Bazı hislerin her dilde kelime karşılığı yok. Örneğin saudade gibi. Kaybedilen ya da ulaşılması zor olan bir şeye karşı duyulan derin bir bağlılık, hüzün ve hasret hislerini ifade eden bu Portekizce kökenli kelime, pek çok kişinin hissettiği ancak bu hissi anlatmak için kelimelere ya da sessizliklere sığınarak kendini ifade yolu aradığı bir kavram. Diller, konuşucularının yaşantılarından var olmuş böyle bazı özel kavramlara sahip olabiliyor.
Bu kavram neden öylece aklıma geldi bilmiyorum. Açıkçası anlamını bile unutmuştum. Sadece, bu kelime öylece aklımda belirdi. Belki de bir nokta arıyordum; ifade yollarının karmaşıklığı etrafımdan akarken ben, anlamını bile unuttuğum bu kavramın yitirilmişliğinde bekledim. Çok tuhaf ve anlamlı bir diğer durum ise, anlamını unuttuğum bu kelimenin yitik bir zamana, bağa, duruma karşı duyulan derin hüznü ifade etmesiydi. Bu hüzünler, kelimelerle ifade edilemezler. Bu hüzünler sessizlikle bile ifade edilemezler.
Bu hüzünler yalnızdır. Yollarında fenerler görürler. Kendilerine çarpan ve bazen gözyaşlarına pırıltı, gülüşlerine derin çizgiler katan uyarıcılar. Bu kelime zihnimizde anlamını bulana kadar, o çarpışlara sığınmak isteriz. Bazıları sığınır da. Bana göre bazı şanslı olanlar. O kişilere imrenmesem de, ben de böyle pırıltıları gördüğüm anlara imreniyorum.
Kocaman bir yıldızın parladığı bir anı hatırlıyorum. Yeni bir yıla mı giriyorduk acaba? Öyle olmalı. Ben hep, yeni yıla girdiğimiz ilk dakikalarda bir yıldıza sığınırım. Ona özlemlerimi söylerim, isteklerimi. Benim isteklerimin hep özlemlerimden oluştuğunu görüyorum. Sanırım bu nedenle tüm hislerimin içine hep hasret karıştı.
Bu nedenle hep kendimi suçladım. Ben korkuyorum dedim, ben korktuğum için ondan hep uzak kalacağım. Ben ilerlemeliyim dedim, ben yaklaşmalıyım. Ben yükselmeliyim bir yıldıza, o parlarken parlarken. Bugün geldiğim noktada gördüğüm yanıt şu: Fıııooııııssss.
Kalbim kırılmadı. Ben, kalbimin artık kırılmamasına kırıldım. Bu nedenle de; bir yıldızda, bir mumda, bir anlam verilmiş günde, anda ve anlarımda, mekanlarda, bazen kişilerde gördüğüm, bulduğum ve sığındığım zamanlarda, parlayan kalbimdeki o saf, çocuksu, lekesiz heyecanı, özlemi ve anlam veremediğim daha belki de pek çok hissi hatırlayıp üzüldüm. Beni üzen tek şeyin bu olduğunu fark edince, ağladım.
Bu bir vedaydı. O hissi bir daha hissedemeyeceğimi bilmenin vedası. Bu, olumlu bir durum. Bu hissi en baştan hissetmemeliydim. Belki de bir şekilde bir cezanın bitimiydi benim için, böyle düşündüm. Nihayet cezam bitti. Yine de üzüldüm. Çok üzüldüm. Kızmadım bile; sadece üzüldüm. Bu üzüntümü saudade kavramı da açıklayamaz. Bu üzüntümü açıklayacak kavramı şu anda bilmiyorum. Tek tek dünya dillerini öğrenmem gerekir. Tek tek dünya dillerindeki hisleri kavramam gerekir ve inan bana, bu dünyadaki en büyük ceza, hisleri kavramaktır. İnsan böyle saçma uğraşlara hiç girişmemeli, yapabiliyorsa.
Bu neyin vedasıydı emin değilim. Belki de kendime. Hani o üzüldüğüm parçama. O, kalbindeki parlaklığı tutan parçama. Açıkçası sarsılarak ağladım. Normalde böyle şeylerin itiraf edilmesi bana abes gelir. Evet bana. Al işte söyledim de ne oldu; belki de o ağlayış, aradığım kavramın eyleme dökülmüş haliydi. Kendimi teselli ettim. Geçti dedim. Bitti bak geçti. Sakinleşene kadar böyle dedim. Zaten sonra da sakinleştim. İnsan sakinleşir zaten, insan zamanla sakinleşir. Dokunuşlarla sakinleşir. Özellikle de ağlarken, bir dokunuş seni anında sakinleştirir. Ben de koluma dokundum, geçti geçti diyerek.
O parlaklığı özleyeceğimi sanmıyorum. Belki de tüm hayatım boyunca ondan kurtulmak istemişimdir. Böyle söylemek ona haksızlık olsa da... İçimdeki bir yan hep ondan kurtulmak istedi. O parlak histen, ondan nefret ettim. Çünkü başka dünya dillerinin hislerindeki anlamını bilmiyordum. Anlamını bilmiyordum, bu nedenle bana derinlemesine acıdan başka bir şey vermedi. Kimsenin anlayamayacağı, belki tanıdığı ama bir kavramla ifade edemediğim için şu an bile hiç ama hiç kimsenin anlamadığı o hissimden, o parlaklıktan, kalbimde her seferinde ilk andaki gibi parlayan o ışıktan...
Belki de o ışığı en kolay o hisle parlatıyordum. Bu da haksızlık. Haksızlık... haksızlık. Ben bunu hak etmedim. Bu cezayı, ben hak etmedim. Bu cezayı ben kendi kendime mi verdim acaba? O halde kendime kızamam. Ben, küçük İlkay'a asla kızamam.
İyi tarafı, geçmesi bitmesi. İyi tarafı, hayatta her şeyin bir ömrünün olması. Geçti geçti.
Yine de onu çok sevmiştim. Belki de kimsenin, hatta kendimin bile sevemeyeceği kadar çok...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder