Ağustos böceklerinin sesini dinlemek beni rahatlatıyor.
Ağustos böceklerinin
sesini dinlemek beni rahatlatıyor. Sanki, tanıdık birini duymuşum gibi bir his
veriyor. Annemlerin bir akrabası vardı. Ben küçükken benimle uğraşmayı pek
severdi. Sanırım ben de onun benimle uğraşmasını severdim. Bir çocuk için
varoluşunun büyükler tarafından fark edilmesi büyük bir şeydir. Bu da böyle bir
şeydi işte; sanırım en çok da fark edilmek ve orada İlkay olarak bulunduğum
fikri beni mutlu ederdi. Kendim olarak var olma fikri. Bana bunu hissettiren o
kişiyi, çocukluk hatıralarımın ötesine geçmese de, bugün de sevgiyle
anımsıyorum. Bana ''cırcır böceği'' diyen kişi oydu.
Yine çocukken çok
konuşurdum. Bunu hatırlıyorum. Konuşmaya başladığımda gerçekten susmazdım.
Muhtemelen hemen hemen her çocuk gibi. Bir çocuk için dünya, sanırım,
keşfedilecek koca bir evrendir. Tıpkı çocukken okuduğumuz ve etkilendiğimiz
macera romanlarındaki gizemli adalar, uzaya yolculuklar, bilinmeyen diyarlara
seyahatler; gibi olsa gerek. Yine sanırım, büyüdükçe bu özelliğimizi kaybettiğimize
inanıyoruz. İnandığımız şeyler değişiyor. Keşfedilecek şeyler yerine,
keşfetmemeye inanmayı seçiyoruz. Buna çeşitli adlar bile veriyoruz; umutsuzluk,
yalnızlık, kaybolmuşluk... neyse ne, ben psikolog değilim, orasını bilemem ama
şunu biliyorum ki, ben bazen çok yoğun bir şekilde bu hisleri hissediyorum.
Belki de büyüdükçe,
buradayım, demenin farklı yollarını buluyoruz. Bunun için tüm eski
sıfatlarımızı, yerini sadece bizim bildiğimiz yerlere saklıyoruz. Bak mesela,
ben içimdeki bazı şeyleri nereye sakladığımı buldum ve yine unutmayayım diye
sır taşıyıcım olarak seni seçtim. Ama şşş, bak aramızda, sana çok güveniyorum.
Ağustos böcekleri. Yaza dair sevdiğim üç şeyden biri. Yani... sır sakladığım
şeylerden biri.
Sen de içindeki bir
şeyleri bir yerlere saklamış mısın, aklına geliyor mu?
(12.07.24)
O akrabamızı hatırlıyorum. Vefatı benim için gerçekten ani olmuştu ve çok üzülmüştüm. Onunla ilgili olan çocukluk anılarım sınırlı olmakla birlikte hepsi çok parlaktır. Çocukken benimle sohbet etmeye ve beni sinirlendirmeye bayılırdı. İlginçtir, bazı orta yaş üstü kişiler benimle sohbet ederken beni sinir etmeyi ve tepkilerimi gülerek izlemeyi gerçekten severlerdi. O hallerim tatlı görünüyor olmalı; bugün hatırlarken ben de gülümsüyorum.
Bir şeyin yanlış olduğunu düşündüğümde hemen çıkışırdım; ''ama bak işte doğrusu bu!'' Bana ''cırcır böceği'' diyen amca bana kelime oyunları yapar tepkimi ölçerdi. Beni ben oradaysam mutlaka dinlerdi - sonunda herkes bana gülecek olsa bile. Bu o zamanlar da hoşuma giderdi. Yalandan sinir olmuş gibi yapsam bile, hoşuma giderdi ve bence en çok da hoşuma gittiği dışarıdan anlaşıldığı için durum komik bir hal alırdı.
Cırcır böceklerinin yeri benim için o günlerden beri ayrı olmuştur. Bu sevimli takılmacayla bana çok konuştuğum ve sorular sorduğum için ''cırcır böceği'' diyen o amca bile bu ismin bende bu kadar derinden anlam bulacağını bilemezdi. Eski Türklerde ve Kızılderililerde belli bir yaşa gelen çocuğa gösterdiği davranışlar sonrasında mizacına ve davranışlarına uygun isimler verilmesi gibi, bu isim benim göbek adım oldu: Cırcır böceği.
Yukarıdaki yazıyı yazarken sanıyorum ki yaz gecelerinin uyuşuk romantizmine kapılmıştım ve bu romantizmin gevelemelerini benimle paylaşacak bir arkadaş arıyordum. Oysa yazdıklarım çoğu zaman geçmişimden geleceğime iz bırakır. Bir çeşit pusula gibi, mesajlar. Cırcır böcekleri gerçekten de benim sır taşıyıcım. Bu yazıyı yazarken sakladığım sır bu değildi, biliyorum. Ama en azından bugün -ve tüm zamanlarda- cırcır böceklerinin benim için sakladıkları asıl sır, kendileri. Onlara bakınca, biraz uyduruk ama, ışığımın izlerini görüyorum. Işığımı değil, yine de izler.
Cırcır böcekleri bana, benim de bu lakaba\ belki mahlasa sahip olduğumu hatırlatıyorlar. Ben de bir cırcır böceğiyim. Birkaç gün önce bu konu hakkında aşağıda yer vereceğim yazıyı yazmıştım. Ah... gerçekten şu yakınmalarım en büyük toksik özelliğim olabilir. Cırcır böceği olmayı özlediğini anlatan bir cırcır böceği söyleyin... İşte o benim!
Bahsettiğim son cırcır böceği yazım şuydu:
Cırcır Böceği.
Yazmak bana iyi geliyor, kendimi genişletiyor.
Bakış açımı genişletiyor diyecektim ama o ne ki... Tamam tamam, onun ne
olduğunu elbette biliyorum. Bakış açısının genişlemesi daha farklı bir şey.
Bunun için kendinin genişlemesine gerek yok. Kendinin göremediğin noktaları
gidebildiği yere kadar gider ve işte artık daha uzak noktaları da görebilirsin.
Kendinin genişlemesi ise... Bu daha farklıdır.
Yol bitmiştir. Kendindeki yol, bitmiştir ya da
öyle bir şeydir. Bitmiştir yazsam, ukala olur muyum? Olmayım diye ''veya öyle
bir şeydir'' diyorum. Veya öyle bir şeydir... Ama sen aslında anlıyorsun, ben
aslında, ''öyledir'' demek istiyorum. Öyle bir şeydir, değil. Dediğim şey bu
değil - yine de ''ukala'' görünmeyim istiyorum.
Kendimdeki yol bittiği için sağa sola
bakınıyorum. Ben neredeyim, diye mi? Hayır, ışınlanmak için. Böylece
genişleyebilirim. Ben neredeyim deseydim, bakış açımı genişletmeye çabalardım.
Aynı dar alanımda oturur ve uzakları gözlerdim. Oysa ben, beni genişletmeye
ihtiyaç duyuyorum. Yoksa nefes alamam. Alamam.
İçime bir derin nefes çeksem, belki şu an bile
nefes alamam. Nefesimi tutmuyorum. Buna karşın azar azar kullanıyorum. Tüm
oksijeni, benim payıma düşen oksijeni. Payımı genişletmem gerekli. Beni
genişletmem gerekli. Bu da ancak; ışınlanmakla olur.
Yazmak oksijen yetersizliğimin uyarısını veriyor
ve bu beni genişletiyor. Birlikte bakıyoruz bu uyarıya, buna panik oluyorum.
Bir uyarıya değil de, o uyarıya birlikte bakmamıza panik oluyorum. Oysa
bakmalıyım, bakmalıyız. Belki de insan bir tanığa ihtiyaç duyandır. Kendi
başına genişleyebilir misin: bu ne kadar mümkündür?
Bunu biliyorum. Bilmem mi hiç, ben bilmem mi...
Kendi başına çok da genişleyemezsin. Uyarı alarmının çalışıyla paniklemelisin.
Yoksa, kendi başına genişleyemezsin üzgünüm.
Lise arkadaşımın düğünü olmuş. Bu biraz tuhaf
hissettirdi. Onunla 11. sınıfta tanışmıştık. Ben yan sınıfa geçmek istiyordum
ancak o sıralar herkes bir sınıfa geçmek istediğinden müdür yardımcısı beni
başından savmıştı. Oysa yan sınıf sanırım daha kötüydü, emin değilim. Ne açıdan
kötü bu konuda da emin değilim. Sanırım ergenlik. Bu açıdan kötü olabilir evet.
Çok nahif bir kızdı. Lisemizin bahçesini
hatırlıyorum. Bana o yıllarda öyle gelmezdi ama geniş güzel bir bahçesi varmış;
şimdi anılarımın solgun ışığından bunu görebiliyorum ne tuhaf. Benim anılarım
hep bir ağacın altındaki banklarda millete bir şeyler anlatmamla başlıyor
ahahahahhah, komik gerçekten. Acaba o arkadaşım beni nasıl hatırlıyordur? Ben
onunla kendimi gördüğümde gevezeliğimi hatırlıyorum mesela. :)
Sanırım bana nazar değdi. Ne zaman eğlendiğim bir
gün yeni fotoğraf paylaşsam cildim gözle görülür şekilde bozulur. Artık bunu
bilimsel bir nedene ahahahhahahah, tamam tamam, nazara bağlıyorum (şşşş).
Geveze olmak istiyorum ben. Ben böyle
genişleyebilirim. En son ne zaman geveze olabildim emin değilim. Ama ben geveze
olmazsam mutlu bir hayatım olmaz, sana söyleyeyim. Benim gevezeliğim taaaa
çocukluğumun kayıp günlerinde tescillenmişti: Cırcır böceği. Ben böyle
genişlerim (şşşş).
Cırcır böceği olmayı özledim.
CIRCIR BÖCEĞİ OLMAYI ÖZLEDİM.
Çok özledim... Hayatta bir tek bunu özledim.
(19.09.26)
Aslında geçmiş yıllarıma ve anlarıma dair bir özlem taşımıyorum. Çok yakın bir geçmişe kadar bile sallantılı bile olsa geçmişin nostaljisine sığınma yoluyla uyuşukluğu deneyimlemekten haz alırdım. Bu uyuşukluğa kaçmak bana güvenli gelirdi. Çoğu kişi böyle değil midir, evet böyledir; pek azımız bugününden olaylara bakabilir. Ben o azınlıktan olmaya başladığımı hissediyorum. Bu da ilk etapta kalbimi kıracak gibi gelmişti. Çünkü bu, bırakmayı gerektirir. Artık olmayan pek çok şeyi.
Bugünümüzde sandığımız pek çok his ve düşünce geçmişin yansıması ve çoğunlukla da boşluklarıdır. Beyin geçmişi yeniden yapılandırarak bu boşlukları tamamlamayı amaçlar belki de. Bize acı verdiği durumlarda bile, bu acının verdiği uyuşukluktan keyif alan bir parçamız vardır. Hatta bazen büyük bir parça. Çünkü bu acı, bize tembellik hakkı verir. Durma hakkı, aynı yerde oyalanma ve sızlanma hakkı. Belki en çok da, değişmeme hakkı.
Oysa yaşam akıcı bir şey. Yaşamda her şey akar. Durduğumuzu sandığımız biz bile. Hareket, yaşamın doğasındandır. Buna karşı çıkmak -örneğin nostaljiye sığınmak- akıntıya karşı yüzmekten öteye gitmez. Bir çaba gibi görünür, oysa sadece yoruluyorsun o kadar. İnsanın kafasındaki yön, akıntının tersindeyse... Bilmiyorum, benim gideceğim yön akıntıyla bir.
Zaten artık hatırlamıyorum. İnsan büyüdükçe duyguları düşünce düzeyine yaklaşıyor. Bundan olacak çoğu kişi anılarını unutma eğilimindedir. Çünkü duygularını unuturlar. Nasıl hissetmiş olabileceklerini. Ben, unuttum diyemesem de, artık aynı hissetmediğimi ve bunun bende bir boşluk oluşturduğu illüzyonunu artık kabullendim. İllüzyonlarımızı kabullenmek büyük bir dirayet istese de, hayır sonu özgürlük demeyeceğim... Sonu, direnmeyi bırakmak.
Ne için direndiğimi hatırlamıyorum. Unuttuğum, anılarım, umutlarım veya duygularım değildi; unuttuğum, ne için direndiğimdi. Artık bir anlamı kalmaması ise beni üzmüştü. Sanki içinde çırpındığım nehir, boşluğa akıyor gibi hissetmiş ve dehşete düşmüştüm. Korkmuştum. Tek başına korktuğunu sanmadığında bile korku, insana yalnızlık verir. Herkes korkabilir, bunu bilirsin ama pek yardımcı olmaz. Çünkü sen sonuçta herkes değil, tek bir kişisin. Tek bir biricik kişi.
Ben hep biriyle sınırlı sayıda an geçirmiş olsam bile, bu anlar bana kendimi iyi ve aslında değerli hissettirdiyse o kişiyi hatırlama, üstüne iyi hatırlama eğilimli bir kızcağız olmuştum. Bunun çok haklı bir savunu olduğunu ifade ediyor, ''diğerlerinin'' pervasızlığına inanamıyordum. İşte benim ''en Neptünlü'' özelliğim de buydu. Hala bazı insanların pervasızlığının üstüne düşünsem bile benlik bulmam, orası ayrı. Öte yandan, artık ben de herkesi, her olayı, her hissi ve düşünceyi, her her her... Heri... Kocaman tüm HER'leri tutmayı bıraktım.
Fark ettim ki, çok yorulmuşum. Bir amacım elbet varken yorulmuş olsam da... çok yorulmuşum. Birine değer vermiş olmak, birinden değer görmüş olmak, birine değer vermek... Değer, bu değil. Çünkü başka tutan da zaten yok ahahhahahah, tamam. Nedeni tabi ki bu değil ama benzer bir yerden...
Özlediğim tabi ki bir kişi veya zaman dilimi değildi; bendim. O zamanlardaki ben değil, ben. Özüm. Oysa yukarıda da söyledim, o hep benimle. Bir cırcır böceği, cırcır böceği olmayı özlemez. Bu, komik olurdu.
Cırcır böceğine dönüşen yaz yıldızımı dinliyorum.
Sanırım bu blog hep yaz mevsimini yaşıyor. Ben de
kah bir harfin, kah öbür harfin kıvrımına uzanmış cırcır böceği mi oluyorum?
Ah, bu çok muhtemel geldi şimdi. Belki de, bloğum da yazın doğduğu içindir.
Doğduğumuz mevsimi yansıtır mıyız? O halde ben... İzmir kışıyım!
Bu, çok bunaltıcı bir gece. Nefes almanın bile
insanı yorduğu, durgun, çok durgun ve bu nedenle de bunaltıcı bir gece.
Bulutlar bile bundan nasibini almış gibi görünüyorlar. İnce bir beyazlık
tabakası olarak yıldızların alınlarından yavaş yavaş süzülüyorlar. Bulutlu
gündüzlere olan aşkımı yedi Neptün'e haykırsam da, gece bulutları için aynı
şeyi hiç de düşünmüyorum. Oysa bu gece, tüm o bunaltıcılığın içindeki avare
bulutları izlemeyi sevdim. Bu bana da sürpriz oldu. Birkaç gecedir yıldızları
uzun uzun izlemek istiyordum, biliyorsun yıldızlar yazları daha da anlamlı
kılarlar, ama bunu yapamamıştım. Şimdiyse bu gece nihayet uygun ortamda
kaykılmışken, bulutların da tam karşımda kaykıldığını fark etmem görünüşte hoş
değildi.
Yine de pes etmedim. Çünkü izlemek istiyordum,
artık farklı bir şekilde gördüğüm yıldızları. Aynı ama farklı. Bu da ilginçti.
Daha evvel, bir başka yıldızlı gecede, bir şeyi daha fark etmiştim: Yıldızları
izlediğim zamanları. O zamanlarda düşündüklerimi. Çok şeker şeylerdi. Bu
nedenle duygulandım. Uzun zamandır yıldızları hiç bu gözle izlemediğimi
düşündüm. Bunu yapmayı denedim, tekrar benzer şeyleri düşünmeyi. Aynı şekilde
olmadı, yapamadım. Bu beni hüzünlendirmedi, çünkü buna hazırlıklıydım. Beni
hüzünlendiren, hatırlamaktı. Şeker bir hüzündü bu. Pamuk şeker gibi kabarık
duran ama dokunsan büzülen, yapış yapış bir pembelik.
Bu gece ince bulutlar yıldızların üstünü
örterlerken, bu bir görünüp bir kaybolma hallerindeki hafifliği sevdim. Tıpkı,
yazın serin gecelerinde üstüne pike örtmek gibiydi. Belki de gökyüzü soğuktu ve
belki de bu nedenle gökyüzünü izlerken hep içim serinliyordu. Sonra bir anda
bir şey oldu. Bahsettiğim şeker his... kalbime kondu. Kalbime mi kondu? Nereden
geldi kondu? Hem, nereye gitmişti ki? Belki de gitmemişti de, bir cırcır böceği
olmuş, parlak yıldızların kıvrımında uyuyordu.
Bu his de aynı ama farklıydı. Değişmeyen tek şey
ise, bir yıldızınki gibi olan parlaklığıydı. Minik bir yıldızınki gibi. Minik
ama benim olan bir yıldızınki gibi. Ne var... Biliyorum, yıldızlar
kendilerinindir. Ama yine de, onlarla olan sırdaşlığımız bizimdir. Benim uzun
süre bir yıldızım vardı, biliyorsun. Ama o, kış yıldızım. Onu kışın izliyorum.
Yaz yıldızım hangisi mi? Bilmem. Yaz yıldızım bir gezgindir. Kah oradan, kah
buradan bana gülümser. Bu beni eğlendirir. Her ne kadar onu bir bakışta
tanıyacağıma emin olsam da, onu nerede bulacağımı hiç bilemem. Oysa bu gece,
bulutlar suskunken, yıldızım bir cırcır böceğiydi ve bana, onu her zaman, her
nerede olursam olayım tanıyacağımı söyledi.
Senin bir yıldızın var mı?
(13.06.24)
2024 yazı benim için yıldız keşifleriyle doluydu! Blog tarihimdeki en parlak yazılarımı bu yaz gecelerinde yazmışımdır. Yazdıklarım beni güldürüyor. Belki de bundan iki yıl sonra da bugünlerde yazdığım yazılar beni toyluklarıyla güldürebilir.
Yıldızlarımda ''farklı bir şeyler'' gördüğümü yazmışım. Bugün o farklılığın ne olabileceğini anımsamıyorum. Bence farklı bir şeyler görmemiştim, ben yıldızlarda hep aynı şeyin farklı yüzlerini görmüşümdür. (Bugünüme dek.)
Sadece kendimi kandırmaya ve eğlenmeye çalışıyordum. Bu konuyu çok fazla uzatmayacağım. Çünkü 2024 yazındaki halime bilgiçlik taslayıp bir heves bilgisayarının başına geçmiş, yıldız keşfinin heyecanını yazışına limon sıkmak istemem. O farklı bir şeyler gördüm diyorsa, belki de görmüştü kim bilir... Buna kim itiraz edebilir?!
Bugün ben bile edemem. Sadece gülümserim. Bu çok değil, sadece iki yaz önce yazdığım yazımı gülümseyerek okurum. Onun için sadece bunu yapabilirim.
Son delilik günlerimde -hani günlüklerimi yok ederken- bu eski yazılarımı da her yerden silmeyi düşünmüştüm. Bunu yapardım da. Sadece dursun şimdi o kadar yazıyı yıllarca yazdım, bahanesine sığınmıştım. Yazılarımla aramdaki duygusal bağın bittiğine gerçekten inanıyordum. Buna gerçekten inanmıştım. Oysa şimdi görüyorum ki o bağ kopmamış veya bitmemiş de, dönüşmüş.
Belki bana olan da budur.
Bu uzun yazımı baştan sona okuyan sana kocaman sarılıyorum. İyi ki varsın sevgili okurum.
![]() |
| John William Godward, Der Blumenstrauß (The Bouquet\ Çiçek Buketi) |



.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)



.jpg)
.jpg)