Sonbahar günleri başlarken.

 

Artık sonbahar resmen gelmiş gibi görünüyor. Bir süredir bunu bekliyordum. Bir şey olacağından değil ama şu hafif serin, bulutlu ve puslumsu havaları özlemişim. Güneşin gökyüzünün gerilerine çekilişini, beyaz gri bulutlar ardından yer yer parlayan mavi göğü yakalamayı ve en çok da yağmurun yağma ihtimalini.

Dün gece bulutların arasından parlayan üç beş yıldızla bakıştık. Aslında bu bulutlu gece göğüne yıldız izlemek için çıkmamıştım. Bulutlara çıkmak... Evet bunu yaptım. Başımı kaldırdım. Boynum tutulana ve gözüm kayana kadar öyle durdum ve yine -içimden- konuştum. İçeri girmek hiç istemedim. -Çünkü içeri girince konuşamazsın (içinden).- Saat iki miydi, üç mü bilmem. Kimsenin olmadığı o gece anı. Serin bir esinti ve geceyi gece yapan o kendine has kokusu.

Belki de sonbaharı en çok da bunun için bekliyordum. O koku için; gece kokusu için. Yazın bu koku seslerin ve durgunluğun arasına karışır. Oysa havaların hafiften serinlemesi, hatta üşümeye başlamanla gece sanki öz benliğine kavuşur. Keşke gece kokusu şişelenseydi. Kesinlikle benim parfümüm olurdu. Belki geceden ilham alınarak üretilen kokular vardır ancak hiçbiri gecenin gerçek kokusu olamaz; ne yazık.

Mary Shelley'nin Frankenstein isimli kitabını okuyorum. Son kütüphane gezintimde artık kütüphane görevlileri mi böyle bir düzenleme yaptı, yoksa benim algımın seçiciliği mi böyle çalıştı bilmiyorum; gözüme hep sonbahara yakışacak gotik ve karanlık türde eserler çarptı. Bunlardan biri de Frankenstein'dı. 

Bu eseri okumayı uzun zamandır istiyordum. Bu nedenle bulunca elbette çok sevindim. Sırf kitabı okumadığım için filmini izlemeyi de ertelemiştim. Normalde uyarlama bile olsa okumadığım bir kitabın filminin çıkma haberi beni etkilemezdi ama bu kitabın geçen yıl çıkmış olan filmini çok merak etmiştim.

Kitaptan ne umuyordum bilmiyorum. Ancak Doktor Frankenstein'ın (evet yaratığın adı değil, onu var eden doktorun adı bu - genelde karıştırılıyor) yaratığı ile yüzleşme anına gelene kadar kitabı eh meh diyerek okuyordum. Zaten kitabın yazarının da yazarlığından bağımsız olarak kendi hayatında sorunlu bir insan olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncemde hem yazarın hayatının magazinel boyutu etkili, hem de birkaç yıl önce yazardan okumaya yeltendiğim Mathilda isimli eserin rahatsız ediciliği... Belki de ben önyargılıyım emin değilim, yazarın biyografik filmlerine de bir bakıp karar vereceğim. Ama aman yok, o filmler genelde olayları romantize etmiş oluyorlar. Yargılarım ön değil, direkt yargı da olabilirler.

Derin bir karakter yaratmak her yazara nasip olmuyor. Bu bakımdan yazara saygı duyuyorum. Bir yazarı sevmeyebiliriz ama karakterine parlak gözlerle bakabiliriz. İnsanların farklı tutkuları vardır, benimkisiyse işte bu: Bir şeyin varlığının özünü keşfetmek. Bu bakımdan edebiyatı da, iyi oluşturulmuş karakterleri keşfetmeyi de heyecan verici buluyor olmalıyım.

Sonbahar yürüyüş yapmak, yüklerini bırakıp yeni yükler sırtlamak :) ve hayata devam etmek için amaç bulmaya dair kendine has bir ruha sahip bir mevsim. Benim hayatımda bir şeyler hep sonbaharda olmuştur. Kalbim yeniden atmaya hep sonbaharda başlamıştır. Her zaman için değil ama atacağı varsa sonbaharda atar. Yoksa bir yıl beklerim.

Her ne olursa olsun, güneşin biraz inzivaya çekilmesini seviyorum. Güneşle mesafeli bir ilişki yürütmek onun parlaklığına olan hayranlığımı arttırıyor.

Güzel sonbahar günleri olsun.


Kitap Alışverişi #10

Binbir Gece Masalları'nı bir süredir okumak istiyordum. Aslında kütüphanede farklı bir baskıdan iki cilt halini bulmuştum ancak ben güzel bir çeviriyle eserin tamamını okumak istiyordum. Aynı zamanda eser elimin altında olsun da istiyordum. Bazı kitaplar benim olsun, yıllar sonra geri dönebileyim, sevdiğim birine ödünç verebileyim, sevdiğim birine bak bu kitabı severim diyebileyim ve üç boyutlu elimizde tutalım isterim. Bu kitaplar da onlardandı. Hangi çeviri ve baskı daha iyidir konusu hakkında uzuncaaa bir araştırma yapmak aklımdaydı ve tüm bunlar olurken eseri edinmeyi pas geçecektim. Zaten okunacak bir sürüüüü kitabım var olduğu gibi, aslında kütüphanelere dadanarak bir şeyler okuma huyum olduğunu da biliyoruz. Ben de farklı cins bir değişiğim evet. Her neyse, tüm bu araştırma sürecine gerek kalmadan bu baskı bir paket halinde karşıma çıktı. Bunu bu sefer bir işaret falan sanmadım hayır. Kendime kitap alışverişi yapmak için bahane yaratma gereksinimi duymadan alıverdim. Çünkü okumak istediğim eserler. Beğenirim sanıyorum. Bakalım artık. Bu arada tabi ki reklam yok. 

Bay bayy.


Gerçekler(im) miymiş?

 

Kendimi bozguna uğramış hissediyorum. İnsanın taşıdığı en ağır yüklerden biri sanırım kabulleniş. Oysa ben gerçekçi biriydim; böyle düşünüyorum. Belki de fazla gerçekçiydim. Tek bir hayale bile izin vermedim biliyor musun? Tek bir hayal kurmama bile izin vermedim. Bana hayalperest mi derler? Oysa ben sadece düşünmüştüm. Güzel olabileceğini... Bazı şeylerin.

Şimdilerde bu hayalim yıkıldı. Düşündüğüm güzel olabilecek şeyler. Bununla ne yapacağımı bilemediğimi bilmelisin. Sanırım insan, içinden taşırmalı. Belki de içime sığmaya çalışmak hep büyük bir yanılgıydı. Benim yanılgım mıydı dersek... Hayır değildi. Ben hep, taşmak istedim.

Daha geçtiğimiz hafta bunu düşünmek durumunda kaldım. Oturup da düşünmedim, bak işte hep böyle, düşündürüldüm. Ben taşmak istiyordum, dedim kırgın bir sesle. Dışımdan dedim bunu, birine dedim, birilerine. Ne oldu; hiçbir şey. Ben taşmak istiyordum... Böyle dedim.

Su akarken dilekler söylenmeliymiş, suyun akışına. Su getirsin diye miymiş bilmem. Böyle şeylerden anlamam. Ama ben aslında hep... Hep, çok dilek diledim. Dilek dilemek nedir bunu bilir kişi değildim. Yine de ben hep, diledim.

Kızdım, oysa kızılacak bir şey yoktu. Üzüldüm, oysa üzülecek bir şey yoktu.

Artık mı yoktu? Hayır, hep yoktu. Yok. Bu ne demek bilir misiniz? Bilirsiniz. Belki de insan, bunu bilmek için Dünyadadır. Kendi yokunu mu, tek bir yok'u mu? Bilmem, ilgilenmiyorum. İnan bana insanlarla bir gram ilgilenmiyorum. Hiçbir zaman da ilgilenmedim. Göz ucuyla baktım ve kaçtım. 

Hiç ilgi çekici değildi. Ama dünya etrafımdayken nereye kaçabilirim? Hiçbir yere saklanamazsın. Saklanmak kaçmaktır ve kaçmak da... saklanmak mıdır? Sen hiç kaçtın mı?

Bazen kendimi aptal gibi hissettim. Öyle öyle. Umutsuz değilim. Umudun ne olduğunu öğrendim; belki de öğretildi. Önce inanmak, sonra kopmak, üzüntü-öfke-belki nefret, yeniden bağlanmak... Yeniden inanmak mı (umuda) - bilmem.

Bak, yazmak. Ben değil, ellerim yazıyor; ah ne güzel, ne güzel. 

Belki de ben kendi kendimi öldürdüm. Sonra da oturdum saçma sapan yasımı tuttum. Üstüne yeniden mi... Hayır, eski dramatikliğimden eser yok. Yine de buna büyümek de diyemem. Görmek de diyemem. Yeni bir şey yok. Belki kabulleniş. Kaçıncı kabulleniş... 

Bilmem. Keşke bilseydim. Sana soracaktım, keşke bilse miydim diye; sonra vazgeçtim... Ama sence, sence, keşke bilse miydim? 

Bazen sormak istiyorum bilen birilerine. Dünyanın en gereksiz, manasız, ne alaka şeylerini sormak, sonra çay\ kahve demlemek ve sorduğum şeyi unutmak. İnsan böyle kabullenir, insan böyle unutur. 

Sorularını falan. Ben hep soru sorarmışım. Hani küçükken. Belki bebekken bile. Küçük bir kuzenim var. Geçen gün beni güldürdü. Uzun bir pembe elbisesi vardı. O elbisesiyle oradan oraya ''anne, annneeeee'' diye koşturuyordu. Annesinden yüz bulamayınca ''babaaaaa'' diye babasına koştu. Babasına ne dedi asla anlamadım. Bence o da bir şeyler dedi ve unuttu, sonra yine koştu - o güzel pembe elbisesiyle. 

Ne güzeldi. En çok böyle çocukları seviyorum. Baş etmesi zor ahahahhaha ama en çok böyle çocukları seviyorum. Meraklı, hareketli, soruları olan çocukları. Ben koşar mıydım bilmem ama soru sorarmışım. Bu ne bu ne, bu neden böyle... Neden böyle?..

Bazen küçük çocuklar beni seviyor. Yolda falan. Bana bakış atıyorlar, onlara bakayım gülüşelim diye. Allah Allah diyorum neden ki? Bunu geçen gün de yaşadım. Dünyanın en bitik insanı falandım - ah hayır ağzıma biber sürerim. Annesi kızının sorularından yılmıştı. Küçücük bir kız çocuğuydu. Otobüs beklerken yanıma oturdular. Küçük kız bana baktı baktı, güldü güldü. Ben de yalandan iki güldüm. Üzgünüm küçük kız... bana soru sor istemedim.

Artık kendi çocukluğum bana sorular sormuyor. Büyümek böyle bir şey mi?

Ahhahahah, ben sana soruyorum değil mi? Sorular sormayı bırakamıyorum. O zaman büyüyemiyor muyum? Hayır, sorunum erken büyümekti, şşşşş.

Sonradan... küçülemedim ve bu beni üzdü. Devasa bir üzüntü, beni dünyanın en bitik... abart-ma. Artık abartmıyorum; bu yıl bunu öğrendim (şşş).

Güzel kitaplar okumayı, güzel filmler izlemeyi sevdiğimi hatırladım. Bir şeyi okurken içimden gelen bir heyecan hissetmeyi, çünkü tatmin olmayı. Okuduğum şeyden lezzet almayı.

Bak, ben kendimi yargıladım. En başta ve en çok kendimi yargıladım. Bin kez kendimin üstünden geçtim. (En büyük hata). Sonuç - (Karar): Sorun dış dünyamdaymış. Buna darıldım. Yıldızlara bakıp darıldım, uzun uzun darıldım. Manasız bir darılıştı. Çünkü yıldızlar sustular. Acaba eskiden konuşurlar mıydı? Unuttum, inanır mısın gerçekten unuttum. Sonra buna da darıldım. Siz benim aklımla mı oynuyorsunuz! Yıldızlar...

Kızamadım. Kime kızayım ve neye... Unutulmuş bir şey var mıdır? Yoktur. Peki hiç var olmuş mudur? Bunu bana kim kanıtlayabilir? Yıldızlar mı... Biraz ezikçe, kabul. 

Böyle şeyleri kabul ettim işte. İçimde ezilmiş, suyu çıkmış şeyleri. Onlara bozuk diyemem. Ama artık onları kimse istemez. Ben bile istemedikten sonra. Buna üzüldüm. Abartarak belki; ama üzülemez miyim? Tek başına üzülmek insana bu hakkı verir: Abartarak üzülebilirsin (şşşş).

Dürüst olamaz mıyım? Bari sana. Dürüst olduğumdan beri darılıyorum - hayır sana değil. Dürüstlük pek alıcı bulmaz değil mi? Öyle öyle. Bu sefer şşşş değil; hatta avazım çıktığı kadar: DÜRÜSTLÜK ALICI BULMAZ! (Hiçbir zaman hiçbir yerde ve hiçbir koşulda).

Kendi kendime ağladım, salak salak. Bir sürü gün ve gece. Sonra üstüne, yine salak salak, bunları unuttum. Ne saçma (- yıldızlar).

Ne saçma... Belki de kabulleniş budur.

Burada bırakamam. Konuşasım var, anlatacaklarım varmış gibi. Ne anlatsam bilmem. Dilim çözüldü, parmaklarımın bağları. Bunu özlemişim. Özlem. Bunu özlemek. Özlemeyi bile özlemek...

Hayatta hala çok fazla saçmalık görüyorum. Bir rol yapmak ve ona inanmak. Benden beklenen bu mu! Ben bir şey sanmamıştım hayır. Ben hayal bile kurmadım. Ben hayal bile kurmadım!

Bir şeye kızdığım yok. Neye kızayım ki, hiç. Sadece hala biraz üzgünüm. Çünkü... -evet her şeye bir çünküm var- ben, kendimi yargılamıştım. Ne saçmaymış. İlk ve son, en büyük hatam buydu: Kendimi yargılamam. Bana beni verdi inkar edemem. Uzun bir kendimi alış... Hala alamayış. Yine de kendimle tanışış. İnsanlar bunları bir anda oluyor sanabiliyor ha, ne masum. 

Artık beklentim kalmadı. Kendimi kurtarsam yeter. Bu coğrafyada herkesin doğuştan bildiği o gerçek... Ben uzaylıyım diye mi... Oysa en GERÇEKÇİ bendim. Keşke olmasaydım, belki o zaman... buralı olurdum. Burası neresiyse? Sahi neresi burası? Herkes sence dünyada mı? Sanmam, sanmıyorum, beni kimse buna sandıramaz.

Kelime uydurmak. En bayıldığım. Birinin yanında yapsam ağzı açık bakar. Bana gülemez de. Tatlı tatlı gülerse birlikte güleriz. Ama hiçbir kimse benim kelimelerime karışamaz. İçimden bir cadı taşar. Bir cadı! Belki de ben bir uzaylı değilim de, buyum. Buydum... Bir cadı.

Kaybolmuştum. Dünyada kaybolmuştum biliyor musun? Çok uzun bir süre gerçekten kaybolmuştum. Ne önemi kaldı, kalmadı. Güçlenmek bu mu demek olacak? İSTEMİYORUM, böyle haykırdım tavana falan. Sonra yıldızlara bakıp teşekkür ettim. Sonra yine... 

Çünkü kime söyleseydim? Kime, kime... Kimseye. Anlamazlar. Anlamazdan gelirler. Uydururlar. Seni uydururlar, seni kafalarından uydururlar. Sen de izin verirsin.

Keşke izin vermeseydim. En başında vermeseydim. Ama kimse tek başına güçlü olamaz. Özellikle de uzaylı cadılar, bunu bilmelisin. Uzaylı bir cadı olmak, kendini... kendini ne sananların arasında? Bilmem.

Bana dair bir şeyler yok oldu bence. Ne bilmiyorum ama önemli bir şey olduğu kesin. Böyle olması gerektiği için böyle olmuş gibi görünse de... Kırgın olduğumu... söylemeli miyim?

Adaletsizlik, böyle düşündüm. Sonra sustum. Hep sustum. Artık bu konuda tek kelime etmem. Ne konuda? Gerçekler, gerçeklerim, gerçeğim. 

-Artık kendim hakkında tek kelime etmem.-

Çünkü edemem. Üzgün değilim, ne ilginç bir durum. Üzgün bile olmamak. Ben ne olayım o zaman? Mutlu mu olayım sence? Nasıl olayım?

Eskiden mutlu olamayacağıma emindim. Çok emindim hem de. Bu teminatı almışım gibi. Şimdiyse, beklentim yok. Akıştayım diyorum. Akışta olmak yaşamak mıymış sence? Ben bilmiyorum.

Kimsenin bir şey bildiği yok aslında. Sadece -çoğu kişi- zırvalıyor. Ben en azından...

Gerçeklerimi mi söylüyorum? (bilmeyerek.)


Lizbon'a Gece Treni (Pascal Mercier) | Kitap Yorumu

Yazar: Pascal Mercier, Çevirmen: İlknur Özdemir,
Çevirmen: Merkez Kitap

Ralmund Gregorius bir lisede antik diller öğretmenliği yapmaktadır. Bir sabah işe giderken bir kadının köprüden sarktığını görür. Portekizli kadınla olan bu karşılaşması onu bir yolculuğa sürükleyecektir. Gregorius başkalarına ani görünen ama yıllardır içinde bastırdığı duyguların farkındalığıyla dilini bile bilmediği bu ülkeye gitmeye karar verir. Portekizce öğrenmek için kaynak ararken yolu Portekizli bir adamın, Amadeu Prado'nun, düşüncelerinden oluşmuş bir kitapla kesişir. Gregorius için Portekiz, Amadeu'nun yaşamını araştırırken kendisini keşfedeceği bir serüvene dönüşecektir.

Kitabın aynı isimli 2013 tarihli bir filmi bulunuyor. Yıllar önce bu filmi bir kitaptan uyarlama olduğunu bilmeden izlemiştim. Kitabı olduğunu öğrendiğimde kitabını da okumak istedim. Anlayacağınız benim için yine yıllara yayılan bir okumak isteme yolculuğu sonrası okuyabildiğim bir kitap Lizbon'a Gece Treni. Bu kitaba dair de, filme dair de ilgimi çeken ana unsur Portekiz'de geçmesi diyebilirim. Tıpkı kahramanımız gibi benim de hakkında pek bir bilgimin olmadığı bu ülke, benim için bilinmezliğin getirdiği bir merak uyandırıcılığa sahipti. Hiçbir şey olmasaydı bile, kitabı yalnızca bana bu hissi verdiği için severdim.

Öte yandan, kitabı sevmemin pek çok sebebi vardı tabii ki. Örneğin, Gregorius'un gözü karalığında gördüğüm samimiyet, Amadeu'nun kelimelerindeki fiyaka ve en çok da... kayboluş. Gregorius'un yolculuğu o sabah bir köprüde yönünü buluyor. Bu adam dışarıdan sıkıcı görünen tekdüze bir yaşama, görünüme ve kişiliğe sahip. Ancak iç dünyasında bir kibrit yanıyordu. Tüm söndürme çabalarına rağmen içinde parlayan belli belirsiz bir heyecan, yaşama duyduğu o heyecan... Portekizli kadını gördüğünde bu heyecanı görmezden gelememeye başladı. Bilinmezliğin tatlı dili onu kendine çekti. Kadın yabancı olmasaydı, kadın özellikle de Portekiz olmasaydı, Gregorius bu yolculuğa çıkmayacaktı. Bu dil, ömrünü dillere adamış bir adam için bu dil, o an bir büyüye dönüşmüştü. Gregorius bu büyüyü merak etti. Bu büyüyü kendi gözleriyle görmek istediği için tüm yaşamını geride bırakıp bir yolculuğa çıktı.

Çevresindeki herkes, eski veya yeni yaşamındaki herkes, çeşitli ve birbirinden farklılaşan sebeplerle bu adımı bir macera olarak gördüler. Belki Gregorius bile başlangıçta öyle gördü. Ancak Gregorius'un içi biliyordu, bu yolculuğu ıskalarsa, kaybolacak. O alıştığı tekdüze yaşamında kaybolacak hem de. Gregorius, aynı zamanda bir doktor olan ve yaklaşık otuz yıl evvel ölmüş Amadeu isimli bu yazarın yaşamını araştırırken, kendi iç dünyasındaki ateşi onun benliğinde görmeye çalışıyordu. Amadeu ile tamamen zıt karakterlere sahip olsalar da, bu adam ona ilham vermişti. Cesareti ve korkaklığı ama en çok da dürüstlüğü... Kendini hırpalayan o dürüstlüğü, yazdığı tüm satırlarda adeta yaşayan bir hayatı Gregorius'a gösteriyordu. 

Okuduğumuz her kitap ve her yazar bizi bu denli etkilemez. Bizi etkileyen, bizizdir. Gregorius da Amadeu aracılığıyla kendine kalp masajı yapıyordu. Kendi kalbini bu doktor yazarın ölü kalbiyle canlandırıyordu. Ölü bir kalpten geriye yalnızca hatıralar kalır. Gregorius da bu doktorun yaşarken bir arada olduğu ailesi, arkadaşları, ahbapları ile çeşitli görüşmeler yaparak hem Portekizcesini geliştirdi, hem de biz okurlara Portekiz'deki direniş hareketini ve siyasi olayların geriye bıraktıklarını gösterdi.

Amadeu'nun kitabını okusaydım, bugün okusaydım, sanıyorum ki o kadar da etkilenmezdim. Çünkü bana benziyordu Amadeu. Büyük ve gerçek laflar etmeyi seven bir adam. Korkak ama ruhu ateşten yapılmış bir adam. Ona bayıldım. Onunla tanışmayı ben de tıpkı Gregorius gibi çok isterdim. İmkan bulsam bir yolculuğa çıkacak kadar çok isterdim hem de. Öyle bir adamdı Amadeu. Herkese içinde harıl gürül yanan ateşini yansıtan ama o ateşi kendi için yakamamış korkak bir adam. Kaçan bir adam. Belki de yazdığı bu kitap bir çeşit günah çıkarmaydı, kendine işlediği günahları çıkarma, kim bilir... Bu bakımdan ben tüm hayatını susarak geçirmiş sıkıcı Gregorius'un içindeki o sönmeye yüz tutmuş ateşin peşinden gidişini çok daha cesurca buluyorum. Çünkü o en azından ateşine sahip çıkmıştı; Amadeu ise içindeki devasa lavların kıymetini bilmeyen bir adamdı. İkisinin kaçışları arasındaki fark ise; Amadeu tüm o büyük büyük laflarının arasında hep içine kaçarken, Gregorius dışına kaçmak için çabalıyordu.

Kitabı çok severek okudum. Kitabı okumak da film izlemek gibiydi benim için. Size bir itiraf... komik bir itiraf. Kitabı okurken zihnimde canlanan Gregorius, ilginçtir, Hermann Hesse'nin görünümüydü ahhahahah, komik değil mi? Neden bilmiyorum, sadece onu düşünmüşüm; ben de sonradan fark ettim.

Kitaplarla kalın.


Petite Maman (Küçük Anne) | Film Yorumu

 

Yönetmen: Céline Sciamma

Senarist: Céline Sciamma

Yapımı: 2021 - Fransa


+ Bu odayı sevdim. Ama gece olunca başka.

- Neden?

+ Çocukça bir şey.

- Ben çocuğum. Merak ettim.

+ Çocuklar için uyku vakti. Ne zaman yatağa girsen sorular soruyorsun.

- Seni ancak o zaman görebiliyorum.


Kaynak: Pinterest


+ Oyuncu olmak isterdim.

- Gerçekten mi?

+ Evet. Hayalim.

- Olabilirsin.

+ Öyle mi dersin?

- Evet.


Nelly (Joséphine Sanz), büyükannesinin vefatından sonra annesinin çocukluğunun geçtiği orman evinde birkaç gün geçirir. Anne ve babası evdeki eşyaları toplarken, Nelly annesiyle daha yakın olmayı istemektedir. Annesinin çocukken yaptığı orman evini merak eden küçük kız, annesine çocukluğuna dair sorular sorar ancak pek çoğunun yanıtını alamaz. Yaşadığı duygusal yoğunluktan uzaklaşmak isteyen annesinin gidişiyle birlikte orman evindeki son günlerini etrafı keşfetmekle geçiren küçük kız, ormanda kendi yaşlarında başka bir kız çocuğu ile karşılaşır. Bu kız bir orman evi yapmaktadır. Film boyunca Nelly'nin annesinin çocukluğu olan Marion (Gabrielle Sanz) ile geçirdiği birkaç günlük arkadaşlık günlerini izliyoruz.

Ana dili Fransızca olan filmleri ayrıca bir seviyorum. Bu dil sanki kulaklarımdan akıp gidiyor gibi hissediyorum. Öte yandan bu filmde bu dilin farklı bir yüzüyle karşılaştım: Noktaları. Karakterler pek fazla konuşmuyordu. Sanki içlerindeki boşluk, filmi biz izleyicilere yansıtan dış dünya atmosferine karışmış gibiydi. Tüm bu replik azlığına karşın bu dilin akıcılığı, bahsettiğim noktalar, kısa yanıtlarda gizliydi. Zaten film de bunu anlatıyor: küçük bir kızın bu noktaların ötesine geçiş yolculuğunu.

Filmde Nelly'nin yaptığına bir çeşit zaman yolculuğu da denebilir. Bu içsel bir yolculuğun ötesinde, gerçekten de somut olarak geçmişe yapılmış bir yolculuktu. Nelly, annesinin çocukluğuyla annesinin anlatıları aracılığıyla tanışmak istiyordu. Annesinin gözünden annesini görmek istiyordu. Bu isteği gerçekten de yerine geldi. Annesinin çocukluğunu kanlı canlı olarak karşısında buldu. İki küçük kızın çocukluğa özgü o bir arada olma halleri ne tatlıydı... Kendi çocukluk arkadaşlarımı anımsadım. Biriyle birlikte gülmenin kalpte aydınlanan çarpıntısını Marion ile Nelly'nin kıkırdamalarında, canlandırdıkları senaryolarda ve aralarındaki o ikisinin de çocuk oldukları için içten içe bildikleri boşluğu sarılarak kapatışlarında hatırladım.

Özellikle de küçük Marion'un doğum günü sahnesi çok tatlıydı. Annesine ve gelecekteki kızına sarılan küçük kız... Yıllar sonra kendisiyle en yakın arkadaş olmak isteyecek kızıyla birlikte orman evini tamamlayan yalnız küçük kız... Nelly'nin annesi yalnız bir çocuktu. Gerçekten yalnız bir çocuk ve bu durum onun kalbinde iz bırakmıştı. O izi kendi küçük kızı iyileştirdi.

Yazımın hiçbir noktasında spoiler vermediğimi bildirmeliyim. Çünkü bu film zaten şu tek cümleyle ilgili: Annesinin çocukluğuyla çocukluk günlerini paylaşan küçük bir kızın yaşadıkları. Bazı filmler hislerin dilini anlatır. Olayları değil, hislerin dilini. Bu film öyle bir filmdi ve bu nedenle de kalbimde hep özel bir yerde olacağını düşünüyorum. 

Ayrıca filmde Nelly ile Marion'un çocukluğunu canlandıran iki çocuğun birbirlerine çok benzediklerini düşünüyordum ki onların kardeş -ve hatta sanırım ikiz- olduklarını keşfettim. Çok tatlı.


Petite Maman - Official Trailer için tıklayabilirsiniz.

Petite Maman 2021 - La Musique du Futur dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


Uçabilen Kız (Victoria Forester) | Kitap Yorumu

Yazar: Victoria Forester, Çevirmen: Süeda Çavuşoğlu,
Yayınevi: Pegasus Yyaınları

Piper uçabilen bir kız. Henüz bir bebekken bile bu yeteneğini doğallıkla kullanabilen küçük kız, başta ailesi olmak üzere çevresi tarafından bu yeteneği nedeniyle kısıtlanmış, dışlanmış ve hatta izole edilmiştir. Buna karşın uçma sevgisinden vazgeçmeyen Piper, dünyanın bile görmezden gelemeyeceği bir sorun haline gelir. Çünkü o farklıdır ve bu fark başıboş bırakılamaz. Bu nedenle de özel yetenekli çocuklar başta olmak üzere, dünyada özel güçlere sahip olan canlıların -bitkilerin, hayvanların ve diğer mikroskobik organizmaların- gözetim altında tutulduğu bir kuruluş duruma müdahale eder. Böylece Piper kendisini, kendi gibi özel yeteneklere sahip çocukların arasında bulur.

Hayatı boyunca merakı, soruları ve uçma yeteneği yargılanmış bu küçük kız için yeni evi, nihayet kendisini farklı hissetmeyeceği bir yerdir. Kuruluşun yöneticisi Dr. Hellion başta olmak üzere, burada kimsenin özel bir yeteneğe sahip olmayı tuhaf bir durum olarak görmemesi, Piper'ın bir yere ait hissetme ihtiyacını kısa bir süreliğine karşılar. Ancak küçük kız bu yeni evinde bile uçmamalıdır; yuvası olarak görmeyi istediği bu kuruluş bile ona uçmasını yasaklar. Burada bir tuhaflık olduğunu Piper çok geçmeden anlayacaktır. Kitap boyunca Piper'ın doğuştan getirdiği uçma yeteneğini kabullenme ve savunma yolculuğunu, yerleştiği kuruluşta yaşadığı maceralar aracılığıyla okuyoruz.

Kitabın asıl hikayesinin farklı bir yeteneğe sahip olmanın ötesinde, o yeteneği kabullenme, koruma ve yaşama cesaretine sahip olmak olduğunu düşünüyorum. İnsanlar belli konularda başarılı olmaya yatkın olarak doğabilirler; ancak bu yatkınlık yaşamın akışında karşılık bulmazsa söner ve bir anlamı kalmaz. Piper'dan beklenen de kendi öz benliğinden gelen bir heyecanı bastırmasıydı. Hayatta bizi heyecanlandıran, kalbimizden gelen bir tutkuyla, adeta bir itkiyle doğal olarak yaptığımız eylemler vardır. Örneğin benim için yazmak böyle bir eylem. Yazarken düşünmem bile; sadece yazmayı isterim ve yazarım. Piper da sadece uçabileceğini biliyor, uçmayı istiyor ve uçuyordu.

Herkesin tutkusu ve başarı elde edebileceği alan farklıdır. Herkes çalışıp çabalayarak, benim bahsettiğim o doğallıkla yapma haline erişemeyebilir. Örneğin bazı insanlar resim çizmekte yeteneklidir ve bu yeteneklerini pratikle birleştirirlerse çok başarılı olabilirler. Bazı insanlar resim çizmekte çok yetenekli olmasalar da pratik yaptıkça iyi bir seviyeye gelebilir, hatta başarı elde edebilirler. Ancak yetenek, çalışmanın ötesinde bir doğal eğilimdir; aslında benim bahsettiğim durum tam olarak bu. Bunu sadece sanat üzerinden örneklendirmek de dar bir bakış açısı olur. Bazı insanlar bilimsel konularda, bazı insanlar hayatın içinden pratik konularda, bazıları ise insan ilişkileri konusunda yetenekli olabilirler. Bazı insanlar iyi birer dinleyicidir, bazıları empatiktir; bazılarının varlığı bile şifalıdır, bazıları ise iyi bir konuşmacıdır.

Bazen yeteneklerimizin gölge yönlerini de çalıştırabiliriz. Örneğin bu hikayedeki Conrad üstün zekalı bir çocuktu; ancak zekasının küçümsendiğini düşündüğü ve gerçekten de eylem alanı bu bağlamda daraltıldığı için, zekasını acımasızlık yönünde kullanma eğilimi gösteriyordu. Yetenekler baskılandığında veya bu tür etkilere maruz kaldıklarında, gölge arketipleriyle de hayatta varlık bulabilirler. Örneğin bir insanın konuşması çok etkileyici olabilir; ancak bu yeteneği manipülasyon için de kullanabilir. Böylece aydınlık bir özellik, gölge tarafıyla birlikte çalışır. 

Bu kitabı ilk kez ortaokula giderken okumuştum. O zaman kitaptan etkilendiğimi hatırlamıyorum. Çünkü kitabı yüzeysel bir bakışla okumuştum. Uçma yeteneğine sahip bir kızın hikayesini okumak ilgimi çekmiş olabilir ancak metnin alt anlamlarını pek de sorgulamamış olmalıyım. Kitap, çocuk kitapları kategorisinde değerlendirilebilecek olsa bile ben bu kitabın çocuklardan çok yetişkinlere hitap ettiğini düşünüyorum. Zaten kitabı bilinçli bir gözle incelediğimizde, çocuk edebiyatı ürünlerinin taşıması gereken çeşitli ölçütlere uymadığını görüyorum. Çocuk kitaplarında, kitabın hitap etmesi gereken yaş grubunun bilişsel ve duyuşsal özelliklerine duyarlılık gösterilmeli. Bu kitap ise, amiyane tabirle, ''paldır küldür'' yazılmış. Çocuklar yetişkin bilinciyle doğru ve yanlış ayrımı yapamazlar. Ergenlik dönemindeki çocuklar da henüz bunu bütünüyle yapabilecek durumda değildir.

Örneğin bu kitapta çocukların isyanını yetişkinler belli bir mantık dizgesi içerisinde okuyabilirler. Ancak bir çocuk veya ergen, buradaki alt anlamları sorgulamadan okuduklarını davranışlarına istenmedik şekillerde yansıtabilir. Derslerde hak etmediğini düşündüğü bir durumla karşılaştığına inandığında öğretmenini veya idarecileri ''kötü'' olarak görüp taşkınlık yapabilir. Her çocuğun aynı davranışı göstereceğini iddia etmiyorum. Ancak çocukların farkındalık seviyeleri de birbirinden farklıdır ve bu nedenle özellikle çocuk kitaplarında daha dikkatli olmak gerektiğini düşünüyorum.

Kitabı genel olarak sevdiğimi söyleyebilirim. Güzel bir hikayesi ve içinde kendimizden parçalar bulabileceğimiz noktalar var. Buna karşın kitabı duygusal değil, işlevsel bir bakışla incelediğimde başarılı bir çocuk kitabı olduğunu düşünmüyorum. Yine de ilgisini çekenlere önerebilirim, ben sevdim.

Kitaplarla kalın.


Bilinmeyen Adanın Öyküsü (José Saramago) | Kitap Yorumu

Yazar: José Saramago, Çevirmen: Emrah İmre,
Yayınevi: Kırmızıkedi Yayınevi

-Yazım kitaba dair spoiler içerebilir. Doğrudan önemli olay örgüsünü ifşa etmiyorum ancak kitabın temel öyküsünden baştan sona bahsederek kendi fikrimi açıklıyorum, bilginize.-

Kitapta, her yerin çoktan keşfedildiği varsayılan bir krallıkta, bilinmeyen bir adanın yolcusu olmak isteyen bir adamın öyküsünü okuyoruz. Bu adam sarayın Dilekler Kapısı'nın önünde sabırla kralla görüşmeyi bekliyor. Krala ulaşmak için uzun bir bürokratik yolculuktan geçiyor; talebi aynı uzun yolculuğun sonunda geri çevriliyor. Ancak adam pes etmiyor. Günler, hatta geceler sürse bile o kapının önünde beklemeye ve dileğine giden yolu kraldan istemeye kararlı.

Dilekler Kapısı'nın önündeki bu inatçı bekleyiş sonunda sarayın düzenini aksatıyor. Günlerini Armağanlar Kapısı'nın önünde geçiren kralın son çaresi bu hadsiz adamı görmeyi kabul etmek oluyor. Adamın isteği ise oldukça basit: Bilinmeyen adasına ulaşabileceği bir tekne. Kral bu bilinmeyen ada fikriyle başta ilgilense de, sonrasında adamın saçmaladığına karar veriyor. Çünkü ona göre de, konuşmaya kulak misafiri olan diğer insanlara göre de bütün adalar çoktan keşfedilmiş, haritalara işlenmiş ve krallığa bağlanmış durumda. Yine de adam, istediği tekneyi almayı başarıyor. Rıhtımda onu bekleyen sürpriz ise kendisine inanan ilk insan oluyor: temizlikçi kadın.

Sarayın Kararlar Kapısı'ndan çıkan bu kadın için geri dönüş diye bir şey artık söz konusu bile olamaz. O, bir adanın peşinde değil; artık kendisine ait olmayan bir sarayın işlerini yapmak istemiyor. Bu kadın, kendisine ait olacak bir şeye emek vermek istiyor. Bu yüzden bilinmeyen bir adanın rüyasını gören bu adama güveniyor. Bir adanın olduğu fikrine bile değil, adamın inancına güveniyor. Bu nedenle, adama verilen tekneyi gördüğü anda sevinçle ortaya atılıyor: ''Bu benim teknem, benim teknem...'' (s. 26)

Adam ise henüz kadını tanımıyor. Dilekler Kapısı'nda karşılaştığı bu kadın onun için yalnızca bir yabancı. Kadın adama onunla birlikte gelmek istediğini söylüyor. Artık sarayı bir uçtan diğer uca süpürmekten sıkıldığını ve bilinmeyen adaya gidecek bu tekneyi temizleyebileceğini anlatıyor. Bu bir teklif veya öneri değil kadın için; bir karar. Adam bu kararı çabuk kabul ediyor, teknesinin anahtarını kadına teslim edip ona inanacak tayfalar aramaya koyuluyor.

Kadın tekneyi bir uçtan diğer uca temizliyor, eksiklerini bir bir aklına yazıyor. Akşam tek başına tekneye dönen adamla artık adayı değil, yolculuklarını düşünüyorlar. Bu adaya nasıl gideceklerini ne kadın biliyor, ne de adam. Üstelik ortada ne bir tayfa, ne erzak, ne de gerekli eşyalar var. Böyle bir yolculuk nasıl mümkün olabilir? Adam neredeyse pes edecek oluyor. Kadın ise onu hemen uyarıyor: ''İlk karşına çıkan güçlükte pes ediyorsun'' (s. 39).

Gece olduğunda ikisi de teknenin farklı uçlarında uykuya dalıyor. Adam, düşünde kadını kaybettiğini görüyor; sanki bunun gerçek olmasını bekler gibi. Kadın ise adamın gözünün bilinmeyen adadan başka hiçbir şeyi görmediğini düşünüyor ve teknenin öbür ucunda bekliyor.

Kitap, baştan sona bir bekleyişin öyküsü gibi ilerliyor. Bir adanın, bir kararın, bir aidiyet hissinin ve bir kabulün bekleyişi... Belki de bilinmeyen adalar her zaman ufkun ötesinde, karanlık okyanuslarda ya da fırtınaların içinde değildir. Belki de onlar, çok daha uzakta; cesaretin, sabrın, özverinin ve görmeye hazır olmanın ardındadır.

Bu, Bilinmeyen Adanın Öyküsü'nü ikinci okuyuşumdu. Kitabı ilk kez lise yıllarımda okumuş ve çok beğenmiştim. O dönem kitabı bu perspektiften değerlendirebildiğimi sanmıyorum. Daha çok yazarın alışılmışın dışındaki anlatımından etkilenmiştim; hatta bu üslup beni adeta büyülemişti. Yazar, tam anlamıyla bilinç akışı tekniğini kullanmasa da ona yakın bir anlatımla olayları, kişi ve zaman geçişlerini keskin sınırlar koymadan art arda aktarıyor. Anlatımda karakter, gözlemci ve ilahi bakış açılarının iç içe geçtiği bir yapı var. Buna rağmen kurgu ve dil oldukça sade olduğu için, en azından bu kitapta, bu geçişleri takip etmek benim için zor olmadı. Yine de Saramago okurken dikkati okuduklarımıza vermek gerekiyor; aksi halde anlatının akışını kolayca kaçırmak mümkün.

Anlayacağınız, kitaptan iki okuyuşumda da farklı sebeplerle etkilendim. İlkinde daha çok edebi yönü dikkatimi çekmişti. İkinci okuyuşumda ise beni asıl etkileyen, metnin arka planındaki felsefi düşünce oldu. Kitapta yönetim ve bürokrasideki aksaklıklar, cinsiyet rolleri, toplumdan ayrışıp kara koyun olmayı seçen kişinin gördüğü muamele gibi pek çok konu eleştiriliyor. Ama benim zihnimde en çok yer eden kavram ''bulmak'' oldu. Bir şeyi aramak için çıktığımız yol, bazen bizi aradığımız şeye değil; onun hiç beklemediğimiz bir yüzüne ulaştırabiliyor. Belki de bilinmeyen bir ada, yalnızca bir ada değildir. İçinde pek çok başka keşfi de taşır.

Kitaplarla kalın.


Işık Tanrıçası - Tanrıça Çağırma Serisi 3 (P. C. Cast) | Kitap Yorumu

Yazar: P. C. Cast, Çevirmen: Müge Özçelik,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Bu yazarın kitaplarından en son bundan yaklaşık on yıl evvel okumuştum. Hatta belki de daha bile önceydi. Ortaokul yıllarında Gece Evi serisiyle tanıştığım P. C. Cast'ın, bu kitabın da içinde yer aldığı yedi kitaplık Tanrıça Serisi'nden ise yıllar önce yalnızca Bahar Tanrıçası'nı okudum. Persephone'un, yani Bahar Tanrıçası ve Yeraltı Kraliçesi'nin öyküsünü yeniden kurgulayan bu uyarlamayı uzun zamandır tekrar okumak istiyordum. Ancak kitabı kütüphanede bulamayınca, seri içinde ulaşabildiğim kitaplardan biri olan Işık Tanrıçası'nı okumakta karar kıldım.

Pamela modern dünyada yaşayan ölümlü bir kadındır. Dekoratörlük işi için gittiği Las Vegas'ta tek başına zaman geçirirken Şarap Tanrısı Bacchus'un (Roma mitolojisindeki adıyla; Yunan mitolojisinde ise Dionysos olarak bilinir) oyunu sonucu kendisini bir ritüelin içinde bulur. Pamela'nın dileği aşktır. Bu dileğini tüm ruhuyla Tanrıça Artemis'e yöneltirken, kendisini tanrı sanan erkeklerden değil; hiç kimseye benzemeyen, ''tanrı gibi'' bir adamın hayatına girmesini istediğini söyler. Böylece Artemis ile Pamela arasında güçlü bir bağ kurulur. Artemis'in bu bağın ağırlığından kurtulmasının tek yolu Pamela'nın dileğini gerçekleştirmektir.

Ay Tanrıçası Artemis, bu göreve ikiz kardeşi Işık Tanrısı Apollon'u yönlendirir. Ancak Apollon'un da kendi içinde taşıdığı bir dileği vardır. Hades ile ruh ikizi Lina arasındaki aşkı düşündükçe, kendisinden beklenmeyecek kadar durgunlaşmıştır. Artemis'e göre bu ölümlü kadının dilek macerası kardeşine de iyi gelecektir. Böylece Apollon ile Pamela'nın yolları kesişir ve ikilinin aşkı keşfetme yolculuğu başlar. Kitap boyunca ise bir ölümlü ile bir ölümsüzün bu keşif yolculuğunu okuruz.

Tanrıça Serisi'nin her bir kitabında farklı bir tanrıçanın aşk ve aşk aracılığıyla kendini bulma yolculuğu anlatılıyor. Bu nedenle de serinin üçüncü kitabı olan Işık Tanrıçası'nı diğer iki kitabı okumadan direkt alıp okumakta bir sakınca görmedim. Kitabı okurken de olaylar arasında büyük kopukluklar yaşamadım. Yalnızca, serinin bir önceki kitabı olan Bahar Tanrıçası'na yapılan bazı göndermelere biraz Fransız kaldığımı itiraf etmeliyim. Buna rağmen bu göndermeler doğrudan ana kurguyla bağlantılı değillerdi. Yalnızca, Apollon'un ruh ikizini bulma merakı ve bu yolla aşkı keşfetme isteğinin kökeninin ikinci kitaptaki Lina (Persephone) ve Hades aşkıyla bağlantılı olduğunu anladım.

Bu romanda ise Işığın, Şifanın ve Müziğin Tanrısı olan Apollon'un; zevk, eğlence ve yeniliklerle dolu hayatını geride bırakarak tek bir kadının aşkını kazanmaya çalışmasının öyküsünü okuyoruz. Pamela bu antik dünyanın tanrısı için bilinmezlik demekti. Apollon Pamela'nın olduğu kadar, Pamela da Apollon'un dileğiydi. Tanrıça Artemis ise ikisi arasındaki ritüelden önce bile kurulmuş olan bağı somutlaştıran aracı oldu diye düşünüyorum. Ben, Apollon ile Pamela'nın başlangıçta ''ruh ikizi'' olduğunu düşünmüyorum. Her ne kadar kitap bunun romantizmi üzerine kurulmuş olsa da, onlar başlangıçta ruh ikizi değillerdi. Onlar bu bağı süreç içinde inşa ettiler ve kitabın sonuna geldiğimizde gerçekten de ruhları birbirinin yansımasına dönüştü (spoiler değil).

Bu kitabı çok sevdim. Hatta umduğumdan ve beklediğimden bile çok daha fazla sevdim. Bunun sebebi ne Pamela'nın öz farkındalık yolculuğu, ne Apollon ile arasındaki hem tutkulu hem de saf aşk hikayesi, ne de mitolojinin böylesine hafif ama yaratıcı bir bakışla kurguya aktarılmış olmasıydı. Elbette bunların hepsi kitabı sevmemde etkiliydi ancak ben en çok da, yolculuk temasını sevdim. Sanki kitabın daha en başında tüm olaylar baştan belliymiş gibi bir algıya kapılabiliriz ancak hayır; kitabın başında ne ortada bir ''aşk'' öyküsü vardı, ne de dileklerin tamamen kabul olma vaadi. Ortada yalnızca bir dilek vardı ve o dileği gerçekleştirmeye çalışan bir tanrıça, bir tanrı ve bir insan.

Ana hikayenin arka planında ilerleyen yan öyküler de romana ayrı bir dinamizm katıyordu. Özellikle de ikizlerin modern dünyada insan olarak yaşadıkları kısımları okumaktan ve Tanrıça Artemis'in ölümlülerin yaşamını keşfetmesini takip etmekten ayrıca keyif aldım. Hatta Artemis ile ölümlü yazar Eddie'nin hikayesini bağımsız bir kurgu olarak bile okumak isterdim!

Yunan mitolojisini modern dünyanın temposuyla harmanlayan, hafif ama keyifli bir roman. Alt metninde ise karakterlerin korkularında, umutlarında ve hayallerinde kendimizden parçalar bulmak mümkün. Ben, bu serinin diğer kitaplarını da okumayı kesinlikle istiyorum.

Kitaplarla kalın.


Dün (Agota Kristof) | Kitap Yorumu

Yazar: Agota Kristof, Çevirmen: Ayşe İnce Kurşunlu,
Yayınevi: YKY

Bu kitap hakkında düşünmek istedim. Bir günde okudum; ardından yaklaşık bir hafta boyunca yalnızca onu düşündüm. Belki de bu düşünme süresi bile bana az geldi de, şimdi içimden yükselmesini beklediğim his ve düşüncelerimin tanımlarını hala bulamıyorum. 

Tobias, savaş döneminde annesiyle birlikte yokluk içinde yaşayan bir çocuktur. Annesi ikisinin geçimlerini sağlamak için erkeklerle birlikte olur. Bu erkeklerden biri de Tobias'ın öğretmenidir. Bu yaşam şeklini geride bırakan Tobias, sınırı geçerek kendine geçmiş yaşamından izler taşıyan Sandor Lester ismini verir. Bu yeni isim, ardında bıçaklayarak bıraktığı annesi ile öğretmeninin isimlerinin birleşimidir.

Kitap boyunca Tobias'ın, Sandor Lester adıyla kurduğu yeni yaşamı okuyoruz. Onu hayatta tutan, hatta kendisine tutunmasını sağlayan tek bir şey vardır: İlkokul aşkı Line'nin hayali. Nefret ettiği fabrikadaki işine katlanmasını da, hiçbir zaman ait hissedemediği sınırın ötesindeki yaşamını sürdürmesini de sağlayan bu hayaldir.

Sandor, bir gün Line'yi bulacağına sarsılmaz bir inançla bağlanır. Hayalindeki bu kusursuz kadın, onun için kendisinin bile erişemeyeceği bir noktadadır. Başka kadınlarla görüşse bile, hiçbiri Line olamaz. Hatta Line'nin bizzat kendisi olan ilkokuldaki sınıf arkadaşı Caroline bile Sandor'un aklındaki o kusursuz Line değildir. Çünkü Sandor'un aradığı kişi, gerçekte var olan Line değil; yıllar boyunca belleğinde yeniden yarattığı kusursuz Line'dir.

Sandor bir gün Caroline ile karşılaşır ve bu karşılaşma ile Sandor'un donmuş hayatı hareketlenir. O ana kadar kimi zaman bir kabusa, kimi zaman bir rüyaya dönüştürerek kaçtığı hayatıyla yüzleşmeye başlar. Line, hala onun gözünde kusursuzdur; üstelik bunun nedeni gerçekte nasıl biri olduğu değil, Sandor'un bütün yaşamını üzerine kurduğu idealin simgesine dönüşmüş olmasıdır. Bu nedenle Sandor için önemli olan, Line'nin gerçekliği değil, o ideale bir yüz bulabilmektir.

Yazardan okuduğum ikinci kitap Dün oldu. Bu kitabı Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan'dan (şurada yorumlamıştım) hemen sonra okudum. Bence okunma sırası da tam olarak böyle olmalı. Bu kitap her ne kadar çok daha kısa olsa da, yazarın tarzına alışmadan, yazar hakkında bilgi sahibi olmadan kitabı okumanın kitabın bırakabileceği etkiyi azaltacağını düşünüyorum.

Bu kitabında da yazar, kendi yaşamından izler taşıyan ayrıntılara yer vermiş. Agota Kristof da İkinci Dünya Savaşı sırasında farklı bir ülkeye göç etmek zorunda kalmış ve göç ettiği o ülkede tıpkı Sandor gibi bir fabrikada çalışmış. Üstelik çalıştığı bölüm bile karakterinkiyle aynıymış. Gün boyunca fabrikada aynı işi tekrar ederken, yazar da yazacağı metinleri zihninde kurgular ve adeta düşünceleriyle yazarmış. (Yazarın yaşamının eserlerine yansıması hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak ve bakış açısı edinmek isterseniz şu röportajını okuyabilirsiniz.)

Sandor da tıpkı yazar gibi yazacaklarını önce zihninde biriktirir. Ancak yıllarca içinde taşıdığı Line'nin ideali, onu hem yaşamına hem de yazılarına hapseder. Caroline ile karşılaşması Sandor için dönüm noktası olur. Harekete geçmek için içinde güçlü bir itki, bir amaç bulur.

Caroline karakterinin de yazarla belirgin benzerlikler taşıdığını düşünüyorum. Caroline eğitim seviyesi yüksek, iyi yetişmiş bir kadın. Bilim insanı olan eşiyle birlikte eşinin çalışmaları için yurt dışında bir süre yaşaması gerekiyor. Tıpkı Agota Kristof gibi Caroline da bebeğiyle birlikte dilini bile bilmediği yabancı bir memlekete gidiyor. Aralarındaki en temel fark ise şu: Caroline'ın bir gün evine dönebilme ihtimali bulunuyor; yazar ise ülkesini belirsiz bir süre için değil, geri dönüşü neredeyse imkansız bir biçimde terk etmek zorunda kalmıştır.

Caroline için bu yabancı ülkedeki yaşam giderek boğucu bir hal alır. Neredeyse hiç uyaranın olmadığı fabrika ortamında aynı hareketleri tekrar ederek çalışmak; eşiyle arasındaki duygusal mesafe, küçük çocuğunun sorumluluğunu tek başına üstlenmesi ve çevresindeki insanlarla arasındaki dil ile kültür bariyeri onu derin bir yalnızlığa iter. Bu nedenle Caroline da, tıpkı Sandor gibi, kendisini bu yalnızlıktan çıkaracak bir şey arar. İkisinin hissettiği eksiklik birbirinden farklıdır. Sandor, onu geçmişinden kurtarıp gelecek amacı verecek bir ideale; Line ise bulunmak zorunda kaldığı yabancı yaşamına tutunmasında kendisine yardımcı olacak bir bağa ihtiyaç duyar.

Sandor'un ilgisi, bunu açıkça dile getirmese de Caroline'a iyi gelir. Aralarında gelişen ilişkinin etik boyutunu bir kenara bıraksak bile (tek sorun Caroline'ın evli olması değildi ancak spoiler vermek istemiyorum), bu bağın zamanla ikisini de zehirleyeceğini hissetmemek mümkün değil. Çünkü Caroline, Sandor'un kurduğu hayata uygun değildi. Bir gün Sandorla aralarındaki tüm engeller kalksaydı bile, yine de gidecekti. Sandor Caroline'na ne istediğini hiçbir zaman sormadı. Onu sevdi belki, çok sevdi ama kendince sevdi. Caroline'ın bu sevgiyi isteyip istemediğini bile değil, bu sevgiyle ne yapabileceğini bile düşünmedi. Eğer Sandor Caroline'na gerçekten değer verseydi, ona sorardı. Ona, neyi istediğini sorardı. Caroline'ın buna yanıt verip veremeyeceğini bilmiyorum. Bence Caroline tutuk bir karakterdi ancak bir noktada haklıydı. Sandor, Caroline'a değil; Line ismine aşıktı. Hem de kör kütük aşık.

Kitabın dili sade olmasına rağmen şiirsel bir akışa sahip. Sandor'un da şiirler yazdığını ve karanlık bir romantizm içinde yaşamı anlamlandırdığını düşündüğümüzde, kitabı okumak olaylara karakterin ruhundan bakmak gibiydi. Uzak, yabancı, seyirci... Yine de tüm bu mesafeye rağmen duygulu, yoğun ve şaşırtıcı biçimde umut dolu. Roman boyunca beni en çok düşündüren de buydu. Tüm bu karanlığının içinde bir insan umudu nasıl bu kadar inatla koruyabilir anlayamadım. Sandor'un devam etmesini sağlayan şey de bu umuttu. Bana göre Dün'ün asıl meselesi göç, yabancılaşma veya saplantılı bir aşk değil; insanın kendi yarattığı bir hayalle, gerçeğe alışmasının hikayesi.

Kitaplarla kalın.


Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan (Agota Kristof) | Kitap Yorumu

Yazar: Agota Kristof, Çevirmen: Ayşe İnce Kurşunlu,
Yayınevi: YKY

Kitaba başlarken ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. Uzun zamandır adını övgülerle birlikte duyduğum bir yazarın en çok konuşulan kitabı karşımdaydı. Bu durum kitabı okumam için yeterliydi. Ben de öyle yaptım. Kitapla kütüphane raflarında karşılaşınca bunu şanslı bir rastlantı olarak gördüm ve hiç tereddüt etmeden kitabı elime aldım. Yine de merakım canlıydı. Yazarın ünü ya da kitap hakkında okuduğum övgüler, benim kitaba yönelik merakımı köreltmemişti. Acaba neyi anlatıyordu? Bu sorunun verdiği merakla kitabı evirdim çevirdim.

Kitap, savaş sırasında ailelerinden ayrılmak zorunda kalan ikiz erkek kardeşlerin, sınırdaki bir köyde anneannelerinin yanında geçirdikleri günleri anlatıyor. Büyük Şehir bombalanınca birçok çocuk gibi onlar da bombaların henüz ulaşmadığı Küçük Şehir'e gönderiliyor ve başkalarının himayesine bırakılıyor. İkizler ise babaları cepheye, anneleri belirsizliğe sürüklenirken kendilerini annelerinin yıllardır görüşmediği ve tüm köyün ''cadı'' olarak damgaladığı uğursuz ve sert yaşlı kadının, anneannelerinin, evinde buluyorlar.

Üç romanın tek bir ciltte bir araya getirilmesinden oluşan bu kitapta, Büyük Defter'de ikizlerin çocukluk yıllarını; Kanıt'ta birbirlerinden ayrıldıktan sonra sınırın gerisinde kalan kardeşin yaşadıklarını; Üçüncü Yalan'da ise sınırı geçmiş kardeşin gözünden tüm yaşananları ve yıllar sonrasını okuyoruz. Kitabın yalın bir anlatımı olmakla birlikte, fazlasıyla sarsıcı olayların iç içe geçtiği bir kurgusu var. Hatta rahatlıkla söyleyebilirim ki bu, hayatım boyunca okuduğum en korkunç kitaptı. Abartmıyorum...

Kitaba başlarken, savaş döneminde geçen ve anlatıcısı çocuk olan bu romanın dramatik yönünün ağır basacağını düşünmüştüm. Hatta kitap bana kardeşlerin yaşadıkları ağır olaylar nedeniyle yer yer Jerzy Kosiński'nin Boyalı Kuş'unu (şurada yorumlamıştım) anımsatmıştı. Her iki romanda da savaş döneminde insanların acımasızlıklarıyla yüzleşen çocukların çocukluklarından koparılışı önemli bir izlek olarak karşımıza çıkıyor. Ancak benzerlik büyük ölçüde burada sona eriyor. Hatta iki kitabın bu bakımdan bile benzerlik taşıdığı konusunda kitap ilerledikçe şüpheye düşer oldum diyebilirim.

Kitapta sözü edilen savaşın hangisi olduğu, olayların geçtiği tarih ve mekan açıkça belirtilmiyor. Buna karşın yazarın yaşam öyküsünden hareketle, olayların İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşandığını ve Büyük Şehir olarak isimlendirilen yerin Budapeşte, Küçük Şehir'in Macaristan’ın Kőszeg kasabası olabileceği çıkarımını yapmak mümkün. Agota Kristof da çocukluğunda savaşın zorluklarını yaşamış; sürgünü ve göçü deneyimlemiş bir yazar. Dokuz yaşındayken ailesiyle birlikte Avusturya sınırındaki Kőszeg kasabasına taşınıyor, 21 yaşındayken ise eşi ve bebeğiyle birlikte İsviçre'ye iltica ediyor. Bunun yanı sıra romanda anlatılan olayların yazarın kendi yaşamından izler taşıdığı ifade ediliyor. Hatta kitabın ana karakteri olan ikiz erkek kardeşlerin yaşadığı bazı olayların, yazarın kendi çocukluk deneyimlerinden esinlenerek oluşturduğu belirtiliyor. Kitabı okuduktan sonra eserin arka planına ve yazarın yaşamına dair fikir edinmek isterseniz, şu yazıyı ve yazarın şu röportajını da ilgi çekici bulabilirsiniz.

Kitabı ''korkunç'' bulmamın sebebi ise ne savaş atmosferi, ne de ana karakterlerin çocuk olmasıydı. Kitabın korkunçluğu, hissizliğindeydi. Bu kitabın ifade ettiği anlamı tek bir kelimeyle özetleyecek olsaydım kesinlikle ''hissizlik'' derdim. Nitekim ilk kitapta ikiz kardeşlerin yaptıkları ''alıştırmalar''ın nihai amacı da buydu: hissizleşmek. Bu çocuklar dış dünyada o denli büyük bir acımasızlıkla, insan acımasızlığının ve utanmazlığının uç boyutuyla karşılaştılar ki, bunlardan etkilenmemenin tek yolunu tüm duygularını köreltmekte buldular. Geriye yalnızca aralarındaki kopmaz bağ kalana dek hem bedenlerini hem de ruhlarını acımasızca sınamaya devam ettiler. Sonraki kitaplarda ise birbirlerine karşı hissizleşmeyi denemeleri ve bunun ardından kendilerine yönelttikleri yeni hissizleşme alıştırmalarını okuyoruz.

Ancak kitaptaki ''korkunçluk'' tam olarak bunlardan da kaynaklanmıyor. Kitabı okumak benim için Müge Anlı programını izlemek gibi bir durumdu. O denli absürt bir korkunçlukta ancak gerçek olabileceğine de ikna olduğum olaylar yaşanıyordu. İnsanların kötülüğü bu denli kanıksamaları ve kötülüğü yapanın da, kötülüğe uğrayanın da bu denli ''hissiz'' olması... işte kitabın asıl korkunçluğu da buradaydı: Kocaman bir hissizliği anlatmasında. Cinayet, taciz, (toplu) tecavüz, ensest (ki bu temayı yazarın ''Dün'' isimli kitabında da görüyoruz) ve gerek bedensel gerek ruhsal çeşitli başka işkenceler... Tüm bu başlı başına tek tek bile ağır olan konuları iyice dehşetli bir hale sokan ise hissizlik...

Yazar kitaplarını ana dili olan Macarca yerine sonradan öğrendiği Fransızca kaleme almış. Bu durumun yazarın üslubunun oluşmasında büyük rol oynadığını düşünüyorum. Yazarın anlatımı ilk bakışta yalın görünse de bunu yalnızca ''basit'' diye nitelendirmek büyük bir haksızlık olur. Bu yalınlık, romana kişilik katıyor. Hatta bana kalırsa anlatımın etkisi öylesine belirleyici ki, neredeyse başlı başına bir karakter gibi romanın önüne çıkıyor. Kristof, sürgünü ve ana dilinden kopmanın yabancılığını yaşamış bir yazar. Anlatımı da kendisi gibi bir sürgün halinin izlerini taşıyor. Sanki, bu dil de bir gözlemci etkisiyle biz okurlarına ulaşıyor. Tam da bu mesafe, romandaki dehşeti daha görünür ve daha sarsıcı hale getiriyor.

Yazarın kullandığı geriye dönüşler ve anlamı yıkarak yeniden kurma çabası dikkat çekici. Buna karşın özellikle de son kısım olan Üçüncü Yalan'daki olay örgüsünü yer yer zorlama bulduğumu söylemeliyim. Eğer ki bu bölüm, sürekli olarak ''ama aslında olaylar şöyle gelişti'' çabasına kayan bir hale dönüşmeseydi, evet etkileyici bulabilirdim ancak olaylar o denli kendini açıklama kaygısıyla tekrar tekrar üst üste bindirilmişti ki, ben bir okur olarak ikna olmadım. Yazarın amacının tam olarak ne olabileceğini doğal olarak bilememekle birlikte; ben, anlatının sürekli bozulup yeniden kurulmasını okurun ya da bizzat ana karakterin zihnini belirsizlik içinde bırakmaya yönelik bilinçli bir tercih olarak yorumluyorum. Hatta muhtemelen yazar bu romanı yazarken okurlarını bir an bile düşünmemişti; yaptığı şey karakterlerinin kafasını karıştırmaktı. Nitekim yazar da bir söyleşisinde, başlangıçta yalnızca Büyük Defter'i yazmayı planladığını; ancak ikiz kardeşlerin zihninde yaşamaya devam ettiğini hissettiği için hikayeyi diğer iki kitaba da taşıdığını ifade ediyor.

Beni etkileyen bir roman. İkizler bir süre tıpkı yazarları gibi benim de aklımdan çıkmayacağa benziyorlar.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar