Aslımcığım.

 

Yeryüzü Güncesi #12

''Sanırım artık yaşlandım,'' dedi genç kadın bir anda.

''Yaşlandın mı?''

''Tabi ya, öyle oldu. Anlamadan... Tüh tüh.''

Genç adam kahkahalarını durduramıyordu. ''Bak sen şu işe,'' dedi genç kadının saçındaki fiyonga dokunup ''nasıl da anlamadan geçti yıllar... Tüh tüh.''

''Gül sen bakalım gül!'' Genç kadın çattığı kaşları ve buruşturduğu yüzüyle genç adama son bir bakış atıp bacaklarına tırmanan Bezelyecik'i kucağına aldı. ''Ne var annecim, gel de rahatla... Zaten Ozan... Ozan abin benimle dalga geçiyor hep...''

''Ah Bezelyecik, bu anneciğin neden böyle dramatik dersin? Pembe dizi açığımı onunla dolduruyorum... Ama neyse ki,'' genç adam genç kadının yüzüne düşen saçları ittirip bir an duraksadı ve o bir anın ardından hem Bezelyecik'e hem de genç kadına sarılmıştı. 

''Neyse ki?'' dedi genç kadın merakla. Bezelyecik de meraklanmış gibiydi. Tabii sıkılmış olması da olasıydı...

''Neyse ki o benim Aslımcığım.''

''Neyse ki Bezelyecik...'' dedi genç kadın da hala çatık olan kaşlarının bile gizleyemediği sırıtışı ve memnuniyetle parlayan ışıl ışıl gözleriyle, ''neyse ki o da benim...''

''Ozancığın mı?''

''Neyse ki,'' dedi genç kadın genç adamı duymazdan gelerek. Bezelyecik bu sıkışıklıktan iyice bunalmış gibi görünüyordu. En sonunda, genç kadının kollarından kaçışı, sırtını kamburlaştırıp hoplama operasyonunda buldu! ''Bezelyecik...'' dedi genç kadın ellerini ileri uzatıp. ''Hep senin yüzünden Ozan. Kaçırttın Bezelyecik'i işte.''

''Neyse ki... Diyordun Aslımcığım?''

''Unuttum! Şaka şaka. Ahahah yüzünü bir görsen... Tamam tamam, neyse ki... O da işte, diyordum, neyse ki Ozan... Derdim Bezelyecik'e.''

''Bu kadar mı?'' dedi genç adam hayal kırıklığıyla. Gerçekten hayal kırıklığına uğramış gibi görünüyordu. Genç kadın genç adamın şimdi bir yavru kediyi anımsatan bakışlarına bakıp belli belirsiz gülümsedi. Sonra da...

''Aslııı!'' dedi genç adam saçlarını düzeltirken. 

''Ozaaann!'' Genç kadın oturduğu yerde iyice gerinip esnedi. ''Ah! Sana söylemiştim, bak tüm kemiklerim çıtırdıyor. İyice yaşlandım...''

(17.03.24)


Bulunmak.

 

Yeryüzü Güncesi #9 

''Hayatta en çok neyden korkarsın Ozan?''

''Bilmem... Ne! Bir anda sorunca insan şaşırıyor. Bir düşüneyim bakalım, acaba en çok neyden korkarım?..''

''Bööö!''

''Evet, senden korkuyorum hanımefendi. Ne yapacağın belli olmuyor...''

Genç adam başını iki yana sallayarak uzaklara daldı. ''Küçükken en çok kaybolmaktan korkardım,'' dedi bir an sonra.

''Kaybolmaktan mı?''

''Kaybolmaktan.''

''Neden ki?''

Genç adam bir süre daha sessiz kaldı.

''Ben de kaybolmaktan korkardım biliyor musun?'' dedi genç kadın. ''Pazarda!''

''Pazarda?''

''Evet, bir kere kaybolayazmıştım. Hatta bu kaybolayazma hikayem birkaç kez rüyama bile girmişti. Kayboluyordum, kimse olmuyordu etrafımda.'' Genç kadın yolduğu otlardan yaptığı düğümü dikkatlice inceledi. ''Sen de pazarda kaybolmaktan korkar mıydın?'' dedi sonra dikkatini elindeki otlardan ayırmadan. ''Bildiğimiz kaybolma halinden de farklı bir kaybolma korkusu verirdi bana.''

''Evet,'' dedi genç adam başını sallayıp ''gerçekten de pazarda kaybolmanın verdiği his daha farklı olmalı. Tabii pazarda kaybolma korkusunun verdiği his de.''

''Tanıdığın kişiler yanındayken kaybolmak daha rahatlatıcı olmalı aslında. Bulma ve bulunma olasılığın artıyor. Ama yine de 'ya bulunamazsam' diye de düşünüyorsun. Ben saklambaç oynamayı da sevmezdim biliyor musun?''

''Bulunamazsam diye mi korkuyordun yoksa?''

''Hayır ondan değil...'' Genç kadın tuttuğu nefesini bir anda bırakarak genç adama döndü. ''Bööö! Tamam tamam bakma öyle.'' Genç kadın, genç adamın rüzgarda dağılmış saçlarında ellerini gezdirerek devam etti. ''Aklımda hep ne zaman sobe yapacağım fikri dolanıyor da ondan.'' 

''Ebelenmekten mi korkuyordun yani?''

''Hayır o da değil. Sanırım bir an evvel gidip o duvara elimi yapıştırayım ve sobe sobe sobe diyeyim istiyordum. Aslında ebe olmakla ilgilendiğim de yoktu. Sobelemekle de. Hatta kazanmakla bile. Belki de bu nedenle saklambaç oynamayı hiç sevemedim. İlginç olmayan bir hikaye.''

''Aslında ilginç bir bakış açısıydı...''

''Yoksa sen, sen..''

''Ne ben?''

''Sen, felsefi çıkarımlarda mı bulunacaksın... Oy oy oy, yaşasın!'' Genç kadının göbeğinde uyuyakalmış Bezelyecik miyavlayarak gerindi ve ikiliden uzaklaştı. ''Kendine arkadaş da buldu. Ne çabuk büyüyor kerata...'' dedi genç kadın.

Bezelyecik tek miyavlama etmeden az ilerideki kediye doğru ilerliyordu şimdi. Bakışları keskin, kuyruğu gergindi. Rakibinin üzerindeki tek farklı renk, tek gözüne kocaman bir benek olmuş siyahlıktı. Bezelyecik bu beyaz kedinin yanına yaklaştı. İki kedi bir süre gözlerini kırpmadan birbirlerini izlediler. Çok geçmedi ki Bezelyecik ve sert bakışlarla bakıştığı rakibi, bir düellodan vazgeçmişçesine birbirlerinden uzaklaşarak birlikte uzakları seyre daldılar. 

''NBC karakteri gibi görünüyorlar...'' Genç kadının kahkahası genç adama da bulaştı. 

''Sahiden de ciddiyetle uzun uzun etrafı süzerlerken öyle görünüyorlar.''

''Hey Jack! Jack gel yavrum evladım...''

''Jack? Kedinin ismini Jack mi koydun?''

Jack pek oralı görünmüyordu. Üstelik Bezelyecik gururlu ve keskin bakışlarını az evvelki rakibine seslenen genç kadına çevirmişti şimdi. ''Miyavvvv!''

''Aman be Bezelyecik... Kardeş o kardeş.'' Ancak ne Bezelyecik, ne de Jack genç kadınla genç adama aldırış etmedi. 

''En azından artık anlaşıyor gibiler.'' Genç kadın omuzlarını silkerek genç adama döndü. 

''Jack'i ilk kez görüyorum.''

''Benim de üçüncü görüşüm falan. Ama hemen birbirimize ısındık...'' Genç kadın dudağının bir kenarını ısırarak kedilere baktı. ''En azından ben ısındım?''

''İsmi neden Jack? Yoksa Sparrow olandan mı alıyor ismini?'' Genç adam bir elini tek gözünün üstünden geçirdi. Genç kadın kollarını ovalayarak titreyen kalbini sakinleştirmeye çalıştı. Genç adamın kırışan göz kenarları üzerindeydi. ''Evet!'' dedi sonra heyecanla. ''Dıtdıt dıra dıtdıt dıra dıtdıt dıra dın. Dıtdıt dıra dıtdıt dıra...'' Genç kadın çantasının sapını genç adama sallayarak mırıldanıyordu. Bu melodilere genç adam da eşlik etti. Az sonra ikili o kadar çok güldü ki, başları vaktinden evvel yeşeren çimenleri buldu. 

''Dur...'' dedi sonra kahkahalarının arasından genç kadın, ''başını bunu koy.'' Örgü çantasını genç adama doğru uzattı. ''Merak etme içinde sert bir şey yok.''

Genç adam başını kaldırıp yün çantanın üstüne koydu ve hafifçe doğrulmuş genç kadını da yanına çekti. ''Neyse ki baya da büyük bir çanta...''

