Oz Büyücüsü.

 

''Kesinlikle kaybolduk,'' dedi, ''ve Zümrüt Şehri'ne giden yolu zamanında bulamazsak asla beynimi alamam.'' 

''Ben de kalbimi,'' dedi Teneke Adam. ''Oz'a gitmek için sabırsızlanıyorum ve kabul etmelisiniz ki yolumuz çok uzun.'' 

''Biliyorsunuz,'' diye söze girdi Korkak Aslan hafifçe inleyerek. ''Bir yere varamadan sonsuza dek yürüyecek cesaretim yok.'' 

(Oz Büyücüsü, L. F. Baum\ sayfa: 86) 


-Yazı, kitaba dair spoiler içeriyor.-


Bu, kitaptaki en sevdiğim alıntı. Kitabın her bir karakteri bir şeyi arzuluyor. Korkuluk beyni olmasını, Teneke Adam kalbi olmasını... Aslan cesaretli olmayı. Dorothy ise köpeği Toto ile birlikte Kansas'a teyzesinin yanına dönmeyi istiyor. Tüm bu isteklerinin gerçekleşmesinin büyük büyücü Oz'a bağlı olduğunu, bu yüzden de onun yaşadığı şehir olan Zümrüt Şehri'ne gitmeleri gerektiğini düşünüyorlar. Ancak gerçekte ne Oz büyük bir büyücü, ne de Zümrüt Şehri zümrütten yapılmış... Hepsi düzmece. Kendilerinde zaten var olan veya olağanüstülükler olmadan da elde edebilecekleri şeyleri isteyen bu karakterler, çıktıkları zorlu yolculukta aslında bir yandan içsel bir yolculuk da yapıyor ve kendilerinin farkına varıyorlar.

Kitapta en önemli ve zorlu isteğin Dorothninki olduğu vurgulanıyor: Eve dönmek. Hepimiz hayatımız boyunca bir şekilde ''evimizi'', kendimizi ait hissedeceğimiz yeri, ''mutluluğu'' arıyoruz. Bazen bir amaçta, bazen bir kişide, bazense elimizle kavrayabileceğimiz başka başka nice varlıkta. Oysa ev aslında hep başladığımız yerde. Yolumuz uzun, evet. Bu uzun ve sonsuzmuş gibi görünen yolda cevabı kendimiz bulamazsak asla başlangıç noktamıza dönemeyiz. 

Teneke Adam, Korkuluk ve Korkak Aslan'ı kandırmak sahte büyücü Oz için kolaydı. Çünkü onlara zaten sahip oldukları ama farkına varamadıkları şeyleri kendisinin verdiğine inandırdı. Onlar, Oz'un yalanı sayesinde isteklerini gördüler; aslında bakmadıkları yerde, içlerinde olduğunu. Dorothy ise farklıydı. Oz onun dileğini yalanlarıyla gerçekleştiremedi. Dorothy'nin isteği bir parmak şıklatmasıyla gerçek olabilecek bir dilek değildi. Bu dilek Dorothy'nin sahip olduğu bir şey olmasa da, var edebileceği bir şeydi. Güney'in iyi cadısı sayesinde Kansas'a dönme yolunun en başından beri kendi elinde olduğunu anladı Dorothy. Yürüdüğü tüm o yollar, atladığı tüm o tehlikeler; Dorothy'nin Kansas'a dönebilmesi için katlanması gerekmeyen durumlarmış gibi görünüyordu. Dorothy yine de üzülmedi. Çünkü çıktığı yolculukta edindiği arkadaşları, bu yolculuk sayesinde isteklerine kavuşmuştu. Üstelik Dorothy de, arkadaşlarıyla birlikte yaşadıklarından sonra, gerçekten de ''evini'' bulmuştu.

Cevaplar çok yakında olsa da, onu bulabilmek için uzun, belki sonsuzluk kadar uzun gelecek bir yolda yürümek gerekebilir. İyi, güzel şeyler zamanla olur İlkay, tıpkı bir çiçeğin günbegün büyüyüp yapraklarını açması gibi. Emek, zaman ve istek gerekir. Yoksa o çiçek solar. Solmasını istemezsin, değil mi?

(16.05.2021)


Not: Bu yazımın son paragrafına artık tam olarak katılmıyorum. Çünkü bazen çabalasak da, beklesek de, çok istesek ve çoğu şeyi anlasak da... bazı şeyler solar. Ancak yazının genelindeki atmosferi sevdim. Zaten kitabı da çok severim. Hatta evdeyse okuyayım bir ara yeniden.

Ve yazmazsam içimde kalır, o son paragraftaki saflığım beni gülme krizine soktu. Ne tatlııı.


Güneşli bir günü hissetmek.

 

Güneşli bir günü hissetmenin insana pek çok faydası vardır. Böyle günlerde her yer adeta güneşle yıkanmıştır. Tüm yeryüzü ve gökyüzü. Bulutlar pofuduk birer peluş oyuncaktır. Kalbine bir bebeğin ilk sırdaşını hatırlatır. Rüzgar uzun süredir görmediğin sevdiklerin gibidir. Her adımında sana uzun uzun ve usul usul sarılır. Kuru dallar yeşil çimenlerle vals yapmaktadır. Sen onları izlerken dört bir yanından döne döne ışıkla buluşurlar. Kalbin ardına kadar açılmış bir penceredir, cildin ışıl ışıl bir cam. Evet, cildin bile başka parlar. Canlılığı hissettiğin anda, sana dair her şey canlanır. Görebildiğin ve göremediğin her şey.

En güzeli de gözlerini kapatmayı akıl ettiğin andır. Tam o anda sanki bir çeşit sihir çalışır. Hem de hiçbir hokus pokusa gerek kalmadan. O anda sesler uzaklardan gelen uğultudur. Rüzgar sahiden de bir dosttur. Kalbin kocaman yumuşak bir bulutun ta kendisidir. Güneş gözlerinden içeri sızar ve kapalı gözlerinin ardındaki karanlık, yumuşak bir tona bürünür. Sana ait olmayan ne varsa, sanki hepsi temizlenir. Işığı hissetmek, dıştan içe, her şeyi aydınlatır. Sonra tüm bunları içten dışa yansıtmak istersin. Tüm o güneşi.

(16.03.2024)


(Kim Bağışlayacak Beni, Birhan Keskin).


Merak ve geri çekilme ikiliğinin sakıncaları üzerine bir hikaye.

 

Sanırım kendimi bildim bileli kendimle bir çeşit savaşım var. Bunun adı, merak ve geri çekilme ikiliği. Çocukların genelinin bu dünyaya yoğun bir merakla geldiğini görürüz. Etraflarını keşfetmek için yüksek bir istek duyarlar. Ben de o çocuklardan biriymişim. Benim kaşif ruhum varlığını bir bilinçle bu dünyaya gösterdiği andan itibaren gördüğü hemen hemen çoğu kareyi anlamlandırmak için yoğun bir merağa sahipmiş. Bundandır ki, ara sıra çocukluğum hakkında gerçekten düşünmeyi de, çocukluğuma tanık olmuş birilerinden kendi öz benliğim hakkında bilgi edinmeyi de seviyorum.

Çocukken de gökyüzünü, yıldızları ve ay'ı çok severmişim. Öyle ki ay için gecenin güneşi olduğunu düşünürmüşüm. Her çocuk böyle tatlı görünen ama oldukça yaratıcı buluşlar yapmıştır sanırım. Çocukların zihninin filtresizliği bu bakımdan oldum olası ilgimi çekmiştir. Çünkü büyüdükçe, evet belki doğruyu öğreniriz ama öte yandan sınırlara boyun eğeriz. Oysa her çocuk, sınırsız bir bilinç algısıyla doğar. Bu nedenledir ki, keşfetmek için sonsuz bir merak duyarlar.

Benim çocukken ayrıca ilgi gösterdiğim bir diğer şey ise dünya haritasıymış. Babama ülkeleri gösterip bilgi edinmeyi ve ülkelerin atlasta kapladığı yerden yola çıkarak neden büyük veya küçük olduklarını kıyaslamayı, bu yolla fantastik fikirler üretmeyi severmişim. Sanıyorum ki büyüdükçe bu fikirler, öğrendiğim doğrulardan beslenerek hikayelere dönüştüler. Biraz... utangaç hikayelere.

Benim kendimde gerçekten gururlandığım tek bir özelliğim vardır. Bu özelliğime kimse hiçbir zaman laf edemedi ve ben, tamam bir itiraf, hep bu özelliğimle öyle ya da böyle böbürlendim. Evet, cırcır böceği olmam! Doğal bir anlatıcı. Her meraklı ruh aslında bence doğal bir anlatıcıdır, anlatmaya eğilimlidir. Öte yandan bu konuda utangaç bir tarafımın olduğunu itiraf etmeliyim. Kendimi yetersiz bulduğum için değil, ben gelişime inanırım, kendi sesimi yansıtmayı her seferinde seçeceğim veya seçmeyi savunacağım için. Görülmek. Bu, doğal bir özelliğimden gelen bir yeteneğim olsa bile, beni gerebiliyor.

Her yeni yazar keşfimdeyse, bu utangaçlığım zayıflıyor. Utangaçlık bence, ilerleyebileceğimiz alan veya alanlar ile aramızdaki şeffaf bir perde. Öyle ki bu perde, bazen -buna izin verirsek- kalınlaşıyor ve duvara dönüşüyor. Bazense, özellikle de ilerledikçe, ortadan kalkıyor. Yazarlar utansalardı veya utandıkları noktalara rağmen ilerlemeyi seçmeselerdi, onların kelimeleriyle hiç tanışmamış olurduk. Bu duygu durum halini bilinçli olarak ''utanç'' olarak tanımlıyorum; evet, çekince de diyebilirdim ancak bence utanç kelimesi en azından benim durumum için çok daha uygun.

Utanç, kendimizin geçmiş zamanda bir noktada haksız yere veya haklı olsa bile haksız derecede kötü bir tecrübe sonrasında kötü hissettirilmemizle gelişen bir durum olmaya eğilimli olan bir his. Örneğin bir yazı yazmışsındır ve birisi yazını yerden yere vurmuştur. Ben bunu hiç yaşamadım, dedim ya bunu yaşamak için hep fazla ukalaydım (ve galiba yetenekli :). Çekince ise daha evvel kötü bir tecrübe edin ya da edinme, yaşayabileceğin olası kötü senaryoları kafanda kurman sonucu kendini geri tutmanla oluşan bir hal. İlk bakışta benim için ikinci kavram kullanımı daha doğru bir kullanım gibi duruyor ancak hayır, hissettiğim şey, muhtemelen utanç.

Ben kendimi yazayım ya da başka karakterleri yazayım, hatta karakter odaklı değil düşünce odaklı bir metin yazayım, hep kendimi yazdım ve hep de kendimi yazacağım. Benim zihnim böyle çalışıyor, tarz meselesi belki de bilmiyorum. Bunu şuna bağlıyorum: 1. Daha çocukken bile dünyayı 'bu neden böyle' sorusuyla algılama eğilimim. Dolayısıyla kavramları ve şeyleri kendi bakış açım üzerinden yorumlama eğilimi geliştirmişim. 2. Ergenlik yıllarımdan genç yetişkinlik yıllarıma kadar aralıksız günlük yazmam. Bu kısma blog yazmayı da ekleyebiliriz ancak günlüklerim barındırdığı analiz, iç+dış gözlem ve dürüst bir dil özellikleri bakımından çok daha filtresizdi. 

Ne tuhaf. Başkalarının okumasından çekindiğim (ve hatta utandığım) metinler yazdığımı ve yazacağımı söyleyen ben, sana hep çok filtresiz yazmış ve çok filtresiz bir dil kullandığımı ifade ettiğim günlüklerimden sıkça bahsetmişimdir (bundan üniversitede bile sınıf ortasında bahsederdim, cidden bir denişiğim :). Belki de beni yazmaya iten de buydu, budur: Çelişkiler, çelişkilerim. Buradan daimi bir fikir doğuşu görebilirsin. Buna bayılıyorum. Hatta, hayatta beni bunun kadar; fikir üretmek ve bunu yazarak (bazen de sözel yolla anlatarak) yapmak kadar heyecanlandıran bir durumla karşılaşmadım. Buna en yakın durum, somut olarak keşfetmemdi. Fotoğraf çekmeyi bu yüzden sevmiştim. Varlıkları, kelime formuyla değil de, oldukları gibi hikayeleştirebilme olanağını fotoğraf yoluyla elde ettiğim için. 

Ben hep, uygun toprakta olmadığını düşünen bir bitki gibi hissetmişimdir kendimi. Sana daha evvel ait olmamakla-hissetmemekle ilgili birkaç kelam etmiştim biliyorsun. Bana uygun toprak ne? Bunu çok küçük yaşlarımdan beri düşünüyorum. Beni kıran da hep bu olmuştur. İnsanlar bu soruyu 20'li yaşlarında düşünmeye başlarlar. Hadi biraz daha ince düşünceli ve iç gözlem gücü yüksekse, 10'lu yaşlarında. Bense, tek basamaklı yaşlarımdan beri bunu düşünüyorum: Bana uygun toprak ne?

Zamanla sadece soru edatım değişti. Başta ''ne'' idi, sanırım (çok zaman geçtiği için anımsamıyorum). Sonra ''nasıl'', olmuş olmalı. Sonra ise ''bana uygun toprak yok mu acaba?'' oldu. Anlayacağın komple soru değişti. Belki de içimde hep, evet tek basamaklı yaşlarımdayken bile, ''yokluk'' ihtimali baskındı. Bu beni hep biraz melankolik yapmıştır. Sanırım kendi içimde bile çelişkiliyim. Tek bir nefes noktası bulduğum anda hemen açan bir çiçek gibi tüm varlığımla o bana ferahlık veren hissi kucaklardım. Bu bana hep hüzünlü gelmiştir; çünkü o his hiç uzun sürmezdi. Sonra yine yokluk, yokluk. Bu bir hile, biliyorum ama aksini düşünmek için yeterli deneyimden yoksun olmalıyım. 

Bu iki katmalı bir deneyim süreci. 1. Bana gerçekten de o varlık bilgisini verecek deneyimler gelmedi. ''Her şey güzel olacak''tan bile ziyade, ''bazı şeyler iyi hissettirecek'' hissi. Süreklilik, bu his, işte bunu istiyorum! 2. Ben o deneyimlere gitmedim. Çoğu zaman da bu oldu, bir itiraf. Çünkü... bu kısım çok uzun olurdu, bu kadarını bilmemiz bile belki de fazladır.

Belki de benim yukarıda ''utanç'' olarak adlandırdığım hissin temeli bile bundan kaynaklanıyordur: ''Belki de bu kadarı bile fazladır.'' Yazdığım şeyleri ilk yazdığımda seviyorum. Ancak zamanla, ya onlar içimden yeni yazılar ve o yazıları oluşturacak fikirleri doğuruyorlar; ya da öyle olmasa bile, hala o fikirlere inanıyor olsam bile, yazılarımın ve fikirlerimin kimseyi ilgilendirmeyeceğini düşünüyorum. Biliyorsun ki, bu yazıyı okuduğuna göre bildiğini farz ediyorum, biliyorsun ki kelimeler, insanlar onlarla ilgilendikleri sürece yaşarlar.

Tam bu noktada tuhaf yazarlar aklıma geliyor veya tuhaf yazarlar keşfediyorum. Son keşfim Clarice Lispector oldu. Daha evvel hiçbir kitabını okumamış olsam da, tarzının fantassttikliği beni onu okumaya dair büyük bir heyecana sürükledi. Ah keşke en merak ettiğim kitabı olan Yıldızın Saati'ni ikinci elde olsun bulabilseydim... İyi ki böyle ''tuhaf'' yazarlar var. Böylece benim utanç illüzyonum ortadan kalkıyor ve ben, hayatta bana en çok heyecan veren şeyi kucaklamak için içimde derin bir istek duyumsuyorum.

Bu yazarlar, tabi bu yazarı daha evvel hiç okumadığım için onu şimdilik ayrı tutarım, yazarlar genellikle diyelim, dış bir gerçekliği yazdıklarında bile kendilerini yazarlar. Çünkü, evet, kelimeler onlarındır. Benim utancımın nedeni de, kelimelerimin benliği olmalı. Onların başarılı veya başarısız olmaları veya olma ihtimallerinden öte ve dışında, onları, kelimeleri, direkt benliğimden parçalar gibi görmem. Bu nedenledir ki bazen bloğumda bile daha evvel sildiğim bir yazıyı yeniden yayınlayabiliyorum. Bunun  sebebi, o bazı yazıları yeni bir bilinçle yani bilincimin daha evvel açık olmayan parçasının artık bana, kendime, o yazıyı yazan tarafıma açılmasıyla birlikte, bu sefer farklı bir insanın kaleminden çıkmış gibi bir hisle daha evvel sildiğim yazılarımı yeni bir yazı hissiyle yayınlıyorum. Eskiden zamanla sevmemeye başladığım bir yazıma bile bu yolla farklı bir bakışla bakabiliyorum. Bir durumun (bu örnekte yazılarım) doğma anındaki his önemlidir. O durumun her yanına o his siner. Ben çoğunlukla yalnızlıktan doğan yazılar yazdım. Bunu kırana kadar defalarca sildim, yeniden yayınladım ve yeniden yazdım. Bunu kırmak, zor mesele. Kabul gerektiriyordu. Kabul, değişim için gerekli ama kabulü kabul etmek bile acı verici.

Aynaya bakmadan evden çıkmazsın değil mi, nasıl göründüğüne dikkat edersin, işte bu da çok benzer ve hatta belki de birebir aynı bir durum. Yazarlar yazdıkları yazı değillerdir ancak yazdıkları yazılar yazarlarının parçasıdır. Bunun benim aidiyetsizlik hissimle de bir ilgisinin bulunduğunu seziyorum. Ve şöyle düşünüyorum, nasıl ki kelimelerin toprağı benim için daima keşfedilecek bir alansa, belki de somut dünya da öyledir. Belki de benim sabit bir toprağım yoktur da, toprakların yapısını keşfetmeye dair yoğun bir merakım vardır. Ben bu merakı beslemedikçe, yokluğun  duvarları arasında ezileceğimi de biliyorum. 

Diğer yandan ben, olay ağırlıklı metinler yazamıyorum. Yazmak zorunda da değilim değil mi? Belki de benim başarılı olabileceğim alan, hep küçümsediğim yönümdür. Ben olaylardan arta kalanı veya olaylara yer açanı algılıyorum, olayları değil; bunu başka bir yazarda küçümsemem, hatta hayran kalırım. Ancak, hal böyleyken, bu tercihi ve eğilimi kendimde küçümsemem ne kadar adil ve aslında mantıklı? Hiç değil. Çünkü belki de, benim sesim budur.

Belki de ben, keşfetmek için doğmuşumdur. Zaten bunu yapmadığımda, yapamadığımda, üzülmüş bir kız oluyorum. Üzgün bir kız değil hayır, üzülmüş bir kız.


Duygular nedir?

 

Son izlediğim Sihirli Annem: Hepimiz Biriz isimli filmde -SPOILER- perilerin peri olduğu fani dünyasına ifşalandıktan sonra gazeteciler bizim perilere çeşitli sorular soruyorlardı. İçlerinden bir soru Betüş'e denk gelmişti: ''Duygularınız var mı?'' Betüş de ağlamaklı duraksamış ve dehşetle, ''Tabi ki var,'' demişti. İnsanlar, perileri komple bir tür olarak algılamışlardı. Sanki her peri aynı tornadan çıkmış, özel olarak tek tek biricik varlıkları yokmuş, olamazmış gibi. Bu bana şunu düşündürdü... İnsanlar, insanları bile komple bir tür olarak algılamıyor mu?

Genelde empati kelimesi yanlış anlaşılma eğilimindedir. Tdk tanımına göre empati, ''duygudaşlık,'' olarak tanımlanmıştır. Sen ''empati yapmak''tan ne anlarsın? Önce bir sen dur düşün bakalım sevgili okur. Düşündüysen ve düşünmediysen devam. Empati yapmak deyince çoğu kişi aklına o klasik ve bize belki de ezberletilmiş tanımı getirir ve yanılgıya düşer: Kendini başkasının yerine koymak. 

Bu kavramı ben de yanlış düşünüyordum. Bunu, üniversitenin üçüncü yılında -malesef uzaktan eğitimle aldığım- güzelim derslerden biri olan dinleme eğitimi dersindeki dinleme tür yöntem teknikleri konusunun içinde yer alan empatik dinleme kavramıyla anlamıştım. Dersin hocası bile bizleri uyarmıştı, başkasının şartlarına sahip olmadan mevcut benliğin, deneyimlerin, his ve yaşantıların içinde diğer kişinin koşullarını düşünüp empati mempati yapamazsın diye. Bu doğru. 

Kendini karşındakinin yerine koymak tanımlaması yanlış bir tanımlama olmasa bile yanlış anlaşılmaya açık bir tanımlama. İnsanların çoğu, kendi mevcut düşünce sistemindeyken karşısındakini anlayabileceğini sanıyor. Oysa aynı olayı yaşamış iki insan bile bazen (bence çoğu durumda da, neyse) birbirini tam olarak anlayamaz. Çünkü Tdk'nin tanımına bir dönelim... Duygudaşlık. Ben empati kelimesini bu tanımla paralel ifade ederim: Aynı şeyleri hissetmemiş iki insan aynı deneyimi yaşamış olsa bile birbirlerini anlayamazlar; empati, aynı duyguları hissedebilmektir, diye. Bu bakımdan birini tam olarak anlayamayacağımızı ifade ve itiraf etmek bile aslında bence çok daha gerçek bir şekilde empati kurmak, anlayış göstermektir.

Örneğin diyelim ki kötü bir olay yaşadınız. Ancak sizin o kötü olayı yaşarkenki koşullarınız iyiydi. Size destek olan çevreniz vardı, maddi olarak iyi durumdaydınız. Hal böyleyken aynı olayı yaşayan ama sizin koşullarınıza sahip olmayan başkasının aldığı kararları sorgulamak, mantık eksikliği olur. Çünkü eşit şartları mukayese etmiyorsunuz. Maddi koşullar yine görülme eğilimindedir de, manevi koşul farkları hep göz ardı edilme eğilimindedir. Bu nedenle de çoğu durumda kimse kimseyi gerçekten anlayamaz. Yalnızca kendi mevcut şartlarının ona sağladığı konfor veya alan ekseninde değerlendirme yapabilir.

Tüm bu yanlış değerlendirmeler ise bugün bizleri tek tipleşmeye götürdü. Evet, tek tipleşmenin nedenlerinden biri de bence empati eksikliği. İnsanların birbirlerine her şeyi bu kadar kolay dayatıp başkaları üzerinde şımarık çocuklar gibi tahakküm kurmak istemelerinin nedeni bile bu. Bunu illa ki böyle dramatik bir pencereden görmemize de gerek yok aslında. Çoğu kişiyi çoğu başka kişi, tek tip değerlendirme eğilimindedir. Tamam, bazı insanlar gerçekten de bir grubun parçasıdır ve kişilik olarak özgün özellik göstermezler... Öte yandan bizim işimiz o kadar uzaklarla da olmaz, olması da gerekmez aslında. Dış çevreyi kategorilere ayırma nedenimiz, kendimizi korumak amaçlıdır; insan kategorilerle düşünme eğiliminde çünkü (ikilik\ dualite\ o mu bu mu yoksa hiçbiri; olayında sıkça dile getirmiştim). 

Benim hayatta en nefret ettiğim şey tek bir tipleme olarak görülmektir. Çok ciddiyim; bak son yazılarım içinde ''nefret'' kelimesinin en çok uyduğu yer cidden burası oldu. Çünkü bu, insanların kafalarında seni bir kalıba hapsetmeleri ve öyle davranmanı beklemeleri demek. Önce yakın ilişkiler, sonra daha uzak ilişkiler ve en sonunda toplum içindeki genel olarak sen. Beni asıl öfkelendiren ise bu kategorileri günbegün -özellikle de sosyal medya aracılığıyla- besleyen insanlar. Sadece kendin olamazsın insanlar için; kendin olurken aynı zamanda bir alt gruba girmen gerekir dayatması seni bekler çünkü. Ben bu kadar sığ değilim kardeşim desen bile, kime diyorsun ki; karşında kocaman bir kalabalık var. Öte yandan bu sadece sözde ve soyut bir tanımlama olsa neyse. İnsanlar bu kalıpları davranışlarına dökerler saf saf. Senin o olmadığını anladıkları anda da bozulurlar. Bozul kardeşim, bozul. Ben bozulacağıma sen bozul. Ama galiba benim de ayarlarım artık bu nedenle ufaktan bozuldu. Çünkü önceden bu kadar çok nefret etmezdim, pek çok şeyden.

Ben hep aynı insandım bu arada. Yalnızca, çoğu saftirik kişi gibi, iyi niyetliydim. Hala öyleyim ama saf bir iyi niyet başkadır (ve bu dünya için saçmadır). Önceki mutluluk yazılarımı düşünüyorum. Orada yazdığım şeyleri hala sevdiğimi. Bulutlar, ağaçlar, kuşlar, çiçekler, doğa!, hayvanlar, küçük çocukların komik hareketleri... Arka plan. Fark ettin mi, bunların hepsi arka planı oluşturuyor. İşte sorun buydu. O zaman da, şimdi de. Bu bir arka fon. Ben hep, ön plandaki bir şeyin beni mutlu etmesini umdum. O şeyi bulamadıkça ise... Arka fona duyarsızlaştım. 

Geçen hafta falan olsa bu beni çok üzüyor derdim. Artık demiyorum. Çünkü çoğu kişi o arka fonu bile fark etmez. Beni bu da çok üzdü. Çok uzun bir süre. Hele hele üzüldüğüm şeylere bak... :) Ama sonra üzüntüm geçti. Belki de ben, kendimle duygudaşlık yapamıyordum. Empati için ikinci bir figüre ihtiyaç vardır. Oysa kendi içimiz bile katman katmandır. Kendi duygularını anlayamayan biri, karşısındakinin duygularını da bence tanımlayamaz. Bunu yazarken biraz bana bile ''seeerrtt'' geldi ama öte yandan, haklı noktaları var biliyorum. 

Duyguları somut oluşumlar sanıyorum belki de. Olabilir. Sence öyleler mi? Yoksa sezgisel varlıklar mı duygular? Çoğu kişi duyguları elleriyle tutamadığı için yok sanır. Hiç hissedemeyen ben bile varlıklarını biliyorum. Ne saçmalık. Belki de duygular iki türlüdür. Somut ve soyut. Ben sezgisel olarak onları hissettiğimi yazdığım belki de yüzlerce yazı paylaşmışımdır seninle. Abartmıyorum, o kadar yazı rahat olmuştur bunca yıldan sonra. Ama tüm o yazılar, bir tane somut bir duygu etmedi!

Belki de beni üzen budur. :)

His deyince çiçek böcek algılanır değil mi? Benim hep kızdığım da bu değil mi? :) Ben belki de hiç bu tarafı hissedemedim demeliyim. Bu nedenle de kendimi, ''hissedemeyen biri,'' olarak tanımlıyorum. Ve bu beni sinirlendiriyor! :)


Sihirli Annem: Hepimiz Biriz | Film Yorumu


Yönetmen: Mustafa Kotan 

Senarist: Arzu Yurtseven, Gamze Özer

Yapımı: 2025


''Bir varmış, bir yokmuş... Sihirli zaman içinde, dünyaların çok ötesinde, evreni ortadan bölen yıldız tozu nehrinin bittiği yerde güneşlerden daha parlak bir ağaç varmış. Bu ağacın sesini duyanlara peri, duymayanlara fani denmiş. Ağacın sesi perilere sihir, fanilere masal vermiş. Bu ağacın gücünden doğan perilerin bazıları buraya geri dönmüş, bazıları da ölümsüz hayatı yaşayacakları gezegenlere gitmiş. Her peri geldiği yeri bilirmiş de, hayatın akışına kaptırınca kendini, bu ağaç da zamanla bir efsaneye dönüşmüş.''


Kaynak: Pinterest


''Hepimiz bir bataklıkta yaşıyoruz ama bazılarımız yıldızlara bakıyor. Yıldızlara bakmaktan, hayal kurmaktan asla vazgeçmeyin; vazgeçmeyin ki, gerçek olsunlar.''


Uzak bir gezegendeki hapishanesinden çıkan Gogo (Kutsi), Periliçe'nin (Ayşen İnci) emriyle birlikte üvey ablası Dudu (Nevra Serezli) ile birlikte yaşamaya başlar. Gogo, peri hapishanesinde geçirdiği günlerin intikamını almaya yeminlidir. Sonsuz ömrünü bir fani gibi sihirli güçleri olmadan geçirmekle cezalandırılmış Gogo, çeşitli hinlikler yaparak perilerin başına dert olacaktır. Film boyunca Gogo'nun periler dünyasının başına dert olma hikayesini izlediğimiz gibi, olayların arka planında Sihirli Annem'in 2003-2006 yılları arasında yayınlanmış ve artık klasikleşmiş sezonunda yer alan karakterlerin yıllar içinde hayatlarında yaşanan değişikliklere de tanık oluruz. Bu bakımdan film, yıllar evvel çıkan ana dizinin fandomu (hayranları) için bir çeşit nostalji etkisi barındırmakta.

Filmin çekildiği haberini geçen yıl aldığımda çok heyecanlanmıştım ancak o zaman da, şimdi de filmin çok oldu bittiye getirilerek çekildiğini düşünüyorum. Sanki ana diziyi yıllar evvel izlemiş birileri bir sohbet sonrasında bu senaryoyu genel hatlarıyla oluşturmuş da hemen ardından detayları düşünmeden filmi çekmeye koyulmuşlar gibi bir his verdi bana film. Bence ana sorun filmi özellikle de senaryo anlamında zayıf bulmam bile değildi; ana sorun, filmdeki yapay oyunculuk performanslarıydı. Ben karakterlerin kendilerinin bile yıllar sonra onlara biçilmiş hayat akışını içselleştirebildiklerini düşünmüyorum açıkçası. Özellikle de Toprak (Jennifer Boyner) ve Çilek (Zeynep Özkaya) karakterlerinin yaşamının seyri yalnızca diziye çocuk oyuncu çeşitliliği kazandırmak için o şekilde çizilmiş gibiydi. Hele hele Çilek ile Toprak'ın eşleri olan karakterler köşe yastığı gibi gıklarını çıkarmadan sahnede bekliyorlardı. Aynı şekilde çocuk oyuncu ve peri karakter sayısı artsın diye filmdeki karakterleri net çizilmemiş çocuk oyuncular da vardı. Özetle, doldurma karakter çoktu.

Sihirli Annem dizisi ilk versiyonunu 2003-2006 yılları arasında televizyon ekranlarında yayınladı. Yıllar sonra izleyicilerin isteği üzerine 2011-2012 yıllarında ikinci bir dizi versiyonu daha aynı oyuncularla çekildi ancak o versiyon bile benim gözümde dizinin ilk sezonlarının etkisine sahip değildi. İlk sezonu bu kadar özel yapanın diziyi ilk çocukluk yıllarımda izlemem veya dizinin bana çocukluk yıllarımı anımsatması olduğunu düşünmüyorum. Bu sezonları daha başarılı bulma nedenim duygusal değil, somut nedenlere dayanıyor. 

İlk sezonlarda oyunculuk performansları daha gerçekçiydi. Pek çok izleyicinin de benimle aynı veya benzer görüşü paylaşacağını düşünüyorum. Karakterler arası ilişki dinamikleri (örneğin kardeş kavgaları, aile bağları), peri-fani dünyaları arasındaki geçiş ve geçirgenliğin doğal akışı, olayların çok yönlü ve en önemlisi gerçek hayat senaryolarından üretilmesi... Zaten bu diziyi daha sonraki yıllarda çekilmiş olan sihirli çocuk dizilerinden ayıran temel unsur da bu: Gerçek yaşamda yaşanan veya yaşanabilecek olaylar hakkında izleyicide duyarlılık oluşturmak ve bunu yaparken de doğal yaşam tepkilerinden kopmamak (yani doğal bir oyunculuk performansı sergilemek).

Bu filme gelecek olursam, filmin hedef kitlesi çocuklar olduğu için çocuk oyuncu bolluğu (karakterlerin doldurma karakterler olması buradaki ana problem) ve yetişkin oyuncuların sanki çocuklar onlar düzgün ve doğal bir telaffuzla ve mimiklerle konuşmazlarsa onları anlayamayacaklarmış gibi abartılı mimik ve tonlamalarla konuşmaları bahsettiğim yapaylığa neden olan temel durumdu. Böyle davranmayan Periliçe (Ayşen İnci), Dudu (Nevra Serezli) ve az sahnede yer alan Perihan (Gül Onat) karakterlerinin performansları ise doğal olmaları sebebiyle başarılı ve akıcıydı. Karakterler dümdüz konuşsalar bile daha gerçekçi bir akış olurdu ciddiyim. Zorlama bir ''rol yapıyoruz'' havası filmin her sahnesinde görülüyor. Aynı şekilde Taci karakterinin seslendirmesini de asla beğenemedim. Zaten ilk sezonlardaki eğitimli bir köpek olduğunu oyuncuların her röportajında ifade ettiği köpek Taci ile onu seslendiren Metin Serezli'nin verdiği sanki gerçekten de insandan köpeğe dönüşmüş bir karakteri izliyormuşuz hissi sonraki sezonlarda bana hiç geçmedi. Bu filmdeki Taci ve seslendirmesi ise fiyaskoydu.

Filme dair en beğendiğim ve duygulandığım sahne ise, sevgili Defne Joy Foster'ın hayat verdiği Eda karakterinin yapay zeka aracılığıyla yer aldığı sahneydi. Burada da çok başarılı bir görüntü çıkmamıştı ortaya ancak bu karakteri ve karaktere hayat veren oyuncuyu çok sevdiğim için filmde onu görmek, onun anısına oyuncuların ve yapım ekibinin hep saygılı davranması, beni duygulandırdı. Öte yandan film boyunca tekrar eden ''hepimiz biriz'' fikrini anlamlı bulmakla birlikte, olaylara yedirilişini çok çiğ bulduğumu eklemeliyim. Bu fikrin film boyunca gerçekten oturduğu sahne de, sevgili Eda periyi gördüğümüz andı. Perilerin başka bir yerden gelip oraya döndükleri ve dönüşümün yaşamın bir gerekliliği olarak var olduğu, bu nedenle sevdiklerimizden hiçbir zaman gerçekten ayrılmayacağımız fikri, alışıldık ama anlamlı bir fikir. Filmdeki işlenişi ise, filmin genel senaryosunun acemiliğine rağmen, başarılıydı.

Film bittikten sonra bitiş jeneriğinden önce ve jenerik sırasında ilk sezonlardaki set arkası görüntülere yer verilmesi ise oldukça duygusaldı. Hatta koca filmde beni gerçekten etkileyen sahneler de bunlardı. 

Filmin, özellikle de dizisiyle büyümüş bir izleyicisi olarak, çok fazla eksik noktası olduğunu düşünmekle birlikte, izlerken hiç sıkılmadığımı ve hatta zamanla bahsettiğim olumsuz durumlara da alıştığımı ve kabullendiğimi, bundan sonrasında ise filmden keyif aldığımı söyleyebilirim. Gerek senaryo, gerekse oyunculuk performansları olarak çok çok çok daha başarılı olabilecek ancak mevcut haliyle de keyifle izlenebilir bir film. 


Sihirli Annem: Hepimiz Biriz (Fragman) için tıklayabilirsiniz.



Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Ayçiçekleri gibi sevmek.

 

Ayçiçeklerinin adı hep ilgimi çekmiştir. Gerek duruşlarıyla, gerek bakışlarıyla Güneşle bir olan bu çiçekler, neden Ay'ı isimlerinde taşıyorlar diye düşünmüşümdür. 

Bir keresinde onları yakından görmüştüm. Beklemediğim bir andı. Kafamı bir çevirdim, işte oradalardı. Bakışları bana dönük değildi. Sanki uzaklardaki bir noktadaki sevdiklerini selamlarcasına ışıl ışıl, kocaman ve sarı bir gülümsemeyle dikiliyorlardı. Araba yanlarından hızla geçtiğinden, bu karşılaşmamıza dair aklımda yalnızca solgun bir hatıra, hatta o bile değil... solgun bir hatıranın anısı kaldı. Bu, yıllar yıllar önceydi.

Biraz daha yakın ama şimdilerde uzak olan ikinci bir tarihte yine onları gördüm. Aslında farklı bir yılın hemen hemen aynı mevsiminden bir andı. Bu sefer hazırlıklıydım, onları görmek için heyecanla bekledim. Sonra onlar geldiler, küskün bir gülüşle. Hala parlıyorlardı ama boyunları mı büküktü ne? Neredeydi benim parlak çiçeklerim... neredeydi onların ışıldayan yaprakları? Yoktu. Kurumaya yüz tutmuş güzel çiçekler. İşte karşımda olan buydu. Araba geçti gitti ve benim aklımda, bir kez daha, solgun bir hatıra kaldı.

Bu hatıranın da bir anıya dönüşmesini bekledim. Üçüncü sefer. Bundan iki yıl öncesi. Bu sefer umutsuzdum. Çünkü her şeye hazırlıklıydım. Yine bir yaz mevsimiydi. Bu sefer ben onlara dönük oturmuyordum. Saat gece yarısıydı. Onlar beni gördü mü bilmiyorum ama... ben onları göremedim. Hatta onları görmek istediğime dair içimde taşıdığım heyecan, evet bu sefer o da, artık solgun bir hatıraydı. Onları göremediğimi bile fark etmedim. Ne o yolculukta, ne sonrasında. Geçtiğimiz dolunayda sana Güneş ile Ay'ın aşk hikayesini anlatana kadar (burada anlattım), aklıma ayçiçekleri gelmedi.

Onlar herhangi bir ayçiçeği değildi benim için. Onlar, yolda gördüğüm ayçiçekleriydi. Öylece, beklemezken. Bir anda karşıma çıkan ve beni heyecanlandıran ayçiçekleri. Birlikte havalı bir fotoğrafımın bile olmadığı, çünkü en azından yol üstündeki o çiçeklerle bunun olamayacağı ayçiçekleri. Güneş'i izleyen o çiçekleri gördüğüm anda sevdim. Bunun sebebi neydi bilmiyorum. Belki de kendi halinde oluşları. Aslında onları, evet o ayçiçeklerini ('the' ayçiçeklerini) ilk gördüğüm yıl bundan çok öncesinde kaldı ama... diğer seferki görmelerim veya görme ihtimallerim bile o ilk karşılaşmamızın yanında aklımda çok solgun canlanıyorlar. O ilk karşılaşmayı özel yapan neydi... bunu düşünüyorum.

Ayçiçekleri yılda bir kez açarlar. Biz onları tek bir çiçek olarak görsek de aslında göbeklerinde pek çok tomurcuk var. Sonra o tomurcuklar çiğdem oluyor ve afiyetle yiyoruz. Ve belki sonra da sivilcemiz çıkıyor. Neyse. :)

Ayçiçeklerinin diğer isimleri arasında günebakan, gündöndü, günçiçeği, günaşık gibi kullanımlar da bulunuyor. Çiçeklerin bilimsel adı ''helianthus annuus''tur. Bu isim, mitolojide ''Helios'' olarak bilinen güneş tanrısı ile ''Anthos''tan gelen çiçek kelimesinin birleşiminden oluşarak ''güneş çiçeği'' anlamına gelen Helianthus'u oluşturuyor. Annuuss kelimesi ise ''yıllık\ bir yılda büyüyüp tamamlanan'' anlamına gelmekteymiş. Mitolojide ayçiçeklerinin hikayesi, Clytie isimli bir su perisinin güneş tanrısı Helios'a karşılıksızca aşık olması sonucu yönünü hep ona dönmesi ve perinin gökyüzünde hareket eden güneşi yeryüzünde beklentiyle izlerken, sonunda bir çiçeğe dönüşmesi olarak bir anlatıya dönüşmüş.

Güneş'e aşık bir perinin aşkının yüzlerce baş vermiş gövdeli kocaman bir çiçeğe dönüşmesinin öyküsü, oldukça acıklı. Bu hikayede benim en çok ilgimi çeken ne imkansız veya karşılıksız aşk dramasıydı, ne de Clytie'nin güzelim peri haliyle kendini saçma sapan harap etme romantizmi. Benim en çok ilgimi çeken... hayır bekleyiş ve sabır da değildi (çünkü bu, anlamsızdı). Ben, sanırım, çiçeğe dönüşmüş güzel su perisinin bir çiçekte can bulan kalbinin atışını merak ettim. Yani, bir çiçeğin aşkını.

Ayçiçekleri nasıl sever? 

Güneş'e aşık ayçiçeklerinin adındaki Ay, ne anlama gelir bunu araştırdım. Bunun bilimsel bir karşılığı yok. Bunun mitolojik bir öyküsü de, sanırım, yok. Ben aslında bu çiçeğin en çok ''günebakan'' ismini kendisine yakıştırırdım. Bana daha umutlu gelirdi bu isim. Daha şirin. Daha bu çiçek gibi gelirdi aslında. Güneşe baka baka büyüyen bu çiçeklerle, yıldızları izleye izleye büyüyen kendim arasında bilinçli olarak olmasa bile bir çeşit ilgi kurmuşum diye düşünüyorum.

Tüm dünyada ''güneş çiçeği'' (sunflower) olarak isimlendirilen bu çiçeklere bizde ona Ay'ın adını koymalarının sebebi, çiçeğin öyküsüyle ilgili değil, çiçeğin bizzat kendi varlığıyla ilgiliymiş. Bunu fark ettikten sonra bir anda Ay'ı içinde taşıyan bu isim, benim için tüm güneşli isimlerin önüne geçti. Çünkü Ay çiçeği ismi, aslında bu umutsuz aşık perinin hikayesinin adını taşıyan çiçeğe, yeni bir başlangıç fırsatı veriyordu!

Çiçeğin kocaman bir gövdesi ve devasa yaprakları olduğundan dolayı görünümü Ay'ı çağrıştırmış. Bu çağrışım da ay gibi parlayan anlamına gelecek şekilde olduğunu düşündüğüm bir şekilde, ona Ayçiçeği ismini vermiş.

Güneş'e aşık ayçiçeği belki de köklendiği bu yerkürede bir perinin güzelliğiyle büyürken; bereket, bolluk, güç, dayanıklılık, bağlılık, umut, yaşam enerjisi, hayatın geçiciliğine rağmen parlamak gibi anlamlarıyla kendi varoluş öyküsünü anlatıyor ve sadece kendisi olarak, varoluşundan gelen bir güçle sevmenin anlamını simgeliyordur.

Kim bilir... Yine bir gün, bu sefer daha yakından, ayçiçeklerini görürsem... bunu ona\ onlara da soracağım!

''Sevgili ayçiçekleri... siz nasıl seversiniz?''

Belki de Ay gibi güzel bu çiçekler, bir Güneş'in ışığında açmayı öğreniyorlardır. Ve bu, bence, tüm sınırsız aşk öykülerinden daha ölümsüz bir öykü. Sanırım böyle bir öyküyü kimse senden alamaz, sana veremez ve senin yerine var edemez. 

Belki de ayçiçekleri böyle seviyordur. Kendileri gibi parlayarak.


Güneş ile Ay'ın Aşk Hikayelerinden Sadece Birisi.

 

Bir varmış bir yokmuş... Zamanın başlangıcından çok öncesinde ışık, bu dünyaya ulaşmazmış. O zamanlarda bilinen uzay, derin uykudaki bir okyanusmuş. Bu okyanusta yüzen galaksiler, gezegenler ve uydular yıldızlardan bihaber yaşarlarmış. Hiçliğin bile uyuduğu bu evrende bilinmeyen uzayın ışığını düşlemek imkansızmış. Çünkü ışık yalnızca, uyuyan yıldızların göz kapaklarının altındaymış. 

Bir zaman geçmiş, ne kadar olduğu bilinmez, bu sessiz okyanus titremeye başlamış. Derin uykudaki yıldızlar sessizliğin içinde bir anda var olmuşlar. Işık, galaksileri görünür kılmış. Gezegenler ve uydular dengelerini sağlamak için dönmeye başlamışlar. Dönerlerken etraflarını görmüşler. Bazı gezegenler halkalarına hayretle bakmış, bazıları uydularına bir yaklaşmış bir korkup kaçmış. Sonsuz karanlığın bir anda aydınlandığı bu bilinen evrende Ay, kendi varlığına yabancıymış. Çünkü o, ne gezegenlerin renklerine ne de yıldızların ışığına sahipmiş. 

Solgun Ay, içinde derin bir boşluk hissediyormuş. Bu yalnız delikanlı tüm sonlu evrendeki sonsuz karanlığına hapsolduğunu hissetmiş. Kendi şeklini bile seçemiyormuş. Yerkürenin etrafında dönen taştan kütlesiyle uzaklara gitmenin hayalini kurmuş. Onun bu hali Samanyolu'nun en güzel ve en parlak kızının dikkatini çekmiş. Solgun Ay'ın herkesten sakladığı özlemini ona baktığı ilk anda görmüş. Ay bundan bihabermiş. Uzak yıldızlarla şakalaşıyor, gezegenine bir yaklaşıp bir uzaklaşarak deniz ve okyanusları sinirlendiriyormuş.

Güneş meşgul bir yıldızmış. Isıtması ve aydınlatması gereken tam dokuz gezegeni varmış. Bir bakıma tam dokuz boğaz onun ışığına bakıyormuş... Güneş sorumluluklarını bırakamazmış. Tüm gün çalışan Güneş, geceleri yorgun argın sessiz karanlıkta uzak yıldızları izliyormuş. Ondan uzak olan kardeşleri yüreğinde ince bir sızı bırakıyormuş. Solgun Ay'ın sessiz bakışlarında gördüğü o hüzün, Güneş'in en derinden tanıdığı hismiş. Böylece Güneş, işinin daha az olduğu zaman olan geceleri Ay'ı göz ucuyla izlemeye başlamış. Onun kraterlerinin şeklinde dolaştırmış titrek ışığını. Önce ürkekçe, sonra gittikçe kabaran bir merakla. 

Ay, Güneş'in ışığının değdiği yüzeyinde sıcaklığı ve varlığını hissediyormuş. Bu ışıkla parladığı gecelerde yerküre de karanlıktan kurtuluyormuş. Ay Güneş'in ışığından çekiniyormuş. Bu nedenle yüzünü ona tam döndüğü zamanlar sınırlıymış. Böyle nadir günlerde Ay, Dolunay haline geliyor ve aşkın sonsuz ışığıyla parlıyormuş. Bundan olacak onu en çok da o gün hayranlıkla izliyormuş yerkürenin varlıkları. Böyle zamanlarda ya huşuyla doluyor, ya da korkuyorlarmış. Böyle zamanlarda ya en derin korkularını kusuyor, ya da sevgiye sarılmaya hazır hissediyorlarmış. Yerkürenin varlıkları bile Güneş ile Ay'ın ayda bir buluşan gözlerinin aydınlığından hem çekinir, hem de büyülenirlermiş.


Persephone'nun Doğuşu.

 

Plüton. Güneş sisteminin uzak noktasında kendi kendine zaman geçiren bu sevimli gezegen her zaman için içimde şefkatli bir sızıya neden olmuştur. Öyle ki az kalsın Plütonlu olacak ve onun haklarını savunarak kahramanına dönüşecektim. Ancak bu küçük ama haşin gezegenin yoğunluğu beni fazlasıyla korkuttuğu için matematiksel olarak küçük bir sapma, yaklaşık 10-15 Astronomik Birim (AU) civarında (imiş), yaşayıp ilhamımı Neptün yörüngesinden çekmeye karar verdim. Hayallerin ve bilinçaltının şifacı gezegeni olan güzel kızım Neptün ile dönüşümün temsilcisi derin oğlan Plüton aslında sık sık birbirlerinin yörüngelerine yaklaşır uzaklaşır ancak bir şekilde gerekli uzaklığı sağlamayı başararak iç dünyalarını mesafeli bir samimiyetle dönüştürme imkanı bulurlarmış.

Sezgilerimi Plüton'dan çekme ihtimali beni gerçekten korkutmuştu. Bu nedenle ışık yıllarını hızla kat edip en yakın gezegen olan Neptün'e sezgilerimi zor atıp puslu imgeler buldum. Artık gezegenimin doğasına alışmış Neptünlü bir değişim programı öğrencisi olarak Dünya'nın yörüngesinden Plüton'un renklerine güvenle bakabiliyorum. Plüton bana hep kurak bir gezegen izlenimi vermiştir. Öncesinde ona baktığımda gördüğüm en baskın şey, kahverengi bir kayaydı. Bu ne hissettiğini asla ele vermeyen duygusal gezegen, evet öyle gerçekten, hep ilgimi çekse de... ona bulaşmayı hiçbir zaman istemedim. Onun haklarını korumayı, onu diğer gezegenlerin sahip olduğu ayrıcalıklardan ayıran yeryüzü dünyasına karşı savunmayı istedim, bu aklımdan sık sık geçti, ancak yine de biraz... çekindim.

İlginçtir, şimdi ona baktığımda sevgili Plüton'un yüzeyinde kahverenginin yanı sıra sarı, mavi, gri, turuncu, kiremit ve krem renklerini de seçebiliyorum. Ve o da ne... buzdan bir kalp. Plüton'un tam göbeğinde kalp şeklinde dev bir nitrojen buz ovası bulunmakta. Bana inanmıyorsanız google'dan bir fotoğrafını açıp siz de daha ilk bakışta bunu görebilirsiniz. İnsanları çattığı kaşlarıyla korkutan bu öte gezegen, aslında sandığımızdan daha duygusal. Adını Roma mitolojisinde Pluto (Plüton) olarak bilinen yeraltı tanrısından alan bu gezegen (Yunan mitolojisinde onu Hades olarak görmekteyiz) aslında oldukça tutkulu, yalnız ve gözlerden uzak yaşayan bir gök cismidir.

Mitolojide Hades (Plüton) diğer iki erkek kardeşine göre daha... daha... sorunlu bir bölgeyi kendine iş ve yaşam alanı olarak belirlemek zorunda kalmıştır. Zeus göklerin, Poseidon ise denizlerin hakimiyken; Hades'e yeraltı dünyası kalmıştır. Buna göre Hades, geçişlerin hakimidir. Ölüm ile yaşam arasındaki dengenin yöneticisi olarak anlatılagelen bu mitolojik varlık, aynı zamanda yeraltı zenginliklerinin koruyucusudur ve hatta bu nedenle de Romalılar kendisine ''zenginlik getiren'' anlamına gelecek şekilde ''Pluto'' ismini vermişler.

Bu yalnız tanrı, gerçekten de yalnız bir varlıktır. Kardeşleri yerin üstünde gününü gün eder ve sosyalleşirken, onun gördüğü sadece... ölülerdir. Üstelik Hades'in adını diğer mitolojik varlıklar gibi pek öyle zamparalıklarıyla da duymayız. Bunun en önemli nedeni dosta güven, düşmana korku veren namıdır. Sonuçta kim ölüler dünyasının hükümdarı hakkında ileri geri konuşmaya cesaret edebilir ki? İkinci sebep, gözlerden uzak bir hayat sürmesidir. Evet onu görenler yalnızca ölülerdi. Öhööömmm... bu nedenle de, işte, Hades yalnız bir varlıktır. Kendine bir eş ister. Hem onun kardeşlerinden ne eksiği vardır!

İlginç olan şu ki... Hades, yani Plüton, bir gün aşık olur. Üstelik yerin üstündeki bir Tanrıça'ya. Bir Tanrıça'nın kızına. Demeter'in biricik kızı Kore, arkadaşlarıyla gezmeye eğlenmeye çayırlarda vakit geçirmeye gittiği bir vakit Hades ona bir tuzak kurar. Güzel Tanrıça'nın yoluna bir çiçek koymuştur. Bizim meraklı tanrıçamız durur mu, aaaaa ne güzel çiçek deyip çiçeği çektiği anda... ama abla diyerek konuya bir küçük dokunmak istiyorum, ama abla, bıraksana güzelim çiçeği dalında sen de yani... Al işte kopardın da noldu?... Neyse, ne diyorduk, güzel kızımız Kore çiçeği çekmeye kalkarken yer ayağının altından kayar ve kendini yeraltı dünyasında bulur.

Hades centilmen birisidir, henüz misafiri olan gelecekteki eşine yeraltı narlarından ikram eder. Bu narları sorgulamadan yiyen güzel kızımız Kore, bilmeden bir çeşit anlaşma imzalamış olur. Kimi kaynaklara göre Kore'nin narlardan 6 adet, kimisine göre ise 4 adet yediği geçmektedir. Yeraltı dünyasından herhangi bir şey yiyip içildiği takdirde o dünyadan çıkış kapanır. Yani güzel kızımız Kore, artık yeraltı dünyasında mahsur kalmıştır. Bu Yunan\ Roma tanrılarının kız kaçırma sevdası da beni bitiriyor. Dahası bu bazı kadınlar stockholm sendromu yaşayıp zamanla bu varlıklara bağ geliştiriyorlar... Kore'ye de mi aynısı olacak ki? Bir bakalım.

Demeter tabi ki güzel kızının ortadan kaybolduğunu fark ediyor. Tanrıça yer, hava ve su kürenin her zerresinde kızını arayadursun, onu tabi ki bulamıyor. Nerede bu kız, sanki yer yarılmış da içine girmiş... Tanrıça gerçekten kızının yarılan yerden içeri çekildiğini ve bunun yeraltı tanrısı Hades'in işi olduğunu öğreniyor. Tabi ki paniğe kapılıyor, korkuyor. Hangi anne böyle uğursuz bir damat ister ki... Hemen baş tanrı Zeus'a koşuyor, ona yalvarıyor. Ancak bu annenin feryadına kadın düşmanı Zeus tepkisiz kalıyor. Eh işte olmuş bir şeyler kem küm... Bunun üzerine tüm kapıların üzerine kapandığını hisseden acılı anne, toprağı canlandırma görevini bırakıyor ve yaşlı bir ölümlü kadın kılığına girerek yeryüzünde yaşamaya başlıyor.

Koskoca tarım tanrıçasının görevi bırakması tabi ki fark edilecekti. Bitmeyen uzun kışlar, verimsiz topraklar ve kuru dallar yeryüzüne kıtlığı getiriyor. Acılı annenin kalp kırıklığı tüm yerkürede yankılanıyor. Zeus bu böyle olmayacak galiba diye düşünüp Demeter ile anlaşmaya varmaya çalışıyor. Ancak Demeter kızımı istiyorum! diyor başka da bir şey demiyor. Ya zaten ne diyecekti... Tamam, diyor Zeus, sana kızını geri getirmeye çalışacağım ama dua et de yeraltından yemek yememiş olsun... Onca zaman kızcağızı yeraltında bir başına unutun, sonra da suçlu kaçırılan kız olsun... Yok yaaa! Ancak malesef, demiştik, Kore çoktan narları mideye götürdü...

Neyse ki Hades taş kalpli bir hükümdar değil. Her ne kadar ölüler dünyasının yöneticisi konumunu simgelese de, başkalarının kötülüğünü isteyen biri değil. Hatta inanır mısınız, mitolojideki 3 büyük hükümdar içinde bence en yufka yüreklisi de kendisidir. Öhömmm, en azından dürüsttür! Aynı zamanda düzenli tertipli. Kore'nin de yeraltında geçirdiği sürede gönlü Hades'e ufaktan kaymış laf aramızda... Zeus'un da arabuluculuğu ile Kore, yediği nar kadarınca (yani kış süresince) yeraltında kocası Hades ile kalacak, yılın geri kalanında ise (bahar ve yaz, bazı kaynaklarda biraz da sonbahar) annesi Demeter'in yanına yeryüzüne dönecek. Bunu duyan Demeter tabi ki seviniyor ve kızıyla geçirdiği zamanda yerkürenin kuru toprakları canlanıyor, yeniden renk kazanıyor ve verimli oluyor.

Bu sürecin başlangıcında Kore yalnızca edilgen konumda bir tanrıça imgesiyken, yaşadığı kahramanın yolculuğu kısmında Persephone adını alıyor ve mitolojide çifte göreviyle tanımlanıyor: Yeryüzünün bahar tanrıçası ve yeraltının ölüler dünyası kraliçesi. Persephone, Kore olarak bilinirken de baharı simgeleyen bir varlıktı ancak kendi sınırlarını tam olarak tanımayan genç bir kız olarak görüyorduk kendisini. Tarım tanrıçası annesi yeryüzünü bereketlendirirken o, sadece var oluyordu. Oysa yeraltı dünyasındaki ikinci yaşamının başlamasıyla kendi içerisinde bir kırılma yaşayıp bireyselleşerek güçlü bir figür olarak ön plana çıkmaya başladı. Bir yanda aydınlık bir dünyanın ışığını, diğer yanda karanlık bir dünyanın gizemini varlığında taşıyan bu dişil figür, tüm tanrıça imgelerinde gördüğümüz yaratımın doğasını bünyesinde taşıyan bir varlık, bir mitolojik kahraman olarak karşımızda belirdi.

Hades-Persephone ilişkisi aslında romantik ve\ veya romantize edilmeye açık bir anlatının ötesinde bizlere dönüşümün getirdiği kimlik kaybı, arayışı ve kendi çoklu dünyamızı keşfetme yolculuğuna dair sorgulamalarımıza atıfta bulunuyor. Plüton gezegeni de astrolojide zodyaktaki akrep burcu ile ilişkilendiriliyor ve değişim, dönüşüm ve yeniden doğma temalarını simgeliyor. Tarot kartlarında da ölüm kartı ile temsil edilen bu temalar, aslında bir bitişi değil, başka bir formda yeniden var olmayı ifade etmekte. Ölüm kartında her ne kadar ölümü getiren bir şövalye figürü temsil edilse de, bu sahnenin arka planında doğan güneş bizlere bunun bir son değil, yeni bir döngünün başlangıcı olduğunu, bitmesi gereken durumların son bulduğunu, yoksa kuru yaprakların temizlenip yerlerine bahar çiçeklerinin açamayacağını ifade ediyor.

Hades yalnız bir güç figürü olarak karşımıza çıktığında onun yeryüzünün ışığında gördüğü Kore'ye neden aşık olduğunu kolayca anlayabiliyoruz. Peki Kore neden bu soğuk aşığından etkilenmişti, bence asıl bu durum üstünde durmaya değer bir konu. Az evvel de fikir yürütmüştük, pek tabii bunu stockholm sendromu ile açıklayabiliriz. Belki de Kore, bu yalnız hükümdara karşı zamanla empati ve merhamet geliştirmiş olabilir. Ancak mitolojik anlatılarda görüyoruz ki, Kore Persephone olarak yeniden doğuşundan sonrasında bu soğuk kalpli eşine tutkuyla bağlı bir aşık oluyor. Hatta eşini kıskandığına dair de bazı anlatılara rastlamaktayız. Dahası Persephone, yeraltı dünyasının kraliçesi olmayı da seviyor.

Persephone'nun sevdiğinin güç olduğunu sanmıyorum. O zaten aileden soylu bir kızcağızdı. Bence... Persephone'u etkileyen ana durum ve eşi Hades'e gerçek aşkının başladığı nokta, kendi sınırlarını keşfettiği anla başladı. Kore iken, tek bir sıfatla var olan birisiydi. Edilgen bir konumdaydı. Sadece aydınlık, güzellik, saf bir imge. Oysa Persephone kimliğine geçtiğinde aslında karakter kendi iç dünyası ile yakından bağ kurmuş ve kendi ikili doğasını keşfetmeye başlayarak bunun doğal sonucu olacak biçimde derinleşmişti. Bu bakımdan onun eşi Hades'e olan aşkı, seçilmiş bir aşktı.

Bu noktada sevgili Persephone'nun gücünü kök ailesinden veya kurduğu ailesinden alan bir kadın imgesi olmadığının da altı çizilmeli. Evet, her iki tarafta da güçlü konumda var oldu ancak özünde Persephone'nu, bana kalırsa, diğer tanrıça imgelerinden ayıran ana nokta onun başlangıçta değil, süreçte kendini keşfederek ve belli aşamalardan geçerek gücünü keşfetmesiydi. Plüton, Persephone'a yalnızca bağlılık veya aşkı sunmadı; dönüşümü sundu. Persephone'nun yediği nar ile birlikte imzaladığı anlaşmada aslında var oluş ile yok oluş arasındaki eşiğin sonsuzluğuna bir gönderme var denilebilir. Nar bu anlatıda birin içindeki pek çok taneciğiyle aslında yaşamın farklı suretlerdeki görünümünü, yeniden doğuşu, bereketi ve sadakati simgeliyor. Persephone'nun nar taneleri aslında onun ışıklı görünümündeki gölgelere de gönderme olabilir. Böylece Persephone olarak kimlik bulan Kore, gücünü ve ona saygınlık getiren ünvanlarını kendi içsel dönüşümünden alır. Persephone yeraltı dünyasının karanlığında geçirdiği günlerde aslında kendi iç dünyasının doğumunu yaşar. Böylece yeryüzündeki ışıklı günlerinde açan her bir tohumla birlikte yeniden doğar.

Bu hikaye genellikle Hades'in Persephone'a olan aşkının baskınlığında anlatılagelmiştir. Oysa ben bu öyküye baktığımda Kore'nin tekil kimliğinden sıyrılarak ikili düzlemde kendini keşfediş yolculuğunu ve bahar tanrıçası Persephone olarak doğuşunu görüyorum.



Popüler Yayınlar