Ağustos 2026.

 

Bazı kitapları okuduğum zamanları hatırlıyorum. Sonra da üzerinden o kadar zaman geçti mi yaaaa diyorum. Örneğin aklıma Ursula K. Le Guin'den okuduğum Mülksüzler geliyor. Büyülenmiştim. Neden bilmem. Yani evet, kitap da iyiydi ama büyülenecek kadar da değildir sanırım. Ben kitabı okuduğum andan keyif almıştım bence, ondan. O anın da pek bir numarası yoktu ama... Bir yaz akşamında hafif kaykılmış okuyordum onu. Sonra bir cümleyi başkalarıyla paylaşmak istedim. Sonra bir başkasını daha. Hangisini daha çok paylaşmak istiyorum bilemedim. Sanki paylaştığım biriciği bile gerçekten okunacakmış gibi. Hiç. 

Yine de paylaşmıştım. Böylece devasa bir arşivim oldu. Şunu da paylaşayım, bunu da. Devasa bir arşiv ve onları paylaşan biricik ben.

Saçlarımı tararken bunu düşünüyordum. Hayır, Mülksüzler'i değil; paylaşmayı bile değil. Ben neden böyleydim yaaaa; işte bunu. Eğer ki paralel evren teorisi gerçek olsaydı ben kesin başka bir evrende en şirret halimle ahahahhahah, öyle, en bencil, manipülatif, yalancıııı, düşüncesiz nicesi halimle... Öyle biri olmuşumdur bir paralel evrende biliyorum. Bu biricik halimde saftirik olmuştum mesela. Salak anlamında olmasa da... saftirik saftiriktir. :)

Sadece kendime dönmeliydim. ''Kusurum'' buydu. Kendime de dönmüştüm aslında, daha ne kadar dönseydim aaa canım!? Benim merkezim kaymış ondan. Kendime döndüğümde bile merkezim uzakta parlardı, ondan. Ben de dönüp durdum hayat yolumda. En sonunda başım döndü, bana bir kusmuk geldi -affediversin- ve işte... galiba ayağım takıldı da başka bir paralel benliğime düştüm. Büyümek bu mu sence? 

(Korkma, hala ''şirret'' değilim; belki de malesef...)

Hayatta bana en çok keyif veren şeylerden biri de kız kardeşimle aramın iyi olması. ''Sen de olmasan gülemeyeceğiz İiii.'' (Kızı ne zaman görsem şımarık çocuk modum açılır ve saçma saçma gülerim - o da güler.) Sanırım doğduğu günden beri sevdiğim tek kişi o. En uzun süre sevdiğim tek kişi, kız kardeşim.

Duygularımı kaybedeceğimi düşünmüştüm. Belki de bu sefer de fazla kendime döndüğümden. Döne döne döne döne... 

(Artık başım dönmüyor.)

Artık yıldızlar dönmüyor. Bazen öyleydi, biliyorsun. Bazen öyleydi... Onları tutmak, onlarla en olmadı çizimler yapmak isterdim. Bir yıldızdan öbür yıldıza uzanan parmağım bana yalnızca bir düşüş verdi. Yan tarafıma düşen kolum. Saatlerce havada tutamam ya canımm!

Son bir yılda çok kızdım. Çok çok çok çok. Neden bilmem. Bazen bir şeye kızınca duralıyorum ve kızasım geçiyor. Durduğunda her şeyle arana mesafe girer. Böylece durur. Belki de o ''şeyi'' ilk kez durarak görürsün, sen kendin durunca. Sanırım bunun adı ''mantıklı olmak''mış. Vallahi ilk kez öğreniyorum bu yaşımda hahahhahah (şaka şaka).

Bir aya daha başlıyoruz. Ağustos hakkında ne düşünürsün? Sever misin bu ayı? Ben hiç ağustos üzerine düşünmemiştim, hımmmmm. Bir şey bulamadım. Ağustos hakkında gerçekten hiçbir fikrim yok.

Belki de insan bir fikrinin olmamasına da izin vermeli. Evet bu klişe sonuca bağladım ahahahhha, ama inanarak bağladım. İnsan, bir fikrinin olmamasına da izin vermeli.

Güzel bir ay dilerim.


Mülksüzler, Ursula K. Le Guin


Sevgili Yazılarım.

 

Yine tüm yazılarıma yazık edecektim. Sanki bir şeyi gömmek, görmemek, onu yok etmeye yetebilecekmiş gibi. Yazdıklarımı unutabilirim, onları okuyan veya okuyacak gözlerden sakınabilirim ama onları yok edemem. Çünkü onlar benim içimden çıktılar.

Onlara karşı, yazılarıma karşı çok yumuşak bir yerden gelen bir korumacılık hissediyorum. Bazen hiddetle onları kendimden uzağa fırlatsam da, biraz zaman geçince içimde tatlı bir ezilme hissi duyumsuyorum. Neden böyle yaptım ki, diyorum. Hem, güzel yazmıştım ahahahahah. Bu hep en temel itkimdir. Güzel yazabiliyor olmam. Ama sebep bu değil. Sebep... Yazabiliyor olmam.

Ben bir yazımı yazınca orada bitmiyor. İç dünyamda düşünmeye devam ediyorum. Zihnimle değil de, sanki benliğimle düşünüyorum ben. Oturup da bir şeyi düşündüğüm zamanlar genelde çok daha net, keskin ve direkt fikirleri sorgularım. O an hayatımla ilgili olan durumları beynime özel alarak getirip sorguluyorum. Bunun dışındakiler sanki kendi kendilerini sorguluyorlar ve bana düşen de sadece onları ifade etmek oluyor. İlginç bir his; sadece aynı durumu yaşayan birine bunu anlatabilirim herhalde.

İyi ki silmemişim. Böyle diyeceğimi bildiğimden, yine bin beş yüzüncü başka bir konudan kaynaklı mesele sonrası onları taslak yaptım. Yazılarım hıncımı çıkarma alanım ne yapabilirim sevgili okur? Okunmak da beni germiş olabilir, tanıdıklarımca okunmak. Yazdıklarım yüzünden değil, ben kendimden utanmıyorum, bilmiyorum okunmak fikri de tuhaf. Yine de buna bir gün alışmam gerekecektir.

Yazmanın güzel yanı, insanlar yazdıklarının ardındaki seni ararlarken ve belki gördüklerini sanırlarken bile, aslında seni görmediklerinin bilincinde olurlar. Diğer sanat dallarından daha farklı bence edebiyat. Yazarı hem merkeze koyuyor hem de saklıyor.

Yazılarımı yeniden Hypatia yazım için (şuradan okuyabilirsiniz) yayınladım (bir gece kadarınca gizli kaldılar :). Bir de bu var tabi; bazen bloğuma konuklar alıyorum biliyorsun. Onları saklamak büyük bir kabalık olur. Üstelik Hypatia kalbimin solucan deliklerinden geçerek bu kadar uzak bir geçmişten günümüze bizler için gelmişken... Onu gizlemek ne büyük bir ayıp olurdu!

Bir de yazılarımı ne zaman silsem veya gizlesem hemen ardından özür mahiyetinde açıklama yapıyorum değil mi çok komik ahhahahahah :). Sevgili yazılarım bana alınmayın, kızmayın... Siz olmasaydınız, ben yazamazdım.


Beceriksiz puf.

 

Ben sanırım yine yok olmak istiyorum. Beceriksizliğimi yok etmek istiyorum. Kendimi devasa bir beceriksizlik olarak gördüğüm için de yok olsam fena olmaz hani diye aklımdan geçiriyorum. Yine sinir krizi anımın sonrasındaki mahzun halime denk geldiniz hadi iyisiniz. Böyle anlarımdan edebi açıdan olmasa da, dırıldanma açısından, öhömmm yani şey işte, laf ebelemecesi açısından güzel ekmek çıkar. Bu hallerim olmasa bu kadar sık görüşmezdik bilene...

Kendimi beceriksiz falan görmüyorum tamam mı; hatta aksine bence becerikliydim. Şu an belki değilimdir ama ben hep becerikliydim. Hep beceriksiz olsaydım kendimi bu kadar iğrenç hissetmenin de ötesinde bir bezginlikte bulmazdım. Önemsemezdim çünkü hiç becerikli olmamış olurdum ve beceriksiz tanımım da bu nedenle olmazdı. Oysa ben belki de becerikli bir beceriksizdim. Bu da olabilir; evet öyleydim. Muazzam bir becerikli beceriksiz. Bu hayatta ona bile karar verememişim yani. Becerikli mi olacağım, beceriksiz mi? Kafam karışmış ve ben de muhteşem bir becerikli beceriksiz olmuşum.

Yok olsaydım her şey çok kolay olurdu. Bunu kendime zarar vermek anlamında söylemiyorum hayır, puuufff olsaydım yani. Yok olunca puf olursun, öyle. Böylece becerikli de olmazdım, beceriksiz de. Ama bir dakika... ben zaten ''puf'' oldum. Eti puf ahahahahha. 

Aslında bazen duruyorum, mesela şimdi durdum, aman hayatın keyfini çıkaracağım beceriksiz de olsam diyorum. Ama keyfini çıkarma yetim de yok. O konuda bile beceriksizim puuuuuu bana cidden.

Puu bana cidden...


Hypatia, yıldızlarda ne görüyorsun?

 

Hayatım boyunca beni en çok heyecanlandıran şey, birinin kendi düşüncelerini ifade ettiği ana tanık olmaktır. Kendi ulaştığı fikirleri, heyecanları, hayal ve belki imgeleri dinlemek ve hatta görmek. Gözlerinin parladığı anı yakalamak. Bir yerde gördüğü bir şeyi değil, kendi içinden çıkardığı bir şeyi anlatışına şahit olmak... Bu, içimde volkanlar patlatır. Böyle anlardan inanılmaz büyük ilhamlar bulurum. Yaşamın bu olduğunu hissederim. Burada, bu yaşamda olduğumu hissederim.

Hayatta yargıladığım tek bir şey oldu. İnsanların kendi fikirlerinin olmaması. Beni rahatsız eden, insanların yanlış düşündüklerini düşünmem değildi; insanların kendi fikirlerini düşünmediklerini düşünmemdi. Bunu hatta aşırı boyutta küçümserdim. Bu, benim büyüklendiğim tek şeydi. Evet, tek şey. ''Kendi fikirleri bile yok,'' böyle der dudak bükerdim. Bunu içimden sinsice de yapmazdım. Belki başkası buna sinsilik demez ama ben derim. Ben içimden dediğimi dışımdan da gösterirdim. Gerçekten mi!? İnsanları bu bakımdan bazen tatlı tatlı, bazen alenen zorlamayı severdim. ''Sen ne düşünüyorsun?'' Genelde başkasının fikirleri... Ukalalık. Yine de bence öyle değildi. Ben, karşımdaki kişiyle konuşmuyorsam neden konuşuyoruz? Bunu sorgulamak hakkım değil mi?

Bunu unutmuştum. Beni en çok heyecanlandıran şeyi ve en çok yargıladığım şeyi; unutmuştum. Son günlerde tüm insanlık tarihi boyunca yaşamış insanlar arasından ''arkadaş olsak fena olmazdı haaa'' dediğim kişilerden biri olan sevgili Hypatia karşıma çıkınca bu fikirlerimi hatırladım. O da fikirlere büyük önem verirdi, yıldızları gözlemlerdi ve bir ''cadıydı.'' Aynı zamanda bir öğretmendi. Matematik, astronomi ve Yeni Platonculuk (Neoplatonizm) felsefesi üzerine farklı inançlardaki birçok öğrencisine dersler vermiştir. Evet, çok fazla ortak noktamız var. Ama ben onu tüm bu ortak noktalarımız için değil, inandığı şey için kendime yakın hissediyorum: Fikirler. 

O, sanıyorum ki, dik başlı bir (genç) kadındı. Kimseye boyun eğmezmiş. İyi bir hatipmiş. Onu sevmeyenler, hatta sonradan bir ''cadı'' olarak damgalayacaklar bile onu dinlemeye gelirlermiş. Onun derslerine katılmayı öyle çok isterdim ki! 2030'lara doğru şu geçmişi simüle etme olayını yapacaklar diyorlardı; yoksa 2050 miydi... ah. Gerçekten, bak gerçekten, onunla karşılıklı oturup Türk kahvesi falan içmek isterdim. Ama onun yaşadığı çağa gitmek... Uzun süre kalamazdım. Ah... insanlar her yerde aynı insanlar değil mi? Geçen yüzlerce yıl içinde insanların pek de değiştiğini şahsen düşünmüyorum. Buna karşın onun yaşadığı döneme sadece turist olarak gitmek de hoş olurdu. Bana kütüphanesini gezdirirdi (İskenderiye Kütüphanesi), dönemin tarihi yapılarını inceler üzerine sohbet ederdik. Muazzam bilgili ve bence tüm o ciddi duruşuna rağmen hoş sohbet bir kadındı. 

Onu 21. yüzyıldaki şehrimde ağırlasaydım acaba bana ne söylerdi? Belki nezaketinden gerçek fikirlerini filtrelerdi... Ya da anın şokuyla gerçek hoşnutsuzluğunu ifade mi ederdi acaba ahahhahahah. Bence 21. yüzyılı severdi, evet seveceğini biliyorum. Bilgiye erişimin bu denli kolay olması bence Hypatia'yı gerçekten heyecanlandırırdı. Öğrenebileceği, yazabileceği, üzerine düşünebileceği ve diğer bilim insanlarıyla oluşturabileceği ağları düşününce, evet! buna bayılırdı. Ama benim şehrimde yaşamaya burun kıvırabilirdi belki. Sonuçta o Antik Dönem'de yaşadı. Biraz klas bir kadındı bence. Bu noktada ''klaslığı'' yanlış algılamamak gerekir. O, yargılamazdı; yine de çarpık kentleşmeyi de yargılamayacağı hakkında emin olamayız...

O sosyal bir insandı. Sohbet etmeye bayılırdı. Gerçekten iyi bir arkadaş olduğuna da eminim. Eğitimini matematikçi olan babasından almış, babasıyla birlikte yaptığı çeşitli çalışmalar da bulunmakta. Hypatia yeni bir şey bulmaktan çok, bulunan eserler üzerine sınıflandırma ve geliştirmeler yapmasıyla öne çıkıyor. Zaten yaşadığı dönemin hemen ardından özellikle de onun ölümü ve İskenderiye Kütüphanesi'ndeki eserlerin yakılmasını takip eden Karanlık Çağ nedeniyle ne onun eserleri, ne de dönemin bilgeliği günümüze ulaşamadı. Belki bazı kurtarılmış bölük pörçük eserler...

Onun ölümü oldukça vahşicedir. Yobazlar tarafından parçalanarak öldürülmüştür. Ölümüne çeşitli kılıflar uydurulmuştur tabii. Dönemin valisiyle yakın olması, siyasi nüfuzu ve pagan entelektüel çevrenin sembollerinden biri olması gibi sebepler onun üzerine atılmış iftiraların nedenlerini oluşturmakta ve bu linçte hedef gösterilmesinde kilit rol oynar. Buna karşın bence esas sebep bunlar veya benzeri nedenler değildir. O, bir kadındı. Sesini duyurmuş zeki ve üstüne söylenenlere göre çok çekici bir kadındı. Çekiciliğini kadınlığından değil, kendisinden alırdı. O, hiç evlenmemiştir. Hatta bir keresinde bir talibine regl kanını gösterdiği ve isteğinin sadece bu olduğunu ve artık onu rahat bırakmasını söylediği rivayet edilmekte. Burada ona teklifte bulunan öğrencisini aşağılamaya çalışmadığı (ki kendi karakterinde bu tip davranışlar bence de yok gibi duruyor), öğrencisinin yalnızca bedensel istekleri nedeniyle kendisine yaklaştığını anlatmaya çalıştığı ifade ediliyor. Çünkü Hypatia, güzelliğin doğasının kavranması gerektiğine inanıyordu; onu tüketmeye değil. Zaten kendisi genel olarak saygı duyulan, ilham alınan bir kadındı ve pek çok hayranı vardı. Ancak Hypatia kendisini öğrenmeye ve kendine adamıştı.

Evet, o oldukça... dönemine göre cesurdu. Değil bir kadın için, herhangi bir insan için bile cesurdu. Çünkü o, özgürdü. Bu kadar başarılı, dik başlı ve üstüne erkek egemenliğini açık açık reddetmiş bir kadının düşman edinmesi de zor olmamış olsa gerek... Gerçekten de ''şeytan'', ''büyücü'', ''cadı'' benzeri sıfatlarla damgalanarak taşlanmış, parçalanmış, üstüne yakılmıştır. Ondan o kadar çok korkmuşlardır ki, bedenini imha etmek için kendilerinden geçmiştir bu yobazlar. Ancak ne olursa olsun; tüm bedenini parçalasalar da, tüm eserlerini yok etseler de, bugün onun ölümünün ardından geçen yüzlerce yıl sonra bile o yobazların değil, canım Hypatia'nın adını biliyor, anıyor ve ona saygı duyuyoruz.

O bir kadındı. Bir bilim insanıydı doğru, muazzam bir insan olduğuna da eminim... Yine de, o bir kadındı. Bence bu nedenle zaten ondan korktular. Kadınlığını reddetmeden parladığı için, özgürlüğü kadın olarak seçtiği için ondan korktular. Yine de... Onu düşündüğümde... Bunu ona sormak isterdim. Neden kimseye evet demediğini. Bana kesin kendi ideolojisinden, kendi üstünde yaptığı ''zihin deneylerinden'' bahsedecektir. Yine de... Belki de sadece bunu seçmiştir. Ama bunu ''gücünü ispatlamak için'' mi seçmiştir? Belki de birinin himayesinde olma fikrine katlanamıyordu, olabilir. Bugün bizler onun hiç evlenmediğini biliyoruz, hiç aşık olmadığını değil.

Onu anlıyorum. Onu gerçekten anlıyorum. Onun yaşadığı dönemin üstünden geçen bunca zamandan sonra bile değişmeyen pek çok şeyi görüyorum. Yine de, ben gücün ve bireysel yükselişin tek başınalıktan geçmediğini görüyorum. Bireysel özgürlük, özgürlüğün bir boyutu olsa da (belki de ilk), bence ''mutlak özgürlük'' bunun dışında bir durum. Ancak onunkisi sadece bir seçimdi. Bunu sorgulamam bile saçma; neticede onun ölmesini isteyenler de bunu düşünmüştü: Neden tek başına olmayı seçti?

Seçmek... Buna kızdıklarını düşünüyorum. Hypatia seçime inanıyordu. Çünkü o, düşünmeye inanıyordu. Onun yaşamının konu edinildiği 2009 yapımı Agora isimli filmde de ''Ben felsefeye inanırım,'' repliğini görüyorduk. Felsefe. Hypatia günümüze gelseydi eminim felsefenin son durumuna da dudak bükerdi ahahahahha. Ona katılıyorum. Akademik anlamda felsefe eğitimi almasam da, günümüzdeki felsefe eğitiminin -en azından ülkemizdeki- felsefe yapmaktan ziyade felsefe tarihini sorgulamak olduğunu düşünüyorum. Düşünce üretmekle düşünceler üzerine düşünmek aynı şey değildir. Hele hele düşüncelerin tarihini tasniflemenin ötesine geçememek... Hypatia'nın hayal kırıklığını şimdiden hissettim.

Bence Hypatia inanmadığı bir şeyi yapmazdı, çünkü yapamazdı. Onu bir ''cadı'' olarak damgalanmaya sürükleyen de bu olmuştu. Onunla bu konuda da benziyoruz. Ben de inanmadığım bir şeyi yapamıyorum. Zihnim, kalbim ve hatta bedenim bana hep engel olmuştur. Ne mızmız, ne şımarık... Hayır, ne gerçek bir duruş. Buna gerek yok ama artık bir cadı olarak kendimi yargılamamayı öğreniyorum. 

Hypatia'yı seviyorum. Onunla birlikte yıldızları izlemek isterdim. Ona, yıldızlarda neyi gördüğünü sormayı çok isterdim.

Hypatia düşüncelere neden önem verirdi buna dair yanıtlar bulabiliriz ancak düşüncelere nasıl ve ne bağlamda değer verdiğini bize ancak o söyleyebilir. Ben, düşüncelerden öte düşünme biçimlerine ilgi duyduğumu görüyorum. Bir yıldıza bakınca pek çok kişi benzer bir şeyi görebilir; ancak o şeyi görme sebebi, o düşünceye ulaşma yolu farklıdır. Belki de düşüncelere dair beni en çok heyecanlandıran da buydu, budur: Keşfetme yolculuğu. 

Keşke insanlar buna çok daha fazla değer verselerdi. Bence Hypatia da bana katılırdı... ve beni dürterdi, en değer verdiğim şeyi unutmamam için bana hafifçe takılır, sonra ciddice uyarır, benimle vedalaşır ve yaşadığı çağa, belki de her şeye rağmen, geri dönerdi. Dönsün istemezdim tabi, burada bizimle kalsın isterdim. Yine de o, geri dönerdi.

Yıldızlarda gördüklerimin değiştiğini görüyorum. Bu o kadar hızlı gerçekleşiyor ki, kendi hızıma yetişemiyorum. Açıkçası bunu yakalamaya çalışmak beni içsel olarak biraz yıprattı. Oysa değişen yıldızlar değil, benim bakışım biliyorum. Bir yıldıza verdiğim ad aynı kalabilir, o ada ulaşma yolum dönüşse bile, yıldız parlamaya devam edecektir. 

İnandığım şeylerin değişmesini (hayata dair beklenti ve kabullerimi kastediyorum) yavaş yavaş algılıyorum. Kabul ediyorum değil hayır, bu, kabulün dışında kalan, biraz mecburi bir tadı olan bir hal: Algılayış. Belki esnemek. Son yazılarımda hep buna dönüyorum. Belki de Hypatia bu halimi görse bana hafifçe tebessüm edip başıyla onaylardı: İyi ilerliyorsun... diye fısıldayabilirdi bile... bilmiyorum.

Böyle şeyleri düşünmek, yol arkadaşları bulup onlarla olduğumu düşünmek, bana güven veriyor olmalı. Yıldızlarda gördüğüm kafa karışıklığını benimle paylaşan dünya üzerinde milyonlarca yol arkadaşım olabilir. Hypatia'nın yaşamına dair ise asıl ilginç bulduğum ve beni etkileyen durum şuydu... Hypatia'nın tüm eserlerini yaksalar da, tek büyük bir şeyi yakamadılar. Çünkü buna güçleri yetemezdi. Hypatia bir öğretmendi ve belki de yüzlerce öğrencisinde fikirleri yaşamaya devam edecekti. Onun başka fikirlere de yol gösteren aydınlığı çoktan diğer zihinlere yayılmıştı. Onun ışığı ne kağıt parçalarına, ne de yobazların iftiralarına zaten sığamazdı. Kendisinin şu sözü yılları aşarak günümüze ulaşabilmiştir: 

"Düşünme hakkını koru; çünkü yanılarak düşünmek bile hiç düşünmemekten iyidir."


İlk Kadın Matematikçi: Erk Kurbanı Hypatia okumak için tıklayabilirsiniz.


Kaynak: Pinterest


Sevgili Okur.

 

Son yıllarda kendime dair pek çok şeyi kaybettiğimi görüyorum. Merak etme, bu hüzünlü bir yazı değil. Biraz buruk hissettiğim doğru; her ne kadar bu yazıyı yazmak, tam da şu an başka blogları okuyup hatta üstüne tebessüm ederken aklıma gelmiş olsa da... Buruk hissetmek demek, geride bıraktığın bir şeye karşıdan bakmak demek belki de. Artık bunu anlıyorum. Bunun üzücü olmasına gerek yok, her zaman için üzücü olmak zorunda değil.

Neyi geride bıraktım... Mesela kahvaltı etmeyi çok sevdiğimi. Ben çocukken bana teyzem hazırlardı kahvaltı. Mutlaka hazırlardı sanırım, benim için erken kalkardı. Ben de onun hazırladığı kahvaltıyı yerdim. O benim için erken kalktı diye. Çocuk aklımla bu nedenle yiyorum demezdim tabi ama... bu nedenle yediğimi şimdi anlıyorum. Çok gençti teyzem, şu anki benden daha genç. Yine de benim sorumluluğumu almış, bana bir anne yarısının bakabileceği gibi bakmıştı. Yine de bu, kahvaltıları sevmeme yetmedi.

Ben kahvaltı etmeyi sevmeye büyünce başladım. Ne kadar büyüyünce bilmem. Belki yemekleri sevmeye başlayınca. Çocukken yemeklerle pek ilgilenmezdim. Sonra sadece sorumluluğum diye yemeklerimi bitirir olmuştum. :) Sonra, yaşamak için yemeye başladım. Sonra... yememeye başladım. Ve en sonunda, tadını sevdiğim için yemek yedim. Ah... acıkmak. Bir yemeğin tadını sevdiğini hissetmek ne güzeldi. Beni garipsedin değil mi? Hadi hadi itiraf et, ama dur düşün; bir yemeğin tadını sevmenin güzelliğini düşün. Hiç düşünmüş müydün? İnsan, bir şeyin yokluğunu hiç yaşamazsa, o şeyin varlığını düşünmez.

Sanırım çoğu insan için dünyanın en doğal olan şeylerini ben hep keşfetmek zorunda kaldım. Kendi başıma keşfetmek zorunda. İşte! Kahvaltı da bunlardan biriydi. Son birkaç yıla kadar. Zaten geç bulduğum bu muazzam sevgi, beni usulca terk etti. Kahvaltıyı asla geçiştirmem ama eskisi gibi coşkuyla karşılamıyorum. Belki yine bir gün kahvaltılara müthiş ve hatta eskisinden bile müthiş önem veririm. Hayat bu, belli olmaz. 

En son geçen yılın ekim ayının ilk günlerinde bir deftere yazmışım. Zaten son iki yıldır çok aralıklı defter tuttum. Hep ''sana her gün yazacağım'' demişim, evet bir deftere demişim bunu. Daha doğrusu, yol arkadaşıma. Son yazılarım ise kendimeymiş. Sevgili İlkay demişim, sevgili İlkay. Bu çok içime dokundu. Önceden sayfalarca yazdığım bile olurdu ama son yazdıklarım hep bir iki sayfaydı. Bir iki külçe gibi sayfa. Bu sabah okudum; çünkü sonra o defteri günlük olmaktan çıkarıp başka bir şey yapmışım. Belki de artık kendime anlatmaktan sıkılmıştım. Tüm o külçeyi taşımaktan yorulmuştum. 

İçime oturdu. Bunu düşündüm. Sana yazayım bir ara dedim kendi kendime: İçime oturdu... Bu cümlenin anlamını sevgili okurum biliyor mudur acaba diye sorarım belki dedim. Sonra vazgeçtim. Vazgeçtim.

Belki bu cümlenin türlü çeşitli gerçekleşme biçimleri vardır. Bazı şeyler bağdaş kurup oturur, bazı şeyler bacaklarını altına çekip belki. Ne bileyim, türlü çeşitli oturma biçimleri yok mu... belki öyle, öyle... Ben işte, o cümleyi okurken başka bir şeyi hissettim. Bu cümlenin anlamını ilk kez görmek gibi. Sanki daha önce hiçbir şey içime oturmamış gibi bir his. Bu nedenle birine sormak istedim, birine ukalalık yapmak. Sen biliyor musun sevgili okurrr, demek belki, ben biliyorum ne demek içine oturmak. 

Ne bilirim ben, ne bilirim... Sadece kendimi. O mu oturdu içime? Belki. Çok oturdu ama. Böyle lank diye çöktü kalp yanıma. Ortasına çökse yine iyi, yan tarafa çöktü. Sarstı beni, dengemi sarstı. Kötücül değil, sadece sarstı.

Buruk belki. Evet, artık hüzünlü bile değil; buruk.

Son yıllarda kaybettiğim şeyler böyle işte. Kaybetmeden bulmak istediğim şeyler, ben... Ben beni kaybettim. Bu kötü değil hayır. Güzel bile belki. Ama buruk. İçime oturdu bu nedenle. Lank diye, kalbimin en kenarına oturuverdi.



Bir yıl öncesi (şu an).

 

Yazarken nerede eksikliğimin olduğunu buldum. Küçük ve anlamlı anların tadını çıkarmıyorum. Hemen sobe yapıyorum. Sobe sobe SOBE. Büyük resmi gösteriyorum, büyük oyunu. Aslında şunu demiştim, bunu diyorum. Oysa ayrıntılarla örülü bir anlatı zaten kocaman bir bütündür. Büyük resim küçük anların yan yana eklenmesi, üst üste binmesi, boşluklar oluşturmasıyla oluşur. Ancak ben hepsini boşverip büyük resme geçiyorum. Büyük resimde aslında bu vardı... bunu bulmak istiyorum. Bu nedenle de tümmmm ''büyük resimlerim'' eksik kalıyor. Her defasında yeni bir ''büyük resim'' geliyor. Çünkü aslında hiçbiri büyük resim falan değil. Hepsi bir resim. Resim resim resim...

Kesin hüküm veriyorum. Aslında bunu sevmiyorum. Bu budur, şu şudur diyorum; bu, güvenli. Ama... Büyük resim değil. Bu bile büyük resim değil, bunu gözden çıkarıyorum. Bir şeyin temsil ettiği şey ona özgü bile olmayabilir. Sadece onu gördüğüm, bana özgü olan ona özgü hal bile olabilir. Belki de ona özgü hal, gerçek ona özgü hal, bu değildir. Nesnelerin kendi halleri onu gözlemleyene göre de değişim geçiriyor. Onu algılayışımıza göre, hatta -büyük ölçüde- nesnenin bizi algılayışına göre. Nesne diyorum ama lafın gelişi. Bu her şey olabilir: Bir durum, olay, kişi. Kişiler... En karmaşığı ve basiti de budur. 

Bazen bazı insanların hareketlerini anlamıyorum. Aslında anlıyorum ama bu nedenle anlamıyorum. Özellikle de kendi kendine triplenen insanları. Bazen bende mi sorun var acaba diyorum, ben mi anlamıyorum? Yooo gayet de anlıyorum. Belki de bazen insanlar kendi içlerindeki eksiklikleri de yansıtıyorlar, bu da olabilir. Zaten oldum olası insanlar bana, onları tanımama gerek yok, bir şekilde kendilerini yansıtmışlardır. Bunu sevmiyorum. Bu, çeşitli zamanlarda değişim geçirdi. Bir dönem ''dert anlatma'' ile vuku buldu. Kendimi çöp kovası gibi hissediyordum. Sonra belki 'kendini kanıtlama çabası' oldu. Abicim ablacım kardeşim senden bana ne ya of bi git. :) Bana mı öyle geliyor, sorunlu olan ben miyim yoksa... dediğim de oldu. Yooo değilim. İnsanlar bazen tuhaf oluyorlar.

Bense kendime tuhafım, insanlara değil. Aslında tersi olmak vardı da. Hayat onlara güzel vallahi, oooooo. :) Olsun, ben de geçinip gidiyorum işte. Geçinip gidiyor muyum sahiden? Üstüne düşünmediğimde evet. Bazen kendimi başka bir yerdeymişim gibi düşünüyorum. Manifest, uuuuuu. Belki tutar, olabilir. Belli olmuyor bu işler. Önceden çok kös kös biriydim. Bakma çok geliştim ben. Değiştim mi bilmesem de... geliştim. Aslında değişmeye de çalışıyorum. Veya değişmek bana çalışıyor da olabilir emin değilim. Bir çeşit sancı çektiğimi hissetsem de... Öyle büyüüüüükkk resimli varoluşsal bir buhrağğnnn değil. Bunlar bana komik geliyor. Gerçekten böyle şeyler bana komik geliyor. İnanmazsan inanma. İyi ki komik geliyor. Arada saçma sapan gülmem gelmese hayat çekilmezdi.

Önceden, metro\ izban falan beklerken, bir yıl sonra tam şu anda nerede olmak istediğimi düşünme pratikleri yapardım. Hep bir melankoli, hep bir büyük resim çabası. Bence bu nedenle asıl istediğim şeyi düşünmüyordum. Ama nasıl olacak ki... Kızım, metro gelince zaten olay bitecek neden bu kadar büyüttün ki? Uç biraz ya uç biraz aaaaa. Ama ben o metrodan bile dışarı çıkamazdım, ne uçması... Kafese dönmüş bir zihin. Ama nasıl olacak ki... Sonra da, istemiyorum! Sonra da, dram. :)

İyi ki arada gülmem geliyor ama... Zihnim hala bir kafes mi bilmiyorum. Öyleyse bile ben o kafesin içinde değilim galiba. Bir de sana ''özgürüm'' diyordum. Benim nerem özgür ki o zaman? Yalancı mıyım? Kendine yalancı bir cadı. Cadılar yalan söyleyemezler. Onlar dürüst olmalıdır; bu bir sihir sözleşmesi, şşşşş. Onları cadı olmayan insanlardan ayıran budur: Sözleşmeleri. Kiminle sözleşmişler? Sihirleriyle. Dürüst olmazlarsa, sihir yapamazlar: Bu bir kural.

Gerçekten bazı insanlar tuhaf. Anlamakta zorlanıyorum. Belki de anlamam gerekmiyordur. Neden kendimi bunun için yorayım? Bu da var. Anlamamız gerekmiyor. Banane Allah aşkına, banane. Ne halin varsa gör. :) Gerçekten bazı insanlar kendine hapis. Bense değilim. Ben böyle mi özgürüm sence? Ben nasıl özgürüm acaba?

Bunu gerçekten merak ediyorum. Bir şeyim özgür. Nerem özgür benim? Hadi söyle. Hadi söyleyeyim... Mutlaka bir şeyim özgür, mutlaka; bu kesin ama... 

Kararlarım? Umutlarım? Korkularım? Yargılarım? Düşüncelerim?

Oklarım! Bıçak gibi saplanan oklarım. Nedir bu oklar bilmem. Ama bak: Tak, tak, tak!

Bu yüzden beni biraz uzak bulurlar. Ben öyle düşünüyorum. Bunu resmileştirmeyi düşünmüştüm. Öyle mi!? Tak tak tak! Ama hayır, banane be insanlardan. Ben özgürüm.

Ben kendimi kanıtlamaya çalışmıyorum. Belki de benim özgürlüğüm burada. Çoğu kişide bu yok. Vallahi yok bak. Artık anladım. Bu beni sinirlendiriyordu. Anlam veremiyordum. Kımıl kımıl bir fark ediş ama ne? Kanıtlama çabası. İnsanlar durmadan birilerine birileri olduklarını kanıtlama çabasındalar. E tamam ablacım abicim kardeşim tamam; ama bundan banane? Hiç. Bu bana komik geliyor diğer yandan. Neden bilmiyorum ama komik; çünkü beni ilgilendirmiyor ama insanlarda bu çaba var.

Ben de açıklıyorum tabi. Bak bu var şu var. Ama... Aynı değil işte biliyorsun. Bu konuda kendime, tak tak tak, ok atamam. Çünkü aynı değil. Ben kendimi kanıtlamaya çalışmıyorum. Bunu hiçbir zaman yapmadım. Bu nedenle de pek sevilmedim sanırım. Yani işte, sevilmişimdir de... -Bu noktada dilimi yana doğru çıkarıp bir elimi hafifçe arkaya sallıyorum- Eh işte. Sonuçta cadılar da pek sevilmez.

Cadılar ben buyum demeye çabalamazlar. Bakkkk, ben BUYUM! Bunu diyen bir cadı gördün mü hiç? Hiçbir cadı bunu yapmaz, bu uğraşa girişmez. Onların daha mühim işleri vardır. Uçmak, ot toplamak, hayvanlara yol sormak, gökyüzünü izlemek ve kazanlarını fokurdatmak gibi önemli işler. Belki yarı zamanlı olarak da hobileri olabilir. Mektuplar yazmak, resimler çizmek gibi. İşte cadılar böyledir, özgürlerdir.

Bir yıl sonra nerede olacağım? Daha önce bunun için hiç heyecanlanmazdım. Cadıların yüz karasıydım. Özgür olmayan bir cadı, bir koftiden bile beterdir! Korkunç... Çünkü sihirlerini reddeder. Bir kofti* sihirli güçleri olmadığı için sihir yapamaz; oysa sihirli güçlerini bilerek kullanmayan bir cadı... Ziyankardır.

Bir yıl sonra nerede olacağına vereceğin\ tamam vereceğiM cevaplara inanmama gerek bile yok. Oysa ben... Mutlaka tam bir adanmışlıkla inanmam gerektiğini düşünmüştüm... Bu nedenle sihirlerimi reddettim... Onları uykuya terk ettim. Ne kadar zalimim. Oysa sadece gülmem gelse yeterdi. Saçma sapan gülmem gelse, bir yıl sonraki halime, bulunduğum mekana, yanımdakilere... Azıcık, azıcık gülmem gelse yeterdi. Dürüstlük, tam bir inanış değildir. Belki de dürüstlük, seçeneklere izin vermektir biraz da.

Ben dürüst bir cadı değildim. Katı bir cadıydım. Sihir sözleşmemde hileler yaptım. Ama şu madde aslında bu demek. Sihre ihanet! Tamam, kendimi affediyorum. Büyük bir uysallıkla, affediyorum. Oldu mu?

Gidip bir yıl sonrasını hayal edeyim.


Alice Harikalar Diyarında, Lewis Carroll.


Günün Işığı.

 

Yazılarımı silmek istedim ama sanırım başaramıyorum. Bunun için fazla güçlüler. Hepsini aynı anda silmek çok rahat olurdu. Böylece içimdeki geçmiş karmaşalarımın kalıntılarını silerdim. Bu benim için önemli, biliyorsun. Dursa ne durmasa ne aslında ama... Onlarla ne yapacağıma karar verememek beni rahatsız ediyor. Bundan dolayı da, varlıklarını reddetmek istiyorum.

Bir de tabi ruh halim değişken. Çok katı bir tabloyla yazdığımı düşünüyorum. Daha büyük büyük BÜYÜK konular gibi. Belki öyledir, belki değildir bilmiyorum. Yazarken gereksiz kastığımı düşünüyorum. Yine de... onların ruhları var ve bu ruh güçlü. Onları boğazlayamam, tekneden atamam, boğulmalarını izleyemem... Bunu yapamam. 

Yeni yazılar yazabilirim. Yazılmışları Neptün okyanuslarına gömüp, hatta oradan bile yok edip, imha edip hiç var olmamışlar gibi davranıp... Ne önemi var. Abartılı yazdım veya etkileyici... Ah bence kesinlikle etkileyici yazdım; çünkü yazarken hissettim... Onlara ruh veren de buydu. Ama bu, benim ruhum değil; yazıların ruhu. Bunu unutmamalıyım. Sevgili okur, bunu sen de unutmamalısın.

Bugün aslında moralim bozulmuştu. Moral bozukluğu doğru ifade olmasa da... eh meh. Ama sonra tatlı bir his hissettim. Bir pırıltı. Geceyi sevdiğim için gündüzü dışlamalıyım gibi davranıyorum. Bu da acemi bir sihirbaz numarasıdır, bilmelisin. Yani gerçek değil, kandırmaca. Belki güneş insanın aklını karıştırabilir... hayır, kalbini? Güneş, insana ne yapar sence? Günün ışığı...

İnsan daima savunmada kalırsa ne gece, ne de gündüz insana bir şey veremez. Oysa... açık olmak bile değil, bir anlığına bile olsa savunmanı indirdiğinde... Pırıltılar pırıltılar pırıltılar. Bu hissi özlemiştim.

Sevgili günün ışığı, seni sevdiğimi bilmelisin. Tamam, sana kızmıştım. Oysa sen bana, gülümsedin.



Parlaklık.

 

Eskiden yazdığım kurgu ve yazıları çoğu zaman ezikleme eğilimindeyim ancak onları iyi ki yazmışım diyorum. Özellikle de sayıları az olmakla birlikte, kurgularımı. Çünkü örneğin bir daha asla 18 yaşında olmayacağım veya liseye gitmeyeceğim için o yaş grubundaki birinin düşünce dünyasını objektif olarak kaleme alamam. Ancak kendim o yaş civarındayken yazmış olduğum metinleri okuduğumda, gençliğinin başındaki bir karakterin neler hissedip düşündüğü hakkında fikir edinebilirim. Evet, yaşlanıyor muyum ne... Buna rağmen, bugünümde de yazabileceğim düşünceler görüyorum. On beş yaşında yazdığım bir metinde bile. Çocuksu bir anlatım ama... ruhu bugünümde de bana yakın olan metinler.

Kendi ergenliğimde gerçekten tam bir ergendim. Bunu o zamanlar anlayamamış olmam durumu daha da komik yapıyor; çünkü ergenlikte ergen olduğunu anlamayabilirsin. Bu nedenle de özellikle bazı kelime kullanımlarımı okumak beni güldürüyor. Biliyorsun, ben doğal bir yazarım öhöömmm, işte her neyse, bu nedenle de karakterin kimliği satırlara dan diye yansımış. Bu netlik pek tabii edebi anlatımımın düşüklüğü olarak da okunabilir... Ancak yine de bunu seviyorum. O yıllarda yazmış olduğum için mutluyum. Yoksa elimde o yılları yaşamış olan ben'in kendisinden hiçbir şey kalmazdı. Kendimi sanki aslında hep bir parça bu kızmışım gibi anımsardım. 

Geçmişimizde geleceğimizden parçalar taşıyabiliriz. Bir insan gelecekte olduğu kişiyi geçmiş halinde de belli belirsiz taşıyacaktır ancak aynen değil, birebir değil. Ergenliğin verdiği o çocuksu his de farklı ve o ana özel. İnsanın genel karakteriyle tam olarak ayrışmasa da, neticede her ergenin kafası karışıktır. 17-18 yaş civarını, hatta 20 yaşa kadarki dönemi ben ergenliğin uzantısı olarak görüyorum. Hatta ve hatta bence 25'e kadar yolu var bu ''aklı havadalığın...'' Elbette bu kişilikle ve kişinin olgunluğuyla da ilgili denir ama yok yok, gerçekten de bence insanın aklı 25'e kadar ''havada'' oluyor. Sonradan da olabilir tabii ancak 25'e kadar biyolojik olarak da bir leylalık oluyor biliyorsun.

Seni bilmem ama sevgili okur, 25 yaşında bana yeni bir sürüm inmişti. Ne oldu ne bitti bilmiyorum. Belki de yaşantılarım da bunu tetiklemiş olabilir ancak bir şey oldu bana. Tabii bence ben bu yıl da değiştim. Ben zaten her yıl değişiyorum nedense. Gerçekten öyle... Ben her yıl değişiyorum. Sanki hem ''kendimden'' uzaklaşıyorum, hem de ''kendime'' yaklaşıyorum. Bu benim için çoğu (her) zaman acı verici oluyor. Buna önem veren biri olduğum için mi acaba bu kadar çok içsel dönüşüm yaşadım, yaşıyorum diyorum. Elaleme bakıyorum tık yok vallahi... :) Ama yok, vallahi ben dürtüklemiyorum. İçsel dönüşüm beni dürtüklüyor, sarsıyor, yıkıyor... Ama yine de bunu dışsallaştırmakta zorlanıyorum. Bunun için de, ne yaşadım ne oldu yani şimdi, oluyorum. İnsanın içi değişince bir anlamı olur mu, diyorum. Bak işte, değiştim değiştim de ne oldu! Belki de çok şey olmuştur.

Hep şunu yapacağım bunu yapacağım diyorum. Böyle on şey söylüyorsam ikisini ancak yaparım. Attığımda on ikiden vurmak istiyorum. Ama sonra düşünüyorum, öylece atladığım şeyler hep beni ilerletti. Hatta hiç ummadıklarım. Gerçi onlardan da pek hayır gelmedi ama neyse... İlerlemek için her şeyin tam olmasını bekliyorum. Bu nedenle de zihnimi kilitliyorum. İnsan zihni durmayı sevmiyor bence. Durduğunda kilitleniyor, bahaneler üretiyor. Hatta zamanla bahaneleri bile bırakıyor. Aslında şu an kilitli değilim. Geçen yıl kilitlenmiştim. Zihnim, durmuştu. Çünkü, dış dünya benden zihnimin mekanizmasına ters çalışmasını çok uzun süre istedi. Bu nedenle de sistemim çöktü.

Tüm bu süreçte öğrendiğim en net şey dırıldanmayı bırakmam oldu. Bakma, geçen ilkbaharda bile -biliyorsun- şiddetli dırıldanmalarım olmuştu. Tamam, son günlerde de şiddetli zırlamalarım... Onlar ''zırlama'' değildi, iç çekişti. İnsan bazen içini çekmeye de ihtiyaç duyar. Yoksa nasıl nefes alacaksın? Geçen gün yıldızları izlerken içim daralmıştı da... Sahi ne yapmıştım? Bilmiyorum, bir şeyleri içimden bırakmıştım. Sonra yeryüzünün ışıklarını izledim. Nefesimi vererek, nefesimi çekerek. Nefes almak böyle bir his miydi? Sonsuzluğa uzanan yıldızlar değil de, şehrin puslu ışıkları bana kendimi daha derin hissettirdi. Derinde, kendi içimde. Nefes almak, böyle bir şey miydi?

Yazmak için de... iyi yazmayı değil ama yazabileceğim iyi bir şeyleri beklemişimdir hep. Bunu yaparken de hep yazdım tabii. İnsan yazmadan, yazamaz. Yazmayı bilemez. Öğrenemez olmasa da... Evet evet, öğrenmek doğru fiil değil. Doğru fiil, keşfetmek. Yazı yazmayı; harfleri ve onları kullanmayı biliyorsan zaten ''öğrenmişsindir.'' Oysa keşif... Asıl büyü buradadır işte. 

Yazacak iyi şeylerim yok muydu bilmiyorum. Belki de evet, yoktu. Yalan mı söyleyeyim? :) Ama keşfedecek bir sürü şeyim vardı bu kesin. Yine de yapamadım. Yazmaya bu kadar tutkuyla bağlıyken yapamadım. Eskiden daha bile ''tutkuluydum.'' Kopamaz bir şekilde yazardım. Şimdi öyle değil miyim yani; bu öyle değil halim mi? :) Hayır, öyle değil. Bu... farklı bir tutku. İlkinde öğrenmek isterdim. Yazmayı öğrenmek. Şimdiyse keşfediyorum. Keşfetmeyi istiyorum bile değil, zaten yazarak yaza yaza yazmayı keşfediyorum. Bu, işte böyle bir tutku. Ve sanırım bunun bir sonu yok. Burada bile beni döngüye sokan bu değil mi?

Acaba anlatmaya yönelik doğal bir yeteneğim olmasaydı -ben cırcır böceği kızdım ama lütfen- yine de yazar mıydım diye düşünüyorum. Sanırım hayır. Başka bir şey yapardım. Yeteneğim olan başka bir şey ahahahha. Ben böyleyim, ne!? Herkes böyledir tabi, yoksa değil midir? İçimdeki itkiye ve beni çağıran alana yönelirim. Niye boşa atış yapayım? Matematiği yapamazken tıp kazanamayacağım açık değil mi veya öyle bir şey? Bence insan kendini bilerek, az veya çok ama mutlaka fikir sahibi olarak, atış yapmalı. Bazen bu acaba korkaklık mı diyorum. Ben hiç risk almadım. Risk alsaydım... 

Ben çok küçükken, ilkokul öncesi ve ilkokula da sarkan bir dönemde moda tasarımcısı olmak isterdim. Kağıtlara giysiler çizdiğim aklımda. Buna karşın ilkokula geçtiğimde öğretmenim meslek olarak ne istediğimi sorduğunda o zamanlar yakın olan arkadaşımın peşine takılıp öğretmenlik demiştim. 7-8 yaşlarındaki küçük Ben'in öğretmenlikle işi yoktu aslında. Cırcır böceğim içime kaçmıştı, ondan sanırım. O böcek zaten uzun süre dışarı çıkmadı, çıkamadı. Yıllar yıllar boyunca... Yine de arada öterdi. Ötmeye başlayınca susmazdı. Sanırım hep bir şekilde canlıydı. Sadece, gömülüydü. Hem zaten biliyor musun cırcır böcekleri uzun bir yolculuktan geçerler. Yerin altında doğarlar ve toprağı kazıp yeryüzüne çıkarlar. Sonra da gün ışığında ötmeye başlarlar. Onlar derin bir sessizlikten çıkmışlardır. Bu nedenle de, evet, bağırmak haklarıdır. ''Buradayız'' demek belki. Çünkü onlar, bunun bedelini ödemişlerdir.

Kendi isteklerim hep beklentilerle iç içeydi. Ama bir keresinde gerçekten bir şeyi özgürce çok isteyerek ders çalışmıştım. Sinema Televizyon bölümü içindi. İşsiz kalırım diye tercih listeme bile yazmadığım o bölüm. Bana bu durum derin bir pişmanlık vermiyor, bence gerçekten de işsiz kalırdım. (Belki de kalmazdım; biliyor musun, muhtemelen kalmazdım...) Ama... belki de bu macera benim yerin altından daha erken çıkmamı sağlardı. Tabi bu sadece bir varsayım. Bir şeyi seçmeyip pas geçtiğimizde onun yaşantılarını yok ederiz. Ancak bunu olumsuz bir yerden söylemiyorum; bırakmak gerekli, çünkü yok.

Korkuyorum. Eskisi kadar çok değil ama biraz daha. Hala biraz daha... Tam geçmedi korkum. Yine de korkuyorum. Ait olmadığım bir yaşamı yaşamaktan. Bak, bir yaşam seçince ona uygun yaşaman gerekiyor ve bu da bazı yapmak istediklerini yapmaman, yapamaman demek. Bu beni üzer mi sence? Ya bazı istediğim şeyleri aslında çok istiyorsam ve yıllar sonra onları yapmadığım, yapamadığım için buruk hissedersem... 

Korkuyorum. Kendi insanlarımı bulamamaktan. Nasıldır benim insanlarım, artık bunu bile bilmiyorum. Ama onları hiç bulamadım bence. Kendim olursam bulurum sandım ama ''kendim'' de olamadım ki. Kendimi yaşamak... Artık bunu düşünmek bile istemiyorum. Bu bir illüzyon! Zaman beklemiyor, zaman gerçekten beklemiyor ve ben, artık bilmiyorum. Bana söylenen bir yaşamı yaşamayacağım; ama yine de kendi yaşamımı mı yaşayacağım?

Benim aşık olmam da zor sana söyleyim. Neden zor, neden... Çünkü... çünküsü var. O çünküyü gördüğüm anda tanımam gerekir. Umarım görürüm, umarım tanırım. Umarım, yanılmam.

Aslında, yanılmaktan korkmuyorum. Ben, yanılmaktan çok korktuğum bir yaşamı yaşamaktan korkuyorum çünkü bu, kendi yaşamım olmaz.

Bu korku bende hep az veya çok vardı. Tüm bu korkular ve onları bağlayan ana korkum. Ama bu yaş civarımda çok arttı. Çünkü yaşlanmak istemiyorum! Yaşlanmak istemiyorum... Kendimi unutmak... İstemiyorum! Ben kendimi hatırlamak da istemiyorum. Ben kendi yaşamımı yaşamak istiyorum. Kendime ait tek yaşamı yaşamak ve sonra da gitmek. Pişmanlığım kalsın istemiyorum. Korkum kalsın istemiyorum.

Korkmak istemiyorum. İstemiyorum...

Neyi istiyorum? Aslında bunu sorgulamıyorum. Bunu onlarca yazımda sorguladık bitti yazdık artık her şeyi! Ben, kalbimde ışığın parlamasını istiyorum. Bu, bencilce bir istek değil. Zaten bencilce olsa ne olur canım, kim karışabilir kendi yaşamımla ne yapacağıma!?... Yine de... insanın kalbinde ışık parlarsa, çevresini de aydınlatır. Öyle parlak olur ki o insan... öyle genç, öyle cesur. Öyle seven ve sevilesi olur ki... O parlaklık, öyle güzeldir ki.

Parlaklık. İşte ben bunu istiyorum.



Büyümek.

 

Geçmişe dönük yazmam bir hataydı. Sana değil, kendime yazmam. Bunu yapmaya çok küçük yaşta başladım. Kendimi anlamlandırmaya çalışmaya; bu yolla dünyamı anlamlandırmaya çalışmaya. Başlangıçta buna ihtiyacım vardı, hem de çok. Aslında pişman da değilim. Hem belli ki bunu yapmam bazı yeteneklerimi geliştirdi; görmek gibi.

Görmek... Ben bunun değerini hiç bilmedim biliyor musun? Bu herkeste olmayan bir yetenek, görmek. Bulutları ve kuşların uçuşunu hep çok severim. Kuşlar başlangıçta kanatlarını ağır çekimde, sanki çok zorlanıyorlarmış gibi çırparlar. Sanki kendi bedenlerini kaldırmakta zorlanıyorlarmış gibi. Sonra ilerlerler. Yükselmek gibi değil hayır; yani evet, yükseledebilirler ama bundan öte, ilerlerler. Sonra da bir bakarsın kanatlarını iki yana gergince açmışlar ve gökyüzünde süzülüyorlar, tüm maharetlerini sergiliyorlar. Muhtemelen izlendiklerinden bile bihaberler. 

Bugün bir kuşu izledim böyle. Sonra bir kuş sürüsünü. Nasıl da pürüzsüzce uçuyorlardı gökyüzünde, bayıldım. Sonra bulutları gördüm. Onları görmeyeli çok zaman olmuş gibiydi. Ne güzellerdi. Sana göstermedim veya bir başkasına; ve hatta kendime bile göstermedim. Bulutlar oradaydı ve ben sadece gördüm. Güzel olduklarını gördüm.

Sonra birini fark ettim. Az daha sonra. Birinin bana baktığını. Aşağılardan bir yerden. Bir bebek-çocuk. Bana bakıp bakıp gülüyordu. Çok tatlıydı. Yanımdan geçerken bana bakışlarını kaçırmadan gülümsedi. Onun gülüşüne karşılık vermemi beklermiş gibi, bana bakıyordu. Annesi pek oralı değildi gerçi ama aman neyse, biz birbirimize bakıp gülümsedik. 

Sonra kedileri gördüm. Onlar için yemek ve su koymayı unutma. Onları sevmeyi de. Onlar sadece yaşamaya çalışıyorlar. Çok güzeller ve özgürce dolanıyorlar diye biz bunu anlamazdan gelebiliriz ama hayır, gelmemeliyiz. Kediler, yaşamaya çalışıyorlar. Pek çoğumuz gibi.

Market fiyatlarına yine sinirlendim. Ama pasif agresif bir sinirle. Her şey çok pahalı. Bu durum cesaretimi kırabilir... Bu günlerde bunu düşünüyorum. Maddi-parasal düzenimi oturtmam gerektiğini. Bu konuda hiçbir zaman kıtlık algısında olmadım. Hiçbir zaman çok para harcayan biri de olmadım tabi. Zengin bir aileden de gelmiyorum. Lüks veya gereksiz sıfatlarını kullanmak istemiyorum. Kime göre lüks, kime göre gereksiz çünkü... Ama ben, yıllardır aynı telefonu kullanan, kitaplar dışında zevk-ü sefasına harcama yapmayan biriyim. Tamam, kitaplar da az buz değil ama... Ah! İzban bile ne kadar çok para kesiyor!

Para. Bu dünyadaki geçerli birim, para. Hayallerimizi gerçekleştirmek için buna ihtiyacımız var. 1. Para, 2. Cesaret. Ama ikincisi de birincisinden geçiyor: Para. Özgürlük bile buradan geçiyor, bunu itiraf etmeliyim... Kendimi deşe deşe bir şekilde geliştirdim sanırım. Otokontrol gibi konularda. Ancak, para... Ah... Bu benim hayatımdaki sıralamalarda son sıralarda bile olmadı hiç. Parayı o kadar düşünmezdim ki... Gerçekten dünyalı değilim galiba...

Bana göre para kazanılır. Yine de... market fiyatları bile sinirimi bozuyor. Ya hayat kurmak... Zor görmesem de... Bu dünyada para, geçerli bir birim.

Geçmişe yönelik beklentilerimi çok sorgulamak, zayıf yanımdı. Bu, yukarıda bahsettiğim gibi bir ''hata'' olmasa da, onlara tutunmak... gerçek dışıydı. Kaybettiğim şeyleri düşünürken, tatminsiz birine dönüştüm. Sahip olduklarımı, olabileceklerimi göremediğimi; görmekten bile nefret eder hale geldiğimi... Dudak büktüğümü, kıymet bilmediğimi. Bunu düzeltmeye çalıştıkça, bunun yanlış olduğunu fark ettikçe yine bir tam daire çizip aynı noktaya geldiğimi. Hani ''görmek'' benim yeteneğimdi...

Sebebi, kendimi yanlış görmemdi. Eleştirilecek bir nesne gibi görmem. Buz gibi gözler, sert ve sivri dokunmalarla görmem. Son bir ayda içimde devasa bir yıkım oldu. Neden bilmiyorum; kalbimin çok kırıldığını söylemeliyim. Çürük bir yapının yıkıldığını bilsem de... Yıkım değil de, o yıkımın bıraktığı devasa boşluğa neyi koyabileceğimi bilemedim. Yıkıntılar arasında dolandım durdum. Ve çok üzüldüm. Gerçekten üzüldüm.

Boşluğun yerine yine yıkılacak başka bir şey koymaya karar vermiştim. Asla akıllanmamaya. Ama sonra... Başka bir bakış açısı geliştirdim. Başkalarının gözlerini ödünç aldım. Muhtemelen gerçeği yansıtmayan veya tam olarak yansıtmayan bir bakış. Ancak işe yaradı. Sertliğin yerini yumuşaklık, soğukluğun yerini ılıklık aldı. Ben değerliyim. Aynı yerde durup dövünüp durmanın bir mantığı yok. Belki bazı konularda umudum vardı, belki bazı konularda hevesliydim ve hatta emek verdim. Belki hakkım yenmiş bile olabilir. Ama bitti. Bitti. Değerli hissetmek için buna ihtiyacım yok. Bu cümle benim en kilit cümlemdir. Artık kendime kurduğumda göz deviriyorum. Çünkü, değerli hissetmek ve değerli olduğumu anımsamak için bile bir cümle kurmama gerek yok. Ben, değerliyim ve güzelim. O çok değer verdiğim güzellik...

Ben onu hep boşverir, onun da değerini bilmezdim. Bende hiçbir zaman kendine inanamama hali bile olmadı. Yetersizlik hissini en son ergenlik başlangıcımda deneyimlemiştim. Bendeki şey... şükürsüzlüktü. ''Buna sahibim ama ne yapayım...'' işte ben buydum. Tabi ki sorunlarım vardı; belki çok önemli ve beni gerçekten yıpratan ''gerçek'' sorunlar ve en önemlisi eksiklikler... Ama yine de şükürsüzlüğüme bahanem olamaz.

Değer bilmek... Ben kendi değerimi hiç bilmedim. Bunun bedelini de ödedim. Pek çok kez. Buna da gerek yoktu, afedersin ne aptalca bir yoldu. İçimdeki ''devasa boşluğun'' yerine başka bir devasa durumu koymak yerine yeni deneyimler koymaya karar verdim. Hep, bu hayata neden gelmiş olabileceğimi sorgulamışımdır. Bunun cevaplarının bile bir önemi yok diye düşünüyorum. Bu hayata sadece, denemek için bile gelmiş olabilirim. İnsan olmak zaten bu demek değil mi: Denemek.

Hep katı inançlarım ve beklentilerim oldu. Şu olsun olmazsa olmasın... Küskün bir kızdım. Çocukluğa dair övgü dolu şeyler yazsam da, ben çocukluğun keşif ve gelişim alanını övüyorum. Oysa yetişkin benliğinde kendini gösteren çocuksuluğun gölge yönlerimizle açığa çıktığı haller de kaçınılmaz diye düşünüyorum. Benimkisi de küskünlüktü işte. İstemiyorum o zaman! böyle derdim. Çocukça bir dudak bükmeyle... Kötülükten demezdim bunu... Bunu, canım yandığı için derdim. Belki korktuğum için. Ben çocukken gözü karaydım. Asla sinmezdim, asla. Ama kendimi yanlış yollarla savunurdum. Kendimi en çok kendime zarar vererek savunurdum. Artık buna son vermenin zamanı geldi. Çünkü büyüdüm.

Şimdi üzgün değilim. Bu kadar çok güzel şey görmüşken, üzgün olamam. Neden üzgündüm onu bile... tamam şimdilik anımsıyorum. Biliyor musun, gece yazdığım bazı (çoğu) yazımı sabah olunca okuduğumda şaşırıyorum. Okumasam da şaşırıyorum. Ah yine ne yazmışım böyle diyorum. Gerçek olmadığı için değil... bilmiyorum, gece yazıyorum sabah şaşırıyorum. İki uçta dönüp duruyorum. Artık hayatımda iki uçluluk istemiyorum.

Çok basit şeyler istiyorum. Eğlenmek, mutlu olmak, maddi manevi bağımsız olmak, sevmek sevilmek, korkmamak, güvenmek ve güvenilmek, gezmek, arabamı sürmek, kendi evimde yaşamak, sevdiğim ve maddi olarak iyi bir işte çalışmak, değer görmek, net olmak, kararlı olmak ve düzenli bir yaşam sürdürmek, yazmak, güzel deneyimler edinmek, böyle şeyler... Evet ''çok basitmiş.'' :)

Bir yazıyı bir amaç için yazabiliyorum. Bir şeyi görme veya kaydetme amacı bile olabilir. Ama sonra zaman geçip de o yazımla karşılaşınca fark ediyorum ki, yazıyı var etme amacım uçmuş gitmiş. Yazı hem kendi amacı hem de kendine yönelik bir araç olmuş. Yazı bağımsızlaşmış. Bunu seviyorum. Bu nedenle de yazmayı bırakmıyorum. Bırakamama nedenlerim farklı şeyler olabilir ama; ''bırakmama'' nedenim bu: Yazının bizzat kendi varlığını sonradan görebilmek.



Sayıklamam.

 

Kendimi bir anda dünyadaki en yalnız insan gibi hissettim. Bu, içten içten işleyen bir oyuktu. Gece aniden uyanmak ve ona sığınmak da iyice alışkanlığım oldu. Bu geceyse çok susamış biri gibi kalktım. Çok susamış biri, ne kadar su içerse içsin susuzluğu geçmeyecekmiş gibi hisseder. 

Önceden acemiydim. Art arda su bardaklarını doldurup içersem susuzluğum geçer sanırdım. Oysa bu sadece mide bulantısı verir. Susuzluk çok su içerek geçer mi? Başlangıçta rahatlatır ama geçmez. Hatta miden bulanır. Bekleye bekleye içmek daha doğru bir seçenek gibi görünüyor. Önce bir bardak, sonra ara, sonra bir bardak daha.

Bazen kendi kendime gidip su içiyorum. Su içesim geliyor. Çok susamasam bile, suyu seviyorum. Ama sonra, bazen... Çok susadım. O kadar çok susadım ki! Su içsem zehirlenirim ama çok susadım. Su içsem geçmez ama çok susadım.

Ne anlatıyorum? Çok susadığımı. Aslında susuzluğum geçmişti. Ben geçirmiştim. Zamanla, bekleyerek; bir yudum, bir yudum daha... İnsan bu dünyada tek değil ki, insan yalnız olduğunda bile tek değil ki. Bu yüzden yine susadım, çok susadım. Yine...

Bu yıl pek film izlemedim. Tek tük. Her yıl olduğu gibi bu yılın ilk altı ayında da ne yaşıyorum ben diye sorguladım. Yılın ilk altı ayında susuz kaldım. Oysa su önemlidir. Su bir insan için önemlidir ya, çok önemlidir. Ama ben susuz kaldım. Korkunç bir susuzluk.

Oysa film listem vardı. Listem vardı. Susarken bile. Susuzluktan geberirken bile. Bir film izleyesim geldi çok fazla. Neden içimde yükseldi bilmem. Bir izleyeyim sana döneceğim.

Bu gece sadece konuşmak istedim. Sayıklamak. Dışarıda böyle hoş bir esinti varken ben susuzluktan ne yapacağımı bilemeyerek yazdım. Çok susuzum. Yarın sabah geçecek, bir anlığına. Güneş parlarken bile mi geçecek? Yaz güneşi parlarken bile mi? Hayır, susuzluk hep orada. Ben sadece şimdi söylüyorum. Susuzluğumu sana söylüyorum.

Aslında yıldızlara bakınca taze bir hisle doluyorum. Onları unuttuğum anlarda koruyucu bir tekdüzelikle yaşıyorum, amaçlılık. Amaçlılık. İşte bunu görebiliyorum. Suyla dolu yerleri, oralardaki beni görebiliyorum. Öyle bir yerde susuz hissetmem. Susamam demiyorum; susuz hissetmem diyorum. Burada su yok.

Yazmak bana su vermese de, kulaklarıma dalgaların sesini getiriyor. Bu beni rahatlatıyor. Uykuya dalmadan önce hissettiğim dingin bir anın dalgınlığı gibi. Koruyucu bir sığınak. Rüyalarımdan ördüğüm bir sığınak, bloğum. 

Gizli değil; onun özelliği bu, gizli olmaması. Böylece koruyucu. Susuzluğumdan beni koruyor. Bu hayatta beni susuzluğumdan koruyan başka da bir şey yok zaten. Bir bloğum. O da ne komik... Kelimelerden damıttığım suyla yaşıyorum.

Ne susuz bir yaşam... Bunu düşünmediğimde bile susuzluk orada. Oysa iyi ki düşünüyorum. Ara sıra da olsa. Böylece kalbim kırılmıyor. Düşünmek benim koruyucu kalkanım. Gerçekten öyle. Susuzluğu düşünüyorum, böylece kuraklığın içinden geçerken kendimi eksik hissetmiyorum. Susuz hissediyorum ama eksik değil.

Bundan bir roman çıkar. En olmadı bir öykü. Birçok öykü. Birçok hayal. Ama ben gerçeğim. Susuzluğum gerçek.

Belki bu bir sonraki aşama. Susuzluğu aşmak. Susuzluğu kuraklığa rağmen aşmak... Bir ödül yok. Ödül beklememek lazım. Sadece aşmak var, yoksa susuz kalmaya devam edersin.

Bir ödülün olmaması ne tuhaf... Buna çok canım sıkılmıştı ve çok kalbimi kırdı. Sana söyleyebilirim. Yine de anlıyorum. Bunu bile mi anlıyorum? İnsan her şeyi de anlamamalı ya, anlayış... Belki de susuzluktan değil, anlayıştan ölmüşüm. Aslında o kadar da anlayışlı değilim ama başka seçeneğin olmadığında anlayışlı da olursun. Sadece olursun. Olursun, olursun, olursun olursun olursun olursun...

Susuzluğum geçmedi, yanılgıya düşme. O başka bir yerde geçecek, başka bir iklimde. En azından artık bunu görebiliyorum. Ben bunu bile göremezdim. Öylesi daha iyi falan değildi. Bunu görememek daha iyi falan değildi!

Zihnimdeki soru: Öylesi daha mı iyiydi acaba?

Uyusaydım, tatlı bir rüya görseydim. Neden uyandım ki? Üstüne, susuzluğuma bir kahve yaptım... Aslında kahvenin tadını artık sevmediğimi fark ettim. Ama içmezsem dağılırım. İnsan bazı şeyleri yapmazsa dağılır. 

Ben artık dağınık değilim. Artık görebiliyorum. Artık susuzluğumu hissediyorum. Önceden, susuzluğumu başka bir şey sanırdım. Benim bir sorunummuş gibi. Oysa o sadece dışsal bir neden, belki birçok. O benimle ilgili değil, bana yönelmiş bir şey. Susuzluğumu ben üretmedim.

Kendimi hep suyu olan bir yerde hayal ediyorum. Parça parça anlar. Ama sana söyleyemem. Önceden korkmazdım ama artık korkuyorum. Gerçek olmamasından korkuyorum. Ömür boyu susuz yaşayamam! Ölürüm... Bir ödül olmasa bile hayatımda, suyla dolu bir yere varmayı deneyebilirim.

Deneyebilirim...



Popüler Yayınlar