Maviliğin etrafa dağılması.

 

Önceden her pazartesi günü düzenli olarak yazı yazardım. Başlangıçta bu yazıların ismi ''Merhaba Yeni Hafta'' idi, sonrasında yazı özelinde isimler bulduğumda bile her haftaya hoş geldin demeyi ihmal etmedim. Evet, bunlar tıpkı aya giriş yazılarım gibi haftaya başlayış yazılarımdı. Çünkü her haftayı ona bir hoş geldin diyecek kadar özel buluyordum. Yaşamımızda bir daha asla gerçekleşmeyecek tek tek günler. Her gün böyledir. Her gün, aslında, insanın yaşadığı tek bir gündür.

Belki de çoğu zaman o tek günü, biricik günü, oburca yeme ve yok etme eğilimindeyiz. Onun varlığının değerini, onu ancak kaybettiğimizde anlama eğiliminde. Bunu anlıyorum. Ben de böyleyim. Çünkü belki de insan, içinde bulunduğu anın şartlarıyla kendini uyumlandıramadığında yaşadığı dengesizlikle birlikte, o anları geride bırakıp bir an evvel ilerideki henüz gelmemiş ve muhtemelen gelmeyecek, çünkü o an tasarısında gerçekleşen, evet zihninde aslında o anda gerçekleşmeye çoktan başlamış olan, gelecekteki bir günün avuntusuna ulaşma derdinde. Bu nedenle de şimdisi onun için yalnızca bitmesi gereken bir şey.

Oysa şimdi zaten yaşanıyor. İki boyutlu olarak: Bir eylemlerimizde, iki zihnimizde.

Biz eylemlerimizi gerçeğimiz kabul ediyoruz. Oysa o eylemler zihinde varlık buluyor, bunu pas geçmek istiyoruz. Çünkü bu, sorumluluk demek. Anladığım bir şey varsa o da, insanların (yani benim de) sorumluluk almaktan ölümüne korktuklarıdır. Bu nedenle de hep bahane üretme eğilimindeyiz. Kaçma, saklanma ve yalan söyleme eğiliminde. Çok mu direkt söyledim... Oysa bu, gerçek değil mi? İnsan, gerçeği veya hadi ''gerçeğini'' kendine ne kadar çabuk itiraf ederse, eylemlerini ve düşüncelerini de bir noktada buluşturup tek anında var olabilir. Olduğu kişi olarak, evet yalan söylemeden, kulak ardı etmeden, korkmadan; sorumluluk alarak var olabilir.

İçimde taze bir his var. İlginçtir, bu hissin tam olarak ne zaman oluştuğunu ve neden oluştuğunu biliyorum. Sorumluluk aldığımda oluştu. Sorumluluk almak cesaret ister. Bu nedenle, bize hizmet etmeyen yalanlarımızı bırakmak çoğu zaman gözümüzü korkutur. Sanki bu, benliğimizden bir şey eksiltecekmiş gibi gelebilir. Bana öyle gelirdi. Çok korkardım. İnsanın şimdisine değer vermesi aslında görülmesine de izin vermesi demek. Bunun da ötesinde, kabullerini apaçık görebilmesi demek; kendine görünmesi demek. Çoğu zaman görmek sadece bir küçük ilk adımdır, değil mi, evet öyledir. Bu gereklidir; öte yandan, bu sadece ilk adımdır. 

Her şeyin bir zamanı var. Çiçeklerin açışı, yaprakların soluşu ve dökülüşü, ardından yeniden yeşermesi gibi. Bulutların kararması, yağmurların yağışı, güneşin parlayışı ve maviliğin etrafa saçılışı gibi.

Çoğu zaman ''bulutlar dağıldı'' deriz değil mi; belki de olan, maviliğin etrafa dağılmasıdır. Bu da mümkün değil midir?

Karanlık etrafa saçıldığında, o tek başına orada olmaz. Gece bulutları ve yıldızlar, onun eşlikçisidir. Ay bile tek bir noktada bekleyemez, tamam bunu sıkıldığı için yapmasa da, doğası budur biliyorsun. Ay, dolaşır. 

Her şey yer değiştirir; her şey değişir. Bunu yapan zamandır.

Benim için en zoru zamana güvenmek olmuştur. Her şeyin aynı kalmasından çok korkan ben, aynı şekilde zamanın akışını bekleme halini de kabullenemezdim. Oysa her şeyin bir zamanı vardır. Yaşam denilen nefes alıp veren varlığı bu kadar net görebilen ben, zamanla hep bir inatlaşma içinde olmuşumdur. Neyse ki o, yaşamın içindeki tek tek olan tüm yaşamlara karşı ifade edilenin aksine şefkatlidir. Hep şunu söylerdim, benim yaşımdaki birinin bile bu cümleyi kurması tuhafken (tuhaf bulunabilirken belki de), ben çok çok gençken bile gıcık olduğum zaman için evet şunu söylerdim: Zaman insanları korur.

Bunların hepsi, eskiden fark ettiğim şeylerdi. Beni değiştiren veya bunu görebilmemi sağlayan açılım hiçbiri olmadı. Ben, sevgiyi keşfetmek için bir adım attım. Bir itirafla. İnsanlar onu küçümser ya da yüceltirler (çoğunlukla); bense hep, onu görmek için çabaladım. Sevgi nasıl bir şey olabilir? Bu soru, yaşamımın araştırma problemiydi! :) 

Evet, bu soruyu hep bir bilim insanının soğuk kanlılığıyla düşündüm. Çok küçük bir kızken bile. Hissetme deneylerim de olmadı değil, biliyorsun, bu beni ''duygusal'' gösteren şey. Nedir duygusallık? Hissettiğini kendine ve daha da ötesindeki bir CÜRETLE diğerlerine apaçık göstermek mi? Sanırım öyle. 

Sevilmekle ilgili bir problemim hiçbir zaman olmadı. Sevgi dili uyuşmazlığı problemim ise yakamı bırakmadı... Diğer yandan, anladım. Benim takıldığım kavram sevilmek değil, sevmekti.

Bir şey nasıl sevilir?

Bu soru başta bana kötü hissettirdi. Hemen diğer bazı insanların saçmalıklarına sığınarak kendimi kendime akladım. Bunu düşünme bile! dedim. İnan bana, senin kadar sevmeyi, dürüstçe sevmeyi bilen insan sayısı bu dünyada bile çok çok çok azdır; evet böyle dedim. Kendi içimde konuştuklarım için beni yadırgayamazsın sevgili okur!

Sonra bu komikti ve düşünmedim. Yine de çoktan anlamıştım. Ben sevilmediğime veya sevilmeyeceğime inandığım için değil (buna ben bile inanmam), yeterince sevdiğime inanmadığım için dolaylı olarak sevilemeyeceğime inanıyormuşum. Tam olarak böyle değil. İnsan her şeyi ''apaçık'' inanıyorum diye kabullenmez. Ama bilinçaltımızda, evet eeennnn derinlerimizde, bazı kancalar var gibi görünüyor. Bir uzman olmadığım için bu konuyu burada deşemem. Ancak, deneyimimi ifade edebilirim. Benim ''kancam'' buydu: Sevgiyi alamayacağıma veya hak etmediğime değil, sevgiyi veremeyeceğime inanmak. Bu, derin bir konu. Bunun oluşmasına sebep olan sebepleri bulmak uzun bir yolculuktu. Bir avazda tek cümle zihnimde belirmedi. Yine de... İçimdeki bir şeyin doğması gibiydi.

Bu arada, tabi ki sevgiyi verebilecek kapasitede (fazlasıyla) biriyim. Sorun da bu: Fazlasıyla ve dürüstçe olması. Kocaman değil, derin ve gerçek olması. Hak edilmiş bir sevgiye inanıyor olmam. Bunu, kendi merkezimden değil; dış dünyadaki merkezlerde konumlandırıyor olmam (malesef). Sevgi anlayışımın kaynağı artık A B C noktasında değil, içimde.

Bir an'a değer vermek de bununla ilgili bence. Merkez, kaynak, gerçek... İçimizden dışımıza akmalı; dışımızdan içimize değil.

Bir de tabii, tutunduğum şeyleri çok yorulduğum için bırakmam da bunda etkiliydi. O kadar yoruldum ki, evet işte bak zaman beni korudu :), ben de bıraktım. Bu, başta beni üzmüş, sonra incitmiş, en sonunda ise öfke ve bezginlikle nihayete ulaşmıştı. Çünkü bu, bir çeşit kasırgaydı. Tıpkı Neptün fırtınaları gibi: Karanlık, soğuk ve sisli. 

Şimdiyse canlı bir mavi.

(Bu yazı için erken miydi? Bundan emin değilim. Yine de, bu haftaya bir ''hoş geldin'' demek istedim. Olmadı silerim ve zamanı geldiğinde, yine başka kelimelerle yeniden yazarım. Bu arada yazımda bahsettiğim ''sevgi'' genel bir sevgi; birine de duyulabilir, bir şeye de duyulabilir. Aaa duymak :), bir ara bunu da bir yazalım.)

Daha öncesinde Blog Forum'da bir blog röportajı (okumak isteyenler için burada) yanıtlamıştım. Orada kurduğum ve içsel olarak bildiğim, ancak yaşamıma uyumlandırmakta -belki de zamanı gelmemiş olduğu için- zorlandığım bir cümle kurmuştum: ''Hayat yaşanılacak bir şeydir, üstüne düşünülecek değil. Ulaştığım sonuç bu.''

Sanırım sevgi de böyle bir yapıda. Sevgi, hissedilecek bir şeydir; üstüne düşünülecek değil. :)

Bu hafta, maviliğimizin yaşamımıza dağıldığı bir hafta olsun.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.





Karakura'nın Düşleri (Hanzade Servi) | Kitap Yorumu

Yazar: Hanzade Servi, Resimleyen: Volkan Korkmaz,
Yayınevi: Tudem Yayınları

Kitap yedi korku öyküsünden oluşuyor. Bu öyküler çocukların ana karakter olduğu gizemli olayların yaşandığı kurgulara sahipler. Kitap bir çocuk kitabı olduğu için öykülerdeki korku ögeleri basit düzeyde tutulmuş ancak bu halleriyle bile beni germeye, ah tamam!, korkutmaya yettiler diyebilirim. Hatta öyle ki kitabı okurken zihnimin arka planında ufaktan bir Carry on Wayward Son da çalıyordu.

Kitabın arka kapağında da yazdığı gibi çocuk korku edebiyatı ülkemizde yaygın olmayan bir alan. Korku türü deyince aklımıza basit anlatımlı tekdüze kurgular gelebilir. Ancak bu öykülerdeki kurgularda gerçekten var olan halk hikayelerinde olan inanışlar kurguların omurgasını oluşturuyor. Bu da olaylara çok boyutluluk ve gerçekçilik katarak merak unsurunu canlı tutmuş. 

Kitaba dair getirebileceğim eleştiri ise, kitapta dönemine göre çocuk ve gençler arasında popüler olan (kitabın ilk baskısı olarak 2015 yılı gösteriliyor ancak daha erken tarihte yazılmış) sanatçılar, uygulamalar ve hitaplara yer verilmiş. Kitabın basım tarihinin üstünden bile 11 yıl geçtiği için vaktiyle hoş dokundurmalar olan bu ifadeler günümüz için demode kalmış. Ben özellikle çocuk\ genç kategorisindeki kitaplarda güncel hayatla paralel giden kullanımlara yer verilmesinin çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırması bakımından faydalı olabileceğini düşünüyorum. Ancak aradan zaman geçince, zamanımızda da popülerlik anlık bir hal olduğu için bu kullanımlar etkisini yitiriyor. Örneğin bu kitabı şimdi okuyacak 12-13 yaşlarındaki bir çocuk (daha küçük yaş grupları korkabilir) One Direction, facebook vb gibi kullanımlarla bağ kuramaz.

Diğer bir eleştirim ise, kitaptaki öykülerin çok net bir çizgide olmasıydı. Özellikle de Perizad'ın Kardeşi öyküsünde gördüğümüz gibi aile bireyi kaybı ve yas konusu çocuk kitaplarında yer almalı, çünkü bu konu hayatın bir gerçeği. Çocuk kitabı demek sadece hayatın iyi, güzel yanlarını yansıtan kurguları işlemek demek değildir; hayatın acı verici noktalarını da yaş grubu düzeyine uygun bir anlatım ve kurgu akışıyla bir hayat gerçekliği olarak vermek gerekir. Ancak bu öykülerde, korku-gerilim teması ön plana alındığından, bence bu duruma incelikle yaklaşılmamıştı. Bazı çocuklar için bu tip konular hassasiyet taşıyor olabilir. Bu duruma çocuk kitaplarında ayrıca özen gösterilmeli.



Kitabı gece okuduğum ve öyküler çok akıcı olduğu için kendimi sanki gece televizyonda denk geldiğim korku filmlerini izliyor gibi hissettim. Yukarıdaki fotoğraflarda da yer verdiğim üzere bence kitaptaki resimler bile ürperticiydi. Bu arada abartmıyorum gerçekten hakkını veren, insanı ürperten öyküler. Bir yetişkin için basit kurgulu olmakla birlikte, mistik anlatılardan ilham alarak temellendirilmiş kurgular oldukları için okura gerçeklik hissini de geçirebilen öyküler.

Hanzade Servi, kardeşimin çocukluk yazarıdır. Hatta kardeşimde bulunan yazarın tüm kitapları da onun adına imzalıdır. Karakura'nın Düşleri benim yazardan okuduğum ilk kitap oldu. Kardeşimin kitapları arasından dızladığım diğer kitaplarını da okuyacağım. :)

Kitaptaki yedi öyküyü de genel olarak beğendim ve etkilendim diyebilirim. Ama özellikle de kurgu olarak ayrıca başarılı bulduğum öyküler; Cadının Sadık Yardımcısı, Sakın Kapıyı Açma ve Karakura'nın Düşleri isimli öykülerdi. Bu öyküleri daha önde tutma nedenim, salt korku temasında yazılmamış olup gizem ve gerilim boyutunun da yüksek olmasıydı. Son Doğum Günü, Duvarın İçindekiler, Hortlak Gören İspinoz ve Perizad'ın Kardeşi isimli diğer öyküler ise korku ögelerinin daha baskın kullanıldığı ancak kurgu olarak daha zayıf bulduğum öykülerdi.

Benim ilgiyle okuduğum bir kitap oldu. Ancak benim bile öykülerden ufaktan korktuğumu düşünürsek, yaşı daha küçük olan çocukların da korkması kaçınılmaz olur. Kitap ergenlik düzeyindeki çocuklar için daha uygun olabilir diye düşünüyorum. Aynı şekilde sizler de bir yetişkinseniz ve korku-gerilim türünden hoşlanıyorsanız bence kitaba bir bakabilirsiniz. Çocuk kitabı deyip geçmeyin derim. Korku temasında gerçekten başarılı öykülerdi.

Kitaplarla kalın.


Sadece hissedenlerin anlayabileceği hislerden biri.

 

Sana mutluluk oyunumdan (bir kez daha) bahsettikten sonra içimde çok kuvvetli bir hisle yıldızları izleme ihtiyacı hissettim. Kitap okuyarak bunu ertelemeye çalışıyordum, ertelemeye çalıştığım diğer pek çok şey gibi... Öte yandan, bir yanım ertelemenin ötesinde, yıldızları görmeyi istemiyordu. Kısık sesli bir sayıklama. O kadar kısıktı ki içimin bu sesi, ne dediğini hissedemedim. Çünkü bu sayıklamadan daha baskın olan şey, isteğimdi. Yıldızları görme isteğim.

Müzik dinleyeceğimi sanmıştım. Hoş, orada internet pek çekmiyordu ama yine de müzik dinleyeceğimi sanmış, bunun için yanıma kulaklığımı da almıştım. Yapamadım. Birilerini, dostlarını, uzun süre görmediğinde önce onlarla oturman gerekir. Buna ihtiyaç duyarsın. Oturmaya, görmeye, belki özlem gidermeye ihtiyaç duyarsın. Aslında hissettiğim his özlem değildi. Bundan çok daha içsel bir his. Öyle ki; bana bu yazıyı yazdıran da, aman boşver dedirten de aynı histi: Sadece hissedenlerin anlayabileceği bir his.

Yıldızlarla yaptığım iç konuşmalarımda bu hissi hissettiğim durumları anlattım. Arada parçalı gece bulutlarına hayret ederek, boynum tutulurcasına daha ilerileri görmeye çabalayarak ve yıldızların parlaklıkları arasında bakışlarımı dolaştırarak. Bu bir mektup değildi. Artık yıldız mektupları yazmıyorum. İlginçtir, son mektubumu ne zaman göndermiştim onu bile hatırlamıyorum. Lafı dolandırdığım binbir mecazlı yazılarımı kastetmiyorum; kalbimi kastediyorum. Yıldız mektupları yazmanın tek bir yolu vardır: Onları kalbinizle yazmalısınız. Yoksa kelimeleriniz yıldızlara ulaşamadan söner. Işık hızına erişebilen tek şey düşünce midir bilemesem de, onu aşabilen şeylerden biri -bir cadı olan bana göre- kesinlikle hislerdir. Hisler, yıldızların ışığının ötesine geçebilir.

Onlara eski birkaç hikaye anlattım. Yıldızlar başta ilgilerdi; hatta öyle ki gece bulutları bile zamanla dört bir yana dağılarak benim telepatik kelimelerime ortak oldular (pek tabii onları izleyen gözlerimin kalbime hissettirdikleri aracılığıyla: Hayranlık.) Sonra bir an, müzik dinlemek istedim. Dinlediğim ilk müzik bana eskiden izlediğim bir filmi anımsattı. Filmin adını sana söylersem, yazdığım şeyi değil de filmi düşünürsün. Veya daha kötüsü! Yazdığım şeyi filme bağlayarak düşünürsün. Oysa ben filmin düşünceleriyle değil, filmin dinlediğim o müziğin çaldığı sahnesindeki hisleriyle o an bağlantı kurdum. Bu nedenle filmin ismini seninle paylaşamam sevgili okur. Belki sen anlarsan anlarsın; anlamazsan daha bile iyi... (ve bu ismi kendine saklarsan)

Bu müziğin çaldığı sahnede karakterler kaçak olarak girdikleri bir yük gemisinde yıldızları izliyorlardı. Karakterlerden birisi, diğerine bir mektubu ezberletiyordu. Evet, başkasına söylemesi için. Oldukça güzel sözcüklerden oluşan bir yıldız mektubuydu. Bu nedenle de hem keyifli, hem de buruktu. (Yıldız mektupları biraz buruktur, evet, çok güzel olan diğer her şey gibi.) Çünkü saftı. Tam da yıldızların altında dile getirilecek bir mektup gibiydi. Mektubu kalbinden yazan karakter bunu görebilirdi; çünkü o mektup onun kalbinde parlamıştı. Diğer karakterse göremezdi, bunun için onu suçlayamayız; çünkü o, mektubu ezberledi ve mektup onun kelimelerinden oluşmuyordu (henüz).

Filmin tam da bu sahnesinde çalan o müzik, benim ilk parçam oldu. Sonra birkaç parça daha. Sadece ''Gözdelerim'' başlıklı klasörden dinlediğim parçalar. Yani hep dinlemediğim, çünkü başka şey düşünmeden dinlemem gereken; düşüncelerimin dönüştüğü hislerle bir arada ezgilere dönüşen parçalar. Böyle parçalar öylece dinlenmezler.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Hayalperestler, Patti Smith.


Pollyanna (Eleanor H. Porter) | Kitap Yorumu

Yazar: Eleanor H. Porter, Çevirmen: Handegül Demirhan,
Yayınevi: İletişim Yayınları

Kitap, babasının vefatıyla birlikte hayatta kalan tek akrabası Polly teyzesinin yanına taşınan küçük bir kızın, Pollyanna'nın öyküsünü anlatmakta. Annesini çok küçükken kaybetmiş bu küçük kız, babasıyla birlikte uydurduğu mutluluk oyununa sarılarak yoksulluk, kimsesizlik ve yalnızlıkla mücadele yöntemi geliştirmiştir. Kitap boyunca Pollyanna'nın, teyzesinin yanında başladığı yeni yaşamında hayata gülümsemeyi uzun yıllar önce bırakmış sert mizaçlı teyzesi başta olmak üzere tüm kasaba halkına yaşamdaki güzellikleri keşfetmeyi öğretme öyküsünü okuyoruz.

Çocukluğumdan beri bildiğim ancak her nedense bugünüme kadar okumamış olduğum bir çocuk kitabını okudum. Kitabı seveceğimi hızla göz attığım kitap rafları arasında kitabın adını gördüğüm an anlamıştım. Nitekim öyle de oldu; kitabı kah gülümseyerek, kah gözlerim dolarak -bazense ikisi aynı anda- ve aynı zamanda büyük bir ilgi ve merakla okudum.

Pollyanna zorluklar içinde büyümeye çalışan bir çocuk. Bu zorluklarla baş etme yöntemini ise hayatta en sevdiği insanlardan biriyle birlikte, babasıyla, geliştirmiş. Pollyannacılık günümüzde olumsuza yakın bir anlama gelecek şekilde kullanılan bir tabir. Oysa bu kavrama isim veren karakter olan Pollyanna'nın yaptığı şey körü körüne bir iyimserliğin ötesinde, mutluluğu dış dünyada aramayı bırakıp içinden dışına yansıtmakla ilgili.

Pollyanna dış dünyadaki zorluklar ve hatta güzelliklerle bile değil; bu durumların geneline yönelik kendi bakış açısını yönetme becerisini geliştirmiş ve üstüne bunu çevresindeki yaşamından memnun olmayan ve bunu düzeltme çabasında da olmayan diğerlerine de ''mutluluk oyunuyla'' öğretmiş bir çocuk. Pollyanna kendisi çok zor zamanlar geçirdiğinde ve kendisini ona babasını da anımsatan çok sevdiği ''mutluluk oyununu'' oynayamayacak durumda bulduğunda bile, diğerlerinin mutluluk oyununu oynamakta başarılı olmalarından mutlu olabilecek bir çocuktu. Yani Pollyanna mutluluğa açık bir insandı.

Bazı insanlar mutluluğa kapalıdırlar. Pollyanna böyle insanlarla kitap boyunca sıkça karşılaştı. Mutluluğu görebilen insanların böyle insanlara enerjilerini vermelerini de açıkçası artık doğru bulmuyorum ancak Pollyanna bu konuda da oldukça başarılıydı. Herkesin; en somurtuk, aksi ve ben bilirimci tavırlıların bile; içindeki parlamak isteyen noktayı sabırla buluyordu. Bu, gerçek bir yetenek diye düşünüyorum; en azından benim Pollyanna karakterine hayranlığımın asıl sebebi, içindeki mutluluk sebeplerini kolayca bulmasından öte, diğerlerinin parlamak isteyen parçalarını bulmak konusundaki doğal yeteneğiydi diyebilirim.

Benim de bir mutluluk oyunum vardı. Bu oyunda Pollyanna kadar başarılı olduğumu söyleyemesem de, ikimizin de oyunlarının çıkış noktası birbirine benziyor gibi görünüyor. Benim mutluluk oyunumun ismi yıldız bulmacaydı. En kirli ışıklarla dolu puslu gökyüzüne bile dikkatle ve sabırla bakarsanız, mutlaka bir yıldızın parladığına şahit olursunuz; ardından bir başkası daha, bir başkası, bir başkası ve bir başkası... Ve işte artık her şeye rağmen yıldızlı bir gökyüzünü görebiliyorsunuz.

Büyük küçük herkese önerebileceğim, çok güzel bir klasik.

Kitaplarla kalın.


Yuan Huan'ın Kulübesi (Miyase Sertbarut) | Kitap Yorumu

Yazar: Miyase Sertbarut, Çizer: Zülal Öztürk,
Yayınevi: Tudem Yayınları

İlhamilerin yeni Türkçe öğretmenlerinin verdiği ödev fazlasıyla zordur: Kitap okumak! Her hafta sınıfta bir hikaye anlatma ödevleri olan altıncı sınıf öğrencileri bu yeni düzene alışamaz. Her hafta nasıl kitap okuyacağı konusunda kara kara düşünen İlhami, arkadaşları Zümrüt ve Caner ile yaptığı park turunda dağılmış bir sirkten arta kalan gizemli bir telefon kulübesi bulur. Bu eski kulübedeki telefonu farklı kılan, ahizenin öte tarafından kendiliğinden ses gelmesidir. İlhami'ye derste anlatması için ihtiyacı olan öyküleri anlatan bir ses.

Kitap okumaktan hoşlanmayacağını düşünen İlhami, her okul çıkışı ve öncesinde soluğu bu telefon kulübesinde alır. Arkadaşlarından sır gibi sakladığı hikayeler anlatan telefon sayesinde, Türkçe dersinden yüksek notlar alır. Ancak zamanla İlhami yüksek notlar almakla değil, hikayelerle ilgilenmeye başlar. İlhami, merak eder. Kitap boyunca okumayı sevmeyeceğine inanmış çocuklara kurgusal dünyaların büyüsünü gösteren telefondaki gizemli anlatıcının öykülerine misafir oluyoruz.

Kitabı çok severek, gülerek ve büyük bir merakla okudum. Bu kitabı bana çok tatlı bir kütüphane görevlisi önermişti. Biraz da bu önerinin güvencesiyle kitabı okumaya başladım. Kitabı beğeneceğimi düşünsem de, okurken bu kadar eğleneceğimi ve kendimi kitaba kaptıracağımı düşünmemiştim.

Kitabın ana karakteri okumayı sevmeyeceğine yönelik inanç geliştirmiş bir çocuk. Ancak bu çocuk, dinlediği öykülere doymayarak ardı ardına hepsini ve dahasını öğrenmek istiyor. Okumak, bir çeşit keşif. Okumayı sevmediğine inanan çoğu kişinin ortak noktası bana göre keşfetmeyi bırakmaları. Hem de en başında! Bazı öyküleri sıkıcı bulabiliriz; çünkü insanız, hepimiz farklıyız ve bu öyküler bizim ilgi alanımızla örtüşmeyebilir. Hatta, evet, gerçekten ''sıkıcı'' bir anlatımla bile ifade edilmiş olabilirler. Önemli olan, sabretmek ve aramaya devam etmektir. Bu nedenle zaten özellikle çocuklar olmak üzere bireylerin gelişim düzeyleri ve ilgi alanları göz önüne alınarak kitaplar yazılmalı ve önerilmelidir.

Kitabın üzerinde durduğu bir diğer durum ise yapay zeka. Kitabın arka kapağında da ifade edildiği üzere: ''Yapay zeka edebiyatı reddetmez, yeter ki edebiyat onu reddetmesin.'' Yaşadığımız çağ, içinde bol çeşitliliği barındıran bir çağ. Evet, eskiden zor olan, aranması gereken pek çok şey artık elimizin altında. Bu durum da bireyleri, özellikle de çocukları hazıra ve kolaya alıştırma, dahası çabuk sıkılma eğilimine itebilir. Ancak yapay zeka korkulması veya reddedilmesi gereken bir durum değil; hayatımıza yararlı olabilecek şekilde uyumlandırılması gereken bir gerçekliktir. Yapay zeka destekli eğitim son yıllarda ön plana çıkmakla birlikte, yapay zekadan çeşitli etkinlikleri oluşturmak için eğitim öğretim alanında yararlanılmaktadır.

Yapay zekayı edebiyat ile uyumlandırma noktamız tabi ki kurguları bir makineye yazdırmak değildir, olmamalıdır. Bunu günümüzde yapan ve kitapları çok satanlara girerek paraya para demeyen (özellikle yabancı yazarlarda bunu gördüm ama yerlilerde de varsa bilemem...), işi edebiyattan alıp ticarete çeviren yazarlar da var. Onların yaptıkları düşüncelerini bir makineye satmak benim gözümde. Hayatta bence en kıymet vermemiz, sahip çıkmamız gereken şeylerden biri de, özgünlüğümüzdür. Çünkü özgün üretim olmazsa, kendimizi ne kadar kandırsak ve kolaya kaçmak rahatımıza gelse de, zamanla tüketicilerden ibaret oluruz ve iş özgün benliğimizi kaybetmeye kadar bile varabilir. Çağımızın bence en büyük sorunlarından biri de bu, evet abartmıyorum ve çok samimiyim, bu sorun: Özgünlüğümüzün değerini bilmemek.

Kitapta yapay zekanın edebiyat ile birleştirilmesi, özgünlüğün korunması fikriyle bir arada verilmişti. Yapay zeka öyküleri yaratmak için değil, dağıtmak için bir araç olarak kullanılmalıdır. Öyküleri var edenler, insanlardır. Bu var olan öyküleri daha fazla insana ulaştırma konusunda ise yapay zeka ile işbirliği yapabiliriz.

Kitabın çocuk dünyasını eğlenceli, anlamlı ve merak unsurunu ön planda tutan bir kurgu zinciriyle işlemesi en beğendiğim noktası oldu. Okumaktan hoşlanan ya da hoşlanmayan tüm çocukların ve yetişkinlerin sevebileceğini düşündüğüm, çok keyifli bir kitaptı. Yazarın başka kitaplarını da mutlaka okuyacağım.


Bu kitaptaki çizimlerin tarzında da hafif karanlık bir atmosfer hissedilse de, geçen yazdığım Masal Koleksiyoncusu isimli kitabın yorumunda (yorum yazım burada) eleştirdiğim çocuk kitapları için uygun bulmama durumunu bu kitapta yaşamadım. Çünkü önemli olan aslında kitabın bağlamıyla örtüşen çizimlere uygun yaş grubuna göre yer vermek diye düşünüyorum. Yani çizimler sevimli veya renkli olmak zorunda değil; yaş grubuna ve bağlama uygun olmak durumundadır. Bu kitaptaki çizimleri dolayısıyla beğendim.

Kitaplarla kalın.


Masal Koleksiyoncusu (Nihan Temiz) | Kitap Yorumu

Yazar: Nihan Temiz, Resimleyen: Meltem Şahin,
Yayınevi: Can Çocuk Yayınları

Kitap; yaz tatili, çocukluk arkadaşlıkları ve masalların iç içe geçtiği bir kurguya sahip. Nazlı, Mert, Alper ve Gözde aynı sitede yazlıkları bulunan dört arkadaştır. Yaz tatillerini paylaşan bu dört çocuk bir yaz akşamında sıkılmış bir şekilde macera aralarken Koleksiyoncu isimli bir tekneyi fark ederler. Bu teknenin bir tekne için alışılmadık isminden, elindeki kağıtları okumak dışında başka bir şeyle ilgilenmeyen sahibine kadar her şeyi çocukların çok ilgisini çeker. 

Bu tekne, masal koleksiyonu yapan yaşlı bir gezgine aittir. Bu gezgin adam çeşitli kıyılara yaklaşarak masallarını onları merak edenlere anlatır ve yeni masallar toplar. Bizim yaz ekibi başlangıçta masalları ''çocuk işi'' olarak görseler de, zamanla masalların büyüsüne kendilerini bırakırlar. Kitapta koleksiyoncunun çocuklara anlattığı dört, çocukların koleksiyoncuya anlattığı bir masal yer alıyor. Bu masallarda kitabın ana karakterleri olan çocukların kişiliklerine ve yaşamlarının ileriki yıllarına bir çeşit ışık tutulduğunu görüyoruz.

Kitabı fazla bir beklentim olmadan kütüphaneden seçsem de, kitap daha ilk sayfasından beni kendine bağlamayı başardı. Çocukların gündelik yaşamlarını konu edinen çocuk kitaplarını hep ayrıca bir seviyorum ve yazmanın ayrıca zor olduğunu düşünüyorum. Fantastik temada çocuk kitaplarını yazmanın da kendince zorlukları olsa da, bu tip kitaplarda yazar düşsel anlatının bilinmezliğine sığınabilir. Ancak direkt olarak çocukların gündelik yaşamını anlatan kitaplarda yazarların gözlem güçlerini ve çocukların düşünce ve düş dünyalarına duyarlılıklarını ayrıca güçlü bir şekilde ortaya koymaları gerekiyor diye düşünüyorum.

Bu kitaba dair en sevdiğim durum da konusundan ziyade, ki masallar üzerinden bir kurgusal akış oluşturmak gerçekten hoş bir fikir, çocukların kendi iç dünyalarını ve bunun dış dünyalarına yansımasını ele alma şekli oldu. Bu noktada yazarın biyografisine değinmekte de yarar var. Yazar lisansını psikoloji, yüksek lisansını gelişim psikolojisi alanında yapmış. Çocukların dünyasını bu denli doğallıkla yansıtabilmesinde muhtemelen bu da etkilidir.


Bu arada bu yine en iyilerinden birisi.
Ben genel olarak bu çizimlerdeki depresif havayı ve
özellikle de mayolu çizimleri beğenmedim.
Ama tabi ''ben'' beğenmedim.

Kitabın konusundan anlatımına, masallarından karakterlerine kadar her şeyini beğendim. Ayrıca kitabın dil anlatım yönünden de zengin olduğunu düşünüyorum. Çocuk kitabı diye bir kitabın anlatımının sadelik adı altında basit olması gerekmiyor. Sıfatlar ve zamirlerin doğru ve ölçülü kullanımıyla, kitapta yer alan atmosfer ve karakter portreleri çocuk kitaplarında da bence zengin bir dille anlatılmalı. Kitaba dair beğenmediğim tek şey çizimleri oldu diyebilirim. Bunun nedeni çizimleri ''kötü\ başarısız'' bulmam değil, ki zaten çizim konusu benim uzmanlığım da değil. Çizimleri gerek çizim stili, gerekse teması bakımından bir çocuk kitabı için uygun bulmadığımı söyleyebilirim. Sanki bir edebiyat dergisinde gördüğüm depresif yazıların illüstrasyonları gibiydiler. Kitap kapağına da bayılmadım ancak en azından renkli diye yine bir oluru görünüyor. Çizimleri de beğenseydim, özellikle de ortaokul seviyesindeki çocuklara kesinlikle önereceğim bir kitap olurdu. 

Kitaplarla kalın.


Yeterli.

 

Bugün kurduğum bir cümle beni kendime getirdi. Hayata bakışım sanki bir anda netleşti. Bu cümleyi buraya yazsam bana anlam veremeyeceğini biliyorum. Bu yüzden bunu pas geçmeyi bile düşünüyorum. Ancak, belki de yazmalıyım. 

Birazdan.

Bir şey olarak tanımlanmak beni hep çok korkutmuştur. Tabi ''hep'' diyorum ama; bunun elbette bir ''başlangıç'' noktası vardı. O nokta hangi noktaydı acaba? Bence, hep ifade ettiğim gibi, o nokta aslında noktalar bütünüydü. Pek çok şey iç içe geçti ve devasa bir karanlık, bilinmez ve kaçmam gereken bir şeymiş gibi göründü bana. Ödüm koptu biliyor musun? Bir hayata hapsolma fikrinden, ödüm koptu. Bu nedenle de, bir şey olmaktan hep çok korktum. O kadar çok korktum ki...

Çünkü ben hep ''bir şeydim.'' Hep, İlkay'ı tamamen oluşturmayan ama İlkay isimli bir kız olan benim yaptığım şeylere başkalarınca uydurulan sıfatlardım. Bunun bazen ekmeğini yedim, bazen küçümsedim.

Çünkü altında ezildim, eridim, yok oldum.

Bu nedenle sana yazmayacağım (evet buna karar verdim) cümleyi kurmak beni hep ayrıca korkutmuş, ayrıca özgüven vermiş, ayrıca bir şey olma ihtimalini hissettirmiştir.

Bir şey olursam başka bir şey olamamaktan korkmadım.

Bir şey olursam, başka bir şeyin olmamasından korktum. 

Her şey değil, bir şey. Ya istediğim şeyleri keşfedersem ve tanımlandığım şey nedeniyle o çok istediğim şey olmazsa veya ben kendime kattığım sıfatlar arasına bunu ekleyemezsem.

Bana verilen sıfatlar hep güzel sıfatlardı. Zaten aksi olamazdı. Çünkü hem böyle biriydim, hem de kendime çok yüklendim. Bir noktada kaldıramamamın sebebi de aslında bu. Hiç kendim olmamam. Sıfatlarla örülmüş duvarlar, beni boğdu.

Hep benden bekleneni yaptım. Hep mükemmel olmaya çalıştım. O sıfatların hakkını vermek asla umurumda olmasa da, aksini deneyimlediğim bir yaşamım olmadı. O sıfatlardan ibaret olma fikrinden nefret ederken, aksini de istemedim.

Ben sadece, kendi sıfatlarımı da bulmak istedim. Ama, anladın ya, ya zaten insanların bana taktıkları sıfatlar ile benim kendi içimden çıkardığım sıfatlar çelişirse... Ki öyle olacağı da kesin. 

Çünkü ben tek bir şey değilim. Stereotip değilim, ben insanım. Hayatta en nefret ettiğim şey, rol yapmaktır. Senden beklenen pahasına, daha iyi algılanmak pahasına, olmadığın biri olmaktır. Bu nedenle korkmuş olmalıyım. Hapsolmaktan o kadar çok korktum ki, aksi bir ihtimale imkan tanımak bana korkutucu geldi.

Neden hep en kötüsünü düşündüğümü biliyorum. Bu bir anımda saklı. Her şeyin sorumlusu basit bir çocukluk anısı olmasa da, bu anı bence benim ''umut'' kelimesine olan nefretimin yapı taşı. Sonrasında yıllar içindeki heyecanlarımın sönüşleri de bana hep bu anımı anımsatmıştır.

Çocukken bir yere gitmek konusunda çok heyecanlıydım. Beni ve kuzenimi (Mine değil :), halam o yere götürecekti. Bunun için o kadar meraklı, o kadar heyecanlı ve aslında sevinçliydim ki... Sonra annem bana halamın bizi oraya götürmeyeceğini söylemişti. Tam da oraya gideceğimiz günün sabahında. Üzülmüştüm ama çok da çaktırmadım. Ben hiç öyle mızmız bir çocuk değildim. Zaten mızmızlansam kime mızmızlancam ahahahahah. :) Neyse sonra ben bakkala giderken halamı görmüştüm. Yanında da kuzenim vardı sanırım, emin değilim. Halam bana o günün çok eğlenceli olduğunu anlatmaya başladı. Onlar oraya gitmişler ama ben, annem izin vermediği için gitmemişim. Halam bunu anneme gıcık kaptığından bana ballandıra ballandıra anlatmıştı. Çocukken bile bunu anlamıştım. :) Ama canım... canım öyle çok acımıştı ki. O heyecanım, kalbime saplanmıştı. Öyle bir histi ki, hani bir yumru vardır ya... böyle boğazına oturur, hah işte ben o yumruyu 8 veya taş çatlasın 10 yaşında o an en net haliyle hissetmiştim. Adı, hayal kırıklığıydı. Sonra o yere gidemedim. Çünkü kapandı orası ahahhahahah :) Şu an gidebilirim ama istemiyorum. Bunu tek başıma yapmayı hele asla istemiyorum.

İşte böyle; bu basit, küçük anı benim tüm hayatımın adımlarına yayıldı. Benzer his, hep benzer bir burukluk hissi. Bir şeyi, dünyanın en basit saçma sapan basit şeyini çok istedim. Sonra o şey benim boğazımdan aşağı inemedi. Yutkunamadım bile. Böyle küçük küçük bir sürü şey zamanla beni üzdü. Üzgün bir insan yaptı. Evet, beni. Benim gibi birini. En basit şeyde yüzü hemen aydınlanabilen ben, hala bunu yapabilen ben, üzgün bir insanım. Bu benim kişiliğim değil ama o kadar çok yumrum birikmiş ki, üzgün bir insana dönüşmüşüm. Beni en çok ve aslında tek üzen de zamanla sadece bu oldu: Üzgün bir insana dönüşmem. Çünkü ben üzgün bir insanın kişiliğine sahip değilim!

Bu yüzden çocuk Ben'in olabileceği yetişkin Ben'i hep çok merak ettim. O daha çok sevilir miydi diye merak ettim en çok da. Muhtemelen evet. Bunu sorgulamazdı bile. Çünkü o, bilirdi. Bense bilmiyorum. Beni suçlayabilir miyim, hayır. Bilmediğim bir şey için neden kendimi suçlayım ki? Bilmiyorum işte. Her şeyi kendi başıma öğrenemem değil mi? Bu kadar öğrendim ben. Belki de bu yeterlidir. Aslında bunu bir süredir biliyorum. Yeterli olduğunu, biliyorum. Hatta belki fazla bile. Bu kadar şeyi bilmek, sorgulamak, anlamak, hissetmek, hatırlamak, unutmak, bağışlamak... fazla bile.

Artık bir şey olmaktan korkmadığımı kendime itiraf ediyorum. Belki de insan, bir şey olmaya ihtiyaç duyan bir canlıdır. Tabi ki seçtiği bir şey. Yine de, bu da kafa karıştırıcı bir konu. 

Sadece, artık kendime karşı daha objektifim. Bunu fark ettim. Bu, kendini sevmenin ve değer vermenin ötesinde bir şey. Bu, kendine yetmenin veya yetme ihtimalinin bile ötesinde bir şey. Olanı olduğu gibi görmeye çalışırken, en başta kendimi olduğum gibi kabul etmeliyim. Kendimde bir şeyi değiştirseydim, çok az şeyi değiştirirdim. Kaç tane şu an bilmiyorum ama en birinci maddede... Kendimi yargılamamak gelirdi. Bu dünya için kendimi bu kadar yargılamış olmam bile sanırım biraz fazla. Zaten, olduğum gibi olmam yeterli. Sadece kendim olmam yeterli.

Son olarak sevgili Buluttan Öte bloğunun şu yazısına bıraktığım bir yorumum vardı. Bu yorumu onun için bıraktım tabi ki ama kendim için de yazmıştım... Kendim için buraya da not almak istiyorum:

''Mutlu olamayacağıma o kadar çok gün inandım ki... Bunun tersini yapsaydım şu anda çok daha fazla gün ''mutluydum.'' Mutluluk ne, muhabbetine girmeyeceğim. Mutluluk, yaşamaktır belki de. Öylece, olduğu gibi, kendi yapabildiğince yaşamak.''


Bu Beden Benim Evim, Rupi Kaur.


Kiraz Hanım'ın Mutfağı (Sylvia Plath) | Kitap Yorumu

Yazar: Sylvia Plath, Çevirmen: Gonca Özmen,
Resimleyen: David Roberts, Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi

Kitap; Yatak Kitabı, Hiç -Önemli- Değil Elbisesi ve Kiraz Hanım'ın Mutfağı olmak üzere üç çocuk öyküsünden oluşuyor. Bu öyküleri yazar kendi çocuklarına anlatmak için kaleme almış. Öykülerin genelinde yazar, şair yönünün kelime cambazlığını kullanarak şiirsel bir üsluba yer vermiş. Öte yandan kitaptaki ilk öykü olan Yatak Kitabı direkt olarak şiir-çocuk şarkısı formunda yazılmış. 

İlk öyküde uzay mekiğinden, dilediğimiz zaman istediğimiz yiyecekleri yiyebileceğimiz gibi çok çeşitli yatak çeşitlerine yer verilirken; ikinci öyküde Max isimli evin en küçük oğlu olan bir çocuğun en büyük dileği olan takım elbise sahibi olmasının öyküsünü ve kitaba da ismini ve kapak resmini veren son öykü Kiraz Hanım'ın Mutfağı'nda ise yaptıkları işleri değiştirmek isteyen ev aletlerinin yaşadıklarını okuyoruz.

Sylvia Plath genel olarak depresyonuyla bilinen bir şair-yazar. Oysa onun adı geçtiğinde hep söylediğim gibi ben onun herhangi bir fotoğrafına baktığımda hep ışıl ışıl bir genç kadın görüyorum. Bu kitabında da içindeki o parlak yanı çocukların hayal evrenine uygun bir şekilde yansıtmış. 

Öykülerin geneli gerçekten ilginç bir yazım stili ve kurgusal akışla kaleme alınmış. Yazarın özgün kişiliğini bu öykülerde görmek mümkün. Kitabı okurken aklımdan hep ''tam da seslendirmeye uygun öyküler'' tanımlaması geçti. Bu öyküleri iç sesimizle okurken gerçekten biraz garipseyebiliriz ancak sesli bir şekilde ifade ettiğimizde dil anlatımdaki coşkulu havanın da etkisiyle öyküler adeta canlanıyorlar. 

Küçük çocuklara uykudan önce, büyüklere de yaşamda boşluk bulma anında eşlik edebilecek kısacık ama oldukça sevimli bir kitap. Ayrıca kitabın içerisindeki illüstrasyonları da çok sevdim.

Kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar