemeden okumaya başlamayı ve her şeyi okuma anında öğrenmeyi seviyorum. Bu kitabını da gözlerimi kapatıp ellerimi kitaplar arasında dolaştırırken rastgele seçtim. Gözlerimi açtığımda yalnızca kitabın ismiyle karşılaştım: Kader Kapısı. Bu isim bana pek bir gizemli geldi.

Kitabı severek okudum. Ancak kitabın bir serinin taaaa beşinci kitabı olduğunu 1000 Kitap hesabımda kitap alıntılarını not alırken keşfettim. Christie'nin bu kitabında bizi ne Hercule Poirot, ne de Miss Marple karşılıyor. Bu roman Tommy ve Tuppence çiftinin yıllara yayılan maceralarından emeklilik günlerinde yaşanmış bir olayı konu ediniyor. Olay kendi içinde bir akışa sahip olduğundan, kitabın bir seri akışının devamı olması benim kafamı olayları anlayamayacağım şekilde karıştırmadı. Yalnızca kitap içerisindeki çiftin eskiden çözdüğü bazı davalara yapılan kimi atıfları anlayamadım ancak bu durum bu kitapta geçen olayı anlamama da engel olmadı. Yalnızca, kitapta işlenen olayın sonuç kısmını zorlama bulduğumu ve daha doyurucu bir sonla karşılaşmayı umduğumu söyleyebilirim.

Çiftin gençlik yıllarındaki maceralarını da merak ediyorum. Onlarla tanıştığım için mutluyum. Christie kitapları bana keyifli zaman geçirten, okurken eğlendiğim ve kafamı yormayan ancak malesef içeriklerini çok çabuk unuttuğum kitaplar. Bu zamana kadar hatırı sayılır sayıda Agatha Christie kitabı okumuş olmama rağmen malesef çoğunu büyük oranda unuttuğumu itiraf etmeliyim... Yine de polisiyenin kraliçesi olan Christie'nin zekice yazılmış keyifli dedektiflik romanlarını okumayı seviyorum.

Kitaplarla kalın.


Ayçiçekleri gibi sevmek.


Ayçiçeklerinin adı hep ilgimi çekmiştir. Gerek duruşlarıyla, gerek bakışlarıyla Güneşle bir olan bu çiçekler, neden Ay'ı isimlerinde taşıyorlar diye düşünmüşümdür.

Bir keresinde onları yakından görmüştüm. Beklemediğim bir andı. Kafamı bir çevirdim, işte oradalardı. Bakışları bana dönük değildi. Sanki uzaklardaki bir noktadaki sevdiklerini selamlarcasına ışıl ışıl, kocaman ve sarı bir gülümsemeyle dikiliyorlardı. Araba yanlarından hızla geçtiğinden, bu karşılaşmamıza dair aklımda yalnızca solgun bir hatıra, hatta o bile değil... solgun bir hatıranın anısı kaldı. Bu, yıllar yıllar önceydi.

Biraz daha yakın ama şimdilerde uzak olan ikinci bir tarihte yine onları gördüm. Aslında farklı bir yılın hemen hemen aynı mevsiminden bir andı. Bu sefer hazırlıklıydım, onları görmek için heyecanla bekledim. Sonra onlar geldiler, küskün bir gülüşle. Hala parlıyorlardı ama boyunları mı büküktü ne? Neredeydi benim parlak çiçeklerim... neredeydi onların ışıldayan yaprakları? Yoktu. Kurumaya yüz tutmuş güzel çiçekler. İşte karşımda olan buydu. Araba geçti gitti ve benim aklımda, bir kez daha, solgun bir hatıra kaldı. 

Bu hatıranın da bir anıya dönüşmesini bekledim. Üçüncü sefer. Bundan iki yıl öncesi. Bu sefer umutsuzdum. Çünkü her şeye hazırlıklıydım. Yine bir yaz mevsimiydi. Bu sefer ben onlara dönük oturmuyordum. Saat gece yarısıydı. Onlar beni gördü mü bilmiyorum ama... ben onları göremedim. Hatta onları görmek istediğime dair içimde taşıdığım heyecan, evet bu sefer o da, artık solgun bir hatıraydı. Onları göremediğimi bile fark etmedim. Ne o yolculukta, ne sonrasında. Geçtiğimiz dolunayda sana Güneş ile Ay'ın aşk hikayesini anlatana kadar, aklıma ayçiçekleri gelmedi.

Onlar herhangi bir ayçiçeği değildi benim için. Onlar, yolda gördüğüm ayçiçekleriydi. Öylece, beklemezken. Bir anda karşıma çıkan ve beni heyecanlandıran ayçiçekleri. Birlikte havalı bir fotoğrafımın bile olmadığı, çünkü en azından yol üstündeki o çiçeklerle bunun olamayacağı ayçiçekleri. Güneş'i izleyen o çiçekleri gördüğüm anda sevdim. Bunun sebebi neydi bilmiyorum. Belki de kendi halinde oluşları. Aslında onları, evet o ayçiçeklerini ('the' ayçiçeklerini) ilk gördüğüm yıl bundan çok öncesinde kaldı ama... diğer seferki görmelerim veya görme ihtimallerim bile o ilk karşılaşmamızın yanında aklımda çok solgun canlanıyorlar. O ilk karşılaşmayı özel yapan neydi... bunu düşünüyorum.

Ayçiçekleri yılda bir kez açarlar. Biz onları tek bir çiçek olarak görsek de aslında göbeklerinde pek çok tomurcuk var. Sonra o tomurcuklar çiğdem oluyor ve afiyetle yiyoruz. Ve belki sonra da sivilcemiz çıkıyor. Neyse. :)

Ayçiçeklerinin diğer isimleri arasında günebakan, gündöndü, günçiçeği, günaşık gibi kullanımlar da bulunuyor. Çiçeklerin bilimsel adı ''helianthus annuus''tur. Bu isim, mitolojide ''Helios'' olarak bilinen güneş tanrısı ile ''Anthos''tan gelen çiçek kelimesinin birleşiminden oluşarak ''güneş çiçeği'' anlamına gelen Helianthus'u oluşturuyor. Annuuss kelimesi ise ''yıllık\ bir yılda büyüyüp tamamlanan'' anlamına gelmekteymiş. Mitolojide ayçiçeklerinin hikayesi, Clytie isimli bir su perisinin güneş tanrısı Helios'a karşılıksızca aşık olması sonucu yönünü hep ona dönmesi ve perinin gökyüzünde hareket eden güneşi yeryüzünde beklentiyle izlerken, sonunda bir çiçeğe dönüşmesi olarak bir anlatıya dönüşmüş.

Güneş'e aşık bir perinin aşkının yüzlerce baş vermiş gövdeli kocaman bir çiçeğe dönüşmesinin öyküsü, oldukça acıklı. Bu hikayede benim en çok ilgimi çeken ne imkansız veya karşılıksız aşk dramasıydı, ne de Clytie'nin güzelim peri haliyle kendini saçma sapan harap etme romantizmi. Benim en çok ilgimi çeken... hayır bekleyiş ve sabır da değildi (çünkü bu, anlamsızdı). Ben, sanırım, çiçeğe dönüşmüş güzel su perisinin bir çiçekte can bulan kalbinin atışını merak ettim. Yani, bir çiçeğin aşkını.

Ayçiçekleri nasıl sever?

Güneş'e aşık ayçiçeklerinin adındaki Ay, ne anlama gelir bunu araştırdım. Bunun bilimsel bir karşılığı yok. Bunun mitolojik bir öyküsü de, sanırım, yok. Ben aslında bu çiçeğin en çok ''günebakan'' ismini kendisine yakıştırırdım. Bana daha umutlu gelirdi bu isim. Daha şirin. Daha bu çiçek gibi gelirdi aslında. Güneşe baka baka büyüyen bu çiçeklerle, yıldızları izleye izleye büyüyen kendim arasında bilinçli olarak olmasa bile bir çeşit ilgi kurmuşum diye düşünüyorum.

Tüm dünyada ''güneş çiçeği'' (sunflower) olarak isimlendirilen bu çiçeklere bizde ona Ay'ın adını koymalarının sebebi, çiçeğin öyküsüyle ilgili değil, çiçeğin bizzat kendi varlığıyla ilgiliymiş. Bunu fark ettikten sonra bir anda Ay'ı içinde taşıyan bu isim, benim için tüm güneşli isimlerin önüne geçti. Çünkü Ay çiçeği ismi, aslında bu umutsuz aşık perinin hikayesinin adını taşıyan çiçeğe, yeni bir başlangıç fırsatı veriyordu!

Çiçeğin kocaman bir gövdesi ve devasa yaprakları olduğundan dolayı görünümü Ay'ı çağrıştırmış. Bu çağrışım da ay gibi parlayan anlamına gelecek şekilde olduğunu düşündüğüm bir şekilde, ona Ayçiçeği ismini vermiş. 

Güneş'e aşık ayçiçeği belki de köklendiği bu yerkürede bir perinin güzelliğiyle büyürken; bereket, bolluk, güç, dayanıklılık, bağlılık, umut, yaşam enerjisi, hayatın geçiciliğine rağmen parlamak gibi anlamlarıyla kendi varoluş öyküsünü anlatıyor ve sadece kendisi olarak, varoluşundan gelen bir güçle sevmenin anlamını simgeliyordur.

Kim bilir... Yine bir gün, bu sefer daha yakından, ayçiçeklerini görürsem... bunu ona\ onlara da soracağım!

''Sevgili ayçiçekleri... siz nasıl seversiniz?''

Belki de Ay gibi güzel bu çiçekler, bir Güneş'in ışığında açmayı öğreniyorlardır. Ve bu, bence, tüm sınırsız aşk öykülerinden daha ölümsüz bir öykü. Sanırım böyle bir öyküyü kimse senden alamaz, sana veremez ve senin yerine var edemez.

Belki de ayçiçekleri böyle seviyordur. Kendileri gibi parlayarak.

(08.03.26)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Güneş ile Ay'ın Aşk Hikayelerinden Sadece Birisi.


Bir varmış bir yokmuş... Zamanın başlangıcından çok öncesinde ışık, bu dünyaya ulaşmazmış. O zamanlarda bilinen uzay, derin uykudaki bir okyanusmuş. Bu okyanusta yüzen galaksiler, gezegenler ve uydular yıldızlardan bihaber yaşarlarmış. Hiçliğin bile uyuduğu bu evrende bilinmeyen uzayın ışığını düşlemek imkansızmış. Çünkü ışık yalnızca, uyuyan yıldızların göz kapaklarının altındaymış. 

Bir zaman geçmiş, ne kadar olduğu bilinmez, bu sessiz okyanus titremeye başlamış. Derin uykudaki yıldızlar sessizliğin içinde bir anda var olmuşlar. Işık, galaksileri görünür kılmış. Gezegenler ve uydular dengelerini sağlamak için dönmeye başlamışlar. Dönerlerken etraflarını görmüşler. Bazı gezegenler halkalarına hayretle bakmış, bazıları uydularına bir yaklaşmış bir korkup kaçmış. Sonsuz karanlığın bir anda aydınlandığı bu bilinen evrende Ay, kendi varlığına yabancıymış. Çünkü o, ne gezegenlerin renklerine ne de yıldızların ışığına sahipmiş. 

Solgun Ay, içinde derin bir boşluk hissediyormuş. Bu yalnız delikanlı tüm sonlu evrendeki sonsuz karanlığına hapsolduğunu hissetmiş. Kendi şeklini bile seçemiyormuş. Yerkürenin etrafında dönen taştan kütlesiyle uzaklara gitmenin hayalini kurmuş. Onun bu hali Samanyolu'nun en güzel ve en parlak kızının dikkatini çekmiş. Solgun Ay'ın herkesten sakladığı özlemini ona baktığı ilk anda görmüş. Ay bundan bihabermiş. Uzak yıldızlarla şakalaşıyor, gezegenine bir yaklaşıp bir uzaklaşarak deniz ve okyanusları sinirlendiriyormuş.

Güneş meşgul bir yıldızmış. Isıtması ve aydınlatması gereken tam dokuz gezegeni varmış. Bir bakıma tam dokuz boğaz onun ışığına bakıyormuş... Güneş sorumluluklarını bırakamazmış. Tüm gün çalışan Güneş, geceleri yorgun argın sessiz karanlıkta uzak yıldızları izliyormuş. Ondan uzak olan kardeşleri yüreğinde ince bir sızı bırakıyormuş. Solgun Ay'ın sessiz bakışlarında gördüğü o hüzün, Güneş'in en derinden tanıdığı hismiş. Böylece Güneş, işinin daha az olduğu zaman olan geceleri Ay'ı göz ucuyla izlemeye başlamış. Onun kraterlerinin şeklinde dolaştırmış titrek ışığını. Önce ürkekçe, sonra gittikçe kabaran bir merakla. 

Ay, Güneş'in ışığının değdiği yüzeyinde sıcaklığı ve varlığını hissediyormuş. Bu ışıkla parladığı gecelerde yerküre de karanlıktan kurtuluyormuş. Ay Güneş'in ışığından çekiniyormuş. Bu nedenle yüzünü ona tam döndüğü zamanlar sınırlıymış. Böyle nadir günlerde Ay, Dolunay haline geliyor ve aşkın sonsuz ışığıyla parlıyormuş. Bundan olacak onu en çok da o gün hayranlıkla izliyormuş yerkürenin varlıkları. Böyle zamanlarda ya huşuyla doluyor, ya da korkuyorlarmış. Böyle zamanlarda ya en derin korkularını kusuyor, ya da sevgiye sarılmaya hazır hissediyorlarmış. Yerkürenin varlıkları bile Güneş ile Ay'ın ayda bir buluşan gözlerinin aydınlığından hem çekinir, hem de büyülenirlermiş.

(27.05.26)


Çiçek Masalı.

 

1. Bölüm. 

Bir varmış bir yokmuş... Hangi zamanda, hangi mekanda bilinmez; iki şövalye yaşarmış. Bu şövalyelerin biri beyaz atlı, diğeri kara atlıymış. İkisi de cesur, ikisi de güçlüymüş. Bu iki şövalye bir gün bir göreve çıkmışlar. Hayır hayır hayır, bizim bu şövalyeler rakip değillermiş -en azından Neptün arşivlerinde böyle geçmeyecek- hatta arkadaşlarmış. İkisi de bir şeyi arıyormuş, çok değerli bir şeyi. Bir çiçeği! Bu çiçeği daha evvel gören olmamış ama duyan çok olmuş. Hem, tüm efsanevi şeyler böyle değil midir; dilden dile hayali ve hayaleti dolaşır, sonra bunlar arzulara karışır ve tadam, belli mi olur, gerçeklikte madde halini buluverir. Bu çiçek ise henüz sadece manasıyla varmış.

İki şövalye uzun bir yolculuğa çıkmış; dereleri, tepeleri, belki tehlikeli canavarlarla dolu yabancı diyarları geçmişler. En sonunda bir ormana varmışlar. Bu ormanda ilerlemek çok zormuş. Her yer yabani otlarla kaplıymış. Yine de şövalyeler pes etmemiş. Sonuçta o kadar uzun ve zorlu bir yoldan gelmişler. Eh, ormanı bulduklarına göre çiçek de buralarda bir yerde olmalıymış. Aramışlar taramışlar. Belki saatler, belki günler geçmiş. Zaman kavramları şaşmış, bitkinlikten yığılmışlar. Şövalyeler çaresizce yakarmış, yardım istemişler. Bir ses duyulmuş sonra; ulu, bilge bir ağaçtan.

Ağaç, şövalyelere neyi aradıklarını sormuş. Şövalyeler başlamışlar bu dillere destan büyülü çiçeği tarif etmeye. Ağaç, rüzgarda salınan yapraklarını şövalyelere doğru sallamış ve yaklaşabildiği kadar yaklaşmış: ''Burada öyle bir çiçek hiç yetişmedi ve yetişemez.'' Şövalyelerin kalan son umudu da paramparça olmuş. Kara atlı şövalye bu duruma çok sinirlenmiş. ''Ne vakit kaybı!'' diyerek hiddetle yerinden kalkmış ve yorgun atını çekiştire çekiştire oradan uzaklaşmış. Ancak beyaz atlı şövalye düşünceliymiş. Pes etmek istememiş. Mutlaka bir yolu olmalı, diye mırıldanmış kendi kendine. Belki hayalindeki çiçeği düşünmüş. Belki o da diğer şövalye gibi gitmeyi düşünmüş. Belki bu iki düşünce arasında volta atıp beklemiş, beklemiş. Sonuçta işin içinden çıkamamış. ''Neden'' diye sormuş bilge ağaca usulca, ''neden burada öyle bir çiçek yetişemez?''

''Çünkü'' demiş bilge ağaç bu sefer yapraklarını iki yana gererek ''görüyorsun ya, burada her yer yabani otlarla kaplı. Bir çiçek büyümek için günışığına sarılmayı ister, rüzgarın fısıltılarını duymayı ister, yağmurun taşıdığı besini kana kana içmeyi ve diğer canlıların arkadaşlığını ister. Oysa bu yabani otların altında bunların hiçbirine ulaşamaz. Bu yüzden de burada bir çiçek yetişmedi ve yetişemez.''

''Yani...'' demiş şövalye gözleri parlayarak, ''bu şartlarda demek istiyorsun değil mi bilge ağaç? Bu şartlarda mı yetişemez?''

''Evet, bu şartlarda yetişemez.''

Şövalye bu onayı duyar duymaz düşmüş omuzlarını gererek kollarını sıvamış ve işe koyulmuş. Etraftaki tüm yabani otları ayıklamış ve tohumlara yer açmış. Beklemiş beklemiş. Belki saatler, belki günler, belki aylar, hatta belki... Yıllar boyu! Sonuçta burası büyülü bir ormanmış ve aradığı büyülü bir çiçekmiş. Sonunda bir gün topraktan esneyerek yeryüzüne uzanan bir çiçek fidesi görmüş. Çok cılızmış ama çok güzelmiş. Şövalyenin gözleri -aman ha şşşş aramızda kalsın- yaşlarla parlamış. Çiçeği karşısındaymış.

(01.02.24)


2. Bölüm

Beyaz atlı şövalye minik çiçek fidesinin her bir hareketini hayranlıkla izliyordu. Çiçeğine o kadar odaklanmıştı ki, heyecanlanmayı bile unuttu. Onun bu haline, ''ne kadar ahmakça,'' diye fısıldadı rüzgar. ''Iııı-hıı... Ne!'' Genç şövalye yerinden aniden doğruldu. Üstü başı, hatta kulaklarına varıncaya kadar, toprakla dolmuştu. ''Kim var orada!'' Bu bir sorudan çok kendini koruma nidası gibi görünüyordu. Çünkü genç şövalye o kadar çiçeğine odaklanmıştı ki, kılıcının yanında olmadığını bile çok geç fark etti. Kat kat zırhını çıkaralı çok olmuştu; o kadar zırhı en baştan yeniden giymesinin mümkünatı yoktu. Yine de kaçmadı; bir kılıca dönüştürdüğü elleriyle görünmez düşmanının üstünde -açıkçası pek de iyi olmadığı, çünkü vaktiyle tüm derslerde uyuyordu- kungfu darbelerini sergilemek için tetikteydi. Bu hazır, nazır ve pek tehlikeli görünen şaşkın şövalyeye rüzgarın verdiği cevap gittikçe yükselen kahkahalar oldu.

Başka zaman olsa, pek tabii, cesur şövalyemiz uygun adım yürür, arar tarar ve düşmanını bulurdu. Ancak o an korkusunun büyüttüğü sesler cesur şövalyeyi daha da korkuttu. Hadi ama, cesur şövalyeler bile illa ki bir şeylerden korkarlar!

Şövalye atını bile unutarak koşar ve düşer adım bayır aşağı yürümeye başladı. Çok geçmedi ki rüzgarın getirdiği sesin sahibi havada süzülürcesine, tıpkı rüzgar gibi adımlarıyla, ortaya çıktı.

''Haylaz Cadııı...'' dedi Bilge Ağaç dallarını sallarken. Dallarındaki ifade cadıyı azarlasa da, yanakları yapraklarına varıncaya dek yükselmişti. Sonra da gök gürültüsünü andıran kahkahalar yeri göğü inletti.

''Bilge Ağaaaççç!'' Cadı, bisikletinden atlayarak düşe kalka eski dostuna koştu. ''Seni özledim... Çok!''

''Ah benim haylaz yavrum... Ben de seni çok özledim. Gelişin de senin gibi pek bir yaramaz oldu. Hah-hah öhö öhö. Neden korkuttun şövalyeyi?'' 

''Kim? O mu?'' 

''Ne o mu yavrum?'' 

''Şövalye işte Bilge Ağacım. O mu şövalye? Üzgünüm... Hahhah-hahah. Az evvel pek de bir şövalyeye benzemiyordu. Ahahha- pardon.'' Cadı dudaklarını birbirine bastırarak kahkahalarını -nezaketen- tutuyormuş gibi yaptı. ''Hem... Bilge Ağaç! Baksana artık milleti korkutmamak için cadı şapkamı bile takmıyorum. Süpürgemi de bisikletle değiştirdim. Daha ne!'' 

''Haylaz Cadım benim. Yine yaptın yapacağını... Çiçeğini gözleyen masum bir adamdı o sadece.'' 

''Hani şu dillere destan büyülü çiçeği mi? Hala ona inanan mı vardı? Tumblr gibi, blogspot gibi modası geçti sanmıştım. İnsanlar artık uzun zaman alan şeylerin son hali dışındaki halleriyle pek ilgilenmiyorlar da.''

Bilge Ağaç dallarından birini indirerek Cadı'yı buyur etti. Cadı bu teklifi memnuniyetle kabul etti ve bağdaş kurarak gizli yerine kuruldu. 

''Bilge Ağaç...'' 

''Söyle yavrum?'' 

''Gerçekten büyülü bir çiçeği mi vardı o adamın -öhüö şeyyy- şövalyenin?'' 

''Vardı yavrum, aha orada.'' 

''Olmaz bakamam. O onun çiçeği sonuçta. Cadı olabilirim ama mahremiyete saygım vardır. Sadece...'' 

''Evet yavrum?''

''Bilge Ağaç,'' dedi Cadı yaşlı ağacın tırtıklı ve buruşmuş sert yüzüne kendi yüzünü yaslayarak. Kolları yaşlı ağacın çeyreğini anca turlamıştı. 

''Düşeceksin yavrum, tutun bir yere. Ah bu... Ah bu! Tutunsana haylaz Cadım benim. Yüreğime indireceksin vallahi...'' 

''Bana bir şey olmaz Ağaççım, tonton Ağaççım...'' 

''Dua et gönül almayı biliyorsun, öhö, iyi misin yavrum? Yanakların çizilecek o kadar yaklaştırma yüzünü.'' 

''Bir şey olmaz Bilgecim. Sadece seni özledim.'' 

''Açsındır yavrum. Ama artık meyve vermiyorum.'' 

''Meyvelerin için gelmedim güzel Ağacım. Seni özlediğim için dedim ya... Ama tabii... Tabii... Bir de...'' 

''Bir de?'' 

''Kulaklarının hala maşallahı var Bilgecim senin de...''

Rüzgar usul usul eserken şövalyenin sadık atı çimenlerden yapılmış yumuşak yatağından Cadı'yı izliyordu. Cadı ata el salladı. ''Merhaba sevgili At. Üzgünüm, dostunu biraz korkuttum. Ona özürlerimi ilet lütfen. Aslında onu korkutmak iste- istemiştim tamam ama üzgünüm. Çiçeğiyle ona mutluluklar. Mutluluk... Çiçeğiyle birlikteyken nasıl da mutluydu... Tıpkı bir ağaç gibi!'' 

''Sen de bir ağaçsın yavrum...'' 

''Ne? Ben bir ağaç mıyım Bilgecim? Bu bir kehanet mi?'' 

''Hayır yavrum. Sen haylaz bir Cadı olarak dünyaya geldin bu turda. Diyorum ki, meyvelerin...'' 

''Benim meyvelerim yok ki Bilge Ağaç... Yoksa var mı, Rin Tin Tin?'' Cadı, bisikletine kısa bir bakış atarak Bilge Ağaç'a döndü. ''Yokmuş Bilgecim.'' 

''Ah yavrum benim... Elmaların... Yerlerde çürüyor.'' 

''Elmalarım mı?'' 

''Senin çiçeklerin çoktan meyve oldu da yerlerde sürünüyor. Neden bu kadar bekletiyorsun onları?'' 

''Ah şu mesele. Tahmin etmeliydim!'' Cadı ani bir şekilde arkasını dönüp ellerini iki yanından upuzuuunnn uzattı. ''Sen!'' dedi çalıların arasından onu gözleyen şövalyeye. ''Ne cüretle!'' 

''Ödeştik...'' Şövalye ellerini iki yana kaldırmış, çalıların içine iyice gömülmüştü. Bir elinde yırttığı ceketinden, artık pek de beyaz olmayan, ateşkes bayrağı vardı.

''Sen...'' Cadı her adımıyla -laf aramızda uçma sihrini unutmuştu- genç şövalyeye daha da yaklaşıyordu, ''sennn... Osun. Özür dilerim şövalye. Seni korkutmak istemezdim. Büyük bir iş üstündeymişsin, fark edemedim. Dışarıdan öyle gibi görünmüyordu da.'' 

''O kadar da büyük sayılmaz,'' dedi şövalye. Cadı'nın yarı alaylı sesini ya umursamamış, ya da fark etmemişti. 

''Dalgın görünüyorsun yavrumm...'' dedi Bilge Ağaç genç şövalyeye. Gerçekten de biraz dalgın gibiydi. 

''Bazen zaman kaybettiğimi düşünüyorum...'' 

''Ama en azından uğruna zamanını verdiğin bir çiçeğin var!'' dedi Cadı. 

''Öyle mi dersin?'' 

''Dedim ya akıllım!'' Haylaz Cadı mimiklerine hakim olmaya çalışarak çiçeğin yanına çöktü. ''Bu arada seni kandırmışlar. Bu büyülü bir çiçek değil.'' 

''Değil mi?!?!'' 

''Değil ya akıllım! Bu yüzyılda büyülü çiçek mi kaldı?'' 

''Kalmadı mı?'' 

''Bilmem. Hah- hah. Şaka yaptım canım. Ama şu konuda...'' Cadı yeniden ayaklanarak ileri doğru ilerledi. Şövalyenin artık iyice dinlenmiş güzel atının bembeyaz tüylerinin üstünde ellerini dolaştırıyordu. ''Senin adın ne?''

''Düldül,'' dedi şövalye. 

''Ah ne tesadüf. Benim süpürgemin... ne var Tin Tin... Ah işte bisikletimin adı da Rin Tin Tin. Aha hahah.'' 

''Tatlıymış,'' dedi şövalye. Günlerden beri ilk kez gülümsüyordu. Çattığı kaşları rahatlamış, yanakları bu tuhaf kasılmayı çözmeye çalışır gibi gerilmişti. 

''Sakin ol şampiyon. Seni büyülemem merak etme. Hem ben serbest bir Cadı'yım.''

''Serbest bir cadı mı?'' 

''Yaa... Serbest meslek gibi... Hem... Cadı güçlerim galiba aktif değil. Yani korkma, işe yaramaz bir cadıyım ben.'' 

''Bence bu halinle bile yeterince korkutucuydun.'' 

''Öyle miydim?'' Cadı yeniden kocaman olmuştu. Sırtı dik, yüzü gün ışığı gibi parlaktı. 

''Buralardan gidiyorum,'' dedi sonra şövalye. 

''Çiçeğini ardında bırakıp da mı?'' dedi Cadı hayret ve galiba biraz da hüzünle. 

''Dediğin gibi cadı... Büyülü çiçekler bu yüzyılda yetişmiyor.'' 

''Hayır hayır hayır... Yanlışın var! Büyülü çiçekler tarihin hiçbir yüzyılında yetişmedi,'' dedi Cadı. Bu bilginin şövalyeyi avutmasını ummuştu. 

''Her neyse, önemli değil zaten. Önemli olan ilk çiçekti belki de...'' 

Bilge Ağaç usulca yapraklarını salladı. Hem de artık hiç rüzgar olmamasına rağmen. Belli ki şövalyenin bu yanıtından hoşnut kalmıştı. Ancak tek kelime etmedi.

''Burayı en son gördüğümde her yer... Her yerdeydi! Şimdiyse oldukça temiz ve nefes alıyor. Tüm toprak!'' Cadı elini uzattı, ''bir dost değil, birçok dost kazanmış gibisin sevgili Şövalye. Tebrik ederim.'' 

Şövalye, siyah cübbesinin içinden çıkan bu narin eli yavaşça sıktı. ''Teşekkür ederim Cadı.'' 

Yorgun şövalye dimdik sırtıyla sevgili atına doğru ilerledi ve ardında bırakacağı ormana son bir bakış attı. 

''Zırhın!'' dedi Cadı. ''Unutma. Saray malı sonuçta, üstüne zimmetlidir falan.'' 

''Ah haklısın. Bunları saraya teslim edeceğim.'' 

''Giymeyecek misin?'' 

''Bahçıvan olmaya karar verdim.'' 

''Çiftçi de olabilirsin aslında. Hep senden alışveriş yapardım.'' 

''Üzgünüm, çiçeklerin dilini bile anca öğrendim. Sebze ve meyveler için biraz çabalamalıyım. Ama... Bir adresin varsa...'' Beyaz atlı şövalye doğru kelimeleri ararken oldukça zorlanıyordu. Siyah atlı şövalye onun bu halini görseydi, mutlaka, katıla katıla gülerdi. 

''Bilge Ağaç'a adresini ver Şövalye. Ben sana gelirim. Ama çok pahalıysa çiçeklerinden alamam.'' Cadı söylediklerini kanıtlamak istercesine cübbesinin kocaman ceplerini ters düz etti. 

''Sıkıntı değil...'' Şövalye tekrardan kelimelerin ona gelmesini bekliyordu, bu nedenle biraz zaman geçti; çünkü hepimiz biliriz ki, kelimeler tam da onları aradığımız anlarda kaybolurlar. ''Ben,'' dedi sonra şövalye, ''hediye edebilirim... Sana.'' 

''Ah! Çok naziksin.'' Cadı kimsenin, hatta Bilge Ağaç'ın bile beklemeyeceği bir şey yaparak gergin şövalyenin yanağına minik bir öpücük kondurdu. Bu öpücük, adeta şövalyenin tüm yüzünde hayat buldu. 

Cadı, süpürgesine -aman bisikletine- binerken genç şövalye onu görmez ama ışıl ışıl gözlerle izledi, Cadı'nın el sallamasına sadık dostu Düldül'ün de yardımıyla karşılık verdi ve ne kadar zaman sonra bilinmez atına binip uzaklaştı. Artık aklında ne geçen zaman, ne büyülü orman, ne de binbir zahmetle açtırdığı çiçeği kalmıştı. 

Bilge Ağaç yapraklarını heyecanla salladı. Evet! Üstelik rüzgar bile yoktu. 

''Gak gak gak, bugün pek bir genç görünüyorsun Bilge, gak. Değil mi Gagak.'' 

''Öyle valla Gagagak. Sahiden de ben diyeyim yüz, Gagagak desin iki yüz yıl gençleşmiş gibisin Bilgecim. Nedir sırrı söyle de bilelim.'' 

''Öğrenmenin yaşı yokmuş a dostlar ve güzel çiçekleri görmenin de.'' 

(05.05.24)


Not: 1. Bölümde yer alan masal başlangıcını çok önceden Nyks Tarot kanalının bir videosunda dinlemiştim. Kendisi daha kısa ve meselenin ana fikrini verecek şekilde bu masalı anlatmıştı. Ben de daha sonra bir yazımda bunu kurgu haline getirip daha uzun bir şekilde yazmıştım. Masalın orijinali nereden bilmiyorum. Bu masalı kaleme almayı çok sevmiştim ve yazarken çok eğlenmiştim. Bu nedenle bloğumda kayıtlı durmasını istedim.


Popüler Yayınlar