"Bazı şeyleri planlayamazsın. Yaşaman gerekir."

 

Bloğumun yan tarafına eklediğim alıntıları sonsuzluğa uzatabilirim. Bir cümle görüyorum, sonra o cümleyi başkası da görsün istiyorum. Sanırım ne geldiyse başıma hep bundan geldi. Güzel şeyler de, gecikmiş şeyler de, diğerleri de.

Önemli olan anlamlı şeyler söylemek değil, bunu fark ediyorum. Önemli olan, seni ilerleten şeyleri bilmek ve güzel şeyleri söylemek.

Yaşamak kavramı üzerine hala düşünmek istemiştim veya bunu düşünmeyi noktalamak. Oturup da düşünmeyi kastetmiyorum, düşünmeden düşünmek belki. Bazı şeyler insanın içinde bazen bir esinti, bazen o esintiden doğan dalgalar olur. Bazense hortumlar. Oysa yaşamak kavramı hiçbiri değil. Bu, belki de anlatılacak bir şey değildir. Hayatta bazı şeyler için sessiz kalınmalıdır belki de. En çok da kendin için.

Bir cümle gördüm. Bir kitaptan veya filmden değil; en azından ben onu bir kitapta veya filmde okumadım ama içimde bir gün ışığı oluşturdu. Dalgalarımın üzerindeki yaz güneşinin bir pırıltısı. O görüntüyü severim.

Önceden olsa sana da sorardım değil mi? Sen de sever misin diye. Bana kızma, artık eskisi gibi değilim. Belki de çok uzun süre sorduğum için, sen de, diye.

Önceki yazım içime kötü bir his verdiğinden korktum kaldırdım. Ben asla tek bir yazıyı silemem bilirsin. Gün ışığı pırıltısı olanlar biraz dursun istedim. Dalga ve esintilerimin üzerinde gördüğüm gün ışığı pırıltılarımı birlikte görelim. Bunu istedim. Yine de o sadece bir elin parmağı kadar kişinin gördüğü yazımda eskiden yazdığım bir bölüme yer vermiştim. Onun da bir pırıltı olduğuna inanıyorum.

Okuduğum cümle ise şuydu: "Bazı şeyleri planlayamazsın. Yaşaman gerekir."


Küçük Bir Kesit #27 (Kelime Oyunu 108) (18.02.23)

''Bir söylentiye göre şafak sökmeden evvel buraya gelen yolcuların hayatlarındaki karmaşa çabucak çözülürmüş.''

''Yine de o kadar erken burada olmayabilirdik sanki...''

Genç kadın genç adamı duymamış gibi konuşmasını sürdürdü. ''Bazen... İçimde acı hissediyorum Ozan. Bana ait olmayan ama bana ait olan bir acı.'' Genç kadın biraz durakladıktan sonra hafifçe, çok hafifçe, konuşmaya devam etti. O kadar hafifti ki kelimeleri, sanki, bu kelimeler genç kadının ağzından çıkar çıkmaz havaya karışıyorlardı. Bu nedenle de genç adamın tüm dikkati genç kadının üzerindeydi şimdi. ''Daha evvel yaşam ve yaşamak hakkında konuşmuştuk hatırlıyor musun?''

''Evet, tabi'' dedi genç adam beklemeksizin. ''Yaşam budur,'' kollarını iki yana açarak çevresinde bir tur döndükten sonra onları genç kadının bedeninde kavuşturdu ''ve yaşamak da bu.''

Genç kadın, kelimeleri gibi hafifçe gülümsedi. ''Biliyorum'' dedi biraz sonra da. İkili serin havadan çok uzakta, sıcacıktı şimdi. Genç kadın başka bir şey söylemedi, genç adam da. Zaten o an araya girecek kelimeler her ne olurlarsa olsunlar, ikili için bir zaman hırsızından öteye gidemeyeceklerdi. Hem belki de o anı uzatabildikleri kadar uzatmak ve günün ilk ışıkları karanlığı aydınlatırken, hafif, çok hafif olmak istiyorlardı. Işık gibi.


Etkinlik kelimeleri: Karmaşa, yolcu, söylenti, hırsız, şafak.





Sessiz ol, kuşları kaçıracaksın.

 

Daha evvel bu seriye hiç isim vermemiştim. Oysa bir yazı kendi içindeki bölümlerde bile isme sahip olmalı. Onlara hep hak etmedikleri gibi davrandım. Bir de ''güzel şeyleri görüyorum'' diye böbürlenirim. Onları bir gün batımını izlerken hissettim. Belli belirsiz bir anı gibi, düşünülmemiş bir sezgiyle aklıma geldiler.

Sanırım gün batımları benim için her günün gecesinin bir açılış kutlaması. Bu nedenle de tüm o renklerin iç içeliğini bulutlarda izlemeyi seviyorum. Bu bloğu açarken bile onlardan ilham almıştım, biliyorsun (belki de bilmiyorsun): Çilekli bulutlar. O bulutlar olmasaydı bloğuma bir isim bulamazdım (eski blog linkim buydu, Neptünlü Cadı sadece bir mahlas). O bulutlarda ne görmüştüm bilmiyorum. Sadece daha fazla duramadığımı biliyorum. Eski bloğumu kapatalı sadece iki ay olmuşken, ben dayanamadım. Arada 1000 Kitap'ın ileti oluşturma kısmını kullansam da, olmadı, olmaz zaten neyle neyi mukayese ediyorum. Instagram ise benim için sadece bloğun tamamlayıcısı, eşlikçisi olabilir ama bu eşlikçi hep bloğun birkaç adım arkasından gelecektir. Blog, başka çok başka. 

Çocukken ilk kez bir bloğu keşfettiğimde çok heyecanlanmıştım. O heyecanımı bugün bile anımsıyorum. Ortaokula giderken kitap bloglarıyla tanışmıştım da benim için dünya bile bir başka görünmeye başlamıştı ahahahah. Orada birileri var... böyle hissetmiş olmalıyım. Düşüncem ise sadece, ''vaooovvv'', idi. :) Ben de yazmak istemiştim. Bunu çok istemiştim. Birkaç yıl daha bekledim. Sonra ben de yazdım.

Okunmadım, yazdım. Okundum, yazdım. Sanırım zamanla sevildim diye yazdım. Sonra bu da eksik kaldı. Çünkü burası da, bu özgür atmosferim de, zamanla bir kar küresine dönüştü gibi hissetmeye başladım. Çünkü sanırım kuralları öğrendim. Birkaç yıldır başka bir şeyler yazmam gerektiğini biliyor ancak bunu yapacak o saf kıvılcımı içimde bulamıyorum. Bir kibrit... Sadece buna ihtiyacım var diye uzun süre sayıkladım. Muhtemelen sadece bahane (ama geçerli bir bahane).

Dün akşam yıldız oturmasına kalmadım ama günün son renklerini izlemeyi kaçırmadım. Bu sıralar bunda ayrıca keyifli bir yan görüyorum. Bundan asla bıkmam ancak belki şu anki heyecanım zamanla azalabilir biliyorum. Örneğin çift yıldızlarım, onlar da artık bir yıldız gibi parlıyorlar. Oysa onları ilk gördüğümde, özellikle de gezegen olduğundan şüphelendiğimi (ki bunu sadece bloğumda itiraf ederim, şüphelerimi), bir prense benzetmiştim. Evet! Onların bir masalı bile oldu. Diğer yıldız prenses değildi. Diğer yıldız, yıldızdı ve diğer ana karakter değildi. Ancak diğer ana karakter başka bir dünyadan geliyordu. Böyle bir hikayeydi. Belki de bunu yazmalıydım. Sana anlattığım ''ilk öyküm'' (şurada) bu değildi bu arada. Zaten bu bir öykü de değil, bir masal. Bu nedenle hem biraz şeker, hem de hüzünlü. Onu sana anlatmayı isterdim ama bunu yapamam. Ya herkese anlatırım, ya da hiç kimseye.

Dün akşam ise aklıma aşağıda seninle paylaşacağım bölüm geldi. Yazmayı gerçekten hiç bilmiyormuşum, bundan aslında biraz utanıyorum. :) Yine de seviyorum ve seviniyorum. Hayatım boyunca hep bu yarım öyküyü seveceğim. Çünkü hayatta daha çok hissettiğim hiçbir öykü olmadı. Belki ileride olur ama hiçbiri bu kadar saf olmayacak gibi hissediyorum. Ve sanırım en çok da, o genç kızı bir daha hiçbir yerde görememekten korkuyorum.


Küçük Bir Kesit #10 (21.02.18)

''Şşş sessiz ol. Kuşları kaçıracaksın.''

...

Tangur tungur merdivenleri çıkmaya çalışan genç adam sonunda yaptığı gürültünün kendisi de farkına varıp bir süre olduğu basamakta kalakaldı. En sonunda sakince -ve sessizce- basamakları kaldığı yerden çıkmaya devam etti.

''Hiç konuşmayan birine göre fazla gürültülüsün,'' dedi genç kız daha çok kendi kendine söylenircesine. Ama genç adam söylenenleri duymazlıktan gelip kuş yuvasına hayranlıkla bakmayı sürdürdü. 

''Çok yaklaşmamalıyız yoksa anneleri bizi gagalayabilir.''

...

''Aslında biliyor musun onlar da bizler gibi. Yani işte bilirsin, insanlar gibi. Korkuyorlar...''

...

''Tabi ki bilmedikleri şeylerden. Bilmedikleri şeylerden korktukları için onları suçlayamayız.'' dedi genç kız dalgınlıkla. Sonrasında genç adamın şaşkın bakışlarını üzerinde hissedince her zamanki alaycı gülümsemesi yerleşti dudaklarına. ''Boşversene.''

Genç adam pes edercesine başını iki yana salladı. 

''Gel, sana göstereceklerim daha bitmedi.''

...

''Hem baksana onların da rahatını kaçırdık. Sanırım anne kuş birazdan bizi gerçekten gagalayacak.'' 

Genç kız, genç adamı kolundan çekiştire çekiştire terasın açık alanına götürmeyi başardı. 

''Aslında yetişebileceğinden emin değildim. Ama tam zamanında geldin. Tebrikler!''

Genç kız eliyle kızılla mavinin karıştığı gökyüzünü gösterdi. ''Tablo gibi.''

...

''Öyle değil mi?''

Genç adam başını hayranlıkla sallamakla yetindi.

''Yaşasın, bakar körlüğe yakalanmayan sayılı insandan biriymişsin!'' Genç kız kocaman gülümseyip genç adamın koluna girdi.

''Otursana.'' 

Genç kız, genç adama eski koltuğu göstererek devam etti.

''Hadi ama... Güzellikleri görebilmenden bahsediyorum işte. Deniz şu manzara yerine fosur fosur uyumayı tercih ettiğinden yapayalnız kalıyordum ve yapayalnız izlemek o kadar da etkileyici değil...''

...

''Her şey burada ve burada kapana kısılıyor öyle.'' 

Genç kız önce beynini, sonra kalbini göstermişti. Kuşların şakımaları genç kızı susturdu. Şimdi yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. 

''Onlar da gidecek, yakında.''

...

''Ama üzülmüyorum. Keşke ben de kuş olsaydım.''

Genç adam bakışlarını genç kıza çevirdi.

''Ya da boşver. Bir kedi olmak isterdim.''

...

''Kedilerin yaşamı bana daha uygun.''

Genç adam gülmemek için kendini zar zor tutuyordu.

''Yedi yirmi dört gezginler, sonra uyuyorlar..''

...

''Hem onlar da kuşlar gibi yarı zamanlı uçuyorlar sayılır.''

Genç adam kendini daha fazla tutamayıp gülmeye başlamıştı.

''Ne, yalan mı? Ninja gibiler. Öyle işte!..'' genç kız yalandan kaşlarını çatmış genç adama bakıyordu.

''Hem öfkelenince çok sinirli olurlar.'' 

Kaşlarını daha da çok çatmaya çalışınca yüzündeki komik ifade genç adamı daha da çok güldürdü.

''Sadece, sadece insanlar işi bozuyor.''

...

''Baksana sen bile rahatlarını kaçırdın kuşların.'' 

Genç adam, genç kıza yandan bir bakış atmakla yetindi.

''Tamam kızma, ben de en az senin kadar suçluyum.''

Bir süre sessizlikle oturdular. Gün iyiden iyiye doğmuştu. 

''Hayatta en çok korktuğun şey ne?''

...

''Cevap vermeyeceğini biliyorum. Ama sakın ölüm diye düşünme. Deniz de ölüm dedi. Çoğu kişi ölüm diyor.''

...

''Peh! Ahmaklar.''

Genç adam bakışlarını genç kıza çevirdi. Genç kız bir hayli hüzünlüydü.

''Boşver bunu. Ben en çok neyden korkarım, korkardım, biliyor musun?''

Genç adam, genç kıza ilgiyle bakmayı sürdürdü.

''Burasındaki'' -beynini- ''ve burasındakileri'' -ve kalbini göstererek devam etti- ''gösterebileceğim birini tanımadan ölmekten.''

...

''Çektiğim fotoğraflar belleğimdekilerin ne kadarını yansıtır ki o küçücük kareye?''

...

''Hem baksana, sana bile gösteremedim hepsini.''

...

 ''Kendime bile gösteremedim.''

Böyle durumlarda genç adam ne yapacağını bilemiyordu. Özellikle de karşısındaki genç kız gibi değişken biriyse. Yanlışlıkla karaya vurmuş bir balık gibi etrafa bakınmaya başladı. Genç adamın bu hallerini gören genç kız gülümsedi. İşte gerçekten dengesiz diye düşündü genç adam.

''Korkma! Seri katil değilim. Sana zarar vermem. Ama bir söz ver bana.''

Genç adamın telaşının yerini merak almıştı şimdi.

''Sen de fotoğraf çekmekten korkmayacaksın. İnsanlar ölümden değil, yaşamaktan korkuyor.''

...

Oysa genç adam da ölümden korkmuyordu. Ama bunu genç kıza söylemedi. Her zamanki gibi...

''O zaman kahve zamanı!''

...

''Veya kahvaltı, neyse ne.''

Genç kızın peşi sıra aşağı inmeye çalışan genç adam, çıkarkenki gürültüsünü bile aşmıştı. 

''Böyle giderse Deniz'i bile uyandırmayı başaracaksın.''

...

''Aslı! Susun artık kafam şişti sabah sabah.''

''Bak demedim mi?''

...

İkilinin şamatasından kurtulan kuşlar da şakımaya kaldıkları yerden devam etti.




Gel, hiç bilmediğimiz bir yıldıza bakalım.

 

Hayatta özendiğim tek karakter, doktordu. 9. doktor (Christopher Eccleston).

Doctor Who'yu lisenin ilk yıllarında yakın bir arkadaşımın bu diziye aşırı hayran olması sonucu radarıma almıştım. Yine yıldızlı bir yaz gecesinde diziyi izlediğim aklımda. Hatta ille de diziyi açık havada izleyeceğim inadım yüzünden, internet oradan çekmiyordu, dizi donup duruyordu da sinir oluyordum. Ah benim bu romantikliğim...

Aslında tüm doktorları izlemedim. 9. doktor Christopher Eccleston ile birlikte bir kesimin gözdesi bir kesimin gıcık kaptığı David Tennant ve yine unutulmazlardan olup ve hatta dizinin adını söyleyince bile diziyi şöyle böyle bilenlerin gözlerinin önünde canlanabilecek yüz Matt Smith'in sezonlarını da yıllar evvel izlemiştim. Dizinin sonraki sezonlarına ilgimin kaybolmasında sanıyorum ki arkadaşımla yollarımızın ayrılmasının da payı var, öhömmm.

Dizinin özellikle de ilk sezonunu izlerken beni bir gülme alıyordu. Dizinin modern döneminin başlangıcı olan 2005 yılında çekilmiş bu ilk sezondaki efektler çok komiğime gitmişti. Değil 2005, 1995 yılında çekilseydi bile o kadar yapay efekt ve uzaylı tasvirleri kullanılmazdı diye düşünüyordum. Sırf bu nedenle diziye tekrardan başlamak istediğim yıllar boyunca bu isteğimi hep erteledim. Sonra da zaten dizi woke kültürü ayağına (son sezonlarını kastediyorum) telelellleyyye sardı ve bu işin tadı kaçtı. Öte yandan bence zaten Doctor Who'nun Doctor Who olduğu sezonları izlediğimi düşünüyorum (belki Peter Capaldi'yi de sevebilirdim bilmiyorum).

Diziyi bilmeyenler için kısacık özet geçeyim. Dizi, ''Doctor'' adıyla bilinen bir Zaman Lordu olan dünya dışı gezgin bir varlığın uzay zamanda seyahat eden ve dışarıdan mavi bir polis kulübesine benzeyen TARDİS isimli uzay aracıyla yaptığı seyahatleri ve bu seyahatlerinde kendisine eşlik etmesi için yanına aldığı dünyalı yol arkadaşlarıyla olan ilişkisini anlatıyor. İlk sezonda her bölümde farklı bir konu işlenmekle birlikte, sonraki sezonlarda tek bir konu daha çok uzatılıyordu. 

Bu dizi beni gerçekten etkilemişti. Hatta diziyi izlediğim zamanlarda bilinçli olarak düşündüğümden çok daha fazla etkilemişti. Ben de günlüğüme şakasına ''şahsi Tardis'im'' derdim; çünkü ben de yazarak uzay zamanda yolculuklar yapabilirdim. İstediğim zamana ve mekana (istersem boyuta) ışınlanabilirdim. Kendime dair, yaşamıma ve yaşama dair ve hatta evrenlere dair bir sürü şey keşfedip kağıttan maceralar yaşayabilirdim. Ayrıca belki anımsarsın, benim de hep yol arkadaşlarım oldu. Hatta en ünlüsü Aomame'dir.

Benim favori doktorum hep 9. Doktor oldu. Doktor burada bir meslek değil, kimlik olarak kullanılan bir tabir. 13 bölümden oluşan tek bir sezonla dizide yer almasına rağmen, diğer ön plana çıkarılan doktorlardan çok daha fazla içimdeki bir yere dokunmuştu. Bunun en önemli sebebi uzay zamanda kapladığı yerdi ahahahah. Özellikle de heyecanlandığında ellerini kollarını iki yana açıp konuşması, bir şey keşfettiğinde yüzüne yayılan kocaman sırıtışıyla ''fantassstiiikkk!'' deyişi, deri ceketiyle hırpani görünümü... Tüm bu enerjik hallerinin diğer kutbundaki düşünceli bakışları, bir şeye canı sıkıldığında insanı delip geçen mavi gözleri ve yüzünü kaplayan derin ama oyuncu çizgiler. Kendisi kesinlikle benim doktorumdu. Hatta şöyle düşünürdüm, ben de bir doktor olarak dizide oynasaydım kesinlikle 9. doktorun kadın versiyonu olurdum! :) 

Deri ceketimle ellerimi kollarımı iki yana açıp konuşur ve bir şey keşfettiğimde insanlara... ben fantastiiikk demezdim de başka şey derdim bağırarak (bu kısım bana kalabilir), sonra milleti şaşırtırdım ama zamanla benim bu yarı deli hallerime alışırlardı. Sonra macera dedin mi hızlıca içine atlar evrenleri kurtarırdım (pek tabii yol arkadaşlarım ve emektar Tardis'imle birlikte). Aslında yol arkadaşım da direkt doktorun kendisi olsun isterdim ancak tek doktor ben olacağım için bir dizide ikimiz aynı anda oynayamazdık (belki uzay zaman bükülünce ek bölümlerde oynardık ama asla farklı iki kişi olamazdık...).

9. doktoru benim doktorum yapan tek neden tabi ki sadece asi - sempatik iki uçluluğu değildi. Onda bir kişilik vardı. Bu iki uçluluğa derinlik veren bir karakter. Gözlerinde sadece bir gezgin\ kaşifin deli parıltısı yoktu, hüzün de vardı. Bir şeylerini kaybetmiş birinin hüznünün derinliği. Zaman Savaşı'ndan sağ kurtulmayı başaran doktor, modern serinin yenilenmiş ilk doktorudur. Ondan önce de doktorlar olmuştu, ondan sonra da olacağı gibi. Bu ''yenilenme'', doktor isimli varlığın her bir hücresinin kendisini yeniden inşa etmesi sonucu görünümünden sesine tüm varlığının yeni bir insanmışçasına baştan oluşması olayına denilmekte. Bu yenilenme sonucunda karakterin dış görünüşü değiştiği gibi, bazı tepki ve eğilimleri, konuşma tarzı gibi durumlar da değişebilir; ancak ne olursa olsun hafızası ve özü aynı kalır. O doktordur, sadece doktordur ve bu değişmez. Değişen sadece dış katmanlarıdır.

Nitekim 9. doktor olan Christopher Eccleston yerini 10. doktor David Tennant'a bıraktığında da karakterde aynı alaycı hava kendini gösteriyordu. Aynı şekilde değil, sanki bir eğilimi başka bir insanda görüyor gibi, bir iz gibi bir benzerlik: Aynı kaşifin ruhu. Ancak artık yepyeni biriydi. Seçimleri buna göre şekillenecek yeni bir kabuk. Öz önemlidir ancak özü çevreleyen katmanlarımız, yaşantılarımız, değiştikçe biz de değişiriz. Özümüz de yavaş yavaş genişler, daralır; şekil değiştirir. Belki aynı şekilde titreşir, aynı arzuyla ancak hareket yönü, biçimi ve hepsini kapsayan dokusu, yaşantılarla yeniden şekillenir. Bence doktora da her seferinde olan buydu. Acısının ve hüznünün sebeplerinden biri de buydu diye düşünüyorum. 

Evet o yalnızdı ama öte yandan, kendi içinde de derinlerdeydi. Her seferinde yeni bir kabuk, yeni katmanlar ve seçimler... Bunların getirdiği yeni yol arkadaşları, yeni maceralar, yeni keşifler. Doktor hiçbir zaman aynı doktor olarak kalmadı. Aynı kalan tek şey, 9. doktorda gördüğüm o bakıştı. Bence o bakışı en iyi yansıtan da Christopher Eccleston'du (ama diziyi asırlar önce yarım bıraktım, bu saptamam da iddialı olur neyse adam kayırmayım şimdi durduk yere :). O bakışın dış dünyaya yansıması bana en çok onun ''fantastik!'' nidalarıyla geçmişti. Diziyi yıllar evvel izlemiş olmama rağmen bugün bile aklımda en çok kalan doktor da, en çok kalan mimikler de, ses de, gülümseme de, maceralar da... ona ait.

Acaba bu diziyi yeniden izlesem hangi doktorda hangi parçayı bulurdum? Belki de bu dizinin en büyük esprisi de buydu, tek tek parçalar bir doktoru oluşturuyor. Bu nedenle de izleyicilerin ''farklı doktorları'' olması çok doğal. Çünkü herkes her doktorda farklı parçaları görebilir.

Doktorun tüm o maceralardan sonra Tardis'ine ilerleyip omzunun gerisinden ''geliyor musun'' deyişini hayal meyal anımsıyorum. En çok bu nedenle 9. doktoru anımsıyorum sanırım. Savaştan çıkmış ilk doktor olduğu için. Acıyı anladığı için. Tüm o duyguları ve en çok da umudu. Sen ne yaparsan yap en çok o şaşırmayacağı için. Sana bir mazeret veya avuntu sunmayacağı için. 9. doktor bana hep tam olarak yanında kendin olabileceğin biri izlenimini vermiştir. Evrenler yıkılma tehlikesine girdiğinde bunu soğukkanlılıkla ''olabilir'' diyerek dile getirdiği ve insanları elinden gelen son ana kadar koruyacağını bildiğimiz için. 

Ama en önemlisi de, evrenlerin ve ırkının yok oluşuna şahit olduktan sonra, her şeye rağmen gözlerinde güçlü bir pırıltıyla yaşama derin bir merakla atlama cesaretine sahip olduğu için benim doktorum Christopher Eccleston'un hayat verdiği 9. doktor. Merak. Bence tüm evrenlerin kilidini açan, tüm hislerin boyutlarını aşan o güç, meraktır.


Benim Tardis'imin yenilenen görünümleri (eski sezonlar :).


Spirited Away (Sen to Chihiro no kamikakushi\ Ruhların Kaçışı) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Hayao Miyazaki 

Senarist: Hayao Miyazaki 

Yapımı: 2001 - Japonya


''Bana verilen ilk buket bir veda buketi... Ne kadar üzücü.''


Kaynak: Pinterest


+ Unutma Chihiro, ben senin dostunum...

- Adımı nereden biliyorsun? 

+ Seni küçüklüğünden beri tanıyorum. Benim adım Haku...


Chihiro ve ailesi yeni evlerine giderken yanlış yola sapmaları sonucu kendilerini terk edilmiş bir lunapark alanında bulurlar. En başından beri bu yerin tekinsizliğini sezen küçük kız, ailesini daha fazla ilerlememeleri için uyarır ancak tüm somurtma ve geride kalma restleri sonuçsuz kalır. Chihiro etrafı gezerken, anne ve babası bu ıssız yerde buldukları ziyafetteki tüm yemekleri tıka basa yemeye başlarlar. Bu sırada kendi yaşlarında ancak çok daha bilge görünen Haku isimli oğlan çocuğu, Chihiro'yu bu tehlikeli araziden gün batmadan evvel kaçması için uyarır. Ailesini bulmaya giden Chihiro'yu kötü bir sürpriz beklemektedir. Anne ve babası yedikleri yemekler sonucu birer domuza dönüşmüşlerdir. Kararan havayla birlikte meydana çıkan ruhlar, Chihiro'nun insan kokusunu almaya başlarlar. Neyse ki Haku, Chihiro'ya rehberlik edecek bir dosttur. Film boyunca, küçük bir kızın ruhların dünyasında yaşadığı birbirinden ilginç maceraları izleriz.

Chihiro, on yaşında küçük bir kız. Taşındıkları yeni evlerine giderlerken bu nedenle yüzünden düşen bin parça haliyle eski yaşamından geriye kalmış tek şeye, bir veda buketine sarılıyor. Bu çiçekleri Chihiro'ya eski yaşamında kaldığını düşündüğü bir arkadaşının vedalaşmak için hediye ettiğini öğreniyoruz. Chihiro, sorun çıkarmaya çalışmıyor; o sadece kendi sorununu ifade etmeye çalışıyor. Chihiro yeni bir yaşam istemiyor, eski yaşamını geride bırakmak da. Tüm bu yolculuk onu bunaltıyor. Ancak henüz küçük bir kız olduğu için bu rahatsızlığını kelimelerle değil, tepkileriyle ifade etmeye çalışıyor.

2003 yılında büyük usta Hayao Miyazaki'ye 75. Akademi Ödülleri'nde En İyi Animasyon Filmi dalında Oscar kazandıran bu film, dünyada da kendine yer bulmuş bir yapım. Ancak benim bu filme ilgi göstermemin de, başarılı bulmamın da sebebi hiçbir zaman bu -kesinlikle hak edilmiş- tescilli başarısı olmadı. Ben bu filmi en çok da filme hayat veren sevgili Hayao Miyazaki (dedemin) filmin ana karakteri olan Chihiro'yu özel güçleri, üstün yetenekleri veya göz alıcı bir özelliği olmadan, gerçek yaşamda var olabilecek ''sıradan'' bir kız çocuğu olarak oluşturduğu için başarılı buldum. Miyazaki bu karakteri, aile dostu Seiji Okuda'nın on yaşındaki kızından ilham alarak oluşturmuş. Bu bakımdan ana karakter ile onu izleyen diğer çocukların empati kurabileceğini ifade etmiş. Ben Miyazaki filmlerinde hep en çok da bu ayrıntıyı seviyorum: Karakterler gerçek yaşamın doğallığından kopmadan belki yaşanabilir, belki bu filmdeki gibi fantastik maceraların içinde kendilerini buluyorlar. Karakterler tıpkı gerçek yaşamda karşımıza çıkan kişiler gibi insani tepkiler veriyorlar; küçük çocuklar, oldukları gibi küçük bir çocuk olarak, kendi tepkileri, beklentileri ve varoluşlarıyla maceralar yaşıyorlar. Bu da bana kalırsa sevgili Miyazaki'yi -yeteneğinin yanı sıra- ayrı bir noktada değerlendirmemizi sağlayan ve filmlerini zamansız kılan temel durum.

Filmin içeriğinde çok fazla mitolojik yaratık ve Japon mitine atıflar bulunmakta. Sağlıklı bir film okuması yapmak için bu atıflara konu olan arka plandaki hikayeleri bilmek ve filmdeki karakterler perspektifinden olaylarla özdeşleştirmek ve açıklamak gerekiyor. Malesef ki Japon mitolojisi ve kozmolojisi hakkında bu filmin zenginliğini ifade edebileceğim ölçütte bilgi birikimine sahip değilim. Aynı zamanda bu yazı bir ''film incelemesi'' değil, benim şahsi yorumlarımdan oluşan bir ''film yorumu'' yazısı olduğu için derin art anlamları incelemeyi yazıma dahil etmeyeceğim. Ancak daha derin bir analiz yazısı okumak ve filmin ilham aldığı mitolojik hikayeler hakkında bilgi sahibi olmak için şu yazıya göz atabilirsiniz. Oldukça detaylı ve bilgilendiriciydi.


''Eğer çalışmazsan Yubaba seni de bir hayvana dönüştürür. Göreceksin. Bizim dünyamızın kontrolünü elinde tutan büyücüdür o.''


Şimdi ben filmdeki olayların görünen boyutuyla ilgili yorumlarıma yazımın kalanında yer vereceğim.

Filmin girişinde Chihiro ve ailesi orman yolunda kaybolduklarında Chihiro kaybolabilecekleri, annesi ise arabanın hızı ve engebeli yolun sarsıntıları nedeniyle paniklemişti. Ancak baba, altlarında arabaları olduğunu ve bu nedenle kaybolmayacaklarını kendisine güvenerek söylemiş ve gaza basarak son sürat ilerlemişti. Ta ki bir giriş kapısındaki heykel onu durdurana kadar. Sonrasında ise izinsiz girdikleri bu arazide kendi kimliklerini kaybedeceklerdi. Arabaları değil, iradeleri onları kaybolmaktan koruyacak olan şeydi.

Bu girişin ardındaki terk edilmiş arazide ziyafet sofrası bulduklarında Chihiro bu yemeklerden yemek istemezken, anne ve babası hiç düşünmeden tabakları doldurmaya başlamışlardı. Filmin ilk sahnelerinden itibaren biz izleyicilere ''huysuz bir kız'' izlenimi verilmek istenen Chihiro ise, anne ve babasını kendilerine ait olmayan yemekleri yememeleri konusunda uyarıyordu. Bu noktada babası ona kredi kartı ve parası olduğunu, bu nedenle istedikleri yemekleri yemelerinin sorun olmayacağını söyleyerek açgözlü bir şekilde tabakları doldurmaya devam etti. Ancak bu yemekler onlar için değildi; dolayısıyla karşılığını para olarak ödeme fikrinin bir değeri yoktu.

Bu olayları takip eden diğer olaylar sonrasında bu arazinin ruhların mülkü olan büyülü bir arazi, yemeklerin ise ruhlar için hazırlanmış yemekler olduğu anlaşılıyordu. Bu yemeklerden izinsiz yedikleri için Chihiro'nun anne ve babası bu arazinin yöneticisi olan büyücü Yubaba tarafından birer domuza dönüştürüldüler. Chihiro kendisine ait olmayan bu yemeklerden yemediği için büyülenmedi ancak onun da ödemesi gereken bir bedel vardı; çünkü araziye izinsiz girmişti. Bu araziden çıkmak için akıllıca hamleler yapmalı ama bunu yaparken kurallara uymalıydı. 

Bu korkmuş küçük kızın bedeninin yavaş yavaş silikleştiğini ve yok olmaya başladığını görüyorduk. Çünkü burası ruhların bölgesiydi, insanların değil. Buraya ait olmadığı için de Chihiro'nun bedeni kendini saydamlaştırıyordu. Haku'nun Chihiro'ya bu bölgeye ait bir şey yemezse yok olacağını söylemesi üzerine, Chihiro korkmuştu. Anne ve babasının başına gelenlerin kendi başına da gelebileceğinin tedirginliği yaşadığı şoku geçirdi. Ancak anne ve babası kimseden izin almadan yemek yedikleri için cezalandırılmışlardı, şimdi uzatılan yiyeceği ise ruhların topraklarına ait olan Haku Chihiro'ya sunuyordu. Bu nedenle de Haku'nun uzattığı yiyeceği yiyen Chihiro hem izin alarak ona sunulan bir ikramı yediği için insan kaldı, hem de bu topraklara ait bir yiyeceği yediği için bedeni eski haline geri döndü. Ancak sorunlar bitmemişti çünkü o hala daha bu topraklara ait olmayan bir insandı ve ruhlar onun kokusunu kolaylıkla alabiliyorlardı. Burada kalmak istiyorsa, bedelini ödemeli yani çalışmalıydı.


''Yubaba buradakileri isimlerini çalarak yönetir. Burada ismin Sen, ama gerçek ismini mutlaka bir sır olarak sakla.''


Yubaba bu toprakların sahibi değil, yöneticisiydi. Bu nedenle de onun da belli bir protokolü takip etmesi ve kurallara uyması gerekiyordu. Ruhlar için spa hizmeti verilen bir hamamı işleten bu büyücü oldukça güçlü, kurnaz ve huysuz olmasıyla bilinen tekinsiz bir patrondu. Tek zayıf tarafı koca bebeği, ayrıcalık tanıdığı tek kişi ise herkese yaptığı gibi ismini çalarak hizmetine bağladığı Haku'ydu. İsimler bu topraklarda önemliydi. Çünkü bir ruhun imzası, ismiydi. İsmi kaybolan bir varlık kim olduğunu unuturdu. Tıpkı Haku gibi.


''Eğer ismini çalarsa eve bir daha asla dönemezsin. Ben kendiminkini artık hatırlamıyorum bile. Ama gariptir, seninkini hatırladım.''


Yazımın bundan sonrasında SPOILER olacak, dikkat ediniz.

Haku, nehir ruhu bir beyaz ejderhadır. Ancak Yubaba'nın hizmetine girerken ona ismini sunmuştur. İsmi karşılığında Yubaba'dan büyücülüğün gizlerini öğrenmiştir. Ruhların dünyasında her şey karşılıklıdır. Vermeden alamazsın, almadan vermemen gerektiği gibi. Bu bakımdan eşit ve adil bir sistem var gibi görünmektedir ancak alınan ve verilenlerin değeri eşit olmak zorunda değildir. Yubaba ise kurnaz bir büyücüdür. Bu nedenle de en değerli bedelleri toplar. İsmin bir kişiye verdiği kimlik tanımı gibi.

Hayao Miyazaki filmlerinde mutlaka toplumsal ve evrensel mesajlar bulunur. Aynı zamanda bu mesajların alt katmanlarından birisi mutlaka çevre koruma bilinci üzerine olur. Bu filmde de bu temayı nehir ruhu Haku karakteri üzerinden görüyoruz. Chihiro, Haku'nun ismini kurtarırken aslında nehrin ruhunu kurtarıyordu. Nehrin ruhunu biz insanlar çeşitli ayrıcalıklar elde etmek için hapsediyor, onu kirletiyor, sularımıza sahip çıkmıyoruz. Nehri (suları\ ve hatta doğayı) tıpkı bencil büyücü Yubaba gibi kendi yararımıza olacak şekilde kullanıyoruz.

Filmde nehre ruh veren nehir ruhu Haku'nun ismini, cesur ana karakterimiz olan küçük kız Chihiro kurtarıyordu. Bunu büyük savaşlar, şiddet veya doğaüstü yetenekleriyle değil; cesareti, sevgisi ve özverisiyle yapıyordu. Bu bakımdan Chihiro benim için gelmiş geçmiş en güçlü süper kahraman olabilir. Çünkü belki de en süper güçlerimiz uçmak, vurmak kırmak, ışınlar savurmak değil; sevmek, sorumluluk almak, özveri ve çaba göstermek, korkuna rağmen cesur olmak (ki cesaret aslında budur) ve neyin doğru\ adil, neyin yanlış\ bencil ve zalimce olduğunu bilmektir.


+ Eminim ki sen her türlü güçlüğün altından kalkabilirsin.

- Benim gerçek adım Chihiro.

+ Chihiro... Ne kadar da güzel bir isim. Ona iyi bak, artık senindir.


Ruhların dünyasında her şeyin iki koldan yönetilebileceğini bencil büyücü Yubaba ile onun tam tersi şefkatli büyükanne Zeniba üzerinden görüyoruz. Burada Yubaba hükmetme yoluyla düzeni sağlayan eril sistemi (bebeğinin ona ''baba'' demesi, ona ''cadı'' değil de ''büyücü'' olarak hitap edilmesi bana bunu çağrıştırıyor), Zeniba'nın merhamet ve adalet temelli yaklaşımı ise dişil sistemi (Chihiro'nun ona ''büyükanne'' demesi, diğerlerinin ona ''cadı'' diye hitap etmesi de bana bunu çağrıştırıyor) simgeliyor. 

Burada eril ve dişil ifadeleri tabi ki cinsiyetten bağımsız olarak eylemlere şekil veren enerji türünü simgeliyor. Yin yang felsefesine göre her şey zıttıyla var olur (aydınlık karanlık, sıcak soğuk gibi). Eril ve dişil enerjiler ise (popüler kültürde anlatılandan farklı olarak) bir çeşit eylem anlayışlarını simgeler. Eril enerji, aktif ve yapan eden enerjidir; gölge yanı ise Yubaba'da gördüğümüz gibi hükmetmektir (günümüzde dünya bu sistemle yönetiliyor). Dişil enerji ise pasif ve alan açan enerjidir; yayılan ve genişleyen enerji. Gölge yanı ise kurban psikolojisi, aşırı pasiflik\ hareketsizlik, sınır çizememe, genişleyememe şeklinde sıralanabilir. 

Eril ve dişil enerjiler bir bütünün uyumunu sağlayan yapılardır ve akışkandır. Bunu filmde filmin son sahnesinde Chihiro'nun ruhlarla vedalaşırken büyücü Yubaba'ya da büyükanne demesiyle görebiliriz. Burada yine altını çiziyorum cinsiyet rol ve tanımlarından bağımsız olarak artık Yubaba'nın da bencilce hükmeden enerjisinin yumuşayacağını ve eril enerjinin aydınlık özellikleri olan koruyuculuk ve güven temelli bir harekete geçme enerjisinde olan bir yönetim anlayışını karakterin benimseyebileceği mesajını alabiliriz diye düşünüyorum.


SPOİLER BİTTİ.


Hayal gücünün üst düzeylerde kendini gösterdiği, ilginç, sürükleyici ve anlamlı bir film. Ancak yazımın en başında da ifade ettiğim üzere bu filmi benim için asıl başarılı ve değerli yapan, sevgili Chihiro oldu. Bence gelmiş geçmiş en ikonik karakterlerden birisi. Ruhların dünyasında yaşadığı maceralar ile olgunlaşan Chihiro, biz izleyicilere de bir kahramanın kendi gücünü süreç içinde kazandığını göstermekte. Tam bir kahramanın yolculuğu olan; içinde korkmayı, direnmeyi, istemeyi barındıran bir büyüme hikayesi. Öte yandan filmde Chihiro'nun ailesi üzerinden tüketim eleştirisi, (Ko)Haku karakteri üzerinden çevre duyarlılığı, Yubaba'nın çalışma ve yönetim anlayışı üzerinden sistem eleştirisi yapılmakta.


Spirited Away - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Sevmek.

 

Bir şekilde bir yolu bulunur. Bu benim bu yaşımda ilk kez öğrendiğim bir cümle. Öğrenmenin doğru kavram olduğunu düşünmesem de, doğru olmasını umuyorum. Öğrenme, yaşantı temelli istendik davranışları ifade eder. Oysa ben bu cümlenin ne yaşantı temelinde, ne istendik davranışında (ucundan biraz) olduğumu sanmıyorum. Yine de bu cümleyi kurmayı öğrenmenin ilk adımını o cümleyi kurarak atmış olabilirim. Bu, kendiliğinden gerçekleşti. Oysa yalnızca falı için Türk kahvesi yapıyordum ahhahahah.

Çocukken teyzemin arkadaşlarına ilgiliydim. Teyzem bana hep, kendi dünyası olan bir insan gibi gelirdi ve o dünya bana değme mesafesindeydi (çünkü çocukların henüz bir dünyası yoktur, sadece kendileri vardır). Bu nedenle ben de istemeden bile olsa onun gözlemcisi olmuştum. Çocuklar bir modele ihtiyaç duyarlar, onun gibi. Pelin ablayı anımsıyorum. Bir anda aklımda biten Pelin ablayı. Sana P. abla diyerek geçmek istemediğim, çünkü yine ismini ve bana bu ismi sevdiren enerjisini anımsadığım Pelin ablayı.

Onu düşünüyorum. Çocuk beni çeken yanlarını. Teyzemin arkadaşları içinde en çok ilgimi çeken olmasa da (en çok ilgimi çeken ismi nedeniyle D. ablaydı ve aslında görünümünü de anımsamıyorum - merak et ismini :), enerjisini, varlığını yansıtma biçimini en çok kendime yaklaştırmak istediğim Pelin ablaydı. Sanırım ismini sevdiğim kişilerin ismini paylaşmak hoşuma gidiyor. Bir çeşit ferah rüzgar etkisi veriyor bana. O isim, o ismi taşıyan kişinin varlığımdaki yeri gibi hissettiriyor: Yani onu sevdiğim için, ferah.

Pelin ablanın kısa saçları olduğunu hatırlıyorum. Uzun olduğu anlar vardıysa bile, kısa saçlı hallerinin daha çok o gibi olduğunu ve çevremde saçlarını o kadar kısacık saçlı kullanan kadın olmadığı için bunu ilginç ve ona çok uyduğu için güzel bulduğumu. Gözlüklerini ve gülümsemesini anımsıyorum. Sanırım gülümsemesi bana güven veriyordu. Çünkü özel olarak tek tek herkese uzanan bir gülümsemeydi bu. Merak ediyorum da kendisi bu satırları okusa acaba ne hissederdi? Biri benim gülümsememi bu kadar derinden hissetseydi sanırım çok mutlu olurdum, neyse.

Pelin ablayı kitap okurken gördüğümü anımsamıyorum ama tam olarak kitap okuyan biri gibi hissettiriyordu. Öyle görünüyordu demiyorum, öyle hissettiriyordu. Sakin bir enerjisi olduğu için mi, yoksa instagram popülerleştikten ve ben artık daha büyük olduktan sonra onun paylaştığı ve başka kimsede görmediğim alıntılar nedeniyle mi bilmem, o çok bilgili gibi ama bu bilgi sanki varlığından geliyor gibi görünüyordu. Onu şimdi anlatma nedenim de sanırım bu: Bu duru enerjisi. Üstüne yapışmayan, üstünden akan ve bu nedenle de o kendinde ne yapsa, ne giyse, ne taksa, saçlarını nasıl kestirse, ne okusa, ne paylaşsa, ne konuşsa, o gibi duran enerjisi. Sanırım buna özeniyordum. Buna gerçekten çok özenmiş olmalıyım.

Bir insan kendini nasıl sever, diye düşünüyordum. Sonra aklıma birini nasıl sevdiğim, sevmek istediğim, sevme, sevmeye direnme ve sevmeyi bırakma hallerim geldi. Acaba ben birini hiç gerçekten sevmedim mi diye düşündüm. Sevgi neydi? Ben kendimi çarpık seviyorum buna şüphe yok. Tutarlı bir sevgi değil. Bir gün var, yarın belki yoktur. Ya da belki de hep var, evet öyle; ama bugün gösteririm, yarın göstermem. Çünkü ben böyle sevildim. Bu benim bahanem mi olmalı, hayır. Zaten değil de; yine de, ben kendimi böyle sevmeye alıştım. Bu benim suçum olmasa da, bunu devam ettirmek benim sorunum olur.

Sonra aklıma, tam da kahvem kaynarken o geldi. Pelin abla. Onun bir şeyi severkenki doğallığını düşündüm. Buna şahit olduğumdan bile değil de... Onda çok doğal duran şeyleri. Çok doğalca sevdiği şeyleri. Onun ettiği bir iltifat da gerçek bir iltifat olurdu; bunu bilir ve hissederdim. O nasıl sever bilmiyorum ama onu anımsamamın nedeni muhtemelen, ondan yansıyan doğal hali hatırlamamdı. Doğal bir hal. İnsanın kendi gibi olması da böyle bir şey olmalı. Başkasında insanların eleştirebileceği (sanki hakları varmış gibi), onda eleştirilmez şeyler gibi mesela. Öyle bir hal, öyle doğal bir enerji. Çünkü öyle kendi. En azından ben onu böyle anımsadım. Bu yönüyle, bende bıraktığı izle anımsadım. Belki de şimdi bunlardan çok uzaktır, bilmiyorum.

O, kendini sevmek üzerine düşünmüş müdür bilmiyorum. O, kendini sevmek üzerine düşünecek biri miydi emin değilim. O, birini sevmek üzerine düşünmüş müdür; bu konuda çekimserim. O, sevgiyi öylece deneyimlemiş midir; evet. Onu tanımasam bile, artık yıllar sonra onu tanımadığımda bile, evet derim.


Burada sevmeyi düşünmüştüm.


Gün batarken ve doğarken.

 

Paylaşmayı en sevdiğim şey, gün batımlarıydı. En kendime has kalmasını istediklerim ise doğumları. 

Dün akşam ilk kez bunun tersini yaşadım. Gün batarken gördüğüm manzarayı saklamak istedim. Bunu hafızamla yapamazdım; çünkü bence hafızamızda sakladıklarımız, paylaştıklarımız veya paylaşmaya can attıklarımızdır. Bunu, daha görünmeyen, görünemeyen ve gösteremeyeceğim köşelerime depoladım. O an'ı kapsayan anları. Hiçbir şeyi tutmadan, o ana karışan renkleri izledim. Şimdiden bile silinen, sadece hisleri kalan renkleri. 

Bu, başlangıçta beni korkuttu. Çünkü onu bırakmak istemedim. Tüm o tonları, iç içe geçmiş farklı tonları, hepsini olmasa bile çoğunu saklamak ve kendimle birlikte taşımak istedim. Ana isteğimi hiçe sayıp her zamanki alışkanlığımla telefonuma uzandım. Ancak ya o renkler çoktan kuytu köşelerime çekildiğinden, ya da telefonumun külüstürlüğü nedeniyle fotoğraf makinesi de tost makinesine döndüğünden olacak; ekranda gördüğüm renkler ile gözlerimin birbirlerinden ayrıştırdığı tüm o renk katmanları arasında pek çok fark vardı. Tamam, o an elimde iyi bir fotoğraf makinesi olsaydı ona asılır ve gözlerle bakmanın nostaljisini bir anlığına bir köşede bekletirdim, ancak... Yine de o fotoğrafı da kendime saklamayı seçerdim.

Tüm o telefonuma uzanma, fotoğrafın açısını ayarlama ve çektiğim fotoğrafları beğenmeme sürecim benden gittikçe uzaklaşan renkleri alıyordu. Güneşin batışı anidir. Eğer dikkatini ona vermezsen, kalkıp gittiğini fark edene kadar havanın karanlığıyla baş başa kalırsın. Öte yandan, dikkatini kızıllıkların karmaşıklığında dolaştırdığında, gittikçe kararan göğün de o kızıllığın bir parçası olduğunu bilirsin.

En sevdiğim şeylerden biri, akşam göğünün bebek mavisine bürünmüş bulutsuz renginde tek tek belirecek yıldızları bulmaktır. Günün batışına biraz daha varken, böyle bir mavilikteki gökyüzünün altında uzun süredir dinlenmediğimi fark ettim. Dinlenmenin en sevdiğim halinin bu olduğunu. Bir şeyler geçiyordu aklımdan, sonra bir cümle. Ardından gittikçe kararan gökle birlikte en parlak olacak olanı parladı. Uzak yıldızlardan ilki. Acaba Venüs müydü diye düşündüğüm kısa bir an oldu (sanırım değildi, neyse). Bu konuda paslanmışım. ''Keşkeli'' bir cümleydi ve sanki o yıldız, onu duydu gibi hissettim. İlk etapta değil, bu his, ikinci keşkeli cümlemin hemen ardından parlayan ikinci yıldızla birlikte içimde belirdi. Yok artık, diyemeyeceğim kadar uzun bir süre o iki keşke, bebek mavisi akşama dönen gökte, bir başlarına parladılar. Bundan olacak, o gün batımını kendime saklayasım geldi. Benim ve o iki ilk yıldızın olsun istedim. Bir günlüğüne bile olsa.

(Sözümü tuttum, bugün yeni bir gün.)

Sonra tek tek diğer yıldızlar belirdi. Gökyüzü kararırken, bu anın her bir adımına şahit olmanın verdiği hissi yeniden anımsamak bana iyi geldi. Araya uzun zaman girdiğinde özlenen her şeyin yarım hatırası gibi, bu hissi sevdim. Böyle hisler bana eskiden sevdiğim şeyleri anımsatıyor. 

(Hala sevdiğim şeyleri.)

Dün sabah, gün doğumunu kuşların sesiyle gördüm. Günün doğumunu ilk kez onların sesinden görmek insanın kalbine narin bir sızı bırakıyor sanki. Neden bilmiyorum, bu sızıyı bir anlığına duymayı seviyorum. Bana kalbimin yerini gösteriyor. Bazen onların sesinin çağrısına uyuyorum, bazen uymuyorum. Dün sabah, sabah yıldızı kaybolmadan onu yakaladım. O benim en yeni eski dostlarımdan birisi. Hayatımın en ne yapacağımı bilmediğim üzgün gecelerine o doğmuştu. Güneşten bile önce, o. Bundan olacak, bu yıldız bana hep o narin sızıyı anımsatıyor. Sanki çok görmek istediğim bir şeyi aniden karşımda bulmuşum gibi bir his. O yıldıza asla bir yıldız mektubu yazmazdım. Çünkü o, bence, mektuba ihtiyaç duymadan bile anlar. 

Sabahlar, günün doğumları, tektir. Ancak bu tekliği gösterdiğin kişiyle paylaşabilirsin belki. Önceden, bu cümlelerle olmasa bile böyle hissederdim. Tekliği paylaşmak, ancak bir günün doğumuyla özelleşebilir gibi. Çünkü günün doğumlarıyla hep, gelecek umutlarımı paylaşmıştım. Safça ama kararlı bir yerden. Bunu anımsamak beni çok üzdüğü için, unutmaya karar vermiştim ama başaramadım. O yıldızla dost olduğum an, hepsi geri geldi. Engelleyemeyeceğim bir şekilde. Dün sabah o yıldızı gördüğümde bu nedenle irkildim. 

(Birazdan kaybolacaksın ama ben yine de seni seviyorum tatlı yıldız.)

En sevdiğim şeylerden bir diğeri de, gün aydınlanırken tek tek kaybolan yıldızları izlemekti. Önce bir yıldız, sonra bir diğeri karanlıktan bebek mavisine dönen gökyüzünde kaybolurken, ay benim şahidimdi. Bulduğum yıldızların kayboluşunun şahidi.

Şimdilerde ikisi yer değiştirmiş gibi görünüyor. Gün doğumlarını paylaşmak, batımlarını kendime saklamak istiyorum.


Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, Murathan Mungan.


Whisper of the Heart (Mimi wo Sumaseba\ Yüreğinin Sesi) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Yoshifumi Kondo 

Senarist: Hayao Miyazaki, Aoi Hîragi

Yapımı: 1995, Japonya


''Bu çocuk bir harika. Bütün kitapları benden önce okumuş.''


Kaynak: Pinterest


''Ama önemli olan içindeki cevheri keşfedip işleyerek değerlendirmektir.''


Shizuku, okumayı ve yazmayı çok seven yetenekli bir ortaokul öğrencisidir. Ortaokulun son yılına girdiği yaz tatilinde kütüphaneden bolca ödünç kitap alıp okur. Shizuku'nun dikkatini, bu kitapların hepsini kendisinden önce okumuş olan bir isim çeker: Seiji Amasawa. Tüm kitapları kendisinden önce çoktan okumuş olan bu okur, Shizuku için büyük bir gizem halini alır. Bir gün Shizuku, trende karşılaştığı havalı ve aldırmaz bir kediyi takip ederek içerisinde pek çok gizemli ve güzel antika eşyanın bulunduğu bir dükkanı bulur. Bu dükkanın sahibi yaşlı adamın torunu Seiji ise tıpkı Shizuku gibi hayallerinin peşinden gitmek isteyen yetenekli bir çocuktur. Shizuku ile Seiji arasında birbirlerine ilham olacakları bir bağ gelişir. Film boyunca başta Shizuku olmak üzere tüm karakterlerin; Seiji, Seiji'nin dedesi, Shizuku'nun ablası, Shizuku'nun arkadaşları Yuko ile Sugimura... hayallerini bazen sorgulama, bazen bulup işlemelerinin öyküsünü izliyoruz.

Bu filmi ilk kez, tıpkı o yıllarda izlemiş olduğum birbirinden güzel diğer Japon animasyonları gibi, liseye giderken izlemiştim. Filmi zaten bir tek o ilk izlememdeki zamanda izledim. Yine de filme dair bir gönderiyi ne zaman görsem, içimde hep sıcak bir his oluşmuştur. Bu durum, Japon animasyonlarını genel olarak çok sevmemden farklı olarak, bu filmin içimde özel olarak yer etmesiyle gelişen bir histi, hismiş. Öyle ki ben bu filmden sanırım sandığımdan bile daha çok etkilenmişim. Bu filmi izledikten sonra blogda kendimi ifade etmek için yazdığım öykümsüler, bu filmden izler taşıyor. Bunu bir şekilde seziyor ve biliyor olsam da, beni filmi şimdiki izlememde asıl şaşırtan durum, filmin müziği oldu. Ne zaman kendi kendime bir melodi mırıldansam, hep aynı melodiyi mırıldanırdım ancak o melodiyi nerede duyduğumu hatırlayamazdım. O melodiyi bu filmde duyduğumu keşfettim ve filmin beni yıllara yayılacak bir şekilde bu kadar çok etkilemiş olmasına şaşırdım.


''Hikayeyi bitirince neyin farkına vardım size de söyleyeyim mi? Bir şeyi sadece istemek yetmiyor. Hem Seiji kendini daha hızlı geliştiriyor. Yazmak için çok zorlandım. Ama, hep korktum. Hep korktum.''


Filmin basit ama çok tanıdık bir konusu var: İlk aşk. Filmi bu durumla sınırlamanın, filmin ifade ettiklerine haksızlık olacağını önceden olsa ilk aşk temasına haksızlık olacak şekilde düşünebilirdim ancak artık bunu düşünmüyorum. Filmin konusu gerçekten de bu, ilk aşk. Karakterler çocukluk ile ergenlik arasındaki o kafa karışıklığının yaşandığı yıllardalar. Hayatlarında alacakları ''ciddi'' kararların belki de ilki olan iyi bir liseye yerleşme olayı gözlerini korkutuyor. Özellikle de bir duruma karşı yeteneği, özel bir ilgisi olan çocuklar, yaşamlarının seyri konusunda daha tedirgin olma eğiliminde olabiliyorlar. Çünkü maddi bir oluşum var etmek ile kendi içlerindeki heyecanı buluşturacak bir seçim yapmaları gerektiğini sezebiliyorlar. Filmimizin ana karakterleri Shizuku ile Seiji, öz farkındalığı gelişmiş çocuklardı. Shizuku yazmak, Seiji keman üreten bir zanaatkar olmak için çabalıyor ve bu yeteneklerinin peşinden gitmelerinin yollarını arıyorlardı.

Bizimle ortak gayeye sahip olan insanlar ya da en azından kendi içimizdeki kıvılcımdan parçalar gördüğümüz insanlar, bize ilham olurlar; bizi, etkilerler. Bu durum özellikle de filmdeki karakterlerin yaş grubundayken, dış dünyanın kurallarıyla bakış açımız sınırlandırılmamışken, çok daha belirgin bir şekilde kendini gösterir. Karakterlerin akran olmaları, onları bu ortak gayede bir arada ilerleten durumlardan bir diğeriydi. Karakterler birbirlerini anlayabiliyorlardı. Üstelik Shizuku ile Seiji'nin çok fazla ortak ilgi alanının olması, onları birbirlerinin hem en yakın arkadaşı, hem de ilhamı yaptı. Özellikle de Shizuku'nun hisleriyle empati kurabildiğimi hissettim. 

Shizuku, Seiji'nin kendini geliştirmesinden çok mutluydu ancak ondan hem fiziksel mesafeler, hem de deneyim farkı olarak ayrılacak olmak, Seiji'nin ''gerisinde'' kalacak olmak, Shizuku'nun kalbini kırmış, diğer yandan onun kendi yeteneklerini ciddi bir şekilde sorgulaması ve kendine gerçekçi hedefler koyması için ittirici güç, diğer bir ifadeyle ilham, olmuştu. Benim kalbimi kıran da buydu. Shizuku'nun bu saf hisleri. Mutluluk, kaygı, yalnızlık, coşku, umut, korku... Ve hepsini kapsayan ilk aşk. Yazmaya dair, geleceğin belirsizliğine dair ve ilk kez başka bir insana karşı hissedilen yoğun duygulara dair o benzersiz saf his: Aşk. Bu, kalbimi kırdı. Çünkü karakterler çok gençti, bunları en saf haliyle görebilecek kadar genç. Aynı zamanda ben de bu filmi ilk kez izlediğim liseye giderkenki halimi düşündüm. Bu saf hislerimi en derinlerimde hissedebilecek kadar küçücük olduğum yaşlarımı. Bu, gözlerimi doldurdu. Belki de tam da bu nedenle bu film benim için hep çok özel olarak kalacaktır.


''Ben kararımı verdim. Bu tepeyi birlikte çıkacağız. Seninle birlikte.''


Filmin arka planında yer alan yan olaylar; arkadaşlık ilişkileri, büyümeye dair kafa karışıklıkları, gerçekten önem verdiğin ve içinden gelen bir şey için çaba göstermek ve denemek, sorumluluk duygusunun gelişimi, aileyle ilişkiler, bir manzara gibi basit anlara yüklenen anlamlar... filmin çizimleri ve müzikleri, çok gerçekçi ve bu nedenle de sade bir etkileyicilikteydi.

Filmin çizimlerine bu noktada ayrıca değinmem ve övgüler dizmem gerekli. Her detay, tıpkı gerçek yaşamda olan veya olabilecek şekilde ince ince çizilmişti. Özellikle de Shizuku'nun odasının dağınıklığını her gördüğümde, bu odadaki her bir detay beni güldürdü. Tüm bu ince detayların düşünülmesi, hem karakter gelişimlerinin hem de zamanın akışının dinamikliğini de arttıran durumlardı diye düşünüyorum. 

Bu filmi izledikten sonra filmde yer alan Baron karakterinin başka bir macerasını daha izlemek isterseniz Sihirli Kedi (The Cat Returns\ Neko no ongaeshi) isimli filmi de izleyebilirsiniz (filmi şurada yorumlamıştım). 

Benim çok sevdiğim ve muhtemelen hep seveceğim, basit ama gerçekçi bir konu ve akışa sahip, çoğu kişinin de benim gibi kendinden parçalar bulabileceğine inandığım, benim artık konfor alanı filmim Yüreğinin Sesi.


Whisper of the Heart | Official Trailer için tıklayabilirsiniz.

WHISPER OF THE HEART Soundtrack Collection için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


The Cat Returns (Neko no ongaeshi\ Sihirli Kedi) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Hiroyuki Morita 

Senarist: Reiko Yoshida

Yapımı: 2002 - Japonya


''Sen çocukken kedilerle konuşabildiğini söylerdin.''


Kaynak: Pinterest


''Belki de iyi olur. Bütün gün yan gelip yatmak... Kulağa harika geliyor. Harika bir yemek, ardından güzel bir uyku. Rahatsız eden kimse de olmaz. Ama bir kediyle evlenmek tuhaf olur. Her ne kadar prens olsa da...''


Haru kendi halinde ve biraz da utangaç bir lise öğrencisidir. Bir gün trafikte bir kedinin hayatını kurtarmasıyla sakin hayatı hareketlenir. Kediler Krallığı'nın prensi olan bu kedi, Haru'ya teşekkür ederek aceleyle yoluna döner. Ancak prenslerinin hayatını bir insan kızın kurtardığını öğrenen Kedi Kral, Haru'yu oğluna gelin olarak kediler ülkesine getirmekte kararlıdır. Film boyunca Haru'nun Kediler Krallığı sakinleri ile olan mücadelesini izleriz. Kediler Krallığı'ndaki herkes bir kedidir ve Haru orada zaman geçirmeye devam ettiği her an, bir kediye dönüşecektir. Kedi Kral tarafından alıkonulmuş Haru'nun yardımına centilmen Baron, azılı balık hırsızı Muta ve eski bir dost olan Yuki yetişecektir. Ah tabii bir de karga Toto'yu unutmamak gerekir!


''Bazen insan bir şey yarattığında ve yarattığı şeye ruhunu kattığında yarattığı şey bir ruh kazanıp hayat bulur.''


Bu filmi ilk kez çocukken televizyonda izlemiştim. Filmin ne kadarını izlediğimi anımsayamasam da, kediye dönüşmüş bir kızın animasyonunu izlediğim yıllar boyunca hatırımda kalmıştı. Ta ki lise yıllarıma dek. Sihirli Kedi benim hem Japon animasyon filmleriyle tanışmam, hem de bu filmleri sevmem konusundaki ilk filmimdir. Bu nedenle de yeri bende ayrıdır.

Japon animasyonları büyülü dünyalarını gerçekçi hisler içerisinde izleyiciye yansıtmaları nedeniyle pek çok kişinin kalbinde yer edinmişlerdir. Bu filmde de kedilerin gizemli dünyası büyülü bir anlatım dili ve hepimizin aşina olduğu tanıdık hislerle kurgulaştırılmıştı. Özellikle de yaz akşamlarında etrafı kolaçan edip bir yerlere kararlı bir şekilde yürüyen kedilere rastladığımda, aklıma onların kendi gizli dünyalarına yürüdüğü fikri gelir. Bu fikri de çocukluğumda yer bulmuş bu filme borçlu olduğumu biliyorum.

Kısa ama insanı içine çeken, olayların doğallıkla aktığı, sevimli bir film. Kedileri sevenler filmi zaten severler de, bunun yanı sıra ben filmde özellikle de Haru karakterinin dönüşümünü izlemekten keyif aldım. Başlangıçta utangaç bir genç kız olan Haru, yaşadığı macerayla birlikte duygularını ifade etmeyi öğreniyor ve olgunlaşıyordu. Film aslında kahramanın yolculuğu temasını olabilecek en doğal, içten ve sevimli bir şekilde yansıtıyordu. Bu bakımdan filmi yaşı küçük izleyicilerin de, yaşı büyük izleyicilerin de severek izleyeceklerini düşünüyorum.

Sihirli Kedi her ne kadar ayrı ve tek başına bir kurgu olsa da, filmde yer alan Baron ve Muta karakterlerini Yüreğinin Sesi (Whisper of the Heart) isimli anime filmde de görüyoruz (filmi şurada yorumladım). Yüreğinin Sesi filminin ana karakteri Shizuku, Baron'dan ilham alarak bir hikaye yazıyor. Shizuku'nun Baron için yazdığı hikaye, Sihirli Kedi'de izlediğimiz kurgu olmasa da, Baron karakterinin geçmişine dair bilgi edinmek için iki filmi bir arada izleyebilirsiniz. 


The Cat Returns - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Popüler Yayınlar