Beklentisizlik.

 

Kimseden hiçbir şey beklememenin özgürlüğü, böyle bir şey var. Evet, birileri sana bir şeyler 'verebilir', profesyonel veya samimi bir ilişkilenme biçimi ve düzlemi kurulabilir ve hatta bağ bile oluşabilir. İş bağı, aile bağı, arkadaşlık bağı, romantizm bağı. Bağ. Bu kelimeyi severim ama ona bağlanmıyorum.

''Çünkü bana bunun için izin verilmedi.'' Böyle diyebilirdim, hala diyebilirim. Buna hakkım var. Bu cümleyi hep başım dik kurabilecek biriydim. Bir cadı!, böyle biridir. Başı dik biri. Bu yüzden de pek çok kez taşlanmışımdır. Sonra yine bağra basılmış, yine taşlanma olasılığıyla baş başa bırakılmış ve...

Bağ kelimesini severim ama bu kelime benden, kendim dışındaki tüm beklentilerimi çaldı.

Buna çok öfkeli olduğum zamanlar oldu, hala olabilir. Yapabileceğim ve aslında biliyor musun (bu yazının tek itirafı bu olacak) yapmak istediğim (belki de artık) hiçbir şey yok. Belki de, kalmadı.

Beklentin kalmayınca böyle olur. Heves de kalmaz, istek de. Gözlerin parlayarak bakmazsın. 

Kendime bayılıyorum. Bunun hakkında bir yazı yazmak istesem de çok dillendirmek iyi mi bilmem. Bir küçük altyazı geçsem, yine de bunu yapabilir miyim? Kendime bayılıyorum. Bu benim, buna gerek var mıydı bilmem, beklentisizlik karşısında aldığım şey gibi görünüyor.

Bu yolla olmak zorunda mıydı; bunu düşünüyorum. Keşke bu yolla olmasa mıydı, bilmiyorum.

Birini sevmek içinde beklenti barındırır mı? Barındırır. İnsan olmak bunu mu gerektirir? Başka bir şey olsaydık da barındırır mıydı? Evet. Sözgelimi bir kedi, bir yunus, bir ağaçkakan olsaydık da birini sevmemiz halinde beklenti beslerdik.

Ben kimseyi veya bir şeyi sevmiyor muyum? Seviyorum ama beklemiyorum. Hayat benden bunu gerçekten aldı ya, vallahi durumu dramatikleştirmeyim dedim ama ne yapabilirim... Artık üzüntümü de geride bıraktım. Çünkü beklemediğim bir şey var. Sanırım insan hayatta her şeyin olabileceğini kabul ettiğinde böyle oluyor. Beklemiyor.

Beklemiyorum. Neyi bilmiyorum. Bir karşılık, hayır. Kalmak. Bunu beklemiyorum. Kalmayı, beklemiyorum. Oysa ben hep, hayatta bunu istedim belki bilirsin. Kalmayı istedim. Elimde olsa ruhumu içimden çıkaracak kadar büyük bir tutkuyla bunu istedim. Bir şeyde, tüm varlığımla kalmak.

Bu, tehlikeli. Kimse bunu hak etmez. Bir şey bunu hak eder ama o da tehlikeli. Evet, çünkü kalamazsın. Tehlike bu. Kalamazsın. Belki de hayat böyle bir yer değil. Dünya böyle bir yer değil.

Bunu fark etmek büyümek, olgunlaşmak ve türevi bir kavram olmasa da, afili bir kelimeyle ifade edilebilir. Oysa sadece üzücüydü. Benim için. Bunlar benim için olanlar. Kalanları gördüm. İçim gitmedi, kıskanmadım, imrenmedim. Arada isyan ettim ama kendi kalmama izin verilmeyişlere isyan ettim; diğerlerine değil. Kendime değil. Kalmama izin verilmeyişlere.

İnsan değişiyor; öte yanı bu. Belki de artık eskiden düşündüğüm anlamda bir ''kalma'' halini deneyimlemek istemiyorum. Son günlerde bundan kaçamıyorum. Oturup da düşünmüyorum, bu fikirde de kalmıyorum. Belki de ben kalamayan biri miyim? Hayır, ben bu hayatta en çok kalabilecek kişilerden biriydim. O büyüüüükkk potansiyel bende hep vardı ve en acısı bunu hep bildim. Çok gençsin bla bla. Eskisi kadar değil. Bu da beni üzdü, çok üzdü. Yapılabilecek bir şey yoksa burada da kalma.

Keşke kalabilseydim. Geçecek olsaydı bile, kalabilseydim. Kalamadım. Bu beni üzdü. Çok üzdü. Çünkü artık kalamam.

Kimse de kalmadı zaten. Kimse, hiçbir şey. Kalmadı. Kalmak istemedi. Bu beni yaraladı, çok yaraladı. Değersiz hissettirmedi. Aksine, bu yolla kendime bayılmak dışında açık kapım kalmadı. Kalmadı.

Özgürlük bu mu? Hep biraz ''korkutucu'' biri olmuşumdur. Belki de insanlar bende bu kalmama, kalınmama halini içten içe seziyorlardır. Bir cadı olmak bunu gerektirmez ama... 

Ben bir cadı değilim. Olsa mıydım? Bir cadı. Bunu severdim. Ama bir cadı olmak için bile bir şeyin kalması gerekir. Bendeyse, evet, hiçbir şey kalmadı. Kalan benim.

Sözü burada kesmeli miyim? Yoksa umut verici bir son mu yazmalıyım? Umut nedir; devamlılık mı? Kalan benim, bu bir son mu? Bir kapanış. GÜM.

Beklenti bana sadece gözyaşı verdi. Derin gözyaşları. Bir sürü gözyaşı. Yalnızlık. Fiziksel acı. Yargılanma. Gözlenme. Merak edilme. Anlaşılmama. Önemsenmeme. Değer görmeme. Emek görmeme. Emeklerinin görülmemesi. Kendini yırtmak, çırpınmak, canı(n) cehenneme demek. Hevesinin bitmesi. Ne yaşadım ben şimdi demek. Eski isteklerinin ölmesi. Kayıp yıllar. Yalnızlık yalnızlık yalnızlık. Bunları kanıtlayamamak, yine yalnızlık. Sonunda malesef 'güçlü' olmak. Dahası bazı farkındalıkların canıma okuması. Bu sonuncu canımı çıkardı tüm hayatım boyunca! Beklenti beni bir cadı yaptı. Oysa ben, artık beklemiyorum.

Kendi değerini kendin belirlersin, cart curt. Bu, değer belirlemek değil. Bu, kalınması. Kalmak. Bu, bu kelimedir. Kalmak. Kalmak... Belki de adaletsizce, belki de karşılığı var ama göremedim. Bilmiyorum. Bilmek isterdim ama malesef artık kalamam. Beklentisizlik insanı özgürleştirir. Başka biri yapar. Belki de, kendisi yapar. Bilmiyorum.

Bunu kabul etmek zor, belki de zordu.


Midori.

 

Midori benim yeni günlüğümdeki ilk yol arkadaşım. Nedendir bilmiyorum, onu bloğumda da tanıtmak istedim. O, Haruki Murakami'nin İmkansızın Şarkısı isimli kitabının karakterlerinden birisi. Aslına bakarsanız kitaptaki ana karakter bile değil ama benim kitaba dair en çok, hatta dürüst olmak gerekirse tek, sevdiğim detay. Bu kitabın filmini izlemedim (açıkçası beni de pek çekmedi) ama filmde Midori'ye hayat veren Kiko Mizuhara'yı da pek severim. Hatta kendisi geçen yıl saçlarımı kestirdiğimdeki ilk günlerimi atlatmamda bana yardımcı olmuştu sağ olsun ahahhahaha. Ah neyse, boşver. (Ama buna rağmen yeniden saçımı çok kısa kestirmek istediğim bir zaman dilimi yaşadım, akıllanmamışım.)

Anlayacağın Midoriyle evvelden de bazı paylaşımlarımız olmuştu. Hatta kendisini kitabı okuduğum ilk dönemde birkaç seferliğine iki lafın belini doğrultma arkadaşım da yapmıştım. Ancak nedendir bilinmez sonra yine canım Aomame'ye dönmüşüm. Yalnız fark ettim de ben Murakami'nin kadın karakterlerini baya seviyorum. Ciddili seviyorum hem de. Kanlı canlı insan olsalar kankam falan olsunlar isterdim o derece seviyorum hani. Buna rağmen Murakami Bey, bence, kadın karakterlerine yeterli önemi göstermiyor. Yani tamam, Aomame bir keresinde bir kitabının ana karakteri (ilginçtir) oluvermişti. Ancak onda da Aomame'nin kodumu oturtturan eril yanını vurgulamadan duramamıştı yazarımız. Şöyle gerçekten agresif veya pasif agresif olmayan güçlü bir kadın karakteri ana karakter hiç yapmamış Murakami (baya da kitabını okumuş olmama rağmen ben hiç rastlamadım). Belki de her ana karakterinde kendini yaşamak istediği içindir, kim bilir... (Bundan çok fazla şüpheleniyorum ama konumuz Murakami değil tabii ki).

Günlük yazarken ''sevgili günlük'' ve türevi bir ifade biçimi kullanmak yerine, kendi seçtiğim bir karaktere (bir yazar, ünlü, sanatçı veya karakter, hatta evcil hayvan, her şey olabilir) yazmayı tercih ediyor ve bunu inanılmaz çok seviyorum. Ben de bunu yapmaya üniversiteye geçtiğim yaz başlamıştım. Sanırım cansız bir nesneye düşünce ve hislerimi aktarmak beni kesmemeye başlamış ki, ben de devreye hayal gücümü sokarak kanlı canlı bir insana anlatırmışçasına yazmışım içimden geçenleri. Bunun benim üstümde birden çok faydası oldu tabi. İlki dediğim gibi canlı bir varlığa anlattığımı düşünmem cansız bir deftere anlatmaktan daha rahatlatıcıydı. Orada biri var hissini falan da hissettiğim yoktu bu arada. Ama yine de ''birine'' anlatmak, ''bir şeye'' anlatmaktan daha hoş geliyordu bana. Evet doğru kelime, hoş. Hoşuma gidiyordu. :)

İkinci ve benim için daha önemli olan sebep ise, ilginçtir, bir yerden sonra sanki anlattığım kişinin bakış açısını benimseyerek veya benimsediğimi düşünerek düşüncelerimi farklı bir bakış açısıyla görebiliyordum. Örneğin, ''Midori benim şimdi bu anlattığım olayda nasıl bir tepki verirdi, bu olay hakkında ne düşünürdü,'' gibi. Açıkçası bu soruları da hiçbir zaman açık açık düşünmedim. (Ki açık açık düşünmek ve hatta bunu düşünüp bir yazı yazmak da verimli olabilir.) Ancak ben daha çok bunları sezgisel olarak farkındalık boyutunda algılıyordum. Bu konu üzerinde İlkay olarak uzun uzun düşünmüyor, adeta bir anda Midori gibi düşünüyordum (Midori'yi temsili olarak kullandım, yoksa onun ne düşüneceğini şu anda tam olarak bilemiyorum :). Sanırım bu da beni bir şekilde pratik biri yapmış. Empatik doğru ifade olmayabilir ancak başkalarının bir konu hakkındaki izlenimlerini algılama yetim bu pratiklerimle hız kazanmış gibi görünüyor.

Midori'ye doğum günümde yazmak istedim. Aslına bakarsanız defterin hiç dokunulmamış sayfası bana öylece bakarken, hatta tarihi yazdıktan sonra bile, Midori'yi seçtiğimden bihaberdim. Aklımda birkaç olası isim olsa da, Midori bunlardan biri değildi. Sonra sanki elim benim bilincimin algılayamayacağı bir hızda bilinçaltımı okudu ve ''Sevgili Midori''sine seslendi. Böylece ilk yol arkadaşım beni boş satırlarda beklemeye başladı. Başlangıçta tutuktum. En son düzenli günlük yazmamın üstünden baya zaman geçti. Yine aralıklı olarak bir şeyler yazdığım olmuştu ama o aralıklar arasındaki zaman dilimleri o denli uzaktı ki, kendimi günlük yazıyor gibi bile hissetmiyordum. Hatta biliyor musun, bazen günlük yazıyor, sonra tıpkı blogdaki sildiğim yazılar gibi sayfaları koparıp atıyordum. O sayfa o defterde kalsın istemiyordum sanırım. O sayfa benimle birlikte zamanda ilerlesin istemiyordum. Nitekim öyle de oldu. Ne yazmıştım hatırlamıyorum.

Her günlüğümün ilk sayfasını günlüğümle tanışmak, son sayfasını vedalaşmak için kullanırım. Ciddiyim, defterim sanki canlı bir varlıkmışçasına ona önce kendini tanıtırım. Evet önce yazarı olan kendimi değil, yazdığım deftere kendini tanıtırım. :) ''Sevgili bilmem ne, sen benim bilmem kaçıncı günlüğümsün,'' gibi. Böylesi dediğim gibi biriyle sohbet etmişim gibi hissettiriyordu. Şimdi de benzer bir şey yaptım ama daha çok o andaki karşılaşmamızı yazdım Midori'ye. Nereden geldiğimi, nereye gitmeyi umduğumu değil; neden orada onunla olduğumu yazdım. O anki his ve düşüncelerimi yazdım. Günlük yazma amacı da aslında budur ancak ben, sanırım :), bir şeyleri inciğine cinciğine açıklayan birisiyim. Günlüğüme bile, ahhhh. :)

Sanırım neden Midori'yi seçtiğimi anladım. Çünkü ondan öğrenmek istediğim bazı şeyler var. Onunla ben benziyoruz biliyor musun sevgili okur. Yani Midori ile ben. Sanırım kendime yol arkadaşı seçerken buna dikkat ediyorum. Kendimde geliştirmek istediğim özelliğe sahip bir karaktere anlatmaya özen gösteriyorum. Bu özellik bende de oluyor, çünkü bende hiç olmazsa ortada gelişecek bir şey de olmaz; ancak öte yandan o karakter o özelliği daha güzel kullanabiliyor. Onun bakış açısına ihtiyaç duyuyorum bu nedenle. Ona yazmak bizi birbirimize yaklaştırıyor. Bir noktada tüm yol arkadaşlarımdan ayrılma nedenimiz de bu oluyor olmalı.

Günlük yazmadığım dönemde blog yazdım. Ama oradaki sesli veya sessiz okurlarıma anlatmak ile, kendi seçtiğim bir imgeye anlatmak arasında da fark var tabii ki. Blog dilimi kullanmam defterlerimde. Daha çok İlkay olurum. Daha şeffaf. Sanırım bugünlerde buna biraz ihtiyaç duyuyorum. Kendimi farklı bir gözle görmek, günlük yazmaya dair sanırım en sevdiğim durum.


Genel Kültür Bilgisi (Boş Beleş) Notuuu: Ayrıca Midori Japonca ''yeşil'' anlamına geliyormuş. Google amca şöyle diyor: ''Midori , sürgünlerin, genç yaprakların veya bütün bitkilerin rengini ifade eden Japonca bir kelimedir. Ayrıca ormanları, doğayı veya çevreyi temsil etmek için de kullanılır.'' Aomame de Japonca ''yeşil bezelye'' demek idi. Murakami yeşil rengini seviyorduysa demek. Neyse Midori ismini beğendim.

(09.01.26)


La vie est un voyage.


İçim, yıldızlarla dolu rüzgarlı bir yaz gecesi gibi sevgili okur.

Böyle gecelerde gökyüzü açık, yıldızlar ışıl ışıldır. Gündüzün sıcağı ve bunaltıcılığı yerini serin havaya bırakmıştır. Serin ve şiddetli bir rüzgara. Bu nedenle yıldızları uzun uzun izlemek için bir gece daha bekleyeyim dersin. Yine de içinde tanımlayamadığın bir genişlik vardır. Ferahlık olmasa da... içinde uzay zaman bükülmüş bükülmüş bükülmüş ve nihayet genişlemiş gibi hissedersin.

Uzayın büyük bir kısmı karanlık maddeden oluşuyormuş. Onun nasıl bir yapı olduğu bilinmiyor. Ben de kendi içimdeki karanlık maddeleri anlıyorum. Kendimi sorguladığım falan yok. Sanırım sorgulama olayı direkt benim kişiliğim. Yani oturup da bu niye böyle demem, şak diye farkındalık gelir bana. Neden sonuçludur pek tabii ama ben sabırsız biriyim. Üstüne uzun uzun düşünemem vallaa.

Bazı geceler hala hüzünlü olduğum oldu. Ama eskisi gibi değil. Hüznümün sebebi korkum aslında. Bir şeylerin olmayacağına inanmak, bir şeylerden vazgeçmek; onu deneyimleyebileceğini bilmekten çok daha kolay. Oysa bir şeyler için emek vermek kadar insana yaşadığını hissettiren bir şey yok bence.

Sana aynadaki yansımamı değil, direkt aynayı anlatıyorum değil mi? Bunun çok daha değerli olduğunu düşünüyorum. Yaniii, düşünüyordum. Sanırım bu nedenle yansımamdan çok, aynamı yazdım. Sanki ayna değiştikçe, yansımamı da farklı görür oldum. Yansıma gerçeğin kendisi değildir, oysa ayna yansımayı gerçekten görebilen tek şeydir. Bu nedenle sana yolumu anlatmak bana hep daha güzel geldi. Beni görebil diye sanırım. Veya ben kendimi görebileyim diye bilmiyorum. İkisi arasında gerçekten bir fark var mı ki?

Sanırım önceden, mutluluğu bir ideal olarak ele almışım. Yaşım daha küçüktü ondan mı acaba? Yoksa fazla olgunluk yanılgısına mı kapılmıştım? Benim için pek çok şey bir idealdi. Bu nedenle onları tam olarak yaşayamadım. Ben bir ayna değilim. Bir şeyi kusursuz görmeme gerek yok. Hisler kusurludur. Evet öyle. Seni yanıltır. Yine de bizi canlı kılan budur. Yanılmak.

Belki de yanılgı da diye bir şey yoktur. Ama içimde daha o derse gelmedim. Bunun da korkuyla bir ilgisi olabilir mi sence? Boşver, hepsi zaman kaybı.

Sana bir söz yazmıştım hatırlıyor musun? Bir dersimde bir hocam laf arasında söylemişti, ben de o sözün sonuna bir cümle eklemiştim. ''Hayat bir yolculuktur (la vie est un voyage), ama kendi etrafında dönüp durduğun.'' Saçmalık. :) Yani benim eklediğim kısım. ''Hayat bir yolculuktur.'' Bu kadar.

Sanırım sadece kendi parçalarımı bulmaya çalıştım. Bir yapbozun dağılan parçaları gibi. Bir yerde hoşuma giden bir şey görünce, onun benim bir parçam olabileceğini düşündüm. Oysa bu da saçmalık.

Ben canlı bir varlığım. Ben insanım. İnsanlar parçalandığı yanılgısına sahip bütün- Bu kadar bilmişlik yeter!

Sevdiğim parçaları enstrümantal olarak dinlemeyi seviyorum. Şarkı başka bir şarkıya dönüşüyor. Bir dönem keman coverlarını severdim. Şimdilerde piyano dinliyorum.

(16.06.25)


Mutluluk, mutluluktur.

 

İnsanın hayal kurabilmesini sağlayan şey, bilgi. Ne o, şaşırdın mı sevgili okur? Pişştt. Evet, haklıyım. Bunu denedim ve onaylıyorum. Bir şeyi istemek için bir şeyi hayal etmelisin, bir şeyi hayal edebilmek için ise hayal edebileceğin şeyin olmasa bile, hayal edebileceğin şeyin parçaları hakkında bilgi sahibi olmalısın. Öyle bir şeyin mümkün olabileceği bilgisine, sahip olmalısın.

İnanca.

Ben, isteyemeyen biriydim. Kalbimin kırılmasından o kadar korkmuşum ki, içimden kendime bir söz vermişim: Hiçbir şey istememelisin... Buna o kadar çok inanmışım ki, bir şey isterken bile, bir şey istememe direncimi ''olmuyor işte'' mızıklanmamla gölgelemişim. 

Hayal bile kuramayan biri haline gelmişim.

Çünkü bilgiye sahip değilmişim.

Bir şeyi isteyebileceğim bilgisine mi... Evet temelde o ama...

İnsanlar çok şey isterler görünürde değil mi? Çok şey isteriz, keşke olsa deriz. Oysa acaba gerçekten ister miyiz ki?

Ben gerçekten istememeye karar vermiştim. Çok korktuğum için. 

Oysa insan, korkabilir.

Mutlulukların içinde kalp kırıklıkları vardır. Bir cam, aslında içerisinde kırıklık ihtimalini barındırır. Evet kırılmayabilir ama bir cam için, hep, kırılma ihtimali vardır. Buna karşın, cam camdır.

Mutluluk, mutluluktur.

(22.05.26)


Kahve Molası #1


Genç kadını oraya çeken bir şey vardı. Her gün öğle aralarını yayınevinin arka caddesindeki küçük kafede geçiriyordu. Oraya ilk gidişinde bu kendi halindeki mekanın sakinliği hoşuna gitmişti. İş yerine bu kadar yakın bir yeri bunca zaman keşfetmemiş olmasına şaşırmıştı.

O gün ne sıkıcı bir gündü diye düşündü genç kadın masasındaki çerçeveyi inceleyerek. Omuzları tutulmuş, gözleri bilgisayara bakmaktan acımıştı. Bir de üstüne kızlar öğle arasında kavşak tarafındaki restorana gidelim demişlerdi. Genç kadının kıpırdayacak hali yoktu ama o hafta için zaten tüm itiraz haklarını kullandığından bir kez daha oyunbozan olmaktan çekinip kızlara ''tamam,'' demişti, ''az bir işim kaldı, siz gidin ben de geleceğim.'' 

Dışarıda gök gürlerken yağmur yavaşça atıştırmaya başlamıştı. Genç kadın kızlara kısa bir mesaj atarak yağmura yakalanacağını, yemeğe gelemeyeceğini yazmıştı. Ne çok itiraz edeceklerdi. Ancak genç kadın önlemini çabucak alıp sessize aldığı telefonunu çantasının kalabalıklığına atıvermişti. Zaten canı o gün en başından beri ne sosyalleşmeyi, ne de bir şeyler yemeği istiyordu. Dışarı çıkmışken ofise geri dönmeyi de canı hiç istemedi. Şakaklarını ovarak göğü kaplayan gri bulutları inceledi. Ne sıkıcı bir gün...

Bacaklarında hissettiği yumuşaklıkla dikkatini ayaklarına çevirdiğinde dudakları kendiliğinden yavaşça kıvrıldı. Bacaklarında bir tam tur atan beyaz gri alacalı kedi, geriye yandan son bir bakış atarak az ilerideki kapının kedi girişinde kayboldu. Hafifçe atıştıran yağmurdan göz makyajını korumaya çalışarak kedinin izlediği yolu takip eden genç kadın, kendini sonrasında gizli mekanı olacak şirin kafede buluvermişti.

Mekan küçük olsa da, geniş tavanı ve açık tonlardaki duvarlarıyla ferah bir havası vardı. Loş aydınlatmalar ise özellikle de yağmurlu günlerde içeriye melankolik bir hava katıyordu. Krem rengine boyanmış duvarlardaki panolarda basit çizim karalamaları ile not kağıtları dikkat çekiyordu. Açık renk duvarların köşelerine çizilmiş desenler ilk bakışta gelişigüzel fırça darbelerini andırıyordu. Ancak uzaktan bakıldığında bu çizgilerin farklı figürlerin hareketlerini simgelediği anlaşılıyor, duvarlar bir araya geldiğinde ise adeta sessiz bir öykü anlatıyordu. Bu küçük mekan, ahşap masaların üzerindeki oyun ve sinema figürleri ile küçük sukulentlerin varlığı sayesinde daha da sempatik bir tavır kazanmıştı.

Genç kadın sipariş vereceği tezgaha doğru ilerledi. Tek başına seçim yapmak konusunda hiçbir zaman iyi olmamıştı. En iyisi kahve, diye düşündü hafifçe esneyerek, hem midemin bir şey alacağı da yok. Hangi kahveyi içsem... poooff!

Tezgahın önünde sipariş verecek kendisinden başkası bulunmuyordu. Acaba menü mü getiriyorlar diye düşündü etrafına göz atarak. Bugün neden aklım durdu benim böyle! Sonra tezgahın arkasındaki fiyat listesinde gözlerini dolaştırdı. Yok canım, işte buraya gelip siparişini...

''Latte.''

''Efendim?''

''Latte diyorum, vanilyalı latte iyi gelir. Üstüne yapacağımız çizim için seçeneklerimiz de var: Yaprak, kalp, kedi, gülen veya tercihe göre somurtuk yüz... belki ay, güneş de deneyebiliriz, ya da kar tanesine ne dersin?''

''Kedi mi?'' dedi genç kadın. Aklına ayaklarına dolanan kedi gelmişti. Sahi, o nerede acaba diye düşündü. Sonra sessizliğin garip kaçtığını düşünerek hafifçe gülümsedi. Gülümsemek gerginliğini azaltmıştı. ''Tamam o zaman,'' dedi sonra, ''vanilyalı latte alayım, üstüne de...''

''Kedi çiziyoruz!'' Tezgaha doğru hafifçe eğilmiş genç adam, sweatshirtünün kollarını biraz daha sıvayarak kahve kaplarını tezgaha çıkarmaya başladı. 

''Evet tamam öyle olsun,'' dedi genç kadın. Sonra da kafede kendisinden başka müşterinin olmadığını şaşkınlıkla fark etti. ''Bugün burası fazla sakin sanırım,'' dedi bakışlarını loş ışığın aydınlattığı duvarlarda gezdirerek. Dışarının puslu havası içerideki sakinliği ağırlaştırmak yerine yumuşatmış gibiydi. Aydınlatma duvarlardaki çizimlerin arasından dolanıyor, onları adeta hareket ettiriyordu.

''Aslında yağmurlu havalarda da rağbet görüyoruz ama bugün gerçekten sinek avladık. Sen üçüncü müşterisin.''

''En azından ilk değil'' dedi genç kadın hafifçe gülümseyerek. Gözlerinin kenarlarındaki koyu halkalar yüzünü hissettiğinden daha ciddi gösteriyordu. Buna karşın genç adam genç kadına yamuk gülümsemesiyle bakışlar atıp yaptığı kahvenin adımlarını açıklamaktan geri durmadı.

''Önce espressomuzu hazırlıyoruz. Bu kısım çokomelli, çünkü kahvenin aromasını bu veriyor.''

Genç kadın anladım dercesine hafifçe başını sallayarak genç adamı onayladı. ''Daha sonra,'' dedi genç adam genç kadına kısa bakışlar atmayı sürdürerek, ''sonra sütü köpürtüyoruz. Bu kısım da...''

''Çok önemli.'' Genç kadın cümleyi ciddiyetle tamamlayarak başını bir kez daha salladı. Gerçekten de dışarıda içtiği kahvenin yapılışını ilk kez izlemek onu biraz heyecanlandırmıştı.

''Evet öyle! Bu kısımda köpüğün yoğunluğu önemli. Kremsi, yumuşak bir dokusu olmalı.'' Genç adam elindeki metal sürahideki sütü çalkalayarak kremamsı köpüğü oluşturuyordu. ''Sonra...'' diyerek kahve makinesine uzandı, ''espressonun içine biraz vanilya şurubu ekliyoruz ki aroma katsın. Ve işte...'' diyerek metal sürahideki köpüğü kahvenin üzerine ekledi. 

Kahvesine uzanan genç kadını genç adam iki yana salladığı bakışlarıyla engelleyerek ''ama daha bitmedi!'' diye karşı koydu. Kahvesi genç kadının ellerinden uzaklaşırken genç kadın yorgunluğunu unutmaya başladığını fark etti. 

''Eeeennn eğlenceli kısmı kaçıramazsın: Latte art. Çizim yapacağız.''

Genç kadın hafifçe başını salladı. ''Evet, keyifli görünüyor.''

''Ne çizelim demiştin?'' Genç adam parıltıların dans ettiği gözlerini genç kadına çevirerek başını hafifçe yana eğdi. Gözleri kahverengiden yeşile uzanan bir ışık tayfına benziyordu. Gözlerinin rengini çözmek zor, diye aklından geçirdi genç kadın dudaklarının kıvrılışına engel olamadan. ''Kedi,'' dedi sonra gülümsemesini durdurmadan, ''kedi olsun.''

''Evet...'' Genç adam abartılı bir dikkatle ''köpürttüğümüz sütü... dikkatlice döküyoruz ve'' elindeki metal çubuğu köpüğün üzerinde usulca hareket ettirerek kahvenin üzerinde kedi silüeti oluşturdu, ''ve işte bıyıkları da...'' diyerek kahveyi genç kadına uzattı. ''İşte şimdi hazır... Nasıl buldun?''

''Ne tatlı!'' Genç kadının sesinin tınısında artık yorgunluğundan iz yoktu. Gerçekten de karşısındaki basit ama sevimli bir çizimdi. ''Kahve yapmanın bir sanat olduğunu bilmiyordum doğrusu,'' dedi sonra kahvesine uzanırken.

''E ama önce bir iç bakalım,'' dedi genç adam. Genç kadın, genç adamın dikkatli bakışları eşliğinde kahvesinden önce küçük, sonra şaşkınlıkla büyük bir yudum aldı. ''Bu işte gerçekten yeteneklisin!'' Bakışları genç adamın önlüğündeki kartı buldu, ''Cenker?''

Genç adamın genişleyen gülümsemesi ikili arasındaki çekingen havanın son adımı oldu. 

Yağmur, diye düşündü genç kadın, o gün ne çok yağmur yağmıştı. Sonra masasının kenarındaki çerçeveyi ellerinin arasında önce usulca sonra sıkı sıkı tuttu. Az kalsın işe geç kalıyordum, diye düşündü artık soğumuş şekersiz kahvesinden bir yudum alarak. Onun kahvesi ne hoştu. O ilk kahve... Tadı nasıl bu kadar canlı kalabilir hafızamda... Sonra tadını hiç beğenmediği soğumuş kahvesini kendinden uzağa ittirdi ve gri bulutların ardından belli belirsiz seçilen gökkuşağını izledi.

(02.03.26)


Ne yazdığım, yazmış olduğum... (önceden)

 

Ne yazdığımı merak ediyorum. Ne yazdığımı o kadar merak ediyorum ki bu, kitap okumamın bile önüne geçiyor. Başka birinin satırlarının beni ulaştırabileceği noktadansa kendi satırlarımın beni ulaştırdığı noktadan geriye bakmak... Bu da nedir? Bazısı olduğu yerde kalmak, dönüp durmak olarak mı tanımlar? Bazısı vay be nerelerden geçtim olayını sorgulamak olarak mı? Ya da, du' bakalım bu yol nereye bağlanmıştı kafa karışıklığını çözme telaşı mı?

Bense... sadece merak ediyorum. Ben ne yazmıştım, bunu çok merak ediyorum.

Ve duramıyorum!

Hepsini paylaşma kaygım yok. Çünkü hepsini okuma kaygım yok. Çoğu paylaşım. Çoğu yazım sadece paylaşım. Duygu ve bunun ötesinde -çünkü bunu oluşturan- (okurumla) an paylaşımından öteye gitmez. Ama ben, ben'in parçalarını yeniden paylaşmak derdindeyim. Ben, beni bu yolla yeniden okumak derdindeyim. 

Ben'i. Buna çok kızardım! BEN BUNDAN MI İBARETİM!? derdim. Hala derim. Kendime derim, kimseye değil. Ama ben, ben'in algılarını biraz da bu yolla paylaşmışım. Paylaşmak, kendini var etmenin bir yolu. Tam olarak değil, ancak mevcut gerçekliğini görünür kılıyor. Kendine, sana, ona buna.

Görünür olmak. Olay hiçbir zaman sadece bu olmaz. Çoğu insan buna bayılır, ben de. Yine de... Olay sadece bir tek nedenle, BENCE, bu olmaz. Nedir görünür olmak; paylaşmak mı? Neyi? (bu kişiden kişiye değişir ama en çok; kendini).

Kimse okumayacak olsa bile, merak edecek miyim kendimi (yazılarımı)? YAZILARIM 'KENDİM'' DEĞİLİM. Bak bunu düşündüm: Bir kurmaca oluştururken kullandığımız malzemeleri. Kendimizi kullanır mıyız? Alenen veya gizil; kendimizi.

Ben gerçeği yazdım; yalan dolan yok. Yine de bu bir kurmaca. Çünkü sadece bir parça, çünkü sadece bir PARÇAM. Tek bir parça diğer parçalara eklemlenince...

Kurmacanın dinamikleri gerçek olandan çok daha farklı. Yine de ben, şimdi geldiğim noktadan geçtiğim yolu sorguladığımda, buna ''yabancılaşma'' diyemesem de... buna değişim dönüşüm başkalaşma bile diyemesem de... Buna ne desem bunu çözmek için kendi yazılarımı okumuyorum. Belki de paylaşmak için okuyorum. Bir bahane. 

O zaman kendi kendime okuyayım? Hayır canım ne mana ahahahahha. Paylaşmak için okuyorum. Bu kadar.

Ama neden? Bilmiyorum. Belki de görmek, görünür kılmak, göstermek kaygısı değil; var etmek kaygısı belki. Eski beni var etmek kaygısı. İçimde değil, dışımda var etmek kaygısı. Tam olarak bu kelimeleri kullanmazdı sezilerim; ancak bilinç düzeyimde ben bu durumu ancak bu kelimelerle 'görünür kılabiliyorum.'

Görmek istiyorum. Gerçek olduğunu görmek, bu var. Yeniden yazmak istiyorum, farklı bir şekilde yazmak; bu var. Konuşmak istiyorum, bir ses kaydını dinler gibi konuşmak ve bu nedenle paylaşmak; bu var. Merak ediyorum, birlikte okusak nasıl olur bunu merak ediyorum; bu var. 

Yok olmasını istemiyorum! Sadece ben okursam yok olur... (bu var.)


Yvaine ile gece oturmalarımız arasındaki benzerlik.


Yıldızları ne zaman çok ve bir arada görsem, her seferinde hayrete düşerim. Bunu dün akşam yaşadığımda da öylece kalakalmıştım. Ancak yanımda başkaları varken ve yürürken, belki de doğal olarak :), uzun süre kafamı kaldırıp da onları izleyemem. Tabii, beni tanıyan birisi için yıldızlara olan düşkünlüğüm yeni bir şey değildir ancak öte yandan, insanın büyülenmek için bile durmaya ihtiyacı vardır (yoksa evet başı döner, şşşş).

En son okuduğum kitaptan bir önce okuduğum kitap olan Yıldız Tozu'nun finalinde Yvaine, sarayının en yüksek katından tüm rüzgara inat yıldız kardeşlerini izliyordu. Yazar bu noktada Yvaine'nin düşüncelerini uzun uzun betimlememişti. Hislerini ise ancak dış bir gözlemci gözün görebileceği kadarıyla açıklamıştı: Özlemden gelen derin bir hüzün. Bu beni etkiledi, çünkü muhtemelen, Yvaine'nin bundan çok daha basit ama çok daha derin hissettiğini düşündüm. Kendimi onun yerine koydum belki de. Ne zamandır yıldızları uzun uzun izlemedim, diye düşündüm. Benimkisi nasıl bir özlem acaba... Onları şimdi izlesem, şimdi uzun uzun izlesem, tüm rüzgara ve olası gözlemci gözlere inat, özlemsiz bir hüzünle izlesem... Acaba ne hissederdim diye düşündüm.

Bu düşünce içime işlemiş. Daha yarım hafta geçtikten sonra, bahsettiğim yıldızlı akşamın da etkisiyle, eve gelince ikinci işim (ilk işim üstümü değiştirmekti), bir sarayın olmasa da, evin en yüksek katına çıkıp bir sandalye çekip telefonumu kendimden uzağa koyup ve evet müzik bile açmadan, akşamın geceye döndüğü zamanın rüzgarsızlığından da güç alarak, yıldızları izlemek oldu. Merak ettim; görüş alanımdaki bu yıldızlardan biri, benim kahve bekleyişlerime mektup arkadaşlığı eden kış yıldızım... nerede, hangisi acaba diye merak ettim. Hemen karşımdaydı aslında, biliyordum bunu ama yine de, belki ilginç belki değil, kış yıldızımı bulamadım. Çok sevdiğim o yıldız, diğerlerinin arasında kaybolmuştu.

Uzaklardan gelen bazı sesleri duydum. Bir anlam veremedim, rüzgara karışan seslerdi. Yıldızları izlemeyen insanların sesleri. Bazı geceler, yeryüzü ışıklarını izlerken böyle düşünürdüm. Daha küçükken, çok daha küçükken ve büyürken, hep bunu düşündüm. Bunu o kadar çok düşündüm ki, pek çok satırıma bile bu yansıdı. Yeryüzünün ışıkları yerine gökyüzünün ışıklarını izlemeyi tercih etmek... İşte bu. Bunu düşündüm, bunu tercih eden insanları. Sonra, bir ara, yeryüzünün ışıklarının da yeterince güzel olduğunu itiraf etmek zorunda kaldım. Galiba büyüyorum, diye düşünmüştüm, yoksa alışıyorum mu demeliydim. Bilmiyorum, ikisi de bayat farkındalıklardı ama insan, yolculuğunda böyle bayat farkındalıkları içinde büyütebiliyor tabi.

Şimdiyse benim için ikisi arasında pek bir ayrım yok. Yeryüzünün de, gökyüzünün de ışıkları, onları görebilenler için durup izlenilesidir. Bunu biliyorum, çünkü bunları defalarca yaşadım. Fark ettiğim yeni şeyse şu: Yvaine'de gördüğüm şey. Belki yazarının bile göremediği, evet bu konuda iddialıyım, o şey. Ben yıldızları hep özlem duyarken izledim. Sığınacak kollar aradığımda. Yıldızları izlerken hiç gülmemişim, bunu fark ettim. Hatta ağladım, yıldızları izlerken genelde ağlarım. Bazen çok güzel oldukları için ağlamışımdır. Bazen onlara içimden mektuplar yazıp ağlamışımdır. Bazense, ağlamışımdır. Bu son ağlayışım, ilkti. Çünkü bu sefer yıldızların bana sarılmadıklarını hissettim. Öylece parladıklarını parladıklarını ama bana sarılmadıklarını. Bu beni ağlattı çünkü bunu ilk kez yaşadım.

Bu aslında geçen yaz başlamıştı. Ama çok üzgünüm diye böyle oldu herhalde diye düşünmüştüm. Benden kaynaklı, bu anımdan kaynaklı, bu anımdaki benden kaynaklı. Ondan oldu, kesin ondan; geçince yine sarılacağız ki biz. Sonra araya kış girdi. Şimdi de bahar. İlkbahar ve yıldız dostlarım beni gördüklerine dair bir göz kırpışta bile bulunmadılar. Yüreğime dolmadılar. Bu sefer onlara bir mektup yazmadım. Biliyor musun artık biri bana ''nasılsın'' diye sorduğunda bile anlatacak bir şeyim kalmadığını fark ettim. Ondan mı böyle oldu acaba, ondan mı yıldızlarımla artık sarılamıyoruz ki?

Bence Yvaine de böyle hissetmişti. Zamanla yıldızlarına sarılamadığını. Zamanla, geçtiğini fark etmişti. Yine de yıldızları izlemekten vazgeçememişti. Belki de dış gözlerin onu hüzünlü olarak algılamalarının bile sebebi buydu. Yvaine'nin kabullenmesi. Evet, hoşlansa da hoşlanmasa da ve bazen bu roller değişse de... yeryüzünün ışıkları arasında (bir yıldız) olduğunu kabullenmesi.

(13.04.26)


Kalbim, nasıl seversin?


Yıldızım.

Defterime çok önemli bir şey yazarken araya girdin. Ya da belki de, çok önemli kısımlar bittikten sonra araya girdin. Böyle giderse gerçekten hiç kavuşamayacağız. Yoksa bunu istemiyor musun? Aaaa, tamam tamam, alınmam.

Baksana, seni yazmak yerine her seferinde sana yazmayı tercih ediyorum. Yoksa bunu sen mi yapıyorsun yıldızım!? Yıldız ışığını bana ulaştırıyor ve beni bir mektup yazmaya mı ikna ediyorsun? Anlamadım sanma! Bu kadar tesadüf fazlaydı...

Seni görememem tuhaf. Yağan yağmurun aramıza okyanuslar çektiğini düşünebilirdim, eğer gökyüzüne bakmasaydım. Gökyüzünün karası ile uzaklaşan gece bulutlarının grili beyazı birbirinden net bir şekilde ayrışıyordu. Buna rağmen o karanlıkta seni göremedim. Gecenin karanlığında bile yoksan, neredesin yıldızım?

İyice kısacaktım gözlerimi ki, o da ne! Yüz hatlarım bu kadar belirgin miydi? Ah evet, artık öyle bunu ben bile biliyorum. Öhöm, işte sen de gördün mü bilmem... Senin yerine kendimi izledim ne var canım. Belki de loş floresan ışığının mutfak camında gizlediği cildimdeki buğu, beni tam bir modele dönüştürmüştü. Evet, öyleydi. İstersen inanma, aaaa.

Biliyor musun, artık hep böyle oluyor. Ben seni görmeye niyetleniyorum, sonra bir bakıyorum kendimi izliyorum. Hem de uzun uzun.

Geçenlerde bir fotoğrafım çarptı gözüme. İnsanın kendi fotoğrafını beğenmesi, çok beğenmesi, böyle mi hissettiriyormuş acaba? Sanki başka birini beğenir gibi yoğun bir his. İnsan kendini böyle mi sever yıldızım? Sen biliyor musun?

Yıldızım... Başka birine aşık olursam bana bozulur musun? Dünyalı kalbim, başkası için çarparsa... Onun bakışlarını merak edersem, onun gülüşünün izlerini ezberlersem... Bana kızar mısın yıldızım? 

Kalbin biri için çarptığında, o senin yıldızın olmasa da... en azından ilk etapta böyle olmasa da... O kişi senin yörüngene giriyor. Her seferinde ''deriinnnn bir merak'' duymasan da, bir merak noktası, seni ona çekiyor. İtiyor yazacaktım ama hayır; çekiyor. Belki de seni ona çeken şey, evet onu sana çeken değil yanlış okumadınız sevgili okurlarım, seni ona çeken şey... Onun manyetik alanı oluyordur belki de. 

Her insanın bir manyetik alanı var değil mi? Bazı günler bunun çok farkında oluyoruz. Kendi manyetik alanımızın. Bu günlerde güneşin parlaklığı, yağmurun sesi, kedilerin pati kuşların kafa hareketleri ve hatta insanların varlıklarından gelen sıcak his... Bunlar seninle bir bütün olarak akıyor değil mi? Bunun üzerine özel olarak bile düşünmüyorsun. Bu, birine duyulan ilgiyle ilgili bile değil. Bu, senin manyetik alanını üstüne giymen ve aslında onu taşımanla ilgili. Üstünde zaten olan bir şeyi, kendi enerjini, taşımanla ilgili. 

Belki sonra da böylece... Bir yıldıza değil belki ama; yaşayan bir varlığa çekiliyorsun. Belki o da sana çekiliyor. Bence bu, insan olmanın en keyifli yanlarından biri. Belki de insanlar da böyle seviyordur. Bu doğru mu insan kalbim? Doğruymuş.

(04.04.26)



Gün batarken ve doğarken.


Paylaşmayı en sevdiğim şey, gün batımlarıydı. En kendime has kalmasını istediklerim ise doğumları. 

Dün akşam ilk kez bunun tersini yaşadım. Gün batarken gördüğüm manzarayı saklamak istedim. Bunu hafızamla yapamazdım; çünkü bence hafızamızda sakladıklarımız, paylaştıklarımız veya paylaşmaya can attıklarımızdır. Bunu, daha görünmeyen, görünemeyen ve gösteremeyeceğim köşelerime depoladım. O an'ı kapsayan anları. Hiçbir şeyi tutmadan, o ana karışan renkleri izledim. Şimdiden bile silinen, sadece hisleri kalan renkleri. 

Bu, başlangıçta beni korkuttu. Çünkü onu bırakmak istemedim. Tüm o tonları, iç içe geçmiş farklı tonları, hepsini olmasa bile çoğunu saklamak ve kendimle birlikte taşımak istedim. Ana isteğimi hiçe sayıp her zamanki alışkanlığımla telefonuma uzandım. Ancak ya o renkler çoktan kuytu köşelerime çekildiğinden, ya da telefonumun külüstürlüğü nedeniyle fotoğraf makinesi de tost makinesine döndüğünden olacak; ekranda gördüğüm renkler ile gözlerimin birbirlerinden ayrıştırdığı tüm o renk katmanları arasında pek çok fark vardı. Tamam, o an elimde iyi bir fotoğraf makinesi olsaydı ona asılır ve gözlerle bakmanın nostaljisini bir anlığına bir köşede bekletirdim, ancak... Yine de o fotoğrafı da kendime saklamayı seçerdim.

Tüm o telefonuma uzanma, fotoğrafın açısını ayarlama ve çektiğim fotoğrafları beğenmeme sürecim benden gittikçe uzaklaşan renkleri alıyordu. Güneşin batışı anidir. Eğer dikkatini ona vermezsen, kalkıp gittiğini fark edene kadar havanın karanlığıyla baş başa kalırsın. Öte yandan, dikkatini kızıllıkların karmaşıklığında dolaştırdığında, gittikçe kararan göğün de o kızıllığın bir parçası olduğunu bilirsin.

En sevdiğim şeylerden biri, akşam göğünün bebek mavisine bürünmüş bulutsuz renginde tek tek belirecek yıldızları bulmaktır. Günün batışına biraz daha varken, böyle bir mavilikteki gökyüzünün altında uzun süredir dinlenmediğimi fark ettim. Dinlenmenin en sevdiğim halinin bu olduğunu. Bir şeyler geçiyordu aklımdan, sonra bir cümle. Ardından gittikçe kararan gökle birlikte en parlak olacak olanı parladı. Uzak yıldızlardan ilki. Acaba Venüs müydü diye düşündüğüm kısa bir an oldu (sanırım değildi, neyse). Bu konuda paslanmışım. ''Keşkeli'' bir cümleydi ve sanki o yıldız, onu duydu gibi hissettim. İlk etapta değil, bu his, ikinci keşkeli cümlemin hemen ardından parlayan ikinci yıldızla birlikte içimde belirdi. Yok artık, diyemeyeceğim kadar uzun bir süre o iki keşke, bebek mavisi akşama dönen gökte, bir başlarına parladılar. Bundan olacak, o gün batımını kendime saklayasım geldi. Benim ve o iki ilk yıldızın olsun istedim. Bir günlüğüne bile olsa.

(Sözümü tuttum, bugün yeni bir gün.)

Sonra tek tek diğer yıldızlar belirdi. Gökyüzü kararırken, bu anın her bir adımına şahit olmanın verdiği hissi yeniden anımsamak bana iyi geldi. Araya uzun zaman girdiğinde özlenen her şeyin yarım hatırası gibi, bu hissi sevdim. Böyle hisler bana eskiden sevdiğim şeyleri anımsatıyor. 

(Hala sevdiğim şeyleri.)

Dün sabah, gün doğumunu kuşların sesiyle gördüm. Günün doğumunu ilk kez onların sesinden görmek insanın kalbine narin bir sızı bırakıyor sanki. Neden bilmiyorum, bu sızıyı bir anlığına duymayı seviyorum. Bana kalbimin yerini gösteriyor. Bazen onların sesinin çağrısına uyuyorum, bazen uymuyorum. Dün sabah, sabah yıldızı kaybolmadan onu yakaladım. O benim en yeni eski dostlarımdan birisi. Hayatımın en ne yapacağımı bilmediğim üzgün gecelerine o doğmuştu. Güneşten bile önce, o. Bundan olacak, bu yıldız bana hep o narin sızıyı anımsatıyor. Sanki çok görmek istediğim bir şeyi aniden karşımda bulmuşum gibi bir his. O yıldıza asla bir yıldız mektubu yazmazdım. Çünkü o, bence, mektuba ihtiyaç duymadan bile anlar. 

Sabahlar, günün doğumları, tektir. Ancak bu tekliği gösterdiğin kişiyle paylaşabilirsin belki. Önceden, bu cümlelerle olmasa bile böyle hissederdim. Tekliği paylaşmak, ancak bir günün doğumuyla özelleşebilir gibi. Çünkü günün doğumlarıyla hep, gelecek umutlarımı paylaşmıştım. Safça ama kararlı bir yerden. Bunu anımsamak beni çok üzdüğü için, unutmaya karar vermiştim ama başaramadım. O yıldızla dost olduğum an, hepsi geri geldi. Engelleyemeyeceğim bir şekilde. Dün sabah o yıldızı gördüğümde bu nedenle irkildim. 

(Birazdan kaybolacaksın ama ben yine de seni seviyorum tatlı yıldız.)

En sevdiğim şeylerden bir diğeri de, gün aydınlanırken tek tek kaybolan yıldızları izlemekti. Önce bir yıldız, sonra bir diğeri karanlıktan bebek mavisine dönen gökyüzünde kaybolurken, ay benim şahidimdi. Bulduğum yıldızların kayboluşunun şahidi.

Şimdilerde ikisi yer değiştirmiş gibi görünüyor. Gün doğumlarını paylaşmak, batımlarını kendime saklamak istiyorum.

(04.06.26)


İsimlerin taşıdıkları izler.


Çok güzel bir kitaba başladım - evet çarpraz okuma yapıyorum- Tomris Uyar'dan Gecegezen Kızlar. Çok güzel bir kitabı okuyacağımı daha kitabın ilk sayfalarından anladığımda içimde, içime yayılan duru bir heyecan hissediyorum. Bu heyecan, bir kitabı ortaladıktan veya bitirdikten sonra gelen ''ne iyi kitaptı'' farkındalığının verdiği tatminden farklı bir his taşıyor. Bu heyecan öyle bir heyecan ki, hani biriyle tanışırsınız ve daha ilk anda adını koyamadığınız bir şekilde o kişinin içinizdeki bir parçayla yapboz uyumu gibi iç içe geçtiğini ancak uzay zamandaki doğrusal algımızda ancak o an bir araya geldiğinizi hissedersiniz... böyle bir romantizmin yüklediği, yine de içinizin derinliklerinde bildiğiniz ve bu nedenle abartılı değil, kendi olan bir heyecan. İşte bu kitabın daha yazarının önsözünü okurken bile böyle hissettim.

Bu hissimde pek tabii önümüzdeki süreçte okumayı planladığım, hatta Gecegezen Kızlar'dan önce onu okumayı düşündüğüm ancak yine tesadüfi gibi görünen ama mükemmel bir öncelik sonralık ardılını oluşturacak seçimimle o diğer kitabı sonraya bırakmamın da etkisi var. Bahsettiğim diğer kitap, Pavol Dobsinsky'nin derlediği Slovak Halk Hikayeleri. Bu kitabı kütüphanenin kapanmasına az bir vakit kalmışken hızlıca göz attığım kitap raflarında keşfettim. Sanırım benden önce ödünç alıp okuyan ikinci biri olmamış. Uzun zamandır bir derleme okumamıştım. Derlemeler (masal ve halk hikayesi derlemeleri) içerisinde yaşanmışlık veya yaşanabilirlik izleri taşıyan anlatılar oldukları için beni hep daha bir farklı heyecanlandırırlar. Ne çok çeşitte heyecan türü var değil mi? Gecegezen Kızlar'ın önsözünde de Tomris Uyar okurlarına halk masallarının karakterlerinin akışkan yaşamımızdaki insan karşılıklarını sorgulatmış.

Gecegezen Kızlar'ı okurken seninle veya bir başkasıyla konuşma dürtümle savaş verdim. Önce öyküleri okuyacağım, dedim kendi kendime. Önce bir öyküyü okuyacak, sonra ara vereceğim ancak kitap bitmeden onu kimseye anlatmayacağım. Bu heyecanı içimde kendime mi bastırmalıyım, yoksa dışımdaki dünyayla mı paylaşmalıyım? Görünen o ki ben ikincisini seçtim. Bir kez daha. Bunun en önemli nedeni tabi ki paylaşma tutkum değildi. Bunun nedeni, bu heyecanı yarınlarıma da uzatmak isteğimdi. Bir heyecanı içimizde tutmanın da pek çok faydası vardır. Özellikle de tamamlanmamış, içerisinde beklenti barındıran heyecanlar bence de paylaşılmamalıdır. Böyle heyecanlar kolaylıkla ürküp kaçabilir, başkalarının heyecansızlıklarından etkilenebilirler. Öte yandan benim bu kitaptan içime çektiğim heyecan, kitabın kendisiyle ilgili diye düşünüyorum. Kitapla benim şu anlık enerji alanım birbiriyle iç içe geçti. Bu da bizi, ''biz'' yaptı. Böylece kitabın anlatısı ile benim alma alanım uyumlandı ve ben de içimde büyüyen bir hissetme alanına sahip oldum. Kitapla birlikte oluşturduğumuz bu alana da, işte, ''heyecan'' dedim. Duru bir heyecan.

Kitabı sana anlatma sebebim çok komik. Kitabın ilk öyküsünün bir karakteri olmasa da, adı geçen isimlerden biri de Bülent'ti. Yazarın bir önceki okuduğum Güzel Yazı Defteri isimli kitabında da aynı isimli bir karakter daha vardı. Yazar bu ismi kullanmayı seviyor diye hissettim. Bu his de bana bu ismi sorgulattı. Zihnimde Bülent isimli bir bebek veya küçük bir çocuk canlandıramadım. Sanki Bülent ismi yalnızca artık kocaman olmuş çocuklara, koca koca adamlara has gibi geldi. Belki de Bülent ismini hep hatır gönül için bir aile büyüğünün adını yaşatmak adına bebeklerine koyuyordu aileler ve böylece Bülent isimli insanlar bu isimle bebekliklerini, çocukluklarını ve nihayet bu ismin ağırlığına denk düşecek yetişkinliklerini yaşıyorlardı. Bülent ismi insana nasıl bir karakter yüklerdi? Siyasetle ilgilenen bir amca veya ıssız adam olmasına bir yudum kalmış genç bir adam... Bilmiyordum. Bülent, sanki fazla... fazla, orta yaşlı ismiydi. Fazla oturmuş bir hayatın ismi. 

İsimler bence izler taşırlar. Bu bakımdan bir şeye isim vermek de, bir şeyin ismini düşünmek de kıymetlidir diye düşünüyorum. Belki de isimler üzerine düşünen zihnim bu Bülent ismini gördüğü anda bana, bilincime, ''işte bu! ben de bundan bahsediyordum'' deme imkanı buldu. Bazen bazı düşüncelerimiz ancak yaşantılarımız veya böyle küçük denk gelmelerimiz sonrasında bilincimizle irtibat kurma imkanı buluyor.

Belki de günümüzde artık Bülent Can'lar veya Bülent Mert'ler falan vardır. Böyle isimleri de hep tuhaf bulurum. Çocuğa kullanmayı sevmeyebileceğini düşündüğümüz bir ismi neden bile bile verelim? Dümdüz Bülent ismini bir çocuğa vermek çok daha net bir duruş olurdu. Ya da farklı bir isim seçilebilirdi. Bir çocuğun oyunbazlığına veya bir yaşamın zamansızlığıyla uyumlu bir isim. Belki Bülent ismi de böyle bir isimdir bilmiyorum. Benim aklımdaki Bülent -dediğim gibi- milletvekili seçimlerine katılan veya kaçırdığı yaşamını ve özellikle aşkları kimseye itiraf etmeden deniz kenarında içli içli düşünen yine de asla akıllanmayan iki adamdan öteye gidemiyor. Belki de ailesine baş kaldırarak ''Bülent biraz böyledir'' cümlesini herkese ezberletmiş deli dolu bir genç adamdır Bülent, kim bilir... Sence nasıl biridir Bülent ismini taşıyan o bebek, o çocuk, o genç, o yetişkin, o yaşlı adam? Nasıl biridir hayatın içindeki Bülent? Bir eş, bir baba, bir meslekten bir işten bir çalışan, boş gezenin boş kalfası veya isim yapmış 'önemli' biri? Bir insan olarak kimdir Bülent; neleri sever, neleri giyer, neleri yer-içer? Neyden korkar, nasıl aşık olur, nasıl üzülür... Nedir Bülent'in gerçeği; insan olan, insan olarak Bülent'in gerçeği?

Bir kızım olursa adını hep Nisan koymak isterdim. Belki de nisan ayının ruhunu kalbimde hissettiğim için. Ancak, belki de tam da bu nedenle, ben her nisanda içimi dönüştüren bazen olaylı bazen olaysız farkındalıklar yaşadım. İçim, yıkıldı. Sonra yeniden var oldu. Bu ayın bana getirdikleri, doğumdu. İçimden doğan yeni kabuller. Bu anlamı yüklediğim bir ayın kodunu, ismini, çocuğuma verirsem (kendi annemle olan bağımı da düşündüğümde) ya aramızda dönüştürücü bir etki olursa diye korktum. Müstakbel babasına sorma gereği bile duymadan bu ismi olmayan kızıma verdim, sonra bu kararımdan caydım. Bence isimler bir insanın tüm varlığının sıkıştırıldığı bir kod. O isimle çağrıldığı tüm o deneyim anlarının ruhunu içine yüklenmiş bir şifre belki de.

Ben kendi ismimi çok seviyorum. Her detayını seviyorum hem de. Ancak, sözgelimi, bir Orta Dünya varlığı olsaydım adım ne olabilirdi veya Neptün'deki olası bir yaşantımda adım ne olurdu diye de düşünen bir merakım var. Sadece anlam değil -fark ettiysen Bülent isminin bile sözlük anlamına hiç değinmedim, belki de mükemmel bir anlamı vardır bilmiyorum- ismin sesletimi ve kişilerde yarattığı çağrışımlarla ilgileniyorum. Acaba benim ismim neyi çağrıştırıyor, sanırım bunu merak ediyorum.

(24.06.26)


Popüler Yayınlar