Ben kimim?

 

Bloğuma hoş geldin. Buraya ulaşabildiğine göre milyoonnnlarca ışık yılı öteden gelmiş olmalısın. Yaptığım birtakım hokus pokuslara göre, buraya gelen misafirlerim ne kadar uzak galaksilerden gelirlerse gelsinler, Neptün atmosferine kulaç attıkları anda buranın havasını soluyabilirler. Burada dilediğince kulaç atabilir, uçabilir, yürüyebilir, koşabilir... okuyabilir, belki şanslı yazımdaysan dinleyebilir, konuşabilir (malesef benimle değil - çünkü bloğuma öyle bir hokus pokus teknolojisi eklemedim) ve yazabilirsin. İsteğe göre yeraltına inebilir, isteğine göre uzay boşluğunda süzülebilir, çok kararlıysan elmas madenlerini görebilir, hatta elmas yağmurları altında çayırlarda koşabilir, bunlar olurken aralarda benim cırcır sohbetlerime ve zırıltılı iç çekişlerime ve hönkürmelerime katlanabilir ve sen de benim gibi bir -şşşş- cadıysan (ya da büyücüysen - aveda kadevra!-) yıldızlarda benimle ya da bensiz dans edebilir, yıldız mektupları yazabilir+okuyabilir ve kendi gezegeninin elmas madenlerinin koordinatlarını çıkarabilir, hatta yıldızlı göğünü, tabii istersen, bana gösterebilirsin.

Hoh... İşte bu blogda ben bunlara yer veririm. Ben kim miyim?

-Eğer Neptün dilinden anlıyorsan okumaya devam et.-

Ben bir cadıyım. Usta bir cadı. Ancak Dünya dillerini konuşmama konusunda son ana kadar inatçıyım. Bu da beni hep bir, ahhhh..., ''acemi'' bir cadı yapıyor. Oysa ne alakası var canım... 

Adım İlkay. Sana bir kod adı söyleyecek olsaydım da bu ismi seçerdim. Daha küçükken biri bana adımın anlamını sorduğunda ona ''ilk ay işte,'' derdim, ''ayın ilk hali.'' Ben böyle deyince karşımdaki ne anlardı bilmem ama ''hımmmm'' ile ''hıııaaaa'' arasında bir iç çekişle adıma karşı ilgisini yitirirdi. Adımın yazıldığı gibi anlamlandırılmasında bir sakınca göremesem de, bunu büyük bir bezginlikle dile getirirdim: İlk ay işte...

Büyüdükçe bu ismin anlamı hakkında daha çok konuşmak ister oldum. Çünkü bu ismin anlamını, ''ayın ilk halini'' düşünür oldum. Sahi, ayın ilk hali nasıl görünüyordu? 

Ayın ilk evresinde ay, görünmez. Güneş'in ışığıyla Dünya'ya yansıyan Ay'ın kendi olduğu tek haldir yeni ay evresi. Sadece kendi varlığıyla vardır. Bu evrede Güneş Güneş, Ay da Ay'dır. Kimse kimsenin ışığına karışmaz. Ayrıca Ay bu evrede, aslında Güneş'e en yakın olduğu andadır. Ben, bunu mu severim... ismime dair bunu mu sevmeye başlamıştım acaba? 

Ah hayır. Bu kadar saçma bir sebep olur mu sence? Benim için bile fazla zorlama. Ben bu ismi farklı diye seviyorum. Çevrene bak, hayatına. Kaç tane İlkay tanıdın? 1-2? 5-10? 15-20? :) Ne kadar tanırsan tanı, benim gibisini tanımamışsındır eminim sevgili okur, çünküüüü ben bir... cadıyım! 

Her ne kadar artık 21. yüzyılda olsak da son dakika uyarısı olarak geçmemde fayda var. Tabi ki ''gerçek'' bir cadı, kelimenin tammmm anlamıyla bir cadı değilim. Yine de kendimce bir cadıyım. Benim sihrim, kelimelerimdedir. Mükemmel şeyler yazdığım için değil (tam bu noktada beklentileri üzerimden savuşturayım çıkıt çıkıt), uçarak yazdığım için. Pek çok kelimeyi bir araya getirerek iksirler, büyüler, sihirler ve sonunda yepyeni bir şey oluşturduğum için. Ben kelimelerle kimsenin olmasa bile kendi iç dünyamda simya yaparım. Bir şeyi alır ve başka bir şeye dönüştürürüm. Bunu yapmadan bırakmam, bırakamam. Beni kafadan gidik... aman, sihri görebilen ve kelimeler yoluyla kullanabilen bir insan, yani bir ''cadı'' yapan da budur. Deliliğim.

Şaka şaka. Ben aslında çok ciddi bir kızım. Yine de söz konusu anlam üretmek olduğunda içime oyun oynayan küçük bir kız kaçar ya daaa... içimdeki küçük kız kendini göstererek eğlenir. 

Bundan olacak, bloğumu çok seviyorum. Bloğum bana yalnız geçen yıldız seyahatlerimde ve dünya dillerini öğrenme yolculuğumda yaşadığım buhranları gidermemde yardımcı oluyor. Bir de tabi sen varsın. Sizlerle buluşmayı seviyorum okurlarım, ziyaretçilerim, uzay yolcularım.

Önceden olsa, neyi sevdiğim ve sevmediğimle kendimi tanımlama yoluna giderdim. Sana en az bir üç kendimi tanıtma yazısı yazmışımdır. Hepsi hep dönüştü, dönüşmek zorunda kaldı. Ah bir de belki bilirsin, ben yazılarını kaybedip geri getirmelerimle ünlüyümdür. Dönüşüm büyüsü yaparken aklım karışıyor. Ben de önce yok etme büyüsü yapıyorum, sonra özlüyorum. Bu yüzden geri getirme büyüsü yapıyorum ama bir kere yok edilmiş bir şey artık kendisi değildir. Aslında bunu da seviyorum. Yazılarımın yeni bir şey olarak dönmelerini. Böylece daha çok benim olduklarını hissediyorum.

Ben İzmirliyim. İzmir'de doğdum büyüdüm. Bana sorsan bu şehirden bin kere çıkmıştım. Sevmediğimden değil, bayıldığımdan. Ben küçükken bana anne babamın memleketlerini söyleyip ''sen oralısın'' derlermiş de ben kendimi yerden yere atıp ''hayyııırrr ben İzmirliyim!'' dermişim. İzmir sevgim tartışmaya kapalıdır. Yazları sıcak olsa da, genelde orta karardır İzmir. Kışları ılıktır, baharları yağışlı. 

Kendim olabildiğim bir yerdir İzmir. Pek tabii hiç başka şehirde yaşamadım bilmiyorum ötesini berisini ama... Bu şehirde ben hep özgür oldum. Yani, kendi sınırlarım dahilinde diyelim. Zihnim, hep özgür oldu. 

Biliyor musun, benim ''en cadı özelliğim'' az buçuk yazabilme kabiliyetim veya istediğimde küçük bir kız istediğimde bin yaşında bir kadın olmam değil. Benim en cadı özelliğim, özgürlüğümde. Eğer ki ben özgür bir kız olmasaydım, ne İlkay olurdum ne de bir cadı. 

Özgürlük nedir? Benim ruhum özgür. Onu ben bile tutamıyorum, tutamam da. Onun bir şekli yok, o yayılmacı politika izleyen bir varoluşa sahip. Hep ama hep genişlemek istiyor. Çok meraklı. İlgisini çeken bir şey buldu mu kocaman açılan gözlerimden dünyaya bakıyor. O anlarda ilgi çekici bir kız oluyorum. Sanırım cadı olduğumu Dünyalılara birazcık açık ediyorum. Sen şanslısın, burada olan Dünyalılar'a hep, torpil geçiyorum (şşşş, ben kendini beğenmiş bir cadıyım ama çaktırmıyorum).

Saçlarım kısayken uzun halini özlüyorum, uzayınca da hemen kestirmek istiyorum. Kısa saçlı bir cadı mı, yoksa uzun saçlı bir cadı mı olmak istediğime karar veremiyorum. Şimdilerde saçları uzayan bir cadıyım. Bunu yaklaşık iki ay önce bana söyleseydik çok sevinir ve oh be derdim. Oysa şimdi... kısa saçlı bir cadı olmak istiyorum! Sanki yeniden kısa saçlı bir cadı olursam, büyü yeteneğimi daha iyi kullanabilirmişim gibi hissediyorum... Böyle kendimi mi avutuyorum yoksa bunda gerçeklik payı var mı hiçbir seferde tam ayırt edemiyorum. 

Benim Neptün'deki uzmanlık alanım neydi onu hatırlayamıyorum. Acaba hangi alanda tahsil yapmıştım... Pooofff, belki de bunu zaten unutmalıyım. Dünya'dayken Türkçe Öğretmenliği okudum. Buna tutkuyla bağlı mıydım dersen... Sadece iyi olduğumu bildiğim için okudum. Kazanacağımı bildiğim için, başarılı olacağıma çok emin olduğum için. Aklımdaki meslekler küçükken de ergenken de hep değişirdi. (Ben kararsız bir cad- insanım.) Sonra burada durdu ama ben orada durdurdum. Bir yanımla da istedim. Türkçesini mi daha çok istemiştim öğretmenliğini mi emin değilim; belki ikisinden de biraz.

Dille oyunlar oynamayı küçükken de çok severdim. Kitap okurken bile many- aman canım, eğlenmek için kitap okumak bir yana, okuduğum kitaptaki kelime ve cümleler üzerinde dil bilgisi konularını gözlerimle bulurdum. Burada zarf fiil var burada sıfat fiil var, bu birleşik cümle bu basi- Neyse ne, böyle bir cadıydım işte. Cadı olduğunu bilmeyen bir cadı.

İlk bloğumu lise bire giderken bir anlık büyük bir yıldız doğumuyla (heyecanla!) açtım. Arka planımda bulutlar uçardı, belki anımsayanlardan birisindir. O bloğumun en çok da bulutlarını severdim. 

Bana dair hiçbir şeyi bilmesen, gökyüzünü çoookkk sevdiğimi bilmelisin. Neden bilmelisin emin değilim; ne alaka canım, niye bilesin. :) Ama işte öyle; bulutları, yıldızları, Ay'ı, geceyi ve sabahı, (gündüzü değil), gün doğumlarını ve batımlarını, kuşların uçuşunu ve düşermiş gibi yapışlarını, göğe uzanan ağaç dal ve yapraklarını ve bu tip gökyüzüyle ilişkilendirilebilinecek çoğu şeyi severim. Başım çoğu zaman göğe dönüktür. Böyle olduğunda bir cadıyım. (Evet beni cadı yapan şeylerden biri de-). Bazense yere. Başım yere dönük olduğunda değil usta veya acemi bir ''cadı'', İlkay bile olmam. Beni öyleyken görmemelisin. Neyse ki Neptün'deyiz. Bunun bir önemi yok.

Oğlak burcuyum. Yani takıntılı ciddi bir many- Oğlak burcunun bütün özelliklerine sahip olmakla birlikte, biraz yandan yemişiyim de sanki (şşş, ne ayıp). İşin aslı... ımmmm, şey yani, aman neyse be, küçükken tam bir oğlak burcu çocuğuydum. Büyüdükçe başka bir şey oldum. Bir daha dünya ziyareti yaparsam (Allah korusun) şöyle gamsız bir burç olmak isterdim.

Kitap okumayı, film izlemeyi ve seni gözüm tuttuysa konuşmayı seviyorum. Çenem açılınca asla susmuyorum. Benim eski lakaplarımdan birisi cırcır böceğiydi. Küçükken cırcır cırcır konuşurdum. Bu konuda pek bir ortam yok. Ya başını şişiririm ya da... Başını şişirmem daha iyi bence. 

Bu nedenle de Neptün'e geldiğimde hep yazarım. Hiiiççç durmadan. Buna sinir oluyorum. Biraz dursana be cadı! Yeterrrr. Ama durmuyorum, dur dedikçe kendime, daha çok duramıyorum. Bir yazı duruyorum, beş yazı konuşuyorum. Kapatma tuşum yok, bu nedenle kendime boyun eğiyorum.

Benim çocukluk hayalim aşık olmaktı. Bu hayal büyüdükçe, aşık olabileceğin şeyleri bul, misyonuna evrildi, evrilmek zorunda kaldı. Hayatta en sevdiğim şey heyecan duymak. Kalbimin parlaması. Böyle olunca, her şeyi parlatabilecek denli büyük bir sihir potansiyeline sahip olurum. Yoksa kururum, solarım, ölürüm (temsili değil).

Küçükken peri olmak isterdim. Ama bilirsin ki periler, evet, insan değillerdir ve farklı bir ırklardır. Ben bir insan olduğuma göre, bir cadı oldum. Bir cadı... Tüm hayatım cadılık haklarımı savunmaya çalışarak geçti. Uslu bir çocuk, tatlı ve çalışkan bir genç kız, en azından potansiyeli olan bir genç kadın... yine de bir, cadı. Buna rağmen ''cadı'' olmayı hep sevdim.

Hatta cadı olmadığım anlara dair hep pişmanlık duymuşumdur. Keşke, cadı olmayı daha çok sahiplenseydim. Bazı anlarda. Böylece, potansiyelini yaşayan bir kız olurdum. 

Yine olurum. Ben ağlak bir kız olmasam da, yıldızları izlerken ve Dünyalılar dışındaki bir şeyle (kediler, balıklar, kuşlar, bulutlar, yıldızlar vb) konuşurken hep ağlarım. Hem de çok! Neptün'deki sular böyle birikti, istersen inanma. Artık bununla eğleniyorum. Bu suların bana can suyu olabileceğini, bana birkaç yıl evvel söyleselerdi bile inanmazdım.

Bu blogda daha ''yararlı'' şeyler yazmak istediğim anlar da yaşıyorum. En olmadı alanımla ilgili yazılar. Ya da... daha sistematik yazılar. Bunu da kendimi kasmayı bırakıp zaman ayırmaya ve yavaşlamaya karar verdiğimde yapacağım. Şanslıysak\m bu yıl bitmeden. Umarım, bilmiyorum.

Bu, ben kimim yazısından farklı bir yere evrilse de... Ben buyum. Ben, bir kalıpta duramıyorum. Belki de bu nedenle bazen mutsuzmuşum gibi davranıyorum. Oysa ruhum, her zaman uçmaya hazır bekler. Oturmaya mı geldik huhuuuu gibi. Yine de ben, oturmaya devam edebiliyorum. Bundan da pek çok şey öğrendiğimin hakkını teslim ediyorum. Örneğin bu blog bile. Yine de ben öğrenmek istiyorum. Ben, öğrenmeye inanıyorum. Bu dünyadaki bana heyecan veren şeyleri öğrenmeye! İşte... beni İlkay yapan da bu.

Bloğuma hoş geldiniz. Burada dilediğiniz gibi uçabilir, yüzebilir... (ilk paragrafa bir gidebilir), benimle konuşabilir ve beni okuyabilirsiniz.

Yine gelin.


şurada hep bi' kedi görürüm sanki.


Unutmamam Gereken Şeyleri Yazdığım Geleceğe Mektubum.

 

Sevgili İlkay.

Bu mektubun eline ne zaman geçeceğini bilmiyorum. Belki bir yıl, belki üç, belki beş... yıl sonra. Belki de hiçbir zaman! ahahahha boşver, hem zaten öyle bir şey olursa bu mektubun varlığı da aklından çıkacağı için sorun olmaz. İnsan var olduğunu aklından çıkardığı şeyleri aramaz. 

Ah hayır sana ''yine'' hayat dersi ve dersleri vermeye kalkışmayacağım. Buna ihtiyaç duyacağını sezmek de istemiyorum. Buna ihtiyaç duyma! İşte sana geçmişinden verebileceğim tek önemli hayat dersi artık sadece bu olabilir. Sadece mi... Gerçekten mi? Belki altı ay sonrasında bu mektubu yazsaydım sana güzel hayat dersleri verebilirdim. Ama şu anda...

Ben şu anda sadece seni görmek istedim. Seninle buluşmak ve kalbimin ferahlamasını. Kalbim ferah aslında ama... Neyden bahsettiğimi olaylarla anlatmazsam unutacaksın. Her şeyi unutacaksın. Neyin seni bunalttığını, daralttığını değil beş, bir yıl sonra bile ben yazmazsam hatırlamayacaksın. Bu hep böyledir, bunu senin de bildiğini biliyorum.

Ben sana unutmaman gerekenleri yazmalıymışım gibi hissediyorum. Belki de içimdeki zayıf dürtüyü yazı yazarak eyleme dökmemin tek amacı bile budur: Unutmaman gereken asıl şeyleri sana hatırlatmam. 

Sen benim evimsin. Bunu sakın unutma. Her şeyi unutsan bile, bunu asla ama asla aklından çıkarmaman çok önemli. Sen, benim evimsin.

Artık daha kontrollüyüm. Sen de öyle ol. Kırılmıyorum demiyorum. İçimdeki küçük kız hala kırgın. Tekrar tekrar kırılmaya da devam ediyor. Belki sen de kırılacaksın. Sana artık kırılmayacağının sözünü veremem. Ben veremem. Altı ay sonraki ben de veremez. Sonraki de sonraki de... Kimse sana artık kırılmayacağının sözünü veremez. Bunu asla unutma.

Yine de kendini kırmamayı seç. Hep bunu seç. Bu senin pusulan olacak. Bu senin kalbinden uzaklaşmamanı sağlayacak. Bu dünyadaki yolunu böyle oluşturacaksın. Kaybolduğunda bile, aslında hiç kaybolmamış olacaksın.

Sen cesursun. Hareketsiz kalmamaya çalış. Bir kere hareket etmeye alıştıysan, asla ama asla ama asla durma. Bu çok önemli. Kendin için bunu yapmayacaksan bile benim için yapacaksın. Bunu benim için yapmazsan seni asla rahat bırakmam, asla!

Senin bir suçun yok. Sen değersiz de değildin. Bunlar formalite hatırlatmalarım. Bunların doğruluğu içime mühürlendi. O kadar sensiz kaldım ki... o kadar... Bunun açık bir mektup olmasından da benim gibi utanmayacaksın. Utanmayacaksın. Kendine dair hiçbir şeyden asla utanmayacaksın. Ne zihninden, ne kalbinden, ne bedeninden. Hiçbir şeyden.

Biri seninle olmazsa da olmasın. Biri seni suçlarsa da suçlasın. Soğuk mu davranıyor, davransın. Seni istemiyor mu, istemesin. Yalnız mı kalacaksın, kal. Sensiz kalma. Kendini kendinden uzağa asla koyma. Hareket etmeyi, yine söylüyorum, asla bırakma asla. Bu, yaşamına adaletsizliktir.

Artık pek çok şeyi anlıyorum. Pek çok şeyi aştım. Ama yine de... bende bir şey eksik. O şey dilerim ki sende vardır. Var, sende var. Bende de var. Fazlasıyla var. Benim ruhum bundan yapılma. Ama... O kafesten çıktığını umuyorum. Senin için kafes olan her şeyi bırak. Bunu nasıl yapacağım desen de... sende olan şey bu olmalı. Benden farklı olan şey bu olmalı. Umarım öyledir.

Kendini açıklama. Senin buna ihtiyacın yok. Anlaşılmaz. Hala bir yaran varsa, uzaklaşmana rağmen varsa, bunun bile bir önemi yok. İnan bana. Bu hayat sadece bir hediye. Yeteneklerini yaşaman için bir hediye. Sadece onu kullanmamız lazım. Bu kadar basit. Değil diyenler karşına çıkabilir. Değil diyen olaylar da karşına çıkabilir. Ama zihnin, senin kendi zihnin İlkay, asla bu kadar basitten başka cevabı sana söylememeli.

Kendine karşı daima dürüst ol. Kalbini kırmasından korksan bile. Benim kalbim senin için kırıldı, kırılıyor. Bunu benim için yap. Benim için kendine karşı daima dürüst ol.

Senin bir zayıflığın yok. Sen güçlüsün de demeyeceğim. Belki de değilsindir. Ne önemi var? Bunu bahanen yapma. Sen sensin İlkay. Sen sensin ve sadece bu kadar.

Seni çok sevdiğimi asla unutma. Sana sarıldığımı, ihtiyacın olduğu her anda bunu daima ve hep ve her koşulda yapabileceğimi asla unutma. Yanında olduğumu, hep içinde olduğumu, nerede ne yapıyorsan yap seni desteklediğimi ve koruduğumu asla unutma. Bazen senin için ağladığımı, senin için gülmek istediğimi asla unutma. Benim için yaşa, benim için değerli hissettiğin bir hayatı yaşa.

Geçmişten,

Sevgiler.


Sen hala aynı kızsın, kendinden kaçma.


Geçti geçti.

 

Bazı hislerin her dilde kelime karşılığı yok. Örneğin saudade gibi. Kaybedilen ya da ulaşılması zor olan bir şeye karşı duyulan derin bir bağlılık, hüzün ve hasret hislerini ifade eden bu Portekizce kökenli kelime, pek çok kişinin hissettiği ancak bu hissi anlatmak için kelimelere ya da sessizliklere sığınarak kendini ifade yolu aradığı bir kavram. Diller, konuşucularının yaşantılarından var olmuş böyle bazı özel kavramlara sahip olabiliyor. 

Bu kavram neden öylece aklıma geldi bilmiyorum. Açıkçası anlamını bile unutmuştum. Sadece, bu kelime öylece aklımda belirdi. Belki de bir nokta arıyordum; ifade yollarının karmaşıklığı etrafımdan akarken ben, anlamını bile unuttuğum bu kavramın yitirilmişliğinde bekledim. Çok tuhaf ve anlamlı bir diğer durum ise, anlamını unuttuğum bu kelimenin yitik bir zamana, bağa, duruma karşı duyulan derin hüznü ifade etmesiydi. Bu hüzünler, kelimelerle ifade edilemezler. Bu hüzünler sessizlikle bile ifade edilemezler.

Bu hüzünler yalnızdır. Yollarında fenerler görürler. Kendilerine çarpan ve bazen gözyaşlarına pırıltı, gülüşlerine derin çizgiler katan uyarıcılar. Bu kelime zihnimizde anlamını bulana kadar, o çarpışlara sığınmak isteriz. Bazıları sığınır da. Bana göre bazı şanslı olanlar. O kişilere imrenmesem de, ben de böyle pırıltıları gördüğüm anlara imreniyorum. 

Kocaman bir yıldızın parladığı bir anı hatırlıyorum. Yeni bir yıla mı giriyorduk acaba? Öyle olmalı. Ben hep, yeni yıla girdiğimiz ilk dakikalarda bir yıldıza sığınırım. Ona özlemlerimi söylerim, isteklerimi. Benim isteklerimin hep özlemlerimden oluştuğunu görüyorum. Sanırım bu nedenle tüm hislerimin içine hep hasret karıştı.

Bu nedenle hep kendimi suçladım. Ben korkuyorum dedim, ben korktuğum için ondan hep uzak kalacağım. Ben ilerlemeliyim dedim, ben yaklaşmalıyım. Ben yükselmeliyim bir yıldıza, o parlarken parlarken. Bugün geldiğim noktada gördüğüm yanıt şu: Fıııooııııssss. 

Kalbim kırılmadı. Ben, kalbimin artık kırılmamasına kırıldım. Bu nedenle de; bir yıldızda, bir mumda, bir anlam verilmiş günde, anda ve anlarımda, mekanlarda, bazen kişilerde gördüğüm, bulduğum ve sığındığım zamanlarda, parlayan kalbimdeki o saf, çocuksu, lekesiz heyecanı, özlemi ve anlam veremediğim daha belki de pek çok hissi hatırlayıp üzüldüm. Beni üzen tek şeyin bu olduğunu fark edince, ağladım. 

Bu bir vedaydı. O hissi bir daha hissedemeyeceğimi bilmenin vedası. Bu, olumlu bir durum. Bu hissi en baştan hissetmemeliydim. Belki de bir şekilde bir cezanın bitimiydi benim için, böyle düşündüm. Nihayet cezam bitti. Yine de üzüldüm. Çok üzüldüm. Kızmadım bile; sadece üzüldüm. Bu üzüntümü saudade kavramı da açıklayamaz. Bu üzüntümü açıklayacak kavramı şu anda bilmiyorum. Tek tek dünya dillerini öğrenmem gerekir. Tek tek dünya dillerindeki hisleri kavramam gerekir ve inan bana, bu dünyadaki en büyük ceza, hisleri kavramaktır. İnsan böyle saçma uğraşlara hiç girişmemeli, yapabiliyorsa.

Bu neyin vedasıydı emin değilim. Belki de kendime. Hani o üzüldüğüm parçama. O, kalbindeki parlaklığı tutan parçama. Açıkçası sarsılarak ağladım. Normalde böyle şeylerin itiraf edilmesi bana abes gelir. Evet bana. Al işte söyledim de ne oldu; belki de o ağlayış, aradığım kavramın eyleme dökülmüş haliydi. Kendimi teselli ettim. Geçti dedim. Bitti bak geçti. Sakinleşene kadar böyle dedim. Zaten sonra da sakinleştim. İnsan sakinleşir zaten, insan zamanla sakinleşir. Dokunuşlarla sakinleşir. Özellikle de ağlarken, bir dokunuş seni anında sakinleştirir. Ben de koluma dokundum, geçti geçti diyerek.

O parlaklığı özleyeceğimi sanmıyorum. Belki de tüm hayatım boyunca ondan kurtulmak istemişimdir. Böyle söylemek ona haksızlık olsa da... İçimdeki bir yan hep ondan kurtulmak istedi. O parlak histen, ondan nefret ettim. Çünkü başka dünya dillerinin hislerindeki anlamını bilmiyordum. Anlamını bilmiyordum, bu nedenle bana derinlemesine acıdan başka bir şey vermedi. Kimsenin anlayamayacağı, belki tanıdığı ama bir kavramla ifade edemediğim için şu an bile hiç ama hiç kimsenin anlamadığı o hissimden, o parlaklıktan, kalbimde her seferinde ilk andaki gibi parlayan o ışıktan... 

Belki de o ışığı en kolay o hisle parlatıyordum. Bu da haksızlık. Haksızlık... haksızlık. Ben bunu hak etmedim. Bu cezayı, ben hak etmedim. Bu cezayı ben kendi kendime mi verdim acaba? O halde kendime kızamam. Ben, küçük İlkay'a asla kızamam.

İyi tarafı, geçmesi bitmesi. İyi tarafı, hayatta her şeyin bir ömrünün olması. Geçti geçti.

Yine de onu çok sevmiştim. Belki de kimsenin, hatta kendimin bile sevemeyeceği kadar çok...



Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan (Agota Kristof) | Kitap Yorumu

Yazar: Agota Kristof, Çevirmen: Ayşe İnce Kurşunlu,
Yayınevi: YKY

Kitaba başlarken ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. Uzun zamandır adını övgülerle birlikte duyduğum bir yazarın en çok konuşulan kitabı karşımdaydı. Bu durum kitabı okumam için yeterliydi. Ben de öyle yaptım. Kitapla kütüphane raflarında karşılaşınca bunu şanslı bir rastlantı olarak gördüm ve hiç tereddüt etmeden kitabı elime aldım. Yine de merakım canlıydı. Yazarın ünü ya da kitap hakkında okuduğum övgüler, benim kitaba yönelik merakımı köreltmemişti. Acaba neyi anlatıyordu? Bu sorunun verdiği merakla kitabı evirdim çevirdim.

Kitap, savaş sırasında ailelerinden ayrılmak zorunda kalan ikiz erkek kardeşlerin, sınırdaki bir köyde anneannelerinin yanında geçirdikleri günleri anlatıyor. Büyük Şehir bombalanınca birçok çocuk gibi onlar da bombaların henüz ulaşmadığı Küçük Şehir'e gönderiliyor ve başkalarının himayesine bırakılıyor. İkizler ise babaları cepheye, anneleri belirsizliğe sürüklenirken kendilerini annelerinin yıllardır görüşmediği ve tüm köyün ''cadı'' olarak damgaladığı uğursuz ve sert yaşlı kadının, anneannelerinin, evinde buluyorlar.

Üç romanın tek bir ciltte bir araya getirilmesinden oluşan bu kitapta, Büyük Defter'de ikizlerin çocukluk yıllarını; Kanıt'ta birbirlerinden ayrıldıktan sonra sınırın gerisinde kalan kardeşin yaşadıklarını; Üçüncü Yalan'da ise sınırı geçmiş kardeşin gözünden tüm yaşananları ve yıllar sonrasını okuyoruz. Kitabın yalın bir anlatımı olmakla birlikte, fazlasıyla sarsıcı olayların iç içe geçtiği bir kurgusu var. Hatta rahatlıkla söyleyebilirim ki bu, hayatım boyunca okuduğum en korkunç kitaptı. Abartmıyorum...

Kitaba başlarken, savaş döneminde geçen ve anlatıcısı çocuk olan bu romanın dramatik yönünün ağır basacağını düşünmüştüm. Hatta kitap bana kardeşlerin yaşadıkları ağır olaylar nedeniyle yer yer Jerzy Kosiński'nin Boyalı Kuş'unu (şurada yorumlamıştım) anımsatmıştı. Her iki romanda da savaş döneminde insanların acımasızlıklarıyla yüzleşen çocukların çocukluklarından koparılışı önemli bir izlek olarak karşımıza çıkıyor. Ancak benzerlik büyük ölçüde burada sona eriyor. Hatta iki kitabın bu bakımdan bile benzerlik taşıdığı konusunda kitap ilerledikçe şüpheye düşer oldum diyebilirim.

Kitapta sözü edilen savaşın hangisi olduğu, olayların geçtiği tarih ve mekan açıkça belirtilmiyor. Buna karşın yazarın yaşam öyküsünden hareketle, olayların İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşandığını ve Büyük Şehir olarak isimlendirilen yerin Budapeşte, Küçük Şehir'in Macaristan’ın Kőszeg kasabası olabileceği çıkarımını yapmak mümkün. Agota Kristof da çocukluğunda savaşın zorluklarını yaşamış; sürgünü ve göçü deneyimlemiş bir yazar. Dokuz yaşındayken ailesiyle birlikte Avusturya sınırındaki Kőszeg kasabasına taşınıyor, 21 yaşındayken ise eşi ve bebeğiyle birlikte İsviçre'ye iltica ediyor. Bunun yanı sıra romanda anlatılan olayların yazarın kendi yaşamından izler taşıdığı ifade ediliyor. Hatta kitabın ana karakteri olan ikiz erkek kardeşlerin yaşadığı bazı olayların, yazarın kendi çocukluk deneyimlerinden esinlenerek oluşturduğu belirtiliyor. Kitabı okuduktan sonra eserin arka planına ve yazarın yaşamına dair fikir edinmek isterseniz, şu yazıyı ve yazarın şu röportajını da ilgi çekici bulabilirsiniz.

Kitabı ''korkunç'' bulmamın sebebi ise ne savaş atmosferi, ne de ana karakterlerin çocuk olmasıydı. Kitabın korkunçluğu, hissizliğindeydi. Bu kitabın ifade ettiği anlamı tek bir kelimeyle özetleyecek olsaydım kesinlikle ''hissizlik'' derdim. Nitekim ilk kitapta ikiz kardeşlerin yaptıkları ''alıştırmalar''ın nihai amacı da buydu: hissizleşmek. Bu çocuklar dış dünyada o denli büyük bir acımasızlıkla, insan acımasızlığının ve utanmazlığının uç boyutuyla karşılaştılar ki, bunlardan etkilenmemenin tek yolunu tüm duygularını köreltmekte buldular. Geriye yalnızca aralarındaki kopmaz bağ kalana dek hem bedenlerini hem de ruhlarını acımasızca sınamaya devam ettiler. Sonraki kitaplarda ise birbirlerine karşı hissizleşmeyi denemeleri ve bunun ardından kendilerine yönelttikleri yeni hissizleşme alıştırmalarını okuyoruz.

Ancak kitaptaki ''korkunçluk'' tam olarak bunlardan da kaynaklanmıyor. Kitabı okumak benim için Müge Anlı programını izlemek gibi bir durumdu. O denli absürt bir korkunçlukta ancak gerçek olabileceğine de ikna olduğum olaylar yaşanıyordu. İnsanların kötülüğü bu denli kanıksamaları ve kötülüğü yapanın da, kötülüğe uğrayanın da bu denli ''hissiz'' olması... işte kitabın asıl korkunçluğu da buradaydı: Kocaman bir hissizliği anlatmasında. Cinayet, taciz, (toplu) tecavüz, ensest (ki bu temayı yazarın ''Dün'' isimli kitabında da görüyoruz) ve gerek bedensel gerek ruhsal çeşitli başka işkenceler... Tüm bu başlı başına tek tek bile ağır olan konuları iyice dehşetli bir hale sokan ise hissizlik...

Yazar kitaplarını ana dili olan Macarca yerine sonradan öğrendiği Fransızca kaleme almış. Bu durumun yazarın üslubunun oluşmasında büyük rol oynadığını düşünüyorum. Yazarın anlatımı ilk bakışta yalın görünse de bunu yalnızca ''basit'' diye nitelendirmek büyük bir haksızlık olur. Bu yalınlık, romana kişilik katıyor. Hatta bana kalırsa anlatımın etkisi öylesine belirleyici ki, neredeyse başlı başına bir karakter gibi romanın önüne çıkıyor. Kristof, sürgünü ve ana dilinden kopmanın yabancılığını yaşamış bir yazar. Anlatımı da kendisi gibi bir sürgün halinin izlerini taşıyor. Sanki, bu dil de bir gözlemci etkisiyle biz okurlarına ulaşıyor. Tam da bu mesafe, romandaki dehşeti daha görünür ve daha sarsıcı hale getiriyor.

Yazarın kullandığı geriye dönüşler ve anlamı yıkarak yeniden kurma çabası dikkat çekici. Buna karşın özellikle de son kısım olan Üçüncü Yalan'daki olay örgüsünü yer yer zorlama bulduğumu söylemeliyim. Eğer ki bu bölüm, sürekli olarak ''ama aslında olaylar şöyle gelişti'' çabasına kayan bir hale dönüşmeseydi, evet etkileyici bulabilirdim ancak olaylar o denli kendini açıklama kaygısıyla tekrar tekrar üst üste bindirilmişti ki, ben bir okur olarak ikna olmadım. Yazarın amacının tam olarak ne olabileceğini doğal olarak bilememekle birlikte; ben, anlatının sürekli bozulup yeniden kurulmasını okurun ya da bizzat ana karakterin zihnini belirsizlik içinde bırakmaya yönelik bilinçli bir tercih olarak yorumluyorum. Hatta muhtemelen yazar bu romanı yazarken okurlarını bir an bile düşünmemişti; yaptığı şey karakterlerinin kafasını karıştırmaktı. Nitekim yazar da bir söyleşisinde, başlangıçta yalnızca Büyük Defter'i yazmayı planladığını; ancak ikiz kardeşlerin zihninde yaşamaya devam ettiğini hissettiği için hikayeyi diğer iki kitaba da taşıdığını ifade ediyor.

Beni etkileyen bir roman. İkizler bir süre tıpkı yazarları gibi benim de aklımdan çıkmayacağa benziyorlar.

Kitaplarla kalın.


Benden doğmamış duygular nereye aittir?

 

Kendime kanıtlamaya çalıştığım şeyden kaçmaya karar verdim. Bir de tabii, biraz içimde yaşamak. Şu anımı yazmıyorum. Yazdıklarım geçmişten, ışık gibi geliyor. Ben nasıl ve ne yolla ilerlediğimi bilmesem de, görünmeyen bir ışığın hızında ilerlediğimi, yaşıyorum. Üşenmeden taslak yaptığım yazılarımı -artık okunduklarını biliyorum- üşenmeden geri yayınlıyorum. Buna, beni çok etkileyen bir yazarı okuduktan (Agota Kristof), hızımı alamayıp kitabın (Dün) son sayfasını bir daha okuyup sonra nasıl başladığına hayretle geri döndükten sonra kalkışıyorum. Taslak olayına değil; yeniden yayınlamaya.

Hissettiğimi söylediğim şeylerin aslında kendi hislerim olmadığından şüpheleniyorum. Bunu anlamak için de kendime argümanlar sıralayıp sonra içinde bulunduğum ''kapanımsı'' duruma göz atıyorum ve yine, hayır hayır bunlar benim hislerim\ düşüncelerim-di, diyorum. Benim olmadıkları konusunda ciddiyim; ben bence onları yansıttım. Devasa bir duygusal yoksunluk çektiğim, şu anı değil tüm zamanları kastediyorum, doğru olsa da... Belki de yazmak bana iki şeyi verdi: 1. Yazabilme yetesine onu kullandığım takdirde sahip olduğumu, 2. Bazı bana ait olduğunu düşündüğüm duygu ve düşüncelerin aslında bana aynalanan ve bu yolla enerjimi tüketen durumlar olduğunu; anlamamı. (Ve son bir gizil ''şey'' olarak - 3. Yazdıklarımı okuyan birilerini).

Eleme de yapabilirdim tabi. En başlangıçta bütünün parçası olduğu belli olan ama zamanla ayrışıp bağımsızlaşan ve artık benim onları üretirken hissettiklerimden çok daha bambaşka bir form almış yazılarımı yayında tutmayı seçebilirdim. Hem, onlar çok da okunanlardı (ya da okunma sayısı artmış olanlar demeliyim). Ancak bu ayrıştırma işlemiyle uğraşmak istemedim. Önceden olsa, evet, yayında kalacak olanları diğerlerinden ayıran ne; sorusu ile taslak yazılarımın hakkını arardım. Kime hesap sorardım, kendime; kimden hakkımı almayı umardım, kendimden.

İnsan istediği zaman durabilir. Bir şeyi yapmayı bırakabilir. Örneğin kendi duygularını kendine kanıtlamaya çalışmayı bırakabilir. Ben bunu yapıyorum, kendi duygularımı kendime kanıtlamaya çalışıyorum. En azından yaklaşık üç haftadır çok yoğun olarak bunu yaptığımı söyleyebiliriz. Neden; çünkü kafamda şüpheler var: Bunlar, bu yazılardaki duygular, bana mı ait yoksa bir yerden mi yansıtıyorum? Evet, bir yerden bana yansıyan bazı nedenler var ancak onların üzerimdeki tesiri (yani duygular veya duygu sandığım -ki çoğunlukla böyledir- düşünceler gerçekten benim). Ancak nedenler, o duyguların doğduğu nedenler, bana ait olmadığı için aslında o duyguları dönüştürmem mümkün. Çünkü o duyguları üreten ben değilim; onları tüketmek zorunda kaldığına inanan benim.

Demek istediğim ben pozitif hissediyorum. Benim duygu kökenim pozitif. Yani bir his benden hep, evet hep, pozitif kökenden doğar; bu, negatif bir duygu olsa bile. Ancak bazı duygularım beni tüketiyorsa (ki onları aslında kılık değiştirmiş düşünce yapan da budur), o halde o duygular benden doğmadılar? Nereden bana gelmiş olabilirler... Çok çeşitli yerlerden olabilir. Başka insanlar, durumlar. Ben nereden geldiğini de biliyorum. Anladım.

Yazılarımı yayında tutmak isteme nedenlerimi sinsice bulduğum için taslak yapmak istedim. 1. Güzel yazdığıma inandığım için içten içe bununla övünen bir yanım vardı. Tamam bu, sinsilik sayılmaz ama anladın... Bununla övünmemelisin, bu şekilde değil. Bu sadece beni yerimde saydırır. 2. ''Ben şöyleydim'' diyerek vaktiyle yalnız kalmış parçamı pışpışlamaya devam etmem. Tamam, bitti. Belki de o anda bile yeterince... Neyse ne, ne önemi var; yok. Bu beni sadece yerimde saydırır. İki maddenin de ortak özelliği aynı: Eylemden alıkonulmak.

Yine de, okuduğum kitap bana yazdığım bazı yazıları okurken kendi yazılarımda bile altını çizmek istediğim ve sonradan etkilendiğim noktaları hatırlattı. Belki de beni okuyan bir x kişisi de bu satırları sevmiş olabilir. Yazılarımı ne kendimden, ne de varlığı meçhul x kişilerinden gizlemem mantıklı değil. Diğer yandan, şimdi yayında durmasın sonra yine yayınlarım demek de kendi içinde mantıksız. Zaten bu nedenle yazılarımı hep kökten silmiş ve sonra dayanamayıp yeniden yayınlamışımdır. Benim için bir şey ya vardır, ya yoktur. Şimdi var yarın yok değil veya şimdi yok yarın var... değil. 

Hem, belki de anlatmak istediğim başka şeyler bulurum. Anlattıklarımı yok edersem, yeni anlatacaklarımın yolunu keserim. Neden de buydu; yazılarımla temel derdim. Yazılarımla değil aslında... Yine de... Onları var etmek benim için zordu. Bir anda yazdıklarımı, oyuncu bir dille yazdıklarımı bile. Çok zordu. Bir de, sanırım hala dışarıya kendini ''cool'' satmaya yeltenen bir parçam var. Oysa benim buna ihtiyacım yok. İnsanın kendisi olması yeterince ''cool'' değil mi? Ah, bu da kulağa basit geliyor. Çünkü asıl anlatmak istediğim bu değil. Asıl anlatmak istediğim... Yalan söylemek istemiyorum. Ne kendime, ne bir başkasına. Bir önemi olmasa da.

Benden doğmamış duygular nereye aittir? Zihnime. Dış dünya bize düşünceler verir. Onları içselleştirirsek duygu sanırız. İnsanlar sanıyorum ki genelde ''duygularını düşünceleri sanmaktan'' yakınırlar. Ben tam tersini sorguluyorum: Düşünceler duyguları oluşturduğunda o duyguların ne kadarı bize aittir? Bana göre aslolan duygudur. Çünkü köken, duygudur. Düşünceler ise dallanmış budaklanmış genişleyen, değişen, dönüşen yapıdır. Duygular değişmez dönüşmez demiyorum; ama duygular kişinin içinden çıkar. Düşünceleri ise oradan buradan görüp sahiplenebilirsin. Düşüncelerini duyguların sanırsan, kendine karşı ne kadar dürüst olabilirsin?

Aslında bence temel sorun bu blogla ne yapacağıma, bu bloğu nasıl ''kendi bloğum'' olarak yansıtacağıma hala -evet hala- tam olarak karar vermemiş, verememiş ve kararımı değiştiriyor olmam. Yani bu blog bir kişisel blog mu olmalı, yoksa bir kültürel birikim arşivi mi? Kişisel blog olacaksa yüzeysel mi olmalı, derin mi? Yüzeysel yazabileceğimi sanmıyorum. Yani illa ki derinlere inerim, belki de gereksiz bir şekilde? Bu nedenle de kafam karışık. Biraz daha ellemeyip olduğu gibi bırakabilirim veya yine taslak yapıp kültürel bir kullanıma döndürebilirim. Ancak artık birinden birini kesin olarak seçmek istiyorum.

Ve sanırım bir şeyleri değiştirmek istiyorum. Aynı şeyleri yazmak istemiyorum, aynı şeyleri düşündüğüme inanmak istemiyorum. Bambaşka bir şeyi kabul etmek istiyorum. Ama yazılar burada durursa, eski ben karşımda durur. Artık eskiye dair tek bir şeyi bile istemiyorum. Bu bana sadece üzüntü veriyor. Hayal kırıklığı, kaçırılmış fırsatlar ve kaçırılmış bir ben fikri. Hepsini unutmak istiyorum. Kendimi bile. Tam olarak böyle olmasa da... Hayal kırıklığı hisseden parçamı yok etmek ve böylece unutmak. Yıldızlarda sadece yıldızları görmek. Aslında temelde bunu istiyorum. Her şeyin yenisini istiyorum. Tazesini. Üstünde tek bir iz bile görmediğim, yepyeni bir ışığı büyütmek istiyorum.


Bu Beden Benim Evim, Rupi Kaur.


Sevgili Bezelyecik, sana ne söyleyebilirim ki...

 

Yalnızım demek, aslında içindeki kırılmış parçalarına tekrar tekrar aynı şeyi söylemek demek: Sen tek başınasın, ben seni terk ettim.

Geçen yılın temmuz ayında bir gece ansızın kendimi bile şaşırtarak yazdığım bir yazımı okudum. Onu yazarken çok ağlamıştım, o kadar çok ağlamıştım ki... O yazıyı gece yazdım, sabahına uyanır uyanmaz sildim. Yazıdaki her iki paragrafta bir ilk cümlem ''bu yazıyı kendimi rahatlatmak için yazmıyorum'' olmuş. Bu cümlem ve eğilimim o yazının varlığını bir yıl içinde neden belleğimden çıkardığımı açıklıyor. 

Ben o yazıda yazdıklarımdan değil, o yazıyı neden yazmış olabileceğime dair fikir yürütülmesinden kaçmıştım. Buna karşın sonrasında bir kişinin olsun -daha da var mıydı bilmem- o yazımı okuduğunu öğrenmiştim. Hatta sanırım o yazım o kişinin benim hakkımda olumluya dönük bir merak geliştirmesine sebep olmuştu. Hoş, sonrasında ben onu da tıpkı yazımı yok etme sebebim nedeniyle elime yüzüme bulaştırdım ama neyse. Sonuçta, geçmiş zaman odur ki...

Geçen yılın yaz ayları benim için iğrençti gerçekten. Kendimi o denli yalnız hissettiğim ikinci bir süreç olmuş muydu anımsamıyorum ve bunu ben söylüyorum. Dürüst olmak gerekirse, benim tüm hayatım yalnız geçti. Ama bak vallahi billahi bunu da rahatlamak için... ahahahhaha, boşversene. Şu cümle benim iliklerimden kopan bir gerçekken ondan bu kadar utanmam ne tuhaf... Ben hep yalnızdım.

Hem neden ben utanıyorsam... toplarına hiç girmedim, girmeyeceğim. Bunun için kimsenin utanması gerekmez, bu sadece olan bir şey. Öylece ortada duran bir gerçek. Bir yaşantı. Bu yaşantının bana ait olması durumu benim için biraz nahoş yapsa da... İşte, gerçek gerçektir.

Geçen yılın yaz aylarına dair içimde bazı şeyler kaldı ama yine de benim o zaman dilimini hatırlamamı sağlayan tek şey yıldızlı akşam ve gecelerde tek başıma gökyüzünü izleyişim ve özellikle de ezan okunurken sanki alarm sesini duymuş gibi Tanrıyla konuşma anlarım. Ağlaya ağlaya ona derdimi anlatma anlarım. Onu bile kendime inandırmaya çalışışım. Vallahi billahi yalnızım...

Sanırım Tanrı'nın bile beni yargılamasından, bana inanmamasından korkuyordum. Beni yalnız bırakmasını istemiyordum. Onunla konuşmak, dua etmek için belirli bir zamana ihtiyacımız yok. Ona her zaman ulaşmak mümkün. Yine de özellikle de ezan vakitlerini kollardım. Görüldüğümü daha çok hissetmek için olmalı.

O bahsettiğim yazımda sana olayı kısacık anlatmış, sonra başka bir hayal kırıklığıma geçiş yapmışım. Sana bu hayatta ruhumu göstermeyi seçtiğim tek insanın beni nasıl büyük bir hayal kırıklığına uğrattığını anlatmışım. Bu olayın o yaz yaşadıklarımla da, o yazının bağlamıyla da görünürde bir ilgisi yoktu. Yine de beni sana getiren, o hayal kırıklığımdı bu belli. Onunla hala arkadaş olsaydık ona her şeyi anlatır mıydım bilmiyorum. Onunla olan arkadaşlığımızı artık unuttum. Sahi, bizimkisi gerçekte nasıl bir arkadaşlıktı acaba? Belki de ben her şeyi kafamda büyütmüştüm. Bu, geçen yıl canımı çok yakmıştı. Onunla arkadaşlığımız bittiğinde bile değil, geçen yıl. Çünkü yüzleşmek istemedim. Onun çoktan unuttuğu bu durumla, ben yüzleşemedim bile. Şimdiyse hatırlamıyorum. Hayal kırıklığım kurudu. Evet, eskiden arkadaştık diyebilirim. Bu kuru cümleyi kurabileceğimi düşünmek bile önceden kalbimi dağlardı ciddiyim. Artık, hissim yok.

Belki de kafamızda kurduğumuz anlamlar yıkılınca acılar da, hayal kırıklıkları da kayboluyordur. Geçen yaza dair canımı yakan ne kaldı? Sadece aklıma getirirsem anıların verdiği sızı olabilir. Ama ben, şu anki ben ne hissediyorum? Hiçbir şey. Geçen yılki o kız... o nerede, yok. Onun yanına gittiğimi hayal etmiştim. Daha doğrusu, o beni hayal etmişti. Birine sarılmayı çok istemişti. İçi çok kuraktı. O zaman sarıldığım halimin çok daha uzak bir gelecekten geldiğini sanmıştım. En olmadı 3-5 yıl sonrasından. Belki de öyleydi bilmiyorum. Çünkü o halim kendinden çok emindi. Kendine bir hayat kurmuş biri kadar emin.

O halimin yüzündeki kabulü anlamamıştım. Buna dehşetle karışık bir hayranlıkla bakmıştım. Hislerimi kaybetmekten çok korkmuştum; hayallerimi, umutlarımı... Oysa sadece kendimi... Kendimi kandırmıyordum. Onlar da umut ve hayaldi. Ancak, demek ki gelecekteki halim onlara yürümemiş, belki de yürüyememiş. 

O kabulü hala tam olarak taşıyor muyum bilmiyorum, emin değilim. Bunu kabul ettim desem de, ancak zaman bizlere bizi verebiliyor artık bunu net olarak görebiliyorum. Yine de geçen yaz kendi kendine ağlayan o kız olmadığım açık. Artık ağlamadığım için değil; çaresizce ağlamadığım için. Duygularım beni terk etti. Avuntu ve beklentilerden doğan o biçare duygularım. Doğuştan nanemolla duygularım.

Duygularımın artık daha sert olması, bana dehşet veren buydu. Neden bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum, asıl nedeni bilmiyorum.

Tüm bu olaya karşı etkilendiğim, üzülebileceğim pek çok nokta bulmuştum. Oysa artık hepsi sadece tek bir şey. Babamın ağlayışlarıma olan kayıtsızlığı. Benim parçalanmama olan devasa kayıtsızlığı. Aslında bir şey yapmasını beklemiyordum. Elini taşın altına koyacağı bir şeye gerek yoktu. Hiç olmadı sarılsaydı, anladığını belli etseydi... Karşıma geçmeseydi. Benim bir şey yapmadığımı bile bile, bana bunu yapmasaydı. Beni korusaydı demiyorum. Bunu bile demiyorum. Çok korkuyorsa o an bir şey yapmasın, yapmasın zaten. Ben kendimi savunurum. Ama en azından sonrasında... sarılsaydı.

Bence çoğu insan sarılmanın ne anlama geldiğini bile bilmiyor. Sana son bir ukalalık yapacağım. İnsanlar, sarılmanın anlamını kavramama eğiliminde. Bense bunu iliklerime kadar biliyorum. 

Daha evvel de burada bir yerde kendimi ''açıklamak'' için yazmıştım. Birine kollarını dolamak veya ona sarılmak... Ne önemi var. Artık ben de böyle düşünüyorum.

Bu yazı beni hala geriyor. En temel gerçeğimi başka birine söylemem beni hep gerer: Yalnız olmam. Hissetmem yazacaktım ama olmam daha doğru geldi. Zaten bir şeyi hissediyorsan belki de öyle olduğu içindir. Çektiğim yalnızlık acısı yüzünden suçluluk hissetmem de ayrıca bir yazı konusu ama neyse; umarım yazmam.

Bu yazıyı sadece o bahsettiğim yazımı yazarkenki gözyaşlarım için yazdım. Çünkü gerçekten üzücüydü. Rahatlamak için bile yazmadığım o yazım...

Ben tek başıma değilim. Ben kendimleyim. Zamanla, bu içimde daha da oturacaktır. Özgür olmayı göze alabildiğim oranda, kendi içimdeki varlığım bana çok daha yakın olacaktır. Yine de bu yazının bir anlamı yok. Kendimi avuttuğum bir yazı işte, yine de bir kayıt. Belki de bir sarılma denemesi sayılabilir (kendime).


Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan, Agota Kristof.
Aslında son cümleyi işaretlesem daha doğru olurmuş,
niye kocaman ilk paragrafı boş boş işaretlemişsem...


Özgürlük.

 

Yaz gecelerinin dinginliğini seviyorum. Bu geceleri tek başına geçirenler kendilerini olduklarından daha yalnız hissedebiliyorlarmış. Oysa ben yaz gecelerini, özellikle de yaz gecelerini, sanki çok önemli bir şeyin\ şeylerin eşiğindeymişim gibi yaşıyorum. Sanki artık nihayet yalnız değilmişim gibi bir hisle.

İçimde ne kadar çok yarım kalmışlık var. Bir şeyi kendin yarım bırakman onu kapanan bir döngüye dönüştürürken, bir şeyin öylece senden koparıldığını hissetmen kalbine acı verir. Bunlar ''burjuva işi'' laflar değil mi? Peki o zaman, bunlar burjuva işi hisler mi sence?

Bana bu dünyada en ama en komik gelen ve alaya aldığım şey, bir insanın gerçekten hissettiğini söylediği bir şeyin yalan olduğunun veya öyle olmasa bile ama aynı kapıya çıkacak şekilde gereksiz\ abartılı olduğunun o hisleri buram buram hisseden kişiye kabul ettirilmeye çalışılmasıdır. Bari bu konuda -afedersin- s*d*k yarışına girmeyelim. Ne kadar acı çektiğimi ispat etmek zorunda değilim. Belki de bunu deyip köşene çekilmelisin; evet olabilir. (Ben bunu geç anladım.)

Hissettiklerim hep -diğerlerinin önemli acılarına göre- abartılı acılarsa o halde neden kalbime hep kılıçlar ve hatta mızraklar ve hatta kazıklar saplandı? Saplandı, hissettim. Hatta göğsümden sırtıma kadar uzandı, tüm hacmimi kapladı.

Sanki acı çekmek için illa diğerlerinin acılarıyla yarışmalıymışız gibi. Bunu mutluluk için de yaparlar. Sanırım bu nedenle bir şey olarak tanımlanmaya alerjim var. Hissetme özgürlüğümün bile elimden alınmasından delicesine korkuyorum.

Hissedemediğimi söylerken ciddiydim. Bence çoğu düşünceydi. Ama acı vardı. Kalp acısı. Belki de kalbim bir yüreğe dönüşürken o transformasyon sürecinde acı çekmem lazımdı. Bitti mi, nolur bitsin. Diğerleri acı çekmiyor. Görmüyorum. Görmüyorum! Böyle ciyaklardım en iç sesimle. Bazen de dış.

Dış sebeplerim vardı tabi. ''Önemli'' sebeplerim de vardı. Hep diyorum, komik. Karşı tarafa göre ''önemli'' olan bir şeyi ben bir yerime bile takmıyor olabilirim. Genelde böyledir bu arada. Ne önemli Allah aşkına? Evet hayatta önemli şeyler var ama... Neye önem verdiğime bile ben karar veremeyecek miyim!

Bu öfkemi seviyorum. Hiçbir şey olmasa bile bu beni kendimde tuttu. Tüm o dış seslerin tüm oktavlarını ayırt edebilmemi sağladı. Manipülasyon çeşitli şekillerde gelir. Bunun üzerine geçen açılımlar yaptım. Ne gereksiz işler. Baksana yoluna kızım işte... İnanmadan yazdığımı biliyorsun. Benim yoluma bakış şeklim bu. Ben bilmezlikten gelemem. Kendimi bilmezlikten.

Bunu deneyemem bile. Bir yalanın içinde yaşamak en büyük korkum. Özgürlük, en büyük tutkum. Yine de bunu kendine bile olsa çok dillendirmemek lazım. -Hala yaptığım bu olsa bile.- Bu da bir manipülasyon. Kendine karşı yürüttüğün bir daire operasyonu. Aynı dairede dön dur. Bu öyle tatlı gelir ki bir yerden sonra... Bunu bile isteye yaparsın.

O dairede bir şey bulmayı ummuştum. Veya dairenin beni dışarıya fırlatmasını. Olmadı; daire kusursuz bir şekil.

Dünya hakkında düşünüyorum. Bu benim için taze bir durum. Yıldızları izlerken bile dünya hakkında düşünüyorum. Bu bana iyi geliyor.

Yeniden günlük yazmayı düşündüm. Belki yine canım Aomame'ye (muhtemelen ona). Veya bir değişiklik: Midori'ye (sana anlatıp silmiştim). Zayıf ihtimal, Şimamoto da olabilir ama sanmıyorum.

Murakami'nin kadın karakterlerinde nedense kendimi görüyorum. Oysa bence Murakami kadınları hiç tanımıyor. Kadın karakterleri yazamıyor bile. Galiba en çok bunu seviyorum. Çünkü böylece o karakterler kendi bildiklerini okuyorlar. Yoksa bunu Murakami bilerek mi yapıyor! Ah... öyle olmalı. Belki de yazar bu kadın karakterlerini kendi hallerine bile isteye bırakıyordur. Karışmıyordur. Örneğin aynı yazarın erkek karakterlerini hiç sevmiyorum. Çünkü onlara çok karışıyor yazar. O kadar karışıyor ki her şey bulamaç oluyor. Sanki özgür iradeleri yokmuş gibi.

Bence bir karakterin, her ne kadar bir yazarın elinden çıksa da, bir yere kadar yazarı bile parmağında oynatabilecek bir özgür irade gücü oluyor. Bir karakter yeterince kararlıysa, yazarından kopabilir. Böyle karakterleri bulmak zor. Çünkü kurgular, başarılarından bağımsız olarak, genelde denetimlidir. Murakami'de en çok bu denetimin aşımını seviyorum. Kurallı bir kuralsızlığı.

Kendime yazmak için iki sefer güçlü bir itki duydum. Sadece kendime, gelecekteki bir noktadaki kendime yazmak istedim. Diğerleri olmasın, kimse olmasın; sadece ben. Dünyadaki ben. Kendi dünyasını var eden ben...

Eski günlüklerimi bir daha okumak, hatta yüzlerine bile bakmak istemiyorum. Onlar yüzünden güçlü bir hafızam oldu. Bunu sevmiyorum. Çoğunu unuttum, nihayet unuttum. Unutmuşken onları yok etmek istiyorum ama uğraşmak da istemiyorum. Belki biraz daha sonra. Ama kesin, keşke günlüklerim hiç var olmasa mıydı... Öyle olsaydı sana şu an yazıyor olmazdım. Şu an ben burada olmazdım, ben diye bir şey olmazdı. Ne yazık olurdu...

Kendime yazmaktan vazgeçtim. Artık hevesim hızlı kaçıyor. Hem ne yazacağım ki... Yazdıkça yazılacak şeyler bulunsa da... Sadece kendimin bileceği şeyler yazmak istemiyorum. Belki de sizinle benim bileceğimiz şeyleri yazmak benim için daha güvenli. İleride bunları hatırlamayacağım. Sadece, aaaa evet öyle yazmıştım, bilgisi benimle kalacak. Kendi yazımı tabi ki biliyorum, ne yazdığımı da... Ama insan sadece kendine yazarsa... Bununla baş etmek çok zor.

Bu gece ne çok yazdım sana. Ne gerek vardı ki... Hep yazmayacağım, sileceğim zaten dediğim geceler dökülüyorum. Pooofff. İyi ne haliniz varsa görün sevgili yazılarım, ne haliniz varsa görün. Beni rahat bırakın.

Hep diğerlerini düşündüm. Aslında bundan. Diğerleri için ne yapabilirim? Diğerleri benden ne bekler? Diğerlerinin gözünde ben kimim? Diğerlerinin gözündeki ben ben olmazsam nasıl bedeller öderim? Diğerlerinin gözü... Diğerleri, diğerleri.

Güncel bir ''ben kimim'' yazısı yazmak bir küçük aklıma gelip gitmişti. Kim uğraşacak ki diye düşünüp amaannn demiştim. Şimdilerde, diğerlerinin gözündeki ben ne kadar benim acaba, diye yalandan meraklanmıyormuş gibi yapan ama meraklanan bir parçam var. Acaba diğerlerinin gözündeki ben veya daha gerçek bir ifadeyle, diğerlerinin gözündeki benim bir\ kaç parçam, kendi gözümden gördüğüm benden daha mı gerçek? 

İnsan aslında iç gözüyle kendini görme alıştırması yaparken diğerlerinin gözleriyle kendi gözlerindeki kendisini kıyaslarsa yararına olabilir. Bu da açıklık gerektiriyor. Zor bir anlayış. Benim gibi many- del- tak- benim gibi cadılar için bile.

Aslında hiç de öyle değilim biliyorsun. Belki de içimdeki bir noktanın öyle olmasını uman bir yanım var. Bu, bana yardımcı olurdu. Bu hayatta biraz deli olmak lazım. Yeri geldi mi deli deli esmek lazım. Gerçi ben de öyleyim ama sonra kendi içimde de toparlanamıyorum ve bir cadıya dönüştürülüyorum. Belki de insan, ne zaman eseceğini de iyi bilecek şekilde kendini eğitmeli. Ben onu hiç bilemedim.

Şu an nedense içimde şu anki halimle bundan 5-6-7 yıl önceki benin yanına gitmek isteği geldi. Sonra da onun yolundan hayata devam etmek. Ona yardım etmek istedim. Bu sefer geçmişe kaçmak için değil hayır. Sadece, kendime, yanıma gitmek istedim işte. Onun beklediği bendim çünkü.

Geçen gün 8 yaşındaki küçük Ben'in yanına gitmem gerekti. Müzikli bir gece, uyumadan önce. Onun kapıya dönük bakışlarında ben belirdim. Ben geldim İlkay, senin için geldim. Ona sarıldım. Meğersem beklediği benmişim. Bunu bile bile onu bekletmem de... Ne desem boş. Yine de ben de birini bekliyordum. Bir şeyi. Güçlü bir şeyi. Belki de... Ne belki de, işte vaziyet bu. 

Beklediğim bendim. Binlerce yazı yazsam da, bu değişmeyecek.


Gülümse, Raina Telgemeier.


Papatyalar.

Sevgili Yıldızım. Nihayet en sevdiğim çiçeği kendime itiraf ettim. En sevdiğim çiçekleri bilmiyordum, bilmediğimi sanıyordum. Kendim hakkında ne kadar az şey biliyorum! bu bahaneye sığınmak kolaydı, biliyorsun. 

En sevdiğim şey... Bu ne ürkünç bir tamlama! Bir şeyin en sevdiğim olması beni üzer. Üzer, biliyorsun. Bu nedenle ben bilmediğime inanmak istiyorum. Çoğu zaman böylesine inanmayı. Daha kolay bulduğum için değil; hatta aksine, bence böylesi çok daha zor. Çok daha yalnız, çok daha kaçamayacağın bir köşe. 

En sevdiğim şey... Belki de tüm bu tek tek en sevdiğim şeylerden oluşacak ben'in görünmesini, dillendirilmesini sevmediğimden... Bunu sevmediğim yalanımdan. Senin gibi olmak istememden. Ulaşılmaz. Bir yıldızın ulaşılmazlığı, en büyük ceza.

En sevdiğim çiçek papatyalar. Bana beyaz yalanlarımla örülü tatlı neşeler verdikleri anları anımsıyorum. Ne çoklar! Papatyalar, yol kenarında ansızın gördüğüm ve neşelendiğim papatyalar. En çok seviyor sevmiyor falları, bunu senden saklayamam Yıldızım, en çok onlar ama sadece değil. Onların ötesi ve öncesinden kime ne... ama sonrası... Papatya fallarımın sonrasını günün beyaz ışığına rağmen görmüş müydün Yıldızım?

Papatyaları sadece bunun için mi seviyorum yani? Kendimi avuttuğum, eğlendiğim kısa anlar nedeniyle mi? Bunlar değersiz mi olurdu? Olmasa da... Yeterli olmazdı. Ne yeterliydi, bir şey yeterliydi; bir şey, belki birçok şey... Papatyaları sevişim, işte bu yeterliydi. Papatyaları hep, diğerlerinden ayrı sevişim. Çocuksu bir heyecan ve beklentiyle sevişim.

Bu belki de içimdeki boşluğa tam oturan bir sızıntıydı. Papatyalar incecik ve narindir. Bundan sevdim onları. O kısacık anlardaki heyecanlarım arasında boşluk bırakmadıkları için. Benim ve heyecanlarım arasında...

Bir papatya benim için inancın sembolüydü bir de. Öyleydi öyleydi. Bir şeyi ummak. Öyle mi olacak, böyle mi? Benim iradem dışında bir karar tayini. İncecik yaprakların fısıltısı. Bazen istediğim, bazen istemediğim; sonra rüzgara karışan yapraklar, sap ve yok olan papatyalar. Benim papatyalarım. Acımadığım... Böyle sevgi mi olur!

Yine de papatyaları sevdiğimi biliyorsun. Sevmeseydim ''benim'' demezdim. Belki de bu tek belirti bile olabilir. Papatyalar içimde narin bir sızı. Ve bir gülümseme. Şimdi bile. Baharın habercisi güzel papatyalar. Benim en sevdiğim çiçekler olan papatyalar.



Hayalperestler, Patti Smith.


Kitapları yarım bırakma konusu.

 

Geçen hafta sonu ne okusam bilemedim. Aslında elimdeki okunacak kitaplardan Slovak Halk Hikâyeleri'ni okumak için çok heyecanlanmış, hatta heyecanımı kendi içimde bile tutamayarak seninle paylaşmıştım. Buna karşın, ah bilirsin, masalların tüm o apaçık saçmalıklar ''doluluğunu'' okuyacak ve ''aman canım masallar böyledir'' diyerek kabullenecek havamda değildim. Dişime göre bir şeyler okumak istiyordum.

Yanlış anlaşılma olmasın, masal seçkisi oluşturmanın ne kadar meşakkatli olabileceğini anlıyorum ve derleyen kişiyi yürekten kutluyorum. Bu masalların yüz yıl -ve belki daha bile ötesinde- toplanmış, çok çok çok daha ötesini okurlara gösteren tarihi\ toplumsal\ kültürel kayıtlar olduğunu da biliyorum ve bunu da kutluyorum. Ancak okuyamadım. O kitabı okumaya kalkışmak, kısa kısa zaten biter demek, bir masal bir masal daha diyerek ilerlemek artık pek benim yapacağım iş değil. 

Bazen orada burada görüyorum, okurlar bir kitabı yarım bırakmaktan ölümüne korkuyorlar. Benimse inanın bana umurumda değil. Önceden de böyle miydi bilmiyorum. Yani... içimde böyle miydi bilmiyorum. Dışımda ben de o bahsettiğim okurlar gibi bu konuda katılık derecesinde çekincelere sahiptim. Belki de bazı okurların yaşadıkları bu ''çekince'' aslında bir çeşit iç disiplinden ileri geliyor da olabilir. Bir şeyin tamamını getirme prensibi veya bir şeyi yarım bırakmama arzusu. Belki de ikisi de yarımlığın akılda kalıcılığına bağlanıyor.

Bense sadece bitirmek isterdim. Çünkü, ah hiç şaşırmayacaksın artık beni tanımışsındır, kitaba haksızlık ediyorum diye düşünürdüm. Evet, sanki kitabın duyguları varmış da incinirmiş gibi. Sanki bir kitabı yarım bırakmam kitaba kendini eksik hissettirirmiş gibi. Evet, içimde tam olarak böyle düşünüyordum! Bu kitabı şimdi yarım bırakırsam yazık olmaz mı... Kötü bir kitap bile olsa veya kitap bana hitap etmemiş bile olsa allem eder kallem eder ve hatta araya başka kitap bile almadan okuyamama sendromunu göze alarak o kitabı bitirirdim.

Bu tavrımın bana yaşamımın diğer (ve önemli, şşşş) alanlarında da katkısı olduğunu görüyorum. Ne olursa olsun bir şeyin sonunu getirmem gibi. Ne kadar yıpranırsam yıpranayım, uykumdan beslenmemden kendimden geçerek o şeyin sonunu getirmek. O haz belki de. Bir şeyi bitirmenin hazzı vardır değil mi? Ah tamam! Ben aslında kitapların duygularını değil, kendi hazlarımı düşünüyormuşum...

Büyüdükçe, kitapları yarım bırakma konusunda çok rahat oldum. Aman canım dedim, bu kitabı sevmedim başkasını daha çok severim. Bu benim annemle olan bir anıma dayanıyor. Bak gerçekten dayanıyor. Ne mana diyeceksiniz, deyin, dayanıyor işte bu gerçek değişmeyecek. :) Bundan baya önce, şöyle 16 yaş civarında falanım... O gün çok hazırlanmamıştım, hatta kendimi baya pespaye bulduğum aklımda. Oysa bence sadece günlük giysilerim vardı. Bir de saçlarım topluydu tabi bunu anımsıyorum. Toplu saçlarımla ilgili gereksiz kaygılara sahiptim. Oysa şimdi en çok toplu saçlarımı severim.

Sonra ne olmuştu orası puslu bende, ben giyimimi görüntümü basit bulmuştum. Hatta utanmıştım. Hiç böyle şeyler yapmam, yapmazdım da; gerçekten. Benim görüntü takıntım hep vardı evet ama bu yolla çalışmazdı. Var olma\ yok olma yoluyla çalışırdı (bunları anlatmıştım sanki ders gibi ahahhaha, kime neyse aman canım. Bana ne, benim için ne; bunu görmek için anlattım). 

Sadece... görüntü konusunun benim için ''şöyle görünüyorum''un çok çok ÇOK ötesinde bir durum olduğunu, olmuş olduğunu ve beni bugünüme getirdiğini anlatmaya çalışıyorum. Kendimi herhangi bir sıfatta görmem değildi mesele (hatta güzel bile kabul edilebilirdim ve kendimi de öyle kabul ederdim); mesele, yok olma inancımdı. Burada olmamalıyım, hiçbir yerde olmamalıyım inancı. Bu nedenle de, nasıl görünürsem görüneyim kendi içime sığamayacaktım. Bir beden, benim için taşıyamayacağım bir şeydi. İnsan yaşarken bunları anlayamıyor, sadece yaşıyor. İyi ki böyle; yoksa beynimiz iflas ederdi. Bu durumun ve durumların bendeki artısı şu: Güçlü bir benlik algısı. Saçma sapan insanların ürettikleri algıları kolayca ayırt ediyorum. Çünkü ben kendime çok daha katıydım. Bir insana asla yaklaşmamanız gerektiği kadar katı. Korkunç bir katılık, böööö!

Her neyse. O güne dönersek... Aslında anlatabileceğim pek bir şey yok. Sadece, öyle görünmek istemiyordum ve keşke biraz daha özenli olsaydım diye düşünmüştüm. Annem de bana bir sonraki sefer daha özenli olabileceğimi, hem beni sonra kimin tanıyacağını söylemişti. Haklıydı; insanlar, özellikle de bizi tanımayan insanlar, bizi o kadar da önemsemiyorlar. Sadece o an iletişim kuruyorsun, o an görünüyorsun ve bitiyor. Bir sonraki an başka biri olabilirsin. Seni başka biri olarak görebilirler ve bunu yadırgayacak olsalar bile, alışırlar. Alışmak dışında yapabilecekleri ikinci bir seçenek yok çünkü. İnsan kendini bir şey veya yeni bir şey olarak görmeyi kendisi kabul ederse; artık odur.

Bunu kitaplara bağladım. Gerçekten! Benim zihnim hiçbir şeyi boşa atmaz. Daha iyi bir kitap okurum. İşte, bunu düşündüm. Bir kitabı sevmediğimde veya bir kitabı o an sevmediğimde, yarım bırakmak konusunda tereddüt etmiyorum. Eksik de hissetmiyorum. Demek ki o kitabı okumam gerekmiyor veya o an okumam gerekmiyor diye düşünüyorum. Sonra da daha iyi, aslında daha iyi bulduğum veya bana daha iyi gelen başka bir kitabı okuyorum ve yarım bıraktığım kitap böylece görevini tamamlıyor ve zihnimde bitiyor. 

Bunu hayatımın başka alanlarına da uyarlamaya çalıştığımı görüyorum. Bilirsin, geçmiş güzellemesini severdim. Hala seviyormuşum gibi yazılar yazarken bile, aslında bu, geçmiş bir zamanın sevgisiydi. Ben eskiden severdim geçmişi, oraya kaçmayı. Benim bile olmayan bu geçmişi, bekleme odam yapardım. Geçmişe kaçışlar zaten böyle değil midir? Genel bir bekleme odası. Güzel şeyler yaşadığın anlara da kaçabilirsin ama yine de orası artık geçmişin sislerine karıştı ve başka bir şeye dönüştü. İnsanın ''benim'' diyebileceği tek şey, bence, şimdidedir. Şimdisindedir. Çünkü ancak şimdiyi kontrol edebilirsin. Bu nedenle de o senindir. Geçmişi ise kontrol edemezsin, o artık başka bir şeydir. Karmaşık bir şey, herkesin ve her şeyin olan, daima değişecek bir şey. Geçmişteki sen bile daima değişirsin, değişebilirsin. Belki de ben dahil çoğu insanın nostaljide bulduğu avuntu budur; çaba harcamadan değişme beklentisi. Oysa bu imkansız.

O kitabı, Slovak Halk Hikâyeleri'ni, okumanın bana tat vermeyeceğini kitabın ilk masalından anladıktan sonra (bunun kitabın başarısıyla ilgisi yok, sadece dediğim gibi masallardaki karakterlerin ne idüğü belirsiz bencilliklerini çekecek havamda değildim ve okuduğumu anlamıyordum), kitabı bıraktım ve G.H.'ye Göre Çile'ye geri döndüm -evet okuduğumu anlayamaz halimle bu kitaba elim gitti ahahahha, tuhaf biriyim.- Baştan başladım. Sana söylediğim üçüncü bir tekrar baskısı... Sanki ilk kez okuyormuşum gibi bir his. Sahiden de sanki ilk kez okuyormuşum gibi bazı satırlar bana ilk kez görünür oldular. Örneğin:

''İnsanın kendini kaybetmesi zor. O kadar ki yakında kendimi bulmak için bir yol tutturacağım, kendimi bulmak beni yaşatan yalanın ta kendisi olsa da'' (Sayfa 14).

''Eğer cesur olsaydım, bırakırdım kayıp kalayım. Ama yeni şeylerden korkuyorum, anlamadığım şeyi yaşamaktan da öyle, en azından anladığımı sanmayı güvence altına almak istiyorum'' (Sayfa 14).


Nasıl böyle yazabilirsin kadın!?! Ah... galiba bu yazarın hayranı olacağım. Dilerim kendi yaşamında bir falsosu yoktur yoksa soğurum. Sence yazarları sadece yazdıkları şeyler bağlamında mı değerlendirmeliyiz, yoksa kendi yaşamları ve seçimlerini de bu değerlendirme sürecine eklemeli miyiz? Bir kitabı ilk elime aldığımda önce yazar biyografisine (yazarı artık tanısam bile) koşan ben, tabi ki ikincisine de dikkat ediyorum. Bence bir yazar kendisinden kopuk değerlendirilemez. Bu nedenle de Claire Lispector'u sevmeyi ve ona hayran olmayı, işte bu yazar gibi yazacağım ben ya! çocuksuluğuna kapılmayı o kadar çok istiyorum ki...

Sonra başka bir kitaba başladım. Ne yapayım... Fırsat vardı başladım aaaaa. Uzun zamandır okumak istediğim bir kitap ve yazarıydı. İlginç ilerledi, böyle olacağını beklemiyordum gerçekten. Agota Kristof'un Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan kitabını okuyorum. Bir serinin üç kitabının tek cilde dönüştürülmüş bir baskısı. Kesinlikle okunmaya değer bir yazar. Keşke daha önce okusaydım falan da değil. Tamam, hatırı sayılır bir süredir kitaplarını okumak istediğim bir yazardı ama şimdi okumam daha iyi diyebilirim. Bence kitaplar gelip okurunu buluyor biraz da. Ben bunu inkar edemeyeceğim kadar çok deneyimledim. Ben kitabı değil, kitap geldi beni buldu. Doğru zamanda, doğru okuma anlarında. Bence tam da bu nedenle bir kitabı yarım bırakmaktan korkmamalıyız. Gerekliyse o bizi tekrar gelir bulur.


Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan, Agota Kristof.


Sanki daima doğan bir şey.

 

Kendi hayallerim var. Kendim için istediğim, somut, elle tutulur, deneyimlenebilir isteklerim var. Ne kadar zamandan sonra bilmiyorum. Belki uzun zamandan sonra, belki de ilk kez. Aslında ben uyumaya, gözlerimi açmaya başladığım an kendimi pışpışlamaya devam edecektim. Ama sonra... Sonra ''şu oldu'' diyemesem de, bir şey oldu. İç dünyamı çalkalandıran ve beni istememe halimle yüzleştiren şeyler. Bu biraz çetrefilli, çünkü, insan bir şey fark ettiğinde aslında pek çok şeyi fark etmiş demektir. Hepsini birbirinden ayırmak mümkün değil.

Dün gece yıldızları izlerken, bir yıldızın doğumunun neye benzeyebileceğini fark ettim. Gözlerim parlayarak izledim yıldızları, içim parlayarak belki. Yıldızları bile değil, yıldızları izlemeyi çok severek izledim. Hep şeyi düşünürdüm, acaba diğer insanlar yıldızlarda neler görüyorlar? Bir insan neden yıldızları izler ki, orada ne görür veya ne görmeyi umar? İş olsun diye mi? Romantizm için mi? Hayal kurmak, hislenmek, düşünmek, beklemek... Ne için ve neden? İnsanlar yıldızlara ne anlam verirler? Tek tek insanlar, tek tek her biri... acaba yıldızlarda ne görürler?

Ben yıldızlarda bir şey görmedim. Tüm yaşamımın gecesine serpilmiş o ışık topları, bazen bana parlaklık, bazen alev oldular. İçim aydınlandı, içim ısındı. Değişmeyen tek bir görüntüyü onlara mühürledim, o ayrı. Buna hayal demek çok zor. Hayalin bir doğrultusu olmalı çünkü; bana öyle geliyor ki hayaller bir hedefe dönük oklardır. Oysa ben hiç hayal kurmadım. Yıldızlara mühürlediğim o görüntüyü sanki bir gecenin yıldız ışığının zamansızlığında yaşıyor gibi hissederdim. Bu bir hayal değildi; o zaman... bir temenni? bir vaat? bir beklenti? bir kaçış? bir, bir ne? Zaman doldurma. 

Böyle yazınca tüm o geçirdiğim dondurulmuş şimdiki an görüntülerine haksızlık yapıyor gibi hissetsem de olan buydu: Zaman doldurma. Bir hedefe varmayan noktalar. Yoksa ben yıldızlarda bunu mu görüyordum? Ben yıldızlarda bir şeyi değil, bir şeye giden yolu görüyordum belki de. Yıldızlar benim arayışımdı. Onları uzaktan izler, onlara bir tanım getirmez ve böylece aramızdaki mesafeyi hep aynı tutardım. Arayışımda (ki bana neyi deme, çünkü bir yanıtı yoktu) yıldızlar önde, ben arkalarında yıllara yayılan bir yolculuğum oldu. Bu mesafe hiç kapanmadı, çünkü izin vermedim dediğim gibi.

Neyden korkmuştum? Bir yıldızın doğuşunu hissetmekten korkmuştum. Bir hissin doğuşundan. Bu nedenle hep düşüncelerimden ve kabullerimden bulamaç hisler ürettim ve bunlardan da yeni kabuller geliştirdim. Bence hisler bize kabuller veriyor. Taze hisleri olmayan birisinin kabulleri ekşimiştir, bozuktur ve onu zehirler. Ben kendimi zehirliyordum. Bunu bile isteye yapıyordum diyemesem de, hiç bilmediğimi de söyleyemeyiz.

Bir hissin doğuşu beraberinde bilinmezliği, yeni bir alanı getirir. Bir şeyde keşfedilecek noktalar bulmak. Senin hoşuna giden, gitmeyen noktalar. Yeni bir hissin doğuşu kendinde kalmanı gerektirir. İzlemeni, izlemeni. Hissetmeni ve bu his üzerinden düşüncelere varmanı. Ben hep düşüncelerim üzerinden hislere vardım. Ben gerçekten hissetmeyi biraz bile bilmeyen bir kızdım.

İnsanı kendinden de, onu tutan bağlardan da çekip çıkarabilecek tek bir şeyin olduğunu keşfettim. Kendi yaşamını düşlemek, düşünmek ve o yaşamı yaşayabilecek iradeye sahip olmak. Öncelikle bir fikrinin olması. Bir yerlerden duyduğun bir fikri kastetmiyorum; senin hayatın olacak o hayatın fikrini kastediyorum. Böyle olduğunda, ''nasıl olacak ki'' desen bile, yaşama güvenebiliyormuşsun. Hayata ve senden daha büyük pek çok şeye daha. Bu, kalbini açmak mı? Ben kalbimi varoluştan bile korurdum. 

Bir şeyi izlemek ve ona karşı içinde doğacak hissi görmene izin vermek; bu, biten şeyleri iç dünyandan ayıklamanda da etkili bir yol. Sanırım düşüncelerimi kontrol etmeyi öğreniyorum. Düşüncelerimi hislerim sanmamayı. 

Sevginin bile gerçekten ne olabileceği konusunda bir fikrim yok. Belki de sevgi de bir anda parlayan bir yıldızın ışığını görmektir. Ben yıldızlarda tam olarak ne görmüştüm artık emin değilim. Sanırım arayışın da ötesinde, kayboluşumu görmüştüm. Bu dünyada oradan oraya savrulan ruhumu. Yıldızlar olmasaydı bunu fark etmezdim bile biliyor musun? Yıldızları bu kadar çok sevmeseydim... Sahi, ben hiç yıldızları sevdim mi acaba? Yoksa sadece sığındım mı?

Yıldızlara karşı şu anki hislerim, sevginin çok ötesinde. Onlar benim sır tutucularım, hatırlatıcılarım. O ışıklar bana, derinlerdeki bir şeyi hatırlatıyor. Benim derinliklerimdeki mi, her şeyin derinindeki mi emin değilim; ama derin. Bana güç veriyor. Bana yol gösteriyor. Ve bana, sevildiğimi hissettiriyor. Benim değil, yüzeyimin değil; ruhumun zaten sevildiğini belki de. Aslında yüzeyimin de. Sen kayıp değilsin, der gibi. Odağını kaybetme, bak, biz buradayız... Hayır böyle demiyorlar. Ama yine de oradalar.

Yıldızlar hep oradalar. Ve ben onları farklı gecelerde farklı düşüncelerimle izlediğimde bile, sanırım hislerim hiç değişmiyor. Işıklı bir his. Sanki daima doğan bir şeymiş gibi. Ne düşünürsem düşüneyim, bana ait olan ve parlayan bir şeymiş gibi. Galiba buna huzur deniliyordu ahahahah, tamam neyse öhöm.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Bir Çift Yürek - Marlo Morgan.


Popüler Yayınlar