Yeryüzü
Güncesi #3 | Kelime Oyunu 117
''Yeniden ve yeniden yaşanıyor her şey. Her şey,
geçiyor ve sonra tekrar, geri geliyor. Farklı bir şekliyle ama hep aynı
dönüşle. Günler geçiyor, sonra aylar ve yıllar... Geriye yalnızca bir kitabın
kenarına aldığın notlar kalıyor. Herkes her şeyi unutmuş gibi oluyor. Hiçbir
şey olmamış gibi. Nasıl bu kadar kolay kabulleniyorlar anlamıyorum. Hepimiz mi
böyleyiz Ozan? Hepimiz mi kolay kabulleniyoruz yeniden ve yeniden var
olmayı...''
''Bunda rahatlatıcı bir yan buluyoruzdur belki
de. İlerleme fırsatı. Sana bir ip uzatılıyor ve atlıyorsun, bu kadar.''
''Marsupilamiler gibi mi?''
''Marsupilamiler gibi.''
Genç kadının kırışan göz kenarları kendini ele
veriyordu. Hava nihayet serindi. Otlar yemyeşil, gök mavi. Bulutlar her yanda.
''En sevdiğim gökyüzü!'' dedi birden genç kadın.
''Gökyüzünü kim sevmez... Haklısın.''
''Hayır Ozaaann, onu demiyorum. En sevdiğim
diyorum, gökyüzünün eeen sevdiğim hali bu hali! Bulutlar her yanda; beyazlığın
ardı uçsuz bucaksız bir deniz.''
Genç adamın dudakları gamzeleriyle buluşmuştu.
Gözleri ise genç kadının bahsettiği denizle. ''Haklısın,'' dedi sonra, ''deniz
gibi.''
''Geceleri de böyle. Deniz gibi.''
''Geceleri de?''
''Geceleri de.''
''Deniz gibi?''
''Deniz gibi.''
Genç kadının göz kenarları yine hafiften
kırışmıştı. ''Aman Ozan... Deniz de geceleri siyah olmaz mı? Göremezsin
rengini. Çünkü ışığı gitmiştir. Üstünde ancak ay ve yıldızlar titreşir. Hatta
biliyor musun bazen kafamı böyle eğerim. Sonra da ay ve yıldızlar parçalara
ayrılır.'' Genç kadının yana eğdiği başı aniden genç adamın omzuna düştü.
''Ah!'' dedi genç kadın.
''Ne ah! Aslı... İnsan haber verir, pat diye...''
''Pardon bir dahakine çat diye başımı
düşürürüm.''
Genç adam yalnızca başını iki yana sallamakla
yetindi. Doğrulur doğrulmaz genç kadının başı yine onun omzunu bulmuştu.
''Neyse ne diyordum?''
''Çat diye?..''
''Ozan!..''
''Pat... Tamam tamam. Denizin geceleri siyah
olmasından bahsediyordun. Ve bir de...''
''Parçalanmış ay ve yıldızlar! İşte, tamam
oradaydık, teşekkür ederim Ozan. İşte!'' Genç kadının elleri kolları yerinde
durmuyordu. Ancak başını genç adamın omzundan çekmedi. Genç adam kendini
gülmemek için zor tutuyordu. Nasıl böyle olabilirsin, diye geçirdi içinden. Sen
de sanki ikiye parçalanmış gibisin.
Genç kadın gerçekten de ikiye parçalanmış
gibiydi. Bir an hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor, bir an olduğu yere
büsbütün çöküyordu. ''Işık,'' dedi sonra, ''ışık ve karanlık. Sanki yerden
göğe volta atıyorlar.
Ya da...''
''Doğudan batıya?''
''Bingo! Doğudan batıya! Volta atıyorlar.
Bu seremoni böyle
akıp gidiyor. Her gün. Her ay. Her yıl. Bir ömür!''
''Peki bunlar olurken bizler ne yapıyoruz?''
''Bizler... Bizler... Bir tur daha sallanacağım
bana ne bana ne diyoruz. Asla doymayan yaramaz çocuklar gibi. Sıradaki diğer
insanları görmüyoruz. Ya da sadece çocukların salıncakta sallanabileceğine
inanıyoruz. Bazılarımız ben sallanmam bu yaştan sonra diyor. Bazılarımız daha
yukarı daha yukarı diyor. Diğer bazıları da olmaz düşersin diyor. Herkes bir
şeyler diyor. Herkes salıncakta sallanmanın büyüsüne kapılıyor.''
''Bu kötü bir şey mi? Kulağa eğlenceli geliyor.''
''Öyle. Eğlenceli.''
''Ama?''
''Her kafadan bir ses çıkıyor; bu, kafa
karıştırıcı.''
''Olabilir...''
Şimdi ikisi de suskundu. Genç kadın başını
kavuşturduğu ellerinin arasına yaslamıştı. ''Ellerim senin omzundan daha
yumuşak bir yastık oldular,'' dedi sonra.
''Yaaa, ne demezsin; benim de omzum rahatladı bak
sen şu işe...''
''Yaaa...''
''Yaaaa...''
İkili birbirlerine suratlarını buruştura
buruştura ayaklandılar. Rüzgar, genç kadının eteğinin ucunda dans ediyordu.
''Rüzgar'' dedi genç kadın ''ışığın aksine, daha
özgür sanki.''
''Işığın aksine?''
''Işığın aksine. Bak şimdi,'' dedi genç kadın,
''Işık, ışık her yerde. Onu kimse geçemez! Ama o tek ve her yerde. Oysa rüzgar
öyle mi? Kah burada,'' genç kadın uçuşan saçlarını düzelterek genç adama döndü,
''kah burada,'' şimdi de genç adamın saçlarını dağıtmıştı.
''Bak sen şu rüzgara...'' dedi genç adam genç
kadına yandan bakışlar atarak. Ancak saçlarını düzeltmemişti. Genç kadın
arkasını döndüğü anda gamzeleri yine gün yüzüne çıkıverdi.
''Rüzgar sahiden eğlenceliymiş,'' dedi sonra genç
adam.
''Yaaa, öyledir,'' dedi genç kadın. ''Kah
oradadır, kah'' aniden genç adamın dibinde biterek sessizce olduğu yerde
duruverdi.
''Tamam tamam anladım, burada!'' dedi genç adam
saçlarını korurken. Oysa genç kadın yalnızca onu izliyordu. Sonra arkasını
döndü ve yürümeye devam etti. ''Ozan'' dedi biraz sonra.
''Aslı...''
''Ozan...''
''Asl...''
''Tamam Ozan bi' dur aaa!''
''Evet dinliyorum...''
''Rüzgar da ışık da aynı aslında. İkisi de şifacı birer ulak.
Yalnızca çalışma şekilleri farklı.''
''Hangi kelimeyi çeksem bilmedim Aslı. Nedir
bu?''
''İşte bi' dur, açıklıyorum... İşte! Bu...
Yalnızca yöntemsel bir şey,'' dedi genç kadın büyük bir ciddiyetle. Ancak
gözlerinde yine bilindik pırıltılar dolaşıyordu. ''Bazen ışık artar, bazen
azalır; rüzgar da öyle. İkisi de her an her yerde gibi gelir bazen.''
''Hayır burada haksızsın Aslı. Bazen rüzgar her
yerde olmaz...''
''Evet olmaz. Neyse! Bunlar teferruat. Demek
istediğim... Çok olduklarında da, az olduklarında da rahatsız oluruz. Görüşümüz
parçalanır. Bulanır. Tepetaklak olur kafamız. Düşer, böyle.'' Genç kadın başını
aşağı sarkıtıp dilini çıkardı.
''Aslı...'' dedi genç adam artık kahkahasını
tutmayı bırakıp.
''Ah pardon böyle yapmamalıyım başım böyle
kalacak. Neyse! Böyle anlarda işte. Bazen kafamızı kendimiz kaldırırız, böyle.
Bazense, kafamız düşerken biri gelir tutar. Bazen, biri tutmasa da kafamız
cumburlop diye bir omza düşer. Sert mert, omuz omuzdur.'' Genç kadın olduğu
yerde bir tam tur dönerek genç adama sarıldı. ''Sonra,'' dedi yürümeye devam
ederlerken, ''bazen o omuz bizi saatlerce, günlerce, aylar ve yıllarca
taşıyamaz. Bazen taşır tabi. Bazen yüzlerce güneş ve ay voltası kadar geçen
süre boyunca taşır seni. Ama bazen yorulur. Bazen sıkılır. Bazen sen istemezsin
taşımasını. Bazense sen kendin taşımak istersin düşen başını. Bazen
kaldırırsın, yeterince dinlenince. Bazen şımarıklığın tutar, dinledikten sonra
bile biraz daha durayım şu güzel omuzda dersin. Rahatsız mahatsız...''
''Aslı...''
''Sonra bazen, hani dinlenmen gerekince, ellerini
ensende kavuşturup bir gölgede beklersin. Bulutlar gelir geçer. Volta atan
günler ve geceler, haber taşıyan rüzgar ve ışık; gelir ve gider. Sen beklersin.
Yeniden ve yeniden. Beklediğin aynı şey olmaz çoğu zaman. Her yeni günde aynı
şeyi bile bir başka düşlersin. Bazen farklı şeyleri aynı düşlersin. Sonuçta
herkesin düşleme yöntemi de farklıdır. Rahatına hangisi gelirse... Ama bazen,
salıncaktan inmen gerekir; veya artık o uzun sıradan ayrılman. O zaman ne
yaparsın?''
''Kaydırağa koşabilirsin. Hem ben kaydırağı daha
çok severdim,'' dedi genç adam genç kadına daha sıkı sarılıp.
''Evet aslında. Bazen kaydırak daha eğlenceli
oluyor.''
Kısa bir sessizlikten sonra genç kadın şapkasını
çıkarıp genç adamın başına kondurdu. ''Hem,'' dedi, ''bunların hepsi sadece
birer araç. Birer hizmetli.
Bu şapka gibi. Kaydırak da, salıncak da. Birer araç. Önemli olan kendin gibi
eğlenebilmen. İstersen daha yükseğe de, istersen yavaş sallan. Bazen bu senin
elinde olmaz tabii. Ama yine de amaç sendedir; elinde olmamasını araca
dönüştürmek de.''
''Vaoovv. Tam bir kişisel gelişim konuşmacısısın.
Etkilendim!''
''Dalga geçme Ozaaan.''
''Gerçekten. Geçmiyorum. Yenilendim resmen.''
Genç adam genç kadına yeniden sarılarak gözlerini kapattı. ''Ama benim meditasyonum sadece
bu,'' dedi.
Sonra rüzgar esti. Tekrar ve tekrar. Güneş
bulutları, yaprakları, genç adam ve kadının birbirine kenetlenmiş kollarını
usulca dolaştı. Sonra ay ışıl ışıl parladı.
(12.08.23)