Eski Mutluluk Yazıları #9

 

(28.04.22) 

Mutluluk seni gülümseten iki şarkının iç içe geçmiş bir canlı performansını uzun zamandan sonra izlemek gibi bir şeymiş. Bir de bu şarkıların sana komik anılarını anımsatması gibi bir şey. 

Mutluluk yeni kitaplarını karıştırmak gibi bir şeymiş. Kitapları eline alıp sayfalarını hızlıca çevirdikten sonra yüzüne çarpan yeni kitap kokusu gibi bir şey. 

Mutluluk kolalı jelibon gibi bir şeymiş. Çocuk ya da büyük ol hiç fark etmez, hariboyla kocaman gülümsemek gibi bir şey. 

Mutluluk hatırlamak gibi bir şeymiş. Önemli ve önemsiz olan şeylerin ayrımını hatırlamak gibi bir şey. 

Mutluluk yeni bir istek edinmek gibi bir şeymiş. Yüreğini sıcacık yapan ve seni birazzzcık duygusallaştıran güzel bir isteğe sahip olmak gibi bir şey. Gerçekleştireceğine çok inandığın bir istek gibi, bir şey. 

Mutluluk her şeyin olmasa da pek çok şeyin çok hafif olduğunu fark etmek gibi bir şeymiş. Yüreğini bir tüy gibi hafifleştirmen gereken bir şey. 

Mutluluk güzel şeyleri paylaşmak gibi bir şeymiş. Seni mutlu eden şeyleri paylaşmak gibi bir şey.


İlk ajandamdan bir sayfa.


Eski Mutluluk Yazıları #8

 

(27.04.22) 

Mutluluk sakin bir gece gibi bir şeymiş. Gecelerin artık yumuşacık bir serinlikte olması gibi bir şey. Ama yıldızların senin etrafında dönmesi için biraz daha zaman varmış. Olsunmuş, güzel şeyler biraz daha beklenirmiş.

Çocukken yıldızları izlemeyi de, izletmeyi de severdim. Bu anlatma merakım da oradan geliyormuş demek. :) Bazen çok güzel şeyleri herkese göstermek istiyorum; bazense yalnızca çok güzel bulduğum insanlara. Biliyor musun, bence asıl mutluluk çok güzel bulduğumuz insanlarla karşılaşmakmış. Her şeyiyle çok güzel bulduğumuz. Bize kendimizi çok güzel hissettiren insanlarla karşılaşmak gibi bir şeymiş bir de.

Sana bir alıntı ve sakin bir gece gibi bir parça bırakıp gideceğim. Kendine iyi bak! :)


''Öyle yanıp sönüyor... Sanki ışıkla, sesle, kokuyla tutuşan, bilemediğimiz bir yangın var, anımsadıklarımız o yangının dumanı,'' demiştim, birkaç gün uzak durmuştu benden. 

(Unutma Bahçesi - Latife Tekin)


2026 Notu: O ''sakin bir gece gibi hissettiren'' parçayı hatırlamıyorum.


Arrival (2016).


Eski Mutluluk Yazıları #7

 

(26.04.22)

Mutluluk güneşli bir bahar gününde fakültenin bahçesinde öylece oturmak gibi bir şeymiş. Otururken aynı zamanda müzik olarak önce dünyanın şarkısını, ardından rastgele karşına çıkan kendi dünyandan bir şarkıyı dinlemek gibi bir şey.


Bu fotoğraf o kadar o kadar o kadar eskidi ki artık...
Bu çiçekleri ben görmemiştim. Üniversiteden arkadaşlarım beni 
dürtükleyip göstermişlerdi. Bu nedenle bu fotoğrafı severim.


Oz Büyücüsü.


''Kesinlikle kaybolduk,'' dedi, ''ve Zümrüt Şehri'ne giden yolu zamanında bulamazsak asla beynimi alamam.''
''Ben de kalbimi,'' dedi Teneke Adam. ''Oz'a gitmek için sabırsızlanıyorum ve kabul etmelisiniz ki yolumuz çok uzun.''
''Biliyorsunuz,'' diye söze girdi Korkak Aslan hafifçe inleyerek. ''Bir yere varamadan sonsuza dek yürüyecek cesaretim yok.'' (Oz Büyücüsü, L. F. Baum\ sayfa: 86)


-Yazı, kitaba dair spoiler içeriyor.-

Bu, kitaptaki en sevdiğim alıntı. Kitabın her bir karakteri bir şeyi arzuluyor. Korkuluk beyni olmasını, Teneke Adam kalbi olmasını... Aslan cesaretli olmayı. Dorothy ise köpeği Toto ile birlikte Kansas'a teyzesinin yanına dönmeyi istiyor. Tüm bu isteklerinin gerçekleşmesinin büyük büyücü Oz'a bağlı olduğunu, bu yüzden de onun yaşadığı şehir olan Zümrüt Şehri'ne gitmeleri gerektiğini düşünüyorlar. Ancak gerçekte ne Oz büyük bir büyücü, ne de Zümrüt Şehri zümrütten yapılmış... Hepsi düzmece. Kendilerinde zaten var olan veya olağanüstülükler olmadan da elde edebilecekleri şeyleri isteyen bu karakterler, çıktıkları zorlu yolculukta aslında bir yandan içsel bir yolculuk da yapıyor ve kendilerinin farkına varıyorlar.

Kitapta en önemli ve zorlu isteğin Dorothninki olduğu vurgulanıyor: Eve dönmek. Hepimiz hayatımız boyunca bir şekilde ''evimizi'', kendimizi ait hissedeceğimiz yeri, ''mutluluğu'' arıyoruz. Bazen bir amaçta, bazen bir kişide, bazense elimizle kavrayabileceğimiz başka başka nice varlıkta. Oysa ev aslında hep başladığımız yerde. Yolumuz uzun, evet. Bu uzun ve sonsuzmuş gibi görünen yolda cevabı kendimiz bulamazsak asla başlangıç noktamıza dönemeyiz. 

Teneke Adam, Korkuluk ve Korkak Aslan'ı kandırmak sahte büyücü Oz için kolaydı. Çünkü onlara zaten sahip oldukları ama farkına varamadıkları şeyleri kendisinin verdiğine inandırdı. Onlar, Oz'un yalanı sayesinde isteklerini gördüler; aslında bakmadıkları yerde, içlerinde olduğunu. Dorothy ise farklıydı. Oz onun dileğini yalanlarıyla gerçekleştiremedi. Dorothy'nin isteği bir parmak şıklatmasıyla gerçek olabilecek bir dilek değildi. Bu dilek Dorothy'nin sahip olduğu bir şey olmasa da, var edebileceği bir şeydi. Güney'in iyi cadısı sayesinde Kansas'a dönme yolunun en başından beri kendi elinde olduğunu anladı Dorothy. Yürüdüğü tüm o yollar, atladığı tüm o tehlikeler; Dorothy'nin Kansas'a dönebilmesi için aslında katlanması gerekmeyen durumlarmış gibi görünüyordu. Dorothy yine de üzülmedi. Çünkü çıktığı yolculukta edindiği arkadaşları, bu yolculuk sayesinde isteklerine kavuşmuştu. Üstelik Dorothy de, arkadaşlarıyla birlikte yaşadıklarından sonra, gerçekten de ''evini'' bulmuştu.

Cevaplar çok yakında olsa da, onu bulabilmek için uzun, belki sonsuzluk kadar uzun gelecek bir yolda yürümek gerekebilir. İyi, güzel şeyler zamanla olur İlkay, tıpkı bir çiçeğin günbegün büyüyüp yapraklarını açması gibi. Emek, zaman ve istek gerekir. Yoksa o çiçek solar. Solmasını istemezsin, değil mi?

(16.05.21)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Bu fotoğraf bana ait değil ama çok sevdiğim birinin bana gönderdiği 
bir fotoğraftı. Normalde kendi çekmediğim bir fotoğrafı asla yazılarımda
kullanmasam da, onun attığı özellikle de iki fotoğrafı hep çok sevdim.


Bir çiçek.


Bir keresinde üniversiteden bir arkadaşım bana bir küçük sukulent hediye etmişti. Abartmıyorum; bu, hayatımda aldığım en güzel hediyelerden biriydi! Gerçekten mutlu olmuştum. Neden bilmiyorum. Belki ona daha evvel bitkilerle ilgili söylediğim bir şeyi hatırladığı içindir, belki de bana yaşayan bir şeyi verdiği içindir; ve belki de bu nedenle o an, arkadaşlığımızın nefes alıp veren ruhunu görmüşümdür ve onu sevinç olarak hissetmişimdir. 

İnsanlarla kurduğumuz ilişkiler de bence canlı. Tıpkı bitkiler gibi onları da fazla veya az sulamamak, yeterli miktarda güneş aldığından emin olmak ve bazı durumlarda toprağıyla özel olarak ilgilenmek gerekebiliyor. Bazı çiçekler çok narin oluyor ve onlarla özel olarak ilgilenmen gerekiyor. Bazı bitkiler ise o kadar da narin olmuyor ama sen çok narin oluyorsun ve bu sefer de bu nedenle bitki zarar görebiliyor. Sukulentim onunla yanlış ilgilendiğim için yavaşça ölmüştü. Öldüğünde çok üzülmüştüm.

Evde bitki olması insanın kalbine sevinç verir. Böyle olmadık bir anda, pat diye! Odada bir sümbül gördüm. Canlı, nefes alıp veren hoş bir lila rengi. İlk yaptığım şey onun yanına gitmek olmuştu. Tıpkı bir çocuk gibi onu yakından inceledim. Hayır, rengi güzel diye değil; nefes alıp veriyor diye. Sonra da kokladım. Koku: Ruhunun kanıtıydı. Bir şeyin ruhunu görmek insana sevinç verir. Böyle, kalbini çarptırır. Bir bitkinin, bir hayvanın, bir insanın... Bebeklerin, çocukların ve çocuk kalanların, tabii arada artık ''yetişkin'' olanların falan da. Belki bir yerin ve hatta zamanın. Bir de tabii, iki insan arasındaki bağın ruhunu görmek. Bunlar beni hep heyecanlandırır.

Anneannemin kendimi bildim bileli çiçekleri vardır. Sanırım hayatta en sevdiği şeylerden biri de çiçekler. Düşünüyorum da, sanırım onun çiçeklere olan sevgisi de beni heyecanlandırırdı. Sanırım, bu sevgideki ruhu da görebiliyordum ondan. Bir şeyi sevmek çok güçlüdür çünkü. Bu gücü ona bakan herkes görebilir. Sevgiye bakan. Tıpkı renkli bir çiçeğe bakmak gibi. Renkli bir çiçeğe bakınca herkes farklı bir şeye dikkat edebilir tabii. Renk, şekil, koku; belki biraz daha cins olanlar onun ruhuna falan da bakmaya çalışır? Ama her ne olursa olsun görünen şey aynıdır, bir çiçek.

Tek tek birçok şeyi sevebiliyoruz. Bazen sevecek spesifik bir şey arıyoruz. Bir amaç. Oysa, nedir ki amaç? Bence tüm bu sevilenlerin, tüm bu görülenlerin ve tüm bu ruhların toplamıdır. Bana bunu lila sümbülüm fısıldadı sanırım. Daha evvel sukulentimi duymamıştım; ama onu duydum.

(18.03.24)





Ay'ın bilmediği şiirler.


Ay'ın bildiği şiirleri düşünüyorum. Tüm bu çağlar boyunca onu yücelten, ondan korkan, ona hayran olan... bazen ondan, bazen onun tanık olduğu şiirleri.

Bulutların arkasında kaybolmuş bir gökyüzü, insana şiirler vermez. Böyle zamanlarda yeryüzü de fenalaşır, nefes alıp verişleri sıklaşır. Sanki hiçbir şeye mecali yokmuş gibi. Bazen de, sadece biraz dinleniyormuş gibi.

İnsanın hisleri ne değişken. Hislerim, ne değişken. Böyle zamanlarda yazması daha bir keyifli geliyor bana. Sanki bir bilmeceyi çözüyormuşum gibi. Hayır, tabi ki yazarken böyle gelmiyor ama yine de yazma hali keyifli geliyor. Yazabiliyor olmak ve bundan keyif almak. Sonuç ne olursa olsun, keyif almak.

Dün aldığım şiir kitaplarını biraz karıştırdım. İçimden bir soru sorup rastgele sayfa açmaya bayılırım. Böylece o şiirde farklı manalar mı bulurum acaba? Yok hayır. Yine de bazen, soruma göre, çıkan şiir yüzüme ekşi bir ifade verir. Bazense yüzümde güller açar ve o şiir en sevdiğim şiir olur! Tabi ki o anlığına canııımm.

Geçen alışveriş yazımda da yine milleti kendi çapımda zorbaladım... Ama ben, bir şiiri sadece ünlü olduğu için seven insanlara saygı duymuyorum biliyor musun? Hayatta çok daha mühim şeyler var tabii... ama yine de... Bir şiiri bile neden sevdiğini bilmeyen biri... Aman canım bana ne? Ama sen, bilirsin değil mi? Bir şiiri neden sevdiğini. 

Her farklı şairi, norm dışı şairi ve şiiri, bu nedenle savunurum. Kendi sesi olduğu için. Çünkü o şairler, kendi sevdikleri gibi yazarlar; sevdikleri, sevmedikleri, gördükleri ve düşledikleri her şeyi. Ve benim hayatta en çok saygı duyduğum şeylerden biri de bu sanırım. Kendi nedenlerini bilen insanlar. Bu insanlar başarılı bir şair olsunlar ya da olmasınlar, bu insanlar başarılı şairleri seven insanlar olsunlar ya da olmasınlar; neyi neden sevdiklerini biliyorlarsa, onlara saygı duyabiliyorum.

Ben bir şiiri neye göre seviyorum acaba? Biraz da çuvaldızı kendime doğrultayım. Ben bir şiiri, şiirin dokusuyla kendi içimdeki doku uyumlanırsa seviyorum. Bu şiir, başarılı bir şiir olsun ya da olmasın; hatta bir şiir olsun ya da olmasın... eğer ki onun dokusu ile benim dokum uyumluysa, onu severim.

Sevgili Ay'ın bilmediği bir şiir kaldı mı acaba? Ah ne yazık ki bu gece hava bulutlu. Öğrenemeyeceğiz...

(28.03.25)

 


Gün batarken ve doğarken.


Paylaşmayı en sevdiğim şey, gün batımlarıydı. En kendime has kalmasını istediklerim ise doğumları. 

Dün akşam ilk kez bunun tersini yaşadım. Gün batarken gördüğüm manzarayı saklamak istedim. Bunu hafızamla yapamazdım; çünkü bence hafızamızda sakladıklarımız, paylaştıklarımız veya paylaşmaya can attıklarımızdır. Bunu, daha görünmeyen, görünemeyen ve gösteremeyeceğim köşelerime depoladım. O an'ı kapsayan anları. Hiçbir şeyi tutmadan, o ana karışan renkleri izledim. Şimdiden bile silinen, sadece hisleri kalan renkleri. 

Bu, başlangıçta beni korkuttu. Çünkü onu bırakmak istemedim. Tüm o tonları, iç içe geçmiş farklı tonları, hepsini olmasa bile çoğunu saklamak ve kendimle birlikte taşımak istedim. Ana isteğimi hiçe sayıp her zamanki alışkanlığımla telefonuma uzandım. Ancak ya o renkler çoktan kuytu köşelerime çekildiğinden, ya da telefonumun külüstürlüğü nedeniyle fotoğraf makinesi de tost makinesine döndüğünden olacak; ekranda gördüğüm renkler ile gözlerimin birbirlerinden ayrıştırdığı tüm o renk katmanları arasında pek çok fark vardı. Tamam, o an elimde iyi bir fotoğraf makinesi olsaydı ona asılır ve gözlerle bakmanın nostaljisini bir anlığına bir köşede bekletirdim, ancak... Yine de o fotoğrafı da kendime saklamayı seçerdim.

Tüm o telefonuma uzanma, fotoğrafın açısını ayarlama ve çektiğim fotoğrafları beğenmeme sürecim benden gittikçe uzaklaşan renkleri alıyordu. Güneşin batışı anidir. Eğer dikkatini ona vermezsen, kalkıp gittiğini fark edene kadar havanın karanlığıyla baş başa kalırsın. Öte yandan, dikkatini kızıllıkların karmaşıklığında dolaştırdığında, gittikçe kararan göğün de o kızıllığın bir parçası olduğunu bilirsin.

En sevdiğim şeylerden biri, akşam göğünün bebek mavisine bürünmüş bulutsuz renginde tek tek belirecek yıldızları bulmaktır. Günün batışına biraz daha varken, böyle bir mavilikteki gökyüzünün altında uzun süredir dinlenmediğimi fark ettim. Dinlenmenin en sevdiğim halinin bu olduğunu. Bir şeyler geçiyordu aklımdan, sonra bir cümle. Ardından gittikçe kararan gökle birlikte en parlak olacak olanı parladı. Uzak yıldızlardan ilki. Acaba Venüs müydü diye düşündüğüm kısa bir an oldu (sanırım değildi, neyse). Bu konuda paslanmışım. ''Keşkeli'' bir cümleydi ve sanki o yıldız, onu duydu gibi hissettim. İlk etapta değil, bu his, ikinci keşkeli cümlemin hemen ardından parlayan ikinci yıldızla birlikte içimde belirdi. Yok artık, diyemeyeceğim kadar uzun bir süre o iki keşke, bebek mavisi akşama dönen gökte, bir başlarına parladılar. Bundan olacak, o gün batımını kendime saklayasım geldi. Benim ve o iki ilk yıldızın olsun istedim. Bir günlüğüne bile olsa.

(Sözümü tuttum, bugün yeni bir gün.)

Sonra tek tek diğer yıldızlar belirdi. Gökyüzü kararırken, bu anın her bir adımına şahit olmanın verdiği hissi yeniden anımsamak bana iyi geldi. Araya uzun zaman girdiğinde özlenen her şeyin yarım hatırası gibi, bu hissi sevdim. Böyle hisler bana eskiden sevdiğim şeyleri anımsatıyor. 

(Hala sevdiğim şeyleri.)

Dün sabah, gün doğumunu kuşların sesiyle gördüm. Günün doğumunu ilk kez onların sesinden görmek insanın kalbine narin bir sızı bırakıyor sanki. Neden bilmiyorum, bu sızıyı bir anlığına duymayı seviyorum. Bana kalbimin yerini gösteriyor. Bazen onların sesinin çağrısına uyuyorum, bazen uymuyorum. Dün sabah, sabah yıldızı kaybolmadan onu yakaladım. O benim en yeni eski dostlarımdan birisi. Hayatımın en ne yapacağımı bilmediğim üzgün gecelerine o doğmuştu. Güneşten bile önce, o. Bundan olacak, bu yıldız bana hep o narin sızıyı anımsatıyor. Sanki çok görmek istediğim bir şeyi aniden karşımda bulmuşum gibi bir his. O yıldıza asla bir yıldız mektubu yazmazdım. Çünkü o, bence, mektuba ihtiyaç duymadan bile anlar. 

Sabahlar, günün doğumları, tektir. Ancak bu tekliği gösterdiğin kişiyle paylaşabilirsin belki. Önceden, bu cümlelerle olmasa bile böyle hissederdim. Tekliği paylaşmak, ancak bir günün doğumuyla özelleşebilir gibi. Çünkü günün doğumlarıyla hep, gelecek umutlarımı paylaşmıştım. Safça ama kararlı bir yerden. Bunu anımsamak beni çok üzdüğü için, unutmaya karar vermiştim ama başaramadım. O yıldızla dost olduğum an, hepsi geri geldi. Engelleyemeyeceğim bir şekilde. Dün sabah o yıldızı gördüğümde bu nedenle irkildim. 

(Birazdan kaybolacaksın ama ben yine de seni seviyorum tatlı yıldız.)

En sevdiğim şeylerden bir diğeri de, gün aydınlanırken tek tek kaybolan yıldızları izlemekti. Önce bir yıldız, sonra bir diğeri karanlıktan bebek mavisine dönen gökyüzünde kaybolurken, ay benim şahidimdi. Bulduğum yıldızların kayboluşunun şahidi.

Şimdilerde ikisi yer değiştirmiş gibi görünüyor. Gün doğumlarını paylaşmak, batımlarını kendime saklamak istiyorum.

(04.06.26)


Tamam, bu bir gün batımı ama gün doğumu
fotoğrafım yok.


Eski Mutluluk Yazıları #6


(25.04.22) 

Mutluluk bir şeyleri doğru yaptığını fark etmek gibi bir şeymiş. Öğrencilerinin ''öğretmenim dersi siz anlatacak mısınız, anlatıınn'' diye tatlı tatlı söylenmelerini dinlemek, onların sana ışıl ışıl bakması gibi bir şey.

Bugün iki hafta aradan sonra ilk kez staja gittim. Bilmeyenler için; Türkçe Öğretmenliği son sınıf öğrencisiyim. -bloğuma hoş geldin :)- Neyse, ara verince nasıl desem, dengem şaşmış en yalın ifadeyle :) Açıkçası çocukların beni bu şekilde benimsediklerini düşünmüyor, hatta gözden ırak olan gönülden de ırak olur diye düşünüyordum. Sonuçta beni yalnızca haftada bir gün görüyorlardı; üstüne, iki hafta üst üste görüşmemiştik. Bilmiyorum, bu hissi tarif edemiyorum. Söyleyebileceğim tek şey, kalbimin eridiği. Evet, kalbim gerçekten eridi. Beklemediğin bir anda değerli hissettirilince, dahası bu değeri kendin olarak kazandığını görünce kalbinde tepkimeler oluyormuş :)

Stajda genel olarak, ve bugünde de özel olarak, sevdiğim bir diğer şey ise okuma saatlerinin başında çocukların sıralarını dolanıp okudukları kitaplar hakkında kısaca konuşmak. Stajlar vesilesiyle net olarak öğrendiğim bir şey varsa o da bir çocuğun sesini kendine güvenerek çıkarabilmesi, hatta bunu da bir kenara bırakalım, sesini çıkarmayı istemesi için dinlendiğini hissetmesi gerekiyor. Ben ki, hadi özeleştiri yapayım, pek de iyi bir dinleyici sayılmam günlük hayatımda. Hadi çok da hakkımı yemeyim ama bana dinlemek mi anlatmak mı dense, anlatmak anlatmak anlatmak derim. Bazı insanlar daha çok dinlemeyi, bazıları anlatmayı sever işte; neyse ne konudan sapmayacağım şimdi :) Ama çocukların karşısında daha ziyade dinliyorum. Zaten olması gereken de bu, bence. Üstelik, onları dinlemek öyle zevkli ki; böyle, bunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama... Hayatında hiç bir çocuğu dinledin mi? Bir soru sorup o çocuğun düşüncelerini açıklamasını? İşte öğretmenliğe dair en sevdiğim şeylerden biri de bu. Çocuklara bilgiyi buldurmak. Bu dönem daha ziyade derste gözlemci konumundaydım ama ders işlenirken izlemeyi en sevdiğim şey hep bu oldu. Öğrencilerin ders hakkında konuşmalarını ve yazdıkları yazıları okumalarını dinlemeyi ilk dönemde de, bu dönemde de çok sevdim. Çünkü bunlar da benim yüreğimi okşayan ve yüzüme gülümseme konduran şeyler oldu, oluyor ve eğer bu mesleği yaparsam da olmaya devam edeceğine eminim.

Zaten öğretmenlik ne demek ki? Geçen gün bunu düşünüyordum. Öğretmen, öğreten kişi demek. Meslek olarak düşünmek bir yana, kişisel özellik olarak da bir şeyleri öğretmek benim kişiliğimde yer alan bir şey sanırım. Anlamak ve anlatmak. İçimden dışarı taşan bir şey gibi. Bu yüzden de bu iki eylemi yaparken mutlu oluyorum. Mutlu oluyorum demem tam doğru karşılık olur mu bilmiyorum aslında; çünkü bunları yaparken sanki kendi doğama uygun hareket ediyormuşum gibi geliyor. Üstüne düşünmüyorum.

Ancak sana karşı dürüst olacağım. Tüm bu hoş durumlara karşın bugün keyifsizdim, hem de fazlasıyla. Sanki, bugünden bağımsız bir keyifsizlikti bu. Hatta sanki değil, öyle; biliyorum. Neyse ki hiçbir şey sürekli değil. Hem, her his sadece vardır. Biz neyi sahiplenirsek o bizimle olur. Hadi fazla cüretkar olsun sözümona bu hisler, o zaman biz de cüretkar oluruz ve kapıyı çat diye yüzüne kapatır ve onu içeri davet etmeyiz. Değil mi? :)

Hem bu yeni bir hafta ve tüm ruhsal dalgalanmalarıma rağmen güzel başladı. Tıpkı dalgalı bir denize yansıyan ışık parçaları gibi bir gün, evet, objektif olursam öyle. Sadece objektif olmalı.


2026 Notu: Bu yazılar benim için genel olarak nostalljik olsa da, bu yazı ekstra nostaljik oldu. 2022 yılında lisansımın son yılındaki staj günlerimden bahsetmişim. O çocuklar şimdi liseliler. :') O öğrencilerden özellikle birisi içimde iz bırakmıştı. Tabi ben de çok gençtim ve henüz öğrenciydim, bundan da olacak, o öğrenci bana beni anımsatmıştı. Ne kadar öğrenmeye hevesli olduğunu anımsıyorum. Kendine has beğenilerini ve kendini ifade isteğini. Özgün bir zihindi. Ne iş yaparsa yapsın, baskılanmadığı takdirde, parlayacak bir zihin. Derste konuyla ilgili ama biraz daha düşünce odaklı sorular sorardı. Hep yaşından büyük kitaplara merak duyardı (Otomatik Portakal, Hayvan Çiftliği gibi). O yaşta ben de o kitaplara ilgi duyardım şşş. Belki de zihninde o kadar taze fikirler vardı ki, o ham fikirleri birilerine olsun aktarmak istiyordu. Bu nedenle ben ne zaman dersteysem, sınıf Türkçe öğretmeninden farklı olarak, ona söz hakkı tanırdım ve en önemlisi ifade alanı. Dönem bittiğinde o özel olarak yanıma gelmiş ve teşekkür etmişti. Bunu hiç unutmadım. Onun ne kadar parlak bir öğrenci olduğunu ve o parlaklığı gördüğüm anları unutmadım. Şimdi kocaman kız olmuştur ve umarım, hala düşünen, sorgulayan ve kendini güzel kelimelerle ifade eden bir gençtir.


Better Days (Kwok Cheung Tsang, 2019).


Eski Mutluluk Yazıları #5

 

(24.04.22)

Mutluluk hareketli bir şarkı açıp yazı yazmak ve bu arada oturduğun yerde kıpraşmayı, tabii elleri kolları falan havaya kaldırmayı da, unutmamak demekmiş.

Mutluluk koca kitaplığı aşağıya indirip bir güzel temizledikten ve her şeyi yerli yerine yerleştirirken kol kası yaptıktan sonra eserine, hadi gururla olmasa da, hoşnutlukla bakmak demekmiş.

Mutluluk yorulduğun bir günün sonunda bomboş bir video izlemekmiş.


Hit the Road\ Yola Devam (2021, İran).


Eski Mutluluk Yazıları #4

 

(23.04.22)

Mutluluk teşekkür etmek gibi bir şeymiş. 

-en son kime teşekkür ettin? :)-



The Adventures of Sharkboy and Lavagirl (2005)


Popüler Yayınlar