Merak ve geri çekilme ikiliğinin sakıncaları üzerine bir hikaye.

 

Sanırım kendimi bildim bileli kendimle bir çeşit savaşım var. Bunun adı, merak ve geri çekilme ikiliği. Çocukların genelinin bu dünyaya yoğun bir merakla geldiğini görürüz. Etraflarını keşfetmek için yüksek bir istek duyarlar. Ben de o çocuklardan biriymişim. Benim kaşif ruhum varlığını bir bilinçle bu dünyaya gösterdiği andan itibaren gördüğü hemen hemen çoğu kareyi anlamlandırmak için yoğun bir merağa sahipmiş. Bundandır ki, ara sıra çocukluğum hakkında gerçekten düşünmeyi de, çocukluğuma tanık olmuş birilerinden kendi öz benliğim hakkında bilgi edinmeyi de seviyorum.

Çocukken de gökyüzünü, yıldızları ve ay'ı çok severmişim. Öyle ki ay için gecenin güneşi olduğunu düşünürmüşüm. Her çocuk böyle tatlı görünen ama oldukça yaratıcı buluşlar yapmıştır sanırım. Çocukların zihninin filtresizliği bu bakımdan oldum olası ilgimi çekmiştir. Çünkü büyüdükçe, evet belki doğruyu öğreniriz ama öte yandan sınırlara boyun eğeriz. Oysa her çocuk, sınırsız bir bilinç algısıyla doğar. Bu nedenledir ki, keşfetmek için sonsuz bir merak duyarlar.

Benim çocukken ayrıca ilgi gösterdiğim bir diğer şey ise dünya haritasıymış. Babama ülkeleri gösterip bilgi edinmeyi ve ülkelerin atlasta kapladığı yerden yola çıkarak neden büyük veya küçük olduklarını kıyaslamayı, bu yolla fantastik fikirler üretmeyi severmişim. Sanıyorum ki büyüdükçe bu fikirler, öğrendiğim doğrulardan beslenerek hikayelere dönüştüler. Biraz... utangaç hikayelere.

Benim kendimde gerçekten gururlandığım tek bir özelliğim vardır. Bu özelliğime kimse hiçbir zaman laf edemedi ve ben, tamam bir itiraf, hep bu özelliğimle öyle ya da böyle böbürlendim. Evet, cırcır böceği olmam! Doğal bir anlatıcı. Her meraklı ruh aslında bence doğal bir anlatıcıdır, anlatmaya eğilimlidir. Öte yandan bu konuda utangaç bir tarafımın olduğunu itiraf etmeliyim. Kendimi yetersiz bulduğum için değil, ben gelişime inanırım, kendi sesimi yansıtmayı her seferinde seçeceğim veya seçmeyi savunacağım için. Görülmek. Bu, doğal bir özelliğimden gelen bir yeteneğim olsa bile, beni gerebiliyor.

Her yeni yazar keşfimdeyse, bu utangaçlığım zayıflıyor. Utangaçlık bence, ilerleyebileceğimiz alan veya alanlar ile aramızdaki şeffaf bir perde. Öyle ki bu perde, bazen -buna izin verirsek- kalınlaşıyor ve duvara dönüşüyor. Bazense, özellikle de ilerledikçe, ortadan kalkıyor. Yazarlar utansalardı veya utandıkları noktalara rağmen ilerlemeyi seçmeselerdi, onların kelimeleriyle hiç tanışmamış olurduk. Bu duygu durum halini bilinçli olarak ''utanç'' olarak tanımlıyorum; evet, çekince de diyebilirdim ancak bence utanç kelimesi en azından benim durumum için çok daha uygun.

Utanç, kendimizin geçmiş zamanda bir noktada haksız yere veya haklı olsa bile haksız derecede kötü bir tecrübe sonrasında kötü hissettirilmemizle gelişen bir durum olmaya eğilimli olan bir his. Örneğin bir yazı yazmışsındır ve birisi yazını yerden yere vurmuştur. Ben bunu hiç yaşamadım, dedim ya bunu yaşamak için hep fazla ukalaydım (ve galiba yetenekli :). Çekince ise daha evvel kötü bir tecrübe edin ya da edinme, yaşayabileceğin olası kötü senaryoları kafanda kurman sonucu kendini geri tutmanla oluşan bir hal. İlk bakışta benim için ikinci kavram kullanımı daha doğru bir kullanım gibi duruyor ancak hayır, hissettiğim şey, muhtemelen utanç.

Ben kendimi yazayım ya da başka karakterleri yazayım, hatta karakter odaklı değil düşünce odaklı bir metin yazayım, hep kendimi yazdım ve hep de kendimi yazacağım. Benim zihnim böyle çalışıyor, tarz meselesi belki de bilmiyorum. Bunu şuna bağlıyorum: 1. Daha çocukken bile dünyayı 'bu neden böyle' sorusuyla algılama eğilimim. Dolayısıyla kavramları ve şeyleri kendi bakış açım üzerinden yorumlama eğilimi geliştirmişim. 2. Ergenlik yıllarımdan genç yetişkinlik yıllarıma kadar aralıksız günlük yazmam. Bu kısma blog yazmayı da ekleyebiliriz ancak günlüklerim barındırdığı analiz, iç+dış gözlem ve dürüst bir dil özellikleri bakımından çok daha filtresizdi. 

Ne tuhaf. Başkalarının okumasından çekindiğim (ve hatta utandığım) metinler yazdığımı ve yazacağımı söyleyen ben, sana hep çok filtresiz yazmış ve çok filtresiz bir dil kullandığımı ifade ettiğim günlüklerimden sıkça bahsetmişimdir (bundan üniversitede bile sınıf ortasında bahsederdim, cidden bir denişiğim :). Belki de beni yazmaya iten de buydu, budur: Çelişkiler, çelişkilerim. Buradan daimi bir fikir doğuşu görebilirsin. Buna bayılıyorum. Hatta, hayatta beni bunun kadar; fikir üretmek ve bunu yazarak (bazen de sözel yolla anlatarak) yapmak kadar heyecanlandıran bir durumla karşılaşmadım. Buna en yakın durum, somut olarak keşfetmemdi. Fotoğraf çekmeyi bu yüzden sevmiştim. Varlıkları, kelime formuyla değil de, oldukları gibi hikayeleştirebilme olanağını fotoğraf yoluyla elde ettiğim için. 

Ben hep, uygun toprakta olmadığını düşünen bir bitki gibi hissetmişimdir kendimi. Sana daha evvel ait olmamakla-hissetmemekle ilgili birkaç kelam etmiştim biliyorsun. Bana uygun toprak ne? Bunu çok küçük yaşlarımdan beri düşünüyorum. Beni kıran da hep bu olmuştur. İnsanlar bu soruyu 20'li yaşlarında düşünmeye başlarlar. Hadi biraz daha ince düşünceli ve iç gözlem gücü yüksekse, 10'lu yaşlarında. Bense, tek basamaklı yaşlarımdan beri bunu düşünüyorum: Bana uygun toprak ne?

Zamanla sadece soru edatım değişti. Başta ''ne'' idi, sanırım (çok zaman geçtiği için anımsamıyorum). Sonra ''nasıl'', olmuş olmalı. Sonra ise ''bana uygun toprak yok mu acaba?'' oldu. Anlayacağın komple soru değişti. Belki de içimde hep, evet tek basamaklı yaşlarımdayken bile, ''yokluk'' ihtimali baskındı. Bu beni hep biraz melankolik yapmıştır. Sanırım kendi içimde bile çelişkiliyim. Tek bir nefes noktası bulduğum anda hemen açan bir çiçek gibi tüm varlığımla o bana ferahlık veren hissi kucaklardım. Bu bana hep hüzünlü gelmiştir; çünkü o his hiç uzun sürmezdi. Sonra yine yokluk, yokluk. Bu bir hile, biliyorum ama aksini düşünmek için yeterli deneyimden yoksun olmalıyım. 

Bu iki katmalı bir deneyim süreci. 1. Bana gerçekten de o varlık bilgisini verecek deneyimler gelmedi. ''Her şey güzel olacak''tan bile ziyade, ''bazı şeyler iyi hissettirecek'' hissi. Süreklilik, bu his, işte bunu istiyorum! 2. Ben o deneyimlere gitmedim. Çoğu zaman da bu oldu, bir itiraf. Çünkü... bu kısım çok uzun olurdu, bu kadarını bilmemiz bile belki de fazladır.

Belki de benim yukarıda ''utanç'' olarak adlandırdığım hissin temeli bile bundan kaynaklanıyordur: ''Belki de bu kadarı bile fazladır.'' Yazdığım şeyleri ilk yazdığımda seviyorum. Ancak zamanla, ya onlar içimden yeni yazılar ve o yazıları oluşturacak fikirleri doğuruyorlar; ya da öyle olmasa bile, hala o fikirlere inanıyor olsam bile, yazılarımın ve fikirlerimin kimseyi ilgilendirmeyeceğini düşünüyorum. Biliyorsun ki, bu yazıyı okuduğuna göre bildiğini farz ediyorum, biliyorsun ki kelimeler, insanlar onlarla ilgilendikleri sürece yaşarlar.

Tam bu noktada tuhaf yazarlar aklıma geliyor veya tuhaf yazarlar keşfediyorum. Son keşfim Clarice Lispector oldu. Daha evvel hiçbir kitabını okumamış olsam da, tarzının fantassttikliği beni onu okumaya dair büyük bir heyecana sürükledi. Ah keşke en merak ettiğim kitabı olan Yıldızın Saati'ni ikinci elde olsun bulabilseydim... İyi ki böyle ''tuhaf'' yazarlar var. Böylece benim utanç illüzyonum ortadan kalkıyor ve ben, hayatta bana en çok heyecan veren şeyi kucaklamak için içimde derin bir istek duyumsuyorum.

Bu yazarlar, tabi bu yazarı daha evvel hiç okumadığım için onu şimdilik ayrı tutarım, yazarlar genellikle diyelim, dış bir gerçekliği yazdıklarında bile kendilerini yazarlar. Çünkü, evet, kelimeler onlarındır. Benim utancımın nedeni de, kelimelerimin benliği olmalı. Onların başarılı veya başarısız olmaları veya olma ihtimallerinden öte ve dışında, onları, kelimeleri, direkt benliğimden parçalar gibi görmem. Bu nedenledir ki bazen bloğumda bile daha evvel sildiğim bir yazıyı yeniden yayınlayabiliyorum. Bunun  sebebi, o bazı yazıları yeni bir bilinçle yani bilincimin daha evvel açık olmayan parçasının artık bana, kendime, o yazıyı yazan tarafıma açılmasıyla birlikte, bu sefer farklı bir insanın kaleminden çıkmış gibi bir hisle daha evvel sildiğim yazılarımı yeni bir yazı hissiyle yayınlıyorum. Eskiden zamanla sevmemeye başladığım bir yazıma bile bu yolla farklı bir bakışla bakabiliyorum.

Aynaya bakmadan evden çıkmazsın değil mi, nasıl göründüğüne dikkat edersin, işte bu da çok benzer ve hatta belki de birebir aynı bir durum. Yazarlar yazdıkları yazı değillerdir ancak yazdıkları yazılar yazarlarının parçasıdır. Bunun benim aidiyetsizlik hissimle de bir ilgisinin bulunduğunu seziyorum. Ve şöyle düşünüyorum, nasıl ki kelimelerin toprağı benim için daima keşfedilecek bir alansa, belki de somut dünya da öyledir. Belki de benim sabit bir toprağım yoktur da, toprakların yapısını keşfetmeye dair yoğun bir merakım vardır. Ben bu merakı beslemedikçe, yokluğun  duvarları arasında ezileceğimi de biliyorum. 

Diğer yandan ben, olay ağırlıklı metinler yazamıyorum. Yazmak zorunda da değilim değil mi? Belki de benim başarılı olabileceğim alan, hep küçümsediğim yönümdür. Ben olaylardan arta kalanı veya olaylara yer açanı algılıyorum, olayları değil; bunu başka bir yazarda küçümsemem, hatta hayran kalırım. Ancak, hal böyleyken, bu tercihi ve eğilimi kendimde küçümsemem ne kadar adil ve aslında mantıklı? Hiç değil. Çünkü belki de, benim sesim budur.

Belki de ben, keşfetmek için doğmuşumdur. Zaten bunu yapmadığımda, yapamadığımda, üzülmüş bir kız oluyorum. Üzgün bir kız değil hayır, üzülmüş bir kız.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar