Önceden her pazartesi günü düzenli olarak yazı yazardım. Başlangıçta bu yazıların ismi ''Merhaba Yeni Hafta'' idi, sonrasında yazı özelinde isimler bulduğumda bile her haftaya hoş geldin demeyi ihmal etmedim. Evet, bunlar tıpkı aya giriş yazılarım gibi haftaya başlayış yazılarımdı. Çünkü her haftayı ona bir hoş geldin diyecek kadar özel buluyordum. Yaşamımızda bir daha asla gerçekleşmeyecek tek tek günler. Her gün böyledir. Her gün, aslında, insanın yaşadığı tek bir gündür.
Belki de çoğu zaman o tek günü, biricik günü, oburca yeme ve yok etme eğilimindeyiz. Onun varlığının değerini, onu ancak kaybettiğimizde anlama eğiliminde. Bunu anlıyorum. Ben de böyleyim. Çünkü belki de insan, içinde bulunduğu anın şartlarıyla kendini uyumlandıramadığında yaşadığı dengesizlikle birlikte, o anları geride bırakıp bir an evvel ilerideki henüz gelmemiş ve muhtemelen gelmeyecek, çünkü o an tasarısında gerçekleşen, evet zihninde aslında o anda gerçekleşmeye çoktan başlamış olan, gelecekteki bir günün avuntusuna ulaşma derdinde. Bu nedenle de şimdisi onun için yalnızca bitmesi gereken bir şey.
Oysa şimdi zaten yaşanıyor. İki boyutlu olarak: Bir eylemlerimizde, iki zihnimizde.
Biz eylemlerimizi gerçeğimiz kabul ediyoruz. Oysa o eylemler zihinde varlık buluyor, bunu pas geçmek istiyoruz. Çünkü bu, sorumluluk demek. Anladığım bir şey varsa o da, insanların (yani benim de) sorumluluk almaktan ölümüne korktuklarıdır. Bu nedenle de hep bahane üretme eğilimindeyiz. Kaçma, saklanma ve yalan söyleme eğiliminde. Çok mu direkt söyledim... Oysa bu, gerçek değil mi? İnsan, gerçeği veya hadi ''gerçeğini'' kendine ne kadar çabuk itiraf ederse, eylemlerini ve düşüncelerini de bir noktada buluşturup tek anında var olabilir. Olduğu kişi olarak, evet yalan söylemeden, kulak ardı etmeden, korkmadan; sorumluluk alarak var olabilir.
İçimde taze bir his var. İlginçtir, bu hissin tam olarak ne zaman oluştuğunu ve neden oluştuğunu biliyorum. Sorumluluk aldığımda oluştu. Sorumluluk almak cesaret ister. Bu nedenle, bize hizmet etmeyen yalanlarımızı bırakmak çoğu zaman gözümüzü korkutur. Sanki bu, benliğimizden bir şey eksiltecekmiş gibi gelebilir. Bana öyle gelirdi. Çok korkardım. İnsanın şimdisine değer vermesi aslında görülmesine de izin vermesi demek. Bunun da ötesinde, kabullerini apaçık görebilmesi demek; kendine görünmesi demek. Çoğu zaman görmek sadece bir küçük ilk adımdır, değil mi, evet öyledir. Bu gereklidir; öte yandan, bu sadece ilk adımdır.
Her şeyin bir zamanı var. Çiçeklerin açışı, yaprakların soluşu ve dökülüşü, ardından yeniden yeşermesi gibi. Bulutların kararması, yağmurların yağışı, güneşin parlayışı ve maviliğin etrafa saçılışı gibi.
Çoğu zaman ''bulutlar dağıldı'' deriz değil mi; belki de olan, maviliğin etrafa dağılmasıdır. Bu da mümkün değil midir?
Karanlık etrafa saçıldığında, o tek başına orada olmaz. Gece bulutları ve yıldızlar, onun eşlikçisidir. Ay bile tek bir noktada bekleyemez, tamam bunu sıkıldığı için yapmasa da, doğası budur biliyorsun. Ay, dolaşır.
Her şey yer değiştirir; her şey değişir. Bunu yapan zamandır.
Benim için en zoru zamana güvenmek olmuştur. Her şeyin aynı kalmasından çok korkan ben, aynı şekilde zamanın akışını bekleme halini de kabullenemezdim. Oysa her şeyin bir zamanı vardır. Yaşam denilen nefes alıp veren varlığı bu kadar net görebilen ben, zamanla hep bir inatlaşma içinde olmuşumdur. Neyse ki o, yaşamın içindeki tek tek olan tüm yaşamlara karşı ifade edilenin aksine şefkatlidir. Hep şunu söylerdim, benim yaşımdaki birinin bile bu cümleyi kurması tuhafken (tuhaf bulunabilirken belki de), ben çok çok gençken bile gıcık olduğum zaman için evet şunu söylerdim: Zaman insanları korur.
Bunların hepsi, eskiden fark ettiğim şeylerdi. Beni değiştiren veya bunu görebilmemi sağlayan açılım hiçbiri olmadı. Ben, sevgiyi keşfetmek için bir adım attım. Bir itirafla. İnsanlar onu küçümser ya da yüceltirler (çoğunlukla); bense hep, onu görmek için çabaladım. Sevgi nasıl bir şey olabilir? Bu soru, yaşamımın araştırma problemiydi! :)
Evet, bu soruyu hep bir bilim insanının soğuk kanlılığıyla düşündüm. Çok küçük bir kızken bile. Hissetme deneylerim de olmadı değil, biliyorsun, bu beni ''duygusal'' gösteren şey. Nedir duygusallık? Hissettiğini kendine ve daha da ötesindeki bir CÜRETLE diğerlerine apaçık göstermek mi? Sanırım öyle.
Sevilmekle ilgili bir problemim hiçbir zaman olmadı. Sevgi dili uyuşmazlığı problemim ise yakamı bırakmadı... Diğer yandan, anladım. Benim takıldığım kavram sevilmek değil, sevmekti.
Bir şey nasıl sevilir?
Bu soru başta bana kötü hissettirdi. Hemen diğer bazı insanların saçmalıklarına sığınarak kendimi kendime akladım. Bunu düşünme bile! dedim. İnan bana, senin kadar sevmeyi, dürüstçe sevmeyi bilen insan sayısı bu dünyada bile çok çok çok azdır; evet böyle dedim. Kendi içimde konuştuklarım için beni yadırgayamazsın sevgili okur!
Sonra bu komikti ve düşünmedim. Yine de çoktan anlamıştım. Ben sevilmediğime veya sevilmeyeceğime inandığım için değil (buna ben bile inanmam), yeterince sevdiğime inanmadığım için dolaylı olarak sevilemeyeceğime inanıyormuşum. Tam olarak böyle değil. İnsan her şeyi ''apaçık'' inanıyorum diye kabullenmez. Ama bilinçaltımızda, evet eeennnn derinlerimizde, bazı kancalar var gibi görünüyor. Bir uzman olmadığım için bu konuyu burada deşemem. Ancak, deneyimimi ifade edebilirim. Benim ''kancam'' buydu: Sevgiyi alamayacağıma veya hak etmediğime değil, sevgiyi veremeyeceğime inanmak. Bu, derin bir konu. Bunun oluşmasına sebep olan sebepleri bulmak uzun bir yolculuktu. Bir avazda tek cümle zihnimde belirmedi. Yine de... İçimdeki bir şeyin doğması gibiydi.
Bu arada, tabi ki sevgiyi verebilecek kapasitede (fazlasıyla) biriyim. Sorun da bu: Fazlasıyla ve dürüstçe olması. Kocaman değil, derin ve gerçek olması. Hak edilmiş bir sevgiye inanıyor olmam. Bunu, kendi merkezimden değil; dış dünyadaki merkezlerde konumlandırıyor olmam (malesef). Sevgi anlayışımın kaynağı artık A B C noktasında değil, içimde.
Bir an'a değer vermek de bununla ilgili bence. Merkez, kaynak, gerçek... İçimizden dışımıza akmalı; dışımızdan içimize değil.
Bir de tabii, tutunduğum şeyleri çok yorulduğum için bırakmam da bunda etkiliydi. O kadar yoruldum ki, evet işte bak zaman beni korudu :), ben de bıraktım. Bu, başta beni üzmüş, sonra incitmiş, en sonunda ise öfke ve bezginlikle nihayete ulaşmıştı. Çünkü bu, bir çeşit kasırgaydı. Tıpkı Neptün fırtınaları gibi: Karanlık, soğuk ve sisli.
Şimdiyse canlı bir mavi.
(Bu yazı için erken miydi? Bundan emin değilim. Yine de, bu haftaya bir ''hoş geldin'' demek istedim. Olmadı silerim ve zamanı geldiğinde, yine başka kelimelerle yeniden yazarım. Bu arada yazımda bahsettiğim ''sevgi'' genel bir sevgi; birine de duyulabilir, bir şeye de duyulabilir. Aaa duymak :), bir ara bunu da bir yazalım.)
Daha öncesinde Blog Forum'da bir blog röportajı (okumak isteyenler için burada) yanıtlamıştım. Orada kurduğum ve içsel olarak bildiğim, ancak yaşamıma uyumlandırmakta -belki de zamanı gelmemiş olduğu için- zorlandığım bir cümle kurmuştum: ''Hayat yaşanılacak bir şeydir, üstüne düşünülecek değil. Ulaştığım sonuç bu.''
Sanırım sevgi de böyle bir yapıda. Sevgi, hissedilecek bir şeydir; üstüne düşünülecek değil. :)
Bu hafta, maviliğimizin yaşamımıza dağıldığı bir hafta olsun.
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

.jpg)


.jpg)

.jpg)
.jpg)
.jpg)


.jpg)
.jpg)

.jpg)

.jpg)
.jpg)