İkinci bir blog açmalı mıyım?

 

Merhaba sevgili okurlarım.

Bir konuda sizin fikrinizi almak istiyorum. Aslında ben kararımı verdim diyebilirim ancak aklım da ufaktan bulanmıyor diyemem... Sadece mantıksal düşündüğümde, kendime günlük formatında kullanabileceğim yani sildiğim -yazıp yazıp sildiğim :)- kişisel yazılarımı yayınlayacağım ikinci bir blog açmayı düşünüyorum. Ancak iş duygusal boyuta geldiğinde her şeyimin Neptünlü Cadı ismiyle bu blogda toplanmasını da istiyorum. İki isteğim birbiriyle çeliştiği için de sizden fikir almak istiyorum.

Muhtemelen ikinci bir blog açacağım, çünkü artık yazdıklarımı silmekten ben de yoruldum. Belki farklı bir blogda bu konuda daha rahat hissedebilirim. Öte yandan ben tek bir yere bağlı kalabilen bir yapıda biriyim. Hatırı sayılır bir süredir bu blogla biliniyorum. Bu nedenle ikinci bir blog fikri ne kadar mantıklı gelirse gelsin içimde bir burkuntu meydana getiriyor. Aslında anonim bir şekilde kimseye haber etmeden internetin bir köşesinde de yeni bloğumla yazabilirdim ama ben beni okuyacak küçük de olsa bir kitlem olmasını seviyorum ve bunu istiyorum. 

Eğer ki ikinci bir blog açarsam bu bloğumda sadece kitap-dizi-film vs yorumlarım, bu bağlamda yazmayı umduğum deneme yazılarım ve alanımla ilgili ilgi çekici bulduğum konularda yazılarım yer alabilir. Böyle yazınca da aaaa ne hoş geldi kulağa değil mi ahhahaha.

Diğer bloğum ise çok daha ilginç bir yere dönüşerek sadece benim iç dünyamdan oluşur.

Ya da her şey sadece bu blogda bu isimle kalır. İkinci blog falan açmam.

Ben böyle düşündüm. Sen ne düşünüyorsun? Bu arada ikinci blog açacaksam bugün yarın açarım çünkü yazmadan duramıyorum biliyorsun ve yazıp yazıp kaldırmaktan ben de yazılarım da yorulduk.

(Tam karar veriyorum... aman be diyorum yeni blog açacağım... Ama sonra aklıma burada yazdığım tüm zamanlar geliyor, yani emeğim :) aahahhaha, sanki o yazılara verdiğim zamanları tek tuşla kolaycaaa silmiyormuşum gibi...İkinci blog mantıklı olan (ama yapay zekanın fikri de aklımı karıştırdı ahhahaa *-*) ama yine de... belki de ''mantıklı olan'' burada, kendi ismimle kalmaktır. Diğer bloğum da ''kendi ismim'' olacak o ayrı da... anladın işte. Blog yazan biri beni anlayabilir, bloğunu severek yazan biri yüzde bir milyon anlar. Bu nedenle sana soruyorum sevgili okur.)

Çav.


Not: Bu arada ben yıllar önce iki blog fikrini denedim. O zamanları kim hatırlar bilmem (kimse ahahhaha), ben bile unuttum neyse, işte o zamanlar eski bloğumdayken, film yorumlarım için ikinci bir blog açmıştım da üç beş yazılık ömrü olmuştu bloğun :). İki blog olayı yorucu bir şey bunu biliyorum. Ayrıca ikiye bölününce okunmuyorsun :)), bunu da biliyorum. O yüzden ne yapsam emin olamadım, neyse biraz kafamı dinleyim sonra karar alacağım...


Benim olan her şeyin toplamı.

 

Yıldızımın ne olabileceğini yıllar boyunca düşündüm. Onun şeklini ezberlerken. Onun şeklini yıkıp yeniden yeniden ezberlerken, hep bunu düşündüm. Onun ne olduğunu, ne olabileceğini. 

Bu konuda cevabım netti. Zaman içinde yanıtlarımda oynamalar ve değişimler -peki tamam, kırılmalar- gözlemlense de, benim yıldızıma olan bakışım hep aynı kaldı. Onda gördüğüm şey, hiç değişmedi.

Bunun yıldızıma dair gerçek yanıtım olmadığını anlamamın, bunu inkar etmemin son kullanma tarihini geçiştirmemin ve sonunda zehirlenmemin öyküsünü sizlere anlatabilirim. Ancak bu, zehri vücudumdan atmamla birlikte, unuttuğum bir öykü. Başka bir kitapta yazıyor, bizse diğer bir kitabın kapağını çoktan açmış bulunuyoruz sevgili okur.

Ona bir gecede bir kere bakmam, onu sana anlatabilmem için yeterli. Tek bir bakışımla, onun tüm varlığını içime çekebilirim ama biliyorsun, yine de hepsini ortaya dökmem, dökemem. Bu belki de sigara içmeye benzer, bilmem. Hiç sigara içmeyi denemedim, o da sence böyle mi? Üflediğin duman, içinde tuttuğunun ne kadarı; istediğin kadarı mı? Bazense öksürürsün değil mi? Acemiysen, öksürürsün. Boğulurcasına öksürürsün. Ustaysan, ölürcesine içersin. Nefesin kesilircesine, bırakamazsın zehirlenirsin.

İnsanın bir yıldızının olması, bir yıldıza benim deme cüretini göstermen, sana bunu yapar. Sigara içmek gibi. Hiç sigara içmemiş olsan bile bunu anlarsın, zehir aynı zehir.

Bu, eski bir kitapta yazıyor. Şimdi anlattığım anlatım, zehirli bir dumana sahip değil. Öksürmeyi bırakalım.

Kahvem olurken ona sorular sordum. Onunla hala konuşabilmem bana onun ne olabileceğini sorgulattı. O bir ilham değil, bir umut değil. O bir yıldız, tam karşımda parladığı için onunla konuştuğum bir yıldız. Sorular sorduğum bir yıldız. Çünkü hangi kitabı açarsa açsın insan, cevapları okur. Bu yıldız hangi kitaptan fırlarsa fırlasın, ona sorular sormaktan kendimi alıkoyamıyorum. Ona artık yıldızım... Diyeceğim. Çünkü o benim, sorular sorduğum yıldızım.

O bir yıldız. Ben ona sorular sorarım, sonra da cevaplarımı veririm. Koşa koşa, hevesle koşa koşa. Bu yıldız, her ne olursa olsun tüm yaşamım boyunca bana heves vermiştir biliyor musun? Heyecan, yaşam ateşi. Parlaklık. O yıldız olmasaydı, ne soracağımı bile bilemezdim. 

Onun bana bir katkısı yok. Benden bir şey aldığı da yok. O sadece bir tanık. Sorularıma, heyecanıma, cevaplarıma, kendime. Bana, tanık. Bir itki. O benim tek tanığım. Belki de bu nedenle onu hep en çok seviyorum. Bana sevgiyi hatırlatıyor. Bir şeyi nasıl yürekten sevebileceğimi hatırlatıyor. O heyecanla, o saf heyecanla (sevebileceğimi). 

Onun bir adı bile yok. Bir şekli, bir tanımı. O sadece parlak bir gök cismi. Bir anlamı olmayan, bir yıldız. Benim olan yıldız değil; heyecanım, sorularım, bilgisayarıma koşuşum, işte bu yazım! Benim olan o değil, benim olan benim. 

Yine de ona hep, ''benim'' demeyi çok seviyorum. BENİM YILDIZIM. Bana, benim olan şeyleri anımsatan yıldız. Benim olan her şeyin toplamı, bu nedenle ona benim diyorum. Yoksa... onun benim olmadığını ben de biliyorum.

Bana buruk hissettiren bu mu? Bu. Evet, bana bu buruk hissettiriyor. Hep böyleydi. Bu bana hep çok buruk hissettirdi (itirafın sonu).


Bir yazıyı var etmenin değeri.

 

Bu zamana kadar bir yazıyı var etmenin değerinin ne olabileceğinin farkında değildim. Benim için bir yazı yaratmak her zaman doğal bir süreç olmuştur. Bir çeşit dışa vurumun ötesinde, bir refleks. 

İçimizden kelimeleri çıkarmak her durumda kolay olmaz; bunu biliyorum. Kelimeler süreç içinde dış dünyanın varlık ve yaşantılarından taşarak bizim düş ve düşün dünyamıza yerleşir. O yerleşimi kendi dekorasyonumuza çevirmek için ise çeşitli yollara başvururuz. Bunlardan biri de yazmaktır. Bu pencereden baktığımızda yazmak -pek tabii benim için- bir şeyi var etmekten öte, var olan şeyleri şekillendirmek eylemi olarak ön plana çıkan bir çabadır.

Yazarak var etmeyiz de, içimizde varlık bulanları yazma eylemiyle şekillendirdikçe, yazdıklarımız bizim şekilsiz, çürümüş, boşlukta kalmış veya dönüşen parçalarımıza varlık verir. Biz yazarız, kelimeler ise bizi yapar. Artık böyle düşünüyorum.

Bundan olacak, yazılarımla hep bir çekişme içinde olmuşumdur. Yazılarımda gördüğüm yeni şeklimle olan zorum, yazılarımı didiklememe, onları parçalamama, yeniden var etmeye ve aslında her seferinde yeni bir yazıyla var etmeye ama her ne olursa olsun hep en başa sarmama neden olmuştur. Bunu boş bir uğraş veya olumsuz bir durum olarak değerlendirmesem de, tüm bu çekişme hali benim yazılarımla olan bağımı zedelemiş gibi görünüyor. Çünkü onların kıymetini bilemedim. Yazılarımın da, yazma eylemine yönelik doğal itkimin de değerini hayatımın tek bir anında değerlendirmemiş, bunu beni çeşitli açılardan ''öne geçiren bir nitelik'' olarak görmemiş ve yazmaya gerekli özeni göstermemişimdir.

Ben yazmasaydım, yaşayamazdım. Bu kesin. Bunu deneyimleyen -'böyle hisseden' yazmadığımın altını çizerim- birinin yazma eylemine gerekli özeni göstermemesi de en basit ifadeyle ilginç bir durum. Hatta neredeyse şüpheli. Hayatını yazmak eylemiyle bu kadar iç içe geçirmiş bir insan, yazmaya nasıl özen göstermez? Çünkü; hep yazan, hep yazabilen, yazmayı hep doğallıkla bir refleks gibi yapmış ve hatta yaşamış birisi, elindekinin anlamını tam olarak kavrayamaz. Bana olan buydu.

Şimdilerde yazamadığımı görüyorum. Ne zaman yazmak istesem, yazamam. Yıllar içinde kendi tarzımı bulduğumu düşünsem de, kelimelerimin bir dekor oluşturduğunu söylememiz zor. Uzun bir süre boyunca belki de benim oluşturduğum dekor budur, dağınık olması veya her nasılsa öyle olması, yazdıklarımın bir bütünlük oluşturmadığı anlamına gelmez... belki de benim tarzım budur; evet, hep buna sığındım! Belki de, benim tarzım budur...

Öyle, öyleydi; hep de öyleydi. Benim tarzım bu. Öte yandan, bu bir dekor değil ve ben bir dekor oluşturma gereksinimi duyacak kadar uzun yıllardır yazan biriyim.

Bu konuda kafam karışık. Pek çok konu başlığı bulabilirim, keza buldum da - bu konuda iyi olduğumu bilirsin. Yine de yazmak... yazmak, başkadır ve ben yazamadığımı keşfettim. Ben yazamıyorum sevgili okur, ben yazamıyorum.

Ben yazamayan birisiyim demiyorum. Ben yazabilen birisiyim buna şüphe yok. Öte yandan ben, yazamıyorum. 

Belki de bir akış gerekli, böyle düşünüyorum. Biliyor musun, hayatım hakkında da böyle düşünüyorum. Bir akış gerekli... işte bunu düşünüyorum. O akışa kapılıp gittiğimde yazmak benim için hep yine çok doğal bir hal alırdı. Ben kelimeleri değil, kelimeler beni bulurdu. Bu bir dekoru oluştursa da, oluşturmasa da. Açıkçası biraz bunu özlüyorum. 

Hiç gerçek bir yazım yok. Çünkü bunu hiç başaramadım. ''Gerçek'' ifademden kastımı hepimiz seziyoruz ancak en azından ben sana bu kavramla neyi anlatmak istediğimi açıklayamam. Gerçek, gerçek. Gerçek bir yazı, söyleyeceklerim bu kadar. Keşke gerçek bir yazı, gerçek yazılar... yazabilsem. Bu benim için bir ''başarı'' olurdu.

Ben hayatımın son yıllarında hep başarı kavramını küçümsedim biliyor musun? Dudak büktüm. Başarı! dedim hiddetle. Çünkü ben hep ''başarılı'' kabul edilen biri oldum ama hiç başarılı hissetmedim; bu var bir. Diğeri ise, diğerlerinin başarısının benim başarım olarak üstümde duruşunu düşünmemem. Ben hep, evet biliyorsun, kendi başarımı istedim. Evet, hep kendi mutluluğumu istediğim gibi.

Böyle biri için başarı kaçınılmazdır. Böyle biri için mutluluk kaçınılmazdır. Hade ordan.

Böyle biri için kafa karışıklığı kaçınılmazdır. 

Böyle biri için... zorluklar kaçınılmazdır.

Böyle biri, saklanabilir ama asla -burası önemli, asla- kaçamaz.

Bir dekor oluşturdum. Yine de bu, suni bir dekor. Akıp giden bir yazı, işte birlikte sürüklendik sevgili okur. Sen ve ben. Yazmaya dair en çok bunu seviyorum. Sürüklenmeyi.

Sürüklenmek istiyorum biliyor musun? Bir akışa kapılıp sürüklenmek, buna karar verdim. Sürüklenip gitmek... Hep adımlarıma dikkatle baktım. Dikkatle adım atmaktan bile pinpiriklice bir şey varsa... ah ne gereksiz... Adımlarına bakmak bakmak, dikkatle bakmak. Hata yapmaktan korkmak! Bu korkuyu bana kim hediye etti biliyorum. Bunu aştığımı da biliyorum. Ama o kadar uzun yıllar korktum ki, bu bana bir ömre bedel oldu. Getirileri de vardı tabii; örneğin, yazmak. Yazmak ve ben. Bu korku bana iki şeyi verdi: 1. Yazmak, 2. Ben.

Belki de yazabilirim. Belki de tüm o konu başlıklarını ve ötesini yazarım. Ben yazabilen bir kızım. Keşke, yazan bir kız da olsaydım. Sadece alışmak gerekli biliyorum. Sürüklenmekten kastım da buydu belki de.

-Dikkatim dağıldı.-

Böyle yazan yazarlar var. Sorun böyle yazan kişilerin olup olmaması değil. Sorun benim nasıl yazan bir kişi olduğum. Sahi, ben nasıl yazan bir kişiyim?

Bana dair hep çok fazla tanım vardı. Bundan olacak, yazma hakkımı hep saklı tuttum. Yazma hakkıma tek bir tanım getirmedim. Oysa bugün, artık, bundan kaçamam. Yazma hakkımı kendimden saklayamam. Çünkü tanımsızlık budur, saklamak.

Sadece düşünmeliyim. Bir konu başlığı seçip üstüne düşünmek... Bu konuda iyi değilim. Uzun zamandır pek çok şeyi aynı anda düşünüp tek bir kocaman düşünmek başlığına çeviriyorum. Oysa tek tek düşünmeliyim. Tek tek yapmalıyım. Tek tek devam etmeliyim. 

-Tanımlamak budur.-

Sığamıyorum. Ne hayatıma, ne önümde gördüğüm olası hayatıma, ne de yazma şeklime sığamıyorum. Ben sığamıyorum, bunu görebiliyorum. 

Ben sığamıyorum.

Ben taşıyor muyum? 

Ben taşmak istemiyorum.

Ben, akmak istiyorum. 

Akışta, akmak.

Böyle yazarak bir dekor oluşturulabilir mi?


Not: Sence bu bloğun böyle kafası çok mu karışık oluyor? Belki de iç dünyam için ikinci bir blog açmalıyım. Böylece kararsız kalmam, yazılarım da var olur.


Korku.

 

Hayatta hazmedemediğim tek bir şey kaldı: Benden korkma lüksümün alınması. Aslında hazmetmek zorunda olmadığım ve daha en başta hazmetmediğimi herkese belli etmem gereken birçok şey vardı ama ben hep ''çok akıllı'' bir kız olduğumdan, her şeyi hazmetmiş gibi yaptım. Kendime bile. 

Zamanla pek çok şeyi dönüştürdüm de, ki inan bana bu çok zordu. Bata çıka ve sonra tekrar bata bata. Çünkü ne zaman çıksam, beni biri mutlaka ayağımdan tutup çekmiştir. Genelde psikolojime oynandı tabi. Hazmetmek için debelendiklerime oynandı. Örneğin, ''ben her şeyi doğru yaptım!'' gerçeğim vardı, hala var malesef... Bu beni hep aşağı çekti. Evet; 1. Her şeyi gerçekten de mükemmel yapmam (başkaları için, asla kendim için değil), 2. Bu durumun bu nedenle görülmemesi (mükemmelsen mükemmel olmama seçeneğin ortadan kalkar). 

Neye göre mükemmel; diğerlerinin beklentilerine göre. Bir sınır var, o sınırı geçme. Zaten geçemezsin, çünkü yalnız kalırsın. Kimse sana geçme demez, bu da işin en sinsi tarafıdır; istersen geç, geç hele geç bakalım! Yalnız kalırsın. Bunu göze alıyorsan... geç. Almadım, göze alamam sandım; bu nedenle diğer tarafa geçmedim. Yalnız, yapayalnız kaldım. O kadar yalnız kaldım ki, beynim artık o zamanları (tüm hayatımı) siliyor. Beni koruması lazım çünkü, bu nedenle. Öte tarafa geçseydim başta yalnız kalacaktım ama sonra bitecekti. Bense bunu derinnnn ve yıllara yayılan bir ızdıraba dönüştürdüm. Anneciğim haklı, her şeyi ben kendi kendime yapmışım.

Benim hazmedemediğim tek şey... Artık bundan bile, her şeyden bile... Korkmamam. Sadece ''ama ben...'' mırıltılarım kaldı. Ama ben öyle sandım, böyle sandım mırıltılarım. Kimse duymaaazz. Bağır istersen, avazın çıktığı kadar. Sadece yakınlık için bağır. Duyulmak için bile değil (çünkü artık akıllandın), yakınlık için... bağır. Duyulmaz.

Bunu biliyorum. Hep biliyordum. Korkma lüksüm tekrar tekrar alınırken de biliyordum. Artık dilenci gibi gökyüzünden dilenmiyorum. Sanırım tüm dualarım, korkma lüksümün en küçük kırıntısına kadar benden çekilip alınmasına harcanmış. Bu, bende devasa bir üzüntü yarattı; senden saklayamam. Bir insan böyle üzülmemeli. Hele de yalnız başına. Ama tabi, korkma lüksün elinden alındığında yalnız üzülüyorsun.

Çocukken de korkma lüksüm yoktu. Dilenmelerim o yıllarda başladı, gökyüzünden. Karanlıktan korkamazdım, böceklerden, yalnızlıktan. Çocuklar neyden korkar; ben korkamazdım. Korkardım ve kendi kendine geçerdi. Bu kadar. Ben hiçbir şeyden korkamazdım, çünkü yalnızdım.

Odamda en değer verdiğim eşyam yedi yaş fotoğrafımdır. Sanırım hayatım boyunca en çok, o fotoğrafa kıymet vereceğim. Ne zaman yalnız hissetsem ona, ''ben geldim, senin için geldim,'' demek için. 

Aslında artık yalnız hissetmiyorum. İnsanlar yalnızlığın bile ne olduğunu anlamazlar. Keşke ben de anlamasaydım. Ama anladım, anlamak zorunda bırakıldım, bir daha anladım ve işte... anladım... Dilerim bu son evredir; zira daha fazla acı çekecek, aman anlayacak yerim kalmadı. Zamanım da...

Küçükken pek ağlayamazdım da, bak aklıma geldi, benim ağlama lüksüm de yoktu. :)

Şimdiyse, yine de tüm mırın kırınlarımdan arınmak zorunda kalırken, tek bir korkum kaldı. Evet tek. Başka korkum yok benim. Özgürlüğümün elimden alınması. Çok komik, tüm hayatım esir hissetmekle geçmişken ben, hala en çok özgürlüğümün elimden alınmasından korkuyorum. 

Ben aslında özgürüm. Ben etki altına girmem, başkasını da girdirmem. Korku ve hırslarım öldü, ölüyor. Ben, özgürüm. Bunun da bedeli vardı, var... galiba. Biraz ağırdı, tamam bence çok ağırdı. Kime göre neye göre derler. Gelsinler yaşadığım ağırlığı bir anlığına taşısınlar, bana göre olan ağırlığı görürler. Bir an bile dayanamazdı herhangi biri, bir an bile. Ben yıllarca taşıdım. Bir şeyden korkma lüksümün elimden defalarca alınışını! Her şeyi kendim öğrenmek zorunda kalışımı. Kendimi var etmeyi. Bir şeyi sevmeyi dilemeyi. Değer görmemeyi. Bunları ispat etmeye çalışırken parçalanmayı. Başka bir şey olmak zorunda kalmayı. Biri bile değil, şey. Çünkü o parçalar, koptu gitti.

Bu bana acı vermiyor. Bana acı veren pişkinlik, manipülasyon, bencillik, safa yatmak, gözlerini yummak... Bunları bana yapanlar! Benim en büyük ve TEK zaafım da buydu zaten: Kendimi korumak. Çünkü bunu benim için bir tek ben yaparım. Bu yüzden de hiçbir şeyden korkma lüksüm yok.

Sadece tek bir şeyden korkuyorum... Özgür olamamak. Bundan o kadar çok korkuyorum ki... Çok çok çok çok ÇOK KORKUYORUM. Bu sadece bir korku. Onu benim korkum yapmazsam, sadece bir korku olarak kalır. Biliyorum. Kahretsin ben zaten hep biliyorum!

(Bu yüzden de bir şeyden korkma lüksüm yok...)

Bu arada söylediğim şey ağır bir şey. Ben hep ağır şeyler söylüyorum. Anlıyor musun sevgili okur? Anlasaydın yalnızlığım... Yalnızlık ne ya? Bu kelimeyi iliklerime kadar yaşadım ben. Artık anlamını yitirdi. Beni çok üzdüler ve bunu inkar ettiler. Bu, ruhumda iz bıraktı. Ne soyuuuttt; ama öyle. Bu, benim ruhumda iz bıraktı.

İnsanlar tabi ki acı çekebilirler. Kötü, çok kötü, daha bile kötü, devasa kötü şeyler yaşayabilirler. Ah... bunu neden açıklıyorum hala? Yine de açıklayacağım. Benim sorunum ''yalnız'' ''hissetmek'' falan değil. Benim sorunum aynı döngüyü defalarca, tüm hayatım boyunca, yaşamam ve bunun ağırlığı. Ben tam kendimi döngünün dışına atıyorum ki bir şey beni aşağı çekiyor ya da beni tetikliyor ben kendime ket vuruyorum. İnsanlar bir anlığına dediğim sorunları yaşayabilirler, hayatlarının bir dönemi ''böyle'' geçebilir. Ama benim TÜM HAYATIM ben çırpınsam emek versem debelensem bile aynı yalnızlıkla, aynı haksızlıklarla geçti. Aynı şeyle geçti ve ben emek verdiğim halde AYNI geçti. Ben bunu kaldıramıyorum. Birkaç yıl kaldırırdım ama tüm hayatım... beni ezdi. Bu nedenle artık nefes alamıyorum. Nasıl nefes alırım onu da bilmiyorum. Bunu da umursamıyorum. Sadece bittim. Bana dair her şey bitti. Yok. Ben yokum artık, bana dair ne varsa yok. Böyle olmalıydı belki anlıyorum ama bu, haksızlık. Anlıyor musun, haksızlık. 

Tek hatamsa, şu hani, ''anlıyor musun?'' sorum... Demek ki hala, yok olsam bile, ben anlamıyorum demek bu soru... Çünkü kimse anlamaz, beni anlamaz. Anlamasını istediklerim anlamaz. Zaten beni onlar yok etmedi mi? Hatta benim bile anlamam gerekmiyor. Bence ben kendimi fazla bile anladım. Bu bir hataydı. Yine de üzgünüm. Buruk bir üzgünlük bu. Hani çocukken bir şeye üzülürsün ya, öyle saf bir hayal kırıklığı. Bunu en iyi böyle açıklayabilirim. Bunu, üzücü yapan da zaten bu. Bu kadar saf olması. Bu yüzden çok öfkeleniyorum. Bana kıymet verilmemesine. Şu anki bir şeyden çok, geçmişe ve ona dair pişkinliklere, gelecekteki yalnızlığıma öfkeleniyorum. Tüm bu haksızlığa. Bana yapılmış ve muhtemelen yapılacak haksızlıklara öfkeleniyorum. Belki de kendimi koruma yöntemimi değiştirmeliyim, biliyorum.

(Hala hırslarım var... Olmasaydı ne böyle debelenmeye devam ederdim, ne öfkelenirdim, ne de bu yazıyı yazar, üstüne de yayınlardım. Ama ben insanım. Ben sadece insanım... ''Güçsüz'' olamaz mıyım... Neden hırslarım olmasın, neden öfkelenmeyim! Bu kadar kırılırken, neden her seferinde kendi başıma, tek başıma, YALNIZ iyileşeyim! Neden her defasında, unutmak zorunda kalayım! Unutamıyorum, çünkü ben mükemmeldim. Evet buna sığınıyorum. Hep de sığınacağım! Çünkü ben, insanım. Ben çocuktum ama ben insanım diyemedim. Ben gençtim ama ben insanım diyemedim. Diyemedim! Dediğim de ''cadı!'' ilan edildim. Ama cadılar da insandır; hatta sıradan bir insandan daha ''insandır'' cadılar...)

Offff çok sıkıcı. Böyle yazmadan önce dolmuş oluyorum, yazmazsam başka yazı da yazamıyorum zaten çünkü heybemi boşaltmadan yazamam. Sonra yazarken rahatlıyorum ama rahatlamak anlamında rahatlamak da değil her şey hala kabak gibi ortada oluyor ve bir şeyin değiştiği yok. Yazdıktan sonra yayınlamam geliyor yoksa yazmamış gibi oluyorum ve başa sarıyor. Yayınlayınca da bu ne şimdi oluyorum ve yazım sıkıcı geliyor. Sonra da siliyorum. :)


Japoncaköpüklübaloncukyacası.

 

Küçükken balıklarım vardı. Japon balıkları. Taa Japonyalardan kalkıp da, işte yüzüp de, küçük bir akvaryuma gelmeyi niye kabul etmişlerdi bilmiyordum. Onlara bir şeyler anlatır mıydım emin değilim; ama onların bana bir şeyler anlatmadığına eminim. Belki de kendi aralarında fısır fısır konuşuyorlardı da ben onları anlamıyordum. Çünkü balıkça bilmiyordum. Hele de Japoncabalıkçası! Belki de köpükçe konuşuyorlardı. En olmadı baloncukyaca. Japoncaköpüklübaloncukyacası! 

Onlara dair pek bir şey hatırlamıyorum açıkçası. Hatırladığım şeyler sırasıyla: Güzel renklerinin olduğu, aralarına beni almadıkları ve bir anda kayboldukları. Bir gün içlerinden birinin karnı şişmişti. Ben de tabi bebek balıklarım olacak sanmıştım. Bebek balıklar ağlar mıydı? Ne kadar küçük olurlardı? Bilmiyordum. Ama bu bana pek inandırıcı da gelmiyordu. Çünkü hiç bebek balık görmemiştim. Zaten ortada bebek balık da yoktu. Balığım iki kez yem yemiş. Bu yüzden ölüyormuş. 

Bir gün eve geldiğimde onları görememiştim. Nerede olduklarına dair de mantıklı bir açıklama alamamıştım. Yoksa Japonya'ya mı dönmüşlerdi? Hayır, keşke öyle olsaydı. Çünkü bana öldüklerini söylemişlerdi. Evet, dördünün de. Bir çocuk olduğunuzu düşünün. Evet sadece bu kadar. Bunu düşünseniz yeterli. O an ne hissettiğimi uzun uzun anlatmam gerekmez. Sonra nasıl öğrendim bilmiyorum ama aslında hepsinin değil birinin öldüğünü öğrenmiştim. O an ne hissetmiştim acaba? Hatırlamıyorum. Ama sonrasında ne hissettiğimi hatırlıyorum. Bir evcil hayvanım olmasından çok korkmuştum. Çok çok çok çok çok.

Anneannemlerin komşusu olan bir sınıf arkadaşım vardı. Onun hep farklı farklı hayvanları oldu. Kaplumbağa, tavşan, hamstr... Dış bir gözle bunu gören bir çocuk için bu gerçekten ilgi çekici olmalı. Onların evine gittiğim zamanları bu hayvanlar sayesinde hatırlıyorum. Geçen yıllarla birlikte rengini yitirmiş ve artık bir araya getirilemeyecek kadar eskimiş tüm bu anı resimlerindeki renkler sadece bu hayvanlar. Acaba arkadaşım kaplumbağaca biliyor muydu? Veya tavşanca? Veya hamsterca?

Küçükken bir kitabım vardı. Bir masal kitabı. Böyle ince bir şey. Taşralı bir külkedisinin hikayesini anlatıyordu. Sanırım çok da çocuk edebiyatı ürünlerindeki niteliklere uymuyordu. Ama yine de onu seviyordum. O da mesela artık eskimiş anı resimlerimde canlı kalan bir renk. O rengi çeke çeke çeke çeke sana bu anımı anlatabiliyorum. O kitabı babama kaç kez okuttum bilemiyorum. Pek çok kez olduğunu biliyorum. O sıralar okumayı bilmiyordum. O kitap niye bizim evdeydi onu bile bilmiyorum. Ama içimde bir sürü rengi oluşturuyordu, bunu da biliyorum. İçimde oluşan bu renkler, okumayı öğrendiğimde kitap aşkına dönüştü. Kitaplara aşık oldum.

Kitaplardan Japoncaköpüklübaloncukyacası öğrenemedim. Ama bir sürü başka şeyi öğrenmeyi öğrenmişim gibi görünüyor. Sanırım, kitaplardan... Renkleri öğrendim! Pek çok farklı hissi. Çok çok çok çok çok olan her şeyi. Ve o kadar da çok olmayan pek çok başka şeyi. Sanırım böylece bir şeyi anlamışım. Japoncaköpüklübaloncukyacasını anlamam için o dili duymam gerekmiyor. İşte bunu anlamışım.

Sen kitaplar sayesinde neyi anladın?

(27.03.24)


Chihiro ve Kohaku.


Kardeşim ve Ben.

Kardeşim ve Ben, Raina Telgemeier (Desen Yayınları).

(Bu, eski bir yazım olsa da en sevdiklerimden biri. ''Sakura Fırtınası'' yazı dizisiyle paylaşmıştım.)

Çocukluk anılarımı net hatırlarım. Ben unutsam, elbet bana ben büyürken birisi hatırlatmıştır. İlkay çocukken böyle yapardı, şöyle derdili cümleler, çocukluğumla aramdaki güvenilmez köprünün en sağlam taşlarını oluşturuyorlar gibi geliyor bana. Bu nedenle (özellikle de yıllar geçtikçe) anılarımı ben mi hatırlıyorum yoksa bana hatırlatıldığı kadarını mı aklıma getiriyorum, emin olamıyorum (ve asla da olamayacağım).

Küçükken kardeş istemez(mişim)dim. Bunu ben de hayal meyal hatırlıyorum ama -dedim ya- bu hatırlamalarım kulak misafiri olduğum konuşmalardan mı ileri geliyor yoksa ben mi bizzat hatırlıyorum emin değilim. Her neyse! Günün sonunda ikisi de aynı şeydir. Ben de, işte, çocukken kardeş istemez, hatta kendimi yerlere atarmışım. İnan bana hiç de öyle bir çocuk değildim. Bence iftira :). ''Kimse benim anneme anne, babama baba diyemez,'' diye millete ayar çekermişim. İlginçtir, ailem çığıran bir veledi dinlerlermiş de. Gerçekten de ''ben kardeş istiyorum!'' diye çığırmaya başlamadan evvel bir kardeşim olmadı.

Olay şöyle gelişti... Anneannemlerin mahallesinden iki arkadaşımın peş peşe kardeşleri oldu. Ben zaten bu ikisine çok kuruluyordum. Benden bir yaş büyüktüler ve aynı yaşta oldukları için onları birbirine yaklaştıran ortak konuları vardı. Hele hele biz büyüdükçe bu konuların sayısı daha da arttı (çünkü benden bir sınıf üstteydiler). İşte şimdi de kardeşleri olmuştu! Benim de kardeşim olmalıydı. Herkesin oluyorsa benim niye olmasındı! Hemen annemlere koşup bir kardeş sipariş etmişim. Tabi bilmiyorum, kardeş öyle isteyince hemen eline gelecek bir şey sanıyorum. Bir de üstüne büyük haliyle geleceğini... (hadi yine bebek olsun ama ciyak ciyak ağlayan bir bebek olması... bu konuya da geleceğim).

Yine de bence çok beklememişim. Artık kaç zaman geçti bilinmez... Bir kız kardeşim olacağını öğrendim! Acaba ne hissetmiştim? Bak benim hafızam güçlüdür aslında. Yukarıda bir girizgah yaptım ettim ama kendi hafızam da noktaları iyi hatırlar. Sadece, boşlukları nerelerden doldurduğumu hatırlamıyorum. Kız kardeşim olacağı zaman verdiğim tepki neydi, ne hissetmiştim onu da hiç hatırlamıyorum doğrusu ama bir kız kardeşim olacağını annem dahil kimse öğrenmeden evvel bunu benim öğrendiğimi hatırlıyorum. Nasıl mı? Rüyamda.

Bu, benim hatırladığım eeeen eski rüyam. O da bölük pörçük. Biliyor musun rüyamı da sanki bir çocuğun pastel boyayla çizdiği bir resmin görüntüsü gibi hatırlıyorum. Rüyamda küçük bir kız çocuğu vardı. Bu çocuk sarışınımsıydı. Ben esmerken kardeşimi sarışınımsı görmüş olmam da... Bahçeli bir evde hayvanlarlaydı falan. Galiba onu Pamuk Prensesvari (biliyorum o sarışınımsı değil) bir şekilde hayal etmişim ahahahaha. Neyse böyle bir rüya görmüştüm ama rüyamı birilerine anlatmış mıydım, beni ciddiye almışlar mıydı; yoksa kız bebek isteyen büyüklerimden onay toplamış mıydım emin değilim.

Kardeşim uzun yolculuğundan aramıza katılmadan evvelki zamana (yani annemin hamileliğine) dair hatırladığım bir diğer şey de -ki zaten başka da yok- kardeşime isim seçtiğimiz zamandı. O zamanlar popüler olan dizilerden, isimler sözlüğünden ve yine -sıkı dur!- bir rüyadan ilham alınmış üç beş isim gündemimizdeydi. Anlaşılan, kardeşim gelmeden evvel bize bir çeşit telepatik mesajlar yollamış (tabii ki şaka yapıyorum). Annem rüyasında kardeşime İ. ismini vereceğini görmüş. (Evet o da İ.'li bir şey). Bu ismi bize açıkladığında ne düşündüğümden emin değilim ama benim favori ismim başkaydı. Yine de bana göre hava hoştu. Laf aramızda, o zamanki yani küçük Ben, kardeşimin isminin anlamını çok sevmişti. 

Gel zaman git zaman annem ve babam beni teyzemgile emanet edip ortadan kayboldular. Geri döndüklerinde yanlarında biri daha vardı: Ciyak ciyak... (kardeşim okur falan, şaka şaka) Su perisi kardeşim. Onun doğumundan sonrasına dair aslında belli belirsiz bir anım daha var ama bu o kadar sisli bir anı ki, gerçekliğinden şu an şüphe ediyorum. Sanırım annemler geri dönmeden evvel ben kardeşimi ziyarete gitmiştim. Tabi ki babam ve halamla birlikte. Anneme bir çiçek almak hakkındaki konuşmamız aklımda. Böyle bir şeyler. Ama sonrası yok. Kardeşimi ilk gördüğümde içime dolan his, yok. Eve döndüğümüzde zihnime dolan sorular, var.

Mesela: Kardeşim de çikolata sever mi? Ona da alabilir miyim? İki tane alsam olmaz mı? Hem İ. de sever bence... (o sırada İ. ağlamakla meşguldü).

İ. uzun bir dönem sadece ağladı. Bu beni biraz hayal kırıklığına uğratmıştı hatırlıyorum. Ben, birlikte oynayabileceğim bir arkadaşım olacağını düşünüp ''kardeşim nerrdeee!'' diye milleti darlıyordum oysa... Kardeşimle oyun oynayabileceğimiz kadar büyümesini beklerken, ben de büyümüştüm... :( Sonra da ona sinir oluyordum galiba. Eşyalarımız ortak olduğu için, meraklı olduğu için, bilgisayarda oynarken araya girdiği için... Aslında İ. çok uslu bir çocuktu. Düşünüyorum da... Ben çocukken hep çok daha şımarıktım. (Laf aramızda hala biraz öyle olduğumu düşünüyorum...)

İ.'nin çikolata yiyemeyeceği gerçeği (henüz bir haftalık falandı muhtemelen) beni üzmüştü. Bu, bir çocuk için gerçekten üzücü diye düşünmüştüm. Çikolata yiyememek! 

İ. gerçekten prenses gibi bir çocuktu. Tipi bile ahhahahah. Ben biraz daha serseri bir kızdım. Ama duuurrr... İ. çok bebekken erkek çocuğuna benzetilirdi ahahahhah. Ama tatlı diye diyorum ya. Hatta annem artık bu durumdan sıkılmıştı da, İ.'nin kız olduğunu vurgulayan şeyler ve renkler giydirirdi. Bir anı aklıma geldi bak şimdi. Ben, annem ve bebek arabasındaki elbise giymiş İ. yolda giderken iki genç İ.'yi sevmişti. İçlerinden biri ''kız mı erkek mi'' diye sorunca annem de ''ama yok artık''vari bir tepki vermişti ahahhahaha. Neyse. Ne diyordum... ben daha... daha... hah, marjinal bir tiptim. Yani çocukken.

Yani işte davranış olarak da değil de (tamam İ.'ye göre davranış olarak da)... İşte genel hava diyelim. Örneğin benim hiç düğünlerde giydiğim gelinliğim veya prenses elbisem olmamıştı. Pembe rengi çok giymezdim. Kot ceket ve kovboy çizmem, ekose eteğim, cırt renkte badilerim... Çocukluk fotoğraflarımda böyleyim. Bir de şımarık şımarık pozlar verirdim. Prenses gibi değil de... Şımarık dediysem de... İşte, tatlı anlamında. O zamanlar tabi dijital kameralar yoktu. Fotoğrafın nasıl çıkacağını bilemediğinden öylece şansa çekiverirdin. Benim fotoğraflarım bu yüzden daha çok anı yansıtıyor. Bazısında yan tarafa seslenirken, bazısında bir şeylerle uğraşırken... İ. küçükken yine bu kadar gelişmiş değildi kameralar falan filan ama yine de dijital fotoğraf makineleri çıkmıştı ve fotoğrafta nasıl çıktığını (örneğin gözün kapalı mı ahahah) görebiliyordun.

İ. ile olan en eski fotoğrafımızda ben 6 yaşında falanım. Bücürüm yani. Kucağımda benim yarım kadar bir bebek (abarttım). Ama o yaşlarda küçüktüm takdir edersin ki ve bir bebek bile bir çocuk olan küçük Ben'in kucağına büyük gelmişti. 

Oyuncak bebeklerimle oynamayı çok severdim. Oyuncaklarıma hep özen göstermişimdir, sanki canlılarmış gibi. Bahsettiğim bebekler de Barbie falan değil (genelde) daha büyük bebekler. Düşünüyorum da, benim oyuncaklarım bile bir tuhaftı hahshah. Yani bebeklerim. Çok güzel değillerdi ama bu nedenle çoook güzellerdi. Biri Ö. teyzemin çocukluğundan kalmaydı; mavi bir elbisesi vardı ve adı -tabi ki- Maviş'ti (ama bu adla birlikte bana gelmişti, ona ben isim vermedim). Bir bebeğimi A. halam yapmıştı sanırım veya o da onun çocukluğundandı ve pembe saçları vardı. Ama böyle fosforlu falan pembe gibi pembe saçlar. Tabi ki, adı da: Pembe'ydi ahahhaah. Ama ona da bu ismi ben vermemiş olabilirim. Böyle böyle bebeklerim vardı işte. Çok güzel değillerdi ama çok güzellerdi ve benim arkadaşımdılar. (Sonra kardeşim onları... Onlarla kardeşim daha dolu dolu oynadı sanırım bilmiyorum ama benden daha özenli olmadığı kesindi).

İ. ile olan fotoğrafımızı anlatıyordum. İ. oyuncak bebek gibiydi, bu nedenle aklıma oyuncaklarım geldi. Küçük Ben de İ.'yi oyuncak bebek falan gibi görmüş müydü acaba? Hiç sanmıyorum. Çünkü oyuncaklar ağlamıyordu ama İ. ağlıyordu! O fotoğrafta da arkadaki kanepeye yaslanmışım. Elimdeki kardeşimi tutmaya çalışırken halterci gibi yüz kaslarım gerilmiş. Ama iyi ki o fotoğraf var. Bazen bazı fotoğraflarım ve yazılarım için iyi ki var diyorum. Zaten benim çocukluk fotoğraflarım çok komik (ve bu nedenle güzel).

Annem evi temizleyeceği zaman İ.'yi uyuturdu ama uyanmasın diye de ona ben bakardım. İşte ana kucağını sallayayım, onu eee eee'leyim diye falan. Ama bunu tabi ki beleşe yapmazdım. Annemle ''şu kadar cd izlememe izin verirsen, ben de İ.'ye o kadar bakarım'' diye pazarlığa girermişim (ki bunu ben de hatırlıyorum). Çizgi film cd'lerimi çok severdim. Ciddiyim, tv'de çıkan çizgi filmlerden daha çok severdim cd'den izlediklerimi. Böyle, masalların uyarlamalarına dair cd'lerim vardı onu hatırlıyorum. Sonra Red Kit vardı ki en sevdiklerimde baş sıradaydı. Ama en en en favorim (ki bunu daha evvel anlatmıştım) Karlar Kraliçesi idi. İ.'yi pışpışlama bahanesiyle onları art arda izlerdim. Zaman içinde hem dvd'imiz hem cd'ler bozuldu ne yazık ki. Ama çocukluğumu anımsadığımda beni en çok gülümseten şeylerin başında o cd'ler gelir.

İ. ile birbirimize hiç benzemeyiz. Hem de çok benzeriz. Hem aynı şeyi düşünür ve yaparız, hem de bunu farklı şekilde -kendi dilimizle- yaparız. İkimiz de inatçıyız sözgelimi. Ama İ.'nin inadı ile benim inadımın kendini gösterme şekli birbirinden çok farklıdır. İ. ile bu yaz küsmüştük. O beni, ben de onu kırmıştım. Sonra ne o yanaştı, ne ben. İ. evden gidene kadar evde soğuk savaş vardı. :) İ. evden gidince hem rahatlamış, hem buruk hissetmiştim. Laf aramızda... yine biraz kırılmıştım ama bu kırgınlığın İ. ile bir ilgisi yoktu. Hala bu kırgınlık geçmedi. Hani İ. ile ilgisi olmayan kırgınlık. Sanırım hiçbir zaman da geçmeyecek. Bu nedenle biri bana minicik soru sorunca alakasız yerden çıkıyor. Sakura yerine dolu yağdırıyorum. 

İ. ile barıştık. Çok salak olduğumu fark ettim. Hazır İ. de eve kısacık dönmüşken gittim sarıldım. O da sarıldı. Bu kadar.

Sarılmak istediğin biri varsa git sarıl sevgili okur. Zaman kıymetlidir. Her şey geri gelebilir ama salaklıklarımız bizden en çok zamanımızı alır. 

Ben de sana işte şimdi sarıldım sevgili okur. Bazen birine sarılmaya ihtiyaç duyarım. Sen de duyuyorsan, işte sana sarıldım.

Aslında bu kasım ayı benim için iyi geçti. Bir ölçüde? Alerjim geçti. Zaten çok mutsuzum diye oluyordu. Ama insan, mutsuzluğunu nasıl geçirebilirdi? Mutsuzluğum geçmedikçe alerjim olmadık yerde pırtlayacaktı... Ve ben ilaç falan içmek istemiyordum. Bir sabah uyandım ve hönkürerek ağladım. Tüm hayal kırıklıklarım tek bir noktada buluştu. Sonra odamı süpürge tutarken herkesle, kalbimle, gözyaşlarımla, belirsizliklerle ve durmadan ucu çıkan süpürgeyle kavga edip durdum. Sonra hocama yl'yi bıraktığımı söyledim. Sonra çok istediğim bir şeye başladım (ki bu bana iyi geldi). Sonra, kendime aşık olmaya başladığımı fark ettim.

Sana Kasım başlıklı yazımda bundan bahsetmiştim. Kendini sev, ''önerisi'' özellikle de sosyal medyanın yaygın kullanımıyla herkese reçetesiz verilir oldu. Önceden, ''seveyim seveyim de, gözünü seveyim bana bir de onu nasıl yapacağımı söyle,'' diye düşünürdüm. Sonra -ki uzun da bir süre- ''kendimi böyle sevebilirim!'' ile ''kendimi neden sevemiyorum!'' ikiliği arasında ayran oldum. Sonra, bunun ne kadar aptal (üzgünüm) bir söylem olduğunu fark ettim. Çünkü insan, zaten kendini sever. Bir bebek bile bir şeyleri sevme yetisiyle doğar, değil mi? Bebekler üzerinde yapılan çeşitli araştırmalar varmış. Yani ''insan iyi midir, kötü müdür'' olayı özelinde genelde. Tabi sevgi daha farklı bir şey ancak, sevgi beraberinde ve belki de öncesinde, bir şeylere sıcaklık duymayı gerektirir ve insan -bana kalırsa (ki zaten bu bilimsel bir yazı değil, dandirik bir yazı)- bu doğal sıcaklıkla doğar. İnsan, sevgiyi bilerek doğar. Hayatı severek doğar. İçgüdüleriyle doğar. Zamanla, isimleri öğrendikçe, diğerlerini de sever. Diğer insanları, canlıları, eşyaları, düşünceleri... Diğerlerinin diğerleri olduğunu, kendi benliğinden ayrı bir varlıkları olduğunu ayırt eden bebek, içinden gelen sıcaklığı (sevgiyi) diğerlerine yöneltir.

İnsan sevmeyi bilerek doğuyorsa, o zaman, neden kendini sevemediğini düşünür? Çünkü öyle düşündüğüne inandırılır. Diğerleri dediğimiz, benliğimizle yer değiştirince, biz kendimiz için ''diğeri'' oluruz ve belki de bu nedenle, sevgimizi bir kez daha (ve aslında illüzyonik olarak) kendimize yöneltmemiz gerektiğini düşünürüz. Bu sadece bir ''yanılsama''dır dediğim gibi, gerçeği yansıtmaz. Öte yandan, neye inanırsan, gerçek odur. Senin gerçeğin odur. Ancak sevgi, en temel bileşen (benim varsayımımda) zaten içindedir. İçinde olan bir şeyi dışarıda aramak ise, yaşlıca bir harekettir. Çünkü hiçbir çocuk, bu yanılgıya düşecek kadar sıkıcı olmaz. Bu nedenle de büyürken, kendimizi ''diğeri'' yapıp kendimizden uzağa koyarken, kendimizi sevmenin yollarını ararız.

Bu nedenle ben, zaten içimde olan sevgiyi gören ben, kendime yanlış soruyu sorduğumu fark ettim. Sevgi bende, kaynakta, kaynak bensem ve benden çıkıp bana dönecek bir sevginin peşindeysem, o zaman... soru şu olmalı! Benden çıkıp bana dönen sevginin ilerleyeceği yol, yani kendi sevgimi kendime gösterme biçimim, sevgi dilim, ne olmalı? Bu noktada imdadıma ''aşk'' imgesi yetişti. Aşk, bu dünyada yaratılan bir şey. Bu dünyanın dillerinde yaratılan. Sevgili Bezelyecik başlıklı öykümsü serimde bunu keşfetmiştim. Aşk, soyut bir şey gibi pazarlanır. Hayır. Aşk, görebileceğin en somut şeydir. Sadece, herkesin dili algılayış biçimi, kullanış biçimi, yani ''aşk'ı farklıdır. 

Kendime aşık olmaya karar verdikten sonra ilk önce görüntümden etkilendim. Vay be... ben de fena değilim, gibi (ki bu bana arada gelir - aşkın ilk kıvılcımı). Sonra kendim için iyi olduğunu düşündüğüm kararlar aldım ve adım attım (aşkın derinleşmesi). Çünkü sevdiğin birine ''somut'' olarak ilgini göstermek aşkın ifadesidir. Sonra kendimle kavga ettim (aşkın dipsiz kuyusu). Evet evet, aşkta bu da vardır ya hani, kendimle kavga ettim ve kendime zayıflıklarımı göstermekten bu sefer çekinmedim. Yetersiz noktalarımı, acabalarımı... Çekindiklerimi. Sonra da gittim İ.'ye sarıldım işte. ''İ...'' dedim, ''ben çok aptalım.'' İ. de duygulanmaya yer arıyormuş, beraberce duygulandık. Evin havası değişti vallahi. (İ. ile evde köşe kapmaca oynuyorduk, ilahi biz).

Bu yazı nereye bağlanacak... Bilmem. Sakura fırtınası bir rüzgarla başlar. Ve çiçekler uçar, uçar.

(21.11.25)

 

Kardeşim ve Ben, Raina Telgemeier (Desen Yayınları).


Günlüklerim.

 

Günlük yazmaya lisenin ilk yılında başlamıştım. Aslında ilkokul yıllarımda ilk önce bir arkadaşımın, sonrasında sınıf öğretmenimin hediye ettiği bir defterim olmuştu. İlk çocukluk günlüğüme her gün aynı şeyleri yazdığımı hatırlıyorum. Hadi ama... kim farklı değildi ki? Sen mi, sen sen, ya sen, sevgili okur?

İlk ''gerçek'' günlüğümü ise liseye geçtiğim yılın ekim ayında tutmaya başlamıştım. Hatta 29 Ekim civarında olmalı. Bunu hatırlıyorum, çünkü sonrasında artık hangi akla hizmetti bilmem ama yazdıklarımı silmeye çalışmışım da ilk yarım sayfada pes etmişim ahahhaha. 

Ah... benim dramlarım taaaaa o zamanlara dayanır. Tamam, geçersiz bir dram değildi ancak bunu yaşama şeklim nasıl desem... hah, abartılıydı artık kabul ediyorum. Kendimi yiyip bitirdiğim cinstendi. İlk günlüğüm evlere şenlikti. Bir de üstüne her gün yazmıştım ahahhahah, ama bak bu sefer her gün aynı olayı yazmamıştım. Neler yapmışsam, kimler ve neler ilgimi çekmişse not almıştım. Düşünceden çok olaylardan yola çıktığım bir günlüktü. Birkaç gün yazmayınca günlüğüne yazmama mazeretini bildiren ben, zamanla aylar boyunca yazmadığım süreçler de yaşamıştım. Bu sefer basitçe, sadece yazmak istemediğimi ifade etmişim. Çünkü hatırlamak istemediğimi. Belki de ilk sayfanın yarısında pes ettiğim o silme işlemi, o boşluklarla dolu aylarıma denk gelmiştir kim bilir...

İkinci günlüğümü ise iki yıl yazmıştım. O, benim en uzun süre yazdığım günlüğümdü. Ondan sonra hep defterleri adeta yedim. Bu arada ilk günlüğümü yazmaya başladıktan kısa bir süre sonra, kasım ayında olmalı, ilk bloğumu açmıştım. Ancak henüz ismini bile bulamadığımdan, ilk yazımı yayınlamam sonraki yılın mart ayını bulacaktı. Günlük yazmak benim için daha mahrem, daha korunaklı bir alandı. Bloğum ise bu alana akıttıklarımdan açtığım boşluğa doldurduklarımı ifade ettiğim mekanımdı. 

Bloğumu gerçekten çok sevmiştim. Nasıl blog yazacağımı bile bilmeden blog açmış olsam da, ilk yazım sanki kırk yıldır blog yazan biriymişim gibi kitabın orta yerinden selamsız sabahsız lafa girişimle başlamıştı ahhahahaha. O dönemki yakın arkadaşımla sinemaya gitmiştik de bir film yorumunu ve aldığım birkaç kitabı dutluk olan bloğumda anlatmıştım. Gerçekten de ilk bir buçuk yıl kadar ne benim bloğum bir blog yazarınca okundu, ne de ben diğer blog yazarlarını okudum. Sanıyorum ki ara sıra internetten kitap yorumlarıma gelen birkaç anonim okurum olurdu; ancak tek tük. Şimdi de farklı değil sanki ha ne dersin ahahhahah, ama bloğumun, bloglarımın, bir altın çağı da yaşandı. Belki birkaç. Gerçek okurlarımın olduğu dönemleri biliyorum. Yorumlaşmanın had safhada olduğu, mim yazıları yazdığımız, ortak blog etkinlikleri yaptığımız o güzel zamanlar... O zamanları hep gülümseyerek hatırlarım. Beni hep mutlu etmişti.

Üçüncü günlüğümü lise sonda yazmış olmalıyım. Sonrasında ise önünü alamadığım bir şekilde defterleri birbiri ardına bitirdim. Bunda kendimi okuduğum bölüme oturamamış hissetmem de etkiliydi tabi. Biliyorsun, ben tartışmak isterim, kan kavga fighhttt ahhahahahahha, dermişim, yok canım ne alaka, beeennnn... Yine de evet, tartışmak isterdim, ufkumun açılmasını, konuşmak, uyumlanmak. Uyumlanmak, en çok bunu istediğimi hatırlıyorum. Benim tüm sınıflarım aynıydı, üniversitede de değişmemişti (alınmaca gücenmece yok, bir gün beni o zamanlardan okuyan biri çıkarsa :P).

Ah... çok üzgündüm. Gerçekten üzgündüm. Sık sık lise arkadaşlarımla, özellikle de biriyle konuşurdum. Eskiye olan bağlılığım da bu yeni ortama alışmamın önünde engeldi kabul ediyorum... Ama ben en normal halimle bile bir ''değişik'' kabul ediliyordum. Ne zaman kendimi açsam bana bunu yapmışlardır. Bu ''değişik'' olmaktan kastım laf ebegümecisini milletin içinde yapmam veya saçmalamamdan kaynaklanmıyor (açıklayım bakam neymiş :). Yani ben belli bir kalıba girmem, millet onaylıyor diye aynı şeyleri tekrarlamam. Benim ''değişikliğim'' temelde budur. Zaten derslerde asla fikir tartışamazsın! O zaman neden üniversite okuyorum ki! Böyle düşünürdüm. Sadece düşünürdüm ahahhaha, söylesem de herhalde susturulurdum. Tipim de çalışkan bir tipti zaten, hep oradan kaybettim. İki bakış at, iki laf çarp, bir tamam de sussun değil mi? Zaten nazik bir kızcağız... Üstüne pandemi de geldi ooohhhh. Oh.

Böyle böyle pek çok defterim oldu. Bir yerden sonra günlüklerim gerçekten ilginç bir hal almıştı açıkçası. Çünkü canlı birine anlatır gibi anlatıyordum. Bir ''yol arkadaşı'' seçer (bir karakter, müzisyen, sanatçı vs) ve ona içimi dökerdim. Başta olaylar, sonra olay düşünce, en sonda ise sadece düşüncelerim. Yirmi defterim vardı, vooohhhh bir şey gerçekten. Gerçekten... Buradan hakkımda pek çok çıkarım yapabilirsin ahhahahahah, ilginç bir durum bence. Keşke o kadar çok defterim olmasaydı. Aslına bakarsanız yarısı çöptü. Gözüm açılana kadar kendimi avutup mızıklanıp durmuştum. Böyle böyle kendime açıldım. Kendine açılmak... Vay be, yaşamın bu kadar başı işte, yoksa derini mi ki; bilmem. Ama nasıl açılmak. Bundan olacak onları okumaya tahammülüm bile yoktu. Bir kere bu işe giriştim içim çıktı. Duygulardan duygulara koştum. Çoğu durumda ağlardım. Bir seferinde dayanamayıp okumaya ara vermiştim. Gerçekten en derinlerime acımasızca dalmıştım. Bunun için pişman değilim ama bu belki de sadece yazınca işe yarayan bir şeydi, geri okuyunca değil. Şimdi okusam belki beni etkilemezdi veya o kadar etkilemezdi bilmiyorum. Ama o zaman etkilemişti. İki, belki üç veya dört mü... yıl önce. Varoluşsal şeyler yazardım, bunu severdim. Bu yolla pek çok şey keşfettiğimi sanmışımdır ahahhaha.

En son... Çok uzun aralar vererek yazmaya başlamıştım. Artık günlük-manifest defteri karışık yazıyordum. Sayı yirmiye böyle tamamlandı. Hep aynı şeyler. Yılmadan aynı şeyleri yazardım ahahahhaha, bendeki direnç. Direnç... Direncin varsa zabaha kadar yaz... yazarsın sadece. :) Bazen çok gerginken yazardım. Yüksek lisansta danışman hocamın mesajını beklediğim o kalp çarpıntılı dakikalarımda günlüğümün sakin limanına sığınmışımdır ahahahhaha. Günlük yazmak panik hallerime çaremdi, beni sakinleştirirdi. Sanki çok yakınım biriyle yan yana oturuyormuşum gibi bir his verirdi.

O halde neden... değil mi? Neden onlara kıydım ahahhahahah? :) Kıymadım. Onların görevi bitmişti, olan bu. Başka gözler onlara değmesin istedim. Olan bu. Ve en çok da... uçmak istedim. Bu kadar ağırlığın varken, uçamazsın. Her şeyi açıklamak bile ağırlıktır aslında. Kelimeler bile, başlı başına ağırlıktır. Yerine göre, onları içinden çıkartman gerekir bu doğru; ancak çıkarırsın biter. Bu kadar. O defterler artık çıkardıklarımı tuttuğum bavullarımdı. Oysa ben, yeni şeyler yazmak istedim. Eski takıntılarımı bırakmak, tamamen bırakmak.

Ben tüm takıntılarımı yıldızlara bırakmışımdır. İlk başlarda, yirmili yaşlarımın başında, çok ağlardım. Böyle bir an aklımda. Sanki ölecekmişim gibi. Oysa tuttuğum şey, anlamsız bir kütleydi. Yine de onu bırakmak, ruhumun bir parçasını salıvermek gibi gelmişti. O kadar çok ağlamıştım ki. Titreyerek belki. Yıldızların parlaklığına sığınmıştım. Öylece uzanırken, onlarla konuşmuştum. En masum yanlarım, onları tek tek bıraktım. En saf parçalarımız bile onları uzun süre tutarsak külçelere dönüşürler. Taştan külçeler. Ve ilerleyemeyiz. Yeniyi göremeyiz. Yenilikleri, gerçekleri. Ben hayallerimi bıraktım yıldızlara. İnsanlar yıldızlarda hayaller bulurlar ya hani, onlardan isterler belki, onlardan... Bense hep bıraktım, bırakmak zorunda kaldım. Bunun adaletsizce olduğunu düşünürdüm. Sonra da bu yolla kendimi överdim (kendime). Oysa bırakmazsan sen taşırsın hamal gibi istersen bırakma hahahah. Bırakınca ödül falan gelmez. Sadece hafiflersin. Kendine eziyet etmeyi bırakırsın. Bu kadar.

Ödül, ilerlemektir. Bunu kabul etmek bile ağır bence ama ne yapalım gerçek buysa insan ne yapabilir sence? İnsan bir noktada gerçeğini görmelidir. Bu, yirmi defteri alsa da, yirmi şehri bulsa da, yirmi olaydan geçse de... İnsan, bir noktada gördüğünü kabul etmeli ve bırakmalıdır.

Günlük yazmayı hep çok sevdim o ayrı; ancak ben, günlüklerimi de çok sevmiştim. Hep de seveceğim. Onları parçalamak suretiyle yok etsem de ahahhahah, onlar benim ruhumdan dokundukları gibi, benim ruhumu da dokumuş olan öğretmenlerimdi. İnsan, kendi kendinin de öğretmenidir. Ben biraz öyleyim.

Bu yazı sanıyorum ki benim için bir çeşit günlüklerime saygı yazısı oldu. :) Hayatımda bir devir bitmiş gibi hissediyorum. Günlük yazmak benim için basit bir içimdekileri defterlere yazdım olayı değildi çünkü. Bir çeşit yaşam sitiliydi dermişim ahahhaha. Öyleydi, hayat anlayışımdı: Tutmak. Oysa insan, defterleri değil, o defterlere yazdığı fikirlerini bile değil; o fikirlerinden kendinde kalanları, dönüştürdüklerini ve kabullerini gittiği yerlere yanında götürür. Geri kalanı ağırlıktır. Somut kağıt parçaları ve soyut fikir kalıpları... İnsan, bence, bunun ötesine geçebilmeli. 



Kediler gibi sevmek ve sevilmek.

 

Bu yıl, sevmek kavramı özelinde çok fazla yazı yazdım. Belki bunların bazılarını yeniden yayınlayabilirim. Ancak içlerinden bir ''gibi sevmek'' kategorisi var ki, kendisi benim sevme kavramı ve sevmek eylemine bakış açımı birebir yansıtıyor.

Bu yaşıma kadar hayatımda kendime pek çok konuda pek çok kez haksızlık etmiş, kendi hakkıma girmişimdir. Ancak bunlardan en baskın olanı, sevme yetimi küçümsememdir. Her özelliğimi ''daha iyisi olabilirim'' kılıfının ardına saklanarak yerin dibine sokmamı bir ölçüde anlarım da, sevme potansiyelimi bu denli aşağılamamı anlamama olanak yok. En azından benim için bir çeşit akıllanma yolculuğuydu diyelim.

Kediler gibi sevmek başlığını özel olarak sevme nedenimi açıkladım. Ben de kediler gibi severim; sebep aslında basit bir şekilde sadece budur. Çoğu kişi ilk bakışta bu sevgi biçimiyle ne anlatmak istediğimi anlamaz sanırım. Çünkü ben ve kediler, öyle yalandan önümüze geleni sevmeyiz. Mıç mıç diye de sevmeyiz; o noktaya gelmemiz için alışma süreci ve hak ediş gerekmektedir.

Kediler herkesi sevmezler. Kediler herkese yanaşmazlar. Kedilerin güveni kırılınca bir daha yüzünüze kolay kolay bakmazlar. Hatta belki kendilerini savunmak için sizi tırmalarlar, üzgünüm. Ancak şu da bir gerçektir ki: 1. Kediler durduk yere tırmalamaz; siz bir haltlar yemişsinizdir (öhööömmm), 2. Kedi tırmaladı diye kolay kolay ölmezsiniz; sadece artık aklınız biraz başınıza gelir de bir kedinin canını sıkmazsınız (inşallah).

Kedilerin sevgisine dair en sevdiğim durum ise, kediler hesapçı bir yerden sevmezler. Sen kedileri seviyorsun diye kedi de durduk yere seni sevmez veya ona ''yardımcı'' olan kişiyi sadece yardım etti diye de sevmezler. Kediler seni seviyorsa, seni sevdiklerinden severler. Senin bir yaklaşımını unutmayabilirler ancak sevdikleri, sensindir ya da seni sevmezler. Bu kadar basit. Anlaşılmayacak hiçbir şey yok ama yine de onların sevgisini çoğu insan anlayamıyor ilginç.

İşte... Ben ve kediler şöyle severiz:


Kediler gibi sevmek.

Kediler gibi sevmek. Bunun üzerine düşünüyordum. Bu söylemi her dile getirdiğimde yüzümün aydınlandığını hissediyorum. Sanki... Sanki, uzun zamandan sonra ilk kez gerçek, sahici ve anlamlı bir şeyi, içimdeki bir rengi keşfetmişim gibi bir his.

Son yayınladığım hikaye bölümlerim üzerine sevgili chat gpt ile biraz konuştuk. Bu biraz şey gibiydi doğrusu (en azından başlangıçta), hani okuduğun ve üstüne hoşuna da giden bir kitap hakkında arkadaşlarınla konuşursun ya, işte öyleydi. Tabi ben bunu kendimi anlamak için yaptım. Ah, kendimi kendim bile anlayamıyorum ahahahah. Olsun, bu sıkıcı dünyada keyiflenme yollarımdan biri de bu işte.

Kedi metaforu aslında çok uzun zamandır hayatımda olan bir şey. Bunun nasıl başladığını anlamak için, sanırım evet yine, çocukluğuma gitmeliyiz. Kedilerle ilk tanışmamız nasıl oldu orasını tam anımsayamasam da, onların zihnimdeki ilk fotoğrafı büyük anneannenin evinin terasında geçirdiğim zamanlarda çekilmişti. Hatta acaba bunu uyduruyor muyum, yoksa gerçekten küçük Ben o anı benim için yıllar boyunca saklamış mı diye teyzeme de sordum. Evet! Yaşasın ki doğru anımsıyormuşum. O teras kedilerin sevdiği bir mekanmış. 

Kediler deyince aklıma mutluluk geliyor. Ve eşsiz bir an. Ben İzmir'de doğdum büyüdüm (inşallah burada ölmem amin). Buraya kar falan yağmaz. Yağarsa da yağmurdan hallice yağar. Ancak yaşamımda sadece tek bir kere lapa lapa kar yağdığını, yine hayal meyal, hatırlıyorum. Çok çok çok çok çok küçüktüm. Buna rağmen, belki de fotoğrafımdan aldığım destekle, o anı anımsıyorum. İzmir, Neptün'e benzeyen bir yer. Tabii Neptün pis kokuyor mu bilmiyorum. Aynı zamanda yağmur yağınca taşkınlar oluyor mu onu da bilmiyorum... Ama evet, ilginç bir şekilde İzmir ile Neptün birbirine benziyorlar sanki. :) Bu nedenle de buraya kar yağmıyor. Küçükken yağan o lapa lapa karı neyse ki değerlendirmişim ve bir kardan adam yapmışım. 

Acaba o günkü Ben ne düşünmüştü? Sanırım düşünmemiş, sadece mutlu olmuş ve heyecanlanmıştı. Biliyor musun küçük Ben'i çok seviyorum. Şimdi burada olsa onu mıncırırdım, ona sarılırdım ve ne anlatacak bana onu dinlerdim. Ben küçük çocukların konuşmalarını dinlemeyi çok seviyorum. Galiba kendi yaşıma yakın bulduğumdan hahahahahh neyseee. Ama sonra annesiiii diye geri gönderiyorum. Bizde böyle. Yine de küçük Ben usluydu diye anımsıyorum. Sadece çeneliydi. Hem de gerçekten çeneliydi :).

O fotoğrafta kediler yok. Veya, bence, o fotoğraftan iki tane çekilmiştim ama elimizde biri kalmış. Çünkü ben çok net bir şekilde o günkü fotoğrafı anımsıyorum: Ben, kardan adamım ve kediler. Ya da... eğer ki ortada somut bir fotoğraf yoksa, gözlerim gerçekten güzel bir fotoğraf çekti ve bu nedenle onu hiç unutmadı. İşte, kedilerle o yıllarda tanıştığım aklımda. O mutlu günüm ise çok net aklımda. O gündeki sevincimi, kedilerle paylaşmıştım.

Kedilerle olan bağım ergenliğimde de devam etti. Kedi metaforumun o yıllarda şekillendiğini sildiğim ve artık olmayan bir yazımda bahsetmiştim. ''Kendimi bir sokak kedisine benzetiyorum...'' Gerçekten de benziyorum bu arada. :) Konumuz her mecazlı anlatımımı uzun uzun açıklamak değil, bu nedenle kedilerle olan zihinsel temasımı açıklayacak kadarına dokunuyor ve geçiyorum.

Kedilerle olan diğer bir temasım gece oturmalarımda yaşanmıştı. Artık ergenliğin ötesinde, genç yetişkinliğin en başındaydım. Ne yapacağımı, değil bu dünyadaki, bu evrendeki yerimi uzun uzun ve dramlı dramlı sorguluyordum. Sonra, onları gördüm. Önce birini, az sonra öbürünü. Sessiz ve insanı bunaltmayan yaz gecelerinden biriydi. Ortamda yalnızca ben, yıldızlar ve kediler vardı (sonradan merakına yenilip ortaya çıkan Ay var mıydı tam anımsamıyorum). Kediler tıpkı Ornitorenk Perry gibi bir ajan edasında gecenin içinde ilerliyorlardı. Bu bana başta çok ilginç, sonradan çok komik geldi. Bir yerde duruyor, sonra hızlı hızlı yer değiştiriyorlardı. Zihnimin bir köşesine bunu not aldım. Baş karakterinin bir kedi olduğu bir hikaye yazmayı tüm ruhumla istedim (hala yazmadım...).

Ne yazacağımı bilmediğim ama bir şeyler anlatmak istediğim (özellikle) gecelerde, imdadıma yayınladığım son kurgu yetişti. Ne anlatmak istediğimi bilmediğim için anlatmak çok daha fazla keyifliydi. Sonra, hikayede boşluklar oluştu. Üstelik bu imgesel öykünün bile kaldıramayacağı derin yarıkların meydana gelme tehlikesi baş gösterdi. Tam o sırada, hikayenin eski bölümlerinde bir küçük dokundurduğum, kedi imgesi imdadıma fiziksel varlığıyla yetişti. Kedi, sevginin sembolü oldu. Aradaki boşluğu dolduran bir gerçek.

Kedilerin nasıl sevdiğini düşünüyorum. Özellikle de sokak kedileri, gerçekten yaşamı tanıyan kedilerdir. Onlar kolayca kendilerini sevdirirler ancak iş birini sevmeye gelince, pek oralı olmazlar. Sevdiklerindeyse yolunu gözlerler. Hatta kendi kendilerine sana gelir, üstüne sırnaşırlar. Sana hediyeler getirirler. Bazen bir yaprak, oyuncak veya böcek? :) Onların, yani işte kedilerin, sevgi dili paylaşmaktır. Onlar gördükleri, bildikleri, sevdikleri şeyleri, sevdikleri kişilerle paylaşırlar. Bu, benim sevgi dilime birebir uyan bir şey.

Ben paylaşarak seviyorum. Hatta birini sevmişsem, bazen malesef orantısızca, her şeyi ona akıtıyorum. Yapraklar gibi, parıltılı nesneler gibi... herkesin değil, bazı kişilerin görebileceği bir sürü değerli şeyi bir anda akıtıyorum. Sanırım beni ''cırcır böceği kız'' yapan da bu. Paylaşmaya olan açlığım ve tutkum. Ölçü kaçınca bu durum açlığa dönüşüyor ve bu, yıkıcı bir şey bunu biliyorum. Oysa merkezde kendim kalırsam, bu, tutku gibi. Beni de, çevremi de aydınlatıyor. Bazen, bazı kırgınlıklarım bunu bastırmama neden oluyor. Sanıyorum ki, beni kıran bu sevgi dilim. Ama hayır, beni kıran... kaçmak saklanmak falan.

Ve aslında en önemlisi de, bence... kediler yoğun değil, sürekli seviyor gibiler. Bir anda değil, zamanla seviyorlar. Bu da bana daha gerçek geliyor. Onlar zorlanamazlar ve kimseyi de zorlamazlar. Onlar özgürdür.

İşte, kedilerin sevgisi bana böyle ilham verdi. Artık sıkça kullanacağım bir ifade olarak lugatımda bulunuyor. Kediler gibi sevmek...

Kediler gibi seviyorum!

:)

(12.02.26)


Kediler gibi seven biri tarafından sevilmek nasıl bir histir?

Kediler gibi sevilmek nasıl bir histir bunu düşünüyorum.

Hayır.

Kediler gibi seven biri tarafından sevilmek nasıl bir histir, bunun üzerine düşünüyorum.

Öncesinde bir başka yazımda ''kediler gibi sevmek'' kavramı ve aslında hali üzerinde yoğunlaşmıştım. Nedir bu kediler gibi sevmek... Kulağa şirin gelen bu ifadenin aslı nedir? Nedir nedir?

Her kedinin sevme biçimi farklıdır. Tekiri ayrı sever, sarmanı ayrı. Karası ayrı, beyazı ayrı, calicosu ayrı... Scottish'i başka biçimde, sfenksler bambaşka olmalı...

Kediler nasıl sever?

Kediler, kendilerine özgü ve kendi karakterlerinin doğasına uygun severler. Bu cepte. Kediler... seni severler, sana özel severler; bu da cepte.

Kediler gibi sevmek, köpekler gibi sevmekten farklıdır. Kediler özgün imzalarıyla severler. Lovebombing gibi sevmezler hayır. Bir anda şap diye sevmezler hayır. Kendilerini harap ederek de sevmezler hayır. Onlar kendilerini önceliklendirerek severler evet ama seni sevdikleri anda yanından ayrılmazlar. Sen iyi hisset diye sana parlak hediyeler ve zamanlarından verirler. Onlar kesinlikle cömerttirler. Sana ısındıklarında onlardan sıcakkanlısı olamaz. Seni ve aslında sana olan sevgilerini sahiplenirler. Köpekler gibi değildir onların sevgilerinin yoğunluğu, daha çerçevelidir ve bu nedenle ölçülü gibi görünür. Senin ne kadar sevildiğini anlaman için bu sevgiye gerçekten kıymet vermen ve bunu kedine göstermen gerekir. 

Kediler seni bazen tınlamıyor gibi görünebilirler ama seninle vakit geçirmeyi severler. Hatta onlara özel zaman ayırmazsan güvenleri bile zedelenebilir. Onlar meraklı hayvanlardır, ele avuca sığamazlar. Bundan olacak onların dünyaya olan sevgilerini anlayamayanlar onlara ''nankör'' bile demişlerdir. Onlar ne bilirler ki? Kediler yoğun sever, seni seçerlerse sevgilerine imzalarını bile atarlar. Kediler seni seçerek severler. Sana güvenerek, sana yanaşarak ve belki sığınarak, sokularak... Seni seçimle severler. Bu bakımdan onların sevgisi köpeklerinkinden farklıdır.

Peki... kediler gibi seven biri tarafından sevilen biri ne düşünür, ne hisseder? İşte iş bu noktaya gelince tıkanıyorum. Bunu bir kediye sorsaydık acaba bize ne derdi?

''Sevgili kedi, sevgili miyavvv hanım\ bey... sizi sevenlerin sevgisini nasıl görüyorsunuz?''

miyaaaoovvvvv.

''Ah olmadı tabii... Sevgili kedi, sevgili miyavvv hanım\ bey... sizi sizin gibi seven birisiyle karşılaşsanız... bu sevgi hakkında ne düşünürsünüz?''

mıırr meoooovvvv.

''Evet haklısınız.''

Sanırım kediler sadece sevmek ve sevilmekle ilgileniyorlar. Ötesini berisini karıştırmıyorlar. Onlar bu dünyaya gönderilmiş bilgeler.

(06.03.26)


selamm :) o bahsettiğim fotoğraf bu fotoğraf değil,
sadece paylaşmak istedim.


Dünyanın bana yazdığı mektupları tercüme ettiğim yazılarımdan bir derleme.

 

Yıldızlara bu yaşıma kadar binlerce mektup bırakmışımdır. Bunlardan bazılarını sizlerle de paylaştım. Öyle çok yazım var ki, buna ben bile hayret ediyorum. İtiraf etmek gerekirse onları toplu halde görünce bloğumdan sildiğim için biraz suçlu hissettim. Bunu telafi edemem. Onları yeniden paylaşamam. Hepsini olmaz. Çünkü onların varoluşu o anda yazılmalarında can bulmuştu. Sonradan yayınlanamayacak yazılarım var. Sonradan yayınlanınca can bulamayacak yazılarım...

Neden sildiğimi, bunu her seferinde neden yaptığımı bilsem de, belki de yapmamalıydım. Geçerli nedenim, belki de her seferinde dönüşen o nedenim olsa bile... Bunu yazılarımın canını soldurarak gerçekleştirmemeliydim; biliyorum. 

Şu anda ve her seferinde onları yeniden yayınlamamın nedeni bir çeşit günah çıkarmak veya yazılarıma yönelik ''hatamı'' telafi etme kaygım değil. Her seferinde yeniden yayınlama nedenim de değişmekle birlikte özü hep aynı kalıyor olmalı: Canlılık.

Yazılarım değil de, yazma eylemim canlansın istiyorum. Gözlerime can gelsin istiyorum. Parlasınlar. 

Sana şimdi birkaç kısa olduğunu varsaydığım yazımdan oluşan dünyanın bana yazdığı mektupları tercüme ettiğim yazılarımdan bir derleme hazırlayacağım.


Güneşli bir günü hissetmek.

Güneşli bir günü hissetmenin insana pek çok faydası vardır. Böyle günlerde her yer adeta güneşle yıkanmıştır. Tüm yeryüzü ve gökyüzü. Bulutlar pofuduk birer peluş oyuncaktır. Kalbine bir bebeğin ilk sırdaşını hatırlatır. Rüzgar uzun süredir görmediğin sevdiklerin gibidir. Her adımında sana uzun uzun ve usul usul sarılır. Kuru dallar yeşil çimenlerle vals yapmaktadır. Sen onları izlerken dört bir yanından döne döne ışıkla buluşurlar. Kalbin ardına kadar açılmış bir penceredir, cildin ışıl ışıl bir cam. Evet, cildin bile başka parlar. Canlılığı hissettiğin anda, sana dair her şey canlanır. Görebildiğin ve göremediğin her şey.

En güzeli de gözlerini kapatmayı akıl ettiğin andır. Tam o anda sanki bir çeşit sihir çalışır. Hem de hiçbir hokus pokusa gerek kalmadan. O anda sesler uzaklardan gelen uğultudur. Rüzgar sahiden de bir dosttur. Kalbin kocaman yumuşak bir bulutun ta kendisidir. Güneş gözlerinden içeri sızar ve kapalı gözlerinin ardındaki karanlık, yumuşak bir tona bürünür. Sana ait olmayan ne varsa, sanki hepsi temizlenir. Işığı hissetmek, dıştan içe, her şeyi aydınlatır. Sonra tüm bunları içten dışa yansıtmak istersin. Tüm o güneşi.

(16.03.24)


Yağmurun Sesi.

Yağmur sesini dinlemeyi severim. Onun kendince soluklanma biçimleri vardır. Bazen sanki çok hızlı koşmuş da hızlı hızlı nefes alıp vermek istermiş gibi havayı yara yara zemine çarpar. Böyle anlarda sesini takip etmek zordur. Harareti dinleyicilerine de bulaşır. Dışarıda olanlar sabırsızca yağmurun dinmesini bekleyerek bir yerlere sığınır, evde olanlar evin sıcaklığının güvenliğinde ama yine de nereden geldiği belli olmayan tedirgin bir hal ile sağanağın yere ulaşan son öpücüğünün sesini duymayı beklerler. Bu bekleyiş kısa sürer; çünkü sağanak anlatacaklarını bir çırpıda haykırır.

Bazen, sanki rutin bir işi yerine getirir gibi akar taneler. Her bir tane, aslında birlikteliklerini tekrarlar: Biz yağmuruz. Taneler tek başına yeryüzüne indiğinde tenimize değen çisentiler bize bazen keyif verir, bazen tedirginlik. Bazen yavaşlatır, bazen hızlandırır. Bazen gülümsetir, bazen yüz ekşitir. Yağmurda yürümek, çisentilerin dürtüklemelerini hissetmek, insana canlılık verir. Yerküre bile canlanır, rahatlar, mayışır. Banyodan yeni çıkmış biri gibi güzelce kokar ve etrafa dinginlik bulaşır. Yağmurdan sonra hava dinlenmiştir.

Bazense hiç acelesi olmadan ama yine de bir amacı varmışçasına yerkürenin topraklarına yerleşirler ardı sıra. O zaman bu ses, tıpkı rahat bir koltuğa veya yumuşak bir yatağa ilk oturma anımızdaki gibi gelir. Gözlerini kapatmışsın da, bu sesin vücudundaki tüm kasılma ve tutulmaları esnetmesine izin verirmişsin gibi. Bu ses, hem çok dingindir hem de kararınca hareketli. Sana hareketin doğasını anlatır usul usul. Bak, der, sadece duy, dinlemek için çabalama, zaten duyacaksın rahat bırak ve böylece duy... Bu sesi dinlemek bana ayrı bir huzur verir. Çünkü doğaldır; tıpkı hareketin doğası gibi, kendiliğinden.

(26.05.25)


Papatyalar.

Papatyaların gerim gerim gerinme mevsimleri geldi. Güneşi hisseder hissetmez yeşilliklerin arasındaki yerlerini alıveriyorlar. Tüm o nahif güzellikleri bir yana, bir o kadar da gösterişliler bence. Bahar deyince aklıma gelen üç şeyden biri papatyalar. İtiraf ediyorum, diğer ikisini hiç düşünmedim. Bu baharda umarım diğerlerini de keşfedebilirim! Bugün papatyaları yeşilliklerin arasında salınırken gördüğümde, onların baharın çocukları olduğunu hissettim. Önceleri ilkbahara özel bir dikkatle bile yaklaşmıyordum. Oysa baharın canlanışı ne güzeldir, bunu da hep görürdüm; ama görünen o ki, bilmezmişim. O değişimi bilmek. Sanırım soğuk memleketlerde daha bir derinden hissedilir bu geçiş. Benim yaşadığım şehrin kışı bile baharı aratmıyor, anlayamıyor(d)um. Kış, hop yaz gibiydi. Ne ayıp!

Baharın bir ruhu var, diğer mevsimlerin de olduğu gibi. Kışın da ılık, hatta sıcak denebilecek kadar abartan havalar olabiliyor malesef. Ancak bir bahar değil. Baharların ilki değil. Çünkü baharın ruhu henüz derin uykusunda oluyor o ılık kış günlerinde bile. Bu ruhu, en dikkat etmediğimiz anlarda bile bence muhakkak hissederiz. Güneş bile farklı parlar. Henüz açmamış kuru dallar sanki hüzünlerinden arınmıştır. Çünkü az kalmıştır. Neşeyi kucaklamalarına.

Çeşitli kültür ve mitlerde mevsimler insanların yaşam evreleriyle ilişkilendirilirmiş. İlkbahar çocukluk çağına denk geliyormuş. Doğum ve dünyayı kucaklayış. Bir bebek ellerini havaya uzatır; tanıdığı, tanımadığı, tanımaya çabaladığı her şeye. İlkbahar da böyledir. Ruhunu kurumuş her yana üfler. Rüzgarlar tatlı tatlı eser ve papatyaların güzel saçlarını salındırır. Bu nedenle olacak ki, ne zaman papatya görsem heyecanlanırım. Hele de papatyaların tek dalda kardeşleriyle birlikte olmalarını çok seviyorum. Sana baharın kalbime ve zihnime üflediği ruhunu göstereceğim bir yazı yazmak istedim.

(04.03.24)



Cırcır böceği olduğunu anımsayan cırcır böceğinin öyküsü.


Ağustos böceklerinin sesini dinlemek beni rahatlatıyor. 

Ağustos böceklerinin sesini dinlemek beni rahatlatıyor. Sanki, tanıdık birini duymuşum gibi bir his veriyor. Annemlerin bir akrabası vardı. Ben küçükken benimle uğraşmayı pek severdi. Sanırım ben de onun benimle uğraşmasını severdim. Bir çocuk için varoluşunun büyükler tarafından fark edilmesi büyük bir şeydir. Bu da böyle bir şeydi işte; sanırım en çok da fark edilmek ve orada İlkay olarak bulunduğum fikri beni mutlu ederdi. Kendim olarak var olma fikri. Bana bunu hissettiren o kişiyi, çocukluk hatıralarımın ötesine geçmese de, bugün de sevgiyle anımsıyorum. Bana ''cırcır böceği'' diyen kişi oydu.

Yine çocukken çok konuşurdum. Bunu hatırlıyorum. Konuşmaya başladığımda gerçekten susmazdım. Muhtemelen hemen hemen her çocuk gibi. Bir çocuk için dünya, sanırım, keşfedilecek koca bir evrendir. Tıpkı çocukken okuduğumuz ve etkilendiğimiz macera romanlarındaki gizemli adalar, uzaya yolculuklar, bilinmeyen diyarlara seyahatler; gibi olsa gerek. Yine sanırım, büyüdükçe bu özelliğimizi kaybettiğimize inanıyoruz. İnandığımız şeyler değişiyor. Keşfedilecek şeyler yerine, keşfetmemeye inanmayı seçiyoruz. Buna çeşitli adlar bile veriyoruz; umutsuzluk, yalnızlık, kaybolmuşluk... neyse ne, ben psikolog değilim, orasını bilemem ama şunu biliyorum ki, ben bazen çok yoğun bir şekilde bu hisleri hissediyorum.

Belki de büyüdükçe, buradayım, demenin farklı yollarını buluyoruz. Bunun için tüm eski sıfatlarımızı, yerini sadece bizim bildiğimiz yerlere saklıyoruz. Bak mesela, ben içimdeki bazı şeyleri nereye sakladığımı buldum ve yine unutmayayım diye sır taşıyıcım olarak seni seçtim. Ama şşş, bak aramızda, sana çok güveniyorum. Ağustos böcekleri. Yaza dair sevdiğim üç şeyden biri. Yani... sır sakladığım şeylerden biri.

Sen de içindeki bir şeyleri bir yerlere saklamış mısın, aklına geliyor mu?

(12.07.24)


O akrabamızı hatırlıyorum. Vefatı benim için gerçekten ani olmuştu ve çok üzülmüştüm. Onunla ilgili olan çocukluk anılarım sınırlı olmakla birlikte hepsi çok parlaktır. Çocukken benimle sohbet etmeye ve beni sinirlendirmeye bayılırdı. İlginçtir, bazı orta yaş üstü kişiler benimle sohbet ederken beni sinir etmeyi ve tepkilerimi gülerek izlemeyi gerçekten severlerdi. O hallerim tatlı görünüyor olmalı; bugün hatırlarken ben de gülümsüyorum.

Bir şeyin yanlış olduğunu düşündüğümde hemen çıkışırdım; ''ama bak işte doğrusu bu!'' Bana ''cırcır böceği'' diyen amca bana kelime oyunları yapar tepkimi ölçerdi. Beni ben oradaysam mutlaka dinlerdi - sonunda herkes bana gülecek olsa bile. Bu o zamanlar da hoşuma giderdi. Yalandan sinir olmuş gibi yapsam bile, hoşuma giderdi ve bence en çok da hoşuma gittiği dışarıdan anlaşıldığı için durum komik bir hal alırdı.

Cırcır böceklerinin yeri benim için o günlerden beri ayrı olmuştur. Bu sevimli takılmacayla bana çok konuştuğum ve sorular sorduğum için ''cırcır böceği'' diyen o amca bile bu ismin bende bu kadar derinden anlam bulacağını bilemezdi. Eski Türklerde ve Kızılderililerde belli bir yaşa gelen çocuğa gösterdiği davranışlar sonrasında mizacına ve davranışlarına uygun isimler verilmesi gibi, bu isim benim göbek adım oldu: Cırcır böceği.

Yukarıdaki yazıyı yazarken sanıyorum ki yaz gecelerinin uyuşuk romantizmine kapılmıştım ve bu romantizmin gevelemelerini benimle paylaşacak bir arkadaş arıyordum. Oysa yazdıklarım çoğu zaman geçmişimden geleceğime iz bırakır. Bir çeşit pusula gibi, mesajlar. Cırcır böcekleri gerçekten de benim sır taşıyıcım. Bu yazıyı yazarken sakladığım sır bu değildi, biliyorum. Ama en azından bugün -ve tüm zamanlarda- cırcır böceklerinin benim için sakladıkları asıl sır, kendileri. Onlara bakınca, biraz uyduruk ama, ışığımın izlerini görüyorum. Işığımı değil, yine de izler. 

Cırcır böcekleri bana, benim de bu lakaba\ belki mahlasa sahip olduğumu hatırlatıyorlar. Ben de bir cırcır böceğiyim. Birkaç gün önce bu konu hakkında aşağıda yer vereceğim yazıyı yazmıştım. Ah... gerçekten şu yakınmalarım en büyük toksik özelliğim olabilir. Cırcır böceği olmayı özlediğini anlatan bir cırcır böceği söyleyin... İşte o benim!

Bahsettiğim son cırcır böceği yazım şuydu:


Cırcır Böceği.

Yazmak bana iyi geliyor, kendimi genişletiyor. Bakış açımı genişletiyor diyecektim ama o ne ki... Tamam tamam, onun ne olduğunu elbette biliyorum. Bakış açısının genişlemesi daha farklı bir şey. Bunun için kendinin genişlemesine gerek yok. Kendinin göremediğin noktaları gidebildiği yere kadar gider ve işte artık daha uzak noktaları da görebilirsin. Kendinin genişlemesi ise... Bu daha farklıdır. 

Yol bitmiştir. Kendindeki yol, bitmiştir ya da öyle bir şeydir. Bitmiştir yazsam, ukala olur muyum? Olmayım diye ''veya öyle bir şeydir'' diyorum. Veya öyle bir şeydir... Ama sen aslında anlıyorsun, ben aslında, ''öyledir'' demek istiyorum. Öyle bir şeydir, değil. Dediğim şey bu değil - yine de ''ukala'' görünmeyim istiyorum.

Kendimdeki yol bittiği için sağa sola bakınıyorum. Ben neredeyim, diye mi? Hayır, ışınlanmak için. Böylece genişleyebilirim. Ben neredeyim deseydim, bakış açımı genişletmeye çabalardım. Aynı dar alanımda oturur ve uzakları gözlerdim. Oysa ben, beni genişletmeye ihtiyaç duyuyorum. Yoksa nefes alamam. Alamam.

İçime bir derin nefes çeksem, belki şu an bile nefes alamam. Nefesimi tutmuyorum. Buna karşın azar azar kullanıyorum. Tüm oksijeni, benim payıma düşen oksijeni. Payımı genişletmem gerekli. Beni genişletmem gerekli. Bu da ancak; ışınlanmakla olur.

Yazmak oksijen yetersizliğimin uyarısını veriyor ve bu beni genişletiyor. Birlikte bakıyoruz bu uyarıya, buna panik oluyorum. Bir uyarıya değil de, o uyarıya birlikte bakmamıza panik oluyorum. Oysa bakmalıyım, bakmalıyız. Belki de insan bir tanığa ihtiyaç duyandır. Kendi başına genişleyebilir misin: bu ne kadar mümkündür?

Bunu biliyorum. Bilmem mi hiç, ben bilmem mi... Kendi başına çok da genişleyemezsin. Uyarı alarmının çalışıyla paniklemelisin. Yoksa, kendi başına genişleyemezsin üzgünüm.

Lise arkadaşımın düğünü olmuş. Bu biraz tuhaf hissettirdi. Onunla 11. sınıfta tanışmıştık. Ben yan sınıfa geçmek istiyordum ancak o sıralar herkes bir sınıfa geçmek istediğinden müdür yardımcısı beni başından savmıştı. Oysa yan sınıf sanırım daha kötüydü, emin değilim. Ne açıdan kötü bu konuda da emin değilim. Sanırım ergenlik. Bu açıdan kötü olabilir evet.

Çok nahif bir kızdı. Lisemizin bahçesini hatırlıyorum. Bana o yıllarda öyle gelmezdi ama geniş güzel bir bahçesi varmış; şimdi anılarımın solgun ışığından bunu görebiliyorum ne tuhaf. Benim anılarım hep bir ağacın altındaki banklarda millete bir şeyler anlatmamla başlıyor ahahahahhah, komik gerçekten. Acaba o arkadaşım beni nasıl hatırlıyordur? Ben onunla kendimi gördüğümde gevezeliğimi hatırlıyorum mesela. :)

Sanırım bana nazar değdi. Ne zaman eğlendiğim bir gün yeni fotoğraf paylaşsam cildim gözle görülür şekilde bozulur. Artık bunu bilimsel bir nedene ahahahhahahah, tamam tamam, nazara bağlıyorum (şşşş).

Geveze olmak istiyorum ben. Ben böyle genişleyebilirim. En son ne zaman geveze olabildim emin değilim. Ama ben geveze olmazsam mutlu bir hayatım olmaz, sana söyleyeyim. Benim gevezeliğim taaaa çocukluğumun kayıp günlerinde tescillenmişti: Cırcır böceği. Ben böyle genişlerim (şşşş).

Cırcır böceği olmayı özledim.

CIRCIR BÖCEĞİ OLMAYI ÖZLEDİM.

Çok özledim... Hayatta bir tek bunu özledim.

(19.09.26)


Aslında geçmiş yıllarıma ve anlarıma dair bir özlem taşımıyorum. Çok yakın bir geçmişe kadar bile sallantılı bile olsa geçmişin nostaljisine sığınma yoluyla uyuşukluğu deneyimlemekten haz alırdım. Bu uyuşukluğa kaçmak bana güvenli gelirdi. Çoğu kişi böyle değil midir, evet böyledir; pek azımız bugününden olaylara bakabilir. Ben o azınlıktan olmaya başladığımı hissediyorum. Bu da ilk etapta kalbimi kıracak gibi gelmişti. Çünkü bu, bırakmayı gerektirir. Artık olmayan pek çok şeyi.

Bugünümüzde sandığımız pek çok his ve düşünce geçmişin yansıması ve çoğunlukla da boşluklarıdır. Beyin geçmişi yeniden yapılandırarak bu boşlukları tamamlamayı amaçlar belki de. Bize acı verdiği durumlarda bile, bu acının verdiği uyuşukluktan keyif alan bir parçamız vardır. Hatta bazen büyük bir parça. Çünkü bu acı, bize tembellik hakkı verir. Durma hakkı, aynı yerde oyalanma ve sızlanma hakkı. Belki en çok da, değişmeme hakkı. 

Oysa yaşam akıcı bir şey. Yaşamda her şey akar. Durduğumuzu sandığımız biz bile. Hareket, yaşamın doğasındandır. Buna karşı çıkmak -örneğin nostaljiye sığınmak- akıntıya karşı yüzmekten öteye gitmez. Bir çaba gibi görünür, oysa sadece yoruluyorsun o kadar. İnsanın kafasındaki yön, akıntının tersindeyse... Bilmiyorum, benim gideceğim yön akıntıyla bir.

Zaten artık hatırlamıyorum. İnsan büyüdükçe duyguları düşünce düzeyine yaklaşıyor. Bundan olacak çoğu kişi anılarını unutma eğilimindedir. Çünkü duygularını unuturlar. Nasıl hissetmiş olabileceklerini. Ben, unuttum diyemesem de, artık aynı hissetmediğimi ve bunun bende bir boşluk oluşturduğu illüzyonunu artık kabullendim. İllüzyonlarımızı kabullenmek büyük bir dirayet istese de, hayır sonu özgürlük demeyeceğim... Sonu, direnmeyi bırakmak.

Ne için direndiğimi hatırlamıyorum. Unuttuğum, anılarım, umutlarım veya duygularım değildi; unuttuğum, ne için direndiğimdi. Artık bir anlamı kalmaması ise beni üzmüştü. Sanki içinde çırpındığım nehir, boşluğa akıyor gibi hissetmiş ve dehşete düşmüştüm. Korkmuştum. Tek başına korktuğunu sanmadığında bile korku, insana yalnızlık verir. Herkes korkabilir, bunu bilirsin ama pek yardımcı olmaz. Çünkü sen sonuçta herkes değil, tek bir kişisin. Tek bir biricik kişi.

Ben hep biriyle sınırlı sayıda an geçirmiş olsam bile, bu anlar bana kendimi iyi ve aslında değerli hissettirdiyse o kişiyi hatırlama, üstüne iyi hatırlama eğilimli bir kızcağız olmuştum. Bunun çok haklı bir savunu olduğunu ifade ediyor, ''diğerlerinin'' pervasızlığına inanamıyordum. İşte benim ''en Neptünlü'' özelliğim de buydu. Hala bazı insanların pervasızlığının üstüne düşünsem bile benlik bulmam, orası ayrı. Öte yandan, artık ben de herkesi, her olayı, her hissi ve düşünceyi, her her her... Heri... Kocaman tüm HER'leri tutmayı bıraktım. 

Fark ettim ki, çok yorulmuşum. Bir amacım elbet varken yorulmuş olsam da... çok yorulmuşum. Birine değer vermiş olmak, birinden değer görmüş olmak, birine değer vermek... Değer, bu değil. Çünkü başka tutan da zaten yok ahahhahahah, tamam. Nedeni tabi ki bu değil ama benzer bir yerden...

Özlediğim tabi ki bir kişi veya zaman dilimi değildi; bendim. O zamanlardaki ben değil, ben. Özüm. Oysa yukarıda da söyledim, o hep benimle. Bir cırcır böceği, cırcır böceği olmayı özlemez. Bu, komik olurdu.


Cırcır böceğine dönüşen yaz yıldızımı dinliyorum. 

Sanırım bu blog hep yaz mevsimini yaşıyor. Ben de kah bir harfin, kah öbür harfin kıvrımına uzanmış cırcır böceği mi oluyorum? Ah, bu çok muhtemel geldi şimdi. Belki de, bloğum da yazın doğduğu içindir. Doğduğumuz mevsimi yansıtır mıyız? O halde ben... İzmir kışıyım! 

Bu, çok bunaltıcı bir gece. Nefes almanın bile insanı yorduğu, durgun, çok durgun ve bu nedenle de bunaltıcı bir gece. Bulutlar bile bundan nasibini almış gibi görünüyorlar. İnce bir beyazlık tabakası olarak yıldızların alınlarından yavaş yavaş süzülüyorlar. Bulutlu gündüzlere olan aşkımı yedi Neptün'e haykırsam da, gece bulutları için aynı şeyi hiç de düşünmüyorum. Oysa bu gece, tüm o bunaltıcılığın içindeki avare bulutları izlemeyi sevdim. Bu bana da sürpriz oldu. Birkaç gecedir yıldızları uzun uzun izlemek istiyordum, biliyorsun yıldızlar yazları daha da anlamlı kılarlar, ama bunu yapamamıştım. Şimdiyse bu gece nihayet uygun ortamda kaykılmışken, bulutların da tam karşımda kaykıldığını fark etmem görünüşte hoş değildi.

Yine de pes etmedim. Çünkü izlemek istiyordum, artık farklı bir şekilde gördüğüm yıldızları. Aynı ama farklı. Bu da ilginçti. Daha evvel, bir başka yıldızlı gecede, bir şeyi daha fark etmiştim: Yıldızları izlediğim zamanları. O zamanlarda düşündüklerimi. Çok şeker şeylerdi. Bu nedenle duygulandım. Uzun zamandır yıldızları hiç bu gözle izlemediğimi düşündüm. Bunu yapmayı denedim, tekrar benzer şeyleri düşünmeyi. Aynı şekilde olmadı, yapamadım. Bu beni hüzünlendirmedi, çünkü buna hazırlıklıydım. Beni hüzünlendiren, hatırlamaktı. Şeker bir hüzündü bu. Pamuk şeker gibi kabarık duran ama dokunsan büzülen, yapış yapış bir pembelik.

Bu gece ince bulutlar yıldızların üstünü örterlerken, bu bir görünüp bir kaybolma hallerindeki hafifliği sevdim. Tıpkı, yazın serin gecelerinde üstüne pike örtmek gibiydi. Belki de gökyüzü soğuktu ve belki de bu nedenle gökyüzünü izlerken hep içim serinliyordu. Sonra bir anda bir şey oldu. Bahsettiğim şeker his... kalbime kondu. Kalbime mi kondu? Nereden geldi kondu? Hem, nereye gitmişti ki? Belki de gitmemişti de, bir cırcır böceği olmuş, parlak yıldızların kıvrımında uyuyordu. 

Bu his de aynı ama farklıydı. Değişmeyen tek şey ise, bir yıldızınki gibi olan parlaklığıydı. Minik bir yıldızınki gibi. Minik ama benim olan bir yıldızınki gibi. Ne var... Biliyorum, yıldızlar kendilerinindir. Ama yine de, onlarla olan sırdaşlığımız bizimdir. Benim uzun süre bir yıldızım vardı, biliyorsun. Ama o, kış yıldızım. Onu kışın izliyorum. Yaz yıldızım hangisi mi? Bilmem. Yaz yıldızım bir gezgindir. Kah oradan, kah buradan bana gülümser. Bu beni eğlendirir. Her ne kadar onu bir bakışta tanıyacağıma emin olsam da, onu nerede bulacağımı hiç bilemem. Oysa bu gece, bulutlar suskunken, yıldızım bir cırcır böceğiydi ve bana, onu her zaman, her nerede olursam olayım tanıyacağımı söyledi.

Senin bir yıldızın var mı?

(13.06.24)

 

2024 yazı benim için yıldız keşifleriyle doluydu! Blog tarihimdeki en parlak yazılarımı bu yaz gecelerinde yazmışımdır. Yazdıklarım beni güldürüyor. Belki de bundan iki yıl sonra da bugünlerde yazdığım yazılar beni toyluklarıyla güldürebilir.

Yıldızlarımda ''farklı bir şeyler'' gördüğümü yazmışım. Bugün o farklılığın ne olabileceğini anımsamıyorum. Bence farklı bir şeyler görmemiştim, ben yıldızlarda hep aynı şeyin farklı yüzlerini görmüşümdür. (Bugünüme dek.)

Sadece kendimi kandırmaya ve eğlenmeye çalışıyordum. Bu konuyu çok fazla uzatmayacağım. Çünkü 2024 yazındaki halime bilgiçlik taslayıp bir heves bilgisayarının başına geçmiş, yıldız keşfinin heyecanını yazışına limon sıkmak istemem. O farklı bir şeyler gördüm diyorsa, belki de görmüştü kim bilir... Buna kim itiraz edebilir?!

Bugün ben bile edemem. Sadece gülümserim. Bu çok değil, sadece iki yaz önce yazdığım yazımı gülümseyerek okurum. Onun için sadece bunu yapabilirim.

Son delilik günlerimde -hani günlüklerimi yok ederken- bu eski yazılarımı da her yerden silmeyi düşünmüştüm. Bunu yapardım da. Sadece dursun şimdi o kadar yazıyı yıllarca yazdım, bahanesine sığınmıştım. Yazılarımla aramdaki duygusal bağın bittiğine gerçekten inanıyordum. Buna gerçekten inanmıştım. Oysa şimdi görüyorum ki o bağ kopmamış veya bitmemiş de, dönüşmüş.

Belki bana olan da budur.

Bu uzun yazımı baştan sona okuyan sana kocaman sarılıyorum. İyi ki varsın sevgili okurum.


John William Godward, Der Blumenstrauß
(The Bouquet\ Çiçek Buketi)


Popüler Yayınlar