Sezgilerimizin çarpışması.


Sezgisel bir şekilde yazı yazmayı çok seviyorum. Mesela az evvel yazmaya çabaladığım ancak bunu başaramadığım için sildiğim yazımın bir türlü akmama sebebi sezgisel değil, düşünerek yazmaya çalışmamdı. 

Sezgilerime dayalı yazmak için genelde uykusuz olmayı bekliyorum. Hatta sana çok ilginç bir şey söyleyim, en sevdiğim ve bence okurları da etkileme potansiyelindeki yazılarım uyumadan hemen evvel beni bulan bir cümleden büyüttüklerimdir.

İnsan içinde parladığını hissettiği bir ''şeyi'' ortaya çıkarıp onu görünür kıldığında rahatlıyor ve o şey, yüksek ihtimalle, büyüme potansiyelinde oluyor. Elbette senin de o şeye ilgi, alaka ve emek göstermen onu artık o ''şeyin'' doğası her neyse ona uygun olarak beslemen ve böylece büyümesine imkan tanıman gerekiyor ancak o şeyi, o içinde yükselen bilgi parçasını, gün yüzüne çıkarıp işlediğinde ve aslında böylece somutlaştırdığında, içinde nefes almak isteyen bilgi parçası seni bir çeşit deneyime sokuyor. Bu yolla belki içindeki, belki içinde yeni yer bulacak sezgi ve öğretileri algılıyor ve aslında kim olduğunu anlamaya başlıyorsun.

Evet sevgili okur kim olabileceğini değil, zaten kim olduğunu anlıyorsun.

Sana iki gece (sanırım artık iki gece oldu) önceki yazımda ifade ettiğim üzere çocukluğumun parlak potansiyelini bugün gerçekleştiremediğimi düşündüğüm fikrine de bence bu şekilde, pas geçtiğim deneyim olasılıklarının hissettirdiği boşluk hissi nedeniyle vardım. İçimizde parlayan fikirleri, yani ben buradayım huuuu diyen sezgileri, pas geçtiğimizde aslında onu karanlıkta bırakıyoruz ve o pas geçtiğimiz durum bizimle sadece olsa olsa bir ihtimal olarak kalıyor. İhtimal olarak kalan durumları beyin yarım kalmış bir şey olarak algıladığından olacak, o şeyin potansiyeline varması durumunda ulaşabileceği halin çok parlak olacağını varsayıyoruz. Aslında pas geçtiğimiz deneyim olasılıkları da bizi başarısızlığa götürebilirdi. Buna karşın, bu ihtimale de karşın, ilginçtir ama bir zamanlar başarısız olmaktan korktuğumuz için dokunmaktan korktuğumuz o olasılık, karanlıkta kaldığından olacak, birden gözümüzde başarı oranı yüksek olan ama biz onu pas geçtiğimiz için ''ardımızda'' kalan tüh bir durum veya bazı durumlarda durumlar zinciri olarak zihnimizde yerini alıyor.

Aslında bu ilginç değil. Çünkü deneyim bir şekilde hep başarılı olur gibi duruyor. Buradaki başarıdan kasıt tabi ki her zaman için bildiğimiz klasik bir ''başarı'' değil. Belki de tam olarak böyle düşündüğümden dolayı ''gerçek'' kabul edilen başarıların peşinden koşma isteğim zamanla körelmiş olabilir... Benim bahsettiğim başarı, deneyimle elde edilen ve sana hiç kimsenin veya hiçbir bilginin veremeyeceği, sadece senin sahip olabileceğin algı. Bir durum istenen şekilde de gerçekleşse, istediğinden farklı da gerçekleşse aslında özünde deneyim olmasından ötürü başarıdır diyemesem de... kıymetlidir gibi duruyor. Çünkü bir ihtimal insana hiçbir şey katmaz.

Evet, bu perspektiften bakarsak: Olsun deneyimdi! :)

Bu cümleyi sevmem. İnsan hiçbir şeye buna odaklı olarak da başlamamalı tabi ki. Bir durumu istendik şekilde ilerletme hedefinde olmalı ve bunun için çaba harcamalı. Sanırım benim yaşadığım şey; sezgi, bilgi ve eylem dengesizliği. Bir durumun üzerine çok düşünmekten de farklı olarak, ben aslında bilgi yoluyla deneyime kendimi açmaya en azından bir süredir odaklanmışım. Oysa bu, (tam olarak) doğru bir yol değil. İnsanın özüne işlenen şey bilgi değil, yaşantı gibi duruyor. Evet, nereye gidersek gidelim (kesinlikle nereye gidersek gidelim) yanımızda götürebileceğimiz tek şey, bu gibi duruyor: Yaşantı yoluyla deneyim.

Çocukluk potansiyelinin yetişkinliğe yansıması meselesine dönersem, bu bile aslında sadece bir tasarı. Gerçekleşme potansiyeli olan ama yaşantısına girmediğim durumların yarattığı bilinmezlikten anlam çıkararak aslında olabileceğim kişinin çok daha iyi bir versiyonum olduğunu, evet yine, sadece varsayıyorum. Ancak küçük Ben her ne kadar benim şu anda bile bir parçam olsa da, o başka birisiydi. Zaman içinde elde ettiğimiz sezgisel, bilgisel veya eylemsel yollarla kazanılmış farkındalıklar aslında bizleri her an (tamam bu biraz abartılı bir iddia), hadi her yıl diyelim, değiştiriyor. En azından ben kendimin değiştiğini görüyorum. Aşamadığım tek şey, şu andaki potansiyelime karşı olan körlüğüm.

Yukarıda da yazdığım gibi, uyumadan hemen evvelce yazdığım yazılar -bence- hep çok daha etkileyici oluyor. Bunun sebebinin bilinçli zihnimden çok, sezgilerime öncelik vererek yazmam olduğunu düşünüyorum. Zaten kelimeler balık gibidir. Ciddiyim. Onları tutmak istesen de bir noktada elinden kayarlar ve kendi bildiklerince akar giderler. Onları tutmaya çabaladıkça, kelimelerin (ve hatta senin kelimelerinin) de eline gelmeyi bırak, kendi içlerinde daha çok debelendiklerini fark edersin ve bu durum takdir edersiniz ki iki taraf için de -kelime ve sen- istendik bir sonuca çıkan bir yol değildir.

Dün uyumadan evvelce, küçük Ben'in başka bir kız gibi bana baktığını fark ettim. Öncesinde olsa bu durumu kendimden uzaklaşma olarak ele alabilirdim. Ama hayır, tam tersine... Tamam bazı durumlarda bu durum gerçekten de kendinden, kendi öz varlığından ve içsel potansiyelinden uzaklaşmak demek olabilir. Bazı durumlarda, özellikle dış dünyaya fazla kapıldığımız dönemlerde, gerçekten de kendimizden uzaklaşmış olabiliriz. Ancak benim bahsettiğim ''başka biri gibi'' benzetmesi bu anlamı karşılamıyor, hatta yakınından geçmiyor.

Benim bahsettiğim durum, beni kendime yaklaştırmış bir şeyin idrakiyle ilgili.

Küçük Ben ile aramızda yıllar var. Bu gerçeği kabul etmek bazen en derin farkındalık olabilir. O benim: bir zamanlar olan benin üstüne eklenmiş pek çok ben, beni var etti. Bu bir gerçek ancak olay bu değil. Ben başka biriyim. Ben küçük Ben'e dair yazdığım iki gün önceki yazımda bile, belki de, başka biriydim. Bahsettiğim ''bilgi yoluyla deneyim'' işte bu sevgili okur. Ben çok fazla bu şekilde içsel gelişme yaşadığım için, hayatımda dengesizlik olmuş. İki durum da gerekli tabi. Sezgilerini hiç güçlendirmemiş biri de eylemsel deneyimlerde kendinden uzak kalma tehlikesinde kalabilir. Denge, önemlidir. 

Yoksa, potansiyelimizin karanlıkta kalmış yani deneyimlemediğimiz için nedirini nasılını bilemediğimiz noktaları, bizleri geçmiş veya gelecek olasılıkları döngüsünde de tutabiliyor.

Artık günlük yazamıyorum. Herkese açık yayınladığım bu satırlar da günlüğüm değil hayır. Gerçi bloğuma ilk verdiğim blog başlığının da ''Güncem'' olması bile tesadüf değil ya neyse. Sanırım blog yazılarım benim için bir çeşit geçişi simgeliyor. İki farklı uç arasındaki ara dönem veya köprü gibi değil hayır. Bu daha çok... düşüncelerimin formunu biçimlendirmeye dair, dilimi (anlatım yerine dil ifadesini kullanmayı tercih ederim), şekilden şekilde sokmaya dair ve aslında sanırım... paylaşmaya dair sezgi kazanmak için başvurduğum bir yol.

Günlük kişisel bir şey. Orada istediğin kadar sadece düşünsel takıl, yine de kişisel bir şey. Blog da kişisel bir şey ancak dil kullanımının estetikliğinden veya düşüncelerin formunun gün yüzünde değişim geçirmesine tanık olmamdan mı bilmem, daha genele yayılmaya açık bir yanı var. Bu, fikirlerini yaymak gibi bir yayılım değil; bizzat anlatımımı okuyan gözlerden giren kelimelerin yaydığı sezgiler ile ilgili. Aslında edebiyatın yaptığı da temelde budur. Eski edebiyat yazılarımda da ifade ettiğim üzere, edebiyat, titreşimler yayar. Sen bu titreşimleri gözünle kapar, beyninle işler ve kendi iç dünyandaki mevcut sezgilerinle anlamlandırırsın. Bu nedenle de blog yazmak, farklıdır.

Blog yazmayı bu kadar sevme sebebim de bence hep buydu. Bir şeyler anlatmak evet; bir şeyler paylaşmak evet; iletişim kurmak evet. Ama hepsi bu değil. Temelde daha derinlerde bir şeyleri gün yüzüne çıkarıp bunu etkileşimli bir şekilde yazı yoluyla yeniden yeniden var etmek. Yazılmış bir metin, evet yazılmış kelime formunda son şeklini almış bir metin, onu okuyanlarca yeniden yeniden var oluyor ve düşünsel düzlemde daima form değiştiriyor diye düşünüyorum. Tabi ki bu bilimsel metinler gibi kesinlik bildiren metinler için geçerli değil; ancak içerisinde sezgi barındıran her metin için geçerli.

Aslında beni okuyarak sevgili okur, sezgilerimiz arasında iletişimimizi tamamlıyorsun. Ben bu iletişimi yazı yoluyla başlatıyorum, sense okuyarak sürdürüyorsun. Belki daha da ileri gidip bana bir küçük yorum bırakıyorsun ve ben de sana dağlar taşları döşüyorum yanıt olarak ahahahahh. 

Bence bu, telepatinin şekle girmiş hali gibi bir şey: Sezgilerimizin çarpışması.

(Bu yazı tek bir cümleyle bile özetlenebilirdi -''şimdide yaşa''- ancak o zaman amacına ulaşmazdı. Ben (en çok) telepatiyle konuştuklarıma yazıyorum, kelimelerle değil.)


bu sanatçıyı yeni keşfettim, müthiş birisi.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar