Günlüklerim.

 

Günlük yazmaya lisenin ilk yılında başlamıştım. Aslında ilkokul yıllarımda ilk önce bir arkadaşımın, sonrasında sınıf öğretmenimin hediye ettiği bir defterim olmuştu. İlk çocukluk günlüğüme her gün aynı şeyleri yazdığımı hatırlıyorum. Hadi ama... kim farklı değildi ki? Sen mi, sen sen, ya sen, sevgili okur?

İlk ''gerçek'' günlüğümü ise liseye geçtiğim yılın ekim ayında tutmaya başlamıştım. Hatta 29 Ekim civarında olmalı. Bunu hatırlıyorum, çünkü sonrasında artık hangi akla hizmetti bilmem ama yazdıklarımı silmeye çalışmışım da ilk yarım sayfada pes etmişim ahahhaha. 

Ah... benim dramlarım taaaaa o zamanlara dayanır. Tamam, geçersiz bir dram değildi ancak bunu yaşama şeklim nasıl desem... hah, abartılıydı artık kabul ediyorum. Kendimi yiyip bitirdiğim cinstendi. İlk günlüğüm evlere şenlikti. Bir de üstüne her gün yazmıştım ahahhahah, ama bak bu sefer her gün aynı olayı yazmamıştım. Neler yapmışsam, kimler ve neler ilgimi çekmişse not almıştım. Düşünceden çok olaylardan yola çıktığım bir günlüktü. Birkaç gün yazmayınca günlüğüne yazmama mazeretini bildiren ben, zamanla aylar boyunca yazmadığım süreçler de yaşamıştım. Bu sefer basitçe, sadece yazmak istemediğimi ifade etmişim. Çünkü hatırlamak istemediğimi. Belki de ilk sayfanın yarısında pes ettiğim o silme işlemi, o boşluklarla dolu aylarıma denk gelmiştir kim bilir...

İkinci günlüğümü ise iki yıl yazmıştım. O, benim en uzun süre yazdığım günlüğümdü. Ondan sonra hep defterleri adeta yedim. Bu arada ilk günlüğümü yazmaya başladıktan kısa bir süre sonra, kasım ayında olmalı, ilk bloğumu açmıştım. Ancak henüz ismini bile bulamadığımdan, ilk yazımı yayınlamam sonraki yılın mart ayını bulacaktı. Günlük yazmak benim için daha mahrem, daha korunaklı bir alandı. Bloğum ise bu alana akıttıklarımdan açtığım boşluğa doldurduklarımı ifade ettiğim mekanımdı. 

Bloğumu gerçekten çok sevmiştim. Nasıl blog yazacağımı bile bilmeden blog açmış olsam da, ilk yazım sanki kırk yıldır blog yazan biriymişim gibi kitabın orta yerinden selamsız sabahsız lafa girişimle başlamıştı ahhahahaha. O dönemki yakın arkadaşımla sinemaya gitmiştik de bir film yorumunu ve aldığım birkaç kitabı dutluk olan bloğumda anlatmıştım. Gerçekten de ilk bir buçuk yıl kadar ne benim bloğum bir blog yazarınca okundu, ne de ben diğer blog yazarlarını okudum. Sanıyorum ki ara sıra internetten kitap yorumlarıma gelen birkaç anonim okurum olurdu; ancak tek tük. Şimdi de farklı değil sanki ha ne dersin ahahhahah, ama bloğumun, bloglarımın, bir altın çağı da yaşandı. Belki birkaç. Gerçek okurlarımın olduğu dönemleri biliyorum. Yorumlaşmanın had safhada olduğu, mim yazıları yazdığımız, ortak blog etkinlikleri yaptığımız o güzel zamanlar... O zamanları hep gülümseyerek hatırlarım. Beni hep mutlu etmişti.

Üçüncü günlüğümü lise sonda yazmış olmalıyım. Sonrasında ise önünü alamadığım bir şekilde defterleri birbiri ardına bitirdim. Bunda kendimi okuduğum bölüme oturamamış hissetmem de etkiliydi tabi. Biliyorsun, ben tartışmak isterim, kan kavga fighhttt ahhahahahahha, dermişim, yok canım ne alaka, beeennnn... Yine de evet, tartışmak isterdim, ufkumun açılmasını, konuşmak, uyumlanmak. Uyumlanmak, en çok bunu istediğimi hatırlıyorum. Benim tüm sınıflarım aynıydı, üniversitede de değişmemişti (alınmaca gücenmece yok, bir gün beni o zamanlardan okuyan biri çıkarsa :P).

Ah... çok üzgündüm. Gerçekten üzgündüm. Sık sık lise arkadaşlarımla, özellikle de biriyle konuşurdum. Eskiye olan bağlılığım da bu yeni ortama alışmamın önünde engeldi kabul ediyorum... Ama ben en normal halimle bile bir ''değişik'' kabul ediliyordum. Ne zaman kendimi açsam bana bunu yapmışlardır. Bu ''değişik'' olmaktan kastım laf ebegümecisini milletin içinde yapmam veya saçmalamamdan kaynaklanmıyor (açıklayım bakam neymiş :). Yani ben belli bir kalıba girmem, millet onaylıyor diye aynı şeyleri tekrarlamam. Benim ''değişikliğim'' temelde budur. Zaten derslerde asla fikir tartışamazsın! O zaman neden üniversite okuyorum ki! Böyle düşünürdüm. Sadece düşünürdüm ahahhaha, söylesem de herhalde susturulurdum. Tipim de çalışkan bir tipti zaten, hep oradan kaybettim. İki bakış at, iki laf çarp, bir tamam de sussun değil mi? Zaten nazik bir kızcağız... Üstüne pandemi de geldi ooohhhh. Oh.

Böyle böyle pek çok defterim oldu. Bir yerden sonra günlüklerim gerçekten ilginç bir hal almıştı açıkçası. Çünkü canlı birine anlatır gibi anlatıyordum. Bir ''yol arkadaşı'' seçer (bir karakter, müzisyen, sanatçı vs) ve ona içimi dökerdim. Başta olaylar, sonra olay düşünce, en sonda ise sadece düşüncelerim. Yirmi defterim vardı, vooohhhh bir şey gerçekten. Gerçekten... Buradan hakkımda pek çok çıkarım yapabilirsin ahhahahahah, ilginç bir durum bence. Keşke o kadar çok defterim olmasaydı. Aslına bakarsanız yarısı çöptü. Gözüm açılana kadar kendimi avutup mızıklanıp durmuştum. Böyle böyle kendime açıldım. Kendine açılmak... Vay be, yaşamın bu kadar başı işte, yoksa derini mi ki; bilmem. Ama nasıl açılmak. Bundan olacak onları okumaya tahammülüm bile yoktu. Bir kere bu işe giriştim içim çıktı. Duygulardan duygulara koştum. Çoğu durumda ağlardım. Bir seferinde dayanamayıp okumaya ara vermiştim. Gerçekten en derinlerime acımasızca dalmıştım. Bunun için pişman değilim ama bu belki de sadece yazınca işe yarayan bir şeydi, geri okuyunca değil. Şimdi okusam belki beni etkilemezdi veya o kadar etkilemezdi bilmiyorum. Ama o zaman etkilemişti. İki, belki üç veya dört mü... yıl önce. Varoluşsal şeyler yazardım, bunu severdim. Bu yolla pek çok şey keşfettiğimi sanmışımdır ahahhaha.

En son... Çok uzun aralar vererek yazmaya başlamıştım. Artık günlük-manifest defteri karışık yazıyordum. Sayı yirmiye böyle tamamlandı. Hep aynı şeyler. Yılmadan aynı şeyleri yazardım ahahahhaha, bendeki direnç. Direnç... Direncin varsa zabaha kadar yaz... yazarsın sadece. :) Bazen çok gerginken yazardım. Yüksek lisansta danışman hocamın mesajını beklediğim o kalp çarpıntılı dakikalarımda günlüğümün sakin limanına sığınmışımdır ahahahhaha. Günlük yazmak panik hallerime çaremdi, beni sakinleştirirdi. Sanki çok yakınım biriyle yan yana oturuyormuşum gibi bir his verirdi.

O halde neden... değil mi? Neden onlara kıydım ahahhahahah? :) Kıymadım. Onların görevi bitmişti, olan bu. Başka gözler onlara değmesin istedim. Olan bu. Ve en çok da... uçmak istedim. Bu kadar ağırlığın varken, uçamazsın. Her şeyi açıklamak bile ağırlıktır aslında. Kelimeler bile, başlı başına ağırlıktır. Yerine göre, onları içinden çıkartman gerekir bu doğru; ancak çıkarırsın biter. Bu kadar. O defterler artık çıkardıklarımı tuttuğum bavullarımdı. Oysa ben, yeni şeyler yazmak istedim. Eski takıntılarımı bırakmak, tamamen bırakmak.

Ben tüm takıntılarımı yıldızlara bırakmışımdır. İlk başlarda, yirmili yaşlarımın başında, çok ağlardım. Böyle bir an aklımda. Sanki ölecekmişim gibi. Oysa tuttuğum şey, anlamsız bir kütleydi. Yine de onu bırakmak, ruhumun bir parçasını salıvermek gibi gelmişti. O kadar çok ağlamıştım ki. Titreyerek belki. Yıldızların parlaklığına sığınmıştım. Öylece uzanırken, onlarla konuşmuştum. En masum yanlarım, onları tek tek bıraktım. En saf parçalarımız bile onları uzun süre tutarsak külçelere dönüşürler. Taştan külçeler. Ve ilerleyemeyiz. Yeniyi göremeyiz. Yenilikleri, gerçekleri. Ben hayallerimi bıraktım yıldızlara. İnsanlar yıldızlarda hayaller bulurlar ya hani, onlardan isterler belki, onlardan... Bense hep bıraktım, bırakmak zorunda kaldım. Bunun adaletsizce olduğunu düşünürdüm. Sonra da bu yolla kendimi överdim (kendime). Oysa bırakmazsan sen taşırsın hamal gibi istersen bırakma hahahah. Bırakınca ödül falan gelmez. Sadece hafiflersin. Kendine eziyet etmeyi bırakırsın. Bu kadar.

Ödül, ilerlemektir. Bunu kabul etmek bile ağır bence ama ne yapalım gerçek buysa insan ne yapabilir sence? İnsan bir noktada gerçeğini görmelidir. Bu, yirmi defteri alsa da, yirmi şehri bulsa da, yirmi olaydan geçse de... İnsan, bir noktada gördüğünü kabul etmeli ve bırakmalıdır.

Günlük yazmayı hep çok sevdim o ayrı; ancak ben, günlüklerimi de çok sevmiştim. Hep de seveceğim. Onları parçalamak suretiyle yok etsem de ahahhahah, onlar benim ruhumdan dokundukları gibi, benim ruhumu da dokumuş olan öğretmenlerimdi. İnsan, kendi kendinin de öğretmenidir. Ben biraz öyleyim.

Bu yazı sanıyorum ki benim için bir çeşit günlüklerime saygı yazısı oldu. :) Hayatımda bir devir bitmiş gibi hissediyorum. Günlük yazmak benim için basit bir içimdekileri defterlere yazdım olayı değildi çünkü. Bir çeşit yaşam sitiliydi dermişim ahahhaha. Öyleydi, hayat anlayışımdı: Tutmak. Oysa insan, defterleri değil, o defterlere yazdığı fikirlerini bile değil; o fikirlerinden kendinde kalanları, dönüştürdüklerini ve kabullerini gittiği yerlere yanında götürür. Geri kalanı ağırlıktır. Somut kağıt parçaları ve soyut fikir kalıpları... İnsan, bence, bunun ötesine geçebilmeli. 



Kediler gibi sevmek ve sevilmek.

 

Bu yıl, sevmek kavramı özelinde çok fazla yazı yazdım. Belki bunların bazılarını yeniden yayınlayabilirim. Ancak içlerinden bir ''gibi sevmek'' kategorisi var ki, kendisi benim sevme kavramı ve sevmek eylemine bakış açımı birebir yansıtıyor.

Bu yaşıma kadar hayatımda kendime pek çok konuda pek çok kez haksızlık etmiş, kendi hakkıma girmişimdir. Ancak bunlardan en baskın olanı, sevme yetimi küçümsememdir. Her özelliğimi ''daha iyisi olabilirim'' kılıfının ardına saklanarak yerin dibine sokmamı bir ölçüde anlarım da, sevme potansiyelimi bu denli aşağılamamı anlamama olanak yok. En azından benim için bir çeşit akıllanma yolculuğuydu diyelim.

Kediler gibi sevmek başlığını özel olarak sevme nedenimi açıkladım. Ben de kediler gibi severim; sebep aslında basit bir şekilde sadece budur. Çoğu kişi ilk bakışta bu sevgi biçimiyle ne anlatmak istediğimi anlamaz sanırım. Çünkü ben ve kediler, öyle yalandan önümüze geleni sevmeyiz. Mıç mıç diye de sevmeyiz; o noktaya gelmemiz için alışma süreci ve hak ediş gerekmektedir.

Kediler herkesi sevmezler. Kediler herkese yanaşmazlar. Kedilerin güveni kırılınca bir daha yüzünüze kolay kolay bakmazlar. Hatta belki kendilerini savunmak için sizi tırmalarlar, üzgünüm. Ancak şu da bir gerçektir ki: 1. Kediler durduk yere tırmalamaz; siz bir haltlar yemişsinizdir (öhööömmm), 2. Kedi tırmaladı diye kolay kolay ölmezsiniz; sadece artık aklınız biraz başınıza gelir de bir kedinin canını sıkmazsınız (inşallah).

İşte... Ben ve kediler şöyle severiz:


Kediler gibi sevmek.

Kediler gibi sevmek. Bunun üzerine düşünüyordum. Bu söylemi her dile getirdiğimde yüzümün aydınlandığını hissediyorum. Sanki... Sanki, uzun zamandan sonra ilk kez gerçek, sahici ve anlamlı bir şeyi, içimdeki bir rengi keşfetmişim gibi bir his.

Son yayınladığım hikaye bölümlerim üzerine sevgili chat gpt ile biraz konuştuk. Bu biraz şey gibiydi doğrusu (en azından başlangıçta), hani okuduğun ve üstüne hoşuna da giden bir kitap hakkında arkadaşlarınla konuşursun ya, işte öyleydi. Tabi ben bunu kendimi anlamak için yaptım. Ah, kendimi kendim bile anlayamıyorum ahahahah. Olsun, bu sıkıcı dünyada keyiflenme yollarımdan biri de bu işte.

Kedi metaforu aslında çok uzun zamandır hayatımda olan bir şey. Bunun nasıl başladığını anlamak için, sanırım evet yine, çocukluğuma gitmeliyiz. Kedilerle ilk tanışmamız nasıl oldu orasını tam anımsayamasam da, onların zihnimdeki ilk fotoğrafı büyük anneannenin evinin terasında geçirdiğim zamanlarda çekilmişti. Hatta acaba bunu uyduruyor muyum, yoksa gerçekten küçük Ben o anı benim için yıllar boyunca saklamış mı diye teyzeme de sordum. Evet! Yaşasın ki doğru anımsıyormuşum. O teras kedilerin sevdiği bir mekanmış. 

Kediler deyince aklıma mutluluk geliyor. Ve eşsiz bir an. Ben İzmir'de doğdum büyüdüm (inşallah burada ölmem amin). Buraya kar falan yağmaz. Yağarsa da yağmurdan hallice yağar. Ancak yaşamımda sadece tek bir kere lapa lapa kar yağdığını, yine hayal meyal, hatırlıyorum. Çok çok çok çok çok küçüktüm. Buna rağmen, belki de fotoğrafımdan aldığım destekle, o anı anımsıyorum. İzmir, Neptün'e benzeyen bir yer. Tabii Neptün pis kokuyor mu bilmiyorum. Aynı zamanda yağmur yağınca taşkınlar oluyor mu onu da bilmiyorum... Ama evet, ilginç bir şekilde İzmir ile Neptün birbirine benziyorlar sanki. :) Bu nedenle de buraya kar yağmıyor. Küçükken yağan o lapa lapa karı neyse ki değerlendirmişim ve bir kardan adam yapmışım. 

Acaba o günkü Ben ne düşünmüştü? Sanırım düşünmemiş, sadece mutlu olmuş ve heyecanlanmıştı. Biliyor musun küçük Ben'i çok seviyorum. Şimdi burada olsa onu mıncırırdım, ona sarılırdım ve ne anlatacak bana onu dinlerdim. Ben küçük çocukların konuşmalarını dinlemeyi çok seviyorum. Galiba kendi yaşıma yakın bulduğumdan hahahahahh neyseee. Ama sonra annesiiii diye geri gönderiyorum. Bizde böyle. Yine de küçük Ben usluydu diye anımsıyorum. Sadece çeneliydi. Hem de gerçekten çeneliydi :).

O fotoğrafta kediler yok. Veya, bence, o fotoğraftan iki tane çekilmiştim ama elimizde biri kalmış. Çünkü ben çok net bir şekilde o günkü fotoğrafı anımsıyorum: Ben, kardan adamım ve kediler. Ya da... eğer ki ortada somut bir fotoğraf yoksa, gözlerim gerçekten güzel bir fotoğraf çekti ve bu nedenle onu hiç unutmadı. İşte, kedilerle o yıllarda tanıştığım aklımda. O mutlu günüm ise çok net aklımda. O gündeki sevincimi, kedilerle paylaşmıştım.

Kedilerle olan bağım ergenliğimde de devam etti. Kedi metaforumun o yıllarda şekillendiğini sildiğim ve artık olmayan bir yazımda bahsetmiştim. ''Kendimi bir sokak kedisine benzetiyorum...'' Gerçekten de benziyorum bu arada. :) Konumuz her mecazlı anlatımımı uzun uzun açıklamak değil, bu nedenle kedilerle olan zihinsel temasımı açıklayacak kadarına dokunuyor ve geçiyorum.

Kedilerle olan diğer bir temasım gece oturmalarımda yaşanmıştı. Artık ergenliğin ötesinde, genç yetişkinliğin en başındaydım. Ne yapacağımı, değil bu dünyadaki, bu evrendeki yerimi uzun uzun ve dramlı dramlı sorguluyordum. Sonra, onları gördüm. Önce birini, az sonra öbürünü. Sessiz ve insanı bunaltmayan yaz gecelerinden biriydi. Ortamda yalnızca ben, yıldızlar ve kediler vardı (sonradan merakına yenilip ortaya çıkan Ay var mıydı tam anımsamıyorum). Kediler tıpkı Ornitorenk Perry gibi bir ajan edasında gecenin içinde ilerliyorlardı. Bu bana başta çok ilginç, sonradan çok komik geldi. Bir yerde duruyor, sonra hızlı hızlı yer değiştiriyorlardı. Zihnimin bir köşesine bunu not aldım. Baş karakterinin bir kedi olduğu bir hikaye yazmayı tüm ruhumla istedim (hala yazmadım...).

Ne yazacağımı bilmediğim ama bir şeyler anlatmak istediğim (özellikle) gecelerde, imdadıma yayınladığım son kurgu yetişti. Ne anlatmak istediğimi bilmediğim için anlatmak çok daha fazla keyifliydi. Sonra, hikayede boşluklar oluştu. Üstelik bu imgesel öykünün bile kaldıramayacağı derin yarıkların meydana gelme tehlikesi baş gösterdi. Tam o sırada, hikayenin eski bölümlerinde bir küçük dokundurduğum, kedi imgesi imdadıma fiziksel varlığıyla yetişti. Kedi, sevginin sembolü oldu. Aradaki boşluğu dolduran bir gerçek.

Kedilerin nasıl sevdiğini düşünüyorum. Özellikle de sokak kedileri, gerçekten yaşamı tanıyan kedilerdir. Onlar kolayca kendilerini sevdirirler ancak iş birini sevmeye gelince, pek oralı olmazlar. Sevdiklerindeyse yolunu gözlerler. Hatta kendi kendilerine sana gelir, üstüne sırnaşırlar. Sana hediyeler getirirler. Bazen bir yaprak, oyuncak veya böcek? :) Onların, yani işte kedilerin, sevgi dili paylaşmaktır. Onlar gördükleri, bildikleri, sevdikleri şeyleri, sevdikleri kişilerle paylaşırlar. Bu, benim sevgi dilime birebir uyan bir şey.

Ben paylaşarak seviyorum. Hatta birini sevmişsem, bazen malesef orantısızca, her şeyi ona akıtıyorum. Yapraklar gibi, parıltılı nesneler gibi... herkesin değil, bazı kişilerin görebileceği bir sürü değerli şeyi bir anda akıtıyorum. Sanırım beni ''cırcır böceği kız'' yapan da bu. Paylaşmaya olan açlığım ve tutkum. Ölçü kaçınca bu durum açlığa dönüşüyor ve bu, yıkıcı bir şey bunu biliyorum. Oysa merkezde kendim kalırsam, bu, tutku gibi. Beni de, çevremi de aydınlatıyor. Bazen, bazı kırgınlıklarım bunu bastırmama neden oluyor. Sanıyorum ki, beni kıran bu sevgi dilim. Ama hayır, beni kıran... kaçmak saklanmak falan.

Ve aslında en önemlisi de, bence... kediler yoğun değil, sürekli seviyor gibiler. Bir anda değil, zamanla seviyorlar. Bu da bana daha gerçek geliyor. Onlar zorlanamazlar ve kimseyi de zorlamazlar. Onlar özgürdür.

İşte, kedilerin sevgisi bana böyle ilham verdi. Artık sıkça kullanacağım bir ifade olarak lugatımda bulunuyor. Kediler gibi sevmek...

Kediler gibi seviyorum!

:)

(12.02.26)


Kediler gibi seven biri tarafından sevilmek nasıl bir histir?

Kediler gibi sevilmek nasıl bir histir bunu düşünüyorum.

Hayır.

Kediler gibi seven biri tarafından sevilmek nasıl bir histir, bunun üzerine düşünüyorum.

Öncesinde bir başka yazımda ''kediler gibi sevmek'' kavramı ve aslında hali üzerinde yoğunlaşmıştım. Nedir bu kediler gibi sevmek... Kulağa şirin gelen bu ifadenin aslı nedir? Nedir nedir?

Her kedinin sevme biçimi farklıdır. Tekiri ayrı sever, sarmanı ayrı. Karası ayrı, beyazı ayrı, calicosu ayrı... Scottish'i başka biçimde, sfenksler bambaşka olmalı...

Kediler nasıl sever?

Kediler, kendilerine özgü ve kendi karakterlerinin doğasına uygun severler. Bu cepte. Kediler... seni severler, sana özel severler; bu da cepte.

Kediler gibi sevmek, köpekler gibi sevmekten farklıdır. Kediler özgün imzalarıyla severler. Lovebombing gibi sevmezler hayır. Bir anda şap diye sevmezler hayır. Kendilerini harap ederek de sevmezler hayır. Onlar kendilerini önceliklendirerek severler evet ama seni sevdikleri anda yanından ayrılmazlar. Sen iyi hisset diye sana parlak hediyeler ve zamanlarından verirler. Onlar kesinlikle cömerttirler. Sana ısındıklarında onlardan sıcakkanlısı olamaz. Seni ve aslında sana olan sevgilerini sahiplenirler. Köpekler gibi değildir onların sevgilerinin yoğunluğu, daha çerçevelidir ve bu nedenle ölçülü gibi görünür. Senin ne kadar sevildiğini anlaman için bu sevgiye gerçekten kıymet vermen ve bunu kedine göstermen gerekir. 

Kediler seni bazen tınlamıyor gibi görünebilirler ama seninle vakit geçirmeyi severler. Hatta onlara özel zaman ayırmazsan güvenleri bile zedelenebilir. Onlar meraklı hayvanlardır, ele avuca sığamazlar. Bundan olacak onların dünyaya olan sevgilerini anlayamayanlar onlara ''nankör'' bile demişlerdir. Onlar ne bilirler ki? Kediler yoğun sever, seni seçerlerse sevgilerine imzalarını bile atarlar. Kediler seni seçerek severler. Sana güvenerek, sana yanaşarak ve belki sığınarak, sokularak... Seni seçimle severler. Bu bakımdan onların sevgisi köpeklerinkinden farklıdır.

Peki... kediler gibi seven biri tarafından sevilen biri ne düşünür, ne hisseder? İşte iş bu noktaya gelince tıkanıyorum. Bunu bir kediye sorsaydık acaba bize ne derdi?

''Sevgili kedi, sevgili miyavvv hanım\ bey... sizi sevenlerin sevgisini nasıl görüyorsunuz?''

miyaaaoovvvvv.

''Ah olmadı tabii... Sevgili kedi, sevgili miyavvv hanım\ bey... sizi sizin gibi seven birisiyle karşılaşsanız... bu sevgi hakkında ne düşünürsünüz?''

mıırr meoooovvvv.

''Evet haklısınız.''

Sanırım kediler sadece sevmek ve sevilmekle ilgileniyorlar. Ötesini berisini karıştırmıyorlar. Onlar bu dünyaya gönderilmiş bilgeler.

(06.03.26)


selamm :) o bahsettiğim fotoğraf bu fotoğraf değil,
sadece paylaşmak istedim.


Dünyanın bana yazdığı mektupları tercüme ettiğim yazılarımdan bir derleme.

 

Yıldızlara bu yaşıma kadar binlerce mektup bırakmışımdır. Bunlardan bazılarını sizlerle de paylaştım. Öyle çok yazım var ki, buna ben bile hayret ediyorum. İtiraf etmek gerekirse onları toplu halde görünce bloğumdan sildiğim için biraz suçlu hissettim. Bunu telafi edemem. Onları yeniden paylaşamam. Hepsini olmaz. Çünkü onların varoluşu o anda yazılmalarında can bulmuştu. Sonradan yayınlanamayacak yazılarım var. Sonradan yayınlanınca can bulamayacak yazılarım...

Neden sildiğimi, bunu her seferinde neden yaptığımı bilsem de, belki de yapmamalıydım. Geçerli nedenim, belki de her seferinde dönüşen o nedenim olsa bile... Bunu yazılarımın canını soldurarak gerçekleştirmemeliydim; biliyorum. 

Şu anda ve her seferinde onları yeniden yayınlamamın nedeni bir çeşit günah çıkarmak veya yazılarıma yönelik ''hatamı'' telafi etme kaygım değil. Her seferinde yeniden yayınlama nedenim de değişmekle birlikte özü hep aynı kalıyor olmalı: Canlılık.

Yazılarım değil de, yazma eylemim canlansın istiyorum. Gözlerime can gelsin istiyorum. Parlasınlar. 

Sana şimdi birkaç kısa olduğunu varsaydığım yazımdan oluşan dünyanın bana yazdığı mektupları tercüme ettiğim yazılarımdan bir derleme hazırlayacağım.


Güneşli bir günü hissetmek.

Güneşli bir günü hissetmenin insana pek çok faydası vardır. Böyle günlerde her yer adeta güneşle yıkanmıştır. Tüm yeryüzü ve gökyüzü. Bulutlar pofuduk birer peluş oyuncaktır. Kalbine bir bebeğin ilk sırdaşını hatırlatır. Rüzgar uzun süredir görmediğin sevdiklerin gibidir. Her adımında sana uzun uzun ve usul usul sarılır. Kuru dallar yeşil çimenlerle vals yapmaktadır. Sen onları izlerken dört bir yanından döne döne ışıkla buluşurlar. Kalbin ardına kadar açılmış bir penceredir, cildin ışıl ışıl bir cam. Evet, cildin bile başka parlar. Canlılığı hissettiğin anda, sana dair her şey canlanır. Görebildiğin ve göremediğin her şey.

En güzeli de gözlerini kapatmayı akıl ettiğin andır. Tam o anda sanki bir çeşit sihir çalışır. Hem de hiçbir hokus pokusa gerek kalmadan. O anda sesler uzaklardan gelen uğultudur. Rüzgar sahiden de bir dosttur. Kalbin kocaman yumuşak bir bulutun ta kendisidir. Güneş gözlerinden içeri sızar ve kapalı gözlerinin ardındaki karanlık, yumuşak bir tona bürünür. Sana ait olmayan ne varsa, sanki hepsi temizlenir. Işığı hissetmek, dıştan içe, her şeyi aydınlatır. Sonra tüm bunları içten dışa yansıtmak istersin. Tüm o güneşi.

(16.03.24)


Yağmurun Sesi.

Yağmur sesini dinlemeyi severim. Onun kendince soluklanma biçimleri vardır. Bazen sanki çok hızlı koşmuş da hızlı hızlı nefes alıp vermek istermiş gibi havayı yara yara zemine çarpar. Böyle anlarda sesini takip etmek zordur. Harareti dinleyicilerine de bulaşır. Dışarıda olanlar sabırsızca yağmurun dinmesini bekleyerek bir yerlere sığınır, evde olanlar evin sıcaklığının güvenliğinde ama yine de nereden geldiği belli olmayan tedirgin bir hal ile sağanağın yere ulaşan son öpücüğünün sesini duymayı beklerler. Bu bekleyiş kısa sürer; çünkü sağanak anlatacaklarını bir çırpıda haykırır.

Bazen, sanki rutin bir işi yerine getirir gibi akar taneler. Her bir tane, aslında birlikteliklerini tekrarlar: Biz yağmuruz. Taneler tek başına yeryüzüne indiğinde tenimize değen çisentiler bize bazen keyif verir, bazen tedirginlik. Bazen yavaşlatır, bazen hızlandırır. Bazen gülümsetir, bazen yüz ekşitir. Yağmurda yürümek, çisentilerin dürtüklemelerini hissetmek, insana canlılık verir. Yerküre bile canlanır, rahatlar, mayışır. Banyodan yeni çıkmış biri gibi güzelce kokar ve etrafa dinginlik bulaşır. Yağmurdan sonra hava dinlenmiştir.

Bazense hiç acelesi olmadan ama yine de bir amacı varmışçasına yerkürenin topraklarına yerleşirler ardı sıra. O zaman bu ses, tıpkı rahat bir koltuğa veya yumuşak bir yatağa ilk oturma anımızdaki gibi gelir. Gözlerini kapatmışsın da, bu sesin vücudundaki tüm kasılma ve tutulmaları esnetmesine izin verirmişsin gibi. Bu ses, hem çok dingindir hem de kararınca hareketli. Sana hareketin doğasını anlatır usul usul. Bak, der, sadece duy, dinlemek için çabalama, zaten duyacaksın rahat bırak ve böylece duy... Bu sesi dinlemek bana ayrı bir huzur verir. Çünkü doğaldır; tıpkı hareketin doğası gibi, kendiliğinden.

(26.05.25)


Papatyalar.

Papatyaların gerim gerim gerinme mevsimleri geldi. Güneşi hisseder hissetmez yeşilliklerin arasındaki yerlerini alıveriyorlar. Tüm o nahif güzellikleri bir yana, bir o kadar da gösterişliler bence. Bahar deyince aklıma gelen üç şeyden biri papatyalar. İtiraf ediyorum, diğer ikisini hiç düşünmedim. Bu baharda umarım diğerlerini de keşfedebilirim! Bugün papatyaları yeşilliklerin arasında salınırken gördüğümde, onların baharın çocukları olduğunu hissettim. Önceleri ilkbahara özel bir dikkatle bile yaklaşmıyordum. Oysa baharın canlanışı ne güzeldir, bunu da hep görürdüm; ama görünen o ki, bilmezmişim. O değişimi bilmek. Sanırım soğuk memleketlerde daha bir derinden hissedilir bu geçiş. Benim yaşadığım şehrin kışı bile baharı aratmıyor, anlayamıyor(d)um. Kış, hop yaz gibiydi. Ne ayıp!

Baharın bir ruhu var, diğer mevsimlerin de olduğu gibi. Kışın da ılık, hatta sıcak denebilecek kadar abartan havalar olabiliyor malesef. Ancak bir bahar değil. Baharların ilki değil. Çünkü baharın ruhu henüz derin uykusunda oluyor o ılık kış günlerinde bile. Bu ruhu, en dikkat etmediğimiz anlarda bile bence muhakkak hissederiz. Güneş bile farklı parlar. Henüz açmamış kuru dallar sanki hüzünlerinden arınmıştır. Çünkü az kalmıştır. Neşeyi kucaklamalarına.

Çeşitli kültür ve mitlerde mevsimler insanların yaşam evreleriyle ilişkilendirilirmiş. İlkbahar çocukluk çağına denk geliyormuş. Doğum ve dünyayı kucaklayış. Bir bebek ellerini havaya uzatır; tanıdığı, tanımadığı, tanımaya çabaladığı her şeye. İlkbahar da böyledir. Ruhunu kurumuş her yana üfler. Rüzgarlar tatlı tatlı eser ve papatyaların güzel saçlarını salındırır. Bu nedenle olacak ki, ne zaman papatya görsem heyecanlanırım. Hele de papatyaların tek dalda kardeşleriyle birlikte olmalarını çok seviyorum. Sana baharın kalbime ve zihnime üflediği ruhunu göstereceğim bir yazı yazmak istedim.

(04.03.24)



Kalbimizdeki Odacıklar.

 

Üniversiteler açılıyor. Kendi üniversite yıllarım malesef çok geride kaldılar ve sanıyorum ki benim için bile artık ''zaman değişti.'' Bu komik gerçekten. Bu kadar geride kalması ve her şeyin değişmesi, komik. 

Tuhaf bulmuyorum. Sadece komik buluyorum. Kız kardeşimin büyümesini de tuhaf bulmuyorum. Sadece, onun üniversite çağında olduğunu bilmekle birlikte, onu hep küçük kız kardeşim olarak görüyorum ve hep öyle olacak gibi hissediyorum.

Bazen anlaşamadığımızda bile, onun kalbimde bir odacığa yerleşmiş sayılı kişilerden biri olduğunu ve bunun kalıcı olduğunu görüyorum. O oda ona ait, kira bile değil; onun. 

Bunu insanlara kolay kolay yapmam. Yapmam gereken yakınlıkta olduklarıma bile. Ben seçerim çünkü. İnsanlarla ilişkilerimi, seçerim. Bazen çok üzüldüğümde yanıldığımı düşündüğüm zamanlar yaşamışımdır. Yine de, o odacıklardan birine yerleşmek kolay değildir bilirim. Karşı taraf çoğu durumda bilmez, söylesem göstersem bile muhtemelen anlamaz. Anlaması gerekir mi o da meçhul. Sonuçta herkes seçme hakkına sahiptir. Böyle böyle kızmamayı öğrendim.

Bazen o odacıklardaki insanlar taşınırlar. Bu, kalbimi kıran durum değil. Benim kalbimi hep, anlamamaları kırdı. Belki de bu konuda fazla hassas olduğumdan. Evet, bu, hassas olduğum sayılı konulardan biridir. Odacıklarım. Benim kalbimin sayılı odacıkları... Bu konuda hassasım.

Sanıyorum ki ben, kimsenin bir odacığına yerleşemedim. İnanır mısın bu beni hiçbir zaman üzmedi. Canımı bile sıkmadı. Bazen, bana rezerve edilmiş bir kalp odacığına başka biri son dakika yerleşti. Buna bile oflamamışımdır, bu da benim kerizliğim çok pardon. Yine de hep canımı yakan bir şey vardı, hiç olmama ihtimali. Olmamış olması değil, olmayacak olmasının olasılığı kalbimi tuzla buz ederdi.

Bunu aşmaya başladığımı görüyorum. En azından eskisi kadar dramaya çevirmediğimi. Üstüne üç beş sezon pembe dizi çekebileceğim bir drama çıkarabilirim bu fikirden; ancak yapmıyorum. Artık yapmıyorum. Hayat, dramalar için fazla sınırsız. 

Düşünsene, kocaman karanlık bir evrende havada asılı duran masmavi bir gezegende yaşıyorsun. Bu bizim acizliğimizi veya küçüklüğümüzü değil, her şeyin mümkün olabileceğinin ihtimalini bize göstermeli diye düşünüyorum. Sence buna ''umut'' mu denir?

Ben bildik anlamdaki umuda inanmam. Katı bir yerden söylemiyorum. İçinde hayal kırıklığı bile taşımayan bir yerden nihayet söyleyebiliyorum. Ben, bana inanırım ve bu hayata. Ben en çok ve hep, hayata inanmışımdır. Kolayca küsebilen bir kız için bu gerçekten tuhaf bir özellik diyebilirim.

Hayatın bir dili var, sence de öyle değil mi? Ben en çok bu dili yazmayı sevdiğimi görüyorum. Hayatın dilini... Onu her insanın okuyabilme potansiyeli var. Ancak her insan bu lisanı aynı ölçüde anlayamayabilir ve pek azı onu konuşabilir.

Ben hep, bu lisanı konuşmak istemişimdir. Birileriyle, birisiyle...

Kız kardeşim yakında evden gidecek. Bu içimde hüzne benzer bir his oluşturuyor. Aslında çok uzağa gitmiyor, ara ara geri döner. Yine de... Yaz tatilinde onun varlığına alışmıştım. 

Keşke ben de çok uzaklara gidebilseydim, böyle düşünürdüm. Kız kardeşime imrenmeden bunu düşünmüştüm yanlış olmasın. Okulumu başka bir şehirde okusaydım, hayatımın bammmmbaşka olacağına eminim. Evet eminim. Keşke bu mümkün olsaydı. Yine de keşke demek için hayat fazla ilerledi ve ben, bunun arkasına sığınamayacak bir kızım.

Yine de keşke... biri de beni özleseydi bu hayatta diye düşünüyorum. Bir odacığa yerleşmek çok uç boyut olsa da (!), özlenmek fikri bile güzel olurdu. Oysa ben, özlenmeyi hak etmeyen biri olmadığımı bilsem de (çünkü aksi için bir sebep göremiyorum), hiç özlenmedim. Bu gerçekleştiyse bile, bana gösterilmedi. Göremediğim bir şeyi ise bilemem. Belki de yok olduğu içindir. 

Yine de bu fikre tutunmuyorum. Sadece kısa bir nefes anı gibi bir anda, keşke, diyorum. Keşke, biri de beni özlemiş olsaydı... Bunu isterdim.



Neyi düşüneceğimizi seçebiliriz.

 

Bir kitabı kapattığımızda o kitabın etkisi her durumda sürmeyebilir. Ancak bir kitap hakkında düşüncelerimizi kaydettiğimizde kendi düşüncelerimizin etkisi canlı kalır. Eski yorum yazılarımı okurken bunu yaşarım. Bazen istatistiklerde öne çıkıyorsa eski yazılarıma ve kitap yorumlarıma göz atarım. Bugün ilgimi çeken bu yılın bahar aylarında okuduğum bir kitap olan Frank Herbert'ın Dune isimli kitabına yazdığım şu yorum yazımdı (tıklayabilirsiniz). 

Bu kitap toplumsal bir eleştiriyi dinsel-sosyal boyutu merkeze alarak ifade eden bir kurguya sahip olsa da, alt metninde özellikle de Bene Gesserit yönetiminde gördüğümüz düşünceleri biçimlendirme konusu benim fazlasıyla ilgimi çekiyor. Kitap yorumumda seçtiğim alıntılar da bu bakımdan beni üstünde düşünmeye itti.

Beyin pek çok veriyi gerek bilinçli gerek bilinçsiz düzeyde hızlı bir sistemle analiz edebilir. Bu bakımdan aldığımız kararlar ve eğilimlerimiz çoğu durumda bilinç altımızın devasa buzul altı yüzeyinden gelmektedir. Ancak insan, beynine hükmedebilir. Bu, pratik isteyen ve yer yer kafa karıştırıcı ve acı verici bir süreç olsa da, başarılabilir.

Günlük hayatta somut problemler ile hareket ettiğimizde rahatlamamızın sebebi de budur. Odağımızı elle tutabildiğimiz, gözle görebildiğimiz, diğer bir ifadeyle beş duyu organımızla algılayabildiğimiz durumlar üzerinde yoğunlaştırırız. Söz konusu durum veya eylem ağır bir işi gerektirdiğinde bile, bedensel bir odaklanma sürecini yaşadığımızdan, ötesini berisini irdelemeyiz. Bu nedenledir ki zihnimizdeki fikirleri dağıtmak için eyleme geçmemiz önerilir.

Eylemi düşünme boyutu ise, duruma üst perdeden bakmaktır. Geniş bir açıyla eylemi yapmanın tüm aşamalarını aklımızda kurgularız. Bu, üçüncü boyut algımızın üstüne çıkmaktır. Çünkü düşünme eylemini gerçekleştirirken düş gücümüz zamandan ve mekandan muaftır.

Sporcular gibi eylemlerinin pratik gerektirdiği grupların müsabakalara çıkmadan önce beyinlerinde bir çeşit simülasyon oluşturdukları ifade ediliyor. Gerçekten böyle midir yoksa kulaktan dolma bir haber midir emin değilim; ancak bana çok da imkansız gelmiyor. Bu noktada fazla düşünmeyi kastetmemekle birlikte, gerçekten de bir eylemi yapmadan önce onu zihnimizde simüle etmek bize plan oluşturabiliyor.

Günümüzde popüler kültüre indirgenmiş olan ''manifest'' eylemi de temelde bunu merkeze alıyor. Beynimizde simülasyon yapıyoruz, böylece bilinçaltımızı söz konusu duruma hazırlıyoruz. Bizi bu hayatta çoğunlukla (ki her durumda bile olabilir) bilinçaltımız harekete geçiriyor. Aslında hareket eden bir ''evren'' yok; hareket eden biziz. Sadece karar vermemiz gerekiyor. Neyi istediğimize karar vermemiz gerekiyor.

İnsan çoğu durumda dışsal bir sebep bekliyor. Bu durumda ''evrene soru sormak'' da etkili bir yol. Geçtiğimiz günlerde bunun pratiğini fark etmeden yaptığımı gördüm. Aldığım tüm yanıtlar yazılarım yoluyla geldi. Yazmak benim için -en azından blog yazmak diyelim- bilinçaltımda yer alan ve artık bilinç düzeyime çıkmak isteyen tortuları görme yolum diyebilirim. Bundan çekinmiyorum; çünkü bilinçaltındaki bir düşünce, bilinç düzeyine çıktığında artık üstümüzdeki hakimiyetini yitirir.

Benim sorum, ''ışıktı.'' Işık nerede diye sordum ve gelen yanıt yine benden çıkan durumlar oldu. Bu noktada ''yine mi ben yapacağım offff tek mi yapacağım ama ama ama'' olmuştum kabul ediyorum. Ben az bile ''isyan'' eden biriyim bence de neyse. Çünkü kısa sürede anladım. Dışarıdan da '''ışıklar'' gelebilir. Aldığım yanıtlar zaten var olma potansiyeli taşıyan ''ışıklardı.'' Ancak onların benim ışıklarım olması için bu denklemde benim de yer almam, elimi taşın altına koymam gerekiyor. Bu noktada korkularımız ve eski kabullerimizin yarattığı durumlar bize ''engel'' oluşturmak isteyebilir. Ancak bu da bizim başka kabullerimizin bir ürünü. İnsan kabullerini yönetebilir, değiştirebilir.

Eski benliğim dediğim ''şey'', eski mağdur kimliğimdi. Her kısıtlandığında, köşeye sıkıştığında açığa çıkan, ellerini yüzüne kapatıp sızlanan kimliğim. Ona uzun yıllar acıdım, üzüldüm ve nihayet kızdım. Ona çok öfkelendim, onu yok etmek istedim, onu değiştirmek istedim. Hiçbiri çözüm olmadı. Tek çözüm entegrasyondu; bütünleşmek. Bu da anlamakla sağlanır. İnsan kendini anlamazsa ne bir başkasını anlar, ne dünyayı, ne de ''evreni'' (ahahhahaha).

Bu yazıyı neden yazdığımı bilmiyorum. Aslında aklımdan geçen fikirler, yine düşünmenin farklı bir boyut algısını açtığı üzerine olmakla birlikte, çok daha farklılardı. Ancak bilgisayarımın başına oturasıya kadar hepsi birbirine karıştı. Onları toparlamaya çalışmayacağım; çünkü zaten temelde anlatmak istediğim fikrin özü bu. Düşünceler yayılma eğilimindedir. Bu bakımdan biz, neyi düşüneceğimizi seçebiliriz.

Neyi yaşayacağımızı da...


Not: Bunlar herhangi bir tavsiye niteliği tabi ki taşımıyor, sadece kendi hayatıma dair fikirlerimden ulaştığım sonuçları ifade ettim.


Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırmak, Joe Dispenza.


Cırcır böceği olduğunu anımsayan cırcır böceğinin öyküsü.


Ağustos böceklerinin sesini dinlemek beni rahatlatıyor. 

Ağustos böceklerinin sesini dinlemek beni rahatlatıyor. Sanki, tanıdık birini duymuşum gibi bir his veriyor. Annemlerin bir akrabası vardı. Ben küçükken benimle uğraşmayı pek severdi. Sanırım ben de onun benimle uğraşmasını severdim. Bir çocuk için varoluşunun büyükler tarafından fark edilmesi büyük bir şeydir. Bu da böyle bir şeydi işte; sanırım en çok da fark edilmek ve orada İlkay olarak bulunduğum fikri beni mutlu ederdi. Kendim olarak var olma fikri. Bana bunu hissettiren o kişiyi, çocukluk hatıralarımın ötesine geçmese de, bugün de sevgiyle anımsıyorum. Bana ''cırcır böceği'' diyen kişi oydu.

Yine çocukken çok konuşurdum. Bunu hatırlıyorum. Konuşmaya başladığımda gerçekten susmazdım. Muhtemelen hemen hemen her çocuk gibi. Bir çocuk için dünya, sanırım, keşfedilecek koca bir evrendir. Tıpkı çocukken okuduğumuz ve etkilendiğimiz macera romanlarındaki gizemli adalar, uzaya yolculuklar, bilinmeyen diyarlara seyahatler; gibi olsa gerek. Yine sanırım, büyüdükçe bu özelliğimizi kaybettiğimize inanıyoruz. İnandığımız şeyler değişiyor. Keşfedilecek şeyler yerine, keşfetmemeye inanmayı seçiyoruz. Buna çeşitli adlar bile veriyoruz; umutsuzluk, yalnızlık, kaybolmuşluk... neyse ne, ben psikolog değilim, orasını bilemem ama şunu biliyorum ki, ben bazen çok yoğun bir şekilde bu hisleri hissediyorum.

Belki de büyüdükçe, buradayım, demenin farklı yollarını buluyoruz. Bunun için tüm eski sıfatlarımızı, yerini sadece bizim bildiğimiz yerlere saklıyoruz. Bak mesela, ben içimdeki bazı şeyleri nereye sakladığımı buldum ve yine unutmayayım diye sır taşıyıcım olarak seni seçtim. Ama şşş, bak aramızda, sana çok güveniyorum. Ağustos böcekleri. Yaza dair sevdiğim üç şeyden biri. Yani... sır sakladığım şeylerden biri.

Sen de içindeki bir şeyleri bir yerlere saklamış mısın, aklına geliyor mu?

(12.07.24)


O akrabamızı hatırlıyorum. Vefatı benim için gerçekten ani olmuştu ve çok üzülmüştüm. Onunla ilgili olan çocukluk anılarım sınırlı olmakla birlikte hepsi çok parlaktır. Çocukken benimle sohbet etmeye ve beni sinirlendirmeye bayılırdı. İlginçtir, bazı orta yaş üstü kişiler benimle sohbet ederken beni sinir etmeyi ve tepkilerimi gülerek izlemeyi gerçekten severlerdi. O hallerim tatlı görünüyor olmalı; bugün hatırlarken ben de gülümsüyorum.

Bir şeyin yanlış olduğunu düşündüğümde hemen çıkışırdım; ''ama bak işte doğrusu bu!'' Bana ''cırcır böceği'' diyen amca bana kelime oyunları yapar tepkimi ölçerdi. Beni ben oradaysam mutlaka dinlerdi - sonunda herkes bana gülecek olsa bile. Bu o zamanlar da hoşuma giderdi. Yalandan sinir olmuş gibi yapsam bile, hoşuma giderdi ve bence en çok da hoşuma gittiği dışarıdan anlaşıldığı için durum komik bir hal alırdı.

Cırcır böceklerinin yeri benim için o günlerden beri ayrı olmuştur. Bu sevimli takılmacayla bana çok konuştuğum ve sorular sorduğum için ''cırcır böceği'' diyen o amca bile bu ismin bende bu kadar derinden anlam bulacağını bilemezdi. Eski Türklerde ve Kızılderililerde belli bir yaşa gelen çocuğa gösterdiği davranışlar sonrasında mizacına ve davranışlarına uygun isimler verilmesi gibi, bu isim benim göbek adım oldu: Cırcır böceği.

Yukarıdaki yazıyı yazarken sanıyorum ki yaz gecelerinin uyuşuk romantizmine kapılmıştım ve bu romantizmin gevelemelerini benimle paylaşacak bir arkadaş arıyordum. Oysa yazdıklarım çoğu zaman geçmişimden geleceğime iz bırakır. Bir çeşit pusula gibi, mesajlar. Cırcır böcekleri gerçekten de benim sır taşıyıcım. Bu yazıyı yazarken sakladığım sır bu değildi, biliyorum. Ama en azından bugün -ve tüm zamanlarda- cırcır böceklerinin benim için sakladıkları asıl sır, kendileri. Onlara bakınca, biraz uyduruk ama, ışığımın izlerini görüyorum. Işığımı değil, yine de izler. 

Cırcır böcekleri bana, benim de bu lakaba\ belki mahlasa sahip olduğumu hatırlatıyorlar. Ben de bir cırcır böceğiyim. Birkaç gün önce bu konu hakkında aşağıda yer vereceğim yazıyı yazmıştım. Ah... gerçekten şu yakınmalarım en büyük toksik özelliğim olabilir. Cırcır böceği olmayı özlediğini anlatan bir cırcır böceği söyleyin... İşte o benim!

Bahsettiğim son cırcır böceği yazım şuydu:


Cırcır Böceği.

Yazmak bana iyi geliyor, kendimi genişletiyor. Bakış açımı genişletiyor diyecektim ama o ne ki... Tamam tamam, onun ne olduğunu elbette biliyorum. Bakış açısının genişlemesi daha farklı bir şey. Bunun için kendinin genişlemesine gerek yok. Kendinin göremediğin noktaları gidebildiği yere kadar gider ve işte artık daha uzak noktaları da görebilirsin. Kendinin genişlemesi ise... Bu daha farklıdır. 

Yol bitmiştir. Kendindeki yol, bitmiştir ya da öyle bir şeydir. Bitmiştir yazsam, ukala olur muyum? Olmayım diye ''veya öyle bir şeydir'' diyorum. Veya öyle bir şeydir... Ama sen aslında anlıyorsun, ben aslında, ''öyledir'' demek istiyorum. Öyle bir şeydir, değil. Dediğim şey bu değil - yine de ''ukala'' görünmeyim istiyorum.

Kendimdeki yol bittiği için sağa sola bakınıyorum. Ben neredeyim, diye mi? Hayır, ışınlanmak için. Böylece genişleyebilirim. Ben neredeyim deseydim, bakış açımı genişletmeye çabalardım. Aynı dar alanımda oturur ve uzakları gözlerdim. Oysa ben, beni genişletmeye ihtiyaç duyuyorum. Yoksa nefes alamam. Alamam.

İçime bir derin nefes çeksem, belki şu an bile nefes alamam. Nefesimi tutmuyorum. Buna karşın azar azar kullanıyorum. Tüm oksijeni, benim payıma düşen oksijeni. Payımı genişletmem gerekli. Beni genişletmem gerekli. Bu da ancak; ışınlanmakla olur.

Yazmak oksijen yetersizliğimin uyarısını veriyor ve bu beni genişletiyor. Birlikte bakıyoruz bu uyarıya, buna panik oluyorum. Bir uyarıya değil de, o uyarıya birlikte bakmamıza panik oluyorum. Oysa bakmalıyım, bakmalıyız. Belki de insan bir tanığa ihtiyaç duyandır. Kendi başına genişleyebilir misin: bu ne kadar mümkündür?

Bunu biliyorum. Bilmem mi hiç, ben bilmem mi... Kendi başına çok da genişleyemezsin. Uyarı alarmının çalışıyla paniklemelisin. Yoksa, kendi başına genişleyemezsin üzgünüm.

Lise arkadaşımın düğünü olmuş. Bu biraz tuhaf hissettirdi. Onunla 11. sınıfta tanışmıştık. Ben yan sınıfa geçmek istiyordum ancak o sıralar herkes bir sınıfa geçmek istediğinden müdür yardımcısı beni başından savmıştı. Oysa yan sınıf sanırım daha kötüydü, emin değilim. Ne açıdan kötü bu konuda da emin değilim. Sanırım ergenlik. Bu açıdan kötü olabilir evet.

Çok nahif bir kızdı. Lisemizin bahçesini hatırlıyorum. Bana o yıllarda öyle gelmezdi ama geniş güzel bir bahçesi varmış; şimdi anılarımın solgun ışığından bunu görebiliyorum ne tuhaf. Benim anılarım hep bir ağacın altındaki banklarda millete bir şeyler anlatmamla başlıyor ahahahahhah, komik gerçekten. Acaba o arkadaşım beni nasıl hatırlıyordur? Ben onunla kendimi gördüğümde gevezeliğimi hatırlıyorum mesela. :)

Sanırım bana nazar değdi. Ne zaman eğlendiğim bir gün yeni fotoğraf paylaşsam cildim gözle görülür şekilde bozulur. Artık bunu bilimsel bir nedene ahahahhahahah, tamam tamam, nazara bağlıyorum (şşşş).

Geveze olmak istiyorum ben. Ben böyle genişleyebilirim. En son ne zaman geveze olabildim emin değilim. Ama ben geveze olmazsam mutlu bir hayatım olmaz, sana söyleyeyim. Benim gevezeliğim taaaa çocukluğumun kayıp günlerinde tescillenmişti: Cırcır böceği. Ben böyle genişlerim (şşşş).

Cırcır böceği olmayı özledim.

CIRCIR BÖCEĞİ OLMAYI ÖZLEDİM.

Çok özledim... Hayatta bir tek bunu özledim.

(19.09.26)


Aslında geçmiş yıllarıma ve anlarıma dair bir özlem taşımıyorum. Çok yakın bir geçmişe kadar bile sallantılı bile olsa geçmişin nostaljisine sığınma yoluyla uyuşukluğu deneyimlemekten haz alırdım. Bu uyuşukluğa kaçmak bana güvenli gelirdi. Çoğu kişi böyle değil midir, evet böyledir; pek azımız bugününden olaylara bakabilir. Ben o azınlıktan olmaya başladığımı hissediyorum. Bu da ilk etapta kalbimi kıracak gibi gelmişti. Çünkü bu, bırakmayı gerektirir. Artık olmayan pek çok şeyi.

Bugünümüzde sandığımız pek çok his ve düşünce geçmişin yansıması ve çoğunlukla da boşluklarıdır. Beyin geçmişi yeniden yapılandırarak bu boşlukları tamamlamayı amaçlar belki de. Bize acı verdiği durumlarda bile, bu acının verdiği uyuşukluktan keyif alan bir parçamız vardır. Hatta bazen büyük bir parça. Çünkü bu acı, bize tembellik hakkı verir. Durma hakkı, aynı yerde oyalanma ve sızlanma hakkı. Belki en çok da, değişmeme hakkı. 

Oysa yaşam akıcı bir şey. Yaşamda her şey akar. Durduğumuzu sandığımız biz bile. Hareket, yaşamın doğasındandır. Buna karşı çıkmak -örneğin nostaljiye sığınmak- akıntıya karşı yüzmekten öteye gitmez. Bir çaba gibi görünür, oysa sadece yoruluyorsun o kadar. İnsanın kafasındaki yön, akıntının tersindeyse... Bilmiyorum, benim gideceğim yön akıntıyla bir.

Zaten artık hatırlamıyorum. İnsan büyüdükçe duyguları düşünce düzeyine yaklaşıyor. Bundan olacak çoğu kişi anılarını unutma eğilimindedir. Çünkü duygularını unuturlar. Nasıl hissetmiş olabileceklerini. Ben, unuttum diyemesem de, artık aynı hissetmediğimi ve bunun bende bir boşluk oluşturduğu illüzyonunu artık kabullendim. İllüzyonlarımızı kabullenmek büyük bir dirayet istese de, hayır sonu özgürlük demeyeceğim... Sonu, direnmeyi bırakmak.

Ne için direndiğimi hatırlamıyorum. Unuttuğum, anılarım, umutlarım veya duygularım değildi; unuttuğum, ne için direndiğimdi. Artık bir anlamı kalmaması ise beni üzmüştü. Sanki içinde çırpındığım nehir, boşluğa akıyor gibi hissetmiş ve dehşete düşmüştüm. Korkmuştum. Tek başına korktuğunu sanmadığında bile korku, insana yalnızlık verir. Herkes korkabilir, bunu bilirsin ama pek yardımcı olmaz. Çünkü sen sonuçta herkes değil, tek bir kişisin. Tek bir biricik kişi.

Ben hep biriyle sınırlı sayıda an geçirmiş olsam bile, bu anlar bana kendimi iyi ve aslında değerli hissettirdiyse o kişiyi hatırlama, üstüne iyi hatırlama eğilimli bir kızcağız olmuştum. Bunun çok haklı bir savunu olduğunu ifade ediyor, ''diğerlerinin'' pervasızlığına inanamıyordum. İşte benim ''en Neptünlü'' özelliğim de buydu. Hala bazı insanların pervasızlığının üstüne düşünsem bile benlik bulmam, orası ayrı. Öte yandan, artık ben de herkesi, her olayı, her hissi ve düşünceyi, her her her... Heri... Kocaman tüm HER'leri tutmayı bıraktım. 

Fark ettim ki, çok yorulmuşum. Bir amacım elbet varken yorulmuş olsam da... çok yorulmuşum. Birine değer vermiş olmak, birinden değer görmüş olmak, birine değer vermek... Değer, bu değil. Çünkü başka tutan da zaten yok ahahhahahah, tamam. Nedeni tabi ki bu değil ama benzer bir yerden...

Özlediğim tabi ki bir kişi veya zaman dilimi değildi; bendim. O zamanlardaki ben değil, ben. Özüm. Oysa yukarıda da söyledim, o hep benimle. Bir cırcır böceği, cırcır böceği olmayı özlemez. Bu, komik olurdu.


Cırcır böceğine dönüşen yaz yıldızımı dinliyorum. 

Sanırım bu blog hep yaz mevsimini yaşıyor. Ben de kah bir harfin, kah öbür harfin kıvrımına uzanmış cırcır böceği mi oluyorum? Ah, bu çok muhtemel geldi şimdi. Belki de, bloğum da yazın doğduğu içindir. Doğduğumuz mevsimi yansıtır mıyız? O halde ben... İzmir kışıyım! 

Bu, çok bunaltıcı bir gece. Nefes almanın bile insanı yorduğu, durgun, çok durgun ve bu nedenle de bunaltıcı bir gece. Bulutlar bile bundan nasibini almış gibi görünüyorlar. İnce bir beyazlık tabakası olarak yıldızların alınlarından yavaş yavaş süzülüyorlar. Bulutlu gündüzlere olan aşkımı yedi Neptün'e haykırsam da, gece bulutları için aynı şeyi hiç de düşünmüyorum. Oysa bu gece, tüm o bunaltıcılığın içindeki avare bulutları izlemeyi sevdim. Bu bana da sürpriz oldu. Birkaç gecedir yıldızları uzun uzun izlemek istiyordum, biliyorsun yıldızlar yazları daha da anlamlı kılarlar, ama bunu yapamamıştım. Şimdiyse bu gece nihayet uygun ortamda kaykılmışken, bulutların da tam karşımda kaykıldığını fark etmem görünüşte hoş değildi.

Yine de pes etmedim. Çünkü izlemek istiyordum, artık farklı bir şekilde gördüğüm yıldızları. Aynı ama farklı. Bu da ilginçti. Daha evvel, bir başka yıldızlı gecede, bir şeyi daha fark etmiştim: Yıldızları izlediğim zamanları. O zamanlarda düşündüklerimi. Çok şeker şeylerdi. Bu nedenle duygulandım. Uzun zamandır yıldızları hiç bu gözle izlemediğimi düşündüm. Bunu yapmayı denedim, tekrar benzer şeyleri düşünmeyi. Aynı şekilde olmadı, yapamadım. Bu beni hüzünlendirmedi, çünkü buna hazırlıklıydım. Beni hüzünlendiren, hatırlamaktı. Şeker bir hüzündü bu. Pamuk şeker gibi kabarık duran ama dokunsan büzülen, yapış yapış bir pembelik.

Bu gece ince bulutlar yıldızların üstünü örterlerken, bu bir görünüp bir kaybolma hallerindeki hafifliği sevdim. Tıpkı, yazın serin gecelerinde üstüne pike örtmek gibiydi. Belki de gökyüzü soğuktu ve belki de bu nedenle gökyüzünü izlerken hep içim serinliyordu. Sonra bir anda bir şey oldu. Bahsettiğim şeker his... kalbime kondu. Kalbime mi kondu? Nereden geldi kondu? Hem, nereye gitmişti ki? Belki de gitmemişti de, bir cırcır böceği olmuş, parlak yıldızların kıvrımında uyuyordu. 

Bu his de aynı ama farklıydı. Değişmeyen tek şey ise, bir yıldızınki gibi olan parlaklığıydı. Minik bir yıldızınki gibi. Minik ama benim olan bir yıldızınki gibi. Ne var... Biliyorum, yıldızlar kendilerinindir. Ama yine de, onlarla olan sırdaşlığımız bizimdir. Benim uzun süre bir yıldızım vardı, biliyorsun. Ama o, kış yıldızım. Onu kışın izliyorum. Yaz yıldızım hangisi mi? Bilmem. Yaz yıldızım bir gezgindir. Kah oradan, kah buradan bana gülümser. Bu beni eğlendirir. Her ne kadar onu bir bakışta tanıyacağıma emin olsam da, onu nerede bulacağımı hiç bilemem. Oysa bu gece, bulutlar suskunken, yıldızım bir cırcır böceğiydi ve bana, onu her zaman, her nerede olursam olayım tanıyacağımı söyledi.

Senin bir yıldızın var mı?

(13.06.24)

 

2024 yazı benim için yıldız keşifleriyle doluydu! Blog tarihimdeki en parlak yazılarımı bu yaz gecelerinde yazmışımdır. Yazdıklarım beni güldürüyor. Belki de bundan iki yıl sonra da bugünlerde yazdığım yazılar beni toyluklarıyla güldürebilir.

Yıldızlarımda ''farklı bir şeyler'' gördüğümü yazmışım. Bugün o farklılığın ne olabileceğini anımsamıyorum. Bence farklı bir şeyler görmemiştim, ben yıldızlarda hep aynı şeyin farklı yüzlerini görmüşümdür. (Bugünüme dek.)

Sadece kendimi kandırmaya ve eğlenmeye çalışıyordum. Bu konuyu çok fazla uzatmayacağım. Çünkü 2024 yazındaki halime bilgiçlik taslayıp bir heves bilgisayarının başına geçmiş, yıldız keşfinin heyecanını yazışına limon sıkmak istemem. O farklı bir şeyler gördüm diyorsa, belki de görmüştü kim bilir... Buna kim itiraz edebilir?!

Bugün ben bile edemem. Sadece gülümserim. Bu çok değil, sadece iki yaz önce yazdığım yazımı gülümseyerek okurum. Onun için sadece bunu yapabilirim.

Son delilik günlerimde -hani günlüklerimi yok ederken- bu eski yazılarımı da her yerden silmeyi düşünmüştüm. Bunu yapardım da. Sadece dursun şimdi o kadar yazıyı yıllarca yazdım, bahanesine sığınmıştım. Yazılarımla aramdaki duygusal bağın bittiğine gerçekten inanıyordum. Buna gerçekten inanmıştım. Oysa şimdi görüyorum ki o bağ kopmamış veya bitmemiş de, dönüşmüş.

Belki bana olan da budur.

Bu uzun yazımı baştan sona okuyan sana kocaman sarılıyorum. İyi ki varsın sevgili okurum.


John William Godward, Der Blumenstrauß
(The Bouquet\ Çiçek Buketi)


Cthulhu'nun Çağrısı (H. P. Lovecraft) | Kitap Yorumu

Yazar: H. P. Lovecraft, Çevirmen: Dost Körpe,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Kitap yedi korku gerilim öyküsünden oluşuyor. Bu öykülerde karakterler yaşadıkları doğaüstü olayları şahsen deneyimleyebildikleri gibi, başkalarının deneyimledikleri olayları çeşitli kaynakları derleyerek de ifade edebiliyorlar. Öykülerin genelindeki ana tema, bilinmeyene duyulan korku şeklinde göze çarpıyor. Bu da öyküleri klasik korku anlatılarından farklı bir noktaya taşıyor.

Kitabın yazarı olan H. P. Lovecraft, korku edebiyatında kendi ekolünü oluşturmuş önemli bir isim. Kozmik korku olarak isimlendirilen bu anlayışta, klasik canavar ve türevi kaynaklı korku unsurlarının kullanımından ziyade, insanın varoluşundan gelen bilinmezlikten beslenen bir korku anlayışı hakim. Bu anlayışın beslendiği kaynaklar ise; tanımlanamayan varlıklar, kadim uygarlıklar, aklın sınırları, gerçeklikten şüphe gibi unsurlar olarak öykülerde yer buluyor.

Klasik korku unsurlarının işlendiği edebi ürünlerde genellikle korku nesnesi keşfedildiği noktada bilinmezliğin yarattığı gerilimin yerini söz konusu korku unsuru\ kişisi ile karakterlerin çatışması alır. Ancak Lovecraft'ın öykülerinde korku unsuru korku nesnesinden öte, bilinmezliğin kendisidir. Hatta korku nesnesi dediğimiz durum direkt olarak bilinmezliktir. Karakterler bu gizil durumun ne olabileceğini çözerken biz okurları da bir gizemin içine çekerler. Etrafımızı saran bu karanlık atmosferin bilinmezliği ve aslında bilinemezliği, kurguların seyrini şekillendirdiği gibi, korku ve gerilim temasının da canlı kalmasını sağlar.

Bu öykülerde de bu anlayışla yazılmış bilinmezliğin karanlığından gelen bir huzursuzluk hissi odak noktasıydı. Yazar okurlarının dikkatini tek bir noktaya çekmek yerine, öykülerin geneline yayılan tekinsiz havanın gerilim hissinden yararlanmış. Bu noktada öykülerde okuyucuyu ve öykülerin baş kişisini asıl huzursuz eden düşüncenin, ortada sorun olarak tanımlanan durumdan öte bu durumun gerçekliğine ve ne olduğuna dair hep bir şüphe içinde kalmamız olduğunu görüyoruz.

Kozmik korku türü olarak tanımlanan bu alt sınıflandırma merkezine insan algısının sınırlılığını alarak bizden daha büyük bir varoluştaki yerimizi sorgulatıyor. Bizler içinde bulunduğumuz dünya ve gerçeklik hakkında sahip olduklarımıza güvendiğimiz kadarınca bilinmezliğin getirdiklerine karşı şüphenin verdiği gerginlik, huzursuzluk ve bu tip hislerden beslenen korku duygusunu deneyimleyebiliriz. 

Bu kitaptaki öykülerdeki tekinsiz atmosferler de insanın bilinmezliğe yönelik bildiklerinin yıkımını merkeze alarak kendi içinde bir iç çatışma yaratıyor. Yazarın tarzını da benzersiz kılanın tam olarak bu anlayış olduğunu düşünüyorum.

Kitapta yer alan tüm öyküleri gerek kurgu, gerekse dil anlatım bakımından başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Ancak özellikle de Herbert West - Diriltici ile kitaba da adını veren Cthulhu'nun Çağrısı isimli öyküleri sürükleyicilik, özgünlük ve kurgunun çatısının oluşturulması bakımından başarılı buldum ve okurken ayrıca etkilendim.

Kitaplarla kalın.


Frankenstein (Mary Shelley) | Kitap Yorumu

Yazar: Mary Shelley, Çevirmen: Orhan Yılmaz,
Yayınevi: İthaki Yayınları

Bir varlığa yönelttiğimiz anlam, bizim onun dış kabuğuna yönelttiğimiz bakışlardan ibarettir. Ancak bu bakışlar ne kadar derine işler? Frankenstein bir canavar yarattığında onun ''korkunç olacağını'' biliyordu. Ona kendi elleriyle bir ucubenin görüntüsünü verdi; sonra da bu görüntü can bulunca onu lanetledi. Bu yaratığın bir ismi bile yoktu. O, Frankenstein'ın yaratığı, lanetlediği iblisiydi. Varlığının ne olduğunu bile kendi kendine edindiği izlenimler sonrasında anlamlandıran bu yaratığın ilk keşfi, reddedilişti.

Yaratık, dünyaya bir bebeğin gözleriyle başlamıştı. Işık ona yabancıydı, sesler yabancı; anlamlar yabancı. İnsan doğuştan iyi veya kötü müdür? Frankenstein'ın yaratığı gerçekten de bir ''iblis'' olarak mı doğmuştu, yoksa iddia ettiği üzere içinde dünyaya ve insanlara dair sevgiyle yoğrulmuş bir çeşit merak mı vardı? Yaratık reddedildi. Onu yaratan tarafından, ona öğretenler tarafından; sevmek, sevilmek ve görülmek istediği kişiler tarafından dışlandı, yok sayıldı. Yaratık lanetlendi.

Yaratık lanetli mi doğmuştu? Bir iblisin ruhuyla, dünyaya laneti getirmek için mi var olmuştu? O halde Frankenstein, bu genç ve tutkulu bilim insanı... İnsanlara olan sorumluluğu nedeniyle tüm varlığını feda edebilecek bu soylu üstün ırkın insanı... Neden bir iblisi yaratmıştı?

Kitapta yaratığı var eden bilim insanı Frankenstein'ı, bitik halde, buz dağlarındaki deniz yolculuğunda görüyoruz. Bir gemiye sığınıyor ve zor durumdaki bu geminin kaptanına kendi zorluklarla dolu hikayesini anlatıyor. Kendi hayatının en başından başlayarak önce tüm ailesini ve yaşamının erken evrelerini anlatıyor. Bu kısımları hikayesinin daha iyi anlaşılması için anlatıyor şüphesiz. Ancak işin görünmeyen yüzü, belki Frankenstein'ın bile bilinçli olarak düşünmeden giriştiği temel neden, sahiden daha iyi anlaşılmaktan mı ibaret?

Frankenstein tam da bir insanın kibriyle kendi mükemmel, sevgi dolu ailesini, soyunun geldiği noktaları ve erdemli hayatını anlatarak başlıyor yaratığının öyküsüne. Yaratığını anlatırken bile öncesinde kendi varlığının temiz doğasını vurgular gibi yapıyor bunu. Böylece yaratığının ne kadar sefil, ne kadar korkunç olduğunu anlayalım. Kitabın ilk yüz sayfası bilim insanının yaratığını var edip ondan tiksinme öyküsünü anlatıyor. Ardından o geliyor; isimsiz yaratık: Frankenstein'ın iblisi.

Yaratıcısı ile yüzleşiyor. Ona kendini tanıtıyor. Kim olduğunu, neyi var ettiğini anlatıyor. Ancak Frankenstein onu hala görmüyor. Gördüğü tek şey, kendi hırsları uğruna birleştirdiği karşısındaki beden. Yaratığını dinlemeden onu etiketliyor: SEN BUSUN! Bir canavar, bir sefil, bir şeytan...

Yaratık ümitsiz. En başından itibaren ümitsizdi. Dünyaya gözlerini açtığı ilk anda, yalnızdı. Yalnız bir varlığın erişebileceği noktaya geldi: Bencil bir insansı. O, insan değildi; ancak bir insanın düşüncelerine, duygularına ve yaşama arzusuna sahipti. Ondan yüz çevirenlere rağmen, o, var olmak istedi. Görünürde tek istediği buydu. 

Bizler, okurlar olarak, yalnızca onun yaratıcısıyla olan yüzleşmesinde anlattıkları kadarını bilebilirdik. Yaratık belki de sahiden masumdu ve şartlar onu kötü eylemlere zorlamıştı; ya da belki de yaratık sahiden bir şeytandı, ondan da öteydi ve acilen yok edilmeliydi. Bunu bilemezdik. Çünkü biz okurlar, onun çirkin yüzünü Frankenstein’ın aksine hiç görmedik; bizler onun yalnızca anlattıklarını okuyabildik.

Frankenstein yaratığı var eden kişiydi; ancak onun hiçbir zaman sahibi olmadı. Yaratık özgürdü; çünkü bir bilince sahipti. Frankenstein'ı ürperten de buydu. Kendi elinden çıkmış bir nesnenin can kazanmasını hedeflemişti; ancak bu nesnenin özgür olması... Özellikle de böyle çirkin bir nesnenin... Ne bekliyordu? Bu itici bedeni verdiği varlıktan, en başından beri gördüğü varlıktan, can kazanınca iğrenmemeyi mi? Yoksa onun bir eşya gibi elinin altında durmasını mı? Ne bekliyordu, özgür bir bilinci var etme hırsına yenilip günlerini gecelerini onu var etmeye adarken?

Yaratıcısı başta olmak üzere herkes yaratığı yargıladı. Yaratık masum değildi şüphesiz; en ağır suçları işleyendi. Çünkü suçu kendi kendine keşfetti. Öfkesini, hüznünü, varlığını, reddedilişini... Bunları tek başına keşfetti. Bunları öfke yoluyla keşfeden bu mahluk, kıskançlığıyla hayatta kaldı. İnsanı değil; insanların bir aradalığını kıskandı. Yalnızlığının verdiği öfke ve hüzünden tek kaçış yolu, belki de, kıskançlığıydı.

Frankenstein onu en başından kabul etseydi, yaratık böyle kötü mizaçlı bir varlığa dönüşmez miydi? Buna kesin bir yanıt vermemiz olası görünmüyor. Belki de gerçekten de yaratık bir ''iblisin ruhunu'' taşıyan, kötü karakterli bir varlıktı; istenmeyen davranışlara eğilimi vardı. Bunu bilemeyiz. Belki de bu davranışlarını kontrol edebilme yetisinden mahrum olması onu gerçekten bir canavara dönüştürdü; bunu bilemeyiz. Veya belki de aslında iyi mizaçlı bir varlıktı ancak yaşadığı korkunç yoksunluk onu kötü eylemler yapmaya itti; bunu da bilemeyiz. Bildiğimiz tek şey, yaratığın ve yaratıcısının anlattıkları. Çünkü yaşanmış her olay, aksi seçenekleri eler.

Bu kitabı okumayı uzun zamandır istiyordum. Tam da havaların serinlemeye başladığı bu sonbahar günlerinde bir araya gelmemiz ve Frankenstein'ın yaratığını kendi imgelem gücümle görebilmek, benim için keyifli bir okuma deneyimi sundu. Kitabın yıllar boyunca çeşitli film ve dizi uyarlamaları yapılmış durumda. Frankenstein'ın yaratığının öyküsü, yıllar boyunca insanların üzerindeki etkisini korumuştur. Ne ilginçtir ki, bu anlatının isminde bile yaratığı göremiyoruz: Frankenstein. O, yaratığı var eden kişi. Sadece o var; yaratık sadece onun varlığıyla var. Bu nedenle benim kitapta en sevdiğim kısımlar, onun yaratıcısıyla ve kendisiyle yüzleştiği kısımlar oldu.

Kitaplarla kalın.


Kitap Alışverişi #10

Binbir Gece Masalları'nı bir süredir okumak istiyordum. Aslında kütüphanede farklı bir baskıdan iki cilt halini bulmuştum ancak ben güzel bir çeviriyle eserin tamamını okumak istiyordum. Aynı zamanda eser elimin altında olsun da istiyordum. Bazı kitaplar benim olsun, yıllar sonra geri dönebileyim, sevdiğim birine ödünç verebileyim, sevdiğim birine bak bu kitabı severim diyebileyim ve üç boyutlu elimizde tutalım isterim. Bu kitaplar da onlardandı. Hangi çeviri ve baskı daha iyidir konusu hakkında uzuncaaa bir araştırma yapmak aklımdaydı ve tüm bunlar olurken eseri edinmeyi pas geçecektim. Zaten okunacak bir sürüüüü kitabım var olduğu gibi, aslında kütüphanelere dadanarak bir şeyler okuma huyum olduğunu da biliyoruz. Ben de farklı cins bir değişiğim evet. Her neyse, tüm bu araştırma sürecine gerek kalmadan bu baskı bir paket halinde karşıma çıktı. Bunu bu sefer bir işaret falan sanmadım hayır. Kendime kitap alışverişi yapmak için bahane yaratma gereksinimi duymadan alıverdim. Çünkü okumak istediğim eserler. Beğenirim sanıyorum. Bakalım artık. Bu arada tabi ki reklam yok. 

Bay bayy.


Lizbon'a Gece Treni (Pascal Mercier) | Kitap Yorumu

Yazar: Pascal Mercier, Çevirmen: İlknur Özdemir,
Çevirmen: Merkez Kitap

Ralmund Gregorius bir lisede antik diller öğretmenliği yapmaktadır. Bir sabah işe giderken bir kadının köprüden sarktığını görür. Portekizli kadınla olan bu karşılaşması onu bir yolculuğa sürükleyecektir. Gregorius başkalarına ani görünen ama yıllardır içinde bastırdığı duyguların farkındalığıyla dilini bile bilmediği bu ülkeye gitmeye karar verir. Portekizce öğrenmek için kaynak ararken yolu Portekizli bir adamın, Amadeu Prado'nun, düşüncelerinden oluşmuş bir kitapla kesişir. Gregorius için Portekiz, Amadeu'nun yaşamını araştırırken kendisini keşfedeceği bir serüvene dönüşecektir.

Kitabın aynı isimli 2013 tarihli bir filmi bulunuyor. Yıllar önce bu filmi bir kitaptan uyarlama olduğunu bilmeden izlemiştim. Kitabı olduğunu öğrendiğimde kitabını da okumak istedim. Anlayacağınız benim için yine yıllara yayılan bir okumak isteme yolculuğu sonrası okuyabildiğim bir kitap Lizbon'a Gece Treni. Bu kitaba dair de, filme dair de ilgimi çeken ana unsur Portekiz'de geçmesi diyebilirim. Tıpkı kahramanımız gibi benim de hakkında pek bir bilgimin olmadığı bu ülke, benim için bilinmezliğin getirdiği bir merak uyandırıcılığa sahipti. Hiçbir şey olmasaydı bile, kitabı yalnızca bana bu hissi verdiği için severdim.

Öte yandan, kitabı sevmemin pek çok sebebi vardı tabii ki. Örneğin, Gregorius'un gözü karalığında gördüğüm samimiyet, Amadeu'nun kelimelerindeki fiyaka ve en çok da... kayboluş. Gregorius'un yolculuğu o sabah bir köprüde yönünü buluyor. Bu adam dışarıdan sıkıcı görünen tekdüze bir yaşama, görünüme ve kişiliğe sahip. Ancak iç dünyasında bir kibrit yanıyordu. Tüm söndürme çabalarına rağmen içinde parlayan belli belirsiz bir heyecan, yaşama duyduğu o heyecan... Portekizli kadını gördüğünde bu heyecanı görmezden gelememeye başladı. Bilinmezliğin tatlı dili onu kendine çekti. Kadın yabancı olmasaydı, kadın özellikle de Portekiz olmasaydı, Gregorius bu yolculuğa çıkmayacaktı. Bu dil, ömrünü dillere adamış bir adam için bu dil, o an bir büyüye dönüşmüştü. Gregorius bu büyüyü merak etti. Bu büyüyü kendi gözleriyle görmek istediği için tüm yaşamını geride bırakıp bir yolculuğa çıktı.

Çevresindeki herkes, eski veya yeni yaşamındaki herkes, çeşitli ve birbirinden farklılaşan sebeplerle bu adımı bir macera olarak gördüler. Belki Gregorius bile başlangıçta öyle gördü. Ancak Gregorius'un içi biliyordu, bu yolculuğu ıskalarsa, kaybolacak. O alıştığı tekdüze yaşamında kaybolacak hem de. Gregorius, aynı zamanda bir doktor olan ve yaklaşık otuz yıl evvel ölmüş Amadeu isimli bu yazarın yaşamını araştırırken, kendi iç dünyasındaki ateşi onun benliğinde görmeye çalışıyordu. Amadeu ile tamamen zıt karakterlere sahip olsalar da, bu adam ona ilham vermişti. Cesareti ve korkaklığı ama en çok da dürüstlüğü... Kendini hırpalayan o dürüstlüğü, yazdığı tüm satırlarda adeta yaşayan bir hayatı Gregorius'a gösteriyordu. 

Okuduğumuz her kitap ve her yazar bizi bu denli etkilemez. Bizi etkileyen, bizizdir. Gregorius da Amadeu aracılığıyla kendine kalp masajı yapıyordu. Kendi kalbini bu doktor yazarın ölü kalbiyle canlandırıyordu. Ölü bir kalpten geriye yalnızca hatıralar kalır. Gregorius da bu doktorun yaşarken bir arada olduğu ailesi, arkadaşları, ahbapları ile çeşitli görüşmeler yaparak hem Portekizcesini geliştirdi, hem de biz okurlara Portekiz'deki direniş hareketini ve siyasi olayların geriye bıraktıklarını gösterdi.

Amadeu'nun kitabını okusaydım, bugün okusaydım, sanıyorum ki o kadar da etkilenmezdim. Çünkü bana benziyordu Amadeu. Büyük ve gerçek laflar etmeyi seven bir adam. Korkak ama ruhu ateşten yapılmış bir adam. Ona bayıldım. Onunla tanışmayı ben de tıpkı Gregorius gibi çok isterdim. İmkan bulsam bir yolculuğa çıkacak kadar çok isterdim hem de. Öyle bir adamdı Amadeu. Herkese içinde harıl gürül yanan ateşini yansıtan ama o ateşi kendi için yakamamış korkak bir adam. Kaçan bir adam. Belki de yazdığı bu kitap bir çeşit günah çıkarmaydı, kendine işlediği günahları çıkarma, kim bilir... Bu bakımdan ben tüm hayatını susarak geçirmiş sıkıcı Gregorius'un içindeki o sönmeye yüz tutmuş ateşin peşinden gidişini çok daha cesurca buluyorum. Çünkü o en azından ateşine sahip çıkmıştı; Amadeu ise içindeki devasa lavların kıymetini bilmeyen bir adamdı. İkisinin kaçışları arasındaki fark ise; Amadeu tüm o büyük büyük laflarının arasında hep içine kaçarken, Gregorius dışına kaçmak için çabalıyordu.

Kitabı çok severek okudum. Kitabı okumak da film izlemek gibiydi benim için. Size bir itiraf... komik bir itiraf. Kitabı okurken zihnimde canlanan Gregorius, ilginçtir, Hermann Hesse'nin görünümüydü ahhahahah, komik değil mi? Neden bilmiyorum, sadece onu düşünmüşüm; ben de sonradan fark ettim.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar