Derin bir merak: Aşk.


Düşüncelerimi açıklamaya genelde dış dünyadan başlarım. İçimden bir şey tutarım, bir nesne. Beş duyu organımla orada olan bir şey. Sonra belki... onu benim gibi gören, duyan, tadan, koklayan, dokunan diğerlerinin fikirlerine dokunur, oyuncu bir günümdeysem, sobelerim.

Uzaktan yakına.

Çemberden merkeze.

Belki, senden bana.

İşte ben böyle yazarım. Çünkü böyle mi görürüm acaba? Henüz bilmiyorum ancak şunu biliyorum ki, tüm bilmeler ve bilmemeler antremanla geliştirilebilir.

Bazen bir yazımı yazdıktan sonra fark ediyorum, hep 2. tekil kişiye hitap ederek yazmışım. Daha doğrusu, hep sanki sen öyle düşünüyor öyle yapıyormuşsun gibi anlatmışım sevgili okur, senin üzerinden kendime ulaşmışım. 2. tekil kişili fiiller. Daha ileri gidebilmişsem, belki, 1. çoğul kişi: Biz.

(Ya da, onlar.)

Ben: Ancak fiil çekimini düzenlersem ok bana döner. Bunu ben yaptım. Bunu ben düşündüm. Bunu ben hissettim.

Şimdi de sana, insanlardan bahsedecektim. İnsanlar şöyle düşünür veya, hadi daha az bilmiş günümdeyim diyelim, insanlar şöyle düşünme eğilimindedir... Haklıyım (genellikle) veya değilim, bu değil, ortada ben yok. 

İnsanlar burada yok, bu yazıda yok, bu yazıda olan sadece: Benim.

(Ve belki sen de.)

Ben :), aşkın merakla ilgili olduğunu düşünüyorum. İnsanların ne düşündüğüyle ve hatta hissettiğiyle ilgilenmiyorum. Çünkü ben, kendimi bilebilirim ve benim bildiklerime göre... İlk yazılarımda hep böyle derdim biliyor musun; ne ilginç... Ben, ''ben'' derdim.

Ben aşkın merakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bununla ilgili bir söz okumuştum ancak o sözü okuduğum 18. yaşımın çok öncesinde bile ben, aşkın merakla ilgili olduğunu hissediyordum. O tanımı daha evvel yazdığım karman çorman bir yazımda da, şu anda aramızda yoklar, seninle paylaşmıştım. Pek çok karmaşık fikrin arasında kaybolmasını umduğum ama bir şekilde okurlarımın akıllarının bir köşesine ilişsin isteğimden olacak, yazımın son kısmında yer verdiğim bir alıntıydı.

O tanım, Flaubert'e aitti: ''Merak. Birine karşı, ansızın, bir merak duymaya başlarsınız, korkunç bir merak. Onu tanımak, onunla doğmak, dünyaya onunla yeniden gelmek tek amacınız haline gelir. Aşka en uzak cümle, 'senden nefret ediyorum' değil; 'bilmek istemiyorum'dur.''

Bu tanımı yıllar önce görmüştüm. Öyle bir kitapta falan değil; kıytırık bir instagram gönderisinde. Bana çok anlamlı gelmişti, çünkü o an tam olarak bu tanımı yaşadığımı hissediyordum. Birini merak ediyordum. Çok derin bir şekilde onu merak ediyordum. Onun sevdiği sevmediği korktuğu öfkelendiği istediği istemediği onu o yapan yapmayan her şeyi o anını sonrasını öncesini onu, onun varlığını çok merak ediyordum.

Sonra bilmek istememeye başladım.

Sana, insanların aşkı çok küçümsediklerini, aman sanki hayatlarında birini iliklerine kadar merak etmemiş gibi... - Büyüklük taslayacaktım. Bana ne başkasının aşkından da tanımından da... Hatta aşka inanmasın, aşk bir inanç değil ki zaten, kabak gibi ortada var olan bir şey. Erosun okunun kalbine saplanması an meselesi bir şey. 

Eros, oyuncu bir varlık. Bundan olacak bir bebek\ küçük çocuk olarak resmedilir. En olmadık yerde belirir ve karmaşa yaratmayı sever. O bir çocuğun merakıyla okunu atar. İşte aşkın özü de, belki de bundan olacak, (bence) meraktır. Derin bir merak.

Benim okum bana, okun bir yönü bile olmadan önce, çok küçük bir yaşımdayken saplandı biliyor musun? Çocukken. Onun aşk olduğunu düşünemeyeceğim bir yaştayken. Bir anda içimde bir merak oluştu. O kim... O ne... O nasıl... Bilmiyorum. Belki bir arkadaştır? Ama o bir şey ve bana gelecek. Belki bir dersin ortasında kapıyı çalacak. Bu, içimde hissettiğim ve bir tanım getiremediğim en net bilgiydi. Beni anlamayacaksın ama ben bu bilgiyi uzun yıllar kalbimde taşıdım.

Ok kalbime saplanmıştı ancak ucu birine dönük değildi. Çocukken anlamadım. Ergenlikte buna, olsa olsa bu aşk olacaktır, dedim. Ona şarkı bile yazdığım aklımda (İrem Derici söyleyebilir :). O zaman da utanmadım, şimdi de utanmıyorum. Ben aşktan, bazılarının aksine (hadi yine taşı ''diğerlerine'' atayım) hiçbir zaman utanmadım.

Belki de aşka dair en derin arzum, annemle kol kola gezdiğimiz bir günde içime tohum atmıştır, kim bilir... Annem bana, sevgililer veya nişanlılar böyle gezer, demişti sanırım. Acaba beni bir çifti izlerken yakalamış ve bana takılmış mıydı... Belki de ben, olur ya, annemle kol kola gezdiğimiz o günden o kadar çok etkilenmişimdir ki kalbim merak etmeye başlamıştır. Belki de Eros'u bile beklemeden, kalbim kendi merakından bir ok yapmıştır tam ortasına saplı. 

Diğerleri farklı mı hisseder diye düşünüyorum. Belki de, ''aşk yok'', diyenler en azından teoride haklıdır ha ne dersin? Hani belki de, insanlar olarak kalbimizdeki okun boşta kalan ucunu bizimle birlikte taşıyacak ikinci bir kişiyi, bir ortağı, arıyoruzdur. 

Onu çok istediğim için mi çok hissetmiştim, çok hissettiğim için mi çok istemiştim bugün en çok da bunu merak ediyorum.

Okum kalbimden düşüyor gibi hissettiğimde çok üzülmüştüm. Sana hissettiğim hayal kırıklığını anlatamam. Yıllarca (rahat bir 18 yılı vardır) kalbimde taşıdığım o ok... gitme. 

O oku kalbimde hissedemiyorum.

Böyle olduğunda aşkı değil, bir ilişkiyi bulabilirsin derler; tabii başka başka ve çok daha ''anlamlı'' dünyaca kelimelerle. Yine de, yıldızların veya ''neptünlülerin'' diliyle konuşsam da, beni anladığını biliyorum sevgili okur.

Aşkım veya bir partnerim olsa bile, o benim ortağım olmazsa... Buna katlanamam. (O da katlanamaz, ben en çok onu düşünüyorum; yaaa). Böyle düşündüm bir süre. 

Sevgili Eros, bana yeni bir ok atacak mısın? Eski okum çürüdü... Beni dönüştürdü evet. Geliştirdi evet. Tüm yıldızları gezdirip dünyanın ışığını görmemi sağladı evet.

Sevgili Eros, ona da ok atacak mısın? Önce ona at... ama bana da at. 

İkimize de at! Çünkü ancak böyle ''ortak'' olabiliriz.

Neye ortak? Hayat ortağı vs suç ortağı. İkisi birden?

Eşit olmak. Ben onu başka bir dünyanın ışığında görmüşüm gibi hissediyorum. Bana güleceksin. Güülll. O beni görmediyse ne olur? Onun aşkını küçümseyecek miyim?

Hayır.

Merak edeceğim. Çünkü aşk budur. Karşındaki kişinin aşkını merak etmek.

Aşktan neden bu kadar çok korktuğumu sana itiraf etmek istiyorum. Öhöm öhöm. Çünkü sana itiraf edersem, korku beni terk eder biliyorum sevgili okur. Aşktan korkma sebebim... bir şair hastalığına dayanıyor: İlhamımı kaybetmek. Benim ilhamım kendimim ve ben kendimi aşk üzerinden görüyorum. Bana uzanan ve benden her şeye uzanan aşk. Şimdi ben, o aşkın dünyadaki tercümesini bulursam... Eyvah, diye düşünüyor beynim sanırım kalbime sormadan, eyvah... ya ilhamım beni terk ederse!

(Buna dayanamammm! diye ağlıyor beynim...)

Aşk beni terk edebilir mi? (böyle sorular sorma küçüğüm)

Dönüşür. Bu dünyanın diline dönüşür değil mi sevgili okurrr? Onu başka bir görünümüyle yazarım bu sefer. 

(Ben yazarım sevgilim, bunu bilmeden gelmemelisin.)

Ne komik bir korku. Pek çok korku gibi. 

Sen en çok neyden korkarsın sevgili okur?

Ben karanlıktan korkmam. Küçükken bile korkmazdım. Zaten korkma lüksüm de pek yoktu sanırım. Öhömmm... 

Yüksekten de korkmam. 

Kapalı alandan da. 

Hatta çok çocukken böcekten bilene korkmazdım! Topraktan evler yapmak hobimdi. Anneannemin ''kuyruklu çıkar bak'' ikazlarına kulak tıkar, tamam öncesinde biraz gerilir, ama mutlaka oynamaya devam ederdim. Sonra korkmaya başladım, daha doğrusu içim çekilmeye başladı, tahammül edememeye başladım. Böceklere.

Evet, sanırım pek bir korkum yok!

Ah hayır... Aslında şimşeklerden de korkardım. Daha doğrusu çok küçükken korkmazdım. Şimşekler, gökyüzünün fotoğraf makinesinden çıkan ışıklardı (sana anlatmıştım). Sonra, onlardan da korkmaya başladım. Şimşeklerden! (bööö) Son iki üç yılda bu korkumu yendim. Artık şimşeklerden korkmuyorum ama çok çocukluğum ile genç yetişkinliğim arasındaki dönemde korktum, çok korktum (şşşş aramızda).

Neden biliyor musun, bu iki korkumun (yani böcek ve şimşek) yapısı yalnızlıktı. İkisi de bana, yalnızlığımı çağrıştırırdı. Ondan korktum. Her korkunun bir köken hissi vardır. Benimkisi hep, evet evet, yalnızlıktır.

Aşktan korkmamın sebebinin tam tersi olması ne tuhaf... Yalnızlığımın bitmesi. Aşk korkumun kökeni bu, komik. 

(Beni asla yalnız bırakma sevgilim, evet evet, bozuşuruz: Bir şair hastalığı.)


bana bu yazıyı yazdıran şarkı.






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar