Truva Tanrıçası - Tanrıça Çağırma Serisi 6 (P. C. Cast) | Kitap Yorumu

Yazar: P. C. Cast, Çevirmen: Gizem Onat,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Jacky ve Kat kızlar gecesinden sonra bir trafik kazasında yaşamlarını kaybedeceklerini bilemezlerdi. Tabii antik dünyada yaşayan iki genç kadının bedeninde uyanıp karşılarında üç Tanrıçayı göreceklerini de. Hera, Athena ve Venüs (kendisine Afrodit denmesinden hoşnut olmadığını sıklıkla belirtmiştir) Truva Savaşı'nın uzamasından hoşnut değillerdir. Ancak Olimpos'ta ikinci bir savaş çıkarmamak için bu düşüncelerini kendilerine saklayarak Zeus'un ruhu duymadan savaşı bitirmenin planlarını yaparlar.

Rivayet odur ki, ünlü Truva Savaşı'nın fitili üç güzeller yarışması ile ateşlenmiştir. Hani şu elma olayıyla. Deniz tanrıçası Thetis ile ölümlü kral Peleus'un Olimpos'taki düğününe, nifak ve anlaşmazlık tanrıçası Eris davet edilmez. Bilirsiniz ki böyle herkesin katıldığı büyük davetlere çağrılmayan, üstüne kötü şöhretli hanım ablalarımız, yani karakterlerimiz bunun intikamını muhakkak alırlar. Eris de boş durur mu, ''ooooo bu görkemli düğünde de ben hariç her güzel varmış'' diyerek düğün salonunun ortasına üstünde Grekçe ''En Güzele'' (Kalliste) yazan altından bir elma fırlatmaz mı... 

Hani efsane bu ya, elmayı gören üç Tanrıça; Olimpos tanrılarının kraliçesi baş tanrıça Hera, savaş ve bilgelik tanrıçası Athena, aşk ve güzellik tanrıçası Venüs elmanın kendisine ait olduğunu iddia eder. Olayın çözümü için baş tanrı Zeus'a baş vurulsa da, Zeus aman şimdi hanımla -Hera ile- başımız derde girmesin diyerek Truva Prensi Paris'i hakem olarak seçer. Bunun üzerine üç tanrıça da Paris'e kendisini seçmesi için rüşvet sunarlar. Hera, Avrupa ve Asya'nın krallığını, mutlak gücü; Athena, savaşta yenilmezliği ve bilgeliği; Venüs dünyanın en güzel ölümlü kadını olan Spartalı Helen'in aşkını vaat eder. Paris hangisini kabul etmiş dersiniz... Dünyanın en güzel kadını olan Helen'in aşkını. Tabii ortada ''küçük'' bir sorun vardır... Helen zaten Sparta Kralı Menelaos'un eşidir. Böylelikle on yıl sürecek olan Truva Savaşı başlar.

Kitapta bu üç güzel efsanesi bu kadar uzun uzun anlatılmıyor ancak savaş nereden nasıl çıktı, olaylar nasıl gelişti anlamamız için ben yorumumda ayrıca bu konuya değinmek istedim. Kitaptaki olaylar savaşın son yıllarında yaşanıyor. Buna göre hani en güzel kim yarışmasının ortaya atıldığı deniz tanrıçası Thetis'in düğünü vardı ya, işte o deniz tanrıçasının oğlu Akhilleus'un (Aşil) yaptığı seçim sonucunda bitmeyen savaş olayını konu alıyor. Homeros'un ünlü İlyada destanının başkahramanı olan Aşil, kendisine sunulan iki kadersel yoldan birini seçerek adını gücün, gururun ve kaçınılmaz insan yazgısının en büyük sembolü olarak edebiyata ve tarihe kazımıştır.

Efsaneye göre Zeus Aşil'e iki kader yolu sunar. Buna göre ilk yol kısa ve şanlı bir hayattır. Aşil'e insanüstü bir savaşçının gücü bahşedilecek ve Aşil bu güçleriyle savaşıp Truva Savaşı'nı kazanarak adını çağlar boyu unutulmaz kılacaktır. İkinci seçenekte ise Aşil evli, mutlu, çocuklu sıradan ama uzun bir hayatı sevdikleriyle paylaşacak ancak adı yüzyıllara kazınmayacak ve bir savaşçı olarak anımsanmayacaktır. On altı yaşındaki delikanlı ilk seçeneğin üstüne atlar ve böylelikle azılı savaşçının bedenine yerleşmesine izin verir. Ne zaman ki Aşil öfke ve tutku gibi kontrol etmekte zorlanacağı yüksek duygular hissetse, savaşçı onun bedenini ele geçirir ve artık Aşil bedenine dair kontrolünü kaybederek etrafında ne ve kim varsa yakar yıkar, öldürür. Duyguları olmayan acımasız bir yaratığa dönüşür.

Tanrıçalar, bilhassa aşk tanrıçası Venüs, yaşadığı modern dünyada özellikle de öfke kontrol problemi üzerine uzmanlaşmış çift terapisti ve psikolog Kat'in, Aşil'in bu duygu durum kontrolsüzlüğünü çözmesinde ona yardım edebilecek önemli bir kişi olduğunu düşünür. Tanrıça tam da genç kadını bu görev için seçmişken Kat'in arkadaşı Jacky ile birlikte ölmeleri, planda bazı oynamalara neden olur. Eş zamanlı olarak antik çağda iki başka kadın daha hayatını kaybetmiştir. Kat'in ruhu Truva prensesi Poliksena'nın, Jacky'nin ruhu ise prensesin hizmetlisi Melia'nın bedenine yerleştirilir. Böylelikle iki modern dünyalı kadın yeni bedenlerinde antik dünyadaki Truva Savaşı'nı aşkın rehberliğinde bitirme görevini üstlenmiş olurlar. Kitap boyunca da bu mitolojik öyküyü romantik bir yeniden uyarlama olarak okuyoruz.

Tanrıça Çağırma Serisi'nin her kitabında farklı tanrıçaların farklı ölümlü kadınlar ile yaptıkları anlaşmaların öyküsünü okuyoruz. Bu bakımdan serinin kitaplarını kronolojik bir sırayla okuma şartı bulunmuyor. Bu kitabı olayların farklı bir zaman diliminde geçmesi ve bir efsaneyi konu edinmesi nedeniyle merak edip okumaya başlamıştım. Tabii bir de üç büyük tanrıçayı birden kitapta görmek hoş bir durumdu. Akıcı bir anlatım ve sürükleyici bir kurguya sahip. Öte yandan bu serinin özgünlüğünü genel olarak seviyorum. Yunan mitolojisine ilginiz varsa ve romantik türde kitaplar okumaktan hoşlanıyorsanız bu seri hoş bir alternatif olabilir. Bu kitabı ise genel olarak beğenmekle birlikte olayların çok daha geniş bir ölçekte işlenme potansiyeli varken, yazarın bunu değerlendirmediğini düşünüyorum. Bir yerden sonra sadece Aşil'in cinsellik sorunlarını Kat'in bir terapist olarak çözmesini okur oluyoruz. Höhhh ama yani... Yine de kitaba kötü diyemesem de, beklentimi karşılayabileceği potansiyeli çok daha yüksekti diyebilirim. Bunun dışında kitabı okurken bolca güldüm. Özellikle de Jacky'nin sahneleri gerçekten komikti.

Kitaplarla kalın.


Kendim için yapmak...

 

Yazmayı neden bu kadar çok sevdiğimi düşünüyorum. Sanırım bunun en net ve teeerrrtemiz cevabı, kendim için yapıyor olmam. Kendim için yazıyorum.

Ben bir işi yaparken onu kendi alanımda ve kendi alanımdan yaptığımda daha verimli oluyorum. Birisi beni çeşitli sebeplerle sıkboğaz eder veya bir şekilde alanımı daraltırsa yapacağım şeyi istesem de yapamıyorum. Bana nefes alacak alan lazım, yoksa hata veriyorum. Sistemim kilitleniyor ve hiçbir işe yaramıyorum.

Bir şeyi sevmem için de bu gerekli. Elbette hayattaki zorunluluklar ile sevmek hali birbirinden apayrı durumlar ancak; benim ikisi arasında köprü kurduğum nokta, alan. Zorunluluklarımızı yapmak için de itkiye ihtiyaç duyarız. İnsanların geneli o zorunluluğun sonucundaki ödül bayrağına gözlerini dikip dişlerini sıkabilirler. Ben, çoğu durumda, ödüllere de inanmıyorum. Zaten dediğim gibi, bu benim elimde de olmuyor. Sistemim kendini kilitliyor. Hele de elimden gelenin en iyisini yaparken karşılığını görmemişsem ve bu bir süre devam etmişse... ben de insanım, oluyorum.

Duygusal olarak bir noktadan bağlanmalıyım. Demek istediğim durum bu. Bunu çoğu insan ödüle bağlıyor yani sonuca. Bense süreç içinde duygusal bağlanma yaşayacağım küçük de olsa noktalar bulmalıyım. Yoksa ilerleyemem. İşte, zorunluluklarımız ile sevdiğimiz durumlar arasında bulduğum ilgi de bununla ilgili: Bağlanmak.

Yazma eylemine olan bağım da bu ince çizgide yürüyor. Kimi zamanlar zorunluluktan yazdığım da oldu. Belki hala öyledir :), yazmadığım bir gerçeklik bu benliğim için yok, olamaz. Yazmak benim solungaçlarımı oluşturuyor. Kuyruğumu belki veya kanatlarımı, yüzgeçlerimi... Pençelerimi? :) Yazmak, benim bir uzantıma dönmüş; anlatmak istediğim bu. İşin zorunluluk boyutu da bununla ilgili olmalı.

Sevmek ise, bu zorunlulukla iç içe geçmiş. Hani bazı zorunluluklar vardır, bundan keyif alırız. İşkolik tipler misal böyledir. Ben işkolik bir tipimdir örneğin. Takıntılı, bir şeye yoğunlaştı mı mümkünü yok kopamayan... Yeter ki, o işte kendi alanımı kurabileyim. Benim gibi manyağını görmem mümkün bile olamaz. Sadece, o alanı bulamadım. 

Okul yıllarımda da böyleydim. Bu beni ortamdaki ''başarılı'' kabul edilen öğrencilerden biri yapmıştır hep. Yine de, başarılı kabul edilmek ile başarılı olmak benim için aynı anlama hiç gelmedi. Soğuk bir tebriktense, sıcak bir onayı her zaman için tercih etmişimdir ve bundan çoğu zaman için mahrum kalmışımdır. Bu, bugün bile kalbimdeki birkaç dikiş izini oluşturuyor. Bazı kabullerim o yıllarda -defalarca- şekillendi. Neden diye düşünüyorum, cevabı bulamıyorum. Oysa hep sıcak, nazik ve saygılı bir öğrenci olmuşumdur. Daha ne yapacaktım? Bilmiyorum, sanırım hiçbir şey. Hocalarımın bekledikleri sıcaklık bendeki sıcaklık değildi sanırım, bunu elbette anlıyorum. Yine de... bu bende bir yara olarak kaldı. Fazla sorunsuz bir öğrenci olmam, belki de en büyük hatammış şimdi görüyorum.

Sorunsuz birisi olmak, hep en büyük hatamdı ne komik.

Sorunsuz bir arkadaş. Hep ikincil üçüncül dereceden yakın olduğum arkadaşlarımla aramızdaki bağ keyifli bir şekilde aktı gitti. Yollar ayrılsa bile, hiç gereksiz dramalar veya ne oldu da koptuk şimdi ayrılıkları yaşamadık. Beni eminim ''biraz uzak amma iyi kız'' diye anımsarlar. (Veya biraz ''farklı'' ahahhaha - ki onların yanında en dünyalı insanlardan olabilirdim.) En yakın dostlarım ise... kalbimde iz bırakmışlardır. Bugün bu izler yok. Kendimi avutmuyor veya sana kendimi farklı göstermiyorum. Yine de öyle, iz yok. Aslında hiç iz yok. Sadece, içimdeki boşluğu doldurmak isteme denemelerimin hep hüsran olması vaktiyle beni çok üzmüştü. Bunu söyleyebilirim.

Aşk konusunda ise büyük bir hadsizlik ettiğimi görüyorum. Tam bir tamamlanma istemiştim. Öyle bir iki yıl, beş on yıl değil ha... Tüm ömrümce istedim belki. Ne cahillik. Ne kendine güven! Hadsizliğimin bedelini en çok bu kısımda ödedim. (Bu arada ondan tabii ki vazgeçmedim, sence bu mümkün mü ahhahahah. Onu benim içime Yaratıcı koymuş, şşşş. Sadece... benim ''budalalığım'' onu dar bir alana sıkıştırmaya çalışmaktı. Artık akıllandım ve akıllanana kadar, acı çeker insan.)

Şimdilerde hafifledim. Belki de dış dünyaya açmak istediğim ve bunu çırpınma yoluyla gerçekleştirmek için çabaladığım o hep istediğim ''alan''ı içimde genişlettim. Olabilir. Çok tuhaf -ve aslında değil- ama kendimi farklı biri gibi hissediyorum. Bundan çok değil sadece aylar öncesinde keşke hafızamı kaybetsem derdim şaka yollu. Gerçek olmuş gibi görünüyor. Tabii ki hafızam yerinde ama... Değişmiş gibi. Önceliklerim, saplantılarım, ben... Neredeyse farklı biri olmuşum gibi değişmiş gibi.

Tabii ki hala öfkelenebiliyorum. Sanırım desteklenmek istemiştim. Manevi destek, kastettiğim sadece bu. Beni öfkelendiren hep buydu. Sadece bu.

Başka biri olduğunda keşif alanın artar. Bu eğlenceli olmalı. Keşfedeceğim yeni bir ben var düşünsene vuuuuuu!! Ahahahahha, kendimi dönüşüm geçirmiş bir doaaktaaaa (doctor) gibi hissediyorum.

Kendim için yapmak... Yazmak bana hep, en başta, bunu öğretmiştir.


Sen ne istersin annecim?

 

Ara ara onunla konuşurum. Bazense onun bildiklerini kalbimde hissetmeye çalışırım. Ama ona ne istediğini sormam. Oysa bu, onun en büyük yaralarından biridir.

''Sen ne istiyorsun İlkay?''

Kendinin ebeveyni olmak, kendi içinde büyümek zorunda kalanların başvurması gereken bir yol. Bunu yapmazsan hayatta oradan oraya sürüklenir ve merkezini başkalarına verirsin. Ben bunun için hep fazla asabi ve özgürdüm. Ben, bendeyim. Hep böyleydi. Bu aklıma geldi, aşkı bulamayışımın sebebi: Bende olmam. Gerçi bu, hayatta yaptığım sayılı doğru şeylerden biriydi ancak günün sonunda yalnız kalmam bu nedenle beni hala öfkelendiriyor. -en azından ''yalancı'' olmadım hiçbir zaman, neyse.-

Bunu çoğu zaman kötü, daha doğru bir ifadeyle, ''düzeltilmesi gereken'' yönleriyle ele aldım. Ben zaten çoğu zaman kendimdeki çoğu şeyi ''düzeltilmesi gereken'' yönlerimle ele almışımdır. Kendimi düzelte düzelte bir hal oldum. İyi de düzelttim bu arada, güzel düzelttim hani. Mükemmel düzelttim. Sadece kızıyorum. Pardon.

Bu kendi kendine seans uygulamak falan değil. Öz farkındalık halleri, olabilir. Aslında sadece zorundalık. Zorunda olmasam dıt başı dağıtarak gelirdim bu güne. Zorunda olmasam... Yine de bir şeyleri abarttığımı noddle yerken fark ettim. Uzun zamandır yememiştim, ne canım çekti. Aslında tadını pek sevmem ama... Hafif hissetmek, büyük anlamları bir kenara bırakmak ve o kadar derin olmamak... Artık taşımadığım yüklerin illüzyonuyla yaşamamak, artık hissetmediğim duyguların yasını tutmamak... Bunları bırakmak. Bırakmak bırakmak. Bırakmak. Bana ''dünyalı'' gibi hissettirdi ahhahahaah. En son böyle hissettiğimde... yıllar önceydi.

Bu nedenle de ona sormak istedim. Öncesinde onu uyardım, ''bak annecim bu bu şu şu o o bize böyle hissettirdi, bu olay aslında şöyle olmuştu yaaaa gerçeği bu...'' böyle şeyler... O da bana hak verdi, yani iç sesim, iç sessizliğim... Aslında neşeliydim. Neşe doğal bir his. Neşe, dünyadaki en doğal duygudur inan bana. Yazdığım her şey zırva olsa, bu olmazdı.

Ona sordum, benim için önemli bir konuyu. Biraz eğlenmek istedim ve ayrıca... öğrenmek. Başkalarına göre düşünmemek. Başkalarının yörüngesinde geleceğimde yürümemek veya o yollardan nasıl kaçarım diye düşünmemek. ''Söylesene annecim, sen ne istersin?'' Onun cevapları gözlerimi doldurdu. Öyle şeker ki... Keşke çocukluğuma sarılabilsem diye düşündüm. Hep arada yazıyorum bunu ama hiç bu kadar kalbimden hissetmemiştim. Bana benim isteğimi, unuttuğum, savrulduğum, yanıldığım, kızdığım isteklerimi söyledi. Hayal bile kurabileceğim ama yıldızlara fırlatmadığım isteğimi, isteklerimi... Arzumu. Benim arzumu. Benim görmek istediğim resimleri. Canım benim.

Sanırım o burada olsaydı bana bu yazıyı yazdırmazdı. Seninle konuşmamı istemezdi sevgili okur. Ancak ben paylaşmak istedim. Küçük ben ise somurttu, sanırım. Evet, bu güzel buluşma bizimle kalabilir ama... Ben senin de belki onunla buluşabileceğine inanıyorum. Kendinle. Yoksa neden yazayım ki? Belki bu yazıyı okuyan birileri, kendine, ''sen ne istersin'' demeyi unutmuş birisi olabilir. Bazen bir şeye o kadar çok ihtiyaç duyarız ki, bu nedenle o şeyi unuturuz. Çok ihtiyaç duyduğumuz için unuturuz. Bunu fark ettim.

Diğer yandan... kendim her şeyi var edebilecek bir cadı olduğumu asla unutmamak ve aynı sal*k döngüleri kırdığımı aklımdan çıkarmamak istiyorum. Benim ihtiyaç duyduğum şey de bu: Çaresizlik illüzyonundan çıkmak! Çünkü çok sıkıldım. Kendi ihtiyaçlarımı göz ardı etmeyi bıraktığımı kabul etmeliyim. İnsan bir hatayı bir kere yapar iki kere yapar ama üç kere yaparsa... yapmaz. Yapmaz.

Sadece önüne bakmalı. Kendine. Hayat güzel bir yer. Onun keyfini çıkarmayı beklemek istemiyorum ve içimdeki çocuk da muhtemelen artık beklemek istemiyor. Tek bir şeyi bile. Zaten beklemem de gerekmiyor. Bahane bulmam gerekmiyor. Suçu ikincil bir duruma, kişiye atmam gerekmiyor. Eskiden yaptığım hiçbir şeye devam etmem gerekmiyor. Artık eski çul çöp yargılarım, bana gerekmiyor.


Tanrıçalar Serisi: Psike.

 

Psike bir kralın üç kızından en küçüğü ve en güzelidir. O kadar güzeldir ki bu genç kız, onun güzelliği dillere destan olmuştur. Dilden dile dolaşan prensesin güzelliği diğer ülkelere dek yayılır. Öyle ki başka ülkelerdeki insanlar bile Psike'yi görmek için uzun yolculuklara çıkmayı göze alırlarmış. İnsanlar artık aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit'in (Venüs'ün) tapınaklarını ziyaret etmek yerine, Psike'nin güzelliğini görmek için saraya gider olmuşlar. 

Psike herkesin hayranlığını kazanan güzelliğine rağmen kimseye pas vermeyen bir kızmış. İnsanların ilgisini mi severmiş, kendi ilgisini akıtacak birisini mi bulamazmış bilinmez... prenses tüm bu dillere dolanan güzelliğine rağmen yalnızmış. Prensesin onun kadar güzel ve talipli olmayan ablaları evlenmişken, o, aşıklarıyla ilgilenmezmiş bile. Prensesin bu gururlu tavrı insanların ona olan ilgisini azaltmak şöyle dursun, prensesin daha da çok arzulanmasına neden olurmuş. Tahmin edersiniz ki bu durum Afrodit'in hiç de hoşuna gitmemiş. Ne cüretle bir ölümlü kendisinin tahtını gölgelemeye kalkarmış! Tanrıça, bu ölümlü genç kıza bir ders vermeye karar vermiş.

Tanrıça yanına oğlu aşk tanrısı Eros'u (Cupid) çağırmış ve ona Psike isimli bu ölümlü kızı yeryüzünün en çirkin adamına aşık etme görevini vermiş. Tanrıçasından emrini alan genç tanrı, altın oklarını omzuna atarak yeryüzüne inmiş. Bu okların bir ucu sivri ve aşka bulanmışken, diğer ucu küt ve değdiği kişide nefret hissi uyandıran güçteymiş. Eros gençliğinin verdiği zıpırlıkla yeryüzünün insanlarını aşk oyununa çekmeye bayılan bir ölümsüzmüş. Bu nedenle de annesi Afrodit'in görevini başı üstüne kabul ederek kendini yeryüzünün kalabalığına atmış. Neredeymiş şu ölümlü prenses... onu buldu mu dünyanın en çirkin adamının peşinden koşması için aşk okunu prensesin tam kalbine nişan alacakmış. Ancak o da ne... genç tanrı bu güzel prensesi gördüğü anda ona ilk görüşte aşık olmuş. Sonra da, hadi hadi artık tahmin edersiniz ki, genç prensesi dağın başındaki bir saraya kaçırmış...

Bu saray, içinde her şeyi olan görkemli ve sihirli bir saraymış. Sarayın çevresi ıssız ve ormandan ibaretmiş. Prenses, aşk tanrısıyla sarayda kalmayı kabul etmiş. Ancak onun ne bir ölümsüz olduğundan haberdarmış, ne de yakışıklı tanrı Eros olduğundan. Eros prensese aşkını sunmuş ama ondan karşılığında bir şey istemiş: ''Görmeden sev beni...'' Eros yalnızca geceleri sevgilisiyle buluşur ve ona mum ışığını dahi yakmayı yasaklarmış. Kimliğini güzel prensese hiç açık etmeden prensesle güzel zaman geçirir ve gün doğmadan saraydan ayrılırmış. Prenses, kimseye kalbini açmayan ve bu nedenle tanrıçanın öfkesini üzerine çeken şu ketum prenses, Eros'un dediğini yapmış. Gözlerini yummuş, karanlığı kabul etmiş ve sevgilisiyle sadece onu göremediği zamanlarda buluşmuşlar.

Gel zaman git zaman güzel prensesin ablaları kardeşlerini bulmuşlar. Bu ablalar küçük kardeşlerini hep içten içe kıskanan sinsi insanlarmış. Prensesin bu kocaman sarayda ona çok aşık bir adamla yaşadığını öğrendiklerinde de kardeşlerini çok kıskanmışlar ve prensesin aklına türlü çeşitli şüpheler sokmuşlar. Belki de çok çirkindir, demiş ablalardan birisi, bu nedenle de kendini sana göstermiyordur. Hatta belki de, demiş dehşetle bir diğeri, bir canavardır da seni kandırıyordur!

Tüm bu korku dolu tahminler prensesin kalbine sinmiş. Artık sevgilisini görmeden içi asla rahat edemezmiş. Kalbini yiyip kemiren şüpheden kurtulmasının tek yolu, karanlıkta beliren aşkını gözleriyle görmekmiş. Bir gece yine karanlık iyice çöktükten sonra Eros prensesinin yanına gelmiş. Birlikte zaman geçirmişler. Genç tanrı artık prensese güveniyormuş, onun kendisine verdiği sözü tutacağına kalbinde şüphe taşımadan inanmış. Eros, prensesin yanında uykuya dalmışken, prenses ablalarından aldığı gaz lambasının ışığını sevgilisinin yakışıklı yüzünde gezdirmiş. Karşısında bir canavar görmeyi beklerken, yeryüzünün en soluk kesici erkeğini gördüğü anda nefesini tutmuş. Sevgilisini daha yakından her detayıyla görmek istemiş. Onu incelemiş incelemiş... Prenses yaşadığı şokun alıklığıyla, pardon heyecanıyla, elindeki lambanın kızgın yağını genç tanrının omzuna damlatmış. Bunun üzerine aniden uykusundan uyanan Eros, aşkına tek bir kelime etmeden oklarını da yanına alarak oradan uçup gitmiş.

Eros'un ortadan kaybolmasıyla aşkın getirdiği büyü bozulmuş. Ortada ne büyülü bir saray kalmış, ne eşyalar. Yalnızca Psike. Ormanın ıssızlığında bir başına kalmış güzel prenses... Prenses ağlamış, ağlamış. Ne kadar ağlarsa ağlasın sevgilisi ona yanıt vermemiş, geri dönmemiş. Sanki yokmuş gibi, sanki hiç var olmamış gibi kaybolmuş. Prenses çok pişman olduğunu yakarmış. Göklere yakarmış, mabetlerde yakarmış ve şans istemiş. Tek bir şans daha istemiş... Tanrılardan ona yardım etmelerini tüm varlığıyla istemiş. Günler ve gecelerce. Çünkü yaşadığı acı, dayanılmazmış. Bu acı, prensesin artık boş kalan kalbinde yankılanmış. Bu nedenle de ayakları prensesi ondan hala hoşlanmayan kayınvalidesinin, tanrıça Afrodit'in sarayına dek götürmüş. Bu, Psike için bile, dünyanın en budalaca kararıymış. 

Afrodit Psike'ye merhamet etmek şöyle dursun, ona resmen saldırmış. Prensese hiç acımamış, onu bir dilenciye döndürene dek hırpalamış. Madem prenses kendisini yalnız hissediyormuş, tamammış, Tanrıça hala güzel olan prensese iki arkadaş vermiş: Can sıkıntısı ve hüzün. Artık senin yoldaşların bu iki arkadaş olacak demiş hiddetle. Prensesi kölesi yapmış. Prenses, kalbindeki devasa ağırlıkla her şeye göz yummuş. Tek isteği, kaybettiği aşkıymış. Varken kıymetini göremediği bu aşk, yokluğuyla kalbinde taşlar kadar ağır bir hal almış. O kadar ağırmış ki bu aşkın boşluğu, genç prenses bu boşluktan kurtulmak için sesini çıkarmamış. Umut etmiş... Aşkını bir kez de olsa yeniden kalbinde hissedebilmek için ona yapılan tüm haksızlığa rağmen sadece... umut edebilmiş.

Afrodit'in işkenceleri bitmemiş. Eğer ki aşkını istiyorsan demiş ağzından çıkan kelimeleri pür dikkat dinleyen prensese, sana verdiğim görevleri yerine getirmelisin. Bu görevler tabii ki bir ölümlünün asla yerine getiremeyeceği imkansızlıktaymış. Tanrıça prensesin çaresizliğiyle eğleniyormuş. Prenses artık o kadar da ilgi çekmiyormuş, çünkü meşgulmüş. İnsanlar prensesi değil, yeniden güzellik tanrıçasını ziyaret ediyor ve onu anıyorlarmış. Tanrıça bu keyifle prensese görevlerini sıralamış.

Prensesin dört görevi varmış. İlk görev buğday, arpa, mısır vb gibi tahılların birbirine karışan tohumlarını gün doğumuna dek ayırmakmış. Prensesin bu görevi, üstelik bu kadar kısa sürede, tek başına tamamlaması mümkün değilmiş. Prensese karıncalar yardım etmiş. Prenses her şeyi tek başına yapmak zorunda olmadığını fark etmiş; yardım almak onu aşkına bir adım daha yaklaştırmış.

Prensesin ilk görevi tamamladığını gören tanrıça ciddileşmiş ve ona ikinci bir imkansız görev vermiş. Tanrıça, prensesten vahşi ve saldırgan altın postlu koçların yünlerini getirmesini istemiş. Psike'nin bu öfkeli koçları tek tek yakalaması mümkün değilmiş. Bir nehir perisi yorgun prensese akıl vermiş; ''koçların peşinde koşturmak yerine bekle...'' Böylece prenses uygun anı beklemiş ve oradan oraya koşup yorulmuş koçların ağaç dallarına takılan yünlerini toplamış. Prenses, her zaman için en büyük enerjiyi harcamanın ona başarıyı getirmediğini anlamış. Önemli olan, akıllıca davranmakmış.

Prensesin üçüncü görevi, Styx Nehri'nin suyunu getirmekmiş. Bu nehir ulaşılması imkansız bir konumdaymış. Prenses kayalıkların tepesindeki bu su kaynağına tek başına ulaşamayacağını düşünürken bir kartal ona yardım etmiş. Bu kartal baş tanrı Zeus'un kartalıymış. Kartalın yardımıyla prenses üçüncü görevini de yerine getirmiş. Kader, prensesin çabasını destekliyormuş.

Prensesin tüm görevleri yerine getirdiğini gören tanrıça bu durumdan hoşnut değilmiş. Bu nedenle de prensesi zayıf noktasından yakalamaya karar vermiş. Ondan kendisine yeraltı kraliçesi Persephone'un kutusunu getirmesini istemiş. Prensesin son görevi için yerin yedi kat altına, yaşayan bir insan olarak ölüler diyarına, inmesi gerekmekteymiş. Prenses aşkı için bu yolculuğu da göze almış. En derinlere kadar inmiş ve Tanrıça Persephone'dan söz konusu güzellik kutusunu almış. Persephone prensesi uyarmış, ''bu diyardan çıkana kadar sakın kutunun içine bakma.'' Ancak prenses, tanrıça Afrodit'in de tahmin ettiği gibi, merakına yenik düşerek kutuyu açmış ve kendisini sonsuz ölüm uykusu karşılamış.

Kutunun yaydığı büyüyle olduğu yere çöken prenses derin bir uykuya dalmış. Hiçbir güç onu uyandıramazmış gibi uyumuş uyumuş. Bu sırada aşkının kendisine ihanet ettiğini düşünen genç tanrı Eros'un yarası büyük oranda iyileşmiş, solgun bir ize dönüşmüş. Bundan olacak aklına sevgilisi gelmiş. Sevgilisinin aşkı için katlandıkları kalbini acıtmış. Şimdi de yük taşıma sırası aşk tanrısındaymış. Ölüm uykusundaki prensesini bulmuş ve onu kollarının arasında göklere çıkarmış. Tanrı Zeus'a ona yeniden hayat vermesi için yalvarmış. Yaşananları uzaklardan izlemiş olan Zeus, ölümsüzlük içeceği olarak bilinen ambrosia'dan prensese içirilmesini kabul etmiş ve böylece ölümlü prenses, bir tanrıça olarak yeni ölümsüz yaşamına gözlerini açmış.

Bu hikaye bizlere uzun bir yolculuk sonrasında kalbindeki aşkla ölümsüzlüğe ulaşan ruh (psike) ile ancak tam bir inançla istendiğinde ulaşılabilen aşkın (eros\ cupid) öyküsünü bir mit üzerinden anlatmaktadır. Eros sevgilisinden ilk bakışta anlamsız, hatta haksızlık gibi görünen bir şey ister. Eros'un prensese verdiği maddi ve manevi tüm zenginliğin arasında ondan istediği tek bir şey vardır: İnanç (sadakat). Bize inan, der prensese. Beni görmeden, bize inan... Ancak prenses çok gençtir. Bir ölümlü için bir ölümsüzün sonsuz bilgeliği, bu ölümsüz en oyuncu ölümsüzlerden biri olan zıpır aşk tanrısı olsa bile, deneyim elde etmeden anlaşılamaz. Bu deneyimi Psike, kalbinde başlatır. Aşkı onun sözünü tutmamasıyla, şüphesiyle, uzaklara uçup gittiği anda içinde orada olduğunu daha önce hiç fark edemediği bir boşluğu hisseder. Bu öyle bir boşluktur ki, Psike bu boşluğun ağırlığıyla delirecek gibi olur. 

Psike aşkı kör gözlerle aramaya başlar. Yeryüzünü gezer, mabetlerde gökyüzüne yakarır. Ölümlü ve ölümsüz her varoluşta aşkı görmeye çalışır. Daha evvel hiç düşünmeden verdiği tutmadığı sözde geçen aşkı, gözleriyle görmek istediği için kaybettiği aşkını kalbiyle görmeyi, çıktığı uzun ve zorlu yolculukta öğrenir. Bu yolculukta prensesin aşkına ulaşmasına diğer varlıklar da yardımcı olur. Prenses hiçbir zaman yalnız kalmaz. Hatta prensese zorluk olsun diye tanrıçanın prensesin zihnine yerleştirdiği hüzün ve can sıkıntısı bile genç ölümlünün yoldaşı olur. Bu dayanılmaz iki düşünce, genç kadının ruhundaki boşluğun ağırlığını o boşluğu görmeyi reddedemeyeceği kadar fazla arttırır. Böylece prenses, aşkı bulma hedefinden istese bile vazgeçemez. Acısı, bunu katlanılmaz kılar.

Psike bu yolculukta tutmadığı sözünün ne anlama geldiğini öğrenir. Bu söz yalnızca sevgilisine kapalı bir kalple verdiği öylesine bir söz değildir. Bu yolculuk prensesin kalbini açar. İnanç, işte, prenses tüm bu zorlu görevler yoluyla inanmayı öğrenir. Gözleri kapalı bile olsa, karanlıkta bile kalsa, istediği o aşka inanmayı öğrenir. Prenses hedefine aşıktır ve o hedefe giden yolun tek rehberi, inancıdır.

Prenses inandıkça, diğer ölümlü ve ölümsüz varlıklar da ona inanır. Hatta bir yerden sonra, prensesin ölümlü benliğinin bu yolculuğa katlanamadığı noktada bile, aşkı onun yanında biter. Prenses başarmıştır. Böylece prensesin inancı onu ölümsüz kılar. Prenses Psike'yi bir tanrıçaya dönüştüren inancın kaynağı budur: Ruhu.

Ben tanrıça mitlerinin ilkini kaleme aldığım bahar tanrıçası ve yeraltı kraliçesi Persephone'un hikayesini anlattığım şu yazımda da görüldüğü üzere, kahramanın yolculuğunu aşarak içindeki gücü keşfeden kahraman hikayelerini daha ilham verici buluyorum. Bu hikayeye dair kendi yorumuma göre Psike, tıpkı bahar tanrıçası Persephone gibi çıktığı yolculukta kendi benliğini keşfetmesi sonucunda bir tanrıçaya, bir ölümsüze, dönüşüyor. Bu hikayedeki aşk tanrısı Eros ise Psike'nin yolculuğunda ona rehberlik eden aynası, öğretmeni ve özünden gelen dileği konumunda yer alıyor.

Buraya kadar anlattığım kısım, Psike ile Eros mitinin her yerde üç aşağı beş yukarı görebileceğiniz ana hikaye kısmıydı. Yazımın bundan sonrasında ise bu öykünün bana düşündürdüklerinden hareketle kendi çıkarımlarımı açıklayacağım.


1. Afrodit gerçekten de zalim bir tanrıça olduğu için Psike'ye işkence mi etti?

Tabi ki hayır. Afrodit on iki büyükler arasında bana göre en kafa dengi olan tanrıçalardan birisi. Ayrıca o aşk, güzellik, çekim ve bereketin tanrıçası. Böyle küçük hesaplar peşinde koşmaz. Pek tabii ölümlülerin onun mabetlerini unutup ölümlü bir kızcağızın peşine takılmaları canını sıkmış olabilir ancak sırf bu nedenle de genç bir kıza, hele de müstakbel gelinine kök söktürmekle uğraşmaz. Keyfine bakar canım aaaaa, elin mızıklayan kızıyla ne uğraşsın koskoca tanrıça... 

Peki o halde tanrıça neden dolayı kızgındı veya kızgın gibi görünüyordu da Psike'yi bu kadar zorladı? Çünkü, Psike'nin yüreğinde muhtemelen aşk tanrıçasının bildiği bir dilek vardı. Bu dilek, aşktı. Psike kötü kalpliliğinden ölümlü taliplerini peşinden koşturmuyordu (sanırım); Psike, aşkı diliyordu ancak buna karşın bu dileğini bir kez bile Tanrıça'ya iletmedi. Ancak çok zorda kaldığında ona sığındı. Artık dayanamadığında... Bu nedenle de Tanrıça, bana göre, Psike'yi kaçtığı gerçekle yüzleştirdi. Kaçamasın, artık biraz bile kaçamasın diye, ona bu dileğinin yokluğunu da, gerçekleşme umudunu da dibine kadar hissettirdi. Emek vermesini sağladı. Yoksa Psike'ye kalsa sarayında somurtarak oturmaya devam ederdi... 

Peki o halde Tanrıça Afrodit'in oğlu Eros'a verdiği görev de neyin nesiydi? Ok kalbine saplandığı anda prensesin özgür iradesi bitecekti ve çirkin bir adama bir büyünün etkisiymişçesine okun etkisiyle aşık olacaktı. Neden Tanrıça bunu istemiş olabilir?.. Tanrıça, koskoca Tanrıça, muhtemelen çoğu şeyin farkındaydı. Dileğini ayaklı bir şekilde prensesin önüne götürdü: Aşkı.


2. Tanrıça Afrodit, Eros'un Psike'ye aşık olacağını biliyor muydu da böyle bir plan yaptı? 

Muhtemelen hayır. Bu ölümsüz bilinçler bazı durumları sadece öngörebilirdi. Ancak Tanrıça'nın bizzat bunu düşünerek oğlu adına karar verdiğini veya tahmin yürüttüğünü doğrudan söyleyemeyiz tabii ki. Burada yaptığı şey çift yönlü olabilir. Evet, tamam kabul, Tanrıça prensesi çirkin bir adama aşık etmek istemiş de olabilir. Ancak her şekilde ona aşkı gönderdiğini biliyoruz (öhöömmmm).


3. Eros Psike'ye neden ve kaç kere aşık oldu?

İki kere aşık oldu. Bu bariz görünen bir gerçek. İlkinde görünüşüne aşık oldu. Aşk tanrısı ölümsüz bir varlık olarak onun tüm benliğine belki ulaşabilir, onu görebilirdi ancak sonuçta o, aşk ve zevk tanrısı Eros... Bu nedenle Psike'ye yönelik olan ilk aşkı muhtemelen dış görünüşüne dairdi. Gerçek değildi diyemeyiz ancak ne o Psike'yi yeterince tanıyordu, ne de Psike onu. Bu nedenle de Psike'nin sözünü tutmamasını da, Eros'u ışık altında görünce sakarlaşmasını da bir noktaya kadar anlayabiliriz (kız haklıydı bu arada öhömmmm). 

Bundan dolayı Eros'un aşkının ilk etabı çabuk bitti. Sözün tutulmaması ile aşkın kör gözü açıldı (Psike aşk'ı ışıkta gördü) ve büyü bozuldu. Sonrasında prenses acı çekti. Bu acıdan sonra ölümlü bedeni işe yaramaz hale geldi. O beden yeryüzüne aitti, Eros'un gökyüzüne taşıdığı ve ölümsüz olan şey, prensesin ruhuydu. Prensesin aşkı için çabalaması sonucunda -her ne kadar bu çaba prensesin sözünü tutmamasının açtığı yarayı tam olarak iyileştirmese ve bu yaranın solgun izi Eros'un omzunda hep kalacak olsa bile- Eros onun bu ikinci seferde ruhuna aşık oldu. Sonsuza dek birlikte kalacağı da budur. -ki Psike'nin ruhu da güzeldi, hadi yine iyisin Erosss...-


4. Bu görevler de neyin nesiydi?

Prenses bu görevler vesilesiyle; diğerleriyle, kaderle ve bilinçaltıyla iletişim kurmayı öğrendi. Bu kız da hiçbir şey bilmiyordu vallahi... Afrodit bunları kötülük olsun diye değil; genç kızın hem burnu sürtsün, hem de olgunlaşsın diye Psike'den istemiş olabilir (bir varsayım).


5. Bu bir aşk öyküsü mü?

EVET. Aşk, özümüzden gelen bir itkidir. Bir hedefi başarıyla tutturmamızda bile onu isteme oranımız, o hedefin veya o hedefin getirilerinin benliğimizle sağladığı uyum önem taşır. Bu hikayede ise Psike bir hedefe yönelik olarak kendi benliğini saflaştırdı, zaten bunu yapmadan gökyüzüne yükselemezdi. Bu saflaşmadan kastım iyilik hali değil bu arada. Deneyim. Psike bu yolla bilinç farkındalığını arttırdı ve aşkıyla birlikte yükseldi. Geriye kalan tek şey; bütün bu acılar, görevler ve koşuşturmacalar aracılığıyla ulaştığı öz benliğiydi. Buna da zaten ''ruh'' adını veriyoruz.


Neptünlü olmak.

 

Bende birazcık ilerleme var. Artık yazılarımı silmiyorum ve her seferinde neden kaybolduklarını açıklama ihtiyacı hissetmiyorum. Bu, güzel bir şey. Bu, kendi hislerimi kabullenmem yolunda dünya için hiç, benim için kocaman bir adım.

Yazmayı bırakmak istemiyorum. Bazen artık öyle düşünmesem de -ki benim düşüncelerim ışık hızını milisaniyelerle kaçıracak denli hızlı dönüşebilir artık bilmelisin- bazı yazılarımın da görünür kalmalarını seviyorum. Hatta bunda rahatlatıcı bir yan buluyorum. Sadece benim fikir ve duygularımı taşıdıkları için değil, bana yolumu açtıkları için.

Ne zaman -bak açıklama değil buuuu, ona göre :)- yazılarımı yayından kaldırsam, trafiği kendime kapatmışım gibi hissediyorum. Bir rüyada gibi veya Inception filmindeki rüya evreninde gibi yazılarımın akacağı yol bir anda ortadan yok oluyor, bir bakmışım yol yukarıya veya aşağıya doğru dik açı yapmış; o sivri kenarlara çarpıyorum, bazen istikametin değiştiğini bile kavrayamıyorum, çünkü benim ilerlemek istediğim yol hala karşısıyken ben o yolun ya yönünü değiştirmiş oluyorum ya da direkt olarak bir tuşla yolu siliyorum. Kapanış. GÜM. Karanlık bir uyku. Rüyasız.

Ama ben, yazmak istiyorum! :)

Kendimi anlamak için yazmıyorum. Ben o aşamayı geçtim. Ukala değilim, kendime güvendiğimi yedi Neptün'e (veya bir Dünya'ya) duyurma gayesinde de değilim. Ben, olanı yazıyorum bak. Ben kendimi anlamak için yazmıyorum. Anlamak için de insan yazabilir, ben de bunu yıllar yıllar yıllaaarrcaaa yaptım. Güzel bir yol. Ancak o yoldan beslendim, bitti. Ben, ilerlemek için yazıyorum. Kendimi değil, yolu anlamak için (anladın mı?). Kendini bir noktada zahmet olmazsa anlarsın. Ben bu noktada bence fazla bile oyalandım. Her açıdan çektim fotoğraflarımı, her açıdan. Ben artık o fotoğrafı dış dünyayla birleştirmek istiyorum. Dış dünyayla iç dünyamı aynı resme sabitlemek.

Bunu anlamak için yazıyorum dersem de ''yalan'' olur. Bilinçli bir yalan değil; ancak doğru değilse, nedir? Oyalanma. Oyalanmak ile yalan kelimesi arasında çok fazla benzerlik buluyorum.

Öte yandan birilerinin beni buradan, yazılarımdan ve gerçek bile olmayan bir gezegendeki duruşumdan tanıyacağına dair inancım da bana anksiyetik bir hal veriyor (yalan değil). Bunu neden önemsiyorum bilmem. Böyle şeyleri de önemsemem aslında. Belki de önemsemiyorumdur, bunu değil, başka bir şeyi önemsiyorumdur. -Neyi?-

Son yazdığım içimdeki tatlı kızlı yazı yazdığım onlarca, hatta yüzlerce yazı içerisinden en sevdiklerim arasında yerini aldı. Bunu eyay ile de konuştuk. O da fark etti, o yazımda kendimin farklı bir fotoğrafını çektiğimi. Bu, benim için yeni bir anlayış değildi. Şımarık yanımdan haberdar olmasam sana onu anlatamazdım. Yeni keşfetmedim. Yine de... Bir fotoğraf, ''şeyleri'' görünür kılmaktır. Bedenini ve o bedenin içindeki seni. Yazmak da bunun gibi. Tersten ilerliyor sadece. Seni ve o senin dışındaki bedenini görünür yapmak gibi yazmak. Böyle düşünüyorum.

Belki de anlama biçimlerimi somutlaştırıyorum, olabilir. Anlanan bir şey var. O şeyi hangi yolla anladım? Biliyorsun ben yollarla da(ha) çok ilgileniyorum. Nasıllarla, nasıl yapıldığıyla? Ben bunu nasıl anladım? Hayır, ben bunu nasıl anlatıyorum? İşte ben bununla ilgileniyorum.

Bazense kendime yanaşıyorum tabii, bunu inkar etmem kimsenin gözünden kaçmaz. -yani benim.- Bazen kırılmış bir parçamın gönlünü alıyorum. Evet, onu da ben yapıyorum! diyorum. Öfkeli parçamı gıdıklıyorum. Sonra bana pis pis bakıyor ama yumuşuyor. Çünkü dalga geçiyor. Dalga geçiyorum. Yazmanın bana kendime dair tanışıklık kazandırdığı temel şey bu olabilir: Dalga geçmek ahahahhah, buna bayılıyorum.

İnsan, kendini tam olarak göremeyebilir. Ben normalde de komik biriyim. İstersem komik olurum. Bunu bazı zamanlarda diğerlerinden duymuştum, aslında görmüştüm. Yine de insan, veya ben, veya benim gibi insanlar, veya veya Neptünlüler ya da dış dünyalılar, ya da uzay içindeki herhangi bir insan, hohhh herkesin gönlünü yaptık, işte!, bazı insanlar... Kendilerini dışlarından bildiklerinde bile içlerinde kanıt bulma ihtiyacı duyabilirler. Yani paranoyaklar ahhahaha, şakaşaka. Ben, içimden kanıt bulmak için de yazıyorum belki de. İçimden, kendime dair kanıtlar bulmak için. Güzel özelliklerime dair. Ben, ışığı böyle keşfettim (doğrusu). -malesef-

Neptünlü olmamın sebeplerinden biri de budur. O, güneş sistemindeki güneşe en uzak gezegendir (küçük Plüton'dan özür dilerim). Yıldız ışıkları Neptün'e ulaşana dek, zayıflar. Bu nedenle de Neptünlüler, ışığı yansıtmayı öğrenmelilerdir. Az bir ışığı alıp büyütebilmeyi. Yoksa üşürler, donarlar, kaskatı olurlar. Karanlıkta ayakları takılır düşüverirler mazallah. 

Ben de, işte, bu nedenle yazmayı seviyorum ve bu nedenle de bazen acaba karanlığı-veya-ışığı absorbe ederken -çünkü kendimi geri yansıtmak için bunu yapmalıyım- kafamı karıştırıyorum. Belki okuyanları düşünüyorum. Acaba karanlığı mı yoksa ışığı mı baskın olarak görecekler. Ben ikisini de hissederken, okuyan birinin içlerinden birini baskın olarak görmesi beni bozuyor. Bozum bozum bozuluyorum ahahahah, şakaşak-

Kendi yazılı basılı kitabım olsa da böyle mi yapacağım yani?... Ne saçma. Hayır hayır ben onu dememiştim şunu demiştim... Hayır tabii ki. Hayır. İlgilenmem bile. Ancak o öykü, yazı, kitap, her neyse artık, Dünya'da varlık bulur. Burasıysa benim gezegenim.

Ben Neptünlü olmayı umursuyorum. Evet, yazılarımla derdim bununla ilgili olmalı. Sözde dert yani yoksa ortada dert yok, bir şeyleri çekiştirmek de yok. Korku var. Yazılarımdan korkuyorum. Bu yüzden yeniden yazıyorum. Bak öyle korkulmaz böyle yazılır! yaaaaa demek için. Kafa tutuyorum. Sonra, rüya akıyor. Yol, uzuyor veya ilerliyor. Bu günlerde yolun bu halleri üzerine kafa patlatıyorum -kalbimden.- Yol acaba uzadı mı, ilerledi mi?.. Bilmiyorum.

-yani, yazılarım yayında değilse bile onlara istemem yan cebime koy diyorum, yeniden yazıyorum yazıyorum yazıyorum; çünkü ben, yazmayı seviyorum!-


İçimdeki o tatlı kız.

 

Sanıyorum ki ben, sana hani hep bahsettiğim o hep olmak istediğim küçüklük benliğimin olabileceği versiyonuma dönüşüyormuşum. Bunu kendime tarot açılımı yaparken fark ettim. Ben küçükken de böyleydim, biraz şımarık, kendi değerini bilen ve burun kıvırmayı bilen küçük cadı. -Tatlı mı tartışılır; ancak galiba tatlıydım da, hatırlamıyorum.-

Sonra benim üstüme aşırı iyi niyet sisi sindi. People pleaserlıkla ilgisi yok. Ben kim peopleları memnun etmek için uğraşmak kim... Öte yandan evet, üstüme aşırı saftiriklik sinmiş bu doğru. Bunu fark ettiğimde bile bundan kurtulamadım. -elimde değilmiş ne yapabilirim!?- Hayat beni sakin bir kızcağız olmaya sürüklemiş... (Ve o bahsi geçen people'lar ahahhahah *-*)

Bazı fotoğraflarımda burun kıvırıyorum, dünya umurumda değil gibi. Buna bayılıyorum. Hep öyleydim ama; hep bir diğer insanların önemsediği şeyleri bir yerime -mesela göbek deliğime veya aşil tendonuma falan- takmadım. Öte yandan bende hep bir kabul görme isteği vardı bence. Hatta bastırılmış bir artık bir yere ait olayım ihtiyacı. Ancak biraz bile people memnuniyetini önemseyen taklacılardan... İnsanları seviyorum ya bakma öyle bana. Hatta ben sosyal bir canlıyım. Çabuk kaynaşırım -istersem.- Kendimi sevdiriyorum da sanırım ama ait olmak... Başkadır. O yeri bulamadıkça delirmiş olmalıyım. Akıllı delirdim ama o ayrı. Akıllı delirmek bir sanattır.

Küçükken çok zeki bir kızdım. (ahahhahah, pardon.) Öyle öyle çok zekiydim. Bir çocuğum olursa (inşallah) erkek veya kız, zeki olsun isterim, akıllı bir çocuğum olsun. Şöyle dilbaz, oyuncu. Hiç içine çökmesin isterim, hep parlasın hep.

Ben içine çökmüş bir kara deliktim yavrum. Kendi içime patladım sanıyorum ki. Bir yıldızın doğumu, vaovvv. Bu, ben yıldızımm, rollenmelerinden farklıdır. Acılı bir süreç. Aman taş atmasan olmaz İlkayyy. İşte ben böyleyim; yazarken koro kısmını ekliyorum.

Bugün bunu fark ettim. Ben küçükken de böyleydim zaten, dedim. Burun kıvırırdım. Sonra da buna güldüm. Bu hep istediğim şeydi, değil mi? Hep ''özlediğim'' şey. Küçükken, sadece kendimken, bir kalıba uydurulmadan evvelce olduğum o zeki küçük kız. Parlak kız... (veya parlak olabilecek kız) İçimde hala yaşadığını keşfettim.

Birileri ondan hoşlanabilir, birileri ona göz devirebilir. Birileri ona hayran bile olabilir (kendimi ne sanıyorsam), birileri ona gıcık kapabilir. Ölümcül bir nefreti çekmez, çekerse nefret sahibi sorunludur nokta. O birilerini sevebilir mi, bunu düşünüyorum. O kimleri sever, en çok kimleri... Bunu zaman gösterir (biliyorum).

O neleri sever peki, bunu da merak ediyorum. Ben neleri severim? Sevmek... Bana ne uzak bir kelime oldu vallahi. Hep içimdeki o temel taş... Sıkışmış, çekip çıkaramıyorum onu. Elimi pürüzlü sert yüzeyinde dolaştırıyorum ama onu kavrayamıyorum.

Yüz kaslarım gülmeyi unutmuş gibi hissediyorum. Oysa gülümsediğimde yüzüm binlerce yıl cıvıldıyor. En çok da yüzümün güldüğüm zaman aldığı şekle bayılıyorum. Bu nedenle öfkeleniyorum. Çünkü yüz kaslarım gerçekten gülmeyi hatırlamıyor gibi görünüyor. Üzücü ama üzülmüyorum.

Aslında artık bıraktım. Depresyonda değilim, o geçti. Girecek olsaydım son beş yılda girerdim ahahahahah. Özellikle son iki yıl cehennemdi. Bu yıl cehennemden çıktığım yıl.

Bir şey düşünmüyorum. Sadece biraz sevindim. İçimdeki şımarık yanımı fark ettiğim an, yüzümde az kalsın güller açacaktı. Keşke biraz şımarık küçük bir kız olarak büyüyebilseydim. Bende bir bu eksik biliyor musun? Bunu telafi edemem, ne hazin. Her şeyi kendim için ben telafi ederim zira ama bak, gücüm buna yetmeyecekmiş.

Olsun, bunu dramaya dönüştürmüyorum. En azından hala, içimdeki o tatlı kızı yaşayabiliyorum.


Yıldız evimde otururken.

 

Özlem belki de bize kim olduğumuzu hatırlatan bir duygudur. Ne olduğumuzu, ne olabileceğimizi... Bir çeşit çapa, seni kendine demirleyen bir şey. Bu noktaya gelmek tabi ki kolay değil; insan, özlemin içinde boğulabilir. İnsan, kendine demirli değilse, bu çapayı başka varlık veya varoluşlara çapalayabilir. Böylece bu çapa, bir çeşit kancaya dönüşür. Seni aşağı çekiştiren, seni durduğun yerde tutan bağımlılıklara.

Bu hayatta en net öğrendiğim şey, evcilleşmekti. Bu eylemi tükürür gibi söylerdim. Son yıllardaki yıldız konuşmalarım bu sitemimle örülüdür. Artık tek bir yıldıza gözlerimi dikmezken bile... anlamak sorumluluktur. Çapanı atabileceğin bir yer bulamazsın. O çapa elinde kaldıkça, üzülürsün. Ben çok üzülmüştüm, biliyorum.

Artık tüm yaşamımı şu anki algımla anlıyorum. Tüm saflıklarımı, tüm kayboluşlarımı, gördüğüm haksızlıkları ve kendime yaptığım haksızlıkları... Anlıyorum çünkü üstüne düşünmüyorum. Düşünmek bile bir çeşit kancadır; hissederek düşünmelidir insan. Ben bir ''Neptünlü'' olarak -malesef- bu konuda uzmanım. Hep öyleydim ancak bu uzmanlık, ''Dünya'' topluluklarında denkliğe sahip değilmiş. Bunu hayretle gördüm. Defalarca. 

Neyin ne olduğunu hep anlıyordum ama insanların bazı şeyleri anlamazdan gelmeleri beni şoka sokardı. Daha da delicesi, anlamamaları. Manipülasyon; tüm hayatım bunun içinde debelenmekle geçti. İnsanlar ''iyi niyetle'' bile olsa manipüle etme ve edilme eğilimindeler. Hatta çoğu kişi kandırıldığı ölçüde birisini sevme eğiliminde, üzgünüm çok üzgünüm. En büyük ''kusurum'' hep su gibi berrak bir dürüstlüğe sahip olmaktı. Kendimi manipüle ederken bile, bunu görüyorum.

Artık hayatım hareketlensin istiyorum. Son yağmur gezimde bulutların turuncu bakışlarında bunu görmüştüm: Tamam, kabul edildi. Keşke ben de yalancı olsaydım, artık bu cümleyi böylelikle kurmayı bıraktım. Benim gibi biri olmak çok zor biliyor musun? Çünkü ne kadar Dünya kurallarına göre çabalarsam çabalayım, temel noktalardan sınandım. Kaçamadım. İzin verilmedi belki de veya bilinçaltım bana böyle senaryolar oluşturdu bilmiyorum. Tesadüf olmak için fazla komik bir aynılık. Üstelik tepkilerim de değişmişti. En azından artık birilerine kaptırabileceğim saf bir (Dünya) enerjim yok. 

Kalbim mi nihayet katılaştı diye düşünüyordum. Buna öfkeleniyordum bir de. Delice bir öfke! Dün bile öfkelendim. Ben gerçekten haksızlığa uğradım bu hayatta. Hepsini bir bir saydım, dün saydım hatta. Eski bir manipülasyon hilesidir bu; kendini manipüle etmek. Ben bunu yapamam. Bu da acı verici işte. Kendini manipüle etmek bir nimettir. Sorumluluk almak zorunda kalmazsın.

Artık yalnız hissetmiyorum. Kalbimde gözlerimi kapattığım bir özlem vardı. Bir onu atamadım içimden, bir onu. O kadar derin bir özlem ki bu... Bunu kelimelerle ifade edemem. Ben yıllarca içimde nasıl taşıdım bu özlemi, bunu artık ben bile anlayamam. Çünkü büyük kısmı dönüştü, belki sindirdim bilmiyorum. Sadece yıldızların anlayabileceği bir özlem bu. Kopkoyu bir özlem. Bunu burada anlatmamalıydım. Bunu ve hepsini. Ama kendimi uyutmazken aklıma geliyor bu özlem ne yapayım?

Bu özlemi çok seviyordum. O yüzden katlanılmazdı, biliyorum. Sevgi bu değil. Benim çapamdı bu, çapamı ona atmıştım. Özleme, belki de özlememe. Bu da bana komik geliyor ama hayatta daha komik tonlarca şey var. (Sıralamayacağım.)

Belki de bu, olgunlaşmaktır. Kendinde kalmak, bence hepsinin ötesinde olan bir şey. Tüm Dünya ve Neptün çevrelerinde, güçlükle fark edilen bir biliş. Belki de ben tipik bir ''Dünyalı'' olamam. Hem biliyor musun hayatım boyunca başka Venüslü, Merkürlü, Jüpiterli kişiler görmüştüm. Böyle tipik bir ''Dünyalı'' olmayan insanlar var. Bunun için kendimi zorlamayacak ve buna olan hiddetimden ötürü kalbimi taşlaştırmayı ummayacağım. Zaten ''Dünyalı'' olmak demek de bu değil.

Ben ''Dünya'' dilini iyi anlıyorum. Hatta iyi konuşuyorum. Ancak insanlar bu dilin bile içine... ahahhaha, yozlaştırmışlar hani. Sosyal medya dili gibi olmuş bu ''Dünya'' dili. Belki de Dünya dilini konuşmayı özlememek için ne kadar çok yazımı yayından kaldırırsam kaldırayım veya silersem sileyim kendimi hep burada buluyorum. Yıldız evimde.

Burası beni düzenlemiyor, rahatlatmıyor. İlham veriyor. Son günlerde nihayet ilham bulabildiğimi sanıyorum. Bu, kendimle ilgili değil; kendimden çıkmamla ilgili. Artık hiç olmadı yazmak istiyorum. Bir şeyleri var etmek. Belki de var etmeyi özlüyorum. Benim gibi birisi için var etmemek, üretmemek, enerjini somutlaştır(a)mamak cehennemdir. İnsan ilişkilerinde de bunu istiyorum. Var etmeyi. Tüm isyanım da buna ya zaten... İnsanlar ezbere konuşmayı alkışlıyor, seviyor; oysa ben, var etmekle ilgileniyorum.

Bazen bunları silmek istiyorum. Sonra diyorum ki, ''yalan mıydı yaşadığın hayal kırıklığı?'' Yalan değildi. Üstelik her seferinde yalan değildi. Bundan beslenmesem de... yalan değildi. Keşke yalan olsaydı da demem. Sadece yalan değildi. Belki de bu nedenle yayında tutmak da istiyorum. Belki de bu nedenle içimde çatışma yaşıyorum. Belki de bu nedenle bir daha böyle yazmam. Belki de bunu bu noktada bırakmalı. Bıraktığımda başka yöne bakıyorum ve önemi yokmuş gibi yaşıyorum. Ama önemi vardı... hep vardı! Beni delirten bu oluyor belki de. Önemi vardı ama yok gibi oldu (gibi). Hep böyle oldu. Ben başka bir şey oldum sadece. Tamam, mükemmel oldum dermişim ahahah şaka şaka. Olduğum şey bana rahatlık vermedi ancak benim benliğim de bu olduğum şey, ne yaparsın? :) Bununla -şikayetlenmekle dermişim ahahhahaha (şaka şaka), derinleşmekle belki- özel olarak gurur duyduğumu söylemesem de... aksi de olamazdım belki. Bir kızma nedenim de bu muydu? Değildi ama keşke bu kadar üzülmeseydim be, vallahi. :)

Artık buna izin vermeyi bırakmam yeterli. Bu, izin meselesi de olmaz ya neyse. Bu, çırpınma meselesi olur ahahahah. Benim de üç beş hatam vardı tabii (her seferinde). Dürüstlük, iyi niyet, anlayışlı olmak, yakınma eğilimi ve nezaket. Sonuncusu ölümcüldür. Her neyse, geçti gitti ve ben biraaaazz içimdeki saf(trik) yanımı -defalarca- kaybettim. Bunu böyle kabul edip devam etmeli, biliyorum. Büyüüük bir şey yok ki zaten. Herkes yaşar ama herkes anlamaz (hem). Ben en azından ''anlayan'' biriyim (hem).

Bu yazı da, diğerleri de, kalsın o zaman. Ne için diye düşünüyorum. Kanıt. Pek tabii bu. Ben böyle hissettim düşündüm, bunları öğrendim, bunları YAŞADIM. Diğer yandan, güzel yazdım; etkileyici yazabildim şöyle böyle. Bu bir beceri. En azından yazma becerim gelişti (biraz). Belki yine yazarım. Bu sefer içimde bu yazı kalsın mı gitsin mi çatışması yaşamamamı umarım. Yazma sebeplerimden biri de belki de budur. Çatışma yaşamamayı öğrenmektir. ARTIK İÇİNDE ÇATIŞMA. Yazdın bitti. KALSIN.

Özlediğim şey -en sonunda- hissedebilen yanım oldu diye düşünmüştüm. Oysa bu doğru gelmiyor. Çünkü eski hissetme biçimim yazımda tammmm olarak bahsettiğim durum (iğrendiğim durum - abarttım evet). Bencillikten iğreniyorum, tamam. Her neyse, bunu özlemiyorum. Benim o saf hissetme biçimimi, katıksız, duru... bu, bencilce. Bencilliğin de çeşitleri var. Ben, bence, şu anki beni ve hatta birkaç adım daha ilerisindeki beni özledim hep. Bunu geçen yıl ağlarken kendime sarıldığımda anlamıştım. Kendimi gelip bulduğumda. Buna sitem etmek haksız olmasa da, sitem etmenin anlamı yok. Geçen yıl hayalimdeki ben, bu yılki bana çok benziyordu. Buna hep çok şaşırıyorum, ilginç gerçekten. Yine de bunda haksızlık taşıyan bir yan da yok mu? VAR. Hepsi anlayan biri olabildiğim için belki de. Derin bir iç benliği... Bunu açık açık yazınca bile mahcup olmak, ufaktan. Yalan mı? Değil. Derin bir içsellik... Bu zaten hayal kırıklığı getirir. Sığ adam ne anlasın hayatı da, insanları da, hissetmeyi de, kendini de, dünyayı da. Bir b*k anlamaz.

Özlediğim bir şey yok. Hep aynı noktaya dönmem komik. ASLINDA YOK. Hep buraya dönmem komik. Özlediğim ben kendi içimdeysem ben kimi özlüyorum? Kimseyi. Belki de buna da geçenlerde birkaç gün öfkelenmiş olabilirim. Özlediğim -kendim dışında- hiçbir şeyin olmamasına ve bunun çok haklı bir durum olmasına öfkelenmiş olabilirim. Neden bu kadar haklı bir durum? Birini, tek bir kişiyi, de özleyemez miydim? Bir kişiyi, bir an'ı, bir şeyi... Özlemiyorum. Özlemiyorum... Sadece kendimi özlüyordum. Özleyen beni özlüyordum...

Kendi içime çapa attım mı bilmem ama belki de en azından, kancalarımdan kurtuluyorumdur. Hatta belki de, hani, kurtulmuşumdur da buna şaşırıyorumdur. Artık bahane bulmayı bırakıyorum. Yazılarımı da bırakıyorum. Birer ''kanıt'' olmalarını istiyorsam, olsunlar. Bak, ben acı hissettim... Bak, ben yalnız hissettim... (öyleydim.) Eeeee? Ben önüme bakıyorum ama belki de bunu geride bıraktığım kendime haksızlık olarak görüyorum. Oysa değil. Çünkü artık o yok.

Biliyor musun çok yoruldum çok tükendim. Her şeyin de canı cehenneme. Her şeyi ben düzelteyim okeyyy tamam ona da lanet olsun. Ama yeter. Hayatta o kadar çok aptallık var ki, bıktım. Acaba ne zaman mutlu olacağım, o kadaaarrr merak ediyorum ki. Dayanamıyorum artık gerçekten, sıkıldım her şeyden de herkesten de. Duygularım bitti. Bitti. Olgunlaştım, fazla olgunlaştım fazla akıllandım. Bu da bana yardımcı olmuyor. Sadece artık mutlu olmak istiyorum. Ama her şey bana aptalca geliyor. Dengim gibi gelmiyor. Ben ne yapacağım o zaman? Yoruldum. Yoruldum! Yoruldum...

Sen yıldızlarda hep güzel şeyler mi görüyorsun sevgili okur; çiçek böcek gibi umutlar... Ben işte yıldızlarda hep bunları gördüm. Bunları. Yıldızlarda bile bunları gördüm, ne saçma. Aksini de istemezdim ama beni bu tüketti bence. Görmek, anlamak. Ve haksızlığa uğramak. Üstelik bir şeye de beklenti yükleyen bir tip olmadım hiç. İnsanlara asslllaaa beklenti yüklemem o apayrı konu. Bu haldeyken ben bile yılmışım büyük başarı.

(O zaman ''dengin olan'' şeyleri yap!)


Eksik Parça - Mara Dyer Üçlemesi 1. Kitap (Michelle Hodkin) | Kitap Yorumu

Yazar: Michelle Hodkin, Çevirmen: Dilan Toplu,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Mara, lise öğrencisi genç bir kızdır. Hayatında her şey genç bir kızın yaşantısının normalliğinde ilerlerken büyük bir kaza yaşar. Üç kişinin göçük altında kaldığı yıkımdan sağ kurtulan tek kişi Mara'dır ancak olaya dair hiçbir şey hatırlamaz. Arkadaşlarını kaybeden Mara, bu korkunç olayın ardından ailesiyle birlikte başka bir eyalete taşınır. Yeni okulunda da başından bela eksik olmayacaktır. Okula yeni gelen gizemli kız kontejanından öğretmen ve öğrencilerin dikkatini çeker. Bu öğrencilerin başında okulun havalı entelektüel çapkını Noah Shaw gelmektedir. Kitap boyunca hayal ile gerçeğin iç içe geçtiği bir kurguda Mara'nın yaşadıklarını okuyoruz. 

Olaylar Mara'nın arkadaşlarıyla birlikte gece yarısı gittiği metruk binaya dönüşmüş eski akıl hastanesinin çökmesiyle başlasa da, aslında her şeyin başlangıcı Mara ve iki arkadaşının ruh çağırma seansında gerçekleşiyor. Kızların eğlenmek için başvurduğu bu olayda Mara kötü ruhlar tarafından işaretleniyor mu, yoksa kızlar ruhlardan haber alarak geleceğe dair bilgi mi ediniyorlar kitabın sonuna geldiğimizde bile bu durum belirsiz kalıyor. Bu ruh çağırma olayının kazadan önce gerçekleşmesi ise kitap boyunca biz okurlara Mara'nın gördüklerinin halüsinasyonlarının ürünü mü, bir çeşit süper gücü mü, yoksa yalnızca bir lanet mi olduğunu düşündürüyor. 

Kitabı ilk kez lise yıllarımda okumuştum. O yıllarda muhtemelen çok da beğenmişimdir. Kitap genç yetişkin kategorisinde değerlendirilebilecek ilgi çekici bir kurguya sahip. Kitabı benzer tarzdaki kitaplardan ayıran durum ise özgün kurgusu. Tabii ki kitapta yine bizleri havalı-her şeyi bir çırpıda halleden çekici çocuk ile travmalı-olayların kilidini çözen gizemli kız ilişkisi, yeni bir ortama giren karakterin -özellikle de zengin okul çevresi- tarafından zorbalanması, lise öğrencisi herkesin arabasının olması (bak sen şu işe), doldurma romantiğimsi sahneler karşılıyor; karşılamıyor değil. Ancak bu tarz bir kurguyu uzun zamandır okumadığımdan mı bilmem, bu sahneleri okumak da bana gerçekten iyi geldi. Normalde artık bu tarz sahneleri okumaya inanın katlanamıyorum... 

Bu kitapta ise tüm bu ergenlik kurguları klişelerinin arka planında özgün ve gerilimli bir olay örgüsü yer alıyor. Ayrıca kitap ilerledikçe görüyoruz ki, Noah yalnızca genç kızların ilgisini çeken Don Juan olarak köşe yastığı gibi kurguda bulunmuyor. Noah da Mara'nın içinde bulunduğu durumu kavramasında öneme sahip bir figür. Bu ayrıntıyı sevdiğimi özellikle vurgulamalıyım. Çünkü bu sayede kurgu tipik bir lise kurgusundan ayrışarak kendi içinde karakter kazanıyor. Kitapta gotik bir hava da bulunuyor. Hatta yazar az daha zorlasaymış dark akademi tarzına da ufaktan girebilirmiş.

Bu arada şunu da eklemeliyim; kitabı lise yıllarımda okuduğumda eminim ki genç kızların sevgilisi olan Noah'tan ben de etkilenmişimdir. Ancak şimdi aradan geçen yaklaşık on yıldan sonra kitapta ilgimi çeken erkek karakter Noah asla olmadı, Mara'nın abisi Daniel oldu ahhahahaah. Daniel iyi çocuk, Noah kötü (görünen) çocuk. Daniel geleceğini önemseyen, sorumluluk sahibi, nazik, düşünceli, romantik yanları da olan, kız arkadaş konusunda seçici, entel işlerden anlayan, üstüne komik ve uzun boylu bir arkadaş; daha ne... :) -Daniel'i övme paragrafımın sonu ahhahaha- Ah bir de ailesine bağlı, halden anlayan ve iyi bir abi. :) Bence iyi abiler, özellikle de kız kardeşine iyi abi olan abiler, hayatlarındaki kadına da saygılı olmak konusunda yeşil bayrak oluyorlar veya bana öyle geliyor bilmiyorum. Olumlu bir önyargım var bu konuda.

Kitabı ben severek okudum. Okuyamama sendromuna girdim gireceğim derken imdadıma yetişen, kendi türü içinde -dediğim gibi- öne çıkan özelliklere sahip sürükleyici bir kitap. Aynı zamanda Mara Dyer üçlemesinin ilk kitabı. Diğer kitapları da elimde bulunuyor ve en önemlisi olayların devamında ne olmuştu asla hatırlamadığım için kitapları sanki ilk kez okuyormuşum gibi bir merakla okuyacağım. Bu nedenle heyecanlıyım. 

Kitabın kapağı için ise ayrıca bir parantez açmak istiyorum. Böyle güzel kapaklı kitaplar her ne olursa olsun okurun iştahını açma özelliğine sahipler. Bu duruma eskiden daha çok dikkat ediyordum. Ancak hala, daha başka türlerde okuduğum kitaplarda da, aynı kitap farklı yayınevlerinden basılmışsa çevirmen faktörü kadar kitabın kapağının özenine de dikkat ederek okuyacağım kitabı buna göre özenli olduğu izlenimini aldığım yayınevinden alıyorum. Kapak bence bir kitapta önemli kriterlerden birisi. Yayınevinin işini özenli yapıp yapmadığını gösteriyor diye düşünüyorum.

Eğer ki ben dünyayı kurtaracağım, düşündüren kitaplar okuyacağım diyorsanız bu kitap o kitap değil :), ancak çerezlik ama yine de özgün bir kurgu okumak istiyorum diyorsanız -kitabın basit bir anlatımı olduğunu unutmadan- bu seriye göz atabilirsiniz.

Kitaplarla kalın.


Lilo and Stitch (Lilo ve Stiç) | Film Yorumu


Yönetmen: Chris Sanders, Dean DeBlois, Chris Sanders, Dean DeBlois 

Senarist: Chris Sanders, Dean DeBlois, Chris Sanders, Dean DeBlois

Yapımı: 2002 - ABD


''Arkadaşım olacak birine ihtiyacım var... Beni bırakmayacak biri. Belki bir melek gönderirsin... en güzel meleğini.''


Kaynak: Pinterest


''O'hana aile demektir. aile kimse geride bırakılmaz demektir. Fakat ayrılmak istersen, gidebilirsin. Ama ben seni hatırlayacağım. Giden herkesi hatırlarım.''


Lilo Hawai'de ablasıyla birlikte yaşayan yalnız bir kız çocuğudur. Anne ve babasının kaybından sonra içinde derin bir hüzün taşır. Küçük kız kardeşinin sorumluluğunu tek başına sırtlanan ablası ise fazlasıyla meşguldür. Üstelik Lilo, diğer kız çocuklarından farklı beğenilere sahip olması nedeniyle de dışlanır. Kayan bir yıldızın ardından tüm kalbiyle bir dilek, bir dua eder. Lilo tüm kalbiyle onu asla bırakmayacak bir arkadaş ister. Lilo'nun bu isteğine kulak misafiri olan ablası ona arkadaş olarak bir köpek sahiplenmeye karar verir. Ancak Lilo'nun ilgisini çeken evcil hayvan barınaktaki diğer hayvanlara hiç mi hiç benzemeyen tuhaf bir ''köpek'' olacaktır. Sadece yok etmeye programlanmış ve galaktik federasyonun peşinde olduğu dünya dışı varlık olan Stiç, Liloyla birlikte aile olmayı öğrenecektir.

Bu filmi çocukken izlemiş miydim hiç hatırlamıyorum ancak filmin öyküsünü bir şekilde hep biliyordum. Uzun zamandır izlemek veya tekrar izlemek istediğim bir filmdi. Filmi izlemeden evvel bile seveceğimi bilsem de, hem böyle eğlenceli hem de duygusal bir tarafı olan bir filmle karşılaşacağımı düşünmemiştim. İzleyicilerin kendilerinden parçalar bulabildikleri karakterlerin olduğu filmler hep nahif bir dokunaklı yan taşıyor ve sanırım en çok da bu doğal gelişen tanıdıklık hissi nedeniyle o filmler unutulmaz oluyor. 


''Ben kayboldum.''


Filmin öyküsü için her yerde okuyabileceğiniz basmakalıp bir ''sevginin iyi geldiği iki karakter'' -daha da fenası ''sevgi iyileştirir''- yorumunu yapmayacağım. Evet, bu iki karakter birlikte anılar biriktirerek sevgiyi keşfediyorlardı. Stiç yok etmeye programlı bir uzaylıydı; üstelik yapay bir canlıydı. Bir bilim adamının elinden çıkmış bir yaratık. Stiç'in adı bile yoktu. Bu ismi ona ilk dostu olan Lilo hediye etti. Stiç bir şeyi almanın ne demek olduğunu bilmiyordu ki bir şeyi verebilsin... Bildiği tek şey, ona tanımlanan verilerdi. Stiç, yeni şeyler keşfetti. Lilo sayesinde değil, Lilo ile birlikte geçirdiği yaşantılar vesilesiyle keşfetti. Lilo ve Stiç birbirlerine benziyorlardı. İkisi de kendilerini sürüden dışlanan ''çirkin ördek yavrusu'' gibi görüyorlardı. Evet gerçekten de farklı tepkiler verdikleri için ayrıştırılmışlardı. Bu süreçte aile kavramına bağlı kalan Lilo, Stiç'e öğrettiği bir arada olmanın sorumluluğunu bir yandan kendisi de benimsedi.

Lilo'ya dair en sevdiğim şey, diğer kız çocuklarından farklı şeyleri sevdiği ve biraz ''farklı'' biri olduğu için diğerleri tarafından dışlanmasına rağmen hiçbir zaman kendi özgün kimliğinden vazgeçmemesi ve sevdiği şeyleri sırf yargılanma korkusuyla bırakmaması oldu. Onun yapması gereken, kendini kabul ettirmek için olmadığı birine dönüşmek değildi ve bu küçük kız, çok üzüldüğü anlarda bile zaten bu gerçeği biliyordu. Lilo'nun ihtiyacı olan, yalnızlığın hırçınlığını üstünden atmaktı; tıpkı Stiç gibi. Bu noktada Stiç'in durumunun farklı olduğunu da belirtmekte yarar var. Stiç'in yaradılışı, doğası, kötüydü. Ancak bu kötülük madde madde yazılan bir kötülük değildi. Kötülük olgusunu var eden eylemler değişince, ortada kötülük de kalmaz. 

Her yıkıcı mizaçlı varlığın (insanın) değişebileceğine ben inanmıyorum. Bana göre insanlar kolay kolay değişmezler; sadece bazı özelliklerini kontrol altına almayı ancak kendileri çaba gösterirse öğrenirler. Ancak tabii bu bir çocuk filmi olduğundan bu durum filmde Stiç üzerinden daha toz pembe diyebileceğim bir anlayışla yansıtılmıştı. Ancak sevginin pek çok şeyi tek başına ''iyileştirmediğini'' değişimin sağlanmasının gerçek yaşamda bu kadar kolay ve kökten gerçekleşmediğini aklımızdan çıkarmamamız gerektiğini düşünüyorum. Hayat bunu büyüdükçe bizlere acı yoldan öğretir. 

Öte yandan birini sevmemiz için onun ''Tanrı'nın en güzel meleği'' olmasına da ihtiyacımız yoktur. Lilo'nun kalbinden geçen dilek, ailesini kaybetmenin verdiği travmadan ileri geliyordu: Onu asla bırakmayacak bir arkadaş. Dileğini dilerken bu küçük kız, diğer kız çocuklarının onu dışlamasına neden olan ''tuhaf şeyleri'' bir kenara bırakıp ''çok güzel'' bir arkadaş diledi. Ancak barınakta ilgisini çeken hayvan, herkesin garipsediği Stiç oldu. Burada insanı güldüren çok güzel bir durum var. Belki de Lilo'nun ''güzel'' tanımı, diğerlerinin aklına ilk gelen sıfatlardan oluşmuyordu; ya da belki de Lilo dileğinde geçirdiği ''en güzel melek'' kısmını sadece artık kabul görmek isteyen kırgın yanıyla öylesine söylemişti. Hangisi gerçeği yansıtıyor bilmiyoruz ancak bu durum da bizlere dostluğun, aile olmanın bu tip tanımlamalara bağlı olmadığını, ancak içimizde hissettiğimizde, birlikte yaşantı paylaşabildiğimizde ve birbirimiz için yapabileceklerimiz, verdiğimiz emek ölçüsünde birisiyle bağ kurabileceğimizi, o kişinin bizi bu ölçüde ''asla bırakmama ihtimalinin'' oluşabileceğini ve zaten çok sevdiğimiz birinin bizim için ''dünyanın eennnn güzel meleği'' olabileceğini gösteriyor.


''Bu benim ailem. Kendi başıma buldum. Küçük ve parçalanmış fakat hala iyi.''


Ben Lilo ve Stiç'in maceralarından çok keyif aldım. Yer yer duygulandım, bolca da güldüm. Bence her yaştan izleyicinin ilgisini çekebilecek çok güzel ve artık klasikleşmiş bir animasyon filmi.


Lilo & Stitch (2002) Trailer #1 | Movieclips Classic Trailers için tıklayabilirsiniz.

Hawaiian Roller Coaster Ride (From "Lilo & Stitch") için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Hangi yazılarımın ''değerli'' olduğuna nasıl karar verebilirim?

 

Hangi yazımın değerli hangisinin değersiz olduğuna karar veremiyorum. Eğer ki iç dünyamı anlatıyorsam bir yazının değerini ne belirler? Belli bir konsepti takip edip etmemiş olmam mı? Anlatım dilim mi? -pek tabii öyle.- İlgi çekici konularda yazmam veya veya kurgusal bir konsepti izlemem, kendime çok yaklaşmamam mı? Ya da hiçbiri değil de, sadece benim ''rahat'' hissetmem mi? 

Peki... ben nasıl rahat hissederim? Daha doğru bir ifadeyle, neden bazen rahat hissetmem?

1. Okunduğum için değil.

2. Kendimi tam açıklayamadığım için -artık- değil.

3. Çekindiğim utandığım sıkıldığım mırın kırınlığı için değil.

-ne için?-

Daha çok yazı yazmak için mi?

Blog yazmadan evvel veya yazdıktan sonra hep şunu düşünüyorum: Artık yayıncılık ne kolay. Evet, yazdıklarının geniş bir kitleye ulaşması hala zor ancak 21. yüzyılın ikinci çeyreğine giriş yaptığımız şu yılda artık yazdığın bir ürünü yayınlamak i-na-nıl-maz kolay. (instagram daha çok iş görebilir.)

-yazdıklarını yedirmemek kaydıyla.-

Tabi ki kişisel blog olayının ''olayı'' bammmbaşka. Ancak demek istediğimi anladınız. Her ne kadar kişisel bloglar biraaaz da ''trafiğe kapalı'' sürüş alanları olsalar da... İşte, bir okurumun -senin!- gözlerine yazdıklarım değdi. Yazdıklarım paylaşım alanı bulabiliyor, o halde yayılmak için genişleme olanağı bulabileceği bir yer burası. 

Tabi ki şu an asssla dikkat etmediğim bu -özensiz- yazımı neler neler neeeleerle mukayese etmiyorum. Ancak diyorum ki, milenyum öncesinde -hadi 90'lar da mı desek- yazdıklarımızı yayınlama olanağımız bu denli kişisel bir düzleme sahip değildi. Bu bir, şans!

Paylaşmak, bence üreten biri için kaçınılmaz bir şey. İnsanın doğasında var zaten paylaşmak. Tabii nerede paylaşmak, nasıl paylaşmak, içerik olarak ne paylaşmak? 4N1K soruları. -türetebiliriz.- Yine de özü: Paylaşmak. Üretim paylaşım olanağı bulduğu ölçüde genişleme eğiliminde diye düşünüyorum. Paylaşılmamış bir ürün (bu salt düşünceden de ibaret olabilir) -bence- güdük kalma eğilimindedir. İnsanın her şeyi kendi karnına bastırıp ''benimmm'' -iç ses- haykırmasını -her durum ve zamanda- yapması ona yalnızca durgun bir madde verebilir. Yayılmayan fikir dahi zamanla, katı bir maddeden ibaret olarak karınlarımızda yumak gibi kalır.

Demiyorum ki bir düşünceyi henüz fetüs halindeyken içimizden çıkaralım. HAYIR! -bunu gel de bana söyle(yeyim)- Ancak o fikrin kalp atışlarını duymamız lazım. Duymazsak nasıl anlayacağız yaşayıp yaşamadığını veya sağlıklı gelişip gelişmediğini?

Fikirler, bence, kalp atışlarını dinledikçe büyürler. Karnımızdaki fikirler...

Sindirim aşamasını kastediyorum. Fikirlerimiz salt beyinden çıktığında pek bir duygusuz kesiliyorlar -denendi- öte yandan daha göğüs kafesi taraflarından çıktıklarında da bu Dünya'nın atmosferinde katı kalıyorlar. Nefes alıp verebilmeleri lazım. -uyumsüreci- Bu nedenle de gerekli olan şey sindirim. 

Fikirleri sindirmek konusunda iyi miyim bilmiyorum. Sanırım bu konuda ortam yok. Ya taşa dönüştürüyorum, ya da içimden hızla çıkarıyorum. Her iki durumda da bozuk kalp atışlarını dinliyorum. Sen de duyuyor musun arada sırada bilmem. 

-duyuyormusun?-

Burası kişisel bir blog -öhööömmmm- buraya pek bir anlam yüklememeli. Hadi ordan. :)

Tabi ki bir kişisel düşünce-his-belki deneyim yazısından ne bekleyeceksin? Hele de artık kişisel blogların okunmadığı bir ''çağda.'' Sahi, kişisel blogların ''gerçekten'' okunduğu bir çağ oldu mu? Ben daha bebekken biraz daha okunuyordu sanki. Tabii ''okunmak'' ile neyi kastettiğimiz de önemli. Belki daha bilgi formundaki bloglar okunabilir. Daha, daha, profeşyınıl siteleri tenzih ederim. Ancak onlar bile... onlar bile - ki konumuz onlar değil- o kadar da okunmazlar. Okunurlar, biter. Bu, gerçekten okunmak mıdır? 

Sanırım ben etkileşimli okumaya önem veriyorum. Bunu benim yazmam komik. Tam etkileşim alacakken kaçan bir ''yazar'' kızcağız. Etkileşim aldığım -hatırı sayılır, bir kişisel blog için- etkileşim aldığım eski günler de oldu. O zamanlar yaşadığım şey, okunmak mıydı?

Şimdi de istatistiklerim artıyor tabii canımmm. Ancak, bu, okunmak mı? -değil çünkü organik okur kitlesi değil muhtemelen-

Okunmak önemli mi? -EVET!- Ancak bunun yanı sıra okunmak, içinde bulunduğumuz bağlamda, bir nevi ''paylaşmak'' statüsünde değerlendirdiğimiz bir durum. Paylaşım ağı genişledikçe, yazı da o oranda büyür. Ben böyle düşünüyorum. Büyümesi önemli mi? -EVET!- Ancak okunma kaygısı duyan bir yerden değil. Bu daha çok fikirlerin doğasıyla ilgili bir durum. -Önceki paragraflarda açıklamıştım.-

Kişisel blogların çağı bana kalırsa tükenmez. Okunmazlar (ahahhaha) bu doğru ama şu platform fiziksel olarak var oldukça, yazan birileri mutlaka olacaktır. Fikirlerin doğasını kah bunu üstüne basa basa düşünerek, kah sadece içsel olarak severek benimseyen birileri oldukça, kişisel blog yazarlığı da internet atmosferinde nefes alıp vermeye devam edecektir diye düşünüyorum.

E o zaman, bu pencereden ilk sorularıma göz attığımızda bizi hangi yanıtlar karşılayabilir? Hangi yazılarımın ''değerli'' olduğuna nasıl karar verebilirim?

1. İnternete ''layıklık'' durumuna mı bakmalıyım? -lütfedip yazmışım, hepsi layık beee-

2. Benim içimden duyulmaları mı? -tabi ki bu!-

3. Nefes alacak yazı zaten yaşar mı?...

Cevap... Yok. Bu nedenle kolay yolu deneyip üçüncü şıkkı seçiyorum.

-yazılarından kaçmamalısın.-

Tabii ki bu noktada ''kaliteli içerik'' ile ''değerlilik'' kavramlarını birbirinden ayırmalıyız. Kalite kavramı için de şu an çok çeşitli -en az üç tane- argüman üretebilirim. Ancak konumuz bu değil; ki konumuz bu olsaydı da bu kavram da kendi içinde çeşitli bağlamlara bölünürdü.

Kişisel bir blogda -çoklu yazarlık durumu yoksa- kural koyucu blog sahibidir. Dolayısıyla bir yazının değerini o belirler (evet okur bile değil). Değer kavramı biraz da üretim, yani, yazım aşamasıyla ilgili. Bir yazıyı üretirken ona değer katmamız için hangi ''protokolleri'' (kurallarınız neler?) uygulamalı, gözetmeliyiz; gibi. Benim bu noktadaki kurallarım:

1. Özgün olmalısın.

2. Özgün olmalısın.

3. Özgün...

Evet, yazılarımın kalitesini çeşitli bağlamlarda ben -ve beni okuyan samimi kitlem- belirleyebiliriz. Ancak bir yazının değerini belirlemek başka bir meseledir. Bunu sonuç aşamasında ayrı, üretim aşamasında apayrı değerlendiririz. Üretimde değerlilikte benim için kaçınılmaz yapı taşı, özgünlüktür. Bu nedenle de içimden çıkardığım her üretim, değerlimmiş gibi görünmekte.

-konu kapandı mı? bilmiyorum.-


Popüler Yayınlar