Hypatia, yıldızlarda ne görüyorsun?

 

Hayatım boyunca beni en çok heyecanlandıran şey, birinin kendi düşüncelerini ifade ettiği ana tanık olmaktır. Kendi ulaştığı fikirleri, heyecanları, hayal ve belki imgeleri dinlemek ve hatta görmek. Gözlerinin parladığı anı yakalamak. Bir yerde gördüğü bir şeyi değil, kendi içinden çıkardığı bir şeyi anlatışına şahit olmak... Bu, içimde volkanlar patlatır. Böyle anlardan inanılmaz büyük ilhamlar bulurum. Yaşamın bu olduğunu hissederim. Burada, bu yaşamda olduğumu hissederim.

Hayatta yargıladığım tek bir şey oldu. İnsanların kendi fikirlerinin olmaması. Beni rahatsız eden, insanların yanlış düşündüklerini düşünmem değildi; insanların kendi fikirlerini düşünmediklerini düşünmemdi. Bunu hatta aşırı boyutta küçümserdim. Bu, benim büyüklendiğim tek şeydi. Evet, tek şey. ''Kendi fikirleri bile yok,'' böyle der dudak bükerdim. Bunu içimden sinsice de yapmazdım. Belki başkası buna sinsilik demez ama ben derim. Ben içimden dediğimi dışımdan da gösterirdim. Gerçekten mi!? İnsanları bu bakımdan bazen tatlı tatlı, bazen alenen zorlamayı severdim. ''Sen ne düşünüyorsun?'' Genelde başkasının fikirleri... Ukalalık. Yine de bence öyle değildi. Ben, karşımdaki kişiyle konuşmuyorsam neden konuşuyoruz? Bunu sorgulamak hakkım değil mi?

Bunu unutmuştum. Beni en çok heyecanlandıran şeyi ve en çok yargıladığım şeyi; unutmuştum. Son günlerde tüm insanlık tarihi boyunca yaşamış insanlar arasından ''arkadaş olsak fena olmazdı haaa'' dediğim kişilerden biri olan sevgili Hypatia karşıma çıkınca bu fikirlerimi hatırladım. O da fikirlere büyük önem verirdi, yıldızları gözlemlerdi ve bir ''cadıydı.'' Aynı zamanda bir öğretmendi. Matematik, astronomi ve Yeni Platonculuk (Neoplatonizm) felsefesi üzerine farklı inançlardaki birçok öğrencisine dersler vermiştir. Evet, çok fazla ortak noktamız var. Ama ben onu tüm bu ortak noktalarımız için değil, inandığı şey için kendime yakın hissediyorum: Fikirler. 

O, sanıyorum ki, dik başlı bir (genç) kadındı. Kimseye boyun eğmezmiş. İyi bir hatipmiş. Onu sevmeyenler, hatta sonradan bir ''cadı'' olarak damgalayacaklar bile onu dinlemeye gelirlermiş. Onun derslerine katılmayı öyle çok isterdim ki! 2030'lara doğru şu geçmişi simüle etme olayını yapacaklar diyorlardı; yoksa 2050 miydi... ah. Gerçekten, bak gerçekten, onunla karşılıklı oturup Türk kahvesi falan içmek isterdim. Ama onun yaşadığı çağa gitmek... Uzun süre kalamazdım. Ah... insanlar her yerde aynı insanlar değil mi? Geçen yüzlerce yıl içinde insanların pek de değiştiğini şahsen düşünmüyorum. Buna karşın onun yaşadığı döneme sadece turist olarak gitmek de hoş olurdu. Bana kütüphanesini gezdirirdi (İskenderiye Kütüphanesi), dönemin tarihi yapılarını inceler üzerine sohbet ederdik. Muazzam bilgili ve bence tüm o ciddi duruşuna rağmen hoş sohbet bir kadındı. 

Onu 21. yüzyıldaki şehrimde ağırlasaydım acaba bana ne söylerdi? Belki nezaketinden gerçek fikirlerini filtrelerdi... Ya da anın şokuyla gerçek hoşnutsuzluğunu ifade mi ederdi acaba ahahhahahah. Bence 21. yüzyılı severdi, evet seveceğini biliyorum. Bilgiye erişimin bu denli kolay olması bence Hypatia'yı gerçekten heyecanlandırırdı. Öğrenebileceği, yazabileceği, üzerine düşünebileceği ve diğer bilim insanlarıyla oluşturabileceği ağları düşününce, evet! buna bayılırdı. Ama benim şehrimde yaşamaya burun kıvırabilirdi belki. Sonuçta o Antik Dönem'de yaşadı. Biraz klas bir kadındı bence.

O sosyal bir insandı. Sohbet etmeye bayılırdı. Gerçekten iyi bir arkadaş olduğuna da eminim. Eğitimini matematikçi olan babasından almış, babasıyla birlikte yaptığı çeşitli çalışmalar da bulunmakta. Hypatia yeni bir şey bulmaktan çok, bulunan eserler üzerine sınıflandırma ve geliştirmeler yapmasıyla öne çıkıyor. Zaten yaşadığı dönemin hemen ardından özellikle de onun ölümü ve İskenderiye Kütüphanesi'ndeki eserlerin yakılmasını takip eden Karanlık Çağ nedeniyle ne onun eserleri, ne de dönemin bilgeliği günümüze ulaşamadı. Belki bazı kurtarılmış bölük pörçük eserler...

Onun ölümü oldukça vahşicedir. Yobazlar tarafından parçalanarak öldürülmüştür. Ölümüne çeşitli kılıflar uydurulmuştur tabii. Dönemin valisiyle yakın olması, siyasi nüfuzu ve pagan entelektüel çevrenin sembollerinden biri olması gibi sebepler onun üzerine atılmış iftiraların nedenlerini oluşturmakta ve bu linçte hedef gösterilmesinde kilit rol oynar. Buna karşın bence esas sebep bunlar veya benzeri nedenler değildir. O, bir kadındı. Sesini duyurmuş zeki ve üstüne söylenenlere göre çok çekici bir kadındı. Çekiciliğini kadınlığından değil, kendisinden alırdı. O, hiç evlenmemiştir. Hatta bir keresinde bir talibine regl kanını gösterdiği ve isteğinin sadece bu olduğunu ve artık onu rahat bırakmasını söylediği rivayet edilmekte. Evet, o oldukça... dönemine göre cesurdu. Değil bir kadın için, herhangi bir insan için bile cesurdu. Çünkü o, özgürdü. Bu kadar başarılı, dik başlı ve üstüne erkek egemenliğini açık açık reddetmiş bir kadının düşman edinmesi de zor olmamış olsa gerek... Gerçekten de ''şeytan'', ''büyücü'', ''cadı'' benzeri sıfatlarla damgalanarak taşlanmış, parçalanmış, üstüne yakılmıştır. Ondan o kadar çok korkmuşlardır ki, bedenini imha etmek için kendilerinden geçmiştir bu yobazlar. Ancak ne olursa olsun; tüm bedenini parçalasalar da, tüm eserlerini yok etseler de, bugün onun ölümünün ardından geçen yüzlerce yıl sonra bile o yobazların değil, canım Hypatia'nın adını biliyor, anıyor ve ona saygı duyuyoruz.

O bir kadındı. Bir bilim insanıydı doğru, muazzam bir insan olduğuna da eminim... Yine de, o bir kadındı. Bence bu nedenle zaten ondan korktular. Kadınlığını reddetmeden parladığı için, özgürlüğü kadın olarak seçtiği için ondan korktular. Yine de... Onu düşündüğümde... Bunu ona sormak isterdim. Neden kimseye evet demediğini. Bana kesin kendi ideolojisinden, kendi üstünde yaptığı ''zihin deneylerinden'' bahsedecektir. Yine de... Belki de sadece bunu seçmiştir. Ama bunu ''gücünü ispatlamak için'' mi seçmiştir? Belki de birinin himayesinde olma fikrine katlanamıyordu, olabilir. Bugün bizler onun hiç evlenmediğini biliyoruz, hiç aşık olmadığını değil.

Onu anlıyorum. Onu gerçekten anlıyorum. Onun yaşadığı dönemin üstünden geçen bunca zamandan sonra bile değişmeyen pek çok şeyi görüyorum. Yine de, ben gücün ve bireysel yükselişin tek başınalıktan geçmediğini görüyorum. Bireysel özgürlük, özgürlüğün bir boyutu olsa da (belki de ilk), bence ''mutlak özgürlük'' bunun dışında bir durum. Ancak onunkisi sadece bir seçimdi. Bunu sorgulamam bile saçma; neticede onun ölmesini isteyenler de bunu düşünmüştü: Neden tek başına olmayı seçti?

Seçmek... Buna kızdıklarını düşünüyorum. Hypatia seçime inanıyordu. Çünkü o, düşünmeye inanıyordu. Onun yaşamının konu edinildiği 2009 yapımı Agora isimli filmde de ''Ben felsefeye inanırım,'' repliğini görüyorduk. Felsefe. Hypatia günümüze gelseydi eminim felsefenin son durumuna da dudak bükerdi ahahahahha. Ona katılıyorum. Akademik anlamda felsefe eğitimi almasam da, günümüzdeki felsefe eğitiminin -en azından ülkemizdeki- felsefe yapmaktan ziyade felsefe tarihini sorgulamak olduğunu düşünüyorum. Düşünce üretmekle düşünceler üzerine düşünmek aynı şey değildir. Hele hele düşüncelerin tarihini tasniflemenin ötesine geçememek... Hypatia'nın hayal kırıklığını şimdiden hissettim.

Bence Hypatia inanmadığı bir şeyi yapmazdı, çünkü yapamazdı. Onu bir ''cadı'' olarak damgalanmaya sürükleyen de bu olmuştu. Onunla bu konuda da benziyoruz. Ben de inanmadığım bir şeyi yapamıyorum. Zihnim, kalbim ve hatta bedenim bana hep engel olmuştur. Ne mızmız, ne şımarık... Hayır, ne gerçek bir duruş. Buna gerek yok ama artık bir cadı olarak kendimi yargılamamayı öğreniyorum. 

Hypatia'yı seviyorum. Onunla birlikte yıldızları izlemek isterdim. Ona, yıldızlarda neyi gördüğünü sormayı çok isterdim.

Hypatia düşüncelere neden önem verirdi buna dair yanıtlar bulabiliriz ancak düşüncelere nasıl ve ne bağlamda değer verdiğini bize ancak o söyleyebilir. Ben, düşüncelerden öte düşünme biçimlerine ilgi duyduğumu görüyorum. Bir yıldıza bakınca pek çok kişi benzer bir şeyi görebilir; ancak o şeyi görme sebebi, o düşünceye ulaşma yolu farklıdır. Belki de düşüncelere dair beni en çok heyecanlandıran da buydu, budur: Keşfetme yolculuğu. 

Keşke insanlar buna çok daha fazla değer verselerdi. Bence Hypatia da bana katılırdı... ve beni dürterdi, en değer verdiğim şeyi unutmamam için bana hafifçe takılır, sonra ciddice uyarır, benimle vedalaşır ve yaşadığı çağa, belki de her şeye rağmen, geri dönerdi. Dönsün istemezdim tabi, burada bizimle kalsın isterdim. Yine de o, geri dönerdi.

Yıldızlarda gördüklerimin değiştiğini görüyorum. Bu o kadar hızlı gerçekleşiyor ki, kendi hızıma yetişemiyorum. Açıkçası bunu yakalamaya çalışmak beni içsel olarak biraz yıprattı. Oysa değişen yıldızlar değil, benim bakışım biliyorum. Bir yıldıza verdiğim ad aynı kalabilir, o ada ulaşma yolum dönüşse bile, yıldız parlamaya devam edecektir. 

İnandığım şeylerin değişmesini (hayata dair beklenti ve kabullerimi kastediyorum) yavaş yavaş algılıyorum. Kabul ediyorum değil hayır, bu, kabulün dışında kalan, biraz mecburi bir tadı olan bir hal: Algılayış. Belki esnemek. Son yazılarımda hep buna dönüyorum. Belki de Hypatia bu halimi görse bana hafifçe tebessüm edip başıyla onaylardı: İyi ilerliyorsun... diye fısıldayabilirdi bile... bilmiyorum.

Böyle şeyleri düşünmek, yol arkadaşları bulup onlarla olduğumu düşünmek, bana güven veriyor olmalı. Yıldızlarda gördüğüm kafa karışıklığını benimle paylaşan dünya üzerinde milyonlarca yol arkadaşım olabilir.


Kaynak: Pinterest


Sevgili Okur.

 

Son yıllarda kendime dair pek çok şeyi kaybettiğimi görüyorum. Merak etme, bu hüzünlü bir yazı değil. Biraz buruk hissettiğim doğru; her ne kadar bu yazıyı yazmak, tam da şu an başka blogları okuyup hatta üstüne tebessüm ederken aklıma gelmiş olsa da... Buruk hissetmek demek, geride bıraktığın bir şeye karşıdan bakmak demek belki de. Artık bunu anlıyorum. Bunun üzücü olmasına gerek yok, her zaman için üzücü olmak zorunda değil.

Neyi geride bıraktım... Mesela kahvaltı etmeyi çok sevdiğimi. Ben çocukken bana teyzem hazırlardı kahvaltı. Mutlaka hazırlardı sanırım, benim için erken kalkardı. Ben de onun hazırladığı kahvaltıyı yerdim. O benim için erken kalktı diye. Çocuk aklımla bu nedenle yiyorum demezdim tabi ama... bu nedenle yediğimi şimdi anlıyorum. Çok gençti teyzem, şu anki benden daha genç. Yine de benim sorumluluğumu almış, bana bir anne yarısının bakabileceği gibi bakmıştı. Yine de bu, kahvaltıları sevmeme yetmedi.

Ben kahvaltı etmeyi sevmeye büyünce başladım. Ne kadar büyüyünce bilmem. Belki yemekleri sevmeye başlayınca. Çocukken yemeklerle pek ilgilenmezdim. Sonra sadece sorumluluğum diye yemeklerimi bitirir olmuştum. :) Sonra, yaşamak için yemeye başladım. Sonra... yememeye başladım. Ve en sonunda, tadını sevdiğim için yemek yedim. Ah... acıkmak. Bir yemeğin tadını sevdiğini hissetmek ne güzeldi. Beni garipsedin değil mi? Hadi hadi itiraf et, ama dur düşün; bir yemeğin tadını sevmenin güzelliğini düşün. Hiç düşünmüş müydün? İnsan, bir şeyin yokluğunu hiç yaşamazsa, o şeyin varlığını düşünmez.

Sanırım çoğu insan için dünyanın en doğal olan şeylerini ben hep keşfetmek zorunda kaldım. Kendi başıma keşfetmek zorunda. İşte! Kahvaltı da bunlardan biriydi. Son birkaç yıla kadar. Zaten geç bulduğum bu muazzam sevgi, beni usulca terk etti. Kahvaltıyı asla geçiştirmem ama eskisi gibi coşkuyla karşılamıyorum. Belki yine bir gün kahvaltılara müthiş ve hatta eskisinden bile müthiş önem veririm. Hayat bu, belli olmaz. 

En son geçen yılın ekim ayının ilk günlerinde bir deftere yazmışım. Zaten son iki yıldır çok aralıklı defter tuttum. Hep ''sana her gün yazacağım'' demişim, evet bir deftere demişim bunu. Daha doğrusu, yol arkadaşıma. Son yazılarım ise kendimeymiş. Sevgili İlkay demişim, sevgili İlkay. Bu çok içime dokundu. Önceden sayfalarca yazdığım bile olurdu ama son yazdıklarım hep bir iki sayfaydı. Bir iki külçe gibi sayfa. Bu sabah okudum; çünkü sonra o defteri günlük olmaktan çıkarıp başka bir şey yapmışım. Belki de artık kendime anlatmaktan sıkılmıştım. Tüm o külçeyi taşımaktan yorulmuştum. 

İçime oturdu. Bunu düşündüm. Sana yazayım bir ara dedim kendi kendime: İçime oturdu... Bu cümlenin anlamını sevgili okurum biliyor mudur acaba diye sorarım belki dedim. Sonra vazgeçtim. Vazgeçtim.

Belki bu cümlenin türlü çeşitli gerçekleşme biçimleri vardır. Bazı şeyler bağdaş kurup oturur, bazı şeyler bacaklarını altına çekip belki. Ne bileyim, türlü çeşitli oturma biçimleri yok mu... belki öyle, öyle... Ben işte, o cümleyi okurken başka bir şeyi hissettim. Bu cümlenin anlamını ilk kez görmek gibi. Sanki daha önce hiçbir şey içime oturmamış gibi bir his. Bu nedenle birine sormak istedim, birine ukalalık yapmak. Sen biliyor musun sevgili okurrr, demek belki, ben biliyorum ne demek içine oturmak. 

Ne bilirim ben, ne bilirim... Sadece kendimi. O mu oturdu içime? Belki. Çok oturdu ama. Böyle lank diye çöktü kalp yanıma. Ortasına çökse yine iyi, yan tarafa çöktü. Sarstı beni, dengemi sarstı. Kötücül değil, sadece sarstı.

Buruk belki. Evet, artık hüzünlü bile değil; buruk.

Son yıllarda kaybettiğim şeyler böyle işte. Kaybetmeden bulmak istediğim şeyler, ben... Ben beni kaybettim. Bu kötü değil hayır. Güzel bile belki. Ama buruk. İçime oturdu bu nedenle. Lank diye, kalbimin en kenarına oturuverdi.



Bir yıl öncesi (şu an).

 

Yazarken nerede eksikliğimin olduğunu buldum. Küçük ve anlamlı anların tadını çıkarmıyorum. Hemen sobe yapıyorum. Sobe sobe SOBE. Büyük resmi gösteriyorum, büyük oyunu. Aslında şunu demiştim, bunu diyorum. Oysa ayrıntılarla örülü bir anlatı zaten kocaman bir bütündür. Büyük resim küçük anların yan yana eklenmesi, üst üste binmesi, boşluklar oluşturmasıyla oluşur. Ancak ben hepsini boşverip büyük resme geçiyorum. Büyük resimde aslında bu vardı... bunu bulmak istiyorum. Bu nedenle de tümmmm ''büyük resimlerim'' eksik kalıyor. Her defasında yeni bir ''büyük resim'' geliyor. Çünkü aslında hiçbiri büyük resim falan değil. Hepsi bir resim. Resim resim resim...

Kesin hüküm veriyorum. Aslında bunu sevmiyorum. Bu budur, şu şudur diyorum; bu, güvenli. Ama... Büyük resim değil. Bu bile büyük resim değil, bunu gözden çıkarıyorum. Bir şeyin temsil ettiği şey ona özgü bile olmayabilir. Sadece onu gördüğüm, bana özgü olan ona özgü hal bile olabilir. Belki de ona özgü hal, gerçek ona özgü hal, bu değildir. Nesnelerin kendi halleri onu gözlemleyene göre de değişim geçiriyor. Onu algılayışımıza göre, hatta -büyük ölçüde- nesnenin bizi algılayışına göre. Nesne diyorum ama lafın gelişi. Bu her şey olabilir: Bir durum, olay, kişi. Kişiler... En karmaşığı ve basiti de budur. 

Bazen bazı insanların hareketlerini anlamıyorum. Aslında anlıyorum ama bu nedenle anlamıyorum. Özellikle de kendi kendine triplenen insanları. Bazen bende mi sorun var acaba diyorum, ben mi anlamıyorum? Yooo gayet de anlıyorum. Belki de bazen insanlar kendi içlerindeki eksiklikleri de yansıtıyorlar, bu da olabilir. Zaten oldum olası insanlar bana, onları tanımama gerek yok, bir şekilde kendilerini yansıtmışlardır. Bunu sevmiyorum. Bu, çeşitli zamanlarda değişim geçirdi. Bir dönem ''dert anlatma'' ile vuku buldu. Kendimi çöp kovası gibi hissediyordum. Sonra belki 'kendini kanıtlama çabası' oldu. Abicim ablacım kardeşim senden bana ne ya of bi git. :) Bana mı öyle geliyor, sorunlu olan ben miyim yoksa... dediğim de oldu. Yooo değilim. İnsanlar bazen tuhaf oluyorlar.

Bense kendime tuhafım, insanlara değil. Aslında tersi olmak vardı da. Hayat onlara güzel vallahi, oooooo. :) Olsun, ben de geçinip gidiyorum işte. Geçinip gidiyor muyum sahiden? Üstüne düşünmediğimde evet. Bazen kendimi başka bir yerdeymişim gibi düşünüyorum. Manifest, uuuuuu. Belki tutar, olabilir. Belli olmuyor bu işler. Önceden çok kös kös biriydim. Bakma çok geliştim ben. Değiştim mi bilmesem de... geliştim. Aslında değişmeye de çalışıyorum. Veya değişmek bana çalışıyor da olabilir emin değilim. Bir çeşit sancı çektiğimi hissetsem de... Öyle büyüüüüükkk resimli varoluşsal bir buhrağğnnn değil. Bunlar bana komik geliyor. Gerçekten böyle şeyler bana komik geliyor. İnanmazsan inanma. İyi ki komik geliyor. Arada saçma sapan gülmem gelmese hayat çekilmezdi.

Önceden, metro\ izban falan beklerken, bir yıl sonra tam şu anda nerede olmak istediğimi düşünme pratikleri yapardım. Hep bir melankoli, hep bir büyük resim çabası. Bence bu nedenle asıl istediğim şeyi düşünmüyordum. Ama nasıl olacak ki... Kızım, metro gelince zaten olay bitecek neden bu kadar büyüttün ki? Uç biraz ya uç biraz aaaaa. Ama ben o metrodan bile dışarı çıkamazdım, ne uçması... Kafese dönmüş bir zihin. Ama nasıl olacak ki... Sonra da, istemiyorum! Sonra da, dram. :)

İyi ki arada gülmem geliyor ama... Zihnim hala bir kafes mi bilmiyorum. Öyleyse bile ben o kafesin içinde değilim galiba. Bir de sana ''özgürüm'' diyordum. Benim nerem özgür ki o zaman? Yalancı mıyım? Kendine yalancı bir cadı. Cadılar yalan söyleyemezler. Onlar dürüst olmalıdır; bu bir sihir sözleşmesi, şşşşş. Onları cadı olmayan insanlardan ayıran budur: Sözleşmeleri. Kiminle sözleşmişler? Sihirleriyle. Dürüst olmazlarsa, sihir yapamazlar: Bu bir kural.

Gerçekten bazı insanlar tuhaf. Anlamakta zorlanıyorum. Belki de anlamam gerekmiyordur. Neden kendimi bunun için yorayım? Bu da var. Anlamamız gerekmiyor. Banane Allah aşkına, banane. Ne halin varsa gör. :) Gerçekten bazı insanlar kendine hapis. Bense değilim. Ben böyle mi özgürüm sence? Ben nasıl özgürüm acaba?

Bunu gerçekten merak ediyorum. Bir şeyim özgür. Nerem özgür benim? Hadi söyle. Hadi söyleyeyim... Mutlaka bir şeyim özgür, mutlaka; bu kesin ama... 

Kararlarım? Umutlarım? Korkularım? Yargılarım? Düşüncelerim?

Oklarım! Bıçak gibi saplanan oklarım. Nedir bu oklar bilmem. Ama bak: Tak, tak, tak!

Bu yüzden beni biraz uzak bulurlar. Ben öyle düşünüyorum. Bunu resmileştirmeyi düşünmüştüm. Öyle mi!? Tak tak tak! Ama hayır, banane be insanlardan. Ben özgürüm.

Ben kendimi kanıtlamaya çalışmıyorum. Belki de benim özgürlüğüm burada. Çoğu kişide bu yok. Vallahi yok bak. Artık anladım. Bu beni sinirlendiriyordu. Anlam veremiyordum. Kımıl kımıl bir fark ediş ama ne? Kanıtlama çabası. İnsanlar durmadan birilerine birileri olduklarını kanıtlama çabasındalar. E tamam ablacım abicim kardeşim tamam; ama bundan banane? Hiç. Bu bana komik geliyor diğer yandan. Neden bilmiyorum ama komik; çünkü beni ilgilendirmiyor ama insanlarda bu çaba var.

Ben de açıklıyorum tabi. Bak bu var şu var. Ama... Aynı değil işte biliyorsun. Bu konuda kendime, tak tak tak, ok atamam. Çünkü aynı değil. Ben kendimi kanıtlamaya çalışmıyorum. Bunu hiçbir zaman yapmadım. Bu nedenle de pek sevilmedim sanırım. Yani işte, sevilmişimdir de... -Bu noktada dilimi yana doğru çıkarıp bir elimi hafifçe arkaya sallıyorum- Eh işte. Sonuçta cadılar da pek sevilmez.

Cadılar ben buyum demeye çabalamazlar. Bakkkk, ben BUYUM! Bunu diyen bir cadı gördün mü hiç? Hiçbir cadı bunu yapmaz, bu uğraşa girişmez. Onların daha mühim işleri vardır. Uçmak, ot toplamak, hayvanlara yol sormak, gökyüzünü izlemek ve kazanlarını fokurdatmak gibi önemli işler. Belki yarı zamanlı olarak da hobileri olabilir. Mektuplar yazmak, resimler çizmek gibi. İşte cadılar böyledir, özgürlerdir.

Bir yıl sonra nerede olacağım? Daha önce bunun için hiç heyecanlanmazdım. Cadıların yüz karasıydım. Özgür olmayan bir cadı, bir koftiden bile beterdir! Korkunç... Çünkü sihirlerini reddeder. Bir kofti* sihirli güçleri olmadığı için sihir yapamaz; oysa sihirli güçlerini bilerek kullanmayan bir cadı... Ziyankardır.

Bir yıl sonra nerede olacağına vereceğin\ tamam vereceğiM cevaplara inanmama gerek bile yok. Oysa ben... Mutlaka tam bir adanmışlıkla inanmam gerektiğini düşünmüştüm... Bu nedenle sihirlerimi reddettim... Onları uykuya terk ettim. Ne kadar zalimim. Oysa sadece gülmem gelse yeterdi. Saçma sapan gülmem gelse, bir yıl sonraki halime, bulunduğum mekana, yanımdakilere... Azıcık, azıcık gülmem gelse yeterdi. Dürüstlük, tam bir inanış değildir. Belki de dürüstlük, seçeneklere izin vermektir biraz da.

Ben dürüst bir cadı değildim. Katı bir cadıydım. Sihir sözleşmemde hileler yaptım. Ama şu madde aslında bu demek. Sihre ihanet! Tamam, kendimi affediyorum. Büyük bir uysallıkla, affediyorum. Oldu mu?

Gidip bir yıl sonrasını hayal edeyim.


Alice Harikalar Diyarında, Lewis Carroll.


Günün Işığı.

 

Yazılarımı silmek istedim ama sanırım başaramıyorum. Bunun için fazla güçlüler. Hepsini aynı anda silmek çok rahat olurdu. Böylece içimdeki geçmiş karmaşalarımın kalıntılarını silerdim. Bu benim için önemli, biliyorsun. Dursa ne durmasa ne aslında ama... Onlarla ne yapacağıma karar verememek beni rahatsız ediyor. Bundan dolayı da, varlıklarını reddetmek istiyorum.

Bir de tabi ruh halim değişken. Çok katı bir tabloyla yazdığımı düşünüyorum. Daha büyük büyük BÜYÜK konular gibi. Belki öyledir, belki değildir bilmiyorum. Yazarken gereksiz kastığımı düşünüyorum. Yine de... onların ruhları var ve bu ruh güçlü. Onları boğazlayamam, tekneden atamam, boğulmalarını izleyemem... Bunu yapamam. 

Yeni yazılar yazabilirim. Yazılmışları Neptün okyanuslarına gömüp, hatta oradan bile yok edip, imha edip hiç var olmamışlar gibi davranıp... Ne önemi var. Abartılı yazdım veya etkileyici... Ah bence kesinlikle etkileyici yazdım; çünkü yazarken hissettim... Onlara ruh veren de buydu. Ama bu, benim ruhum değil; yazıların ruhu. Bunu unutmamalıyım. Sevgili okur, bunu sen de unutmamalısın.

Bugün aslında moralim bozulmuştu. Moral bozukluğu doğru ifade olmasa da... eh meh. Ama sonra tatlı bir his hissettim. Bir pırıltı. Geceyi sevdiğim için gündüzü dışlamalıyım gibi davranıyorum. Bu da acemi bir sihirbaz numarasıdır, bilmelisin. Yani gerçek değil, kandırmaca. Belki güneş insanın aklını karıştırabilir... hayır, kalbini? Güneş, insana ne yapar sence? Günün ışığı...

İnsan daima savunmada kalırsa ne gece, ne de gündüz insana bir şey veremez. Oysa... açık olmak bile değil, bir anlığına bile olsa savunmanı indirdiğinde... Pırıltılar pırıltılar pırıltılar. Bu hissi özlemiştim.

Sevgili günün ışığı, seni sevdiğimi bilmelisin. Tamam, sana kızmıştım. Oysa sen bana, gülümsedin.



Parlaklık.

 

Eskiden yazdığım kurgu ve yazıları çoğu zaman ezikleme eğilimindeyim ancak onları iyi ki yazmışım diyorum. Özellikle de sayıları az olmakla birlikte, kurgularımı. Çünkü örneğin bir daha asla 18 yaşında olmayacağım veya liseye gitmeyeceğim için o yaş grubundaki birinin düşünce dünyasını objektif olarak kaleme alamam. Ancak kendim o yaş civarındayken yazmış olduğum metinleri okuduğumda, gençliğinin başındaki bir karakterin neler hissedip düşündüğü hakkında fikir edinebilirim. Evet, yaşlanıyor muyum ne... Buna rağmen, bugünümde de yazabileceğim düşünceler görüyorum. On beş yaşında yazdığım bir metinde bile. Çocuksu bir anlatım ama... ruhu bugünümde de bana yakın olan metinler.

Kendi ergenliğimde gerçekten tam bir ergendim. Bunu o zamanlar anlayamamış olmam durumu daha da komik yapıyor; çünkü ergenlikte ergen olduğunu anlamayabilirsin. Bu nedenle de özellikle bazı kelime kullanımlarımı okumak beni güldürüyor. Biliyorsun, ben doğal bir yazarım öhöömmm, işte her neyse, bu nedenle de karakterin kimliği satırlara dan diye yansımış. Bu netlik pek tabii edebi anlatımımın düşüklüğü olarak da okunabilir... Ancak yine de bunu seviyorum. O yıllarda yazmış olduğum için mutluyum. Yoksa elimde o yılları yaşamış olan ben'in kendisinden hiçbir şey kalmazdı. Kendimi sanki aslında hep bir parça bu kızmışım gibi anımsardım. 

Geçmişimizde geleceğimizden parçalar taşıyabiliriz. Bir insan gelecekte olduğu kişiyi geçmiş halinde de belli belirsiz taşıyacaktır ancak aynen değil, birebir değil. Ergenliğin verdiği o çocuksu his de farklı ve o ana özel. İnsanın genel karakteriyle tam olarak ayrışmasa da, neticede her ergenin kafası karışıktır. 17-18 yaş civarını, hatta 20 yaşa kadarki dönemi ben ergenliğin uzantısı olarak görüyorum. Hatta ve hatta bence 25'e kadar yolu var bu ''aklı havadalığın...'' Elbette bu kişilikle ve kişinin olgunluğuyla da ilgili denir ama yok yok, gerçekten de bence insanın aklı 25'e kadar ''havada'' oluyor. Sonradan da olabilir tabii ancak 25'e kadar biyolojik olarak da bir leylalık oluyor biliyorsun.

Seni bilmem ama sevgili okur, 25 yaşında bana yeni bir sürüm inmişti. Ne oldu ne bitti bilmiyorum. Belki de yaşantılarım da bunu tetiklemiş olabilir ancak bir şey oldu bana. Tabii bence ben bu yıl da değiştim. Ben zaten her yıl değişiyorum nedense. Gerçekten öyle... Ben her yıl değişiyorum. Sanki hem ''kendimden'' uzaklaşıyorum, hem de ''kendime'' yaklaşıyorum. Bu benim için çoğu (her) zaman acı verici oluyor. Buna önem veren biri olduğum için mi acaba bu kadar çok içsel dönüşüm yaşadım, yaşıyorum diyorum. Elaleme bakıyorum tık yok vallahi... :) Ama yok, vallahi ben dürtüklemiyorum. İçsel dönüşüm beni dürtüklüyor, sarsıyor, yıkıyor... Ama yine de bunu dışsallaştırmakta zorlanıyorum. Bunun için de, ne yaşadım ne oldu yani şimdi, oluyorum. İnsanın içi değişince bir anlamı olur mu, diyorum. Bak işte, değiştim değiştim de ne oldu! Belki de çok şey olmuştur.

Hep şunu yapacağım bunu yapacağım diyorum. Böyle on şey söylüyorsam ikisini ancak yaparım. Attığımda on ikiden vurmak istiyorum. Ama sonra düşünüyorum, öylece atladığım şeyler hep beni ilerletti. Hatta hiç ummadıklarım. Gerçi onlardan da pek hayır gelmedi ama neyse... İlerlemek için her şeyin tam olmasını bekliyorum. Bu nedenle de zihnimi kilitliyorum. İnsan zihni durmayı sevmiyor bence. Durduğunda kilitleniyor, bahaneler üretiyor. Hatta zamanla bahaneleri bile bırakıyor. Aslında şu an kilitli değilim. Geçen yıl kilitlenmiştim. Zihnim, durmuştu. Çünkü, dış dünya benden zihnimin mekanizmasına ters çalışmasını çok uzun süre istedi. Bu nedenle de sistemim çöktü.

Tüm bu süreçte öğrendiğim en net şey dırıldanmayı bırakmam oldu. Bakma, geçen ilkbaharda bile -biliyorsun- şiddetli dırıldanmalarım olmuştu. Tamam, son günlerde de şiddetli zırlamalarım... Onlar ''zırlama'' değildi, iç çekişti. İnsan bazen içini çekmeye de ihtiyaç duyar. Yoksa nasıl nefes alacaksın? Geçen gün yıldızları izlerken içim daralmıştı da... Sahi ne yapmıştım? Bilmiyorum, bir şeyleri içimden bırakmıştım. Sonra yeryüzünün ışıklarını izledim. Nefesimi vererek, nefesimi çekerek. Nefes almak böyle bir his miydi? Sonsuzluğa uzanan yıldızlar değil de, şehrin puslu ışıkları bana kendimi daha derin hissettirdi. Derinde, kendi içimde. Nefes almak, böyle bir şey miydi?

Yazmak için de... iyi yazmayı değil ama yazabileceğim iyi bir şeyleri beklemişimdir hep. Bunu yaparken de hep yazdım tabii. İnsan yazmadan, yazamaz. Yazmayı bilemez. Öğrenemez olmasa da... Evet evet, öğrenmek doğru fiil değil. Doğru fiil, keşfetmek. Yazı yazmayı; harfleri ve onları kullanmayı biliyorsan zaten ''öğrenmişsindir.'' Oysa keşif... Asıl büyü buradadır işte. 

Yazacak iyi şeylerim yok muydu bilmiyorum. Belki de evet, yoktu. Yalan mı söyleyeyim? :) Ama keşfedecek bir sürü şeyim vardı bu kesin. Yine de yapamadım. Yazmaya bu kadar tutkuyla bağlıyken yapamadım. Eskiden daha bile ''tutkuluydum.'' Kopamaz bir şekilde yazardım. Şimdi öyle değil miyim yani; bu öyle değil halim mi? :) Hayır, öyle değil. Bu... farklı bir tutku. İlkinde öğrenmek isterdim. Yazmayı öğrenmek. Şimdiyse keşfediyorum. Keşfetmeyi istiyorum bile değil, zaten yazarak yaza yaza yazmayı keşfediyorum. Bu, işte böyle bir tutku. Ve sanırım bunun bir sonu yok. Burada bile beni döngüye sokan bu değil mi?

Acaba anlatmaya yönelik doğal bir yeteneğim olmasaydı -ben cırcır böceği kızdım ama lütfen- yine de yazar mıydım diye düşünüyorum. Sanırım hayır. Başka bir şey yapardım. Yeteneğim olan başka bir şey ahahahha. Ben böyleyim, ne!? Herkes böyledir tabi, yoksa değil midir? İçimdeki itkiye ve beni çağıran alana yönelirim. Niye boşa atış yapayım? Matematiği yapamazken tıp kazanamayacağım açık değil mi veya öyle bir şey? Bence insan kendini bilerek, az veya çok ama mutlaka fikir sahibi olarak, atış yapmalı. Bazen bu acaba korkaklık mı diyorum. Ben hiç risk almadım. Risk alsaydım... 

Ben çok küçükken, ilkokul öncesi ve ilkokula da sarkan bir dönemde moda tasarımcısı olmak isterdim. Kağıtlara giysiler çizdiğim aklımda. Buna karşın ilkokula geçtiğimde öğretmenim meslek olarak ne istediğimi sorduğunda o zamanlar yakın olan arkadaşımın peşine takılıp öğretmenlik demiştim. 7-8 yaşlarındaki küçük Ben'in öğretmenlikle işi yoktu aslında. Cırcır böceğim içime kaçmıştı, ondan sanırım. O böcek zaten uzun süre dışarı çıkmadı, çıkamadı. Yıllar yıllar boyunca... Yine de arada öterdi. Ötmeye başlayınca susmazdı. Sanırım hep bir şekilde canlıydı. Sadece, gömülüydü. Hem zaten biliyor musun cırcır böcekleri uzun bir yolculuktan geçerler. Yerin altında doğarlar ve toprağı kazıp yeryüzüne çıkarlar. Sonra da gün ışığında ötmeye başlarlar. Onlar derin bir sessizlikten çıkmışlardır. Bu nedenle de, evet, bağırmak haklarıdır. ''Buradayız'' demek belki. Çünkü onlar, bunun bedelini ödemişlerdir.

Kendi isteklerim hep beklentilerle iç içeydi. Ama bir keresinde gerçekten bir şeyi özgürce çok isteyerek ders çalışmıştım. Sinema Televizyon bölümü içindi. İşsiz kalırım diye tercih listeme bile yazmadığım o bölüm. Bana bu durum derin bir pişmanlık vermiyor, bence gerçekten de işsiz kalırdım. (Belki de kalmazdım; biliyor musun, muhtemelen kalmazdım...) Ama... belki de bu macera benim yerin altından daha erken çıkmamı sağlardı. Tabi bu sadece bir varsayım. Bir şeyi seçmeyip pas geçtiğimizde onun yaşantılarını yok ederiz. Ancak bunu olumsuz bir yerden söylemiyorum; bırakmak gerekli, çünkü yok.

Korkuyorum. Eskisi kadar çok değil ama biraz daha. Hala biraz daha... Tam geçmedi korkum. Yine de korkuyorum. Ait olmadığım bir yaşamı yaşamaktan. Bak, bir yaşam seçince ona uygun yaşaman gerekiyor ve bu da bazı yapmak istediklerini yapmaman, yapamaman demek. Bu beni üzer mi sence? Ya bazı istediğim şeyleri aslında çok istiyorsam ve yıllar sonra onları yapmadığım, yapamadığım için buruk hissedersem... 

Korkuyorum. Kendi insanlarımı bulamamaktan. Nasıldır benim insanlarım, artık bunu bile bilmiyorum. Ama onları hiç bulamadım bence. Kendim olursam bulurum sandım ama ''kendim'' de olamadım ki. Kendimi yaşamak... Artık bunu düşünmek bile istemiyorum. Bu bir illüzyon! Zaman beklemiyor, zaman gerçekten beklemiyor ve ben, artık bilmiyorum. Bana söylenen bir yaşamı yaşamayacağım; ama yine de kendi yaşamımı mı yaşayacağım?

Benim aşık olmam da zor sana söyleyim. Neden zor, neden... Çünkü... çünküsü var. O çünküyü gördüğüm anda tanımam gerekir. Umarım görürüm, umarım tanırım. Umarım, yanılmam.

Aslında, yanılmaktan korkmuyorum. Ben, yanılmaktan çok korktuğum bir yaşamı yaşamaktan korkuyorum çünkü bu, kendi yaşamım olmaz.

Bu korku bende hep az veya çok vardı. Tüm bu korkular ve onları bağlayan ana korkum. Ama bu yaş civarımda çok arttı. Çünkü yaşlanmak istemiyorum! Yaşlanmak istemiyorum... Kendimi unutmak... İstemiyorum! Ben kendimi hatırlamak da istemiyorum. Ben kendi yaşamımı yaşamak istiyorum. Kendime ait tek yaşamı yaşamak ve sonra da gitmek. Pişmanlığım kalsın istemiyorum. Korkum kalsın istemiyorum.

Korkmak istemiyorum. İstemiyorum...

Neyi istiyorum? Aslında bunu sorgulamıyorum. Bunu onlarca yazımda sorguladık bitti yazdık artık her şeyi! Ben, kalbimde ışığın parlamasını istiyorum. Bu, bencilce bir istek değil. Zaten bencilce olsa ne olur canım, kim karışabilir kendi yaşamımla ne yapacağıma!?... Yine de... insanın kalbinde ışık parlarsa, çevresini de aydınlatır. Öyle parlak olur ki o insan... öyle genç, öyle cesur. Öyle seven ve sevilesi olur ki... O parlaklık, öyle güzeldir ki.

Parlaklık. İşte ben bunu istiyorum.



Büyümek.

 

Geçmişe dönük yazmam bir hataydı. Sana değil, kendime yazmam. Bunu yapmaya çok küçük yaşta başladım. Kendimi anlamlandırmaya çalışmaya; bu yolla dünyamı anlamlandırmaya çalışmaya. Başlangıçta buna ihtiyacım vardı, hem de çok. Aslında pişman da değilim. Hem belli ki bunu yapmam bazı yeteneklerimi geliştirdi; görmek gibi.

Görmek... Ben bunun değerini hiç bilmedim biliyor musun? Bu herkeste olmayan bir yetenek, görmek. Bulutları ve kuşların uçuşunu hep çok severim. Kuşlar başlangıçta kanatlarını ağır çekimde, sanki çok zorlanıyorlarmış gibi çırparlar. Sanki kendi bedenlerini kaldırmakta zorlanıyorlarmış gibi. Sonra ilerlerler. Yükselmek gibi değil hayır; yani evet, yükseledebilirler ama bundan öte, ilerlerler. Sonra da bir bakarsın kanatlarını iki yana gergince açmışlar ve gökyüzünde süzülüyorlar, tüm maharetlerini sergiliyorlar. Muhtemelen izlendiklerinden bile bihaberler. 

Bugün bir kuşu izledim böyle. Sonra bir kuş sürüsünü. Nasıl da pürüzsüzce uçuyorlardı gökyüzünde, bayıldım. Sonra bulutları gördüm. Onları görmeyeli çok zaman olmuş gibiydi. Ne güzellerdi. Sana göstermedim veya bir başkasına; ve hatta kendime bile göstermedim. Bulutlar oradaydı ve ben sadece gördüm. Güzel olduklarını gördüm.

Sonra birini fark ettim. Az daha sonra. Birinin bana baktığını. Aşağılardan bir yerden. Bir bebek-çocuk. Bana bakıp bakıp gülüyordu. Çok tatlıydı. Yanımdan geçerken bana bakışlarını kaçırmadan gülümsedi. Onun gülüşüne karşılık vermemi beklermiş gibi, bana bakıyordu. Annesi pek oralı değildi gerçi ama aman neyse, biz birbirimize bakıp gülümsedik. 

Sonra kedileri gördüm. Onlar için yemek ve su koymayı unutma. Onları sevmeyi de. Onlar sadece yaşamaya çalışıyorlar. Çok güzeller ve özgürce dolanıyorlar diye biz bunu anlamazdan gelebiliriz ama hayır, gelmemeliyiz. Kediler, yaşamaya çalışıyorlar. Pek çoğumuz gibi.

Market fiyatlarına yine sinirlendim. Ama pasif agresif bir sinirle. Her şey çok pahalı. Bu durum cesaretimi kırabilir... Bu günlerde bunu düşünüyorum. Maddi-parasal düzenimi oturtmam gerektiğini. Bu konuda hiçbir zaman kıtlık algısında olmadım. Hiçbir zaman çok para harcayan biri de olmadım tabi. Zengin bir aileden de gelmiyorum. Lüks veya gereksiz sıfatlarını kullanmak istemiyorum. Kime göre lüks, kime göre gereksiz çünkü... Ama ben, yıllardır aynı telefonu kullanan, kitaplar dışında zevk-ü sefasına harcama yapmayan biriyim. Tamam, kitaplar da az buz değil ama... Ah! İzban bile ne kadar çok para kesiyor!

Para. Bu dünyadaki geçerli birim, para. Hayallerimizi gerçekleştirmek için buna ihtiyacımız var. 1. Para, 2. Cesaret. Ama ikincisi de birincisinden geçiyor: Para. Özgürlük bile buradan geçiyor, bunu itiraf etmeliyim... Kendimi deşe deşe bir şekilde geliştirdim sanırım. Otokontrol gibi konularda. Ancak, para... Ah... Bu benim hayatımdaki sıralamalarda son sıralarda bile olmadı hiç. Parayı o kadar düşünmezdim ki... Gerçekten dünyalı değilim galiba...

Bana göre para kazanılır. Yine de... market fiyatları bile sinirimi bozuyor. Ya hayat kurmak... Zor görmesem de... Bu dünyada para, geçerli bir birim.

Geçmişe yönelik beklentilerimi çok sorgulamak, zayıf yanımdı. Bu, yukarıda bahsettiğim gibi bir ''hata'' olmasa da, onlara tutunmak... gerçek dışıydı. Kaybettiğim şeyleri düşünürken, tatminsiz birine dönüştüm. Sahip olduklarımı, olabileceklerimi göremediğimi; görmekten bile nefret eder hale geldiğimi... Dudak büktüğümü, kıymet bilmediğimi. Bunu düzeltmeye çalıştıkça, bunun yanlış olduğunu fark ettikçe yine bir tam daire çizip aynı noktaya geldiğimi. Hani ''görmek'' benim yeteneğimdi...

Sebebi, kendimi yanlış görmemdi. Eleştirilecek bir nesne gibi görmem. Buz gibi gözler, sert ve sivri dokunmalarla görmem. Son bir ayda içimde devasa bir yıkım oldu. Neden bilmiyorum; kalbimin çok kırıldığını söylemeliyim. Çürük bir yapının yıkıldığını bilsem de... Yıkım değil de, o yıkımın bıraktığı devasa boşluğa neyi koyabileceğimi bilemedim. Yıkıntılar arasında dolandım durdum. Ve çok üzüldüm. Gerçekten üzüldüm.

Boşluğun yerine yine yıkılacak başka bir şey koymaya karar vermiştim. Asla akıllanmamaya. Ama sonra... Başka bir bakış açısı geliştirdim. Başkalarının gözlerini ödünç aldım. Muhtemelen gerçeği yansıtmayan veya tam olarak yansıtmayan bir bakış. Ancak işe yaradı. Sertliğin yerini yumuşaklık, soğukluğun yerini ılıklık aldı. Ben değerliyim. Aynı yerde durup dövünüp durmanın bir mantığı yok. Belki bazı konularda umudum vardı, belki bazı konularda hevesliydim ve hatta emek verdim. Belki hakkım yenmiş bile olabilir. Ama bitti. Bitti. Değerli hissetmek için buna ihtiyacım yok. Bu cümle benim en kilit cümlemdir. Artık kendime kurduğumda göz deviriyorum. Çünkü, değerli hissetmek ve değerli olduğumu anımsamak için bile bir cümle kurmama gerek yok. Ben, değerliyim ve güzelim. O çok değer verdiğim güzellik...

Ben onu hep boşverir, onun da değerini bilmezdim. Bende hiçbir zaman kendine inanamama hali bile olmadı. Yetersizlik hissini en son ergenlik başlangıcımda deneyimlemiştim. Bendeki şey... şükürsüzlüktü. ''Buna sahibim ama ne yapayım...'' işte ben buydum. Tabi ki sorunlarım vardı; belki çok önemli ve beni gerçekten yıpratan ''gerçek'' sorunlar ve en önemlisi eksiklikler... Ama yine de şükürsüzlüğüme bahanem olamaz.

Değer bilmek... Ben kendi değerimi hiç bilmedim. Bunun bedelini de ödedim. Pek çok kez. Buna da gerek yoktu, afedersin ne aptalca bir yoldu. İçimdeki ''devasa boşluğun'' yerine başka bir devasa durumu koymak yerine yeni deneyimler koymaya karar verdim. Hep, bu hayata neden gelmiş olabileceğimi sorgulamışımdır. Bunun cevaplarının bile bir önemi yok diye düşünüyorum. Bu hayata sadece, denemek için bile gelmiş olabilirim. İnsan olmak zaten bu demek değil mi: Denemek.

Hep katı inançlarım ve beklentilerim oldu. Şu olsun olmazsa olmasın... Küskün bir kızdım. Çocukluğa dair övgü dolu şeyler yazsam da, ben çocukluğun keşif ve gelişim alanını övüyorum. Oysa yetişkin benliğinde kendini gösteren çocuksuluğun gölge yönlerimizle açığa çıktığı haller de kaçınılmaz diye düşünüyorum. Benimkisi de küskünlüktü işte. İstemiyorum o zaman! böyle derdim. Çocukça bir dudak bükmeyle... Kötülükten demezdim bunu... Bunu, canım yandığı için derdim. Belki korktuğum için. Ben çocukken gözü karaydım. Asla sinmezdim, asla. Ama kendimi yanlış yollarla savunurdum. Kendimi en çok kendime zarar vererek savunurdum. Artık buna son vermenin zamanı geldi. Çünkü büyüdüm.

Şimdi üzgün değilim. Bu kadar çok güzel şey görmüşken, üzgün olamam. Neden üzgündüm onu bile... tamam şimdilik anımsıyorum. Biliyor musun, gece yazdığım bazı (çoğu) yazımı sabah olunca okuduğumda şaşırıyorum. Okumasam da şaşırıyorum. Ah yine ne yazmışım böyle diyorum. Gerçek olmadığı için değil... bilmiyorum, gece yazıyorum sabah şaşırıyorum. İki uçta dönüp duruyorum. Artık hayatımda iki uçluluk istemiyorum.

Çok basit şeyler istiyorum. Eğlenmek, mutlu olmak, maddi manevi bağımsız olmak, sevmek sevilmek, korkmamak, güvenmek ve güvenilmek, gezmek, arabamı sürmek, kendi evimde yaşamak, sevdiğim ve maddi olarak iyi bir işte çalışmak, değer görmek, net olmak, kararlı olmak ve düzenli bir yaşam sürdürmek, yazmak, güzel deneyimler edinmek, böyle şeyler... Evet ''çok basitmiş.'' :)

Bir yazıyı bir amaç için yazabiliyorum. Bir şeyi görme veya kaydetme amacı bile olabilir. Ama sonra zaman geçip de o yazımla karşılaşınca fark ediyorum ki, yazıyı var etme amacım uçmuş gitmiş. Yazı hem kendi amacı hem de kendine yönelik bir araç olmuş. Yazı bağımsızlaşmış. Bunu seviyorum. Bu nedenle de yazmayı bırakmıyorum. Bırakamama nedenlerim farklı şeyler olabilir ama; ''bırakmama'' nedenim bu: Yazının bizzat kendi varlığını sonradan görebilmek.



Sayıklamam.

 

Kendimi bir anda dünyadaki en yalnız insan gibi hissettim. Bu, içten içten işleyen bir oyuktu. Gece aniden uyanmak ve ona sığınmak da iyice alışkanlığım oldu. Bu geceyse çok susamış biri gibi kalktım. Çok susamış biri, ne kadar su içerse içsin susuzluğu geçmeyecekmiş gibi hisseder. 

Önceden acemiydim. Art arda su bardaklarını doldurup içersem susuzluğum geçer sanırdım. Oysa bu sadece mide bulantısı verir. Susuzluk çok su içerek geçer mi? Başlangıçta rahatlatır ama geçmez. Hatta miden bulanır. Bekleye bekleye içmek daha doğru bir seçenek gibi görünüyor. Önce bir bardak, sonra ara, sonra bir bardak daha.

Bazen kendi kendime gidip su içiyorum. Su içesim geliyor. Çok susamasam bile, suyu seviyorum. Ama sonra, bazen... Çok susadım. O kadar çok susadım ki! Su içsem zehirlenirim ama çok susadım. Su içsem geçmez ama çok susadım.

Ne anlatıyorum? Çok susadığımı. Aslında susuzluğum geçmişti. Ben geçirmiştim. Zamanla, bekleyerek; bir yudum, bir yudum daha... İnsan bu dünyada tek değil ki, insan yalnız olduğunda bile tek değil ki. Bu yüzden yine susadım, çok susadım. Yine...

Bu yıl pek film izlemedim. Tek tük. Her yıl olduğu gibi bu yılın ilk altı ayında da ne yaşıyorum ben diye sorguladım. Yılın ilk altı ayında susuz kaldım. Oysa su önemlidir. Su bir insan için önemlidir ya, çok önemlidir. Ama ben susuz kaldım. Korkunç bir susuzluk.

Oysa film listem vardı. Listem vardı. Susarken bile. Susuzluktan geberirken bile. Bir film izleyesim geldi çok fazla. Neden içimde yükseldi bilmem. Bir izleyeyim sana döneceğim.

Bu gece sadece konuşmak istedim. Sayıklamak. Dışarıda böyle hoş bir esinti varken ben susuzluktan ne yapacağımı bilemeyerek yazdım. Çok susuzum. Yarın sabah geçecek, bir anlığına. Güneş parlarken bile mi geçecek? Yaz güneşi parlarken bile mi? Hayır, susuzluk hep orada. Ben sadece şimdi söylüyorum. Susuzluğumu sana söylüyorum.

Aslında yıldızlara bakınca taze bir hisle doluyorum. Onları unuttuğum anlarda koruyucu bir tekdüzelikle yaşıyorum, amaçlılık. Amaçlılık. İşte bunu görebiliyorum. Suyla dolu yerleri, oralardaki beni görebiliyorum. Öyle bir yerde susuz hissetmem. Susamam demiyorum; susuz hissetmem diyorum. Burada su yok.

Yazmak bana su vermese de, kulaklarıma dalgaların sesini getiriyor. Bu beni rahatlatıyor. Uykuya dalmadan önce hissettiğim dingin bir anın dalgınlığı gibi. Koruyucu bir sığınak. Rüyalarımdan ördüğüm bir sığınak, bloğum. 

Gizli değil; onun özelliği bu, gizli olmaması. Böylece koruyucu. Susuzluğumdan beni koruyor. Bu hayatta beni susuzluğumdan koruyan başka da bir şey yok zaten. Bir bloğum. O da ne komik... Kelimelerden damıttığım suyla yaşıyorum.

Ne susuz bir yaşam... Bunu düşünmediğimde bile susuzluk orada. Oysa iyi ki düşünüyorum. Ara sıra da olsa. Böylece kalbim kırılmıyor. Düşünmek benim koruyucu kalkanım. Gerçekten öyle. Susuzluğu düşünüyorum, böylece kuraklığın içinden geçerken kendimi eksik hissetmiyorum. Susuz hissediyorum ama eksik değil.

Bundan bir roman çıkar. En olmadı bir öykü. Birçok öykü. Birçok hayal. Ama ben gerçeğim. Susuzluğum gerçek.

Belki bu bir sonraki aşama. Susuzluğu aşmak. Susuzluğu kuraklığa rağmen aşmak... Bir ödül yok. Ödül beklememek lazım. Sadece aşmak var, yoksa susuz kalmaya devam edersin.

Bir ödülün olmaması ne tuhaf... Buna çok canım sıkılmıştı ve çok kalbimi kırdı. Sana söyleyebilirim. Yine de anlıyorum. Bunu bile mi anlıyorum? İnsan her şeyi de anlamamalı ya, anlayış... Belki de susuzluktan değil, anlayıştan ölmüşüm. Aslında o kadar da anlayışlı değilim ama başka seçeneğin olmadığında anlayışlı da olursun. Sadece olursun. Olursun, olursun, olursun olursun olursun olursun...

Susuzluğum geçmedi, yanılgıya düşme. O başka bir yerde geçecek, başka bir iklimde. En azından artık bunu görebiliyorum. Ben bunu bile göremezdim. Öylesi daha iyi falan değildi. Bunu görememek daha iyi falan değildi!

Zihnimdeki soru: Öylesi daha mı iyiydi acaba?

Uyusaydım, tatlı bir rüya görseydim. Neden uyandım ki? Üstüne, susuzluğuma bir kahve yaptım... Aslında kahvenin tadını artık sevmediğimi fark ettim. Ama içmezsem dağılırım. İnsan bazı şeyleri yapmazsa dağılır. 

Ben artık dağınık değilim. Artık görebiliyorum. Artık susuzluğumu hissediyorum. Önceden, susuzluğumu başka bir şey sanırdım. Benim bir sorunummuş gibi. Oysa o sadece dışsal bir neden, belki birçok. O benimle ilgili değil, bana yönelmiş bir şey. Susuzluğumu ben üretmedim.

Kendimi hep suyu olan bir yerde hayal ediyorum. Parça parça anlar. Ama sana söyleyemem. Önceden korkmazdım ama artık korkuyorum. Gerçek olmamasından korkuyorum. Ömür boyu susuz yaşayamam! Ölürüm... Bir ödül olmasa bile hayatımda, suyla dolu bir yere varmayı deneyebilirim.

Deneyebilirim...



Özgür olmak.

 

Yeni bir blog açmayı düşündüm. Belki de bunu yapsam daha rahatlamış yazarım. Daha özgür. Derin bir nefes alırım. Bunu yapmak çok kolay, hatta yeni bloğumun adını bile yazmıştım. O ad bu bloğun da içinde bir yerlerde. Görsen ''aaaaa belliydi zaten'' derdin. Bu nedenle yeni bir blog açmadım. Zaten o ad, bu bloğun içinde çok baskın.

Bir de kapatıp açmak daha benlik. Bu bloğu silmek, sonra yeniden var olmak. Oysa küçük, ufacık yeni bir dal daha keyifli olmaz mıydı? Ama hayır, düzenim var. Ben Neptünlü Cadı'yım... Burası devasa bir blog. Bir sürü yazı yazdım bir kere. Bir yerde durayım, dağılmayım.

Hem sonra... aklım kalır. Diğer bloğumun özgürlüğünde bile aklım hep burada kalır. Belki de kalmaz aslında bilmiyorum. İyi ki bu yeni bloğumu açtım derim. Bunu, bu tasarımı uygulamadan kesin olarak bilemem. Buna karşın, uygulamayacağım.

Yeni bir blog açsaydım yazılarımı sallamazdım bile. Özgürce yazardım. Hoplaya zıplaya, kendimi yükseklerden ata ata. Oysa yine aynı isimle yazacaktım, kendi adımla. İlkay. O zaman neden... Çünkü artık ''Neptünlü Cadı'' olarak yazmayacaktım. Onun ikinci bir bloğu olacaktı. Daha az bilinen, hoş bir günce. Bu bloğu da bunun için açmamış mıydım? Güncem... İlk başlığım buydu.

Kendimi açıklamaya çok çalıştım, ondan. Özgürlüğümü böyle kaybettim. Ben aslında... aslında aslında. Bu kadar çok aslında'nın olduğu yerde ''ben'' kalmaz sana söyleyeyim.

Bundan yeni blog açmadım işte bak. Ne havalı bir paragraf oldu. Neptünlü Cadı böyle havalı paragraflar yazar, yazabilir. Başka bir blogda da yazabilirdim... Yine de... Başka bir blogda sadece yazardım; Neptünlü Cadı'da ise, ''o böyle yazar zaten'' gibi yazarım. O zaman ben zaten özgür müyüm?

Galiba özgür olmaktan korkuyorum. Sonunda itiraf ettim. Bu nedenle dudak büküyorum, özgür olmamaya. En çok onu eleştiriyorum. En çok ona sığınıyorum. En çok onu... Onu anlamıyorum. Özgür olmamak, özgür olduğunu kabul etmemekten başka nedir ki?

Yeni bir blog açsaydım bunu yazamazdım. Biraz sonra yazardım. Önce tanışmam gerekirdi. Al işte, ''özgür olmamaya'' bir örnek daha. Neden tanışmak, kiminle tanışmak? Yazılarıma kendimi tanıtırdım. Kendi yazılarıma kendimi neden tanıtıyorum? Ben günlüklerime bile kendimi tanıtırdım. Bunu neden yapardım? Ben aslında... aslında aslında.

Dış dünyayı aklamaya çalışıyorum. Bu nedenle kendimi açıklıyorum. Sanki özgürlük ile özgür olmamak birbirini dışlayan durumlarmış gibi. Oysa onlar tek yumurta ikizidir.

Bir de... bu bloğu ''entelektüel açıdan'' parlatmak istemedim. Burası birikimlerimle kalsın, başka bir blog ise kendimle... Ben... beni yazdığım yazılar... Ben benden neden utanayım ki? Öyle değil demem bile utancımın bir mührü değil mi? Öyle. Ben benden utanırsam, ortada ne kalır? Utanan da utanılan da benim, ne saçmalık. Utandığım ben ortadan kalksam... geriye ben bile kalmam; hiçlik kalır.

Ben bunu hep yapardım ama. ''Kendimi parlatırdım.'' Kendimden o kadar çok utanırdım ki, bunu yapardım. Beni ayrı bir yere koyardım. Sonra da geriye kalan beni izler izlerdim. Entelektüel birikim, etik doğruluk, beklentilere uyum. Parlamaması imkansız bir kız. O zaman neden parlatmadın? Çünkü ben, başka bir yerdeydim.

''Kendim olmak'' isterken söylediğim buydu aslında. O başka bir yerden gelmek, geri dönmek. Bunu nasıl yapardım ki... ben aslında demeden? Nedir parlamak? Onay mı, ha evet o zaten böyledir onayı mı? Ya değilsem... Koskoca dünyada beni tanıyan bir kişi bulamam. 

Önceden buna üzülürdüm. Gerçekten üzülürdüm. Oysa insanlar bunu istemez mi? Tanınmamak, başka bir yerde olmak... İşte ben buna sahiptim. O zaman neden... Çünkü ben buna hep sahiptim. Özgürlüğe mi? Bu özgürlük mü? Esaretin türlü yolları vardır. Biri de özgürlük olarak görünür. Benimkisi bu olmasa da... Belki de ben, özgür olduğuma inanmıyorum.

Belki de ben, özgürlük kavramımı yanlış ilkelerle açıklıyorum. Özgürlükte diğerlerinin onayı olmalı mıdır? Etik bir onayı kastetmiyorum. Diğerlerinin onay vermesini kastediyorum. Seni onaylamalarını. Ne yolla onaylamalarını? Bu herkese göre değişiyor. İçindeki eksik parça neyse, ona göre. Benimkisi... ah hayır, o kadar yakın değiliz.

Belki de o kadar yakın olmak istemiyorum. Özgür olmak istiyorum. Özgür kalmak. Denemek yanılmak açıklamamak. Ben aslında, açıklamamak istiyorum ya. Açıklamamak.

Bir şeyi yapmak istiyorum. Sadece yapmak. Yapmak yapmak. Neden yaptım, niye yaptım... Yaptıysam yaptım o ayrı da. Bu bile değil. Sadece yapmak. Ama bunu yaparsan şu olur bu olur. Beklentiler beklentiler. Yeter ya vallahi yeter. Ben yanılayım ya, bir kere de yanılsaydım keşke. Hayatıma en baştan başlasaydım, bir sürü hata yapardım. Bir sürü. Ve ''özgür'' bir kız olurdum.

Hala yapabilirim. Ama artık yapmak istemiyorum. Bunun için çok fazla hata yapmadığım an yaşadım. Ben özgürlüğü bu yolla bulmayacağım. Acaba ben özgür müyüm ya... gerçekten. 

Belki de ben hep, özgürlüğü istedim. Her gün. Benim evim özgürlüktür.

Yıldızlarda gördüğüm bile buydu, şimdi fark ediyorum. Özgürlük. Özgürlük benim en derin özlemim. Onu o kadar derinden, en içimden hissediyorum ki... ona bu kadar uzakmışım sanrısını taşımam sadece büyük korkaklığımdan... mı? O zaman nedir özgürlük?

Kaçmamaktır belki de. Bir ilkesi budur: Kaçmamak. Belki de ilkeleri vardır özgürlüğün. Ben hepsini çiğnedim.

Kozmik düzlemde yıldızlar beni yargılamış olmalı. Siz de mi yıldızlar... 

Cezam nedir?

Sizi görememek...

Ben yıldızları göremiyorum. Onları göremiyorum, ne saçma.

Bu nedenle yeni bir blog açmadım. Bu yazıyı yazmak için. Bu yazıyı yazabilecek özgürlükte olmak için. Yeni bloğumda daha derin nefeslerle koşa koşa yazardım belki. Ama... ya bir gün başka bir yerde ve kimlikle yeni bir blog açmak istersem ve o zaman bu ismi kullandığım için yeni bloğumun isim hakkını erken kullanmış olursam... İşte bunu düşünüp yeni blog açmadım. Ben aslında... aslında aslında.

Muhtemelen o uzaktaki günde yine Neptünlü Cadı olarak yazardım. Özgürlüğü aramış bir versiyonum olarak, bu katılaşmış çünkü yazılarla tanımlanmış kimliğime döner ve özgürlüğü artık düşünmeyen birinin özgürlüğüyle yazardım.

Özgür olduğumu sandığımda özgür olacak mıyım? Özgürlüğü düşündükçe özgür olamazsın. Benim esaretim bu bence: Özgürlüğü düşünmek.

Ben aslında... daha az hata yapmış olan bir kız olmak isterdim. Benim hatalarım, hata yapmamdan korkanlardan korkmamla oluştu. Ben aslında bu kadar iyi biri bile değildim belki de. İyilik, doğru kelime olmasa da... İnsanlar böyle tarif eder, belki de. İyilik... İyi görünmek belki. İyi görünmek...

İkiyüzlü olmaktan hep çok korktum. İkiye bölünmüş olan ben, bunu mutlaka bir noktada yaşardım. Güvenli bir yaşam. Bir yerlerden duyduğum fısıltılar. Hayır! Ben ne olursa olsun, kendime rağmen bile özgür olurdum. Özgürlük benim kaderim!

Benim ruhumda bu var. Bu, bence asıl asalet ve zarafettir. Kurallara uyan cici bir kız olmaktansa, anlaşılmayan özgür bir kız olmayı tercih ederim.

Kendi kendime dikleniyorum. Oysa özgürlüğün buralarda işi yok. Özgürlük dışarıda değil. İçinde falan da değil. Bu da bir sanrı ve esaret. Özgürlük, yaşadığın bir şey. İnsanın doğal hali özgürlük. Ben aslında, aslında...

Hayatta iki büyük şeyden korkuyorum. Görülmemek ve görülmek. Oysa hiçbir anlamı yok. İçimde bir anlamı yok. Yaşayan benliğimde bir karşılığı bile yok. Gelecek düşümde bir karşılığı var. Geçmişe bakışımda bir karşılığı var. Çünkü insan hep bir şeyi bekleme eğiliminde. Ona ''ben aslında'' diyecek bir şeyi. Ne sen aslında, aslında... 

İnsanlar hata yaptığımızı söyleyebilirler. Ben hata yapmazken bile bana bunu defalarca söylediler. Bu nedenle de ''özgür'' bir kız oldum. Bu nedenle de özgür bir kız olduğunu kabul edemeyen bir kız oldum. Bir kız... Bir kadın. Bir genç kadın. Bunu düşünmek bana tazelik veriyor. Sanki ayağa kalkıyormuşum gibi. Boyum posum görülüyormuş gibi. Dünya tarafından, bu an tarafından. Bir kız değil, bir kadın olmak; özgür hissettiriyor.

Çünkü bir kadın karar alabilir. Bir kız ise mızıklar.

Gelecekteki bloğumdan beklentim buydu: Bir kadının yazacağı bir blog. Bu nedenle de o ismi saklamak istedim. Bu nedenle de şu anda ikinci bir blog açarak o ismi harcamamak istedim. Yine de... 

Gelecekteki bir günde yazsaydım da, Neptünlü Cadı'ya gelirdim. Özgür olduğum yere.

Belki de bir yazımı yazarken onda anlamlı yönler bulmam ama yazıp bitirdikten sonra ondan kaçmam bile bundan. Özgür olan biri bu kadar yazar mı? Bunu gerçekten bilmiyorum.



Persephone'nun Doğuşu.


Plüton. Güneş sisteminin uzak noktasında kendi kendine zaman geçiren bu sevimli gezegen her zaman için içimde şefkatli bir sızıya neden olmuştur. Öyle ki az kalsın Plütonlu olacak ve onun haklarını savunarak kahramanına dönüşecektim. Ancak bu küçük ama haşin gezegenin yoğunluğu beni fazlasıyla korkuttuğu için matematiksel olarak küçük bir sapma, yaklaşık 10-15 Astronomik Birim (AU) civarında (imiş), yaşayıp ilhamımı Neptün yörüngesinden çekmeye karar verdim. Hayallerin ve bilinçaltının şifacı gezegeni olan güzel kızım Neptün ile dönüşümün temsilcisi derin oğlan Plüton aslında sık sık birbirlerinin yörüngelerine yaklaşır uzaklaşır ancak bir şekilde gerekli uzaklığı sağlamayı başararak iç dünyalarını mesafeli bir samimiyetle dönüştürme imkanı bulurlarmış.

Sezgilerimi Plüton'dan çekme ihtimali beni gerçekten korkutmuştu. Bu nedenle ışık yıllarını hızla kat edip en yakın gezegen olan Neptün'e sezgilerimi zor atıp puslu imgeler buldum. Artık gezegenimin doğasına alışmış Neptünlü bir değişim programı öğrencisi olarak Dünya'nın yörüngesinden Plüton'un renklerine güvenle bakabiliyorum. Plüton bana hep kurak bir gezegen izlenimi vermiştir. Öncesinde ona baktığımda gördüğüm en baskın şey, kahverengi bir kayaydı. Bu ne hissettiğini asla ele vermeyen duygusal gezegen, evet öyle gerçekten, hep ilgimi çekse de... ona bulaşmayı hiçbir zaman istemedim. Onun haklarını korumayı, onu diğer gezegenlerin sahip olduğu ayrıcalıklardan ayıran yeryüzü dünyasına karşı savunmayı istedim, bu aklımdan sık sık geçti, ancak yine de biraz... çekindim.

İlginçtir, şimdi ona baktığımda sevgili Plüton'un yüzeyinde kahverenginin yanı sıra sarı, mavi, gri, turuncu, kiremit ve krem renklerini de seçebiliyorum. Ve o da ne... buzdan bir kalp. Plüton'un tam göbeğinde kalp şeklinde dev bir nitrojen buz ovası bulunmakta. Bana inanmıyorsanız google'dan bir fotoğrafını açıp siz de daha ilk bakışta bunu görebilirsiniz. İnsanları çattığı kaşlarıyla korkutan bu öte gezegen, aslında sandığımızdan daha duygusal. Adını Roma mitolojisinde Pluto (Plüton) olarak bilinen yeraltı tanrısından alan bu gezegen (Yunan mitolojisinde onu Hades olarak görmekteyiz) aslında oldukça tutkulu, yalnız ve gözlerden uzak yaşayan bir gök cismidir. 

Mitolojide Hades (Plüton) diğer iki erkek kardeşine göre daha... daha... sorunlu bir bölgeyi kendine iş ve yaşam alanı olarak belirlemek zorunda kalmıştır. Zeus göklerin, Poseidon ise denizlerin hakimiyken; Hades'e yeraltı dünyası kalmıştır. Buna göre Hades, geçişlerin hakimidir. Ölüm ile yaşam arasındaki dengenin yöneticisi olarak anlatılagelen bu mitolojik varlık, aynı zamanda yeraltı zenginliklerinin koruyucusudur ve hatta bu nedenle de Romalılar kendisine ''zenginlik getiren'' anlamına gelecek şekilde ''Pluto'' ismini vermişler.

Bu yalnız tanrı, gerçekten de yalnız bir varlıktır. Kardeşleri yerin üstünde gününü gün eder ve sosyalleşirken, onun gördüğü sadece... ölülerdir. Üstelik Hades'in adını diğer mitolojik varlıklar gibi pek öyle zamparalıklarıyla da duymayız. Bunun en önemli nedeni dosta güven, düşmana korku veren namıdır. Sonuçta kim ölüler dünyasının hükümdarı hakkında ileri geri konuşmaya cesaret edebilir ki? İkinci sebep, gözlerden uzak bir hayat sürmesidir. Evet onu görenler yalnızca ölülerdi. Öhööömmm... bu nedenle de, işte, Hades yalnız bir varlıktır. Kendine bir eş ister. Hem onun kardeşlerinden ne eksiği vardır! 

İlginç olan şu ki... Hades, yani Plüton, bir gün aşık olur. Üstelik yerin üstündeki bir Tanrıça'ya. Bir Tanrıça'nın kızına. Demeter'in biricik kızı Kore, arkadaşlarıyla gezmeye eğlenmeye çayırlarda vakit geçirmeye gittiği bir vakit Hades ona bir tuzak kurar. Güzel Tanrıça'nın yoluna bir çiçek koymuştur. Nergis. Bizim meraklı tanrıçamız durur mu, aaaaa ne güzel çiçek deyip çiçeği çektiği anda... ama abla diyerek konuya bir küçük dokunmak istiyorum, ama abla, bıraksana güzelim çiçeği dalında sen de yani... Al işte kopardın da noldu?... Neyse, ne diyorduk, güzel kızımız Kore çiçeği çekmeye kalkarken yer ayağının altından kayar ve kendini yeraltı dünyasında bulur.

Hades centilmen birisidir, henüz misafiri olan gelecekteki eşine yeraltı narlarından ikram eder. Bu narları sorgulamadan yiyen Kore, bilmeden bir çeşit anlaşma imzalamış olur. Kimi kaynaklara göre Kore'nin narlardan 6 adet, kimisine göre ise 4 adet yediği geçmektedir. Yeraltı dünyasından herhangi bir şey yiyip içildiği takdirde o dünyadan çıkış kapanır. Yani Kore, artık yeraltı dünyasında mahsur kalmıştır. Bu Yunan\ Roma tanrılarının kız kaçırma sevdası da beni bitiriyor. Dahası bu bazı kadınlar travmatik bağlanma yaşayıp zamanla bu varlıklara bağ geliştiriyorlar... Kore'ye de mi aynısı olacak ki? Bir bakalım.

Demeter tabi ki güzel kızının ortadan kaybolduğunu fark ediyor. Tanrıça yer, hava ve su kürenin her zerresinde kızını arayadursun, onu tabi ki bulamıyor. Nerede bu kız, sanki yer yarılmış da içine girmiş... Tanrıça gerçekten kızının yarılan yerden içeri çekildiğini ve bunun yeraltı tanrısı Hades'in işi olduğunu öğreniyor. Tabi ki paniğe kapılıyor, korkuyor. Hangi anne böyle uğursuz bir damat ister ki... Hemen baş tanrı Zeus'a koşuyor, ona yalvarıyor. Ancak bu annenin feryadına kadın düşmanı Zeus tepkisiz kalıyor. Eh işte olmuş bir şeyler kem küm... Bunun üzerine tüm kapıların üzerine kapandığını hisseden acılı anne, toprağı canlandırma görevini bırakıyor ve yaşlı bir ölümlü kadın kılığına girerek yeryüzünde yaşamaya başlıyor.

Koskoca tarım tanrıçasının görevi bırakması tabi ki fark edilecekti. Bitmeyen uzun kışlar, verimsiz topraklar ve kuru dallar yeryüzüne kıtlığı getiriyor. Acılı annenin kalp kırıklığı tüm yerkürede yankılanıyor. Zeus bu böyle olmayacak galiba diye düşünüp Demeter ile anlaşmaya varmaya çalışıyor. Ancak Demeter kızımı istiyorum! diyor başka da bir şey demiyor. Ya zaten ne diyecekti... Tamam, diyor Zeus, sana kızını geri getirmeye çalışacağım ama dua et de yeraltından yemek yememiş olsun... Onca zaman kızcağızı yeraltında bir başına unutun, sonra da suçlu kaçırılan kız olsun... Yok yaaa! Ancak malesef, demiştik, Kore çoktan narları mideye götürdü... 

Neyse ki Hades taş kalpli bir hükümdar değil. Her ne kadar ölüler dünyasının yöneticisi konumunu simgelese de, başkalarının kötülüğünü isteyen biri değil. Hatta inanır mısınız, mitolojideki üç büyük hükümdar içinde bence en yufka yüreklisi de kendisidir. En azından dürüst ve sözünün eri diyelim... Ona güvenebilirsiniz! (Öhömmm, sanırım. Yine de gerçeğin ardındaki olası bir manipülasyona dikkat edin, Olimposlular'a güven olmaz; benden uyarısı.) Aynı zamanda düzenli tertipli. Çünkü o, Ölüler Dünyası'nda işlerin doğru bir şekilde yürütüldüğünden emin olmalıdır. Hades kafasına göre ceza veremez; hatta cezayı uygulayan bile Hades değildir. Hades, Ölüler Diyarı'nın yönetiminden sorumlu hükümdardır. Tabii o da ''tanrı'' bilincini simgeleyen bir figür olarak ifade edildiği için -Kore'yi kaçırmak gibi- hakkı olmayan eylemlerde bulunmuştur... Sütten çıkmış ak kaşık olmadığını biliyoruz. Öte yandan ne Zeus gibi sadece keyfine göre hareket etmiş ve hilekar davranmıştır; ne de Poseidon kadar öfkelidir. Aksine, Hades'te buz gibi bir mantık göze çarpar. Onu tehlikeli kılan da, belki de, budur.

Çeşitli anlatılarda Hades'in Kore'ye davranış biçimi farklı anlatılmıştır. Olayları romantize etmekten kaçınmaya çalışsam da, ben Hades'in niyetinin kraliçesi olmasını istediği ve üstüne bir ''Tanrıça'' bilincine karşı tümden kötü niyetli olacağını düşünmüyorum. Kore ise kaçırılmaktan doğal olarak memnun değildi. Hatta Hades'e karşı koyduğunu çeşitli eserlerde görmekteyiz. Ancak yeraltında geçirdiği süre boyunca onun da Hades'e değil, kendi geleceğine dair bakış açısı değişmek durumunda kalmıştır. Zeus'un da arabuluculuğu ile Kore, yediği nar kadarınca (yani kış süresince) yeraltında kocası Hades ile kalacak, yılın geri kalanında ise (bahar ve yaz, bazı kaynaklarda biraz da sonbahar) annesi Demeter'in yanına yeryüzüne dönecek. Bunu duyan Demeter tabi ki seviniyor ve kızıyla geçirdiği zamanda yerkürenin kuru toprakları canlanıyor, yeniden renk kazanıyor ve verimli oluyor. 

Bu sürecin başlangıcında Kore yalnızca edilgen konumda bir tanrıça imgesiyken, yaşadığı kahramanın yolculuğu kısmında Persephone adını alıyor ve mitolojide çifte göreviyle tanımlanıyor: Yeryüzünün bahar tanrıçası ve yeraltının ölüler dünyası kraliçesi. Persephone, Kore olarak bilinirken de baharı simgeleyen bir varlıktı ancak kendi sınırlarını tam olarak tanımayan genç bir kız olarak görüyorduk kendisini. Tarım tanrıçası annesi yeryüzünü bereketlendirirken o, sadece var oluyordu. Oysa yeraltı dünyasındaki ikinci yaşamının başlamasıyla kendi içerisinde bir kırılma yaşayıp bireyselleşerek güçlü bir figür olarak ön plana çıkmaya başladı. Bir yanda aydınlık bir dünyanın ışığını, diğer yanda karanlık bir dünyanın gizemini varlığında taşıyan bu dişil figür, tüm tanrıça imgelerinde gördüğümüz yaratımın doğasını bünyesinde taşıyan bir varlık, bir mitolojik kahraman olarak karşımızda belirdi. 

Hades-Persephone ilişkisi aslında romantik ve\ veya romantize edilmeye açık bir anlatının ötesinde bizlere dönüşümün getirdiği kimlik kaybı, arayışı ve kendi çoklu dünyamızı keşfetme yolculuğuna dair sorgulamalarımıza atıfta bulunuyor. Plüton gezegeni de astrolojide zodyaktaki akrep burcu ile ilişkilendiriliyor ve değişim, dönüşüm ve yeniden doğma temalarını simgeliyor. Tarot kartlarında da ölüm kartı ile temsil edilen bu temalar, aslında bir bitişi değil, başka bir formda yeniden var olmayı ifade etmekte. Ölüm kartında her ne kadar ölümü getiren bir şövalye figürü temsil edilse de, bu sahnenin arka planında doğan güneş bizlere bunun bir son değil, yeni bir döngünün başlangıcı olduğunu, bitmesi gereken durumların son bulduğunu, yoksa kuru yaprakların temizlenip yerlerine bahar çiçeklerinin açamayacağını ifade ediyor.

Hades yalnız bir güç figürü olarak karşımıza çıktığında onun yeryüzünün ışığında gördüğü Kore'ye neden aşık olduğunu kolayca anlayabiliyoruz. Peki Kore neden bu soğuk aşığından etkilenmişti, bence asıl bu durum üstünde durmaya değer bir konu. Az evvel de fikir yürütmüştük, pek tabii bunu stockholm sendromu ile açıklayabiliriz. Belki de Kore, bu yalnız hükümdara karşı zamanla empati ve merhamet geliştirmiş olabilir. Ancak mitolojik anlatılarda görüyoruz ki, Kore Persephone olarak yeniden doğuşundan sonrasında bu soğuk kalpli eşine tutkuyla bağlı bir aşık oluyor. Hatta eşini kıskandığına dair de bazı anlatılara rastlamaktayız. Dahası Persephone, yeraltı dünyasının kraliçesi olmayı da seviyor.

Persephone'nun sevdiğinin güç olduğunu sanmıyorum. O zaten aileden soylu bir kızcağızdı. Bence... Persephone'u etkileyen ana durum ve eşi Hades'e gerçek aşkının başladığı nokta, kendi sınırlarını keşfettiği anla başladı. Kore iken, tek bir sıfatla var olan birisiydi. Edilgen bir konumdaydı. Sadece aydınlık, güzellik, saf bir imge. Oysa Persephone kimliğine geçtiğinde aslında karakter kendi iç dünyası ile yakından bağ kurmuş ve kendi ikili doğasını keşfetmeye başlayarak bunun doğal sonucu olacak biçimde derinleşmişti. Bu bakımdan onun eşi Hades'e olan aşkı, seçilmiş bir aşktı.

Bu noktada sevgili Persephone'nun gücünü kök ailesinden veya kurduğu ailesinden alan bir kadın imgesi olmadığının da altı çizilmeli. Evet, her iki tarafta da güçlü konumda var oldu ancak özünde Persephone'nu, bana kalırsa, diğer tanrıça imgelerinden ayıran ana nokta onun başlangıçta değil, süreçte kendini keşfederek ve belli aşamalardan geçerek gücünü keşfetmesiydi. Plüton, Persephone'a yalnızca bağlılık veya aşkı sunmadı; dönüşümü sundu. Persephone'nun yediği nar ile birlikte imzaladığı anlaşmada var oluş ile yok oluş arasındaki eşiğin sonsuzluğuna bir gönderme var denilebilir. Nar bu anlatıda birin içindeki pek çok taneciğiyle yaşamın farklı suretlerdeki görünümünü, yeniden doğuşu, bereketi ve sadakati simgeliyor. Persephone'nun nar taneleri onun ışıklı görünümündeki gölgelere de gönderme olabilir. Böylece Persephone olarak kimlik bulan Kore, gücünü ve ona saygınlık getiren ünvanlarını kendi içsel dönüşümünden alır. Persephone yeraltı dünyasının karanlığında geçirdiği günlerde aslında kendi iç dünyasının doğumunu yaşar. Böylece yeryüzündeki ışıklı günlerinde açan her bir tohumla birlikte yeniden doğar.

Bu hikaye genellikle Hades'in Persephone'a olan saplantılı ''aşkının'' baskınlığında anlatılagelmiştir. Oysa ben bu öyküye baktığımda Kore'nin tekil kimliğinden sıyrılarak ikili düzlemde kendini keşfediş yolculuğunu ve bahar tanrıçası Persephone olarak doğuşunu görüyorum.

(12.03.26)


Tanrıçalar ve Tanrıça'nın Dönüşümleri, Joseph Campbell.


Işık Tanrıçası - Tanrıça Çağırma Serisi 3 (P. C. Cast) | Kitap Yorumu

Yazar: P. C. Cast, Çevirmen: Müge Özçelik,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Bu yazarın kitaplarından en son bundan yaklaşık on yıl evvel okumuştum. Hatta belki de daha bile önceydi. Ortaokul yıllarında Gece Evi serisiyle tanıştığım P. C. Cast'ın, bu kitabın da içinde yer aldığı yedi kitaplık Tanrıça Serisi'nden ise yıllar önce yalnızca Bahar Tanrıçası'nı okudum. Persephone'un, yani Bahar Tanrıçası ve Yeraltı Kraliçesi'nin öyküsünü yeniden kurgulayan bu uyarlamayı uzun zamandır tekrar okumak istiyordum. Ancak kitabı kütüphanede bulamayınca, seri içinde ulaşabildiğim kitaplardan biri olan Işık Tanrıçası'nı okumakta karar kıldım.

Pamela modern dünyada yaşayan ölümlü bir kadındır. Dekoratörlük işi için gittiği Las Vegas'ta tek başına zaman geçirirken Şarap Tanrısı Bacchus'un (Roma mitolojisindeki adıyla; Yunan mitolojisinde ise Dionysos olarak bilinir) oyunu sonucu kendisini bir ritüelin içinde bulur. Pamela'nın dileği aşktır. Bu dileğini tüm ruhuyla Tanrıça Artemis'e yöneltirken, kendisini tanrı sanan erkeklerden değil; hiç kimseye benzemeyen, ''tanrı gibi'' bir adamın hayatına girmesini istediğini söyler. Böylece Artemis ile Pamela arasında güçlü bir bağ kurulur. Artemis'in bu bağın ağırlığından kurtulmasının tek yolu Pamela'nın dileğini gerçekleştirmektir.

Ay Tanrıçası Artemis, bu göreve ikiz kardeşi Işık Tanrısı Apollon'u yönlendirir. Ancak Apollon'un da kendi içinde taşıdığı bir dileği vardır. Hades ile ruh ikizi Lina arasındaki aşkı düşündükçe, kendisinden beklenmeyecek kadar durgunlaşmıştır. Artemis'e göre bu ölümlü kadının dilek macerası kardeşine de iyi gelecektir. Böylece Apollon ile Pamela'nın yolları kesişir ve ikilinin aşkı keşfetme yolculuğu başlar. Kitap boyunca ise bir ölümlü ile bir ölümsüzün bu keşif yolculuğunu okuruz.

Tanrıça Serisi'nin her bir kitabında farklı bir tanrıçanın aşk ve aşk aracılığıyla kendini bulma yolculuğu anlatılıyor. Bu nedenle de serinin üçüncü kitabı olan Işık Tanrıçası'nı diğer iki kitabı okumadan direkt alıp okumakta bir sakınca görmedim. Kitabı okurken de olaylar arasında büyük kopukluklar yaşamadım. Yalnızca, serinin bir önceki kitabı olan Bahar Tanrıçası'na yapılan bazı göndermelere biraz Fransız kaldığımı itiraf etmeliyim. Buna rağmen bu göndermeler doğrudan ana kurguyla bağlantılı değillerdi. Yalnızca, Apollon'un ruh ikizini bulma merakı ve bu yolla aşkı keşfetme isteğinin kökeninin ikinci kitaptaki Lina (Persephone) ve Hades aşkıyla bağlantılı olduğunu anladım.

Bu romanda ise Işığın, Şifanın ve Müziğin Tanrısı olan Apollon'un; zevk, eğlence ve yeniliklerle dolu hayatını geride bırakarak tek bir kadının aşkını kazanmaya çalışmasının öyküsünü okuyoruz. Pamela bu antik dünyanın tanrısı için bilinmezlik demekti. Apollon Pamela'nın olduğu kadar, Pamela da Apollon'un dileğiydi. Tanrıça Artemis ise ikisi arasındaki ritüelden önce bile kurulmuş olan bağı somutlaştıran aracı oldu diye düşünüyorum. Ben, Apollon ile Pamela'nın başlangıçta ''ruh ikizi'' olduğunu düşünmüyorum. Her ne kadar kitap bunun romantizmi üzerine kurulmuş olsa da, onlar başlangıçta ruh ikizi değillerdi. Onlar bu bağı süreç içinde inşa ettiler ve kitabın sonuna geldiğimizde gerçekten de ruhları birbirinin yansımasına dönüştü (spoiler değil).

Bu kitabı çok sevdim. Hatta umduğumdan ve beklediğimden bile çok daha fazla sevdim. Bunun sebebi ne Pamela'nın öz farkındalık yolculuğu, ne Apollon ile arasındaki hem tutkulu hem de saf aşk hikayesi, ne de mitolojinin böylesine hafif ama yaratıcı bir bakışla kurguya aktarılmış olmasıydı. Elbette bunların hepsi kitabı sevmemde etkiliydi ancak ben en çok da, yolculuk temasını sevdim. Sanki kitabın daha en başında tüm olaylar baştan belliymiş gibi bir algıya kapılabiliriz ancak hayır; kitabın başında ne ortada bir ''aşk'' öyküsü vardı, ne de dileklerin tamamen kabul olma vaadi. Ortada yalnızca bir dilek vardı ve o dileği gerçekleştirmeye çalışan bir tanrıça, bir tanrı ve bir insan.

Ana hikayenin arka planında ilerleyen yan öyküler de romana ayrı bir dinamizm katıyordu. Özellikle de ikizlerin modern dünyada insan olarak yaşadıkları kısımları okumaktan ve Tanrıça Artemis'in ölümlülerin yaşamını keşfetmesini takip etmekten ayrıca keyif aldım. Hatta Artemis ile ölümlü yazar Eddie'nin hikayesini bağımsız bir kurgu olarak bile okumak isterdim!

Yunan mitolojisini modern dünyanın temposuyla harmanlayan, hafif ama keyifli bir roman. Alt metninde ise karakterlerin korkularında, umutlarında ve hayallerinde kendimizden parçalar bulmak mümkün. Ben, bu serinin diğer kitaplarını da okumayı kesinlikle istiyorum.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar