Başkalarının Gözlerindeki Yansıma.

 

Sanırım İlkay... içimde yaşayan ben olduğum için onu dışarıdan göremiyorum. Onu göremediğim için onu tanımlayamıyorum.

Ben hep, bir şeyi yazabilmem için içimde o şeye dair küçücük de olsa bir farkındalığın bulunması gerektiğini düşünmüş, söylemiş ve buna gerçekten inanmışımdır. Hatta belki de, bu gerçekten de böyledir. Ben gerçekten de içimde dolanamayan bir şeyi yazamam. İçimde o şeye dair bir aşinalık bulunmadan, bunu yapamam. Hiç görmediğim yaşamadığım kurgusal bir yeri ve deneyimi yazabilmem için bile o şeyi içimde hissetmem gerekir. Hiç hissetmediğim, uzaktan bile olsa görüp de içimde belki neşe, belki hüzün, belki öfkeyle kıvılcım yakmamış bir durumu, yani en başta his boyutunda içimde tanımlanmamış bir durumu, ben yazamam. 

Bu bakımdan yazabildiğim şeyler, hissedebildiğim veya hissettiğim şeyleri tetikleyerek dolaylı olarak etkisini hissettiğim şeylerdir. En somut (bilimsel) şeyi yazacak olsam bile, bu böyle olmalıdır. Yoksa, yazamam.

Yazılarımı yeniden gizlemeye karar vermiştim. Artık onları direkt silme seçeneğini değerlendirmek bile bana fazlasıyla acımasızca geliyor. Vaktiyle bunu tekrar tekrar nasıl yapabildiğime şaşıyorum. Yazılarımın parçam olduğunu söylemiyorum, hatta bu fikirden nefret ederim... Ama... Onlar bana dokunan parçalardan ürettiğim yeni parçalar. Bu bakımdan kıymetlimler. 

Tamam itiraf ediyorum, kendime itiraf ediyorum, yazmak kendi fotoğrafımı çekmek gibi bir şey. Belki herkesin başka başka gördüğü İlkay'a en yakın şeyin, anlık olarak bile olsa bir görüntüsünü yakalamak gibi bir şey. Benim göremediğim, uzun yıllar başımı çevirdiğim ve merak ettiğim o kızı... Kendimi hissedebilmem gibi bir şey. 

Yazılarımı yeniden taslak yapmak istedim. Sonra bu bana aptalca geldi. Bu kelimeyi de sık kullanır oldum. Ama hayatta çok daha kötü birçok kelime var biliyorsun... Ben bu kelimeyi mantık yoksunluğunu(mu) tanımlamak için yazıyorum. Saçma, gereksiz durumların argodaki karşılığı gibi. Bu da öyle bir durumdu işte, yayından kaldırmak. Silmekten çok daha adilce, öte yandan gereksiz. Sanırım saklamaya çalıştığım şey, öfkemdi. Yazılarımdaki değil, ben (çoğunlukla) öfkeyle yazmam. Yazma anlarımda aptallığın a'sı bile bulunmaz; o anlar, en gerçek anlarımdır. Bu öfke, sanırım, içimdeki benle tüm sislerden arınarak bir bütün olma halimin görünürlüğüne dair duyduğum savunmasızlıktan ileri geliyor. 

Hayatta birilerinin kendine dair bir şeyler gördüğü anlara tanık olmayı çok seviyorum. Severdim değil, evet, bu sefer değil. Son yazılarımda hep geçmiş zamanı kullanıyorum. Oysa o dilimden düşürmediğim çizgisel zaman algısı bizim benliğimizin akışına işlemez. O sadece, sisli yanlarımıza işler. Sakladığımız, kaçtığımız, parlattığımız yanlarımıza. Oysa öz... öz nedir ki; açıkçası bilmiyorum. Öz, yaşadığın parçandır aslında. O sensindir, bu kadar basit. Ben de işte, o özü başkasının kendinde görebildiği anları görmeyi hep çok sevmişimdir.

Bu çok ironik. Kendi özüne yabancı olduğuna inanan bir kızın başkalarının özlerini keşfedişlerini keşfetmeyi sevmesi. Ne tuhaf biriyim. Belki de değilimdir. Belki de bu, benim kendimle ilgili temel yanılgımdır.

Geçen gün instagramda bir gönderide görmüştüm, gönderiyi tam anımsayamasam da... İnsanların bizi anımsadıkları hallerimizin nasıl olabileceği üzerineydi. Acaba falanca kişinin beni zihninde canlandırdığı halim nasıldır, gibi. Bunu hiç özel olarak merak etmedim. Hatta pek ilgimi çeken bir konu değil. Çünkü ben hep herhangi birinin, hatta en yakınımdaki kişinin bile, beni göremeyeceğine inanmışımdır. Oysa bazen, özellikle de uzun süre görüşmediğim birisi bana ulaştığında onun bana söyledikleri beni hep şaşırtmıştır. Evet, genele yaydığımızda iyi özelliklerim daha fazla denebilir :) ama öte yandan... Böyle anlarda aynaya bakıyor gibi hissederim. İnsanın kendini başkasının gözlerinde görmesi tuhaf bir his. Bazı böyle anlar gerçekten kalbime dokunmuştur.

Acaba ben hep kendimi görebilmek için mi yazdım? Cevap, hayır.

Acaba ben hep görülmek için mi yazdım? Cevap, hayır.

Ben hep sevdiğim için yazdım. Bu da görmek ve görülmekle eşdeğer bir durumdu benim için. O nedenle şimdi, bu sevgiye doğrulttuğumu düşünerek aslında bu sevgiye sırt çevirdiğim zamanlara yönelttiğim öfkemle sakladığım yazılar, yani diğer bir ifadeyle anlarımdaki hissediş biçimlerimi saklamam, kalp kırıcı. 

Bir kez daha bunu yaptığımda aklıma yeniden okumak istediğim bir kitap geldi. Patti Smith'in Hayalperestler isimli kitabı (vaktiyle şurada da yorumlamıştım). Bu kitabı yeniden okumak istediğimi ve üstüne konuşmak istediğimi düşündüm. Sonra başka daha evvel yorumladığım kitap ve filmlerle yeniden buluşup onların başka başka yönleri hakkında oldukça kişiselleştirdiğim ve İlkaylaştırdığım bir versiyonla yeniden yazılar yazmak, yeni yeni yorumlar getirmek ama bunu yaparken ''kitap yorumu'' olarak değil de, düşünce ve hislerimi haykırmak istediğimi düşündüm. Ne kadar yazımı saklarsam saklayım hep yenilerinin geleceğini, kendime karşı gelsem bile buna engel olamayacağımı, tüm engel olma girişimlerimin yeni yazılar doğurmakla sonuçlanacağını ve tüm bunlar yaşanırken incinen ilhamımın kırık kanatlarıyla yine de bana başka başka (belki saldırgan, belki bu saldırganlıktan doğan hüzünle) bana gelip benden çıkacağını, bunun benim için bir çeşit zorunluluk olduğunu düşündüm. Bu nedenle de yazılarımı gizlemek veya silmek, gereksizdi. Sadece kalbimi kıran, belki de ilhamımın kalbini kıran, zaman kaybı girişimlerimdi.

Ben ilkokuldayken bir ödevimiz vardı. Dergi hazırlama. Bu tip ödevlerimi teyzemle birlikte yapardım. Dergimin içeriğinde neler vardı bugün anımsamıyorum. Onu oluştururken ne düşünüp hissettiğimi bile anımsamıyorum. Bu dergiye dair hatırladığım tek şey, adı: İlkayca (veya İlkay'ca). Bu fikri bana teyzem vermişti veya ikimiz ortak bulmuştuk. Pek de yaratıcı denebilir mi emin olamasam da... Bu ismi anımsamak beni gülümsetti. Çünkü ödevime verdiğim bu basit ismin benim içimdeki bir yanı, buna ihtiyacı olan bir yanı, dürtüklemiş olduğunu ve hatta belki de lise yıllarımda açtığım ilk bloğumun fikir tohumlarını attığını fark ettim.

Bana hayatınla ne yapmak istersin deselerdi, bu dergi gibi bir şey derdim. Yani... bir dergi nasıldır; öyle şeyler. Bu, inan bana, benim zihnimde de hala fazlasıyla soyut. Ama cevabım bu: Bu dergi veya onun adı gibi bir şey. Hayat amacımız pek çok şey olabilir. Bir güneşin parlaklığını fark etmen bile hayat amacın olabilir. Gerçekten olabilir. Birine günaydın demen bile. Bir hayvanı sevmen, beslemen bile. Bir çocuğu güldürmen, birine bir şey öğretmen bile. Hayat amacın her gün belli bir güzergahta yürümen bile olabilir, ciddiyim. Hayatta seni kimin nasıl gördüğünü bilemezsin, ben artık bunu biliyorum ve bu beni gerçekten çok şaşırtıyor. 

Kendini hala genç olsa bile yaşamının çok büyük bir bölümünde gerçekten görememiş bir kızı hayatta en çok şaşırtan şey, onun başkalarının gözlerindeki yansıması. Sanırım yaşamı deneyimlemek böyle bir şey. Sanırım hissetmek, böyle bir şey. En azından bir cephesi, küçümsenmeyecek kadar büyük ebatlı bir cephesi, bununla ilgili gibi görünüyor.

Belki de hiçbir işe yaramadığına inandığım için kolayca yok edebileceğim yazılarım da birilerinin gözünde farklı görünüyordur. Belki de, olabilir, kalp kırıklığımın sebebi bile bu yazıların başkalarının gözlerindeki yansımalarını engellememle ilgilidir.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Kara Kedinin Gölgesi (Yekta Kopan) | Kitap Yorumu

Yazar: Yekta Kopan, Desenler: Temür Köran,
Yayınevi: Can Yayınları

Ben bu kitabı çok sevdim. Kitabı gördüğüm ilk anda bu cümleyi içimde çoktan duymuştum. Yekta Kopan'dan en son bir şeyler okumamın üstünden rahat bir 2-3, hatta 4 yıl geçmiştir. Aslında kendisinin Kediler Güzel Uyanır isimli kitabını yeniden okumak isteğindeydim ancak kitabı kütüphanede bulamadım. Elim, belki de kendiliğinden, bu kitaba gitti. Belki de ben değil, aradığım kedili kitabın boşluğuna kıvrılan bu kitap beni bulmuştur kim bilir?

Kitap için öykü kitabı denmiş ve evet, kitabın içinde kısa kısa, hatta bazıları tek sayfalık öyküler yer alıyor. Ancak bu öyküler -bana kalırsa- öykü olmak için fazla taslak, yaşantı olmak için fazla buğulular. Bu öyküler sanki yaşanmış bir geçmişin yaşanmamış anlarındaki boşluklarının karalamaları gibiydi. Belki de kitabın daha ilk sayfasındaki o eksik cümlelerin nefes aralarında bile durulmuş hissetmemin ve kitabı daha o ilk sayfasında sevdiğimi kendime itiraf etmemin nedeni de budur.

Bazı okurlar bu öyküleri öykü gibi bulmayabilir. Çünkü, belki de, beynimiz her öykünün başı ile sonundaki noktalar arasında ilerlememiz gerektiği kabulüne alışıktır. Bu kitaptaki öyküler bu iki uç arasındaki doğrusallığı anlatmıyor. Bu öyküler, bu iki uç arasındaki doğru parçasının (sürecin) herhangi bir noktasını büyüterek anlatan kısa anlatılardan oluşuyor. Aynı şekilde kitabın içerisinde yer alan çizimler de öykülerin bu kesik anlatımını destekler nitelikte imgelerin birleşiminden oluşur gibi. 


Kitapta yazar kurgu veya gerçek olduğunu ayırt edemediğimiz durumların üzerinde bıraktığı etkiyi olay akışı şeklinde değil de, imgelerin tanımlaması olarak ele almış. Bu öyküler sanki bir rüyada gördüğümüz anları anımsatıyor. Öyle gerçekçi hissettiren hayali parçalar... Bir de ilginçtir, kitap bana üniversite yıllarını çağrıştırdı. Hayır yıllarımı değil, genel olarak üniversite yıllarının kişinin bünyesinde bıraktığı tesiri. O yıllarda farklı hissediyorsun sanırım. Kesik kesik heyecanların toplamından kocaman bir gerçeklik. Yaşanmış, yaşanmamış, beklentili, beklediğinin içinde ve ötesinde... Herkesin üniversite yılları farklıdır ama üniversitedeki ilk gençlik halimizin imgeler dünyası, sanki, benzerdir. İşte kitap bana o etkiyi verdi. Üniversite yıllarının beklentili kesikliğini.

Kitaplarla kalın.


Fotoğraf Çeken Bir Kız.

 

Bugün bir sürü güzel şey gördüm. Ancak elimde hiçbirinin fotoğrafı yok. Fotoğrafları olmadığı için o şeyler de mi yok sayılır? Hafızamdaki görüntüler bile silik silik. Sanki eski bir dünyanın arşivinden çıkmış kadar eski fotoğraflar bir anda bir antika pazarında veya sahafta karşıma çıkmış da onların aşınmış, hatta yer yer silinmiş, tozlanmış... bozulmuş yüzlerine bir anlığına bakmışım ve yıllar içinde kaybolacakları zihin arşivimde bir köşeye dizmişim gibi bir durum. 

O anların bir fotoğrafları olsaydı onlara bir öykü yazabilir miydik?

Sanırım pek çok şeyi yazma sebebim bu. Anlara görüntüler çizme telaşım. Böylece onların zamanla kaçınılmaz olarak silikleşecek imgelerine gelecekte de ulaşabilmem için kendime bir çeşit yol haritası çıkarma çabam. Zamandaki kısa duraklar. Otobüs trafikte ilerlerken geride kalan bir baba, oğul ve köpeklerinin silüeti. Köpeğin yüzünde bir gülümseme var, gerçekten var ve baba olduğunu düşündüğüm adam köpeğin tasmasını küçük oğluna veriyor. Bazıları bunu sakıncalı bulabilir. Ancak köpek, çocuğu dinliyor, hatta en yakın arkadaş gibi görünüyorlar. Sonra üç kız çocuğu bir bisikletin başında. Kızlardan biri bisiklete binmiş, diğer ikisi onun iki yanında hem arkadaşlarını tutuyorlar hem de ona bisikleti sürmeye dair incelikli talimatlar veriyorlar. Tabii bir de o kilit cümle: Yapabilirsinnn! Acaba kızın ismi neydi? Duyduğumu anımsıyorum ama bu ismi daha şimdiden unuttum... Bu kızların hemen yan taraflarında köşe başında yeni yeni baş vermiş beyaz çiçeklerle dolu bir ağaç. En azından şu dalların bir fotoğrafını çeksem... Olmaz. Hem yorgunum, hem elim dolu... Hem de, evet malesef, kim uğraşacak.

Küçükken anneannemlerin mahallesinde bir dere yolu vardı. O yolun adı öyleydi, sana daha evvel anlatmıştım. Neyse o yol... Pek çok oyunu oynamak için idealdi. Araba geçmediği için dilediğince koşup oynayabilir, top sektirebilir ve arkadaşlarını bu topla hedef alabilirdin. Yerdeki renkli taşlar seksek oynamak için çok uygundu. Çevredeki evlerin köşe başları saklambacın anahtar noktalarıydı. Oyunu gören çocuklar aranıza katılabilirdi. Herkes herkesle arkadaş olabilirdi.

Kendi mahallemde arkadaşım yoktu. Çünkü küçükken kendi evimden çok, anneannemlerde kalırdım. Bu nedenle hafta sonları evime döndüğümde içim buruk olurdu. Cuma en sevdiğim gündü. Tören çıkışında eşyalarımı hazırlar babamla sohbet ede ede evimize yürürdük. Babam acaba beni dinler miydi, bunu o günlerde de merak ederdim. Şimdi merakımın yerini bu konuyu aklıma getirdiğimde nereden geldiğini çözemediğim göz dolmaları aldı. Sanırım bu kadar eften püften bir şeyle bile baş etmekte kötüyüm. Gerçi bu, baş edilecek bir şey mi emin değilim. Zaten üzerinden çok uzun zaman geçti. Benim bile zihin arşivime sığamayacak kadar uzun süre.

Pazar günlerine dair tek sevdiğim şey, evet yine, akşamları babamla sohbet ederek anneanneme yürüyüşlerimizdi. Bunu anlar mıydı... Bunu da merak ederdim. Bugün, anlamadığına eminim. Zihnimdeki o silik fotoğrafların kıymetini babam bir gün bile anlamadı, bugün bunu bildiğimi biliyorum. Ama sorunum bu değil. Sorunum... o fotoğraflar. Keşke hiç var olmasalardı. Bazen böyle düşünüyorum. Keşke, keşke diye geçiriyorum içimden... keşke hiç, daha evet eeennnnn başında, fotoğraf çeken bir kız olmasaydım.

Ben aslında kendimi anlatmayı hiç sevmem. Fotoğrafları anlatmayı severim. Bugün bunu düşündüm. Bugün bunu farklı kelimelerle düşündüm. Hayat çok kısa. Aklımdan geçen cümle buydu. Hayat çok kısa İlkay, bunu söyledim kendime bir iç sesin bilgeliğiyle. Bu cümle aynı anda hem sıcacık hem buz gibiydi. Bazen geçen zamanımı değerlendiremediğimi düşündüğüm zamanlar olur. Bazen kalan zamanımın ne kadar yıl olursa olsun (uzunluğuyla hiçbir zaman ilgilenmedim ve bu hep gözümü korkuttu) en uzun insan ömrünün bile kısa olduğunu düşündüm. Ancak şu cümleyi, hayatın kısa olduğuna dair bu basit gerçeği öylece ortada hiçbir şey bile yokken aklıma getirdiğimde bunun arka planında ne geçmiş ne de gelecekteki olan, olmayan veya olası yaşantılar ve yıllar yoktu. Aklımda olan tek şey, bugün bile doğsaydım, bunun yine de kısa bir yaşam olacağıydı. Bu kadar kısa bir şey için kendimi gereksiz üzdüğüm, sıktığım ve bahaneler bulduğumdu.

Bu dünyaya neden gelmiş olabileceğimi çok sık düşündüm. Şu karşımdaki takvimdeki pembe kazaklı halimleyken bile bunu düşünürdüm. Ben neden buradayım? Yanılgım, yaşama dair yanılgım, evet bundan çok çok çok öncesinde çoktan başlamıştı. Tüm o uzun yıllar boyunca en dibimde olan tek şey, kalbimde bir dersin ortasında -ilginçtir o anı çok net hatırlıyorum- aniden beliren bir pusulaydı. Çok derin bir istek, hayır içgörü. Tüm hayatım bu içgörünün karanlığında bir ateşi yakmaya uğraşarak geçti.

Bugün fark ediyorum ki bunun hiçbir önemi yoktu. Ben o ateş için didinir, ağlar sızlar, yalvarırken... çok değerli bulunup hiç değer göremezken... Nerede bu bana söylenen değer, hani nerede nerede nerede!? Yok. Sen yapmalısın, böyle derler. Ne aptalca bir çaba. Kıymetli ama aptalca. Kısa bir insan ömrüne çok daha güzel fotoğraflar sığdırabilirsin. Bak ömrüm eriyor işte yanı başımda... İzmirli bir kardan adam gibi. :)

Hissettiğim his ne acaba... Hala bunu düşünen bir yanım var. Birine yalnızlık desem bana inanır mı? Ben kendime inanır mıyım? Yalnızlığın ne olduğuna dair algımı kaybedeli çok oldu. Bu his, o kadar derinlerime işledi ki... flaşının ışığı ruhumdan sızıyor. Ruhumu bu hisle parlattım sanırım. Bir şeyin hangi amaçla var olduğu onun varlığına siniyor. Ne yaparsam yapayım, bu his beni bırakmayacak. Çünkü yalnızlık, senin bir şey yapmanla gitmez. Bu, bu mavi-yeşil-kahve-gri gezegene dair öğrendiğim en derin gerçekti.

Sanırım kırgınım. Bunu sana itiraf etmek istiyorum. Sonra bu yazımı yok edebilirim. Veya etmem. Bilmiyorum. Ama şimdi, işte itiraf ediyorum. Çok kırgınım. Veya az? İkisinin arasında çok da büyük bir fark yok sanki. Hissettiğim şey... Haksızlığa uğramışlık hissi. Evet, tam olarak böyle hissediyorum. Başkalarına hiç uğraşmadan verilen şeyler... uğruna ağladığım, kendimi yeniden yeniden deştiğim şeyler... 

İnsanların fotoğrafı çekilir, oysa ben sadece fotoğraf çeken bir kızım. Hissettiğim his tam olarak bu. 


silinecek bir yazı için şarkı arama zahmetine girmedim, pardon.


ve fotoğraf da.

(Bu da hissettiğim ikinci his, sanırım)


Ayçiçekleri gibi sevmek.

 

Ayçiçeklerinin adı hep ilgimi çekmiştir. Gerek duruşlarıyla, gerek bakışlarıyla Güneşle bir olan bu çiçekler, neden Ay'ı isimlerinde taşıyorlar diye düşünmüşümdür.

Bir keresinde onları yakından görmüştüm. Beklemediğim bir andı. Kafamı bir çevirdim, işte oradalardı. Bakışları bana dönük değildi. Sanki uzaklardaki bir noktadaki sevdiklerini selamlarcasına sarı, kocaman ve parlak bir gülümsemeyle dikiliyorlardı. Araba yanlarından hızla geçtiğinden, bu karşılaşmamıza dair aklımda yalnızca solgun bir hatıra, hatta o bile değil... solgun bir hatıranın anısı kaldı. Bu, yıllar yıllar önceydi.

Biraz daha yakın ama şimdilerde uzak olan ikinci bir tarihte yine onları gördüm. Aslında farklı bir yılın hemen hemen aynı mevsiminden bir andı. Bu sefer hazırlıklıydım, onları görmek için heyecanla bekledim. Sonra onlar geldiler, küskün bir gülüşle. Hala parlıyorlardı ama boyunları mı büküktü ne? Neredeydi benim parlak çiçeklerim... neredeydi onların ışıldayan yaprakları? Yoktu. Kurumaya yüz tutmuş güzel çiçekler. İşte karşımda olan buydu. Araba geçti gitti ve benim aklımda, bir kez daha, solgun bir hatıra kaldı. 

Bu hatıranın da bir anıya dönüşmesini bekledim. Üçüncü sefer. Bundan iki yıl öncesi. Bu sefer umutsuzdum. Çünkü her şeye hazırlıklıydım. Yine bir yaz mevsimiydi. Bu sefer ben onlara dönük oturmuyordum. Saat gece yarısıydı. Onlar beni gördü mü bilmiyorum ama... ben onları göremedim. Hatta onları görmek istediğime dair içimde taşıdığım heyecan, evet bu sefer o da, artık solgun bir hatıraydı. Onları göremediğimi bile fark etmedim. Ne o yolculukta, ne sonrasında. Geçtiğimiz dolunayda sana Güneş ile Ay'ın aşk hikayesini anlatana kadar, aklıma ayçiçekleri gelmedi.

Onlar herhangi bir ayçiçeği değildi benim için. Onlar, yolda gördüğüm ayçiçekleriydi. Öylece, beklemezken. Bir anda karşıma çıkan ve beni heyecanlandıran ayçiçekleri. Birlikte havalı bir fotoğrafımın bile olmadığı, çünkü en azından yol üstündeki o çiçeklerle bunun olamayacağı ayçiçekleri. Güneş'i izleyen o çiçekleri gördüğüm anda sevdim. Bunun sebebi neydi bilmiyorum. Belki de kendi halinde oluşları. Aslında onları, evet o ayçiçeklerini ('the' ayçiçeklerini) ilk gördüğüm yıl bundan çok öncesinde kaldı ama... diğer seferki görmelerim veya görme ihtimallerim bile o ilk karşılaşmamızın yanında aklımda çok solgun canlanıyorlar. O ilk karşılaşmayı özel yapan neydi... bunu düşünüyorum.

Ayçiçekleri yılda bir kez açarlar. Biz onları tek bir çiçek olarak görsek de aslında göbeklerinde pek çok tomurcuk var. Sonra o tomurcuklar çiğdem oluyor ve afiyetle yiyoruz. Ve belki sonra da sivilcemiz çıkıyor. Neyse. :)

Ayçiçeklerinin diğer isimleri arasında günebakan, gündöndü, günçiçeği, günaşık gibi kullanımlar da bulunuyor. Çiçeklerin bilimsel adı ''helianthus annuus''tur. Bu isim, mitolojide ''Helios'' olarak bilinen güneş tanrısı ile ''Anthos''tan gelen çiçek kelimesinin birleşiminden oluşarak ''güneş çiçeği'' anlamına gelen Helianthus'u oluşturuyor. Annuuss kelimesi ise ''yıllık\ bir yılda büyüyüp tamamlanan'' anlamına gelmekteymiş. Mitolojide ayçiçeklerinin hikayesi, Clytie isimli bir su perisinin güneş tanrısı Helios'a karşılıksızca aşık olması sonucu yönünü hep ona dönmesi ve perinin gökyüzünde hareket eden güneşi yeryüzünde beklentiyle izlerken, sonunda bir çiçeğe dönüşmesi olarak bir anlatıya dönüşmüş.

Güneş'e aşık bir perinin aşkının yüzlerce baş vermiş gövdeli kocaman bir çiçeğe dönüşmesinin öyküsü, oldukça acıklı. Bu hikayede benim en çok ilgimi çeken ne imkansız veya karşılıksız aşk dramasıydı, ne de Clytie'nin güzelim peri haliyle kendini saçma sapan harap etme romantizmi. Benim en çok ilgimi çeken... hayır bekleyiş ve sabır da değildi (çünkü bu, anlamsızdı). Ben, sanırım, çiçeğe dönüşmüş güzel su perisinin bir çiçekte can bulan kalbinin atışını merak ettim. Yani, bir çiçeğin aşkını.

Ayçiçekleri nasıl sever?

Güneş'e aşık ayçiçeklerinin adındaki Ay, ne anlama gelir bunu araştırdım. Bunun bilimsel bir karşılığı yok. Bunun mitolojik bir öyküsü de, sanırım, yok. Ben aslında bu çiçeğin en çok ''günebakan'' ismini kendisine yakıştırırdım. Bana daha umutlu gelirdi bu isim. Daha şirin. Daha bu çiçek gibi gelirdi aslında. Güneşe baka baka büyüyen bu çiçeklerle, yıldızları izleye izleye büyüyen kendim arasında bilinçli olarak olmasa bile bir çeşit ilgi kurmuşum diye düşünüyorum.

Tüm dünyada ''güneş çiçeği'' (sunflower) olarak isimlendirilen bu çiçeklere bizde ona Ay'ın adını koymalarının sebebi, çiçeğin öyküsüyle ilgili değil, çiçeğin bizzat kendi varlığıyla ilgiliymiş. Bunu fark ettikten sonra bir anda Ay'ı içinde taşıyan bu isim, benim için tüm güneşli isimlerin önüne geçti. Çünkü Ay çiçeği ismi, aslında bu umutsuz aşık perinin hikayesinin adını taşıyan çiçeğe, yeni bir başlangıç fırsatı veriyordu!

Çiçeğin kocaman bir gövdesi ve devasa yaprakları olduğundan dolayı görünümü Ay'ı çağrıştırmış. Bu çağrışım da ay gibi parlayan anlamına gelecek şekilde olduğunu düşündüğüm bir şekilde, ona Ayçiçeği ismini vermiş. 

Güneş'e aşık ayçiçeği belki de köklendiği bu yerkürede bir perinin güzelliğiyle büyürken; bereket, bolluk, güç, dayanıklılık, bağlılık, umut, yaşam enerjisi, hayatın geçiciliğine rağmen parlamak gibi anlamlarıyla kendi varoluş öyküsünü anlatıyor ve sadece kendisi olarak, varoluşundan gelen bir güçle sevmenin anlamını simgeliyordur.

Kim bilir... Yine bir gün, bu sefer daha yakından, ayçiçeklerini görürsem... bunu ona\ onlara da soracağım!

''Sevgili ayçiçekleri... siz nasıl seversiniz?''

Belki de Ay gibi güzel bu çiçekler, bir Güneş'in ışığında açmayı öğreniyorlardır. Ve bu, bence, tüm sınırsız aşk öykülerinden daha ölümsüz bir öykü. Sanırım böyle bir öyküyü kimse senden alamaz, sana veremez ve senin yerine var edemez.

Belki de ayçiçekleri böyle seviyordur. Kendileri gibi parlayarak.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Kahve Molası #4

 

''Oooooo erkencisiniz Rüya Hanım.''

''Geç geleceğimi haber vermiştim ya canım, sen yemeğini yemedin mi?'' Genç kadın sönen ışığa elini sallamaktan vazgeçip holden gelen ışığın eşliğinde yere saçılan eşyalarını toplamaya başladı. ''Çok değil birkaç dakika evvel kapıyı açsaydın ya...''

''Zaten sesine uyandım Rüya. Zile bassan daha az rahatsız edici olurdu vallahi.''

''Özür dilerim Aslı...'' Genç kadın, salonun kapısına yaslanmış uykulu gözlerle onu izleyen arkadaşına yavaşça sokuldu. ''Git elini yıka bari Rüya... aaaaa!'' Aslı genç kadının kollarından sıyrılarak salonun baş köşesinde uyuklayan kedisinin yanına kıvrıldı. Bezelyecik sarı beyaz tüylerini hafifçe kıprıştırarak holün karanlığında dikilen genç kadına göz attı. Sonra uyuklamaya geri döndü. ''En azından bugün yorulmuş,'' dedi genç kadın kediye işaret edip. Trençkotunu çıkarıp askıdaki paltonun yanına astı. Sonra da banyoda kayboldu. 

Günün en sevdiği anı ile en üşendiği zamanı aynı zaman dilimini kapsıyordu. Makyajını çıkarmak yüzüne rahatlık verdiği gibi gözünde büyüyor, büyüyor ve büyüyordu. Elimde olsa hiç makyaj bile yapmam diye düşündü avuç dolusu suyu yüzüne çarparken. Siyah kahve karışımı pamukları çöpe atıp banyodan çıktı. ''Çok yoruldum Aslı çok,'' dedi holden geçerken. 

''Hı-hı, ben de...'' Genç kadın kedisine sarılmış uyuklayan arkadaşının titreşen göz kapaklarına bakıp gülümsedi. ''Kalk yerine yat uykucu!'' Bacaklarına çarpan yastık, uyuyan arkadaşını hafifçe kıpraştırsa da pek de etkili olmamıştı. ''Hı-hı...'' diye mırıldandı Aslı bir kez daha. Genç kadın iç çekip odasından battaniye getirdi. Arkadaşının üstüne örttüğü battaniyenin ucundan çıkan Bezelyecik'in kuyruğu usulca sallandı. Kedisi de onun gibi, diye düşündü genç kadın yavaşça başını sallayarak. Sonra da odasına geçti.

Yatağının ayak ucuna başı gelecek şekilde uzandı ve oflayarak yanına telefonunu almadığını fark etti. Offf, diye düşündü çantasındaki telefonunu ararken, çanta çanta değil ki... Kulaklığım nerede benim! diye söylendi. En sonunda düğüm olmuş bir kulaklık ve yüzde yirmi beş şarjlı telefonuyla nihayet yatağındaydı. Az kalmış ama sadece on dakika bile olsa yeter, diye düşündü. Rastgele bir müzik açtı. Ne dinlediğine bile dikkat etmeden dinlemeye başladı. Kendi kendine şarkının sözlerini mırıldanırken, tavandaki boya izlerinde dolanan parmaklarıyla belli belirsiz bir şekil çizdi. Bu belirsiz şekle uzanmaya çalışırken gözlerini kapattı. Şarkıyı başa sardı, yeniden yeniden. Telefonunun şarjı olanca hızıyla azalırken, bu şarkıyı dinledi. 

Yatağındaki hareketlilikle gözlerini açtı. ''Şarjını hiç sonuna kadar kullanmazsın...'' dedi arkadaşı. Arkadaşının üzerindeki tişörte göz attı genç kadın. ''Benim tişörtüm mü o Aslı!''

''Kay bakalım...''

''Hem ince değil mi bu mevsim için? Hasta olursun vallahi...''

''Az evvel gözün görmüyordu tişört mişört hayırdır Rüyacığım? Kaayyyy!''

''Tamam bee!'' Genç kadın yavaşça yana kaydı, ''biraz daha Rüyaa!'' İkili tersten uzandıkları yatakta ayaklarını yatak başlığının ardındaki duvarda topladı. 

''Bu benim de en sevdiğim uzanma biçimi,'' dedi Aslı. Sonra da genç kadının karnına hafifçe dokundu ''gıdı gıdı...''

Genç kadın yavaşça gülümsedi. ''Eeee,'' dedi sonra yorgunlukla, ''düğün hazırlıkları nasıl gidiyor? Ev durumları falan...''

''Stresli! Hiç sevmem böyle şeyleri... de, yetişkin olmak böyle bir şeymiş pooofff!'' Genç kadın karnında topladığı ellerine baktı, sonra da kollarını tıpkı arkadaşı gibi başından geriye doğru özgürce uzattı. ''Aslı?'' dedi sonra.

''Efendim!?''

''Nasıl bir his...''

''Ne nasıl bir his? Emlakçılarla konuşmak mı? Ber-bat!''

''Hayır...'' dedi genç kadın. Dudak kenarları kıvrılmıştı, ''yani... Onunla bir hayat kuracak olmak. Aşık olduğun kişiyle? Onu bulmuş olmak... O olduğunu nasıl anladın?''

''Anlamadım.''

''Yani... aşık ol-''

''Onu anladım şapşik.'' Aslı başını yana döndürüp arkadaşının yorgun yüzüne göz attı. Yüzüne uzanan bir tutam saçı geriye okşadı, ''onu bulduğumu anlamadım.''

''Nasıl olur?'' dedi genç kadın şaşkınlıkla yan dönerek, ''siz ikiniz...''

''Onu gördüğümde...'' dedi Aslı, ''onunla evleneceğimizi anlamadım. Onu gördüğümde...''

''Ne hissetmiştin Aslı? Nasıl bir his... Aynı mı, hala aynı mı?''

Aslı yerinden doğrularak arkadaşının yatağa dağılan saçlarını parmağında döndürdü, ''tam olarak değil. Zamanla... nasıl desem... dönüştü.'' Genç kadının tüm ilgisi arkadaşındaydı. ''Onu ilk gördüğümde... kalbim yerinden çıkacak gibi atardı. Ama aynı zamanda, sakin bir his. Açıklaması zor,'' dedi Aslı hafifçe araladığı perdenin camındaki odanın geceyle karışan yansımasına bakarak, sonra perdeyi indirerek dikkatini genç kadına verdi, ''saf bir histi,'' dedi sonra, ''beni bazen korkuturdu. Ya o öyle hissetmiyorsa... hayır, aynı yoğunlukta hissetmiyorsa... diye kendi kendime kuruntu yapar korkardım.'' Genç kadın da doğrulmuştu. Dikkatini arkadaşına verdi. ''Sonra ne değişti Aslı?''

''Sonra...'' dedi Aslı, ''sorumluluklarımız arttı, ortak sorumluluklarımız oldu. Aramızdaki hisler, ilişkiye karıştı ve artık ortak bir şey oluşturmuştuk.''

''Hisler alışkanlığa mı dönüştü?''

''Belki de...'' dedi Aslı hala uykulu olan gözleriyle bakarak, ''ama bu, hislerimizi azaltmadı. Sadece, hayatımıza oturttuğumuz bir şeye dönüştü. Bunu sanırım böyle açıklayabilirim. Onunla ayrıyken... eksik hissetmiştim. Çünkü o, içimdeki saf hisse karşılık geliyordu. Onunla olan birlikteliğimiz,'' genç kadın, arkadaşını tüm dikkatiyle dinlerken Bezelyecik'in mırıltıları odayı doldurdu, ''gel anneciğim... İşte, bilmiyorum Rüya, başlangıçta her şeyi idealize ederiz. Ben öyle yapmışım... Hislerimi, hislerimi idealize ederek onu sevdim. Bu, hislerim gerçek değildi demek değildi tabii ki ama... onu gördüğümde bile içim aç-'' Aslı duraksadı, ''neyse, sonrasında izin verdim. Kendime izin verdim sanırım. İdealize edilmiş korunaklı hislerdense, bu hisleri sevdiğim kişiyle paylaşmaya izin verdim. Sanırım o da aynısını yaptı ve işte bugün... Emlakçılarla uğraşıyoruz! Ah...'' Aslı dramatik bir şekilde yatağa geri uzandı. ''Sende ne var ne yok,'' dedi düşünceli yüzüyle boşluğu izleyen arkadaşına, ''hu hu Rüyaa?'' 

''Efendim?'' genç kadın irkilmişti, ''ha şey... Ne olsun işte, yayınevi Harukami Bey falan filan.''

''Sahi, ne oldu görüşme ayarlayabildiniz mi?''

''Ayarladım,'' dedi genç kadın. Hala dalgındı.

''Ayarladım? Ve bana söylemedin Rüya!''

''Aman canım,'' dedi genç kadın biraz daha canlanarak, ''aynı evin içinde karşılaşamaz olduk Aslı... Söylerdim yoksa, niye saklayım?''

''Tamam iyi... İyi de, sen neden bu kadar heyecansızsın? Hem işi bağlamışsın, ki kendine çok yükleniyorsun o vasat yer için... Hem de bu kadar solgunsun. Başka bir şey var halinde, ne oldu anlat!''

''Yok bir şey...'' dedi genç kadın karnını ovalayarak. 

''Yemek yedin mi?''

''Evet yedim, sen?''

''Bu saate kalabilir miyim sence? Ohoooo... Şşşşş,'' dedi genç kadın oyuncu bir gülümsemeyle, ''Egelerle mi yemek yediniz?''

''Aslı...''

''Yoksa sadece Egeyle mi?''

''Aslı!''

''Tamam yaa... Hoş çocuk.''

''Aslı!''

''Tamam...'' Aslı hareketlenerek ayağa kalktı. ''Dur...'' dedi sonra genç kadın Aslı'nın koluna uzanarak. Sonra da pijamasını hafifçe kaldırarak göbeğindeki izleri gösterdi. ''Çok belli mi...'' dedi sonra sıkıntıyla. 

''Kendini daha ne kadar yoracaksın...''

''Çirkin değil mi?'' dedi genç kadın ağlamaklı.

Aslı arkadaşının tokasından kurtulmuş saçlarını elleriyle hafifçe geriye taradı. ''Sen gerçekten şapşiksin. Uyu artık...''

Aslı genç kadının saç başlangıcına öpücük kondurarak odadan çıktı. Çıkarken ışığı söndürdü, telefonunu şarja takmayı unutmamasını tembihledi ve hala arkadaşının ayak ucunda uzanan Bezelyecik için odanın kapısını aralık bıraktı.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Üç Kız Kardeş, Anton Çehov)


Kediler gibi seven biri tarafından sevilmek nasıl bir histir?

 

Kediler gibi sevilmek nasıl bir histir bunu düşünüyorum.

Hayır.

Kediler gibi seven biri tarafından sevilmek nasıl bir histir, bunun üzerine düşünüyorum.

Öncesinde şu yazımda ''kediler gibi sevmek'' kavramı ve aslında hali üzerinde yoğunlaşmıştım. Nedir bu kediler gibi sevmek... Kulağa şirin gelen bu ifadenin aslı nedir? Nedir nedir?

Her kedinin sevme biçimi farklıdır. Tekiri ayrı sever, sarmanı ayrı. Karası ayrı, beyazı ayrı, calicosu ayrı... Scottish'i başka biçimde, sfenksler bambaşka olmalı...

Kediler nasıl sever?

Kediler, kendilerine özgü ve kendi karakterlerinin doğasına uygun severler. Bu cepte. Kediler... seni severler, sana özel severler; bu da cepte.

Kediler gibi sevmek, köpekler gibi sevmekten farklıdır. Kediler özgün imzalarıyla severler. Lovebombing gibi sevmezler hayır. Bir anda şap diye sevmezler hayır. Kendilerini harap ederek de sevmezler hayır. Onlar kendilerini önceliklendirerek severler evet ama seni sevdikleri anda yanından ayrılmazlar. Sen iyi hisset diye sana parlak hediyeler ve zamanlarından verirler. Onlar kesinlikle cömerttirler. Sana ısındıklarında onlardan sıcakkanlısı olamaz. Seni ve aslında sana olan sevgilerini sahiplenirler. Köpekler gibi değildir onların sevgilerinin yoğunluğu, daha çerçevelidir ve bu nedenle ölçülü gibi görünür. Senin ne kadar sevildiğini anlaman için bu sevgiye gerçekten kıymet vermen ve bunu kedine göstermen gerekir. 

Kediler seni bazen tınlamıyor gibi görünebilirler ama seninle vakit geçirmeyi severler. Hatta onlara özel zaman ayırmazsan güvenleri bile zedelenebilir. Onlar meraklı hayvanlardır, ele avuca sığamazlar. Bundan olacak onların dünyaya olan sevgilerini anlayamayanlar onlara ''nankör'' bile demişlerdir. Onlar ne bilirler ki? Kediler yoğun sever, seni seçerlerse sevgilerine imzalarını bile atarlar. Kediler seni seçerek severler. Sana güvenerek, sana yanaşarak ve belki sığınarak, sokularak... Seni seçimle severler. Bu bakımdan onların sevgisi köpeklerinkinden farklıdır.

Peki... kediler gibi seven biri tarafından sevilen biri ne düşünür, ne hisseder? İşte iş bu noktaya gelince tıkanıyorum. Bunu bir kediye sorsaydık acaba bize ne derdi?

''Sevgili kedi, sevgili miyavvv hanım\ bey... sizi sevenlerin sevgisini nasıl görüyorsunuz?''

miyaaaoovvvvv.

''Ah olmadı tabii... Sevgili kedi, sevgili miyavvv hanım\ bey... sizi sizin gibi seven birisiyle karşılaşsanız... bu sevgi hakkında ne düşünürsünüz?''

mıırr meoooovvvv.

''Evet haklısınız.''

Sanırım kediler sadece sevmek ve sevilmekle ilgileniyorlar. Ötesini berisini karıştırmıyorlar. Onlar bu dünyaya gönderilmiş bilgeler.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(Bir Kediyi Terk Etmek - Babam Hakkında, Haruki Murakami)


Kahve Molası #3

 

Sokak lambalarının turuncu ışığına rağmen dolunay olanca parlaklığıyla gökyüzünde asılıydı. Genç kadın, genç adamın geceden ayrışan parlak gözlerini bir süre izledikten sonra dikkatini yeniden dolunaya verdi. Trençkotuna daha sıkı sarılmıştı şimdi.

''Üşüdün mü?'' dedi genç adam. Onun üzerinde kazağından başka bir şey yoktu. Yine de her zamanki gibi dimdik duruyor, hiçbir üşüme belirtisi göstermiyordu. Genç kadın sıktığı kollarını gevşetti, ''biraz,'' dedi sonra da.

''Eğer vaktin varsa...''

Genç kadın kol saatine bakarak otobüs saatlerini anımsamaya çalıştı. Genç kadının duraklayışı genç adamın gerginliğini artırmıştı. ''Gerçekten üzgünüm Rüya...''

''Sadece eve dönebilecek miyim onu düşünüyordum,'' genç kadın yorgun bir tebessümle genç adama bakarak, ''ama çok açım beyefendi! Bu halde yol tepip bir de üstüne yemek hazırlamak yorucu olur. Yani evet, şanslısınız... vaktim var!''

Genç adamın gözlerindeki parıltı yüzünü yeniden canlandırmıştı. ''Ah çok haklısınız...'' İkili yol boyunca geri yürürlerken genç adam dramatik bir tavırla üzüntüsünü ifade ediyor ve kafenin müşterilerine hazırlamadığı özel menüsünü genç kadına sıralıyordu.

İkili kafeye girdikten sonra genç adam ilk iş olarak kombinin derecesini arttırdı. ''Birazdan daha iyi olur,'' dedi sonra mutfağın kapısına yaslanmış onu izleyen genç kadına. ''İstersen,'' genç adam duraksamıştı, ''istersen yemeği birlikte yapabiliriz.''

''Bu konuda pek de becerikli olduğumu söyleyemem...'' Genç kadın gergince dudak kenarını ısırarak omuz silkti, ''ama sana yardımcı olabilirim. Evet, aşçı yamaklığında iyi olabilirim.''

''Güzel! O halde ne yapıyoruz?'' Genç adam genç kadının önlüğünü belinin çevresinden dolayarak arkasında bağladı.

''Menemen!''

Menemen konusunda oldukça hassas olan genç adam, menemenin soğansız olduğunu iddia eden genç kadına şok olmuş bir şekilde bakıyor ve genç kadının tüm argümanlarını kesinkes reddediyordu. ''Menemen yapmak incelik ister Rüyacığım, tek bir malzeme, tek bir adım, tek bir bekleyiş... eksik olursa, bütün dengesi bozulur. Bu... 1000 parçalık bir puzzle'ı büyük bir emek ve sabırla yapıp bitirmek üzereyken 999. parçada son parçanın kayıp olduğunu fark etmek gibi bir şeydir. Yani, sonuç büyük bir hayal kırıklığı olabilir!'' Genç adam kavrulan biberlerin dumanında parlayan kahve-yeşil gözlerini genç kadına çevirip yalandan çattığı kaşlarını yumuşattı, ''Bu nedenle de, Rüyacığım, çok dikkatli olmalısın. Hiçbir malzemeyi eksik bırakmamak, doğru zamanda eklemek önemlidir. Sen bir de tutmuş,'' genç adam genç kadının doğradığı malzemeleri tavaya ekliyordu, ''soğansız yapalım diyorsun! Assslaaa kabul edilemez. Menemenin özlük haklarına aykırı!''

Genç kadın genç adamın savunmasının karşısında çoktan pes etmiş ve içinde tuttuğu tüm sıvıyı bir anda sisteminden atarcasına dolu dolu gözlerle soğanları doğruyordu.

''Ah Rüya... Geç bakalım tavanın başına, seni acemi aşçı!''

''O kadar da kötü doğramadım Cenker abartma.'' Genç kadının genizden gelen sesi, gözünden akan yaşları destekler gibiydi.

''Hem bak...'' dedi genç adam genç kadının elindeki bıçağı alırken, ''soğan doğramak bir çeşit terapidir.'' Şimdi genç adamın gözleri de dolmuştu. ''Akmalarına izin verirsin.'' Genç adamın dolmuş gözleri, genç kadının yüzünü yumuşattı. ''Soğandan oldu,'' genç kadın bir yandan kazağının koluyla gözlerini silerken diğer yandan ellerini yıkıyordu, ''gerçekten.''

''Evet anlıyorum.'' Genç adamın da gözleri hafifçe kızarıktı. ''Aslında soğandan etkilenmemek için de yöntemler var ama ne gerek var...'' Sonra da soğanları tavaya atıp pembeleşinceye kadar kavurdu.

Genç adamın ocak başındaki ne yaptığını bilen tavrı genç kadının ilgisini çekmişti. Hem ne yaptığını biliyor, hem de hızlı diye düşündü genç kadın. ''İstersen,'' dedi genç adam, ''yanına başka bir şey daha yapabiliriz. Mesela...''

''Yok hayır menemen yeterli. Zaten kurt gibi açım!''

''İnanır mısın ben de...'' Genç adam kırdığı yumurtaları hafifçe dağıtarak genç kadına döndü. ''Birazdan hazır olur, sen içeri geç otur istersen. Ben birazdan gelirim.''

''Sofrayı bari ben kurayım. Kendimi çok beceriksiz hissettim...''

''Olur, kurun bakalım hanımefendi. İşte!'' Genç adam genç kadına ekmek sepetini uzattı. Sonra da ocağı kapattı ve tabakları çıkardı. 

İkili gerçekten acıkmıştı. Menemeni eşit bir şekilde, ki aslında genç adam genç kadına çaktırmadan onun payını daha fazla koymuştu, tabaklara bölüştürmüş ve hepsini son lokmasına dek keyif veren bir iştahla yemişlerdi.

''Bu,'' dedi genç kadın son lokmasını ağzına götürürken, ''hayatımda yediğim en güzel menemen! Ciddiyim Cenker, gerçekten abartmıyorum. Çok güzeldi ellerine sağlık.''

''Sana söylemiştim, menemen yapmak ciddi bir iştir Rüya Hanım.''

''Ah... Artık biri 'menemen soğansız olur' derse, ben de menemenin haklarını savunacak ve soğansızlığa şiddetle karşı çıkacağım!''

İkili yemek boyunca yalnızca yemekleriyle, menemenin püf noktalarıyla ve birbirlerinin gözleriyle ilgilenmişlerdi. Tabakları toplayan ikili, bulaşıkları kimin yıkayacağı konusunda da tartışmaya girişti. ''Bulaşıkları bari ben yıkayım Cenker,'' diyordu genç kadın kendi tabağını genç adama uzatmayı reddederek. ''Burası benim mutfağım Rüya Hanım, iki kap bulaşığı da misafirime yıkatamam ya canım... Hem, bulaşık makinesine dizerim şimdi, sonra hepsini birlikte...'' 

''Olmaz Cenker, bulaşığımı da bırakıp gidemem artık...''

''Ah Rüya... Tamam gel yıkayalım birlikte.''

Genç adam bulaşıkları deterjanla yıkarken, genç kadın onları duruluyordu. İkilinin birbirlerine yaklaşıp uzaklaşan elleri, doğal bir uyumla hareket ediyor gibiydi. ''Şimdi mutlu musunuz Rüya Hanım,'' dedi genç adam sesindeki yumuşak ama alaycı tonla. Genç kadın, genç adamın parfüm, kahve, yağ ve biraz da soğanla karışmış kokusuyla düşüncelere dalmıştı. Genç adam, genç kadının omzuna koluyla hafifçe dokundu. ''Ne, evet... Yani, ah evet, hem de çok! Çok mutluyum beyefendi. En azından sadece bomboş oturmamış olarak gideceğim.''

''Yemek yedik ya Rüyacığım. Yemek yemek ciddi bir iştir...''

Genç kadın gülmeye başladı.

''Ne? Ben ciddiyim Rüya... Bana inanmıyor musun? Yemek yemek sahiden...'' Genç adamın bakışlarındaki oyuncu parıltılar şimdi dudaklarındaydı. İkili ellerini kurulayarak birbirlerine baktı. Ne garip, diye düşündü genç kadın, şimdi de kahverengisi baskın gibi görünüyor. Kafenin girişine doğru ilerleyen ikili, zamanı durdurmak istercesine yavaş hareket ediyor, bakışlarıyla sessizliği dolduruyordu.

''İstersen,'' dedi genç adam, genç kadın parlak gözlerle gelecek teklifi bekliyordu, ''istersen teras katına çıkıp gökyüzünü izleyebiliriz biraz. Yani... Ecem de gökyüzünü izlemeyi severdi...'' Batırmaya başlayacağını anlayan genç adam kısacık duraksadı, ''orada bir köşe var oturacak, battaniye de alırız, üşümeyiz...''

''Olur,'' diye yanıtladı genç kadın. Genç adamın duraksamasının ardından gelen bu hızlı yanıt, havadaki mahcup gerginliği arttırıp azaltmak arasında kararsız kalmıştı.

İkili bunu umursamadı. Yukarı çıktılar, terasta gerçekten de güzel bir köşe vardı. Genç kadın battaniyeye sarılarak salıncağa yerleşti. ''Ne güzel,'' dedi sonra elleri cebinde ayakta duran genç adama bakıp ''salıncak olduğunu söylememiştin... Buraya gelsene Cenker! Otur...'' Yanına yavaşça oturan genç adama battaniyenin bir ucunu uzatan genç kadın başını göğe çevirdi. ''Ne güzel...'' dedi sonra bir kez daha. ''Yıldızları izlemeyi özlemişim... Biriyle birlikte.''

Genç adam salıncağı ayağıyla hafif hafif sallarken, genç kadın ayaklarını yan tarafına bükmüş oturuyordu. Battaniyenin altında ikilinin omuzları iç içeydi.

''Ben de,'' dedi genç adam. ''Aslında, yıldızları izlemeyeli ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum bile. Bir noktada bırakmış olmalıyım.''

Genç kadın genç adamın ne demek istediğini anlamıştı. ''Ben de,'' dedi sonra, ''ama benim bırakmamın üstünden neyse ki uzun zaman geçmemişti. Sayende,'' dedi sonra bakışlarını genç adamın gecenin içine çizilmiş gibi duran profilinde gezdirip ''arayı fazla açmadan yakaladım.''

Genç adam, salıncağı usul usul sallamaya devam etti. ''Kahvemi deneyemedin...'' dedi sonra buruk bir sesle. 

''Ne yapalım? Artık kafeye geldiğimdeki ilk siparişim senin özel tarifin olur.''

''Hayır olmaz,'' dedi genç adam başını hafifçe yana eğerek. Bakışlarının tonu daha keskin olduğundan mı acaba gözleri farklı, diye düşündü genç kadın, ''yoksa kahveni deneme hakkımı kayıp mı ettim, ah...'' dedi sonra da.

''Sen onaylamadan menüye o kahveyi ekleyemem. Hem...''

Genç kadının içindeki bir nokta irkilmişti. Memnuniyet ile tedirginlik nasıl iç içe olabilir diye düşündü. ''Hem?''

''Hala üzerinde çalışıyorum. Senin fikrine de ihtiyacım var.''

''Rafine bir damak tadım olmadığını bilmelisin. Yine de tamam! Seve seve fikir veririm.''

İlerleyen zaman havayı gittikçe soğuttu ancak ikilinin iç içe sıcaklığı onlara biraz daha bir arada olma hakkını tanıdı.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


(İnsanlar, Matt Haig)


Kahve Molası #2

 

Genç kadın sabahtan beri hiç ara vermeden çalışmıştı. Gelen mailleri yanıtlamış, bir aydır gönderilmeyi bekleyen taslakları düzenlemiş ve yayınevine yeni gönderilen baskıları kontrol etmişti. Altı aydır bir türlü görüşme ayarlayamadıkları Japon yazarın asistanı ile randevu bile oluşturmuştu. Ah, dedi saate kısa bir bakış atarak, neyse ki yetiştirdim. 

''Oooooo bu ne hız böyle...'' Masa başında beliren ofis arkadaşı, yerinde kıpır kıpır olan genç kadını izliyordu. ''Sabahtan beri arı gibi durmadın. Üç aylık işi bitirdin vallahi.''

''Abartma Ege. Yani evet... bugün biraz ilerledim diyebilirim.''

''Biraz mı? Neyse, en azından öğle arasında biraz daha çalışacağım diye bizi ekmeyeceksin.''

''Ah... geçen gün kızlara sözüm vardı biliyorsun.''

''Evet biliyorum hanımefendi. Bugün iş çıkışında toplanıyoruz. Bizimle gelsene. Bak öğle aranı sana bırakıyoruz. Hem, şu Japon yazar ile röportaja dair de konuşabiliriz. Sahi, nasıl görüşme ayarlayacağız acaba? Zoom'u geçtim, mail yoluyla bile olsa bize dönüş sağlar mı ki? Adamın asistanı bile kaprisli!''

''Şey... Ben aslında bir görüşme ayarladım.''

''Ne!? Nasıl olur... Şaka!''

''Hayır ciddiyim. Gerçekten de görüşme ayarladım. Ah...'' Genç kadın 12'yi birkaç dakika geçen saatine göz attı, ''sonra detayları anlatırım Ege. Benim şimdi...''

''Sen ciddi misin gerçekten... Yani Muraki Harukami'yle görüşme mi ayarladım dedin! Bu... bu büyük bir olay farkında mısın? Kitaplarının yayın haklarını almak bile...''

''Tamam Egeciğim... Sonra konuşalım. Benim gerçekten gitmem gerek!''

''Bir dakika... R-''

Genç kadın kendini yaka paça ofisten dışarı zor atmıştı. Başka kimseye yakalanmadan dışarı çıkabildiği için derin bir nefes aldı. Şükürler olsun... Kol saatine göz attı, henüz on ikiyi on geçiyordu. Tüh, diye düşündü genç kadın, oysa daha erken çıkmak için ne çok acele etmiştim...

Sabah durmadan yağan yağmur yerini güneşe bırakmıştı. Güneş, baharın kapıda olduğunu gösterircesine yeşermeyi bekleyen ağaç dallarına vuruyordu. Genç kadın trençkotunun kolunu kıvırarak marteniçkasının ucunu ortaladı. Çiçekten bir nazar boncuğu... Bu baharda hayatının çiçeklerle dolacağını hissediyordu.

Adımlarını hızlandırdı. Bugün ne içsem diye düşünürken yanıt hafifçe guruldayan midesinden geldi. Acaba menülerinde yemek var mıydı... Of, hatırlamıyorum. Başka bir yere mi gitsem? diye düşündü adımlarını yavaşlatarak. Hem oraya dün de gitmiştim, ondan önce de, ondan önce... 

Her gün gitmem tuhaf kaçar mı ki... Aman canım, zaten pek müşterileri de yok. Sahi... neden öyle hoş bir yerin müşterisi yok ki? Yok yok bugün artık gitmeyim. Hatta birkaç gün, belki hafta... oraya gitmesem ve kendimi unuttursam daha iyi olabilir. Evet evet öyle yapayım. Saat on ikiyi çeyrek geçiyor. Offff... zaman neden bu kadar hızlı! Tamam. Hayır, gitmiyorum. Yok canım neden gitmiyormuşum... Gidemem, yanlış anlaşılır. Neden?.. Kim yanlış... Hayır gitmeyeceğim!

Genç kadın olduğu yerde aniden durdu. Kararsızlık, midesinde kıvrıla kıvrıla ilerliyordu. En iyisi gitmeyim, diye mırıldandı kendi kendine.

Uzaklardan onu izleyen bir çift göz hareketlendi. ''Ah, bir süredir ortalarda yoktun,'' dedi genç kadın önünde duran alacalı kediye. ''Bugün yanımda sana verebileceğim yemek yok üzgünüm.'' Elini guruldayan karnına götürdü. ''İstersen... buralarda market de yok ki...'' Alacalı kedi hafifçe mırlayarak genç kadına uzandı. Genç kadın kedinin avuçlarının içine yerleşen yüzünü, boynunu ve sırtını okşadı. ''Ne tatlısın böyle...'' dedi sevecenlikle. ''Bir adın var mı? Ya bir evin...''

Kedi, genç kadının elinin etrafında dönerek birkaç adım ilerledi. ''Hemen mi gidiyorsun?'' dedi genç kadın dudak bükerek. Mırlayan kedi arkasına kısa bir bakış atarak kaldırım boyunca ilerledi. Yerinde duran genç kadın kedinin ilerleyişini izliyordu. Omzunun üzerinden parlak gözleriyle genç kadına bir bakış daha atan kedi bir kez daha mırladı.

''Beni mi çağırıyorsun, bir şey mi göstereceksin?'' dedi genç kadın çömeldiği yerden doğrularak. Arkalarında kalan cadde bile sessizdi. ''Seni burada bırakmak istemiyorum kedicik. Bana ne söyleyeceksin? Doğrusu bunu da merak ediyorum...'' Kedi, genç kadına son bir bakış atıp az ilerideki kafenin kedi girişinde kayboldu. ''Sen onun kedisi misin...'' diye fısıldadı genç kadın. Saatine göz attı 12:25. Hala vakit var, diye düşündü.

Adımlarını hızlandırarak kafeye girdi. Bu sefer kafe çok daha doluydu. Bu durum genç kadını hem şaşırtmış, hem de yüzüne bir gülümseme kondurmuştu. Sanki canlanmış gibi, diye düşündü. Kafe boşken de güzeldi ancak bu, solgun bir güzellikti. Şimdi insanların konuşmaları ve kahve kokusuyla hareketlenen bu kafe, adeta nefes alıp veriyor gibiydi. Duvarlardaki figürler bile hareket ediyor sanki, diye düşündü genç kadın bakışlarını mekanda gezdirerek.

''Buyurun nasıl yardımcı olabilirim?'' Tezgahın arkasından gelen ses, yeşil gözlü güzel kıza aitti. ''Merhaba,'' dedi genç kadın açıkça bocalayarak. O nerede, diye düşündü.

''İsterseniz boş bir yere geçebilirsiniz. Menünüzü hemen getiriyorum.''

''Tamam teşekkürler...'' Genç kadın hafifçe gülümsese de, yüzü allak bullak olmuştu. Ama o hep tek olurdu, diye düşündü. Bakışlarını dolu kafede gezdirdi. Cam kenarı da dolu... diye iç geçirdi. Duvar kenarındaki tek boş masaya yerleşti. Gelmemeliydim işte... diye düşündü hayal kırıklığıyla. ''Buyurun menünüz...'' Genç kadın kafasını kaldırdığında ona gülümseyen iki renk gözle karşılaştı. ''Buradaymışsın...'' dedi ışıldayan sesine engel olamadan. ''Yani şey...'' dedi sonra hafifçe boğazını temizleyerek, ''seni göremeyince...''

''Bugün biraz yoğunuz. Neyse ki...'' dedi genç adam servis yapan güzel kıza göz atarak, ''artık yalnız olmayacağım.''

''Ah... evet,'' dedi genç kadın düşen yüzüyle. Yüzündeki parlaklık bir anda bin parçaya ayrılmıştı. ''Ben o zaman,'' dedi sonra ciddi bir sesle, ''ben o zaman...''

''Havuçlu tarçınlı keki önerebilirim. Bugün yeni çıktı. Ecem'in özel tarifiyle.''

''Yaaa,'' dedi genç kadın isminin Ecem olduğunu öğrendiği güzel kıza bakarak, ''ben aslında bugün biraz açım. Tuzlu bir şey yesem daha iyi olabilir.''

''O zaman...'' dedi genç adam bakışlarını genç kadından ayırmadan, ''mini ıspanaklı böreğimiz, mantarlı kişimiz veya... turtalarımız ve tartlarımızdan da, tuzlu istediğine göre... patatesli ve kıymalı turtamız ile sebzeli tartımız bulunuyor. Bence tatlı olanları da çok güzel ama tuzluları da Ecem'in gelişiyle birlikte menümüze ekledik. Tatları gerçekten harika.'' Genç adamın bakışlarındaki oyuncu parıltılar bir anlığına bile değişmemişti.

''Hımmm öyle mi?'' dedi genç kadın iç çekerek. Ecem'in gelişi her anlamda yenilik getirmiş demek ki... diye düşündü sonradan kendinin bile şaşıracağı tuhaf bir öfkeyle. ''O zaman turta alayım. Patatesli ve kıymalı olsun. Yanına da soğuk bir içecek olabilir.''

''Tamamdır,'' dedi genç adam elindeki deftere kısacık not alarak, ''siparişiniz hemen geliyor.''

Genç kadın saatine aceleyle bir bakış daha attı. 12:33. En azından öğleden sonra işte rahat olacağım, diye iç geçirdi trençkotunu çıkarırken. Güzel kızın kafenin içinde kuğu gibi süzülüşünü, genç adamla şakalaşmalarını bastıramadığı bir kırgınlıkla izledi. Ne bekliyordum ki... 

''İşte siparişiniz...'' Genç kadın, bakışlarını servisini yapan güzel kızın yüzünde dolaştırdı. Gerçekten çok güzel... ''Teşekkür ederim.'' Yenilgiyi kabul eden yumuşak bir gülümsemeyle servisine uzandı. ''Afiyet olsun...'' Duraklayan kız, genç kadına tereddütlü bakışlar atarak yan döndü. ''Pardon,'' dedi sonra aniden genç kadına dönerek. 

''Evet?''

''Sen.. yani siz osunuz değil mi?''

''Ben kim miyim?'' dedi genç kadın biraz şaşkınca gülümseyerek.

''Ah pardon... böyle dan diye sorunca da...'' Garson kız elindeki tepsiyi yan çevirip önlüğüne bastırarak devam etti, ''abim sizden bahsetmişti. Ayağı uğurlu olan müşteri sizsiniz demek ki...''

''Abin.. abiniz mi?'' Genç kadın önce kısacık duraksadı, sonra güzel kızın yeşil gözlerinin tanıdıklığına coşkuyla gülümsedi ''abin! yani abiniz Cenker... o mu?'' dedi en sonunda başıyla onları izleyen genç adamı işaret edip. 

''Evet abim, ona sosyal medya fikrini vermişsiniz. Beni asla dinlemiyordu inanır mısınız?''

''Sen diyebilirsin.'' O an genç kadından mutlusu yoktu. ''Rica ederim,'' diyerek bu güzel kıza içinde aniden kabaran sevgiyle gülümsedi.

''Sizi... seni de tuttum pardon. Afiyet olsun.''

''Teşekkür ederim...'' Genç kadın turtasından ilk lokmasını yüzünden bir türlü silemediği sırıtışıyla yedi. Önce küçük bir lokma, sonra çok daha büyüğü. Gerçekten lezzetli, diye düşündü sonra. Yemeğini yerken göz ucuyla genç adamı takip ediyordu. Onun müşterileri selamlayışını, servis yaparkenki yönlendirici rahatlığını... Ne tatlı, diye düşündü. Yüzündeki memnun ifadenin sebebi turta mıydı artık kendi de emin değildi. 

Boş tabağına iç geçirerek baktı. Zaman, diye düşündü kol saatine bir bakış daha atarak, ne hızlı geçti. Oysa bugün onunla hiç karşı karşıya bile gelemedik... Sadece kısa bir an... Genç kadın omuz silkerek trençkotunu giydi ve tezgaha doğru ilerledi. Onu karşılayan kişi Ecem'di. Keşke bari tezgahta onunla karşılaşsaydım... diye düşündü genç kadın sıkılgan bir hisle. 

Ödemesini yaparken aklına kedi geldi. ''Pardon, sizin bir kediniz var mı?'' dedi Ecem'e.

''Aaaa ama hani sen diyecektik,'' başını iki yana salladı, ''yani civardaki kedileri besliyoruz ama bizim bir kedimiz yok.''

''Öyle mi? Ama...''

''Bugün de hiç karşılaşamadık değil mi?'' Genç adam gözlerine yayılan gülümsemesiyle tezgaha yaslanarak elindeki not defterini kız kardeşine uzattı. ''İşte, sana zahmet...'' 

''Ah abi... Buraya geldiğim ilk günde bile beni durmadan çalıştırıyor işte bak gör.'' Ecem, genç kadına yalandan bir sitemle omuz silkerek ikiliyi baş başa bıraktı. Genç kadın, genç adamın kafenin solgun ışığındaki gözlerini inceledi. Acaba hangi renk daha baskın diye düşündü bu gözleri ilgiyle izleyerek.

''Yeni bir kahve tarifim var,'' genç adam ellerini çıtlatarak devam etti, ''denemeni çok isterim. Yani...'' dedi sonra beceriksizce, ''fikrini merak ediyorum.''

''Tabii! Tabii...'' dedi genç kadın saatine alışkanlıkla bir bakış atarak, 13:07, ''ama şimdi ofise dönmem lazım... Yarın... Yarın belki olmaz ama...''

''Bu akşam... bu akşam iş çıkışında olur mu? Yani... müsait, olur musun?''

''Bu akşam mı?''

''Uygun değilsen tabi anlarım. Sadece... ilk sen dene istemiştim.''

''Uygunum aslında,'' dedi genç kadın saklamaya çalıştığı bir heyecanla, ''iş çıkışında gelirim.''

''Olur o zaman... Anlaştık.''

''Anlaştık.'' 

Genç kadın genç adamın parıltılı gözlerinden kendini güçlükle alarak kafeden çıktı. Tüm öğleden sonrasını bir kahvenin hayaletini zihninden kovalamaya çalışarak ve ofistekilere Muraki Harukami'yle röportajı nasıl ayarladığına dair açıklamalar yaparak geçirdi. Ne uzattınız, diye düşünerek bir anlığına bile sessiz kalamayan başına parmaklarıyla usul usul masaj yaptı. Neyse ki mesainin bitmesine az kalmıştı. Tüm işlerini çoktan hallettiği için rahattı. Çıkışta biri onu lafa tutmazsa veya çekiştirmezse bu iş... 

''Bizimle geleceksin değil mi?'' dedi masa komşusu.

''Ege... Bugün malesef...''

''Hadi ama... Kızım sen değil bugünün, bu ayın yıldızısın. Bu anlaşmayı kutlamamız lazım. Beyzaları başından savdın ama beni...''

''Anlaşma henüz olmadı ki... Fazla büyütüyorsunuz bence. Sadece asistanıyla iletişim kurdum, o kadar.''

''O asistana ulaşmak bile ne zordu haberin var mı senin? Bazen bu kadar alçakgönüllü olmana şaşırıyorum doğrusu.''

''Çıkmam lazım.'' Genç kadın trençkotunu hızla giyip çantasına uzandı. 

''Beni kırıyorsun ama R-''

''Söz, şu anlaşma yapılırsa sizinle kutlama yapacağım. Söz. Ege?''

''Tamam öyle olsun, iyi akşamlar.''

''İyi akşamlar.'' Genç kadın hafifçe gülümseyerek kıvrak adımlarla çıkışa yöneldi. ''İyi akşamlar millet.''

İyi akşamlar dilekleri havada uçuşurken genç kadın uçarcasına binadan çıktı, yolu hızla geçti ve kafenin olduğu sokağa geldi. Derin bir nefes alarak nefesini düzenlemeye çalıştı. Sakin ol, diyerek trençkotunu düzeltti, telefonunun ekranından gördüğü yüzünü şekilden şekile sokarak görünümünü kontrol etti ve... İdare eder... Sonra da duruşunu dikleştirerek kafeye girdi. 

Kafede kimse yoktu. ''Kimse yok mu?''

Genç kadın boş mekanı çekingen adımlarla dolandı. ''Kim var orada! Cenker?''

Duyduğu belli belirsiz sesin kaynağını bulmak için etrafını inceledi. ''Kimse yok mu?''

''Miyaaavv.'' Genç kadın yerinden hopladı. ''Ah! Ödüm koptu...'' Dişine hafifçe dokunarak başını arkaya attı. ''Sen miydin,'' dedi sonra alacalı kediyi kucağına alarak. ''İlginç... Ecem bizim kedimiz yok demişti oysa.'' Sahi, Ecemle Cenker neredeler?

Genç kadın kediyle sohbet edip onun yumuşak tüylerini okşayarak kırk beş dakika geçirdi. Kafeye ne gelen vardı ne giden... Acil bir işleri çıktı herhalde, dedi kendi kendine. İyi de o zaman kapıyı niye kilitlemediler? ''Kapıyı çekip burayı öylece bırakıp gitmeli miyim sence kedicik?'' 

''Miyaavvv.''

''Sana verecek yemeğim yine yok... Kafeden bir şeyler vereyim desem, mutfağa girmem ayıp olur. Hoş, şimdi kimse yokken burada olmam bile ne kadar doğru bilemiyorum.'' Kediyi usulca koltuğa bıraktı, ''hoşça kal kedicik, seni tekrar gördüğüme sevindim.'' Sonra boş tezgaha buruk bir bakış attı. Oysa, diye mırıldandı, bugün seni göreceğim için ne çok heyecanlanmıştım...

Genç kadın mırlayan kedinin başına son bir öpücük kondurarak kapıyı çekip çıktı. ''Kapı da kilitli değil... Hadi Cenker düşünemedi, Ecem'in de mi aklına gelmedi dükkanı kilitlemek? Gerçekten ilginç...''

Genç kadın omuz silkerek trençkotuna sarıldı. Gündüz ile gece arasındaki belirgin sıcaklık farkını iliklerine kadar hissediyordu. Caddenin ışıklarına ulaşmadan evvel boş sokakta başını gökyüzüne çevirdi. Bakışları parlak Ay'ı buldu. ''Dolunay,'' dedi arkasından nefes nefese bir ses.

''Cenker...'' Genç kadın hem şaşırmış hem rahatlamıştı. ''Kafede seni bekledim ama kimse gelmeyince...''

''Özür dilerim...'' dedi genç adam sıkıntıyla. ''Gerçekten özür dilerim Rüya. Seni bekletmek istemezdim ama... Bir işim çıktı, gerçekten elimde olsaydı...''

''Sorun değil... Düşünemedik değil mi? Telefon numaralarımız bile birbirimizde yok. Nasıl haber verecektin ki? Boşver, dert etme...''

Genç adam yavaşça nefesini verdi. Sonra ikisi de bakışlarını Dolunay'a çevirdi. ''Ay çok güzel,'' dedi genç adam genç kadına önce hafifçe, sonra tüm varlığıyla bakarak. ''Evet...'' Genç kadın bu bakışlara karşılık vermeden kısa bir an evvelce bakışlarını parlak Ay'ın ışığında dolaştırdı. 

İkili birbirlerine bakarken, genç kadın bu bakışlardaki baskın rengi hayretle inceledi. Yeşil... diye düşündü dudaklarına ulaşan bir farkındalıkla. Ay'ın ışığında gözlerindeki en baskın renk... yeşil.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



Alice Harikalar Diyarında.


Popüler Yayınlar