2026 yılındayız. Yıllar geçiyor; günler ve aylar. Ne gariptir ki insan, yılların geçtiğini bir hamlede kabullenebiliyor da, günler ve ayların geçişiyle birlikte bir yılı daha devirme düşüncesine tosluyor.
Bana böyle oldu.
2026 yılındayız. Bunu seneye 2027 yılında olacağımızı anlık bir şokla idrak ettiğimde anladım. Bir zamanlar 2026 benim için ne uzak bir tarihti, bunu hatırlıyorum. O zamanlar bunlar bunlar olur gibi değil; bunları bile düşünmeyeceğim, varsayım üretmeyeceğim kadar uzak bir tarih.
Bir dönem geçmişin geçişini düşünmüştüm. Özellikle pandemi ve civarındaki yılları salmak beni nedense kasmıştı. Hayır zorlamıştı bile değil, resmen kasılmıştım. Sanki bıraktığım anda gerçeklik üstümde bir gökyüzü gibi açılacakmış gibi bir his. Kabul etmek istememiştim. En çok da içimde kalan şeyleri kabul etmek istememiştim. İhtimalleri kabul etmek istemiştim. Kendimi alacaklı gibi hissetmiştim. Kimden ve neyden; en önemlisi neyi alacaklı? Zamanla unuttum. Çünkü zamanla, şimdinin gerçekliği üzerimde kocaman bir gökyüzü oluşturdu.
Yıldızları izlemekten bile daha çok, bulutları izlemeyi severim. Masmavi gökyüzünde süzülen bulutların şekli bana, şimdinin haritasını çiziyormuş gibi gelir. Önceden, yaşadığım pek çok hatırayı bulutlar sayesinde anımsardım. Bir keresinde bunu çok yakınım birine söylemiştim. Acaba güzel bir gökyüzü mü görmüştük birlikte... Öyle olmalı. Beni anlamadığını, belki senin bile anlamadığını, hatta şu an benim bile o zamanki benim gördüğüm şeyi göremeyeceğimi bilsem de... Güzel bir gökyüzünü birisi veya birileriyle paylaşmak, benim zihnime hep bir çentik atmıştı. Bu nedenle de zamanı bırakmak, kabullenmek... bana, hani belki de, normalde bir insana geleceğinden çok daha zor ve aslında acı verici geldi. Tabi ki kastettiğim zihinsel, belki de kalpsel bir acı.
Başta kalpsel bir acıydı. Sadece olmayan şeylere yönelik değil; en çok da olan şeylerin ürettiği olmayan şeylere yönelik bir acı. Bu nedenle de olan şeylere kalbim acımadı. Çünkü ben böyle biri değildim. Kendime şaşıyorum. Buruk hissetme sebebim de sonrasında hep bundan dolayı oldu. Olan şeylere bile kızmayan üzülmeyen çünkü bunu yapamayacak varoluşta olan ben, sadece olmayan mutluluğuna üzülüyordu. Bu, kalbimi dağladı. Sanki kızgın demirler yüreğimin köşelerine değiyor ve ben bu nedenle kalbimi bir türlü unutmayı başaramıyormuşum gibi acı bir his.
Bu günlerde Rumi Tarot destesini almak istiyorum. Hatta belki yakında alırım bilmiyorum. Oradaki kartların tasarımları ve aslında tasarımların da yanı sıra, kartların üzerindeki cümleler, oldukça derin. Kılıç üçlüsü kartıydı yanlış hatırlamıyorsam; o kartın üstünde Rumi tarot destesinde ''yürek acısı gibi acı yoktur,'' yazıyordu. Bu cümle bu sabah ansızın aklıma geldi. Neden bilmiyorum. Yatağımı toplarken ve küçük işleri yaparken aklımda döndü durdu. Kahvaltı ederken ve diğer şeylerde de. ''Yürek acısı gibi acı yoktur.''
Bu sıralar dengeye gelmeye çalışan bir ruh halindeyim. Uykumu düzenlesem bana daha iyi gelecek biliyorum. Kendimi çok kastığım, sıktığım meseleler vardı. Uyumadan evvel bile en son düşündüğüm buydu. Sonra, ''aman,'' dedim, ''boşversene.'' Çünkü yoruldum. Düşüncelerimin kılıcının kalbime saplanmaya devam etmesine izin vermekten yoruldum. Ağlamak için bile yorgunum. Neşeden mutluluklar inşa etme fikri bana çok bayat geliyor. Elimde olmayan şeylere direnmek de. Olacak olan olur, olmayacak olansa olmaz. İşte aslında bu kadar basit, bunu düşündüm. Bazen aklıma hak etmediğim durumlar geliyor. Küçük anlar, büyük anlar, sıkılgan anlar ve gergin anlar.
Sonra aklıma 2026 yılında, bana bir zamanlar devasa uzaklıkta, düşünmeyeceğim kadar uzakta gelen o yılda olduğumuz geliyor. Seneye 2027 yılında olacağımız. Çok uzak bir zamanın şimdisinde olacağım geliyor. Bazı şeyler için ağlamak bile yorucu. Gereksiz de. Üzerimde bir çeşit bezginlik var. Bunu olduğu gibi kabul ettiğimi fark ediyorum. Bu bezginlik kendi başına çözülürse çözülür zaten. Çözülmeyen şeyler de, çözülmez. Zaman akıyor, tek gerçek bu.
Artık hiç alanımın kalmadığını biliyorum. Zamana ve yaşamın getirebileceklerine güvenmem benim için bir zorunluluk olana kadar onu erteledim. Bir önemi kalmayana kadar ertelenmiş şeyler, çöp şeylerdir. İnsan çöpü dışarı atıp yaşamını yaşamalı. Bir şey istediğim gibi gitmese bile (ki genelde böyle olmuştur) bir noktada bir şey istediğim gibi olur herhalde. Artık bunu bile düşünmek istemiyorum öyle söyleyim.
![]() |
| Kairos, Jenny Erpenbeck. |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder