Başını kaldır.

 

Üniversitede aldığım bazı dersleri özlüyorum. Çok iyi, aşırı ufuk açıcı veya beni devasa heyecanlandırdıkları için değil; bunları bekleyerek onları kaçırdığım için. Yaşamak için istiyorum. Başımı kaldırmak ve yaşamak için. Ancak aynı deneyimi aynı şekilde ikinci kez yaşayamazsın.

Bazen benzer deneyimler yaşayabiliriz. Örneğin yeniden aynı bölümü okuyacak olsaydım bile, aynı kişileri aynı yerde bulamazdım. Aynı kişileri aynı yerde bulacak olsaydım bile, ki en çok imkansız olan da budur, aynı bölümü tekrar okuyamazdım. Evet, zaten bu gereksiz olurdu. 

Tek çözüm yolu, zamanı geri almak mı? O zaman, bu gerçekleştiğinde hafızam yerinde mi kalmalı? Böyle olursa, başımı kaldırır mıydım? Böyle olursa, bu sefer diğer her şey, kişiler ve mekan ve hatta zaman aynı kalırsa... benim farklı biri olmam veya farklı tepkiler veren biri olmam diğer her şeyi zaten bambaşka bir şey yapmaz mıydı? Deneyim, aynı deneyim olmazdı; bu nedenle ben de aynı ben... 

Amaç o ya!

Hafızamı silsek, zamanı geriye akıtıp hafızamı da en başa çeksek... Yine ben, o zamanki ben olur muyum peki? Sezgilerim, bana gelecekten gelen duyularımın beklentilerini mi fısıldar? O halde yine, evet bu sefer de, deneyim değişir mi?

Hangisi daha iyi olurdu?

Üniversitenin ikinci yılının başında kurduğum bir cümlem vardı. Üniversitenin tadının en çok ikinci ve üçüncü yıllarında çıkabileceğini söylemiştim. Sonra pandemi çıktı. :) Bu gerçek bana burukluk vermiyor hayır. Çünkü pandemi çıkmasaydı da ben, kafamı kaldıracak mıydım ki?

Bilmiyorum ve hiçbir zaman bilemeyeceğim.

Bunu bilmeme gerek yok. Sadece bazı dersleri anımsıyorum işte. O yıllarda bana sıkıcı gelen ama şimdi... Şimdi ne? Bunu aslında biliyorum. Şimdi nasıl geldiğini bilsem de, sana nasıl tarif etmeliyim?

Başını kaldır gitsin.

Anlatsam o ana gidebilir miyiz? Ben gidebiliyorum ama sen, sen benimle gelebilir misin sevgili okur? 

Aslında genel olarak sevdiğim dersleri aldım. O sayılı güzel üniversite günlerimde. İlk bir buçuk yıl ve işte belli belirsiz son buruk yıl.

Yine de başımı kaldırmazdım.

Deneyim aynı deneyim olacaktı ama belki eğlenirdim. Belki başımı kaldırırdım ve sıkıcı bir dersteki eğlenceli detayları görürdüm. Aslında biliyor musun, ben hep görürdüm. Sanırım çevrem bu yönümü seviyordu. Başımı kaldırdığım anlardaki beni.

Sen beni burada (hep) öyle gördün.

Kendime yüklenmemeliyim tabii. Boşuna başım önümde değildi ya canım! Evet mırın kırın. Ama, gerçek. 

Yine de bu yazının konusu değil.

Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Sanırım yine en çok benim sevdiklerimden birisi. Onunla hep ortak dersler alırdık. Ortak ödevler yapardık. Ortak konulardan konuşurduk. Onunla öylece tanışmıştık. Aynı bölümde ve hatta sınıfta olsak da, tanışmamız öylece olmuştu. O bana lise arkadaşlarımı anımsatırdı. Kendi kelimeleri olmasını severdim. Kendi hisleri olmasını sevmiştim. Bana kendini göstermesini, en çok bunu sevmiştim.

Çünkü böyle(ce) arkadaş olursun.

Peki ben ona kendimi ne kadar göstermiştim? Bence o bugün beni hiç tanımıyor. Yoksa tanıyor mu? Benim bu konuda algım kapalıdır. Kimin beni ne kadar tanıdığını anlayamam. Tanımasını çok isterim.

İster miydim?

Tanır tabi, tanımaz olur mu tanır... Ama İlkay'ı tanır. Mesela sen, evet sen, senin beni tanıdığına eminim.

O yüzden bloğuma tüm kalbimi açıyorum. Başımı kaldırıyorum.

Sevdiğim birkaç ders vardı. Bence yine genel olarak sıkıcıydı. Ben olsam nasıl işlerdim bilmesem de... Belki de beklentimden. Yine de bazı anlar vardı; başım önümdeyken bile görebildiğim anlar. Bazı anları tek başıma göremezdim tabi. Başın önündeyken hareket alanın da, işitme alanın da sınırlı olur. Yine de...

Hissetme alanım genişti.

Şimdi geçmişe dönsem, tüm hafızamı kaybetmiş olsam bile, başımı kaldıracağımı bildiğim çok net bir an var. Çünkü o anda gülmek istemiştim.

Neden gülmemiştim?

Keşke gülseydim. Biraz bile olsa, azıcık bile... tebessüm etseydim.

Bir pişmanlık itirafı(mmmmm).

Yine de önemi yok. İnsan önüne bakmalı, içinde bile. Sadece bazen anımsıyorum. 

Keşke anımsamasam.




Kilit kırıldı mı?

 

Ben hep bedenimden kopuk olduğumu sanmıştım; oysa belki de kopuk olduğumu sandığım şey, ruhumdu. Yıllar evvel içimdeki bir yanı, buna tam olarak ne demeli emin değilim ve hatta belki de bilmiyorum, kilitlemiştim. Kimsenin ulaşamayacağı, hayali bir yer. Bu anı hatırlıyorum ne garip. Farklı zamanlarda bir mühür gibi yenilediğim bu anı hatırlıyorum.

Belki de hatırlamak, ilaçtır. Bu saçma fikrin panzehridir. En son hatırladığım anın üstünden yıllar geçti. O zamanki çabamı anlayabilirim. Ondan öncekini de ve hatta ondan öncekini. Böyle kaç tane var? Bilmiyorum. Hatırladığım sadece belli anlar. Özellikle iki ve belki üç an. Sonuncusu zihnimde net. Kendi kendime verdiğim o saçma söz. Bir ders çalışma anında niye içsesim bana bunu fısıldadı? 

Burnum kaşınıyor. Belki de en başta buna odaklanmalıydım. Bedenin küçük tepkileri. 

Ne kadar çok yer görürsen, o kadar çok şey hissedersin; ne kadar çok şey hissedersen... O kadar çok adım atarsın.

Çok adım atmak istiyorum. Kalbim bu dünyaya bence bu istekle geldi. Sonsuz bir istek; tüm evreni bile kaplayabilir. Oysa ben ne yaptım, o isteği kilitledim. Bir mühür gibi, defalar defalar defalarca.

O istek nasıl açılır? Son kilitlemem bunun üzerine olan bir saçmalıktı. Belki de değil miydi? İstek ve sözler saçmalık olabilir ama yine de... Bunda gerçek olan ne? Bunda inandığım şey ne, neydi?

Ruhumun bedenimden kopuk olduğu gerçeği.

Bedenim ruhumdan değil, ruhum bedenimden kopukmuş. Bunu anlayamamış olmam anlaşılır bir şey mi? Belki anladın, belki anlamadın ama ben, ikisinin arasında devasa bir fark görüyorum. Belki de ilk seferde bedenim ruhumdan kopuktu ama sonra... Bu benim için bir şoktu. Yavaş bir şok. 

Bu nedenle bu şoku sindirebildiğimi fark ediyorum. Kendimi koruduğumu veya şokun beni kendimden koruduğunu da olabilir. Yavaş yavaş, zamanı kucaklayan bir kavrayış ancak hala kilitlemelerime bir anahtar değil. 

Kilidime değil; ortada bir kilit göremiyorum. Belki de asıl kilit, kilitlemelerimdi.

Nasıl bir ruhum olabilir? Ruhumun yapısında neler olabilir? Bir ruh nasıl görünür? Akışkan mıdır acaba ve\ veya saydam? Benim gibi mi görünür, beni oluşturan ben gibi mi?

Ruhu ilk kez ne zaman anmaya başlamıştım? 

Onu ilk kez ne zaman hissetmiştim?

Kilitlediğim o muydu? Değildi, bunu ruhum biliyor olmalı. Peki bedenim, bedenimin bildikleri ne?

Bedenim sadece adımları arzuluyor, onları özlüyor ve bana yalvarıyor. Bana yalvarıyor, yalvarıyor, yalva-

Ruhum, beni bir yıldızın soğukluğuyla izliyor. 

Ben, ikisinin bir parçasıyım. Ben bir parçaysam...

Açıklama yapmamayı seviyorum. Bu, bir parçanın getirdiği özgürlük alanı mı?

Bir parça genişleyebilir mi, bir parça yok olabilir mi? 

Benim parçam, benim kararsız parçam. Yok oluş. Hayır, kilitleniş. Ben neyi kilitlemiştim?

Ruhum korkmuş muydu? Hayır ruh korkmaz orası öyle de... Neyi umduğumu bilsem de, bildiğim şeyi ummadığımı hep biliyordum. Yine de istiyordum. Ben neyi istiyordum? Veya ben neyi istemiştim?

Ruhum ateşi, bedenim toprağı istedi. İkisinin yapısı, baskın yapısı bu diye mi? Ve hava. Hepsini kuşatan hava. Düşünceler, düşünceler, düşünceler.

Fikirler. Kilidim de, kilitleyişim de, kilitlediğim de; bu muydu?

Oysa kilit açılalı çok oldu. O kadar çok oldu ki... Belki de bunu fark etmek en büyük korkumdu. Yoksa, kilidin açılmasını mı kilitlemiştim? Evet öyleydi! Gerçekten öyleydi. Ben, kilidin açılmasını kilitlemiştim!

Sonra da, açılan o kapıyı, ardına kadar açılan o kapıyı defalarca geri ittirmeye mi çalışmıştım? Ne ile? Fikirler, fikirler, fikirler.

Ruhumdan o kadar kopuğum- kopuktum ki. Bir insan ruhundan nasıl kopar? İhanet. Bu bir ihanet ve ben bununla yüzleşmekten korktum. (Korktuklarımdan biri.)

Hala korkuyorum, bu sefer ruhumu mu kilitliyorum? (Ruh kilitlenmez.)

Sen kilitlenirsin.

Hep ruhtan bahsettim. Hep ruhtan en çok ondan. 

Hep onu gördüm, büyük bir hüsranla. Başkalarına ışık veren bu yanım, beni derin bir hüzne boğdu. Neden, neden böyleydi; bilmi- Bilmiyorum. Belki de kilitli olduğumdan. Evet bundan. Yine de...

Korkumdan.

İnsan kendisinde ne eksikse onu anar belki de. Bir ismi anar. Anar, anar. O ismi, anlamını kaybedene kadar anar.

(Ruh nedir?)

Bedenimden de kopuktum. Kilit nedeniyle mi? Ne zaman koptum? Işıklı çocuk bedenimle değil. Buna inanmam. Fotoğraflarım nasıl izin verebilir! Ne zaman, ne zaman... Ne zaman!?

(Ne zaman?)...

Şimdi, bir önceki an, geçen yıl, beş yıl ev- Ne fark eder? Ancak şimdi değil, biliyorsun. Şimdi bedenimde olmasam, ruhumu göremezdim.

Ruhumdan ne zaman kopmuştum? Belki de doğduğumda. Evet olabilir. 

Tüm hayatım ruhları keşf- Ruhları seve- 

(Ruhumu unutarak geçti.)

Bir ışık veya katı bir beden. Hepsi ben değil miy(d)im?

Sevgi miydi? Sevgi, değer, varlık, bilinç; hepsi ve döngüsel. Böyle sanmıştım. Dua ederken, ağlarken, unuturken ve umut ederken.

Aslında hissetmiştim. Bedenimi de, bedenimdeki... Ben asıl bedenimdeki ruhumu hissedememiştim. İşte eksikliğim bundandır-

Belki de kilit de buydu: Eksiklik inancı.

(''Sen eksik değilsin.'')

Oturmak ve oturduğum yerden bir yazı yazmak. Saçma olmasa da... 

Bedenim adımlar atmak istiyor. Bedenimdeki ruhum, adımlar adımlar adımlar... 

Kilit kırıldı mı?



Doğu Yolculuğu (Hermann Hesse) | Kitap Yorumu

Yazar: Hermann Hesse, Çevirmen: Zehra Aksu Yılmazer,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitabı okuma hikayem bir yolculuktu. Başlangıçta, yazarın düşünceler evrenine adeta bir portal açarak hayal dünyasını ayak bastığımız somut bir zemine dönüştürdüğü bu gerçeklikte hızla ilerleyebileceğimi sandım. Ana karakterin bile yıllar sonra tam olarak neyin içine düştüğünü anlamlandıramadığı bu serüven, tüm labirentvari bilmecesi ve yazarın zengin anlatımıyla beni hızla içine çekti. Ancak bir noktada, belki de anlatıcı ile aynı noktada, ben de adımlarımı yavaşlatma ihtiyacı hissettim. Soluklanmak, yürüdüğüm zeminin beni ilerlettiği yolu sorgulamak ve okuduklarımı sindirmek istedim. Hızımı düşürdüm, tane tane yakaladım kelimeleri. Hatta öyle ki, iç sesimi neredeyse dış bir sesçesine gövdemden zihnime bir yankı gibi hissettim. Bu noktada kitap bende tıpkı bir Doğu baharatı gibi bir tat bıraktı: tanıdık ama zengin, bilindik ama keşfedilesi, adı dilimin ucunda ama bir türlü çıkaramadığım bir etki.

Bu yolculuk, kitabın anlatıcısı H. için de hayatının en büyük, en etkili ve en çözümsüz gizemiydi. Anlatıcının bu gizeme en çok yaklaşmak istediği anlar, en büyük çırpınışlarının verdiği uzaklaşma anlarından ibaretti. Gençlik yıllarında gizemli bir cemiyetle birlikte Doğu'ya mistik bir yolculuğa çıkan H., yıllar sonra geriye baktığında yaşamındaki en derin izlerin, bu dağıldığını düşündüğü cemiyetle yaptığı yolculukta şekillendiğini ve yolculuğun yarım kalmışlığının burukluğunu yıllarca taşıdığını görüyor. Bu yarım yolculuğu yazarak tamamlamayı uman H., işlerin hiç de sandığı kadar kolay olmayacağını anlıyor. İçindeki silinmeye yüz tutmuş izlerin ancak tek bir ismin tanıklığı ile tamamlanabileceğine inanıyor: Yıllar evvel kafileden ayrılan hizmetkar Leo ile. 

Anlatıcı, bu eski yoldaşı Leo'ya yıllar sonra rastlaması sonucu yolculuğunun aydınlanacağı beklentisine kapılırken, kendisini daha büyük bir karanlığın içinde buluyor. Ancak anlatıcı yarım kalmış yolunda ilerledikçe fark ediyoruz ki, aslında bu karanlık yeni bir oluşum değil; bu karanlık, anlatıcının yıllar boyunca, hatta cemiyetle ilişkisi başlamadan evvelcesinde beraberinde getirdiği bir ışık eksikliği. H., anlayamıyor. Anlayamadığını bile anlayamadığını keşfediyor.

Cemiyetle yolculuğa çıkmanın tek şartı, yolcuların bu Doğu medeniyetinde ne bulmayı amaçladıklarını cemiyete bildirmeleri oluyor. Yolculuk boyunca karşılarına fiziksel ve psikolojik çeşitli sınavlar çıkarken, aslında kendi gerçek sebeplerini bulmaları gerektiğini keşfetmeleri bekleniyor. Peki bu sebebin gerçekten bir önemi var mı? Kitabı bitirdiğim şu ilk anda bunun o kadar da mühim olmadığını düşünüyorum. Çünkü yolculuk, tüm yaşama yayılan o ''ben ne yaşadım'' yolculuğu, kocaman bir anlamlandırma çabasından başka bir şey değil. Verilen veya verilebilecek her yanıt ise yolculuğu yalnızca sonsuzluğa uzatabilir. Oysa belki de tek yanıt, hem başlangıç noktasında hem de attığımız her adımda bizimledir; andadır. Leo bunu biliyordu. H. ise Leo'nun bunu bildiğini seziyordu. Bu nedenle yıllar sonraki ikinci bir çömez yolculuğuna çıkmaktan kendini alıkoyamadı. İşte, bu kitap da anlatıcı H.'nin yıllar evvel Doğu'ya yaptığı ilk yolculuğu anlamlandırabilmek için çıktığı ikinci yolculuğun hikayesini oluşturuyor.

Benim ilgiyle okuduğum, anlatımının zenginliğine hayran kaldığım, kurgusundaki zaman ve mekanın iç içeliğinden ilham aldığım ve bence tek okumayla değil, yıllara yayılacak yeniden okumalarla gerçek şeklini alabileceğine inandığım bir kitaptı. Hermann Hesse, her satırında okurunu düşünmeye davet eden usta bir anlatıcı.

Kitaplarla kalın.


Ancak bir şeyi çok isteyen insanlarda filizlenen o pırıltıyı çok sevmiştim.

 

Hayatım boyunca imrendiğim tek bir kişi oldu. Kıskançlık gibi değil, hırs yapmak gibi değil. Özenmek gibi bile değil. Belki ilham gibi. Seçtiği yol nedeniyle değil. İlerlediği yaşantı nedeniyle değil. Atmosferimi kaplayan bir rüzgarın aniden hızlandığı esinti anları gibi; benim için bir hatırlatıcı.

Onun çok kararlı biri olduğunu görmüştüm. Acaba bir başkası onda bunu görmüş müydü emin değilim. Belki de o zaman değilse bile şimdi görüyordur. O kadar net ve kararlıydı ki, hiçbir şeyden olmasa bile bundan etkilendim. Bir şeyi çok istemesinden çok etkilenmişim, bunu o zaman anlamış mıydım... Anlamıştım, aslında evet, o zaman bile anlamıştım. İlginçtir, ona sessiz bir inançla inanmıştım.

Şunu hiç düşünmememe hayret ettiğim zamanlar oldu; ben kendime neden bu kadar içimden inanmamıştım acaba diye. Çok üstünde durmadım, duramadım. Belki de bu bana çok acı verdiğinden, şimdi bile.

Ben sanırım onun en çok da bir şeyi çok sevmesini, tutkuyla sevmesini sevmiştim. Pırıltılar. Yaşama bakışındaki pırıltılar. Ancak bir şeyi çok isteyen insanlarda filizlenen o pırıltı.

Herkesin hayata bakışında farklı bir ton parlar. Bazısı canlı, bazısı mat; bazısı allı pullu, bazısı desensiz. Bazısı en uzaktan görünür, dünyanın en bucağından bile görünebilecek denli parlak parlar. Öyle merakla bakarlar ki o insanlar hayata, hiçbir şeyi olmasa o parlaklığı görürsünüz. Bir şeyi o kadar çok isterler ki...İstedikleri nedir? O şey mi, o şeyi yapan kendileri mi? O şeyi yapma ihtimalleri mi, o şeyi yaptıktan sonraki hayatları mı?

Yoksa hepsinin toplamındaki değişen yaşantı veya benlikleri mi?

Umut mu? Yarınlara inanmaya dair güçlü bağları mıdır onları bu denli parlak kılan?

Bazı insanlar iyi yaşam şartları, sosyal onay, belki prestij; maddi manevi hedef ve kabullere uyum... Bunları da önemseyerek bir şeyi çok isterler, her insanın bir motivasyonu olmalıdır sonuçta evet. Ama bana öyle geliyor ki bu kararlı insanlar, gerçekten parlak bir pırıltıyla karar vermiş olan insanlar, daha farklı oluyorlar. Ya da benim hayatım boyunca en büyük yaram bu olduğu için ben bu insanlara elimde olmadan hayran oluyorum.

Bu insanların sayıları az. Her insan bir şeyi isteyebilir, her insanın kendi pırıltıları olabilir; ancak pek az insan bunu söyleyebilecek, çok daha azı gösterebilecek, o saf parlaklıkla yaşayacak cesarettedir.

Aslında benim de gözlerimi parlatan şeyler var, hep oldu. Ben mi kararsızdım, sürdürülebilirliğimi sağlayacağım ortamdan mı uzaktım? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, içimdeki bir şeyin içinde şekillenemeyen bu parlak ateşi görebildiğim kararlı insanlarda hayattaki pek çok şeyden daha fazla ilham alınacak özellikler gördüğümdür.

Neden bilmiyorum, bunu da bilmiyorum, bugün bu gerçekten kalbimi kırdı. Bu kadar saf bir kabulün, içinde tek karartının olmadığı bu kabulümün ve ilhamın kalbime bu kadar kırılmış hissettirmesi bana bu yazıyı yazdırdı. Yazarken bir noktada kendime haksızlık yaptığımı düşünsem de, o halde neden kırgınım?


Bir beklentinin anısını beklemek ve kendini orada aramak.

 

Mekanların ruhu olduğuna inanıyorum. Bu sefer hissediyorum veya düşünüyorum demedim dikkatinizi çekerim. Bence bu seferki kabulüm inanç temelli oluşan bir isteğim. Evet isteğim.

Bazen uzun zaman önce gittiğiniz bir yerin hatırasını, anların oluşturduğu zaman kapsülüyle yanınızda taşırsınız. Bu kapsül sizin o anlar dizgesine dönüşmüş anımsamalarınızın bir gelecek vaadini beraberinde getirir. Bir mekanın ruhuna dair izlenimlerimizi hep içimizdeki bir beklenti haliyle başka mekanların izlerinde ararız. Bilincimizin fark edemeyeceği denli hızlı gerçekleşen bu arama eylemi de bizlere kendini, içimizde halihazırda var olan kabullendiğimiz hislerimizin yeni mekana aktarımıyla gösterir.

Elbette bazı mekanların kendine has yoğun bir enerjisi var. İnsanları, belki hayvan ve bitkileri, ikincil üçüncül varlıkları (müzik, resim, fotoğraf, eşyalar vs) ve bunların kendine has yerleşimiyle (dekorasyon :), bir iklim oluşur. O mekan kendi canlı doğasını üretmeye başlar. Bizler de bu akışı sezinler ve belki onu kendi algı doğamızca isimlendiririz. Mekanın içindeki akış canlıdır; içerisinde halihazırda devam eden yaşanmışlıklar bütününü barındırır. Bizim içsel iklimimiz de süreğendir; eskinin mekanlarının beklentisiyle üst üste binmiş bir kabuller zincirini oluşturur. Yeni mekanı bu iki canlı akışın uyumuyla yaşarız, özleriz, bekleriz, hasret gidermeyi umarız, hasret gideririz ve yeni anı ve beklentiler toplarız.

Bazı mekanlar bana bazı şarkıları; bazı mekanlar bazı fotoğrafları; bazı mekanlar bazı buruşturulmuş kağıtları anımsatır. Bazı mekanlar yeşil bir göğü; bazı mekanlar ışıklı kabartıları; bazı mekanlar bir başın kıvrılabileceği oyuğu anımsatır. Bazı mekanlar şen bir kahkahayı; bazı mekanlar anımsanamayacak denli uzak bir günü; bazı mekanlarsa nostaljinin büyüsünü fısıldar. Her ne olursa olsun tüm bu anımsanmış fısıltı ve görüntüler, benim beklentilerimin ürünüdür. Vaktiyle içimde yer edinmiş durgun veya hareketli veya sadece hisli zamanların bir bekleme anı: Aynı yere bir daha gidebilir miyim ki?

Aynı mekan bile çoğu zaman aynı mekan olmayabilir. Bunu bazen hüzünlü bir yerden, bazen omuz silken bir yerden; bazen ve en sevdiğimse, yeni bir yeri keşfedercesine acaba diyen bir yerden karşılayabiliriz.

Nereden aklıma geldi bilmiyorum. Yeşilliklerle dolu o kocamaaannn alanı çok özlüyorum. Kolayca bulunabilecek o yeri, neden huzur bulmayı umduğum anların göğüne yerleştiriyorum? Böylece dünyanın en sakin, en serin, en benim, en bizim, en kavuşmalı, en uzakta kalmış, en anlaşılmamış, en noktalanmış ve bir daha noktalanmış ve bir daha noktalanmış... böylece bir devamlılıkla yeniden başka bir şekilde görebileceğime inandığım, yeniden görebileceğime inandığım, en baştan ve yeni yerleri görebileceğimi bildiğim içimdeki uykudaki umudumu besleyen en güçlü yer olduğu için mi? Muhtemelen.

Açık alanları hep daha çok seviyorum. Şık mekanları, tarihi yapıları, sanatsal-entelektüel izlerin dokusunu da seviyorum. Ama ben en çok maviyi, yeşili, buharlaşmış sarıyı ve uzak gümüşi noktaları görmeyi seviyorum. Böyle mekanları nasıl betimlersiniz? Doğa sevgisi ve takdirinin ötesinde, içinizdeki özleme, ferahlama özlemine, yakın bir yerden titreşen bu mekanların izlerini, belki de ruhunuzda ve bedeninizde yansıdığı izlerini, nasıl tarif edebilirsiniz? Müzikle.

Son günlerde dinlediğim müzikler, son günlerde dinlerken bu mekanların titreşimini hissettiğim müzikler, beni düşündürdü. O müzikleri dinlerken hissettiğim hissin ne olabileceğini de, biraz buruk algıladığım bu ''sebepsiz'' hislerin sebebini de anlayamamıştım. Elim daha farklı parçalara gittiğinde bile, bir şekilde bu buruk ama huzurlu bir burukluğu, belki de güvenli olmasının getirdiği huzurun burukluğunu hissettiğim parçaları daha neşeli, daha gamsız, belki daha sert, belki daha kuralsız parçalarla değiştirmek istiyordum. Yine de bir şekilde bu müzikleri, bahsettiğim beklentili açık veya kapalı, eşyalı veya eşyasız, insanlı veya insansız mekanları hissetmek için dinlediğimi fark ettim.

Bu durum anıları sorgulamak veya hayaller kurmaktan farklıydı. Bu, beklemekti. Evet, bu hissin adı buydu: Beklemek. Gelecekteki bir günü değil; belki de o mekanları hissedebilecek kendimi beklememi sağlıyordu bu parçalar. İnsan bir mekana kendini götürmeden gidebilir mi? Bunu yaparsa ne olur; ne kaybeder, ne kazanır?

Bu, hissetmekten de yaşamaktan da farklı olsa gerek. Bu, yine, kabullerle ilgili olmalı. Bir beklentinin anısını beklemek ve kendini orada aramak. İnsan kendini kendi içinde değilken arayabilir mi? O halde kimi bulur, o halde arayan kimdir?

Beklentili bir geçmişin izinde, beklentisiz bir geleceği izledim. Ne yorucu bir bekleyiş, değil mi? Oysa tüm mekanlar da beni, bizi, bekliyor değil mi sevgili okur? Mekanlar beklerken yaşıyorlar. Yaşamları, bekleyişin beklentilerini değil, bekleyişin sürekliliğini taşıyor. Mekanlar, yaşamın akışında yeniden yeniden oluşuyor. Seninle, benimle, bizimle, bizlerle ve bekleyişlerle.

İçimden süzülen bir renk var. Bu, hangi mekana vuruyor bilemiyorum. O mekanın bana ne getirebileceğini de. Belki de yaşam tüm beklemelerimizin duraklarından oluşan mekanlar toplamıdır. Tam olarak böyle olmasa da... buna benzer, biliyorsun. Tüm o duraklar bize uçsuz bucaksız bir genişlik sunabilir ancak belki de o duraklara gitmek için de beklediğimiz şeyler, yeni şeyler ve daima oluşan yenimsi şeyler olabilir. Bu bir yanılgı. Bunu bilsek de... 

Bana öyle geliyor ki, mekanlar canlı varlıklardır ve herkese açıktır. Ziyaretçilerini bekleyen hayat sahneleri. Bu sahneler insanların bekleyişlerini, insanlar bu mekanların ruhlarını oluşturur; gibi görünüyor.


Mini Müzik Listesi

Prayer (cover by AiKatamari)

The Sheltering Sky Theme · Ryuichi Sakamoto

Ryuichi Sakamoto - The Sheltering Sky (piyano)

Leanin (Slowed) · CorMill

Lana Del Rey - High By The Beach (Instrumental)

Lana Del Rey - Carmen (Instrumental)

Ryuichi Sakamoto - Thousand Knives (Cover)


Fotoğrafın sadece bir izlenimi anımsatmasını seviyorum.
Bir izlenimden oluşabilecek onlarca mekan ve sahne bulabiliriz,
aynı olsa da olmasa da.


Gecegezen Kızlar (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Kitabı okumak düşler arasında seyahat etmek gibiydi. On öyküden oluşan kitapta hangi masal nerede başlayıp gerçekliğe bağlanıyor, özellikle de birkaç öyküyü okuduktan sonra benim için iç içe geçmiş bir hal aldı. Kitapta yazarın da Öykülere Girerken başlıklı önsözünde ifade ettiği gibi, masalların yersiz ve adsız kişilerinin takip ettikleri düşsel amaçların yeryüzüne inmiş yaşamlardaki avuntularla örülü gerçekliklere dönüşünün öykülerini okuyoruz.

Tomris Uyar'ın atmosfer kuran bir yazar olduğunu daha evvel bir kitap yorumumda (Güzel Yazı Defteri (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu için tıklayabilirsiniz.) ifade etmiştim. Bu kitabındaki öykülerinde de yazar bir atmosferin içinden biz okurlarına seslenerek öykülerini başlatıyor. Bu bakımdan özellikle de öykülerin giriş paragraflarına doyamadığımı ve her öyküyü bitirdikten sonra bu ilk paragrafa mutlaka geri döndüğümü söylemeliyim. Bu girişler, bir düşün beklenti dolu belirsizliğini içerisinde barındırdığı gibi, bir sonun tekdüze yanıtını da basitçe ifade ediyordu. Sen buradasın, diyordu karaktere, gezdiğin uçsuz bucaksız anılar, hayaller ve avuntular denizinin kıyısında bir düşü düşlüyorsun. Sen, yaşamın kıyısından yaşamın içindeki bir haline bakıyorsun.

Bazı öyküler gerçekçi bir olay örgüsüne yakınken, bazıları mekan zamanın belirsizliğiyle soyutlaşmış bir akışa sahipti. Bu bakımdan bu öykülerin anlatımında büyülü gerçekçilikten yararlanıldığını söylemek mümkün. Ben kitabın en çok da bu sınırları belli ancak bu sınırların içindeki yer yer gerçek dışılığa kayan imgesel dünyanın yayılmacı izleğini takip etmeyi sevdim. Bu bakımdan en sevdiğim öykü şuydu demek bana bir yapının tek bir parçasını çekip o yapıyı görebildiğimi ifade etmek kadar tutarlı geliyor. Yine de olayları merkeze alarak olmasa da, dil anlatım bakımından en içimde yer tutan ve atmosferiyle okuma anımdaki gerçekliğimi kaplayan öyküler şunlardı diyebilirim: Sonucu Belki, Ormandaki Ayna, Geriye Kalan Günlerimizin İlki, Gecegezen Kızlar, Düşkırıcı. 

Bu öykülerin bende özel bir yer edinme sebebi ise karakterlerin bir düşün içindeyken bile gerçek dünyalarından getirdikleri bir parçayı yüreklerinde taşımaları oldu. Bunu samimi ve insani buldum. Bu parça, yürek parçasıydı. Bir kalbin kırgın yüzeyinden çekip çıkarılan, böylece fark edilen bir gerçek: Yürek. Karakterler bu parçadan türeyen umut, kırgınlık, cesaret ve korkaklığa sığındılar. Bilinmezlikte ilerlemelerinin ve etraflarını saran rüyadan çıkmalarının tek hatırlatıcısı buydu. Bence en hayali düş bile içerisinde gerçeğin parçasını taşıma eğilimindedir.

Özellikle de hayali sisiyle gerçekliğimi saran, başarılı bir anlatıma sahip bir öykü kitabı.

Kitaplarla kalın.


İsimlerin taşıdıkları izler.

 

Çok güzel bir kitaba başladım - evet çarpraz okuma yapıyorum- Tomris Uyar'dan Gecegezen Kızlar. Çok güzel bir kitabı okuyacağımı daha kitabın ilk sayfalarından anladığımda içimde, içime yayılan duru bir heyecan hissediyorum. Bu heyecan, bir kitabı ortaladıktan veya bitirdikten sonra gelen ''ne iyi kitaptı'' farkındalığının verdiği tatminden farklı bir his taşıyor. Bu heyecan öyle bir heyecan ki, hani biriyle tanışırsınız ve daha ilk anda adını koyamadığınız bir şekilde o kişinin içinizdeki bir parçayla yapboz uyumu gibi iç içe geçtiğini ancak uzay zamandaki doğrusal algımızda ancak o an bir araya geldiğinizi hissedersiniz... böyle bir romantizmin yüklediği, yine de içinizin derinliklerinde bildiğiniz ve bu nedenle abartılı değil, kendi olan bir heyecan. İşte bu kitabın daha yazarının önsözünü okurken bile böyle hissettim.

Bu hissimde pek tabii önümüzdeki süreçte okumayı planladığım, hatta Gecegezen Kızlar'dan önce onu okumayı düşündüğüm ancak yine tesadüfi gibi görünen ama mükemmel bir öncelik sonralık ardılını oluşturacak seçimimle o diğer kitabı sonraya bırakmamın da etkisi var. Bahsettiğim diğer kitap, Pavol Dobsinsky'nin derlediği Slovak Halk Hikayeleri. Bu kitabı kütüphanenin kapanmasına az bir vakit kalmışken hızlıca göz attığım kitap raflarında keşfettim. Sanırım benden önce ödünç alıp okuyan ikinci biri olmamış. Uzun zamandır bir derleme okumamıştım. Derlemeler (masal ve halk hikayesi derlemeleri) içerisinde yaşanmışlık veya yaşanabilirlik izleri taşıyan anlatılar oldukları için beni hep daha bir farklı heyecanlandırırlar. Ne çok çeşitte heyecan türü var değil mi? Gecegezen Kızlar'ın önsözünde de Tomris Uyar okurlarına halk masallarının karakterlerinin akışkan yaşamımızdaki insan karşılıklarını sorgulatmış.

Gecegezen Kızlar'ı okurken seninle veya bir başkasıyla konuşma dürtümle savaş verdim. Önce öyküleri okuyacağım, dedim kendi kendime. Önce bir öyküyü okuyacak, sonra ara vereceğim ancak kitap bitmeden onu kimseye anlatmayacağım. Bu heyecanı içimde kendime mi bastırmalıyım, yoksa dışımdaki dünyayla mı paylaşmalıyım? Görünen o ki ben ikincisini seçtim. Bir kez daha. Bunun en önemli nedeni tabi ki paylaşma tutkum değildi. Bunun nedeni, bu heyecanı yarınlarıma da uzatmak isteğimdi. Bir heyecanı içimizde tutmanın da pek çok faydası vardır. Özellikle de tamamlanmamış, içerisinde beklenti barındıran heyecanlar bence de paylaşılmamalıdır. Böyle heyecanlar kolaylıkla ürküp kaçabilir, başkalarının heyecansızlıklarından etkilenebilirler. Öte yandan benim bu kitaptan içime çektiğim heyecan, kitabın kendisiyle ilgili diye düşünüyorum. Kitapla benim şu anlık enerji alanım birbiriyle iç içe geçti. Bu da bizi, ''biz'' yaptı. Böylece kitabın anlatısı ile benim alma alanım uyumlandı ve ben de içimde büyüyen bir hissetme alanına sahip oldum. Kitapla birlikte oluşturduğumuz bu alana da, işte, ''heyecan'' dedim. Duru bir heyecan.

Kitabı sana anlatma sebebim çok komik. Kitabın ilk öyküsünün bir karakteri olmasa da, adı geçen isimlerden biri de Bülent'ti. Yazarın bir önceki okuduğum Güzel Yazı Defteri isimli kitabında da aynı isimli bir karakter daha vardı. Yazar bu ismi kullanmayı seviyor diye hissettim. Bu his de bana bu ismi sorgulattı. Zihnimde Bülent isimli bir bebek veya küçük bir çocuk canlandıramadım. Sanki Bülent ismi yalnızca artık kocaman olmuş çocuklara, koca koca adamlara has gibi geldi. Belki de Bülent ismini hep hatır gönül için bir aile büyüğünün adını yaşatmak adına bebeklerine koyuyordu aileler ve böylece Bülent isimli insanlar bu isimle bebekliklerini, çocukluklarını ve nihayet bu ismin ağırlığına denk düşecek yetişkinliklerini yaşıyorlardı. Bülent ismi insana nasıl bir karakter yüklerdi? Siyasetle ilgilenen bir amca veya ıssız adam olmasına bir yudum kalmış genç bir adam... Bilmiyordum. Bülent, sanki fazla... fazla, orta yaşlı ismiydi. Fazla oturmuş bir hayatın ismi. 

İsimler bence izler taşırlar. Bu bakımdan bir şeye isim vermek de, bir şeyin ismini düşünmek de kıymetlidir diye düşünüyorum. Belki de isimler üzerine düşünen zihnim bu Bülent ismini gördüğü anda bana, bilincime, ''işte bu! ben de bundan bahsediyordum'' deme imkanı buldu. Bazen bazı düşüncelerimiz ancak yaşantılarımız veya böyle küçük denk gelmelerimiz sonrasında bilincimizle irtibat kurma imkanı buluyor.

Belki de günümüzde artık Bülent Can'lar veya Bülent Mert'ler falan vardır. Böyle isimleri de hep tuhaf bulurum. Çocuğa kullanmayı sevmeyebileceğini düşündüğümüz bir ismi neden bile bile verelim? Dümdüz Bülent ismini bir çocuğa vermek çok daha net bir duruş olurdu. Ya da farklı bir isim seçilebilirdi. Bir çocuğun oyunbazlığına veya bir yaşamın zamansızlığıyla uyumlu bir isim. Belki Bülent ismi de böyle bir isimdir bilmiyorum. Benim aklımdaki Bülent -dediğim gibi- milletvekili seçimlerine katılan veya kaçırdığı yaşamını ve özellikle aşkları kimseye itiraf etmeden deniz kenarında içli içli düşünen yine de asla akıllanmayan iki adamdan öteye gidemiyor. Belki de ailesine baş kaldırarak ''Bülent biraz böyledir'' cümlesini herkese ezberletmiş deli dolu bir genç adamdır Bülent, kim bilir... Sence nasıl biridir Bülent ismini taşıyan o bebek, o çocuk, o genç, o yetişkin, o yaşlı adam? Nasıl biridir hayatın içindeki Bülent? Bir eş, bir baba, bir meslekten bir işten bir çalışan, boş gezenin boş kalfası veya isim yapmış 'önemli' biri? Bir insan olarak kimdir Bülent; neleri sever, neleri giyer, neleri yer-içer? Neyden korkar, nasıl aşık olur, nasıl üzülür... Nedir Bülent'in gerçeği; insan olan, insan olarak Bülent'in gerçeği?

Bir kızım olursa adını hep Nisan koymak isterdim. Belki de nisan ayının ruhunu kalbimde hissettiğim için. Ancak, belki de tam da bu nedenle, ben her nisanda içimi dönüştüren bazen olaylı bazen olaysız farkındalıklar yaşadım. İçim, yıkıldı. Sonra yeniden var oldu. Bu ayın bana getirdikleri, doğumdu. İçimden doğan yeni kabuller. Bu anlamı yüklediğim bir ayın kodunu, ismini, çocuğuma verirsem (kendi annemle olan bağımı da düşündüğümde) ya aramızda dönüştürücü bir etki olursa diye korktum. Müstakbel babasına sorma gereği bile duymadan bu ismi olmayan kızıma verdim, sonra bu kararımdan caydım. Bence isimler bir insanın tüm varlığının sıkıştırıldığı bir kod. O isimle çağrıldığı tüm o deneyim anlarının ruhunu içine yüklenmiş bir şifre belki de.

Ben kendi ismimi çok seviyorum. Her detayını seviyorum hem de. Ancak, sözgelimi, bir Orta Dünya varlığı olsaydım adım ne olabilirdi veya Neptün'deki olası bir yaşantımda adım ne olurdu diye de düşünen bir merakım var. Sadece anlam değil -fark ettiysen Bülent isminin bile sözlük anlamına hiç değinmedim, belki de mükemmel bir anlamı vardır bilmiyorum- ismin sesletimi ve kişilerde yarattığı çağrışımlarla ilgileniyorum. Acaba benim ismim neyi çağrıştırıyor, sanırım bunu merak ediyorum.


Gecegezen Kızlar, Tomris Uyar


Yazmak.

 

Bazı eski öykülerimi okudum. Ele avuca sığan öykülerimi. Zaten sayıları çok az. Hele tam olanlar... daha da az. Onları ''tam'' yapan nedir? Bir noktadan bir noktaya ulaşmaları değil mi? Bu nedenle tamlar ve bu nedenle de başkalarından ilham alarak var olduklarını görebiliyorum.

İçlerinden birini üstten üstten okudum. Tamamını okumaya şu an onu yazan benim bile sabrım yok. Onu ancak parçalayıp yeniden bir araya getirip sonra belki bir kez daha parçaladıktan sonra görmeye katlanabilirim. O zaman bile eksiklikleri olacağını düşünebilirim. Ancak her ne olursa olsun, şu anki halinden çok daha benim kalemimden çıktığını beni geçelim, sen bile görebilirsin.

İtiraf etmek gerekirse önceden bir tarzım yoktu. Belki de vardı ama içimde uykudaydı. İçimde uykuda olan ne çok şey varmış. Belki de kabullenilmek istiyordum. İnsanların yazıyorum deyince anladıkları şeyi onlara vermek mi? Bu değilse o zaman neden öyle yazdım?

Belki de bilmediğimden. Nasıl yazabileceğimi bilmediğimden.

Ben nasıl yazabilirim, bunu hiç düşünmedim ne garip. Hemen hemen her şeyi düşünebilecek olan ben bunu hiç düşünmedim. 

Ben aslında hep kelimelerimi karşımda görme arzusunda olmuşumdur. Bundandır bazen içimden çıkan cırcır böceği cızırtıları. Şimdi ölürsem, tüm o cırcır böcekleri bir anda çatlarsa... Kelimelerim sonsuza kadar yok olur! Bu benim, hayattaki en derin korkum olduğundan olacak, konuşmak istediğim durumlarda bile bir yapay zeka gibi paragrafları ses dizgelerine çevirirdim. O zamanlar bozulurdum, ne tuhaf şimdi bunu sevimli buluyorum... Hatta değerli hissettiren bir şey olduğunu düşünüyorum. Üniversiteden bazı arkadaşlarım, ara sözlerle yazan eskilerden bir yazarı (adını anımsamıyorum üzgünüm) örnek verip benim ara sözlü konuşmalarıma takılırlardı. Ben sözlü dilde bile, istediğim ve kelimelerimin istediği takdirde, ara açıklamalar katarak anlatırdım. 

Normalde durduk yere konuşmayı sevmiyorum tabi ki. Hatta çok konuşan insanlardan da bana fenalık gelir. Durduk yere konuşmak, aradaki boşlukları yok etme çabasından başka bir şey değil. Hem bir anlamı yoksa, birlikte bir anlam oluşturmayacaksak, neden konuşalım ki? İnsanlar, genelde otobüste yolda orada burada, benimle sohbet etmeyi seviyorlar gibi görünüyor. Ancak ben çoğu zaman sevmiyorum. Bazen seviyorum evet, bazense keşke bu kadar nazik olmasam dediğim anlar yaşıyorum.

Bugünlerde aklımdan esip geçen şeylerden biri de buydu. İnsanlara en çekici gelen özelliğim muhtemelen bu. Benimle konuşabilmeleri. Bunu yapabildikleri zamanlarda mutlular. Alıcı konumda nazik bir dinleyici veya en olmadı heyecanlı bir anlatıcı... Böyle bir kızı herkes sever. Ben bile severdim. Ancak bu kız ne zaman kendi dilinde konuşsa veya daha da ötesi sussa... Onu hala sevmeye devam edecekler mi? Eskisi kadar çekici bir yanı kalmayacak muhtemelen, değil mi? Bu beni bazen güldürüyor. Çünkü böylece kendi kelimelerimi görebiliyorum.

Yazsam, paylaşsam... beni okuyanlar ne düşünür? Bir öykü. Kafası karışık gibi görünen ama her şeyin yerli yerinde olduğu bir öykü. Belki roman, hatta şiir. Bazıları sever, bazıları sevmez, bazıları anlamaz. Böyle düşünüyorum, bana kızma. Gelecekten gelen sen, sen de kızma. 

Sevilmek bu kadar önemli mi? Bir de bunu düşünüyorum. Ben nasıl sevilmeyi seviyorum?

Belki de sevilmenin bile sınırları var değil mi? Benim bu yazımı okuyan sen, beni neden sevesin? O nedenle özgür olmak, uzaklığı getirecekse bile kendi dilinle konuşmak... Bunda keyifli bir yan yok mu?

Ben uçmak istiyorum. Geçen gün dağılan bulutlarda bunu görmüştüm. Sanırım bu hissi en son çocukken falan hissetmiş olmalıyım. Sana anlatmışımdır, belki - önemi yok, bir keresinde kafamı o denli yukarı kaldırmış ve dalmışım ki gözlerime kiraz çöpü kaçmış. Artık nasıl bir şeydi bilmem -ve öğrenmek (hatırlamak) de istemem- doktor anneme siz bu çocuğa hiç bakmıyor musunuz diye kızmış. Neden o kadar kızmıştı bilmem. Sonuçta çocuklar çok daha fenasını yapabilirler. Uçarlar kaçarlar yere çakılırlar falan. Bense sadece gökyüzüne bakmışım.

Küçükken ben de çakılmışım. Bir divanın sivri bir köşesine. Hatta o günlerden bana yadigar iki kaşımın arasında dikiş izim var. İlginçtir, o iz benim bir parçam. Bedenine karşı aşırı duyarlı olan ben (ve takıntılı), o izimi hiç garipsemedim. Birileri de, çocukken bile, bana o izle ilgili bir şey söylemedi. Hatta üniversiteye kadar kimse bana ben söylemeden o izin hikayesini sormadı bile. Belki de önemsemediğimden. Belki de o izi artık derimin bir parçası olarak gördüğümden.

Vücudumda bir iz daha var, sevdiğim bir iz. Bir doğum lekesi. Tam sağ bileğimin üstünde, tenimden biraz daha koyu bir daire. Rivayet odur ki ben küçükken anneme bu lekenin ne olduğunu sormuşum. O da bana ''ben'' demiş. Daha sonra kim bana doğum lekemden ötürü ''bu ne'' dese, ben de onlara ''annem'' cevabını vermişim. Bunu geçen gün instagramda küçük tatlı bir kızın videosunda gördüm. Kolundaki benlerin annesi olduğu konusunda ısrarcıydı. Belki de gerçekten haklıyızdır. Bizler, annemizin karnındaki engin okyanusta geçirdiğimiz günlerde bu lekeleri edindik. Belki de bu lekeler bizlere annelerimizden hediyedir.

Küçükken ne zaman sağımı solumu karıştırsam, bu lekeye bakardım. Tabii hangi elimle yazdığıma da dikkat kesilirdim ancak bu leke, sağ yanımdı. Belki de kalbimin atmayan köşesindeki kalp hatırlatıcım. Daha da büyüdüğümde veya daha da büyürken, üzgün zamanlarımda uzandığım yatağımda bu lekeyi izlediğim günleri anımsıyorum. Bu lekeye artık ''annem'' demeyecek kadar büyümüşken, bu lekenin bana yaşamımı anımsattığını. Çok üzgün olabilirsin ama yeniden doğabilirsin... işte böyle bir his.

Yazmak da benim için böyle bir his. Yeniden yeniden doğmak gibi. Sanki bedenimdeki izleri başka bir formda yeniden var etmek gibi. Yazarları düşünürüm, onların var ettikleri karakterleri. Bu karakterleri içlerinden doğurduklarına, çıkardıklarına, zaten içlerinde hali hazırda bulunan karakter eskizlerini cisimleştirdiklerine dair düşüncelere sahibim. Belki de bir yazar aslında içinden şekle girmeyi bekleyen karakterlerini çıkarır. Belki de her yazar bir şekilde kendi görünümlerini yazar. Tekrar ve tekrar. 

Dün otobüste bir kız gördüm. Sanatçı olduğunu anlamam için elindeki tuvali görmem sadece bir ikinci onaydı. Diğer sanat alanlarının üreticilerinin tanımları ne berrak. Bir ressam, bir müzisyen, bir heykeltraş ve nicesi. Bunlar kesinkes sanatçıdır. Peki bir yazar, bir şair? Onlar romantiklerdir, değil mi? Hadi hadi itiraf et. ''Yazıyorum'' dediğinde, bir merak dalgası tüm mekandan sana çarpar, ''aaaa ne yazıyorsun?'' İnsanların kafasında üç aşağı beş yukarı bir şekil belirir. Çünkü yazmak, biraz otomatik bir alan olarak algılanma eğiliminde. Oysa yazmak, anlatı kurmak, en az (belki daha bile çok - evet ukalalık yapacağım) diğer sanat dalları kadar belirsizdir. Orada ne olduğunu yazarlar\ şairler bile kelimelerini görene kadar tam olarak bilemezler. Sanat bence budur: Kocaman bir bilinmezlik. Sanat bana bu bakımdan uzay boşluğunu çağrıştırıyor. Oradan neyi keşfedeceğini bilemiyorsun.

Bir yazar\ şair belli bir kalıba girmek zorunda değil. Hadi yazarlara yine belli ''sınırlar'' dahilinde özgürlük tanınır da, şairler hep küçümsenme eğiliminde olmuşlardır. Bir şairin şair olabilmesi için katı kuralları karşılaması beklenir. Günümüzde bu artık esnetilmiş kurallar bütünü olsa da, çok yakın bir geçmişe kadar bile böyleydi. Şairler, zorbalanırdı. Rüştünü ispatlamış diğer şairlerle aynı kefeye konulup küçümsenirlerdi. Sanki o dizeleri ruhlarından doğurmamışlar gibi.

Yazarlara da üstü örtük bir şekilde aynısı yapılır. Yapılmaz değil, yapılır. Belli bir kalıpta yazmak, belli bir kalıpta yazanlarla kıyaslanmak... Oysa her yazarın kendi sesi vardır, olmalıdır. Bu amaçta olmadığında bile olur. Kelimeler, mutlaka kendi sesini bulur. Tabi ki yazar da çabalamalıdır ancak bana öyle geliyor ki kelimeler bilinçlere sızmaya hevesli varlıklardır. Anlamlar var etmek için can atarlar. Tıpkı bu satırlarda dolaşan bakışlarının beynine gönderdiği komut sonrasında bilinçli ve bilinçsiz imgeler evreninde oluşanlar gibi. Bunları birlikte yaptık. Benim kelimelerim ve senin bakışların.

İnsanın bir öyküsünün olmamasının bile başlı başına bir öykü olduğu fikrini düşünüyordum. Hem de devasa bir öykü. Öte yandan benim bir öyküm var ancak o öyküyü bölmeli miyim? Bazı yazarlara hayranım. Öyle olsunlar ya da olmasınlar o kadar kendilerinden emin duruyorlar ki, onlara hayran oluyorum.

Kendi bakışlarımı düşünüyorum. Kendi bakışlarımda dolanan değişen izleri. En çok da oyuncu pırıltıları seviyorum. Onları bazen aynada görebiliyorum. Peki aynaya bakmadığımda da oradalar mı? Bilemem. Belki de yazmayı sevme sebeplerimden biri de budur. Bilme arzusu.


Okumanın Tarihi, Alberto Manguel.


Yıldızlar.

 

Gecenin rüzgarı öyle tatlı ki. Tenimi okşayışını seviyorum. Sanırım bu hayatta en çok, rüzgarı seviyorum.

Yıldızları her gün izlediğimde onlara duyarsızlaştığımı fark ettim. Dün gece onları izleme yerimi biraz değiştirmiştim. Rahat bir yer değildi ancak tüm o yıldızlar benden biraz uzakta, tepemdelerdi. Onları kafamı kaldırarak izlemek, onlarla arama mesafe koyuyor. Açıkçası bu hissi sevdiğimi fark ettim. Onları uzaktan izlemeyi. Yıldızları, benden daha güçlü varlıklar olarak hissetmeyi.

Yıldızlarla bakış mesafem hizalandığında, onlarla dost oluyorum. Aramızdan su sızmıyor bu doğru. Birbirimizin içini dışını çok iyi biliyoruz. Bir gün diğer güne ekleniyor ve biz birbirimize alışıyoruz. Bu, aramıza görünmez mesafeler koyuyor. Artık yıldızlarla aramdaki mesafe, aramızdaki bağdan geliyor. Bu bağ öyle içli dışlı bir şekle bürünmüş ki, zamanla tüm alanımızı kaplamış. Bir yıldız gezgininin ihtiyacı olan boşluk, ne yıldızlara ne onun ziyaretçisi olan bana kalmış.

Yıldızları bu gece çok özlediğimi düşündüm. Bu his içime ani bir farkındalıkla geldi. Onlara ne anlatmak istemiştim bilmiyorum. Belki de onları farklı bir noktadan izleyecek olmanın heyecanıydı bana bu özlemi getiren. Yıldızlar bir anda kalbimde çarptı. Tıpkı sevdiğim birilerinden uzakta, gurbette bir başımaymışım gibi hissettim. Özledim, çok özledim.

Bu özlemin nedenini anlayamadım. Bu ani özlemin nedenine bir bahane uyduramadım. Belki de gerçek neden, bir bahanenin karmaşıklığından çok daha basitti. Neden, onları farklı bir noktadan izleyecek olmanın hissettirdikleri olmalı. Onları yeniden, taze bir bakışla görecek olmanın heyecanı.

Tüm dünyayı (ah hayır güzel olan bir kısmını) sadece yıldızları yeniden ve yeniden bir dünyanın dönüşünde keşfetmek için gezmek isterdim. Her gittiğim yerden bir yıldız seçerdim. Benim yıldız koleksiyonum, işte böyle oluşurdu.

Bunu hep biriyle yapmak istemiştim. Bu isteği sistemimden yavaş yavaş attım. Bir zehri atar gibi hissettiğimi itiraf etmeliyim. Bu kadar güzel bir istek neden bir zehre dönüşür bilmiyorum. Bunu anlamak benim için bile güç. Belki de çok hissettiğimden. 

Artık yıldızlara haksızlık yapmıyorum.

Belki de bu nedenle kendime de haksızlık yapmıyorum.

Bu gece yıldızları izlemedim. Geçtiğimiz haftalarda onların belirdikleri ilk anları izlemeye açlık duyuyordum. Bunun adı gerçekten açlıktı. Sadece tek bir kez onların kayboluşunu izlemek istemiştim. Ama o gün gökyüzü bulutlarla örülü bir pamuk tarlasıydı. Bu bulutlar beni hem şaşırttı hem de içime dokundu. Dua etmiştim. Acaba ne söylemiştim? Birçok şey ve ağlama. Hayır bu duanın başka birisiyle bir alakası yoktu. Bu, benimle ilgiliydi.

Her zaman hepsi benimle ilgiliydi.

Bazen yıldızları bırakmayı hiç istemiyorum. Onlarla buluşurcasına gözlerimi gökyüzünde gezdiriyorum. Yıldızları izlemek, bulutları izlemekten farklı. Bulutlar, özellikle de aheste gündüz bulutları, yaşamın akışıyla ilişkili gibi geliyorlar bana. Onlara bakınca keyifleniyorum. Yedi yaş yanım kafasını arkaya atıyor ve bulut denizini seyrediyor. Hatta belki bazen o denizde ilerlemeyi düşlüyor. Farklı farklı şeyleri sandalı yapıyor ve bulut denizinde usta bir kaptan oluyor. Yıldızlar ise... bilmiyorum. Belki de bilmediğim için bu kadar hissediyorum.

Sen yıldızları seviyor musun? Ben hiç yıldızları çok seven biriyle tanışmadım. Bazen, hayatım boyunca, bunu özlediğimi sandım. Belki biraz, biraz bunu merak eden bir yanım olabilir. Yıldızları çok seven birini görmeyi merak eden bir yanım. 

Ben acaba neyi özlüyorum? Bu, benim için hayatımın en büyük gizemi (şşşş).


G.H.'ye Göre Çile, Clarice Lispector.


Başka bir şey olur.

 

Bugün gerçekten şanssız bir günümdeydim. Normalde bu tarz bir etiketleme yazmaz, hatta bundan kaçınırım ancak sanırım hem bu durumu biraz üzerimden atmak ve içselleştirmemek, hem de sinir bozucu küçük küçük pek çok olayın beni bunaltmasının ardından yaşadığım silkelenmeyi not düşmek istiyorum.

Sabah güne pek de hoş başlamamıştım. Ancak yine de güzel bir kitap gün içinde beni kendime getirmişti. Clarice Lispector'un G.H.'ye Göre Çile isimli kitabına başladım. Aynı bölümü iki kere okudum. Bunu bölüme doyamadığımdan yaptım. Kaçırdığım bir satır olduysa, ikinci okumamda o satırı da içime çekeyim istedim. Nitekim o ilk bölümü bir üçüncü kez de okusam eminim ki yeni bir cümlenin altını çizerim.

Kütüphaneden kitap okumayı çok seviyorum. Böylece farklı farklı pek çok kitabı okuyabiliyorum. Hızlı ve çeşitli okuduğum için benim okuyacağım kitaplara bütçem yetmez. Büyük şehirlerden birinde yaşamanın faydalarından biri de kütüphanelerinin olması gibi görünüyor. Ben genelde şehir içindeki en büyüklerinden olduğunu düşündüğüm bir kütüphaneden okumalar yapıyorum. Bir  de açıkçası o kütüphaneyle yıllar içinde duygusal bağ geliştirdiğimi düşünüyorum. Özellikle çağdaş edebiyattan eksikliklerinin olduğunu söylemek mümkün olsa da, yıllardır aynı kütüphanenin gelişimine tanık olmuş bir okur olduğumdan haklarını yiyemem, bunu istemem de. Son 7-8 yıldır kitap çeşitliliği konusunda hep pozitif yönde bir gelişim görüyordum ancak özellikle de eski binalarının restorasyonuyla birlikte yeniden eski yerlerine taşınmaları kütüphaneyi her anlamda daha modernleştirdi ve bu durum kitap çeşitliliğine de yansımış gibi görünüyor. 

Kütüphaneden kitap alırken en sevdiğim durum, rafların arasında gezerken o an ilgimi çeken kitapları bulmak, incelemek ve belki ödünç almak. Tabi ki aklımda belirli yazarlar ve bu yazarların okumak istediğim belirli kitapları oluyor ancak ben o anda raflar arasında dolanırken merak duygumu daha ağır bastıran kitapları seçmeyi seviyorum. Tabi ki -ve malesef- istediğim kitapların hepsini kütüphanede bulamıyorum. Öte yandan kütüphane kitaplarının üstünde kalemle işlem yapamam. Ancak kendi kitabım olduğunda -evet o kitaplarının sayfaları incinecek diye acımayan okurlardan biriyim- kitaplarımın altını çizmekten gocunmuyorum. Hatta söz konusu kitaptan etkilenmişsem; satırları çiziyor, yıldızlar atıyor, notlar alıyorum. Bence zaten kitaplar bunun için var. Her okurun okuma şekli kendine özeldir biliyorum ancak kitap incinmesin diye direnmek bana düşünceleri incitiyormuşum gibi hissettiriyor. Bu nedenle de kitap tamamen bana aitse satırların altını hunharca çizerim.

G.H.'ye Göre Çile'yi de böyle okumaya başladım. Bol alt çizmeli. Bazı yerleri not aldım. Sanırım gün içinde zihnimin arka planında da benim için bu -altını çizdiğim ve (henüz) çizmediğim- satırları zihnim birkaç tur nöronlarında döndürmüş ve yeni bağlantılar kurmuş olmalı. İlerleyen yazılarımda ne düşündüğümü ben dahil hepimiz görebiliriz belki emin değilim (yazı tarzım ve yayın tarzım değişim aşamasında gibi hissediyorum).

Anlayacağın(ız) güne nahoş başlamamı güzel bir kitapla çoktan telafi etmiştim. Buna karşın başlangıçta fark etmediğim küçük olaylar toplanıp beni sinirlendirdi. Öncesinde sapına bile dokunmadığım bir fincanın sapı kendiliğinden (bakın gerçekten kendiliğinden) kırılıverdi. Fincanın kırılması değil de, anlam veremediğim bir şekilde kırılması bana soldan soldan ya sabır getirdi. Neyse, dedim, neyse başka işlerim var. Ancak o işim de saçma bir şekilde uzadı ve bir dizinin bölümünde bu sahneleri görsem bile ''ne alaka'' diyeceğim şekilde zorlanarak çözüldü. Ardından (havanın sıcaklığı beni yeterince bezdirmişti) pantolonumun kumaşı söküldü. Bu sonuncu bardağı taşıran son damla oldu vallahi. Üstelik en sevdiğim pantolonlarımdan birinin başına bu geldi! Olayı uzun uzun yazmayacağım ama olaya vesile olan kişiye bile kızmadım; çünkü bugün gerçekten küçük görünen ama art arda yaşanınca bu ne be dedirten olaylar yaşadım. 

Pantolonum muhtemelen hiçbir zaman eski haline dönmeyecek... Aman be böyle de giyeceğim öyle de giyeceğim kime ne! Aaaaa :) Ama gerçekten fincana da pantolona da üzüldüm. Çok, afedersin, aptalca olaylar yaşadım çünkü. Gerçekten, izninle, bu ne be!

Yine de içten içe sinirlenmedim veya tadım da anlık kaçmaları dışında gayet yerinde. Bugün, belki sıcaktan ve uykusuzluktan, zihnim bulanıktı. Tüm bu ''minik'' talihsizlikler ise zihnimi netleştirdi. Sanırım otobüste de bir şeyler düşündüm ancak ne düşündüğümü hatırlamıyorum (yorgunum). 

Sadece... Galiba nasıl biri olduğumu nihayet anladım. Bugünün bana ilk katkısı bu oldu. İkinci katkısı ise bırakmam oldu. İçimde yer etmiş bir eski kabulün artık benimle tüm bağlarının eridiğini anlayıp artık bununla ilgilenmemem.

Bir gün içerisinde pek çok şey barındırabilir. Aslında yaşam çok basit değil mi? Bu anlattıklarımdan bu çıkarımları yapmamış olsam da, şimdi bunu gördüğümü görüyorum. Yaşamın ve onu yaşamanın, özünde çok basit olduğunu. Gündelik uğraşlar ve işte gün bitti. Belki en sevdiğin pantolonunun başına bir işler geldi ve asabın bozuldu ama sonra kime ne be dedin ve istersen o pantolonu yeniden giyersin, istersen giymezsin. Aynı şekilde bir fincan kırıldı ve çöpe attın, bu kadar. İşlerin zar zor oldu ve tepen attı ama oldu mu oldu. Olmasa ne olurdu, olmazdı. :) Başka bir şey olurdu. Hayat biraz böyle değil mi?

Bu olmazsa, başka bir şey olur.

Belki de şans dediğimiz olayın özü de burada. Küçük sapma anları sana iyi talih de getirebilir kötü de. Bunlar anlara bağlı değişir. Minik seçimlerine bağlı. Bazen de olacağı olan olur. Kırılacak bardak kırılır. Takılacak pantolon takılır bir yerlere. 

Bir de bugün içimdeki eski bir kırgınlığımı duyumsadım. Aslında artık beni etkilemeyen çok şey var. Sanırım eski kabullerini tutan benliğimi salmak beni yoran asıl durumdu. Onun önemsediği şeyler yorucuydu. Eskiden, çok yakın bir zamana kadar bile, gerçekten de hayatı kendim için zorlaştıracak şekilde bir şeyleri tutuyordum. Aslında önemsemediğim şeyleri. O halde neden tutuyordum? Bir şeyi tutmak için mi? Bir noktadan sonra evet, onları bırakmamak için tutmaya devam ettiğimi biliyorum. Başlangıçta ise gerçekten önemsiyordum. Belki de gerçekten önemsemiş olan halimi bırakmak istemediğimden, o halimin tuttuklarını bırakmaya yanaşmadım. Oysa şimdilerde görüyorum ki, artık bir şeyi kendim tutmuyorum. Alışkanlıktan bunu yapıyorum. Belki de kendimi korumak için, bir şeyleri tutuyorum. Neyleri? Oysa onlara anlam katan parçam içimde dağılalı çok oldu.

Hayatta daha ''geçerli'' şeylere dikkatimi yöneltiyorum. İçimde iki farklı yaşam stili baskınlaşmış, bunu fark ediyorum. Bir yanım şu hayatta ''GERÇEKTEN önemli'' diye pazarlanmış (belki de evet bu hayattaki geçerli birim bu, kabul etmeliyim) maddi somut uğraşlara hırsla asılacak bir tip. Tuttu mu bırakmaz, gerçekten hırslı biridir o yanım. İş kadını modum olabilir. İşe ağırlık veren yönüm. Başarısına, yükselmeye, bu yolla takdir edilmeye. Diğeri ise biraz serseri, biraz hippimsi yanım. Avare bir ruh, nasıl da özgür. Biraz salaş bir özgürlük o yanımın savunduğu. 

İnsanın içinde pek çok isteğe ve belki hayat alanına bölünmüş bakış açılarını oluşturan parçaları olabilir. Çoğu insan bilinçli olarak düşünmeden ondan beklenene uygun olacak şekilde durgun parçalarını eler sanırım. Bazıları ise tüm bu parçalarını yine bilinçsiz zihniyle bir potada eriterek hayatına yayar. Benim farkımsa, sanırım, bunu bilinçli zihnimle yapmaya çalışmam. Bu, nefes aldığını veya yürüdüğünü bilincinle kavramaya çalışırken bu doğal eylemlere yabancı hissetmeye benziyor. Bu nedenle de duraksıyorum, bocalıyorum. Bilinci bunlarla meşgul etmemek lazım, ancak bir kere o parçalarını bulunca bırakmak da zor. Anlamak istiyorum; neyi sevdiğimi ve sevmediğimi. Belki de aslında sadece kim olduğumu.

Bugün bunu bir sezi şeklinde kavradım. Bu beni rahatlattı. Belki de her insan kendi içinde çok yüzlüdür de, çoğumuz bunu yönetiyor ve zamanla kanıksıyoruzdur. Belki de ben de bunu öğreniyorum, içselleştiriyorum.

Hayır, bunu biliyorum. Hep bu dünyada acemi olduğumu düşünmeye yatkındım. Ama artık tersini düşünüyorum. Sanki ben bu yaşamımı o kadar çok yaşamak istiyorum ki, bu nedenle onu boşa harcamaktan korkuyorum ve böylece zaman geçmiş, geçiyor. Artık mükemmeli aramıyorum. Çünkü mükemmel diye bir şey varsa bile, bu, içimizle dışımızın bir aradalığında olabilir. En iyi potansiyelimiz, en iyi yaşantılarımız, ancak bir sonraki anımızda oluşabilir. Ne yaparsam daha iyi olur diye durup durup bocalarsak, o zaman o potansiyel akamaz.

En iyi iş, işle alakalı değildir. En iyi ilişkinin kişilerle doğrudan bir ilgisinin olmadığı gibi. Bunlar yalnızca birer araç olabilir, ilerlememiz için, var etmemiz için; birlikte oluşturmamız için bir araç. Bir iş, mükemmel şartlara sahip olabilir. Ancak ortaklık gerektirir. İş ile işte çalışan kişi birlikte ilerlemelidir, böylece potansiyel gerçekleşir. Tek başına iş veya tek başına kişinin eylemleri yetersizdir. Bazen kendini paralasan da istediğin noktaya erişemezsin, ancak senin kadar paralanmayanlar ileridedir. Aynı şekilde bir ilişkiyi ne sen tek başına, ne karşındaki kişi tek başına var edebilir. İkinizin ortaklığı süreçle bütünleşirse bu oluşur. 

İlerlemek bir bütündür. İnsanın benliğinin ve yolunun da çok katmanlı olması gibi. Benim benliğimde baskın tonların olduğunu kabul ediyorum. Sert, ciddi ve sivri kısımların daha yumuşak kalmasını umduğum uzun zaman yaşasam da, en baskın desenlerim bu özelliklerim. Ben esnek biri değilim, olmama gerek de yok. Biraz uçucu tonlarım da var, onları severim. Çok uzun bir dönem o tonlarıma aşık oldum. Ancak ben sadece bu tonlardan ibaret değilim, olmak zorunda da değilim. Öyle olsaydı -veya tersi- ben şu anki benden daha az bir ben olurdum.

Özetle; bir ben var benden içeri, bir hayat var hayattan içeri. Günün sonunda çoğu şey geçici ve dışarıda kalıyor. Çünkü her şey yer değiştirir. 


G.H.'ye Göre Çile, Clarice Lispector.


Popüler Yayınlar