''Neyse ki...'' dedi genç kadın, genç adamın tuttuğu ellini havaya kaldırıp. Şimdi ikisinin elleri iç içe bulutlara uzanıyordu. ''Sobe sobe sobe!''

Genç kadın iç içe geçmiş ellerini, genç adam genç kadını izliyordu.

''Sobe,'' dedi genç adam genç kadına yavaşça.

Genç kadının bakışları da genç adamdaydı şimdi.

(27.02.24)


Bezelyecik.

 

Yeryüzü Güncesi #7 | Kelime Oyunu 123 

''En sonunda, çoğu zaman, doğrusu budur dediğim şeyler üzerinde düşünürken buluyorum kendimi.''

''Ve... Doğrunun başka bir şey olduğunu mu görüyorsun?''

''Hayır... Doğrusu gerçekten de 'bu!' dediğim şey çıkıyor.''

Genç kadın kahkahalar atarak bacaklarına sırnaşan kediyi kucağına aldı ve genç adamın şaşkın bakışları karşısında kedisinin tüylerinde ellerini dolaştırdı. ''Ah benim bu haklılığım ne olacak, değil mi Bezelyecik?'' Kedi, genç kadını onaylarcasına mırladı. Genç kadının okşadığı tüyleri kabarmış, gözleri kısık iki çizgi halini almıştı. Genç kadın, kediyi okşarken diğer yandan genç adama yandan bakışlar atıyordu. Genç adam sessizdi ancak çok geçmedi ki dudaklarına önce cılız, sonra gittikçe genişleyen bir gülümseme yayıldı. 

Güneş, Bezelyecik'in sarı turuncu tüylerinde ışıldıyordu. ''Peki sen ne düşünüyorsun,'' diye sordu genç kadın. 

''Bezelyecik mi, ben mi?'' dedi genç adam. Bakışları hala ikilinin üstündeydi.

''Hımmm, görünen o ki Bezelyecik de benimle aynı fikirde. Biz ikimiz...''

''Hep haklısınız.''

''Ben her zaman değilim tabii. Ama Bezelyecik...''

''Miyaavvv.''

''Haklı,'' dedi genç adam. Şimdi öne doğru eğilmiş, genç kadınla birlikte Bezelyecik'in yumuşak tüylerinin üstünde parmaklarını gezdiriyordu.

''Çok yumuşak, değil mi?'' dedi genç kadın. Tüm dikkati Bezelyecik'teydi.

''Öyle,'' dedi genç adam. Hala gülümsüyordu. Genç kadın, başını hafifçe kaldırarak bu gülümsemeyi inceledi. ''Bazı şeyler insanı farkına varamadan gülümsetiyor,'' dedi. Sesi öyle kısık çıkmıştı ki, kendisi bile bu cümleyi belli belirsiz işitti. Düşünceleri zihninden geçer geçmez kelimelere dökülmüştü sanki. Genç adam bakışlarını kediden ayırıp genç kadına çevirdi.

''Güneş her yerde,'' dedi genç kadın daha yüksek bir sesle. Boğazını temizledi ve bir elini gökyüzüne kaldırarak parmaklarının arasına dolan güneşi izledi. ''Bugünlerde hava...'' dedi sonra, ''sanki bahar gibi, değil mi? Baharı özlemiştim.''

''Ilık tabii ama yine de dikkat etmeli.''

''Sıkı giyinmeli değil mi?'' Genç kadın dudağını ısırarak genç adama baktı. 

''Evet yoksa üşütürsün... Aslı!'' Genç kadın bastırdığı kahkahasını bırakınca geriye doğru düştü. Bezelyecik gerinerek genç kadının kucağından atladı ve ikiliye onaylamayan bakışlar atarak genç kadının yünden çantasının üstüne uzandı. 

''Hep böyle yapıyor kerata,'' dedi sonra genç kadın. Kaykılarak oturuyordu şimdi. 

''Evet,'' dedi genç adam, ''hep böyle yapıyor kerata...'' Başını sallayarak kıstığı gözleriyle genç kadını izliyordu. Genç kadın oralı olmadan gözlerini kapattı. ''Ne zamandır seni dinlemiyorum Ozan,'' dedi sonra. 

''Yanımda müzik aleti yok.''

''Taşımak zor gelir tabii. Sonuçta başka başka işlerle uğraşıyoruz...''

''Tabii sen...''

''Ne var biraz aylaklık ettiysem...''

''Bir şey yok ama... Ben de seni dinlemiyorum Aslı, uzun süredir.''

''Ben de dinlemiyorum,'' diye mırıldandı genç kadın, ''uzun süredir.'' Sonra sesini yükseltti. ''Günün sonunda tokat gibi çarpar değil mi, dinlemediğimiz tüm sesler?''

''Çarpıyorsa şanslısın,'' dedi genç adam, ''ve etrafındakiler de.''

''Bu sıralar dinlemeye başlıyorum.'' Genç kadının gözleri kapalıydı. Gözleri kapalıyken daha rahat konuştuğunu fark etmişti. Genç adamın onu inceleyen bakışlarını görmediğinde cümleleri daha netti. Bu netliğine kendisi bile şaşırdı. 

''Kimi?'' dedi genç adam. O da hafifçe kaykılmıştı. Genç kadının saçlarında dolanan güneşi izliyordu.

''Gözlerini kapattığında,'' dedi genç kadın gözlerini aniden kocaman açarak, ''sanki zamandan bağımsızmış gibi oluyorsun. Acaba...'' dedi genç adamın onu izleyen yüzüne bakıp ''bunun nedeni gözlerimi kapatmam mı yoksa...''

''Kelimelerini açman mı?'' diye tamamladı genç adam.

''Ah... Evet!'' Genç kadın düşünceliydi. Yerinden doğrularak genç adamı hızlıca süzdü. ''Beni duydun mu?'' Genç adam, genç kadının saçlarının arasından parmaklarını geçirdi, bir süre ellerinde hissettiği güneşi inceledi ve ardından avucunu açarak bir yün parçasını genç kadına gösterdi. ''Evet; ama bu nedir Aslı?''

''Ah o mu? Sürprayyyzzz!''

''Ne?''

Genç kadın, çantasının üstünde huzurla uzanan Bezelyecik'i kucağına aldı ve yavaşça pışpışladı. Ancak bu gönül alma hamlesi pek de etkili olmamış gibiydi. Bezelyecik sırtını kamburlaştırdı ve uzun uzun gerindi. ''Üzgünüm Bezelyecik,'' diye mırıldandı genç kadın. Diğer yandan kendini affettirmek istercesine kediyi pışpışlamayı sürdürüyordu. Bezelyecik birkaç miyavlamadan sonra genç kadının kucağında dertop olarak gözlerini bir kez daha kapattı. 

Genç kadın derin bir nefes alarak genç adama döndü. ''İyi ki kızmadı,'' dedi sonra.

''Neden rahatını bozdun ki hayvanın?'' 

''Bu yüzden...'' Genç kadın çantasına elini sokup foşur fuşur sesler çıkarmaya başladı. ''Meraklandın değil mi?'' dedi sonra da. Dudakları yüzünün yarısına yayılmıştı. 

''Meraklandım,'' dedi genç adam sabırsız bir sesle. Gözlerini kocaman açmasa, bu abartılı ses gerçek bir merak bile sanılabilirdi. Ancak tabii, genç kadın istediği cevabı almıştı.

''Peki o zaman...'' Genç kadın çantasından çıkardığı hediye paketini genç adama uzattı. Ancak paketin bir ucu çoktan yırtılmıştı. ''Çok foşurdattım o yüzden sanırım...'' dedi sonra üzgün bir sesle. Genç adam kahkahasını tutamayarak atkıyı yırtılmış hediye paketinden çıkardı. ''Ben ördüm ha, yanlış anlaşılma olmasın lütfen...'' Sonra da atkıyı genç adamın boynuna doladı. ''Hatta buraya gelmeden evvel de...''

Genç adamın gülümsemesi sakinleşse de, izleri hala dudaklarındaydı. Bu izler bu kadar yakınındayken genç kadının kalbi ateşte yanıyormuşçasına sesler çıkarmaya başladı. ''Ateş'' dedi sonra genç kadın, ''nasıl ses çıkarır? Cızır cızır... cozur cozur?..'' Bunu belli belirsiz söylemişti ama genç adam onu yine duydu. Genç kadının hala atkının üzerinde olan bir elini avuçlarının arasına aldı ve göğsüne götürerek ''bunun gibi sanırım,'' dedi.

Genç kadın sanki hediyeyi kendisi almış gibi hissetmişti. Kalbinde hissettiği ateş, yüzündeydi. ''Doğum günün kutlu olsun, Ozan.''

Genç kadın, genç adam ve Bezelyecik güneşte ışıldayan kocaman bir yumak olmuşlardı şimdi.

