Sevgili Bezelyecik 5.

 

Biliyorsun, seninle daha erken buluşmak istemiştim. Ama sana ne söylemeliyim bilemedim. Seni sadece izlesem... duru gözlerindeki pırıltıya baksam, siyah saçlarının yüzündeki kıvrımlara uzanan şeklini incelesem... Hiç kıpırdamayan kirpiklerin, hafif eğik başın ve arkanda birleştirdiğin ellerinle beklentili halin... Bunları izlesem, bu sefer bizi okuyanlar bir şey göremeyecekler. 

Sana ne demeliydim? Böyle düşündüm. En başta mı hatalı kelimeler bulmuştum? Sanırım öyleydi, böyle dedim. Sana, değişen yüzlerindeki tüm senlere böyle dedim. Bazen sen bana böyle diyorsun sandım. İkisi farklı şey biliyorum. Aynı gibi görünen ama farklı şeyler. 

Aramızda mekan farkı olması sorun değil ama zaman... Ah Tanrım lütfen onunla aramda çok uzun zaman olmasın!

Bunu demiştin. Gözyaşların neden akıyordu hiç anlamadan böyle demiştin hatırlıyor musun? Hayır ağlama. Sen ağlarsan ben de ağlarım.

Bak işte ağlıyorum. Tabi ki seni kıskanmıyorum. Hem de hiç. Belki biraz... biraz, imreniyorumdur. Beni bulduğun zamanları hatırlıyor musun... Gözlerinde aynı şimdi beliren pırıltıdan vardı. İlk zaman o zaman mıydı ben bilmiyorum, şu an ve artık bilmiyorum ama artık kaçamadığım ve senin bana dokunduğun bir andı. Kısacık, ancak saniyelerle ölçülebilen ama bana çok daha uzun anların toplamıymış gibi gelen, belki de fark etmediğim tüm anlar bir araya gelip bana ancak temas edebilmişti, ilk an o andı.

21 yaşındaydım. Sen kaç yaşındaydın çok merak etmiştim biliyor musun? Sanırım ben hayatta hep en çok bunu merak ettim: Aramızda ne kadar zaman var... 

O kadar... o kadar... Parladığını biliyordun ki! Sonrasında da seni görmek istedim. Ama gelmedin. Bana kendini gösterip kayboldun. Yaşlı hanımın gençliğinin hayaleti ne kadar ısrarcıysa, sen... Başta seni o sandım biliyor musun? Yaşlı hanımın gençliğinin solgun hatırası. Seni o sandım. Sen o musun Aslı?

Aslıcığım. ''Cığım...'' Bu eki sevmiyorsun değil mi ahahahah, seni tetikliyor biliyorum. Bir tek onun ağzından duymayı seviyorsun. O da ''m'' eki sayesinde. Bir tek o öyle diyebilir, değil mi? Hayır. O deyince tıpkı Bezelyecik'e sarılmış gibi hissediyordun, öyleydi biliyorum. (Çünkü benim de sana temas edebildiğim anlar oldu.)

Seni, onu görebildiğin için kıskandığımı düşündüm. Ama aslında... seni, beni görebildiğin için kıskandım. Ne o, şaşırdın mı? Demek ki ben de seni şaşırtabiliyormuşum Aslımcığım?

Seninle daha evvel buluşmak istediğimde, onlar görsün istemiştim. Bu nedenle gelmek istemedin değil mi? Bana saldırdığını bile düşündüm biliyor musun? Bağırıp çağırdığını, hesap sorduğunu. Bana kızdığını. Sana bakamayacağımı düşündüm, sen delici bakışlarını üstüme dikerken, ben şaşkındım hayalimde. Oysa sen, şimdi sen bana ne yumuşak bakıyorsun. 

Bileğime uygun bileklik bulmak benim için de zor. Sanırım bilek kemiklerim gerçekten ince. Senin istediğin ay taşı bilekliği aldım ama biraz bol gibi. Yine de takmayı deneyeceğim. Bizi birbirimize bağlayacağını hissediyorum.

Ah, bana kırgınsın. Düşündüğüm gibi öfkeli değilsin ama kırgınsın işte. O bakış da neyin nesiydi Aslı?

Bir keresinde, seni ilk kez gerçekten görebilmemin, senin bana, gözlerimin en içine bakmanın üstünden 2-3 yıl geçmişti. Sen yine geldin. Merak ediyorum da, ne yapıyordum da sen beni buluyordun? Rastlantısal mıydı yoksa, yoksa... Doğru bir şey mi yapıyordum? Doğru bir izi mi takip ediyordum? Beni kafana göre mi buluyordun Aslı?

Bu seferkinde yaşını yine kestiremedim. Belki sen hep aynı yaştaydın ama her seferinde aramızdaki zaman farkı bazen azalıyor, bazen artıyordu. Senin benden büyük mü küçük mü olduğunu bile anlayamadım. Sadece o an, o gün... O akşam. Bir hayal mi kurmuştum yoksa Aslı? Sadece ikimizin olduğu bir hayal. Beni hep böyle zamanlarda buldun değil mi? Biliyorum. 

Yaz dizilerinden fırlama bir mekandı. Ama kabul et güzeldi. Tam bizlikti. Tatil gibi değildi, bizim yaşantımız gibiydi. 

Başta sadece ben varım sanmıştım. Sonra sen, iki kahve yudumu arasında yanıma oturuverdin. Benimle aynı şimdiki gibi tek kelime etmedin. Sadece bakışların, bakışların farklıydı. Çok daha netti. Çok daha kendinden emin. Senin benden büyük olduğunu düşündüm. En olmadı 4-5 yaş. Bunu düşündüm. Bana umut verdin. Umudun bir şekli olsaydı, o ana yayılırdı.

Tek kelime etmedik, yani sen etmedin. Tamam belki ben de... Ama onlarla konuştuk, bizi görenlerle. Ben konuştum. Okurlarıma seni anlattım Aslı. Adını söylemedim, çünkü senin o olduğunu bilmiyordum. Beni çekiştirmiştin hatırlıyor musun? Sahi, beni nereye götürüyordun öyle? Ağzımdan bir şeyler kaçırmamdan, konuşmalarımızı okurların duymasından çekindin. Bana öyle bir bakmıştın ki aniden susuvermiştim. Sadece ikimizin bilmesi gereken bir sır vardı ortada. Bir yanıt: Sen kaç yaşındaydın? Bunu ben de anlamadım Aslı. Anlamadığımı anladın ama sonra yine de, belki de başka türlüsü olamayacağı için yavaşça boşluğa karıştın. 

Beni nereye götürmüştün, nereye götürmek istemiştin... Neyi anlamak istemiştim ve hatta, neyi anlayamamıştım; anlamadım. Sadece seni gördüğüme sevindim.

Aradan bir bir buçuk yıl geçmişti. O teras katında beni yine sen buldun. Bana sıkıca sarılmıştın. Dümdüz saçların vardı hatırlıyorum. Ne kadar düz, hiç kabarmamış diye düşünmüştüm.

Oradan geldiğini sezmiştim. Beni götürmek istediğin veya bana göstermek istediğin ama belki de zaman kanunlarının bu kadarına izin vermediği o yerden. Belki de o sahil kasabasından.

Bir keresinde, geçen yaz, bu sefer ben seni bulmuştum anımsıyor musun? Üzerinde pembe bir elbise vardı, saçların beline geliyordu. İnce yüzün solgun ama çok güzeldi. Aramızda 19-20 yıl vardı. Seni etrafında döndürmüştüm. Bir yıldızın ışığına sığınıp başıboş dolanmıştık. Bir şarkılık kısa bir kalp atımıydı o an. Mutlu olmuştun değil mi? Biliyorum. Bir yıldıza gitmeyi hep çok istemiştin ama ben hep seni değil Ozan'ı götürmüştüm oraya. Bana bu yüzden mi kırgındın canım Aslı?

Pembe elbiseli momiçentse. Ne tatlıydın. Ben hep sen olmak istedim biliyor musun Aslı? Sen nasıl görünebilirdin hep bunu merak ettim. Evet seni yıldızlara hiç götürmedim. Çünkü ben seni bir güneşin ışığında izlemek istedim. Bunu başaramayacağımı düşündüm. Zamanın aramıza duvar ördüğünü. Senin artık Aslı olduğunu ve ayrıldığımızı. Şimdi ve...

Sus demiştin bana o sahil kasabasının pusunda. Sus, söylersen gerçek kaçar. Böyle der gibi bakmıştın da, susmuştum.

Şimdi nereden geldin Aslımcığım? Hangi yıldızların ışığının altında yürüdün sen? Hangi güneşin ışığının altında yaşadın? Bunu düşündüm. Ben hep seni değil ama yıldızını düşündüm değil mi Aslı? Acaba Aslı'nın yıldızının adı nedir?

Benim yıldızımın adı, Güneş. Ancak ben onun aydınlattığı uydunun parlaklığına sığınıyorum çoğu zaman. Gölgeler arasında beliren ışık... Senin de en çok ilgini bu çekmişti değil mi?

Aslı. Seni parladığın için sevmedim hayır. Sana beni bir uydunun ışığında bir başıma bıraktığını düşündüğüm için de kızmadım hayır. En çok Ozan'ı da özlemedim hayır.

Artık özlemiyorum. Çünkü belki de aramızda ne galaksiler, ne de bir türlü aşamadığım yıllar yoktur. Aynı Güneş'in sıcaklığında, aynı bedenin sarmalayışında çarpıyoruzdur. Sonuçta ruh, tüm olasılıkların içinde aynı anda yaşar.

Senin olabileceğin kız bendim değil mi? Her olasılıkta, her seçenekte... Hep bendim. Benim olabileceğim ama olamamaktan paniklediğim her kayboluşta olduğu gibi, aslında sen de hep, bendeydin.

(Biliyor musun Aslı... Senin benimle olduğun hiçbir yazımı saklamak istemiyorum. Çünkü o zaman aynı zamanda var oluyoruz.)


Not: Momiçentse, Bulgarca ''küçük kız'' demektir.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Bu Beden Benim Evim, Rupi Kaur)


Kitap Alışverişi #8

toplu gülümsemee meee aman peynirkirazzzıızzz

Arkadaşlar, okurlarım, Neptünlüler aman Dünyalılar!

Bakın bu hesapta olmayan bir alışverişti ahahhahahah (şaşırmadık). Ama sorun, niye aldın o zaman diyin, hadi diyin, deyin, didiniz mi? Hah işte ben aslında kendime başka bir şey alırken... ahahahahhah. :)

Durun öncesinde bu alışverişe beni itekleyen mangaların bir fotoğrafını görelim:


Evet ama bakın gerçekten de öyle oldu. Ben aslında başka şey alırken dedim ki acaba bu sitede (reklam yok haha) bu mangalar kaç paradır... İşte pahalıymış orada, ben de gittim Kitap Sepeti'ne bakmaya, ben acaba ilk üç cildi kaç paraya almıştım diye merak ettim. Kitap Sepeti'nde bu serinin ciltleri çok daha ucuzdu (yine pahalı ama işte). Sonra ne görsem beğenirsiniz, ilk üç cildin baskısı bitmiş! Ama bence bu seriyi Ecmel Soylu önerdi diye millet gitti aldı ve bitti, biliyorum. Bir gün öyle bir infuluunsır (puuuu bana) işte ondan olup da kitleleri yönetebilir miyim acabası? (sanırım hayır).

Neyse ben de dedim, yok artık bu ilk üç cilt bitmişse o zamansa kesin diğer ciltler de biter (evet 7. cildin de baskısı yoktu mesela). Neyse can havliyle (kitap alırken kıtlıktan çıkmış gibi hareket ederim *-*) gittim 4-5 ve 6. ciltleri aldım. Sipariş verdikten (ve hatta siteden çıktıktan sonra) gözüme Masumiyet Müzesi de çarptı. Ufaktan bir aklımı karıştırmadı değil ama aman didim, zaten sipariş verdim, zaten ben Orhan Pamuk'u egzantrink buluyorum sevmem kitabı, olmadı kütüphaneden okurum (bulursan okursun :) dedim. Ama sonra -yine- gözüm Hamnet isimli kitaba çarptı. Didim İlkay sen popüler kültür kölesi aman okuru musun, boşşşveerrr.

-Böyle dedim ama aslında manga siparişimi iptal edip bahsettiğim diğer iki kitabı veya en olmadı Hamnet'i de siparişime eklemek aklımdan 03 saniye geçti...-

(Sonra instagramda Hamnet'in sıkıcı olduğunu söyleyen bir hikaye gördüm oh be dedim çünkü aklıma takılmış idi).

Velhasılıkelam, bu mangaları korkumdan aldım. Biter dedim, bir daha bunlar basmaz bir de ortada kalırım (abarrrttt) veya pahalı almak zorunda kalırım (mümkün) dedim. Kitap Sepeti'nden aldım (reklam yok ama evet hep ordan alıyorum çünkü yani öyle denk geliyor).


Bu iki kitabı da Nadir Kitap'tan (reklam yoook) aldım. Vallahi kargo paraları kitaplardan pahalıya denk geldi de hadi (kazıklandım sanki öyle bir his) ama ses etmiyorum. Çünkü... 

Sonsuza Uzanan Köprü'nün baskısı yok (ve muhtemelen ufukta da yeni baskı yok) ve ayrıca Trendyol veya Hepsi Burada'da bulduğum baskısı deli dehşet bir fiyatta. Bu nedenle kitap kadar kargo parası ödeyip aldım :)))) -hiç benlik hareketler değil bu ondan aşamadım bi saniye-. Bu kitabı okumayı çok istedim. Çooook merak ettim. Hatta uzun yıllardır (bu sefer sıfır abartı) bu kadar merak ettiğim bir kitaba rastlamamıştım. Kitaba başladım da bu arada. Kitabın ana karakteri yazarın kendisi. Abim bana çok benziyor ondan dolayı sıktı biraz hahahahhahah (ruh eşini arıyor, istiyor, bekliyor, mızıklanıyor falan). Bu sahafı isminden (Karakedi Sahaf) ilgisine her şeyine sevmiştim bu arada. Kargo da hızlı geldi ve bu kitabın içinde 2000 yılından kalma notlar vaaarrrr <3

Yıldız Tozu ise gerçekten bu hesapta olmayan alışverişin bile en hesapta olmayan sürpraayyzzz kitabıydı. Çünkü, şimdi ben blog yazılarımın istatistiklerinde eski bir kitap alışverişi yazımı gördüm gittim baktım o yazımda (nefes molası) o yazımda bu kitabın bu kapaklı baskısını bulamadığımdan yakınmışım. Sonra didim, dedim, ben bir Nadir Kitap'a bakayım. Baktım ve aldım ve gerçekten kargo parası inanılmaz yüksek geldi bence.... Yine ses etmedim çünkü kitabın başka kapaklı (o kapağını sevmiyorum) basımı piyasada benim bu kitap+kargosuna verdiğim paraya denk geliyor (ayrıca zaten kitabın baskısı yok!). Offf güzel kapaklı kitapların baskısının bitmesi beni üzüyor. Ama bakın şu hoşuma gitti, bu sahaf (Kategori Kitap&Sahaf) kitabın içinde ayraç da göndermiş (tatlı) ve kargo hızlı geldi.


Evet dostlar, Romalılar, Romanyalılar, İzmirliler ve diğer şehirlerden ve ülkelerden ve gezegenlerden ve galaksilerden ve evrenlerden katılanlar (oh en azından kimseyi kırmadık). Yazım bu kadardı. Çav.


şurada tazesinden bir müzik listesi yapmıştım beklerim.


Müzik.

 

Listedeki birkaç şarkıyı ara ara mırıldanıyordum. Ben de zamansız sevdiklerimden bir liste yapayım didim (ki daha baya var ama daha uzarsa dinlenmez...).


1. Pinhani - Zor Günler

2. Yıldızlar - Pinhani (İnandığın Masallar, 2006)

3. Pinhani - Zaman Beklemez

4. Seni Bana Anlatırlar - Pinhani (İnandığın Masallar, 2006)

5. Dön Bak Dünyaya - Pinhani (İnandığın Masallar, 2006)

6. Zor · Nev

7. Mirkelam - Hatıralar

8. Mirkelam - Her Gece

9. Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı · Vega

10. Kayahan - Mor Menekşe

11. Kayahan - Kar Taneleri

12. Emre Altuğ - Yani (Akustik Canlı) | Müzik Koridoru - 1998

13. Yüksek Sadakat - Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer

14. Umut Kaya - Mor Yazma

15. Barış Manço - Kara Sevda 1991 Japonya Konseri

16. Sözlerimi Geri Alamam · Bulutsuzluk Özlemi

17. Rüzgar · Bulutsuzluk Özlemi

18. Mevsimler Geçerken · Umut Kaya

19. Telli Telli · Yeni Türkü

20. Yeni Türkü - Resim


yazıları kaldırınca fotoğraflar geri kullanıma açılıyor :P


Uç Uç Böcüğü.

 

Uğur böcüğü var uhaaaa (öyle deme ayııppp, banane).

Uç uç böcüğüüü, annen sana terlik pabuç alacaağğkkk.

Uğur böcüğü, aman böceği, -banane- böcüğünü görmeyi gerçekten beklemiyordum. İşte insan beklemediğinde oluyor böyle şeyler. Öte yandan uğur böcüğü değil de normal böcek olsaydı çoktan çığlığı basmıştım (Allah korusun). Uğur böcüğünü görünce hemen hemen hemen fotoğrafını çekmek istedim. Bilgisayarım açık diye bloğuma koştum ahahhahah, anladıınn. Sonra dedim bu fotoğrafa bir fotoğraf da gerekir ki uğur böcüğünü gördüğüme dair anımın fotoğrafında uğur böcüğü de bulunsun.

Uğur böcüğünü tıpkı bir papparazii edasıyla bir o yandan bir bu yandan fotoğrafladım. Sen nerden geldin kuzuuummm. Üstelik gelmiş (hadi ya), bir de üstüne bangoya (İzmirli olmayanlar translate'e başvurdu ahhahahah) kadar çıkmış. Yok artık. Kesin beni beklemiş, onu göreyim de az heyecanlanıp adına yazı yazayım, sonra ünlü(msü) olsun diye yaaaaa.

Cıvıtmak bir yana... Uğur böceğini görünce gerçekten sevindim ve heyecanlandım. Hemen şu meşhur şarkıyla selamladım onu. Uç uç... (tamam). Böyle küçük anları yakalamak keyifli. Bazen hiç yakalayamıyorum da özlüyorum. Yani bu anları. 

Bu anları yakalamayı şöyle bırakıverdim... Bu anları, görmeyi ve göstermeyi oldum olası severim. Bunları hep konuştuk. Zamanla gördüklerimi gösterebileceğim bir kişi ve ortam olmayınca ve ben buna kanaat getirince... görmemeye başladım. Bu anları görmemeye başladım. Sonra da bu anlar, sessizce, yok oldular. Puf pof paf punnnnff. İşte hikaye bu.

Az evvel mutfağa geri gittim de uğur böcüğü uçmuş gitmiş. Sana dedim, benim için gelmişti yaaaa. :P

Böyle anlar, bana hikayeler fısıldıyor. Acaba ne zamana kadar onları toplamaya devam edeceğim. Belki de beni ağırlaştıran budur: Sadece toplamak. Hiç rüya görmeyen bir beyin gibi hissettiriyor.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


uç uç böcüüüü.


Bu Beden Benim Evim (Rupi Kaur) | Kitap Yorumu

Şair: Rupi Kaur, Çevirmen: Gizem Aldoğan,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Rupi Kaur iyi bir şair mi veya en başta yazdıkları birer şiir mi tartışmaya açık bir konu olsa da, ben kendisinin her şeyden önce farkındalık sahibi genç bir kadın olmasını ve hem geldiği kültürü (Hindistan), hem de bu kültürün kadın olmak, göçmen olmak gibi farklı alanlara yansımasına dair fikirlerini geniş kitlelere ulaştırmasını ilham verici buluyorum.

Şairin isminden yanılmıyorsam 2014 yılı civarında Süt ve Bal isimli kitabıyla haberdar olmuştum. O yıllarda özellikle de Tumblr etkisiyle kendisinin dizeleri her yerdeydi! Bu her yerde olma halinden olacak ben onun kitaplarına hep biraz mesafeli durmuştum. Ayrıca çeviri şiirin orijinal dilindeki tadını veremeyeceğini liseli bir kızcağız olduğum yıllarda bile katı bir şekilde düşünüyordum.

Gel zaman git zaman, ki aslında bundan çok da uzak olmayan bir geçmişte, bu bloğu açmamın az öncesinde (ki eski bloğumun son kitap yorumu bu kitaba aittir :), kütüphanede karşıma Bu Beden Benim Evim isimli bu kitap çıktı. Ne kitabı daha evvel bir yerde görmüştüm, ne de o an şairin adı bana tanıdık geldi. Ayaküstü kitabı karıştırmaya başladım. O kadar keyif almıştım ki, ayaküstü karıştırdığım o sayfalardaki dizelerde gördüğüm lezzeti çok net hatırlıyorum. Sonra kitabı ödünç aldım, okudum yorumladım falan. Eee, teslim vakti geldi tabii... Ben arada bu kitabı kendimden önce bir arkadaşıma alıp hediye bile ettim öyle düşün. :) Sonra, baya da sonra, bir alışverişimde şairin üç kitabını da kendime nihayet aldım.

Bu Beden Benim Evim, aslında şairin dilimize çevrilmiş üç kitabı içerisinden son çıkan kitabı. Ancak ben ilk önce bu kitabını okudum ve ortada herhangi bir olay akışının bulunmadığını, sadece kitapların basım yıllarının bu sıralamaya göre olduğunu söylemeliyim. Kitapların yayın sırası şöyle: Süt ve Bal (şurada yorumladım), Güneş ve Onun Çiçekleri (şurada yorumladım) ve Bu Beden Benim Evim. Şairin başka şiir kitapları da varmış ancak dilimize çevrilen başka kitabı yok. Bu kitapların genelinde aslında şair kendi yaşamını, kendi hislerini, kültürüne, kadınlığa, ayrımcılığa, travmalarına vb. gibi daha öznel görüşlerine dize formatında yazdığı yazılarıyla yer veriyor. Şairin kaleme aldığı yazılar aslında edebi metin türleri içinden şiir değil. 

Her ne kadar ''ınstagram\ sosyal medya şiiri'' olarak geçen bir alt tür son 10-15 yıl içinde popüler olsa da, bunlara tam olarak şiir demek şiir türünün özelliklerini sorgulamamıza neden olabilir. Bakın bunu tepeden bakan bir yerden söylemiyorum (bunu söyleyecek son kişi falanım bu arada) ama her edebi metin türünün kendi bağlamında değerlendirilmesi gerekir. Çünkü kendi içinde onu sözgelimi ''şiir'' yapan veya ''roman'' yapan veya ''öykü'' veya ''deneme'' vs yapan özellikleri bulunur. Rupi Kaur serbest nazımla şiir yazıyor desek de (ki şiirde serbest ölçüye bayılsam da), kendisinin yazıları daha çok düz yazının dizelere parçalanmış haline benziyor; özetle şiir değil (hadi ''diye düşünüyorum'' eklemesini de yapayım :). Bu durum yazılanları daha az değerli yapmıyor bu arada. Ancak bu ayrımı da yapabilmeliyiz, yoksa bundan 20 yıl sonra şiir diye başka başka yazılar okuruz. 

Bir de ben zaten yazarın diğer kitaplarına yazdığım yorumlarda da hep söyledim. Bu ''şair'' edebi yönden hafif ama düşünsel olarak derin yazan birisi. Bu yazdıklarını şiir olacak diye diretmeden düz yazı formatında yazsaydı gerçekten hem tadını çıkara çıkara uzun uzun anlattıklarını okurduk, hem de ''kadın ne güzel yazmış yav şiir gibi yazılar,'' derdik ve beğenirdik. Ancak şiir olmayan yapıtlara şiir deyince ortaya bir ık mık eh meh yorumları da çıkabiliyor. Yoksa özellikle de özdeğer konusu üzerine yazdıklarını ben dikkate değer buluyorum. Hatta Rupi Kaur tam bir blog yazarına benziyor (belki de onu bu yüzden sevmişimdir :).


Bu kitap ise zihin, kalp, geriye kalan her şey ve uyanış olmak üzere dört başlıktan oluşuyor. Her başlıkta da az evvel dediğim gibi şair kendi travmalarına, göçmenliğe, kadın olmaya, ayrımcılığa, genel olarak yaşamı ve kendisini algılama biçimine ve iyileşme sürecine dair notlarına yer vermiş (bunlara da şiir demiş). Ayrıca kitabın içerisinde Rupi Kaur'un kendi çizimlerine yer verilmiş. Zaten şair kitap kapaklarını bile kendisi tasarlıyormuş. Çocukken resim yapmaya başlayan şairin sanatla tanışması ve aslında sanat duyarlılığı geliştirmesi de çok erken yaşlarına kadar uzanan bir durum. Dizelerinde de o sorgulayıcı ama hafif yönü görmek mümkün. 

Bu kitaba dair en sevdiğim şeylerden biri de kurgulanışı. Aslında dört başlık da rastgele oluşturulmamış. Her başlık kendi ismine uygun içeriklere sahip. Kendi zihninin karanlığından çıkan şair kalbine ulaşıyor. Ancak kalbinin odalarını turladıktan sonra geriye kendisiyle kalmış olanları sorguluyor. En sonundaysa kendi gerçekliğine, kendi varoluşunun kabulüne uyanıyor.

Şiir mi değil mi ikilemini bir kenara koyarsak, kitap gerçekten sevdiğim kitaplar arasında. Benim için bazı kitaplar vardır, sevdiğim kişilere hediye ederim. İşte bu kitap da onlardan biri. Ben iki okuyuşumda da çok severek okudum. Zaten Rupi Kaur'un kitaplarını ben genel olarak arada rastgele sayfalarından açıp karıştırıyorum biraz biraz. Bence içerik olarak ilgi çekici ve şiirsel, hafif ve hoş his veren cümlelere sahip kitaplar.

Aşağıda alıntıları tek tek yazmak yerine, direkt kitaptan bazı kısımların fotoğraflarına yer vereceğim. Bana kalsa 1500 sayfa falan paylaşabilirim (ki instagramda çıldırdım :) ama kitabın her sayfasını paylaşmam etik olmayacağı için çok zorlanarak seçmece yapıp bazı çok beğendiğim kısımları sizlerle paylaşacağım. İyi okumalar.

Kitaplarla kalın.

Peygamberin Şarkısı (Paul Lynch) | Kitap Yorumu

Yazar: Paul Lynch, Çevirmen: Mert Doğruer,
Yayınevi: Delidolu Kitap

Kitabı okumak gerçekten çok zordu. Daha ilk sayfalarından beni yoğun bir belirsizlik, kasvet ve düşünce selinin ortasına çeken kelimeler hızla etrafımı sardı. Başlangıçta olayların ne olduğunu tam olarak anlayamasam da, karakterlerle birlikte bir çeşit kaosun içine çekildiğimi hissettim. Kaosun verdiği merakla hem hızla, hem de sarsılarak Eilish'in değişen yaşamına adımlarımı attım.

Kitap, İrlanda'da otoriterleşen reijimin sıkı yönetim ilan etmesiyle başlayan süreci, giderek artan baskı, yasaklar ve sebepsiz tutuklanmalarla gücünü arttırması ve nihayetinde muhalefet kanadındaki isyanlar ile otorite arasında çıkan iç savaşta yaşanan olayların etkilediği yaşamları, dört çocuklu bir ailenin üzerinden anlatıyor. Öncesinde evin babası Larry Öğretmenler Sendikası'nda yönetici olduğu için tutuklanıyor. Eşinin nedensiz olarak tutuklanması ve adeta kayıplara karışması evin annesi olan Eilish'in bir yandan ailesini bir arada tutma, diğer yandan inandığı değerlerin ellerinden kayıp gidişini sindirme mücadelesinin başlangıcı oluyor.

Kitap 3. tekil kişi ağzından ilahi bakış açısıyla yazılsa da, olayların anlatımı sanki gittikçe gerçeklik algısını yitiren Eilish'in birey olma halinden çıkıp dış bir göze dönüşerek, hatta kendini bile 3. tekil kişi olarak görerek, yaşadıklarını anlatıyormuş gibi bir his verdi bana. Kitabın anlatımı bilinç akışı tekniğine çok benziyor. Karakterlerin konuşmaları da, yaşanan olaylar da ayrıca bir noktalama işareti veya paragraf başı yapılmadan tek bir anlatı içinde yalnızca virgülden yardım alınarak ifade edilmiş. Bu durum kitabı okumayı benim için zorlaştırmadı, aksine bu anlatım şeklini beğendim, ancak kitabın diline alışana ve olayların içerisine girene kadar anlatımı biraz yadırgadığımı söylemeliyim.

Kitap gerçekten yaşanmış olayları anlatmasa da, dünyanın başka köşelerinde yıllardır otoriter rejimin ağır yaptırımlarını yaşayan özgürlüklerinden edilmiş ve hatta bu kitapta anlatılanın bin beterini deneyimleyen, insan olarak bile görülmeyen pek çok insan var. Orta Doğu yıllardır cehennemi yaşıyor. Bence distopik bir kitabın bile gerçek yaşamların korkunçlarının yanında hafif kalması, dahası bu kitabı okuyan muhtemelen pek çok Avrupa vatandaşının (kitap İrlanda'da geçiyor) bu gerçeği bile tam olarak anlayamayacak olması, çok daha sert bir distopyayı gösteriyor bize. Üstelik bu distopya bir kurgu da değil, gerçek. Aynı şekilde bu baskıcı rejimlerin nasıl küçük görünen değişimlerle başlayıp asla durmayacaklarını, tıpkı bir canavar gibi önce parmağınızı (ses çıkarma hakkınızı) sonra tüm ruhunuzu (varlığınızı) ele geçirmek isteyeceklerini, tüm bunların nasıl anlaşılamayacak kadar hızlı, adeta bir anda olabileceğini ve geriye düzeltilecek bir şey kalmayana kadar baskının, zorlamanın, ruhunu satanların size ve özgürlüğe dair her şeyi yutabileceğini göstermesi bakımından sarsıcı bir kitap.

Kitabın ilk yarısını okumak nispeten daha kolaydı ancak ikinci yarısında resmen boğulduğumu hissettim. Bence yapılan yaptırımların dehşeti kitapta tam olarak yansıtılamamıştı ya da dediğim gibi çok daha kötülerini bildiğim için beni derinden sarsmadı (karakterler en azından insan yerine konuluyorlardı??). Evet, hak ihlali ile başlayan sürecin hakların elinden alınması ve ardından savaş atmosferine dönen bir ülke tasviri yeterince korkunç ancak kitabı okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınızdır... bence kitaptaki somut olaylardan çok, Eilish karakterinin birbiri ardına yaşadıkları kayıplar, güçlü olma çabası, her kötü olayın ardından hala şaşırabilecek bir yan bulurken zamanla gittikçe katılaşması... kayıplarını değil yüreğinde, tüm ruhunda ve hatta bedeninde yanında götürmesi... Beni asıl boğan aslında buydu. Zaten kitap her ne kadar totaliter rejimlerin insanın yaşamını kabusa çevirebileceği konusunu işlese de, kitabın odak noktasında Eilish vardı. Eilish'in ailesi bile değil, Eilish'in gözlerinden değişen dünyası anlatılıyordu bence kitapta. 

Kitabı asla tekrar okuyamam. Gerçekten böğrüme öküz oturmuş gibi bir sıkkınlık hissediyorum. Ancak böyle ifade etmeme bakmamanızı istiyorum. Gerçekten çok etkileyici bir kitaptı.

Kitaplarla kalın.


Ihlamur.

 

Ihlamuru hep ayrı bir sevmişimdir. Kokusunu, tadını... beni adeta sıcacık sarar sarmalar. Ihlamur bana ev hissini veriyor. Sanki evini bir bardakta taşıyor ve buharıyla birlikte nereye gidersen git yanında götürebiliyormuşsun gibi bir his. Küçükken de hani ev çizince bacasından buhar çıkarırdık ya... bence buharın bu bağ ile yakinen bir ilgisi var.

Peki taşınmak nasıl hissettirir? Evini kutulara sığdırmak. Senin olan veya hayatın tamam burası olur dediği yerde kök salmak... O kök nereden gelir? Yaşamının başlangıcından mı filizlenir yoksa zamanla bir noktada mı oluşur? Bu kök hissi buhar gibi midir? Her an havada kaybolacakmış gibi... Yoksa tıpkı o buharın yüzünde hissettirdiği sıcaklık, burnuna yerleşen koku, hafızanda yer eden aşinalık gibi bir yerden mi varlığına kazınır?

Ihlamurun kokusunu içime çektiğimde nostaljik hissediyorum. Nedense ilkokuldaki pazar günlerim aklıma geliyor. Banyo yaptıktan sonra sobanın başında oturmak. Oysa bu bana evdeymişim gibi değil, göçebeymişim gibi hissettiriyor. Acaba bundan mı durduğum, hatta kök saldığım yerde bile göçebe hissetmem...

Devamını düşünüyorum. Bunu güzel bir yere bağlamayı. Böylece yazıma ''anlam'' katmayı. Ancak bende devamı yok. Bu kadarı bile zorlama, değil mi haydi söyle, itiraf et sevgili okur. Yine de gerçek. Bir göçebenin gerçeği. Bir göçebeye belki de her şey evini hatırlatıyordur.

Sanırım bundan olacak, 10'lu yaşlarımın sonunda bir göçebe olmayı hayal etmiştim. İnsanların aklına bile getirmeyecekleri veya yadırgayacakları pek çok yeri gezmeyi. Biliyor musun, ben aslında hep bir evim olmamasını istemiştim. Yani... daha gençken. Böylece içimdeki hisle dışım eşitlenir ve gerçek hissederim sanmıştım belki de.

Ama ben korkaktım. Hayır değildim. Sadece kafası karışmış bir kızdım. Kafam öyle çok karışmıştı ki, ben de korkak olduğumu sanmıştım. Oysa ben hayatta benim kadar cesur ikinci birini daha tanımadım. (Yine de tamam, korkaktım :). Acaba şimdi nasılım? Evim, bahanelerim olsun istemiyorum. Peki ama, bunu istemiyorsam, ne istiyorum? Yıllar içinde ne istemediğimi o kadar çok düşündüm ki, ne istediğimi bulmak için de düşünmem gerektiğine inandım. Oysa bu bir yanılgı.

Yine de bugünüme baktığımızda... ne bir göçebeyim, ne de bir yere kök saldım. İnsanlarda en çok bunu gözlemlerim. Bunu bilmeden yapıyorum. İnsanların kök saldıkları noktaları keşfetmeyi seviyorum. Belki de kendime bir cevap arıyorum. Şimdilerde bunu yapmıyorum. Galiba bu yüzden yazıyorum. 

Bu, ıhlamurun son yudumları gibi hissettiriyor. Soğumuş ama bir aroması var. Unutulmuş bir sıcak içecek gibi eksik ama yine de bir aroması var işte.

Ev bir haldir derler. Sence ev nedir?


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Tarot Kartları #5: Deli (The Fool).

sol: klasik tarot, sağ: manga tarot

Artık ufaktan büyük arkana serisine de başlayalım diyorum. Aslında tamamen içgüdüsel bir şekilde element odaklı gitmek yerine, numarolojik olarak ilerlemek istemiştim ancak anlatımlarım ilerledikçe bu yolun (en azından şu anlık) daha ufuk açıcı ve isabetli bir seçim olduğunu fark ettim.

Şimdi de gelelim büyük arkana serimizin ilk kartı olarak bilinen 0 numaralı deli\ budala\ joker (the fool) kartına.

Öncelikle büyük arkana serisinin tam olarak ne anlama geldiğine biraz değinmekte yarar var. Aslında tarot yazı dizimin ilk yazısında tarot kartlarıyla ilgili genel bir bilgilendirme yapmıştım. Ancak hem bu konunun üstünden geçelim, hem de biraz detaylandıralım istiyorum.

Tarotta 22 (0-22 numaralı kartlar) büyük arkana, 56 küçük arkana (element kartları + saraylılar yani kişilik kartları) olmak üzere toplamda 78 kart bulunur. Büyük arkana kartları ile kastedilen kadersel, ruhsal olaylar ve hayat dersleridir. Daha kader planı, yani ruhun büyüme planının parçası olan, uzun vadeye yayılan ve ders verici olay ve durumları ifade ederler. Ayrıca büyük arkana kartlarının enerjisi daha baskındır. Yani bir açılımda büyük arkana baskınlığı varsa... geçmiş olsun dermişim ahahahah, yok yok, yani baskın olarak büyük arkana kartı çıkmışsa demek ki yaşamınız dönüşüyor, iç dünyanız değişiyor demek. Ayrıca büyük arkanalar (açılımdaki yeri önemli) küçük arkanaların okunmalarını (anlamlarını) da etkiler. Yani büyük arkana kartlarının etkisi daha güçlüdür.

Küçük arkana kartlarında ise 4 elementi simgeleyen 10'ar kart ve ayrıca prensler, şövalyeler ve kral + kraliçelerden oluşan kişi kartları yer alır. Küçük arkana kartları daha kısa vadeli ve kişilere bağlı gelişen, etkisi o anki durumların şartlarıyla şekillenen olayları ifade ederler. 

Deli kartı ise büyük arkana serisinin ilk kartıdır. Zaten kartın numarası da 0'dır ve hiçbir şeyin olmadığı yerden başlayan saf bir başlangıcı sembolize eder. Bu noktada 0 numarasının üzerinde durmakta kartın felsefesini ve aslında hikayesini anlamak için yarar var. Dediğim gibi 0 bir başlangıcı işaret eder ancak bu başlangıç aslında içerisinde tüm potansiyelleri barındıran, çünkü daha önce hiç olmamış, yapılmamış, başlanmamış, deneyimlenmemiş; hiçlikten atılan adımla gelişen bir başlangıçtır. Bu bakımdan Deli, adı üzerinde, bir çeşit deliliğe kalkışmaktadır.

Klasik destedeki deli kartını incelediğimizde soytarı kıyafetleri içerisindeki bir karakteri uçurumun kıyısında görürüz. Bu karakterin bir maceracı olduğu su götürmez bir gerçektir ve bu maceracının yanına aldığı sadece üç şey göze çarpar: Omzuna attığı küçük çıkını, elinde taşıdığı gülü ve ona eşlik eden küçük köpeği.

Kartın temsil ettiği element hava, gezegeni Uranüs olarak bilinir. Bu kart yeniliği, keşfetmeyi, özgürlüğü ifade eder. Güneş tepede parlamaktadır. Yani bu, neşeli, hatta çocuksu bir coşkuyla gerçekleşen aydınlık bir başlangıçtır. Buradaki aydınlık, zihnin ve kalbin açıklığını simgeler. Karakter eylemlerinin önünü ardını pek düşünmez; öte yandan omzundaki çıkını onun bu başlangıç noktasına bomboş bir şekilde de gelmediğini bize gösterir. Sonuçta deli, delirmek için de deneyim elde etmelidir. Yanındaki köpeği ise maceracının yanında olan sadık dostunu simgeler. Bu dost bir insan olabileceği gibi, bir his, düşünce ve beceri alanı da olabilir. Bu başlangıç belki anidir, belki spontane bir şekilde gerçekleşir ancak karakter yanında kendinden olan parçaları da beraberinde götürür.

Güneşin gökyüzünde parlaması ve kartın geneline hakim olan sarı tonu ise zihinsel açıklığı ve aydınlığı simgeler. Yukarıda da dediğim gibi bu ani bir başlangıçtır. Daha önce deneyimle kirlenmemiş, açık bir şekilde üzerine atladığın sıfırdan bir başlangıç. Karakterin elindeki beyaz gül ise saflığı ve açık bir niyeti sembolize eder diyebiliriz. Ayrıca gülün çiçek ve diken olmak üzere iki farklı özellik barındıran kısımlardan oluşması, karakterin yolculuğunun dualiteyi\ ikiliği (acı ve sevgi, kayboluş ve özgürlük, sezgi ve mantık gibi) beraberinde getireceğini de bizlere gösterir.

Kartın olumsuz yani aslında ''gölge'' yönü ise, düşünmeden dikkatsizce atılan adıma işaret etmesidir. Bir konuda yeterince hazırlık yapmadan üzerine atlamak, her şeyi ben bilirim hatasına düşmek, bilgiye deneyime gözlerini kapatıp burnunun dikine gitmek, düşüncesiz risk almak, cahil cesareti göstermek ve sorumluluk almamak olarak ifade edilebilir (aynı durumu kırk farklı şekilde ifade ettim, bence ne demek istediğimi anladık :). 

Bunları olumsuz bir durum olarak değil, gölge yön olarak ifade etmem bilinçliydi. Çünkü bu kart eğer ki kişinin kendi davranış örüntüleri için çıkmışsa, kişi bu hatalı ve ona yarar getirmeyen durumu görüp dönüştürebilir. Böylece gölge yönünü, aydınlık bir yönü olarak yaşamına entegre edebilir. Gölge yönlerimiz dediğimiz durumlar aslında bizim ilerleme alanımızı görmemeyi seçmemizle oluşur. Eğer ki kişi öğrenme alanının genişliğini kabul ederse, bilinçli körlüğünden kurtulursa, gölge yönlerimizle aslında büyüme imkanı buluruz. 

Kart ters çıkmışsa, aslında kartın aydınlık enerjisinin düzgün akmadığını ve enerjinin bloke olduğunu, diğer ve anlayacağımız bir ifadeyle kartın özgürlük, ilerleme gibi olumlu anlamlarının yaşamımızda düzgün çalışmadığını ve yaşanan sıkışıklık nedeniyle ya bir şeye başlamakta güçlük çektiğimizi ya da sorumsuzluk, laubalilik gibi olumsuz özelliklerin bizden veya dış etkilerden kaynaklı yaşamımızda kendini gösterdiğini söyleyebiliriz.

Kartın anlamını ve numarası olan 0'ı göz önünde bulundurduğumuzda zamansal değer olarak olayların bir anda, hızlı, ani ve çabucak gerçekleşebileceğini, hatta gerçekleşme anının bizim beklemediğimiz bir anda olabileceğini söyleyebiliriz.

Kart bir aşk okumasında çıkmışsa (dizilim önemlidir unutmayalımmm), yeni bir başlangıç enerjisini ifade edebilir. Ancak bu başlangıç önünü ardını düşünmeden olacak bir başlangıç olacağından dolayı en azından başlangıçta ciddiyetsiz olabilir. Çünkü deli kartı aslında ''aman beee oturmaya mı geldik başlayalım bakalım'' enerjisidir. Ciddi ve ilerisine yönelik detaylı bir gözlem, beklenti, adım vs bu kartta yoktur. Ancak aşk özelinde düşünürsek, karşınıza çıkan kişi size çocuksu, saf bir heyecan verip aklınızı başınızdan aladabilir. Çok kapılmayın bence. :P

İş gibi somut bir durum için çıkmışsa, daha çok stajyer enerjisinde olabilirsiniz. Çünkü bu kart deneyim vermez, başlangıç verir. Öğrenme fırsatı verir. Zaten hava elementi de bizlere öğrenme alanıyla ve iletişim temasıyla ilgili durumları verir. Yeni bir işe başlayabilirsiniz ancak daha yolun çok başındasınız. Aynı zamanda iş daha toprakla yani maddi dünyayla ilgili bir alan olduğundan bu bağlamda çıkan deli kartı riskli bir başlangıcı da verebilir. Örneğin sağlam bir işiniz vardır ama alan değişikliği ile risk alabilirsiniz veya risk almanız gerekebilir gibi. Yani bu kart biraz da, yarını düşünmeden kahraman olmak için adım atmayı ifade eder.

Manga tarot destesindeki kart tasarımına baktığımızda karakterin konumunu bir uçurumun kıyısında görmesek de karta hakim olan koyu renkler aslında bizlere bilinmeyen yollarda ilerleme temasını verir. Bu karttaki güneş tepede değil, karakterin başının tam arkasında doğar. Yani güneş aslında karakterin zihninden parlar. Yeni bir fikirle yola çıkan karakterin yanında sadece elinde tuttuğu değneği (tutkusu, isteği, merakı, heyecanı) ve sadık dostu köpeği (bir dost olabileceği gibi zanaatı yeteneği ve hatta kendine inancı da olabilir) vardır.

Evet, bu kart adı gibi aksiyonlu bir anlamı simgeler. Bu bakımdan hareket enerjisi taşır. Bu kart açılımınızda gelmişse yakında hayatınızda sizi gerçekten etkileyecek çok taze bir hareketlilik ve başlangıç olabilir. Bu başlangıç size ferahlık verebileceği gibi, ani olduğu için geredebilir.


bunu geçen paylaşmıştım ama bu yazıya çok uygun, bir daha dinleyelim.


Popüler Yayınlar