![]() |
| Yazar: Annie Ernaux, Çevirmen: Yaşar Avunç, Yayınevi: Can Yayınları |
Kitap, bir anne kaybının öyküsünü anlatıyor. Yazar, annesinin vefatı sonrasında bu kayıpla baş edebilmek için annesini bir anne olmanın ötesinde, onu insan olarak ele alıp kelimeleriyle biz okurlarına çiziyor. Bu kitap aslında bir kadının portresi. Düşük sosyal sınıfta dünyaya gelmiş çok çocuklu bir ailenin kızı olarak hayata başlayan, gençliğini savaş yıllarında yoklukla geçiren ve hayatta daima fiziksel ve zihinsel olarak çift boyutlu mücadele etmek zorunda kalmış bir kadının, yazarın annesinin, yaşam öyküsünü anlatıyor. Aynı zamanda kitap, kuşaklar arasındaki farklılığı yansıtması açısından da dikkate değer bir anlatı sunuyor.
64 sayfalık kısacık bir kitap. Kitabın dili de lezzetli olmakla birlikte oldukça yalın. Ancak bu kitap önce küçük çakıl taşlarını gövdeme atmaya başladı, sonlarına doğru ise kendisi bir kaya gibi kalbime oturdu. Hatta ağladım. Uzun zamandır bir kitap beni sadece hikayesiyle ağlatmayı başaramamıştı. Yazarın amacı, annesinin varlığını kelimeler yoluyla kendi gözlerinden yeniden var etmek ve bunu anne, eş, işçi, tüccar vb gibi rollerin ötesinde; bu hayatta yaşamış, var olmuş bir insan olarak diğerlerine de göstermekmiş. Nitekim 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde annesinin ve kendisinin yaşadığı topraklardan fersah fersah uzaktaki bir genç kadının gözlerinden yaşların süzülmesini sağladığına göre yazarın amacına ulaştığını da söyleyebiliriz.
Edebiyat gerçekten büyülü bir ifade alanı. Özellikle de böyle uzak an ve kişileri kalbimin en derinlerinde görebildiğimde, bu büyüye bir kez daha yeniden hayran oluyorum.
Kitabı okurken zihnimin bir köşesinde hep kendi annemle olan ilişkim de vardı. Zaten sanıyorum ki bu kitabı okuyup da kendi annesiyle veya varsa çocuğuyla olan ilişkisini düşünmeyecek bir okur da yoktur. Bu, başlangıçta her anne-çocuk arasındaki, özellikle de kuşak çatışmasından kaynaklanan, çekişmeymiş gibi görünüyor. Düşük bir sosyal konumdan gelen yazarın annesi yaşamı boyunca ''saygın'' sıfatını sadece toplumsal kabullerin gözünde elde edebilmek için çabalamış, dahası kendi kızı sosyal anlamda toplumda kabul gören daha üst bir statüde, pastanın daha büyük dilimlerini alabilecek konumda, olsun diye tüm hayatını bu amaca adamış bir kadın. Bu tip ikilikler, her ne kadar annenin amacı çocuğunun kendinden farklı bir yaşam sürmesini istediğini sanmasına yönelik olsa bile, beraberinde bir çeşit korku getirebiliyor: Ayrılık korkusunu.
Özellikle de anneler, babalardan daha farklı ve derin bir şekilde, çocuklarıyla kendilerini aynı bütünün parçaları gibi görme eğiliminde olabiliyorlar diye düşünüyorum. Bu nedenle de çocuklarının kendilerinden farklı bir varlık, bir birey olmalarını, aksini söylediklerinde bile içten bir kabulle karşılamakta güçlük çekebiliyor, direnç oluşturabiliyorlar. Tabi ki çocuklarının iyiliğini, daha iyi şartlarda yaşamalarını bu kitaptaki anne-çocuk örneğinde de gördüğümüz gibi istiyorlar ancak içten içe çocuklarının kendilerinden ayrışmasından da çekiniyor, hatta bundan korkuyorlar. Bahsettiğim ''ayrılık korkusu'' aslında bir nevi, çocuğunu kendi parçası gibi benimsemiş annelerin (her anne böyledir de demiyorum) çocuklarının kendilerinden bağımsızlaşmalarıyla bu ''parçadan'' ayrılma korkularını oluşturuyor.
Bu kitapta da yazar hissettiği kafa karışıklığını, annesiyle olan ilişkisi üzerinden değil de (çünkü bunu sorgulamak bir çocuk için ne kadar bilinçli ve eğitimli olursa olsun ''suçluluk'' hissettirme eğilimindedir), annesini bir insan olarak ele almaktan ve bu yolla annesiyle olan ilişkisindeki kendisini görme çabasıyla çözmeye çalışıyor. Bu da bence çok saf bir yerden gelen, belki de kalbimde bir parçanın titremesinde ana neden olan durumdu. Öte yandan bir kadının tüm yaşamını; küçük bir kız çocuğu olduğu, genç bir kadın olduğu, nihayetinde gençliğini özleyen bir kadın ve yaşamaya dair her şeyi zamanla unutmasına neden olan alzheimer hastası bir insan olduğu yılları, neredeyse üç çeyrek asra yayılmış tüm o yılları 64 sayfalık ince bir kitaptan okumak sanırım bana ağır geldi ve bununla baş edebilmek için gözyaşlarımı akıtmam gerekti.
Bu kitaba dair dikkatimi çeken bir diğer durumsa, kadınların farklı yüzyıllar ve hatta coğrafyalarda yaşasalar bile onlara toplum tarafından dayatılan sınırların benzerliğiydi. Kuzey Fransa'da yaşamına başlayan yazarın annesi ile bizim yaşadığımız topraklarda hayata başlamış bir kadının yaşam öykülerini karşılaştırsak eminim yarım kalmışlık anlamında pek çok benzerlik bulabilirdik...
Bu, çok etkileyici bir kitaptı. Çünkü, gerçekti. Gerçek şeylerin büyük harfli ifadelerle anlatılmasına gerek yoktur; kitabın yalınlığı ve açıklığı bile aslında onun etkileyiciliğine katkıda bulunuyor. 2022 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış Annie Ernaux'un kitaplarından okumayı uzun zamandır istiyordum. Kendisiyle böyle güzel bir kitapla tanıştığım içinse memnunum.
Kitaplarla kalın.
ALINTILAR
Benim için annemin bir geçmişi yok. O her zaman oradaydı. (Sayfa 17)
Eline geçen her şeyi okumayı, yeni şarkılar söylemeyi, makyaj yapmayı, grup halinde sinemaya ve tiyatroya gitmeyi, Roger la honte ve Le Maitre de forges izlemeyi severmiş. ''Biraz eğlenmeye'' her zaman hazırmış. Ancak toplumsal yaşamın özünün kişiler hakkında olabildiğince çok şey öğrenmek olduğu, kadınların davranışları üzerinde sürekli ve doğal bir gözetim uygulandığı bir dönemde ve küçük bir kasabada ''gençliğinin tadını çıkarma'' isteği ile ''parmakla gösterilme'' kaygısı arasında kalmak işten bile değilmiş. Annem kendini, fabrikada çalışan kızlarla ilgili en uygun yargıya uyarlamaya çalışmış: ''İşçi ama saygın.'' (Sayfa 23=
Bir kadın için evlenmek ölüm kalım meselesiymiş; iki kişi daha iyisini yapma umudu ya da kesin batış. Yani ''bir kadını mutlu edebilecek'' erkek tanımak gerekiyormuş. Doğal olarak, zengin bile olsa, elektriksiz bir köyde size inek sağdıracak bir çiftçi değil. (Sayfa 25)
Annem hakkında yazıyorum çünkü onu dünyaya getirme sırası sanırım bende. (Sayfa 29)
Sanırım savaş yıllarını bir yere varma mücadelesinde verilen bir mola olarak gördü, etrafta bunca sefalet varken toplumsal ilerleme için çırpınmak tüm anlamını yitirmişti. (Sayfa 30)
Bunlar geçmişte kaldı, artık geleceğe bakmalı. (Sayfa 32)
Annemin sert mizacını, sevgi patlamalarını, sitemlerini sadece karakter özellikleri olarak düşünmeye değil, aynı zamanda onun geçmişine ve toplumsal durumuna oturtmaya çalışıyorum. (Sayfa 34)
İnsan toplumdaki yerini korumalı! (Sayfa 37)
Ona göre yükselmek, her şeyden önce öğrenmekti (''İnsan zihnini donatmalı,'' derdi), bilgiden daha güzel hiçbir şey yoktu. Özen gösterdiği yegane nesne kitaptı. Kitaplara dokunmadan önce ellerini yıkardı. (Sayfa 37)
Her şeye hayranlık doluydu. Kitapçının önerdiği, benim okuduğum kitapları okurdu. Ama kimi zaman bir müşterinin dükkanda unuttuğu Le Herisson'a göz atıp gülerek, ''Saçma ama insan yine de okuyor!'' derdi. (Sayfa 37)
Eğitimli olmak istemekle eğitimli olmak arasında uçurum olduğunu da keşfetmiştim. (Sayfa 41)
Ergenlik isyanım, ailem burjuvaymış gibi romantizm kokuyordu. Kendimi anlaşılmamış sanatçılarla özdeşleştiriyordum. Annem içinse başkaldırmak bir tek anlama geliyordu: Yoksulluğun reddi. Ve bu, tek bir eylem gerektiriyordu: çalışmak, para kazanmak ve diğerleri kadar iyi olmak. (Sayfa 41)
Bazen kendi kızını kendi sınıfına düşman gibi görüyordu. (Sayfa 42)
Sevgisinden ve şu haksızlıktan emindim: Ben amfide oturup Platon dinleyeyim diye, o sabahtan akşama kadar patates ve süt satıyordu. (Sayfa 42)
Aramızda artık birlikte yaşamayanlara özgü bir incelik, neredeyse bir utangaçlık söz konusuydu. Yıllar boyunca onunla ilgili olarak hep geri dönüşler yaptım. Yıllarca onunla ilişkim eve dönüşten ibaretti. (Sayfa 43)
İnsanların onu olduğu gibi sevmeyeceklerinden korktuğu için, vereceği şeylerle sevilmeyi umuyordu. (Sayfa 45)
Umutsuzluk bir lükstür. (Sayfa 46)
Sevgili Paulette, içine girdiğim karanlıktan çıkamadım. (Sayfa 55)
Annemin yeniden küçük bir kız çocuğu olmasını istemiyordum, buna ''hakkı'' yoktu. (Sayfa 57)
Kızımın mutlu olması için her şeyi yaptım ama o, böyle yaptığım için daha mutlu olmadı. (Sayfa 60)
Saçlarımı taraman çok hoşuma gidiyor. (Sayfa 61)
Onu beslemeye, ona dokunmaya, onu duymaya gereksinimim vardı. (Sayfa 61)
Annemin hayali varlığının gerçek yokluğundan daha güçlü olduğu bu duygu, şüphesiz unutmanın ilk biçimi. (Sayfa 63)
Almaktan çok herkese vermeyi severdi. Yazmak da bir verme biçimi değil midir? (Sayfa 64)
Artık sesini duymayacağım. Olduğum kadını, bir zamanlar olduğum çocukla bir araya getiren onun sesi, sözleri, elleri, tavırları, gülüşü ve yürüyüşüydü. Geldiğim dünyayla aramdaki son bağ da koptu. (Sayfa 64)
Not: Bu kitap yorumu yazısı reklam değildir, kitap önerisidir.
.jpg)
.jpg)
ne güzel anlatmışsın. sen okurken kendi anneni düşüneceğini de tahmin etmiştim. bu yazarın tüm kitaplarını son bir iki yılda okudum benim de gözdelerimden. hatta sen ne zaman okuyacaksın bu yazarı diye düşünüyordum, seveceğini de tahmin ediyordum zaten. bütün kitapları böyle. hep kendi hayatından yola çıkıyor. bir de böyle kısa ama külçe gibi ağır yazmak da ayrı bir yetenek :)
YanıtlaSilTeşekkür ederim :) Evet kendinden yola çıkıp yazıyormuş sanırım. Kendi yaşamını kurgu gibi ama gerçek olduğunu da vurgulayarak iyi aktarıyor yazar. Yani ben bunu bunu yaşadım gibi değil, edebi bir duyarlılık ve gözlem gücüyle anlatmayı başarabilmesi zaten onu başarılı kılan durum sanırım. Babasıyla ilgili de bir kitabı varmış. Başka kitaplarını da okuyacağım.
SilBen Annie Ernaux 'un bu kitabını bana annemi hatırlatacak diye okumayı hep erteledim ama o kadar güzel anlatmışsın ki okuyacağım bu şahane ve samimi yorumundan sonra. 😊
YanıtlaSilÇok sevindim, teşekkür ederim bu güzel yorumunuz için beni mutlu etti :) Ve evet, annenizi hatırlamanız çok olası. Kitabı okurken ağlamamın en baskın nedeni sanırım buydu. Annemle olan ilişkimizin geçmiş veya şu anını değil de, geleceğini düşünmemden dolayı değişik hissettim diyebilirim. İnsanı duygulandıran ama bunu acitasyona kayan bir yerden değil de, gerçekçi bir yerden yapan ve bence tam olarak bu nedenle etki bırakan bir kitap. Bence okursanız siz de seversiniz :)
Sil