(11.02.24)


Küçük bir not: Ay ne doğum günüymüş arkadaş her yıl Ozan'ın doğum gününü kutlamışım vallahi kimse Aslı'nın doğum gününü kutlamamış pooffff.


Galaksi Büyüsü.

 

Yeryüzü Güncesi #4 | Kelime Oyunu 118 

''Gece bulutları uzaklaşıp giderken, onları tutmaya çalışırım. Sanki onlarda bir şey varmış gibi. O kadar geçici, o kadar dağınık ve dağılmaya müsaittirler ki, beni geride bırakıp gideceklerini bilirim. Yine de başım hep onlara dönüktür. Yine de, bu isteğime rağmen, ellerim yanımdadır...''

Genç adam gülmeye başladı. ''Ne var,'' dedi genç kadın, başını çok hızlı çevirmişti, buna pişman oldu. ''Ah!'' dedi boynunu ovalarken ''canım yandı...''

Genç adam daha da çok gülüyordu şimdi. Genç kadın yüzündeki memnuniyetsiz ifadeyle cık cıkladı. ''Yanındayken...'' dedi nihayet genç adam, sesi gülüşünün ardında kaybolmuştu, ''yanındayken,'' diye yineledi bu sefer daha tok bir sesle, ''kendimi senin asistanınmış gibi hissediyorum bazen.''

''Asistan?'' Genç kadın başını hafifçe sallayarak bu sefer yavaşça genç adama döndü ve ekledi ''Mı...''

''Asistan. Yani...'' bir süre durakladıktan sonra omuz silkti, ''öyle işte.''

''Ozan! Ortaya bir laf atıp 'öyle işte' diyemezsin...'' Genç kadının yüzü yine memnuniyetsizliğini ele veriyordu. Bu ifade genç adamı daha da çok güldürdü. ''Öyle mi işte?'' dedi genç adam genç kadına sataşarak.

''Zaten hava da sıcak... Bulutlar birer hayalete dönmüş, baksana! Böyle... Vuuuuu!''

''Hayalet?.. Mi...'' 

Genç kadın kocaman açtığı gözleriyle hızlıca genç adama baktı. ''Sen takıl bana böyle, dalga geç bakalım. Ama bak... Ne hüzünlü bulutlar. Bunlar hep fazlalıktan. Fazla nem var, yaaa ondan! Oysa bu kadar nemi kim ne yapsın! Ne bulutların şekline, ne de bizim şekilsizliğimize faydası var.''

''Sahi... Bi' dur Aslı. Deminden beri yerine yerleşemedin, kıpır kıpır.''

''Çünkü sıcak... Ne kadar terli bulutlar ve ne kadar...'' Genç kadın genç adamın nota defterini alıp sallamaya başladı ''ah... Ferahladım!'' Genç adamın şaşkın bakışlarına sadece omuz silkti. Şimdi gülme sırası, ikisindeydi.

''Bir de hep aynı şekilde oturmak rahatsız edici Ozan... Tabi sen, sana oturalım mı denilen yerlere her bakımdan olur dediğin için hiç mi hiç kıpırdamadan olduğun yerde durursun ama... Ben duramıyorum.''

''Belli...''

''Hep aynı yerde durmak acı değil ama, uzun süreli olduğunda, ağrı veriyor. O kadar çok yorucu ki, bu ağrı tıpkı Ağrı Dağı'na tırmanmışım gibi yoruyor beni. Seni yormaz mı? Kımıldamadan durmak.''

''Hımmm. Yine eşsiz bir mecazlaştırma seziyorum. Ama evet, yorar. Kımıldamamak yorucu, haklısın. Yine de... Eşsiz anları dolanarak yaşayamazsın.''

''Söz konusu eşsiz anları dolanmadan da bulamazsın.''

''Doğru! Bazen sihirli tesadüfler olur tabi, orası ayrı. Tıpkı...''

''Bizim birbirimizi bulmamız gibi!''

''Evet yani sanırım...''

''Ozan!''

Genç adam genç kadının asılmış yüzüne uzunca bakarak sonunda burnuna küçük bir buse kondurdu. ''Bazen,'' dedi sonra ''bazı şeyler, mesela bazı tanışmalar, eşsiz birer tesadüf gibi görünürler. Oysa bence değillerdir. Tabi ki seninle geçirdiğim her an, bir iksirin etkisindeymiş gibiyim.''

''Kara büyü mü yani?..'' dedi genç kadın. Gözlerini hafifçe kısmış, genç adama tehditkar bakışlar atıyordu. ''Vuuuu...''

''Hayır'' dedi genç adam sesini alçaltıp ''galaksi büyüsü gibi!''

''Bunu sevdim'' dedi genç kadın. ''Ozan,'' dedi hemen sonra da kocaman gözleri ve gülümsemesiyle, ''sen gerçekten çok azimli bir asistansın!''

''Teşekkürler efendim. Elimden geleni yapıyorum diyelim.''

Dağılan akşam bulutları başka köşelere uçuşup başka şekiller oluşturuyorlardı. Genç adam ve genç kadının dikkatli gözlemleri eşliğinde, oradan oraya savruldular. 

(26.08.23)


Volta atan gün ve gece.

 

Yeryüzü Güncesi #3 | Kelime Oyunu 117

''Yeniden ve yeniden yaşanıyor her şey. Her şey, geçiyor ve sonra tekrar, geri geliyor. Farklı bir şekliyle ama hep aynı dönüşle. Günler geçiyor, sonra aylar ve yıllar... Geriye yalnızca bir kitabın kenarına aldığın notlar kalıyor. Herkes her şeyi unutmuş gibi oluyor. Hiçbir şey olmamış gibi. Nasıl bu kadar kolay kabulleniyorlar anlamıyorum. Hepimiz mi böyleyiz Ozan? Hepimiz mi kolay kabulleniyoruz yeniden ve yeniden var olmayı...''

''Bunda rahatlatıcı bir yan buluyoruzdur belki de. İlerleme fırsatı. Sana bir ip uzatılıyor ve atlıyorsun, bu kadar.''

''Marsupilamiler gibi mi?''

''Marsupilamiler gibi.'' 

Genç kadının kırışan göz kenarları kendini ele veriyordu. Hava nihayet serindi. Otlar yemyeşil, gök mavi. Bulutlar her yanda.

''En sevdiğim gökyüzü!'' dedi birden genç kadın.

''Gökyüzünü kim sevmez... Haklısın.''

''Hayır Ozaaann, onu demiyorum. En sevdiğim diyorum, gökyüzünün eeen sevdiğim hali bu hali! Bulutlar her yanda; beyazlığın ardı uçsuz bucaksız bir deniz.''

Genç adamın dudakları gamzeleriyle buluşmuştu. Gözleri ise genç kadının bahsettiği denizle. ''Haklısın,'' dedi sonra, ''deniz gibi.''

''Geceleri de böyle. Deniz gibi.''

''Geceleri de?''

''Geceleri de.''

''Deniz gibi?''

''Deniz gibi.''

Genç kadının göz kenarları yine hafiften kırışmıştı. ''Aman Ozan... Deniz de geceleri siyah olmaz mı? Göremezsin rengini. Çünkü ışığı gitmiştir. Üstünde ancak ay ve yıldızlar titreşir. Hatta biliyor musun bazen kafamı böyle eğerim. Sonra da ay ve yıldızlar parçalara ayrılır.'' Genç kadının yana eğdiği başı aniden genç adamın omzuna düştü. ''Ah!'' dedi genç kadın.

''Ne ah! Aslı... İnsan haber verir, pat diye...''

''Pardon bir dahakine çat diye başımı düşürürüm.'' 

Genç adam yalnızca başını iki yana sallamakla yetindi. Doğrulur doğrulmaz genç kadının başı yine onun omzunu bulmuştu. 

''Neyse ne diyordum?''

''Çat diye?..''

''Ozan!..''

''Pat... Tamam tamam. Denizin geceleri siyah olmasından bahsediyordun. Ve bir de...''

''Parçalanmış ay ve yıldızlar! İşte, tamam oradaydık, teşekkür ederim Ozan. İşte!'' Genç kadının elleri kolları yerinde durmuyordu. Ancak başını genç adamın omzundan çekmedi. Genç adam kendini gülmemek için zor tutuyordu. Nasıl böyle olabilirsin, diye geçirdi içinden. Sen de sanki ikiye parçalanmış gibisin.

Genç kadın gerçekten de ikiye parçalanmış gibiydi. Bir an hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor, bir an olduğu yere büsbütün çöküyordu. ''Işık,'' dedi sonra, ''ışık ve karanlık. Sanki yerden göğe volta atıyorlar. Ya da...''

''Doğudan batıya?''

''Bingo! Doğudan batıya! Volta atıyorlar. Bu seremoni böyle akıp gidiyor. Her gün. Her ay. Her yıl. Bir ömür!''

''Peki bunlar olurken bizler ne yapıyoruz?''

''Bizler... Bizler... Bir tur daha sallanacağım bana ne bana ne diyoruz. Asla doymayan yaramaz çocuklar gibi. Sıradaki diğer insanları görmüyoruz. Ya da sadece çocukların salıncakta sallanabileceğine inanıyoruz. Bazılarımız ben sallanmam bu yaştan sonra diyor. Bazılarımız daha yukarı daha yukarı diyor. Diğer bazıları da olmaz düşersin diyor. Herkes bir şeyler diyor. Herkes salıncakta sallanmanın büyüsüne kapılıyor.''

''Bu kötü bir şey mi? Kulağa eğlenceli geliyor.''

''Öyle. Eğlenceli.''

''Ama?''

''Her kafadan bir ses çıkıyor; bu, kafa karıştırıcı.''

''Olabilir...''

Şimdi ikisi de suskundu. Genç kadın başını kavuşturduğu ellerinin arasına yaslamıştı. ''Ellerim senin omzundan daha yumuşak bir yastık oldular,'' dedi sonra.

''Yaaa, ne demezsin; benim de omzum rahatladı bak sen şu işe...''

''Yaaa...''

''Yaaaa...'' 

İkili birbirlerine suratlarını buruştura buruştura ayaklandılar. Rüzgar, genç kadının eteğinin ucunda dans ediyordu.

''Rüzgar'' dedi genç kadın ''ışığın aksine, daha özgür sanki.''

''Işığın aksine?''

''Işığın aksine. Bak şimdi,'' dedi genç kadın, ''Işık, ışık her yerde. Onu kimse geçemez! Ama o tek ve her yerde. Oysa rüzgar öyle mi? Kah burada,'' genç kadın uçuşan saçlarını düzelterek genç adama döndü, ''kah burada,'' şimdi de genç adamın saçlarını dağıtmıştı.

''Bak sen şu rüzgara...'' dedi genç adam genç kadına yandan bakışlar atarak. Ancak saçlarını düzeltmemişti. Genç kadın arkasını döndüğü anda gamzeleri yine gün yüzüne çıkıverdi.

''Rüzgar sahiden eğlenceliymiş,'' dedi sonra genç adam. 

''Yaaa, öyledir,'' dedi genç kadın. ''Kah oradadır, kah'' aniden genç adamın dibinde biterek sessizce olduğu yerde duruverdi.

''Tamam tamam anladım, burada!'' dedi genç adam saçlarını korurken. Oysa genç kadın yalnızca onu izliyordu. Sonra arkasını döndü ve yürümeye devam etti. ''Ozan'' dedi biraz sonra. 

''Aslı...''

''Ozan...''

''Asl...''

''Tamam Ozan bi' dur aaa!''

''Evet dinliyorum...''

''Rüzgar da ışık da aynı aslında. İkisi de şifacı birer ulak. Yalnızca çalışma şekilleri farklı.''

''Hangi kelimeyi çeksem bilmedim Aslı. Nedir bu?''

''İşte bi' dur, açıklıyorum... İşte! Bu... Yalnızca yöntemsel bir şey,'' dedi genç kadın büyük bir ciddiyetle. Ancak gözlerinde yine bilindik pırıltılar dolaşıyordu. ''Bazen ışık artar, bazen azalır; rüzgar da öyle. İkisi de her an her yerde gibi gelir bazen.''

''Hayır burada haksızsın Aslı. Bazen rüzgar her yerde olmaz...''

''Evet olmaz. Neyse! Bunlar teferruat. Demek istediğim... Çok olduklarında da, az olduklarında da rahatsız oluruz. Görüşümüz parçalanır. Bulanır. Tepetaklak olur kafamız. Düşer, böyle.'' Genç kadın başını aşağı sarkıtıp dilini çıkardı. 

''Aslı...'' dedi genç adam artık kahkahasını tutmayı bırakıp.

''Ah pardon böyle yapmamalıyım başım böyle kalacak. Neyse! Böyle anlarda işte. Bazen kafamızı kendimiz kaldırırız, böyle. Bazense, kafamız düşerken biri gelir tutar. Bazen, biri tutmasa da kafamız cumburlop diye bir omza düşer. Sert mert, omuz omuzdur.'' Genç kadın olduğu yerde bir tam tur dönerek genç adama sarıldı. ''Sonra,'' dedi yürümeye devam ederlerken, ''bazen o omuz bizi saatlerce, günlerce, aylar ve yıllarca taşıyamaz. Bazen taşır tabi. Bazen yüzlerce güneş ve ay voltası kadar geçen süre boyunca taşır seni. Ama bazen yorulur. Bazen sıkılır. Bazen sen istemezsin taşımasını. Bazense sen kendin taşımak istersin düşen başını. Bazen kaldırırsın, yeterince dinlenince. Bazen şımarıklığın tutar, dinledikten sonra bile biraz daha durayım şu güzel omuzda dersin. Rahatsız mahatsız...''

''Aslı...''

''Sonra bazen, hani dinlenmen gerekince, ellerini ensende kavuşturup bir gölgede beklersin. Bulutlar gelir geçer. Volta atan günler ve geceler, haber taşıyan rüzgar ve ışık; gelir ve gider. Sen beklersin. Yeniden ve yeniden. Beklediğin aynı şey olmaz çoğu zaman. Her yeni günde aynı şeyi bile bir başka düşlersin. Bazen farklı şeyleri aynı düşlersin. Sonuçta herkesin düşleme yöntemi de farklıdır. Rahatına hangisi gelirse... Ama bazen, salıncaktan inmen gerekir; veya artık o uzun sıradan ayrılman. O zaman ne yaparsın?''

''Kaydırağa koşabilirsin. Hem ben kaydırağı daha çok severdim,'' dedi genç adam genç kadına daha sıkı sarılıp. 

''Evet aslında. Bazen kaydırak daha eğlenceli oluyor.''

Kısa bir sessizlikten sonra genç kadın şapkasını çıkarıp genç adamın başına kondurdu. ''Hem,'' dedi, ''bunların hepsi sadece birer araç. Birer hizmetli. Bu şapka gibi. Kaydırak da, salıncak da. Birer araç. Önemli olan kendin gibi eğlenebilmen. İstersen daha yükseğe de, istersen yavaş sallan. Bazen bu senin elinde olmaz tabii. Ama yine de amaç sendedir; elinde olmamasını araca dönüştürmek de.''

''Vaoovv. Tam bir kişisel gelişim konuşmacısısın. Etkilendim!''

''Dalga geçme Ozaaan.''

''Gerçekten. Geçmiyorum. Yenilendim resmen.'' Genç adam genç kadına yeniden sarılarak gözlerini kapattı. ''Ama benim meditasyonum sadece bu,'' dedi.

Sonra rüzgar esti. Tekrar ve tekrar. Güneş bulutları, yaprakları, genç adam ve kadının birbirine kenetlenmiş kollarını usulca dolaştı. Sonra ay ışıl ışıl parladı.

(12.08.23)


Bir balığın özgürlüğü.

 

Yeryüzü Güncesi #2 | Kelime Oyunu 116 

''Çok tuhaf. Oysa her şey yolunda gibiydi Ozan. Güzel güzel yüzüyordu.'' Genç kadının sesi olabildiğince düzdü. Bu sesin içerisinde sakinlik dışında hiçbir şey yok gibiydi. ''Hem,'' dedi sonra ''son günlerde mutluydu. Sanki daha canlı, daha güzel gibi. Kuyruğu bile uzamıştı! Nasıl olur...''

''Kuyruğu mu uzamıştı?''

''Evet kuyruğu!'' Genç kadın hafifçe sarsıldı. Sonra da öylece kaldı. Genç adam genç kadının yanaklarındaki yaşlara usulca dokundu. ''Olacağı varmış Aslı,'' dedi bu sessiz yaşları okşayarak ''senin suçun değil.''

''Ah, bu avutmalı mı?''

Genç adam ne diyeceğini bilemiyordu. Sadece kollarını açtı ve genç kadına sarıldı. ''Üzgünüm'' diye fısıldadı.

''Rüya da çok üzüldü,'' dedi genç kadın. ''Zaten onun balığıydı; ama...'' Şimdi yaşlı bakışları genç adamın yüzünde bir şeyler ararcasına hareketliydi. ''Ama...''

''Onu seviyordun.''

''Onu seviyordum,'' diye fısıldadı genç kadın. ''Hem,'' dedi biraz sonra, ''onunla arkadaş bile olmuştuk. Ne?.. Anlıyordu beni, biliyordum. Yüzme stillerini de geliştirmişti. Ne zaman üzgün olsam değişik dalışlarla bana gösteri yapardı.''

''Gösteri mi?''

''Yapardı, evet!'' Ortam yumuşamıştı ama genç kadın hala sakin bir hüznün ortasındaydı.

''Sanırım aslında kendime üzülüyorum'' dedi genç kadın. ''Onunla olan arkadaşlığım bittiği için. Ne ikiyüzlüce! Ölmesi değil beni asıl yaralayan; onsuz kalmak...''

''Böyle olur bazen'' dedi genç adam. ''Bunda bir sorun yok Aslı. Herkes böyle hissedebilir. Kaybetmiş gibi. Sevdiğin birini yitirmek böyle hissettirir. Bunda bir sorun yok.''

''Biliyorum...'' Genç kadın duruşunu değiştirerek genç adama döndü. Bir yandan uzun siyah saçlarını topluyor, diğer yandan yerine yerleşmeye çalışıyordu. ''Bugün de yağmur yağdı,'' dedi sonra çok derinden derin bir nefes alarak. O nefesi içine çekti, çekti ve çekti. İçinde yer kalmayana değin uzun uzun içti o nefesi. Sonra da aynı yavaşlıkla geri saldı.

''Nefes almak,'' dedi sonra ''suyun altında yaşam nasıldır acaba? En derinlerde ama. En diplerde. Bazen, özgür hissetmek için gökyüzüne bakarız. Belki de bize uçsuz bucaksız geldiğinden. Ama o yüzerken, o afili hareketlerle, özgürlüğün çok çeşitli olabileceğini düşünürdüm. Ne kadar doğal yüzüyor!''

''Çünkü o bir balıktı...'' 

''Biliyorum Ozan! Ama diyorum ki... Diyorum ki... Bu, işte, yaradılışından gelen bir şey. Özünden. Özünden gelen, doğallıkla yaptığı bir şey. Misal ben, şimdi suyun altında olsam, yüzsem yüzsem ve yüzsem, en derinlere varsam. Işıkların kaybolduğu, sonsuzluğu hissettiren diplere. Aynı gökyüzü gibi. Sadece diğer uçta. Ama onun yaptığıyla aynı olmaz. Çünkü ben...''

''Balık değilsin.''

''Bingo!''

Genç kadının gözleri parlıyordu. Yavaşça burnunu çekerek etrafı incelemeye koyuldu. Genç adam genç kadının bu hallerini izlemeye bayılıyordu. Yine bir şeyler arıyor, diye düşündü genç kadının gezgin bakışlarını inceleyerek. Ama en azından artık üzgün değil.

''Bu tuhaf bir his,'' dedi genç kadın. ''Hani işte, özünden gelen bir şeyle özgür olmak. Bak mesela, şu kuşlar gibi.''

Genç adam bakışlarını kuş seslerinin geldiği açıklığa çevirse de kuşları göremedi. Genç kadınsa gözlerini kapatmıştı. ''Bazen uçarlar, bazen yürürler. Bazense böyle kayıplara karışırlar. Geriye yalnızca sesleri kalır. Kuşların.'' Gözlerini usulca açan genç kadın genç adamın dağınık saçlarındaki bir yaprağı alarak devam etti. ''Sonra...'' dedi yaprağı döndürerek ''sen seslerin görüntülerini ararken araya egzoz sesleri, çocuk çığırmaları ve komşu dedikoduları karışır. Son.''

Genç adamın göz kenarları kırışmıştı. Genç kadının da dudaklarının kenarları. ''İlham verici birisin,'' dedi genç adam genç kadına çok dikkatlice bakarak. Sanki yüzündeki her detayı en ufak çizgisine kadar zihnine kazıyor gibiydi. Genç kadını daha önce hiç görmemiş gibi. Genç kadın genç adama bakmadı; ama duruşunu da değiştirmedi. ''Öyleyimdir,'' dedi başını sallayarak. ''Yoksa, bu yumağı nasıl çözeceğim?'' Eli başının üstünde gezindi ve sanki genç kadından bağımsız hareket ediyormuşçasına usulca genç adamın saçlarına kondu. ''Çok yumuşak,'' dedi genç kadın bu saçları karıştırarak. 

''Ve artık dağınık da.''

''Aman Ozan zaten...''

''Aman Ozan...''

''Gıcık sen de. Zaten dağınıktı.''

''Hayır düzgündü.''

''Hayır dağınıktı!''

''Düzgündü hanımefendi. Kendi içinde bir düzgünlüğü vardı o dağınıklığın. Şimdi dağınık dağınık.''

''Dağınık dağınık?''

''Dağınık.''

Şimdi ikisi de katıla katıla gülüyordu. ''Teşekkür ederim'' dedi sonra genç kadın. Dudaklarında hafif bir gölge kalmıştı gülüşünden.

''Ne için? Birlikte güldüğümüz için mi? Gerçekten tuhaf...''

''Hayır. Varlığın için teşekkür ederim Ozan.''

''Rica ederim, hizmette sınır yoktur bizde bilirsin.'' Şimdi genç adamın kendisi eliyle saçlarını karıştırıyordu. Genç kadının gülümsemesi genişledi. ''Hem, benim yumağım da çözülüyor böylece.''

''Buradaki mi?'' dedi genç kadın elini kendi başına dokundurarak.

''Hayır buradaki,'' dedi genç adam genç kadının elini kendi kalbine götürerek. ''Hepsi çözülüyor senin varlığınla.''

Kuşlar susmuştu. Rüzgar susmuştu. Genç kadın ve genç adam susmuştu. Ama sessizlik çok doluydu. Tüm seslerden daha anlamlı. Daha gerçek. Daha dolu.

''Uzun zamandır şiir yazmıyorsun,'' dedi genç adam genç kadının elini bırakmadan. ''Bana çektiğin fotoğrafları da göstermiyorsun. Belki de çekmiyorsun. Yoksa bana mı göstermiyorsun sadece? Kalbim!..'' 

Genç kadın elini çekemedi. Bakışlarını da. Genç adamın hafif tutuşu eliyle bütünleşmiş gibiydi. Sanki mıknatıs gibi, diye düşündü genç kadın. Bu yüzden bıraktı. Bakışlarını ve elini kaçırmadan her şeyi bıraktı. Onu geride tutan her şeyi.

''Benden şair olmayacağını keşfedeli bir süre oluyor. Fotoğraflar içinse bahanem yok. En azından listemden bir şeyler eksildi. Başka şeyler denemeliyim.''

''O zaman başka şeyler yaz.''

''Başka mı?''

''Bir masal mesela! Bir kralı anlatsın. Her şeye sahip bir kralı.''

''Ne sıkıcı! Biliyorum masallarla ilgin yok ama böyle bir kurguyu okur muydun?''

''Evet, hem daha yazılmadı. Belki de bu her şeye sahip kral o kadar da sıkıcı biri değildir.''

''Her şeyin olduğu bir kurguda heyecan verici hiçbir şey yoktur Ozan.''

''Her şeyin olduğu...'' dedi düşünceli bir şekilde genç adam. ''Olduğu...''

''Her şeyin, evet? Sıkıcı!''

''Yalnızlık ekleyelim biraz o zaman. Yalnızlık da olsun her şeyin içinde.''

''Dramatik... Sıkıcı!''

''Ve bir dost!''

''Aşk diyeceksin diye ödüm koptu.''

''Kaç bakalım sen bu bahanelerle. Ama ne demek istediğimi anladın, biliyorsun.''

''Kaçmıyorum...''

''Tamam kaçma. Bir de bir hizmetçisi olsun bu kralın.''

''Hizmetçi mi? Kahramanın yolculuğundaki ana karakterin yaveri gibi mi?''

''Olabilir. Ama... Ana karakter illa bir insan mı olmalı?''

''Ya ne olmalı?''

''Bilmem, yazar sensin.'' Genç adam genç kadının burnuna hafifçe dokundu. Genç kadının şaşkın yüzü onu güldürüyordu. Genç kadın bir süre genç adamı izledi. Sonra yavaşça esnedi; tıpkı yavaşça canlanan bakışları gibi. 

''Tabi ya,'' dedi heyecanla ''ana karakter! Ne olmalı?..''

''Ne olsa acaba, her şeyin var olduğu, var olabileceği bir kurguda?''

''Seni çok seviyorum Ozan.''

''Ah... Biliyorum mükemmel biriyim ama kendimi böyle de kullanılmış his...''

Genç kadın genç adamın cümlesini bitirmesine fırsat vermeden onun saçlarını bir posta daha dağıttı ve ayağa hopladı. ''Gidelim,'' dedi sonra bir elini genç adama uzatarak. Genç adam genç kadının uzattığı eli tutarak kendine doğru çekti. Bocalayan genç kadın aynı güçle genç adamı kendine çekti. İkili boğuşurken kuşlar sessizce gökyüzüne havalanmıştı. Şimdi cıvıltılar yerine oflamalar, poflamalar ve kahkahalar etrafa saçılıyordu.

(07.07.23)


Sen de iyi kisin, iyi ki biri ve iyi biri'msin.

 

Yeryüzü Güncesi #1 | Kelime Oyunu 115 

''Yağmur yağdığında her şey daha canlı görünür.'' dedi genç kadın. ''Yeşiller daha yeşil, maviler daha mavi ve... Ve?.. Morlar daha mor!''

''Mor mu?'' dedi genç adam gülerek. 

''Yaaa, mor!'' Genç kadın uzandığı yerden doğrularak elini havaya kaldırdı. ''Yağmur, her şeyi daha canlı kılar. Sevinçliysen daha sevinçli olursun, üzgünsen daha üzgün. Morsan daha mor! Çimenler mor olsaydı acaba nasıl olurdu? Yine severdik onları değil mi? O zaman da belki, 'ah keşke şu çimenler yeşil olsaydı acaba nasıl olurdu' derdik. Morun kendi içinde ayrılan tonlarını bile keşfetmezdik. Başka bir rengi düşlerdik...''

''Öyle mi yapardık?''

''Bilmem, belki paralel bir evrende tam şu anda ben öyle yapıyorumdur.''

Havada belli belirsiz bulutlar vardı. Belli belirsiz bir rüzgarla oraya buraya konan ahmak ıslatan, genç kadının havada dans eden eline dokunup dokunup kaçıyordu. Sessiz bir akşamüstüydü. Sarman kedi ikiliyi terk edeli biraz olmuştu. Uğur böceği, genç kadının siyah kazağının kedi tüylerinde yollar aça aça kayıplara karışmıştı. Kim bilir, belki de genç kadın haklıydı; haklıydı da, şimdi uğur böceği mor çimenlerde yürüyüşüne devam ediyordu.  

Genç kadın bir ters bir düz hareket ettirdiği elini bir merdivenin en üst basamağına çıkmışçasına aniden durdurdu. ''Ay'ın metalden gövdesi'' dedi bir gözünü kapatarak ''mor...''

''Mor çiçeklerle mi dolu olsaydı mesela?'' dedi genç adam. O da genç kadın gibi bir gözünü kapatmış, Ay'ı iki parmağının arasında tutuyordu şimdi.

''Fena fikir değil...'' dedi genç kadın genç adama dönerek. Bakışları abartılı bir onaylamayla doluydu. Büzdüğü dudaklarını serbest bıraktı ''yine de...'' dedi düşünceli bir halde ''daha iyi bir fikrim var. Mor kelebekler! Pembe kelebekler, sarı kelebekler, beyaz...''

''Bir de tabi çizgili ve puantiyeliler...''

''Ah tabii onlar olmadan olmazdı teşekkürler; çizgili ve puantiyeliler! Olsa. Bir sürü kelebek olsa ve Ay'ın soğuk bakışlarından çıkıp uça uça dünyaya konsa. Oraya buraya şuraya.''

''Ya da biz kelebekleri bol bir yerlere de gidebiliriz tabii.''

''Ne güzel olurdu! En son küçükken görmüştüm, çok fazla kelebek! Çok fazla çiçeğin arasında oradan oraya seyahat edip duruyorlardı.'' Genç kadın, bakışlarıyla uzaktaki bir noktaya dokunuyordu şimdi. Sanki ona paralel bir evreni anımsatan bir anısını bir ters bir düz yukarı çıkarıyordu zihninden. ''Anılar...'' dedi biraz sonra ''ne garipler Ozan. Sanki onlar da paralel bir evrene karışmış gibiler. Biz mi zamanda seyahat ediyoruz anılar mı acaba? Bazen çok canlılar, bazen buğulu. Bazen o buğuyu kaldırmak için anıların küflenmiş yerlerine kendi kendine eklemeler yapabiliyor zihnimiz. Daha net oluyor böylece anılar; belki daha güzel, daha çekici, daha yalancı.''

''Veya daha gerçek?''

''Ah öyle de olur değil mi?'' Genç kadın dizlerinin üstüne oturarak olduğu yerde yükselmişti. Heyecanı gözlerinden yansıyıp genç adamın kıvrılan dudaklarına konuverdi. ''Bazen anlamayız, gerçek anları. Mor kelebekler ararız mor çimenlerin bittiği soluk Ay gövdelerinde. Ama işte oradadır çimenler tüm yeşilliğiyle. Sadece biz o an mor çimen bulma derdine düşmüşüzdür. O an geçip giderken, gerçek değildir bizim için. Biz başka gerçeklerin peşindeyizdir. Sonra başka bir an geldiğinde, eski anlar dertop olup anı ismini alırlar ve soluk metalden gövdeleriyle zihnimize çarpıverirler; ve anlarız...''

''Gerçek anları mı? Yoksa yeni an'ların eski anılara kapılıp başka anılara dönüşmesini mi?''

''İkisini de. İkisi de gerçektir. Sadece çoğumuz sahte şeylerle boğuşuruz veya boğuştuğumuzu sanırız; böylece sahte sandıklarımız sahte, gerçek sandıklarımız gerçek olur. Biz öyle olsun istediğimiz için. Öyle çok isteriz ki bunu, kendimizi kandırsak da kandırmasak da; hepsi bir olur paralel evrenlerin milyarlarca olasılığındaki bu an'ımız için.''

''Bunun üstüne düşüneyim bir dakika...''

''Ah önemli değil. Sadece dolambaçlı yollar açıp içine bakıyordum. Zihnimdeki çamuru temizlemek için.'' Sonra genç kadın yeniden genç adamın dizine uzandı. Yağmur tamamen dinmişti şimdi. Güneş denizin en ucuna çekilmiş, vardiyasını tamamen aya bırakmaya hazırlanıyordu.

''Bu güzel bir an, iyi ki bir an,'' dedi genç kadın ellerini havaya kaldırıp. ''Hava ne sıcak, ne soğuk. Etraf sessiz ve sessizlikteki sesler de güzel. Sen de öyle, iyi kisin. İyi ki biri, iyi ki an, iyi ki bu hava!''

''Sen de iyi kisin. İyi ki biri ve iyi biri'msin.''

''İyi ki biri'm...'' diye fısıldadı genç kadın. Dudakları bile hiç kıpırdamamış gibiydi. ''Bunu sevdim,'' dedi biraz sonra. ''İyi ki biri'm!'' 

''Bir kitap okumuştum,'' dedi dalgınca genç kadın. ''Orada da karakterler birbirlerine ay birimi diyorlardı. 'Biz birbirimizin ay birimiyiz.' Onun gibi; birinin birimi olmak. Biz de Dünya birimi olalım, birbirimizin!''

Genç kadın kocaman gülümsemişti, genç adam da. İkisinin de gülümsemesi gözlerine ulaşmıştı. Bu yüzden de kocamanlardı. Sonra genç kadın aniden yine ayaklandı. ''Yine de yazı özledim Ozan. Yazın da baharı özlerim artık; ama karpuz yerken değil! Acaba diyorum acaba...''

''Mor karpuz olsa nasıl mı olurdu?''

''Ah evet, Milka'nın mor kapuzları gibi, derdik. Ne güzel olurdu!''

(29.06.23)


Sevdiğini ve sevildiğini bilmek.

 

Küçük Bir Kesit #30 

''Evi boşalttım, temelli.''

''Temelli?..''

''Gitme hali rahatlatıcı. Herhangi bir yere. O yüzden, orada bir yerde gidecek bir yerin var olduğunu bilmek istedim sanırım. Ama dönmeyeceğim, çünkü bunu gerçekten istemiyorum. Bu kez gitmek istemiyorum. Artık ev demeyi değil, evim demeyi istiyorum. Hem burada olmayı seviyorum. Hem...''

''Hem...''

''Hem, senin yanında olmayı seviyorum Ozan.''

Genç kadının elleri, göğsüne yaslanmış olan kedinin tüylerinin arasında usulca mekik dokuyordu. ''Normalde kendini pek sevdirmezdi'' dedi genç kadın ''ama bugün uysal gibi.''

''Bugün gerçekten de öyle,'' dedi genç adam. ''Bugün pek çok şey sakin. Sakin bir gün.'' Genç kadın, genç adamın bakışlarını üzerinde hissediyordu. Ancak bir tepki vermedi, genç adama bakmadı; kucağına yerleşmiş sarmanı okşamakla yetindi. Sonra bir an geldi ki, neşeyle gülümseyerek genç adama döndü ''en çok beni sevdiğini söylemiştim, bak, beni seçti işte!''

''Gerçekten de öyle gibi'' dedi genç adam kedinin sırtını usulca okşayarak ''ilginç bir şekilde?..''

''Ne ilginç bir şekilde!'' Sonra kediyi yavaşça kaldırdı. ''Tatlım'' dedi tiz bir sesle ''tatlım tatlım hadi söyle bana,'' genç adama kısa bir bakış atarak ''ve abiye...'' dedi ''en çok kimi seviyorsun?''

Sarman aniden genç kadının kucağından atladı ve ikiliye son bir bakış atıp yavaş adımlarla uzaklaştı.

''Bak kaçırdın işte Ozan'' dedi genç kadın. 

''Ben mi kaçırdım? Senin ani hareketlerinden çekindi ve gitti.''

''Hımmm evet evet çekinmiştir kesin, benden! Seni sevmediğini biliyorduk zaten, o yüzden kalktı gitti.''

''Hımmm evet evet,'' dedi genç adam genç kadını taklit ederek ''çekindi kesin, benden! O yüzden kalktı gitti...''

Genç kadın oturduğu yerde kaykılarak başını gökyüzüne kaldırdı. ''Sevgi'' dedi genç adama bakmaksızın ''güzel.''

''Güzel?''

''Bir şeyi sevmek işte, güzel hissettiriyor. Böyle,'' dedi sonra genç kadın. Kendini açıklamak istercesine yerinden doğrulmuştu. Sesi biraz daha canlıydı şimdi. ''gözlerini parlatıyor. Bir şeyi sevdiğinde, güzel oluyorsun. Işıl ışıl. Her yanında oluyor bu ışıltı. Tıpkı...'' Genç kadın bu noktada siyah kazağının üstünde parıldayan tüylere göz attı ''tıpkı bunun gibi.'' İkili yavaşça gülüştü; tıpkı her yana yayılmış tüyler gibi, belirgin bir şekilde ve ışıl ışıl.

''Neden böyle peki? Biliyor musun?'' dedi genç kadın yine bulutları inceleyerek. ''Çünkü bir şeyi sevdiğinde, kalbini açıyorsun. Fark etsen de, fark etmesen de. Sanırım tam da buradan geliyor ışıltı. Kendiliğinden olduğu için. Üstüne düşündüğümüzde böyle olmuyor. Ancak gerçekten sevdiğimizde, gerçekten hissediyoruz. Bu his öyle yoğun oluyor ki, başka gereksiz hiçbir şeye yer kalmıyor.''

Genç adam sessiz kalmaya devam etti. Ancak bakışları pek çok şeyi aynı anda anlatır gibiydi. Ağaçların arasından vuran ışık genç adamın yüzünü aydınlatmıştı. Genç kadın ışıktan korunmak için gözlerini hafifçe kıstı ama diğer yandan bakışlarını genç adamın yüzünden çevirmedi. Işık öyle güçlüydü ki, genç adamın siması o ışığın içinde erimiş gibiydi. Geriye bir tek gülümsemesi ve bakışları kalmış gibi, diye düşündü genç kadın. Sonra yine kafasını çevirdi, uzaklara, belki de en uzaklara.

''Her şeyi vereceğimizi söyleriz, hatta belki de kalbimizi çıkarıp verebileceğimize bile inanabiliriz. Bazen, birini sevdiğimizi söylediğimizde. Kendimize karşı bile. O sevgiyi en uzaklara koyarız. En uzaklara...''

''Yıldızlar kadar uzaklara mı?'' dedi genç adam. Genç kadın, genç adamın bakışlarını hissetmeye devam ediyordu. ''Evet öyle,'' dedi tebessümle ''yıldızlar kadar, çok uzaklara. Erişemeyeceğimiz kadar yükseğe.''

''Korktuğumuz için mi?''

''Belki. Belki de... Cesaret edemediğimiz için.''

''İkisi de aynı şey değil midir zaten?'' dedi genç adam.

''Her zaman değil, bence. Bence... Korkmak daha farklı bir şey. En azından bazen. Cesaret edememekse bir sonuç. Korktuğunu belli etmemek için.''

''Neyden korkarız peki? Sevilmemekten mi? Yoksa sevmekten mi?''

''Bazen sevilmemek, bazen sevmekten. Bazense, sevdiğini ve sevildiğini bilmekten.''

''Nasıl?''

''Bunu ben de bilmiyorum,'' dedi genç kadın. ''Ama işte bazen, en çok da, bundan korkabilirsin. Çünkü belki de bu şey öyle ışıl ışıldır ki, senden uzak kalmalı gibi gelir. Bir yıldız kadar uzak. Böylece daha özel olacağını düşünürsün belki, daha ışıl ışıl.''

''Ama sadece kaçarsın. Belki de, dönecek bir yerin var olsun diye uzaklarda bir ev yaratırsın.''

''Belki de'' dedi genç kadın.

''Sence de,'' dedi genç adam bakışlarını ilk kez genç kadından ayırarak ''gökyüzünden yeterince şey öğrenmedik mi?''

Genç kadın bir süre daha sessizce bulutları izledi. Sonra aniden başını genç adamın dizlerine koyarak uzandı. ''Evet,'' dedi nihayet ''bence de yeterince şey öğrendik. En azından şu ana kadar öğrenebileceğimiz kadar çok şeyi.''

''O halde ne yapmalı?'' dedi genç adam genç kadına bakmaksızın.

''O halde...'' dedi genç kadın düşünceli bir sesle ''ne yapmalı...''

Rüzgar çimenlerin üzerinde usulca seyahat ediyordu. Genç kadının siyah kazağının üstünde kedi tüylerinin yanı sıra bir tane de uğur böceği vardı şimdi. Gideceği yere kararlı adımlarla ilerler gibiydi. Ancak onu ne genç adam, ne de genç kadın gördü. Tam da bu sırada genç kadın gözlerini kapattı. Göz kapaklarının arasından gün ışığı sızıyordu.

''O zaman biz de yeryüzünü keşfedelim,'' dedi genç kadın usulca çimenleri okşayarak.

''O zaman biz de yeryüzünü keşfedelim,'' dedi genç adam da usulca genç kadının saçlarını okşayarak.

(11.03.23)


Benim Yıldızım.

 

Küçük Bir Kesit #29 

''Şansımıza bu gece hava açık.''

''Gerçekten de öyle, şans...''

''Yaaa, ben sana demiştim! Ne olacağını asla bilemezsin.''

Genç adam, genç kadına kısa bir bakış atarak hafifçe başını salladı. Ancak genç kadın pek oralı değil gibi görünüyordu. ''Hem,'' dedi sonra genç kadın ''istediğin bir şey için bahane üretmemelisin.''

''Gökyüzü bulutluydu Aslı, ikimiz de gördük.''

''Ama şimdi değil.''

Gökyüzü, siyaha çok yakın bir laciverte bürünmüştü. Bu lacivert tonun önünde sıraya girmiş bulutlar etrafa saçılmış gibi görünüyorlardı. Tıpkı, düzgün bir sıranın ortasından geçenlere yol verir gibi. Sahne şimdi yıldızlarındı. 

''Hala bulutlu tabi,'' dedi sonra genç kadın omzunu genç adama hafifçe çarparak. ''Bulutlar da biz gökyüzünü izlemek istediğimiz için dağılmış değiller. Ama yine de...''

''Yine de geliyor gelmekte olan...''

Genç kadın genç adama yandan bir bakış atarak konuşmasını sürdürdü. ''Yine de'' dedi dudaklarındaki belli belirsiz bir gülümsemeyle ''eğer onları izlemek için dışarı çıkmasaydık, onları izleyemeyecektik.''

''Evet'' dedi genç adam ciddi bir şekilde. Bakışları düşünceliydi. Ancak bu bakışların ardında dolanan pırıltılar çoktan dudaklarına yansımıştı.

''Gülmesene'' dedi genç kadın genç adama yine hafifçe çarparak. 

''Sen de güldürmesene o zaman.''

''Hadi bir yıldız seçelim'' dedi genç kadın biraz sonra.

''Bir tane mi?''

''Bir tane.''

''Niçin?''

''Ona baktığımızda birbirimizi bulabilmemiz için.''

''Anlamadım.''

''Bak mesela'' dedi genç kadın eliyle bir yıldızı işaret edip ''ben seçtim. Bu yıldız seni bana anımsatacak. Hadi sen de seç. Böylece birbirimizden uzakta da olsak, o yıldıza baktığımızda bir arada olabiliriz.''

''Aynı yıldızı bir daha nasıl bulacağız ki?''

''Hangi yıldızı bulursak bulalım. Birbirimizi bulmak istersek yıldızların aynı olup olmamasının bir önemi kalmaz. Sadece bir hatırlatıcı işte. Bir bahane.''

''Hımmm'' dedi genç adam. Bu sefer gerçekten düşünceli gibi görünüyordu. ''O zaman,'' dedi biraz sonra da, ''o zaman senin yıldızın da bu olsun.''

''Hangisi?''

''İşte şu Aslı...''

''O kadar küçük ki göremiyorum!'' Genç kadın buruşturduğu yüzüyle uzunca bir süre yıldızına baktı. ''Neden o?'' dedi en sonunda. ''Büyük değil, parlak bile değil; zar zor gördüm. Hatta onu şimdiden kaybettim. Neredeydi göremiyorum...''

Genç adam, genç kadının elini kendi elinin arasına alıp havaya kaldırdı. ''Bak orada'' dedi sonra da. ''Tüm bu parlak yıldızların arasında bile o hep orada, gördün mü? Onu nerede olursa olsun bulabilirim. Nereye gizlenirse gizlensin…''

''Bana biraz olayı kıvırmaya çalışıyormuşsun gibi geldi ama neyse'' dedi sonra genç kadın omuzlarını silkip. Ama eli hala genç adamın avucundaydı. Hava iyi ki karanlık, diye düşündü genç kadın, iyi ki saçlarım salık...

''Peki sen,'' dedi biraz sonra genç adam, ''sen neden demin gösterdiğin yıldızı seçtin? Büyük olduğu için mi?''

''Kolayca bulunabildiği için. Herkes onu kolayca bulabilir.''

''Ah!..'' dedi genç adam boşta kalan elini kalbine götürüp. ''Bir de bana laf söylüyorsun. Herkesin bulabileceği bir yıldız benimkisi... Tamam...''

''Evet, o yıldızı herkes kolayca bulabilir. Ama benim dışımdaki kimse ona benim baktığım gibi bakamaz. Çünkü kimse, onun senden olduğunu bilmeyecek. Benim dışımda. Bu da onu benim yıldızım yapar. Senden bana bir şey.''

''Bana da şimdi sen kıvırmaya çalışıyormuşsun gibi geldi ama neyse...''

İkisi de birbirlerine omuz silkmiş yıldızlarını izliyorlardı. Çok geçmedi ki genç kadın ayağa kalktı. Genç adamın elini hala bırakmamıştı. ''Bu dansı bana lütfeder misiniz beyefendi?''

''Tabi ki hanımefendi ancak biliyorsunuz'' dedi genç adam. Çoktan ayağa kalmış, diğer elini genç kadının beline götürmüştü. ''Ben dans etmeyi bilmem.''

''Ne tesadüf'' dedi genç kadın ''ben de.''

Sonra ikili yavaşça kendi etraflarında dönmeye başladılar ve gökyüzü de, onların etrafında. Müzik yoktu; hatta hiçbir ses yoktu. Ancak ikili bunu duymuyor gibiydi. Müziğin olmamasını.

''Aaaa yıldız kayıyor'' dedi sonra genç adam. Meteor hızla üstlerinden geçmişti. Çok uzak bir yerlere düşmüş gibiydi ama o anı ikisi de yakalamıştı. Sonra genç kadın genç adama baktı. Genç adam ona bakmazken o, ona bakmayı sürdürdü ve nihayet genç adam da ona döndüğünde ''doğum günün kutlu olsun Ozan'' dedi kocaman gülümseyerek. ''İyi ki doğdun.''

(06.03.23)

 

Yerleşecek bir nokta.

 

Küçük Bir Kesit #28

''İçim içime sığmıyor Ozan. Tabii, yolda da içim dışıma çıkmadı değil; ama her neyse... Konumuz bu değil! Çok heyecanlıyım. Uzun zamandır belki de ilk kez!'' Genç kadın, gerçekten de, içindekileri tutamıyor gibiydi. Genç adamın karşısına oturmuş elleriyle havada daireler çize çize hararetle konuşmaya başlamıştı. Susturabilene aşk olsundu. 

Genç adam, şaşkınlıkla genç kadını dinliyordu. Gözlerinde beliren pırıltıyı ise onlara en uzaktan bakan kişi bile rahatlıkla görebilirdi.

''İyi güzel de,'' dedi nihayet genç adam ''hala neyin seni bu kadar heyecanlandırdığını söylemedin Aslı?''

''Aaaa evet,'' dedi genç kadın çok önemli bir şeyi aniden fark etmiş birinin ses tonuyla. Ancak neyin onu bu kadar çok heyecanlandırdığını bilmeceler şeklinde bildirmeden söylemeyecekti. ''Nihayet'' dedi genç kadın ''nihayet bir nokta buldum!''

''Ne noktası Aslı?''

''Yerleşecek bir nokta.'' Genç kadın burada kısa bir mola vererek bakışlarını uzak bir noktada sabitledi. Sanki bahsettiği nokta orada bir yerlerdeymiş gibi. ''Ozan'' dedi bir süre sonra ''çok uzun zamandır bir daire çiziyor gibi hissediyordum. Öyle uzun zamandır böyle hissediyordum ki, her yeri ezberlemiş gibiyim. Ama şimdi, şimdi,'' genç kadın yerinden doğrulup hafifçe öne eğilerek fısıldadı, tıpkı çok önemli bir sırrı paylaşır gibi ''o dairenin de noktalardan oluştuğunu görüyorum. Bir noktada ayağım kaydı ve işte! Bir kıvılcım. Hem... Yaşamak seksek oynamak gibi değil, değil mi?''

''Seksek mi?'' dedi genç adam hayretle.

''Evet! Hani şu belli taşlara basarsın sadece. O oyun... Önce bir taş atarsın, tabii belli bir yere, sonra çizgilere basmadan belli yerlerde tek, belli yerlerde çift ayakla hoplar hoplar durursun; ta ki yanana dek. Ancak işte Ozan, hiç yanmazsan bu bir döngü olur ve hep aynı kişi aynı oyunu oynar durur. Ne sıkıcı!''

''Seksek ne biliyorum, ama?..''

''Aması, içimde bir heyecan var Ozan! Başta yoktu; ama şimdi var. İşte tutabileceğim bir şey, bir ateş!''

''Ateşi tutmak da ilginçmiş.''

''Alevleri sen üretirsen, değil.''

''Yaaa...''

''Yaaaa!''

Kısa bir sessizlikten sonra genç kadın devam etti. ''Yani işte, bir kıvılcım yakmak... Kendin yakarsın bunu. Dış dünya da sana yardım eder tabi; ama işte... Kendin yakarsın. O ilk kıvılcımı.'' Genç adamın bakışları şüpheliydi. Genç kadının söylediklerinden ne anladığını kestirmek güç olsa da, tek kelime etmedi. ''Yoksa tam tersi mi?'' dedi biraz sonra genç kadın. Uzaklardaki o noktadan yeni bir soru çıkarmıştı. Bu yeni soruya kendisi de şaşırmış gibiydi.

''Ne tam tersi mi?'' dedi genç adam yavaşça.

''Yoksa kıvılcım dışarıdan yakılmış olur da, onu sen mi büyütürsün? Böyle mi olur?..'' Genç kadın bunun üstüne yine uzaktaki noktaya dikti bakışlarını. Sanki o noktanın içinde özel bir yer varmış da, tüm sorular ve cevaplar orada gizliymiş gibi. ''Ama mühim değil!'' dedi biraz sonra. ''Günün sonunda ikisi de aynı noktaya getiriyor gibi, değil mi?..''

''Öyle gibi...'' demekle yetindi genç adam da. Genç kadını tam olarak anladığı söylenemezdi. Ancak; kıvılcımları tek tek göremese de, genç kadının bahsettiği alevleri görebiliyordu. Tam da genç kadının gözlerinin en derinlerinde.

''Hadi bisiklet sürelim'' dedi sonra genç adam.

''Bisiklet mi? O da nereden çıktı?''

''Ben senin seksek oyununu hemen kabul ettim ama. İşte bisiklet de oradan çıktı'' dedi genç adam. Ayağa çoktan kalkmıştı. ''Hadi gel'' dedi sonra elini genç kadına uzatıp.

''İyi de'' dedi genç kadın biraz sonra ''ben bisiklet sürmeyi bilmiyorum.''

''Nasıl?..''

''Ne nasıl? Bilmiyorum işte. Çocukken öğrenmedim.''

''Tamam sorun değil'' dedi genç adam anında ''şimdi öğrenirsin.''

''Offf'' dedi biraz sonra genç kadın. Ancak genç adamın peşinden ilerliyordu.

''Hadi bin'' dedi genç adam gülümseyerek ''korkmana gerek yok. Hem ben de uzun zamandır sürmedim. Ama biliyor musun, bisiklet sürmeyi bir kere öğrenince unutmuyorsun. Ömür boyu unutmayacağın bir şey işte. Şimdi sana da öğreteceğiz.''

Genç kadın sıkıntıyla çevresine göz attı. Az evvel tüm cevaplarını çekip çıkardığı nokta çok uzaklarda kalmış gibiydi. Hava daha ağırlaşmıştı şimdi sanki. Bu güzel bir öğleden sonrasıydı. Baharın ilk zamanları. Yine de mevsim normallerine göre sıcak. Tabii genç kadının normallerine göre tam kıvamında bir hava. Yine de o an, bu hava, çok ağır geldi genç kadına. Sonunda ''ya düşersem'' dedi göz ucuyla genç adama bakıp. Diğer yandan o sırada bisiklete yerleşmişti bile.

''Düşmene izin vermem'' dedi genç adam sadece. Sonra, genç kadın pedalları çevirmeye, genç adam da onu tutmaya başladı. Başlarda genç kadının dengesi bozuktu. Ancak genç adamın tutuşu güçlüydü. Çok geçmedi ki, pedallar birbiri ardına çevrildi. Genç kadın için hava daha hafifti şimdi. ''Ozan'' dese de, genç adam çok gerisinde kalmıştı. Güneşin batışını ardına almış, genç kadına el sallıyordu.

(02.03.23)

 

Popüler Yayınlar