Ne zaman hayatımla -ve aslında hayatla- ilgili umutsuzluğa düşsem, çocukluk fotoğraflarıma bakmaya karar verdim.
Hayatım mı yazmalıyım, hayat mı karar veremedim. Sanırım asıl sorun, hayatın içindeki hayatımı görememem. Bunun bir anda olan bir şey olduğunu söyleyemem. Bu durum daha çok, sürece yayılan ve içime bazen gıdım gıdım, bazen galon galon sızan çeşitli yaşantılar sonucu ulaşmak zorunda kaldığım ve bunu kabullenmemek için direttikçe daha çok üstüme gelen sonuçların üzerimde bıraktığı hayal kırıklığı merkezli hislerden ileri gelen çeşitli saptamalardan kaynaklanıyor. Böyle olmasını ben de istemezdim ama günün sonunda bunu temizlemesi gereken benim. Bir diğer öfke nedenim de bu. İnsanlar bozdukları şeyleri kendileri tamir etmeli diye düşünen bir yanım çok çok uzun zamandan beri vardır. Sanırım bir şeyi bozmaktan ölesiye korkan yanımı besleyen düşünce de bu. Komik olan ise, her zaman her şeyi kendimin tamir etme çabası. Oysa zorunda değilim. Bunu kabullenmem değil, uygulamam hep çok zor olmuştur.
Albüm karıştırmayı çok severim. Aslında kardeşimin daha çok fotoğrafı olabilir ama o küçükken dijital kameralar çıkmıştı. Bu nedenle onun fotoğrafları genelde dijital olarak depolandı. Benim küçüklüğümde ise eski fotoğraf makinelerinden kullanılıyordu. Hani sadece fotoğrafçıların filmleri banyo edip fotoğrafları basmasıyla nasıl poz verdiğinizi gördüğünüz o eski kameralar. O fotoğraf makinelerinin yeri bugün bile benim için ayrıdır. Nasıl çekildiğini bilmediğin için ve poz sayın sınırlı da olduğundan sadece anı belgelemeye dayalı olarak gerçek fotoğraflar çekilirdi. Bu nedenle eski yıllarda çekilmiş fotoğrafların olduğu albümlere bakmayı hep daha çok sevmişimdir.
Annemlerin gençliği, düğün fotoğrafları, benim küçüklüğüm... Bazı akrabalarımızın genç hallerini görmek de öyle; nostaljik, güzel, sevimli. Sence de canlı hissettirmiyor mu? Ben sanırım en çok da o canlılık hissini seviyorum. Gerçekten. Canlılık hissi sadece nostaljide olan bir şey değil tabi ki. Canlılık, anda olan bir şey. Günümüzde anı değil, geçmişe karışan anı tutmaya çalışıyoruz. Zaten anı tutamazsın da, yaşarsın o ayrı. Ama günümüzde, çoğumuz, anda var olmayı değil, anda görünmeyi seçiyoruz. Ah ben bunu seçmiyorum bence ama öyle işte. Anda var olmak. Nostaljide gördüğüm bu. Çekilirken nasıl çıktığını bile bilemediğin fotoğraflardaki detaylarda gördüğüm de bu: Canlılık.
Çocukken çok tatlıydım. Kendime bakınca bile mutlu oluyorum. Çocukken fotojeniktim ben. Büyüdükçe bu özelliğimi yitirmişim gibi görünüyor... Çocukluk fotoğraflarıma baktığımda içimde şefkate benzer bir his beliriyor. Ancak bu, hüzünlü bir yerden gelen boğuk bir şefkat hissi değil. Bu, eğlenceli bir şefkat hissi. İçimde çiçekler açıyor gibi, kalbimde sakuralar uçuşuyor gibi bir his. Canlı bir his. Tüh be gibi bir his değil, vay vay gibi bir his değil... oy ne tatlı veya ne güzel zamanlarmış gibi bir his değil. Özlem gibi değil, umut gibi değil, burukluk gibi değil. Anda olan canlılığı görmek gibi. Keşke o şey hala bende olsa veya o şeyi yeniden içimden uyandırsam gibi de değil. Zaten bu mümkün de değil. O fotoğraflardan bana bakan sadece bir çocuk. Bu nedenle zaten o kadar canlı. Olduğu gibi olduğu için.
Benim ayrıca yanıma aldığım bir fotoğraf albümüm de var. Sadece kendi çocukluğumun en sevdiğim fotoğraflarından oluşan bir albüm. Dolabımda duruyor. Uzun yıllar kitaplığımda onu saklamıştım. Sık sık baktığım da yoktu. Önceden, kitaplığın tozunu alırken bir iki karıştırırdım. Dolaba kaldırdıktan sonra hele varlığı bile aklımdan çıkmış. Biraz önce biraz biraz karıştırdım. Gerçekten, kendime sarılmak istedim. Biraz da mahcup hissettim. Çünkü bugünlerde yine, onun mutlu olamayacağına yürekten inanıyorum. Koskoca hayatta, bana bir yer yok gibi bir his. En kötü senaryo gibi değil hayır. Senaryo yok gibi, daha da fenası. Bir senaryom bile olmayacak hissi! Benim gibi biri için inan bana bu, ölümden bile beter.
Bunu düşünmek istemiyorum ama hayatımın akışı beni oraya götürecek diye ödüm kopuyor. Çok korkuyorum sevgili okur biliyor musun? Çok... Ama fotoğraflardaki çocukluğum, beni hiç tınlamıyor. O, o kadar canlı ki, bu tip ölü fikirlerle işi bile olmaz.
Bir yaşantı arıyorum. Bana aksini ispat edecek geçmiş bir an. En son ne zaman gerçekten kalbimden mutlu olmuştum? O fotoğraflara kadar geriye gitsem bile bulamıyorum. Gerçekten bulamıyorum. Unuttum mu? Her şeyi, saçma sapan her şeyi tüm canlılığıyla anımsayan ben bunu nasıl unutabilirim!?
Bazıları, o zaman önündeki iyi günlere bak, der. Ne mantıklı bir öneri! Ben de tanımlanmamış bir his gibi o tatmin olma hissi. En son ne zaman gerçekten canlı hissetmiştim, hatırlamıyorum.
Sorun, detayları görememek falan değil. Elindekileri görememek değil. Fazla uzun süre, fazla az şeyi fazla çok görmek. Sorun bu, biliyorum. Oysa kalbim, artık hissetmiyor. Kalbimi mi kapatmalıyım? Boş mu vereyim? Bunu isterim mi? İsteyim mi?
Kalp, bekleyerek açılmaz. Bunu iyi bilirim. Hiç beklemediğin anlarda açılır. Küçük anlarda. Yine de bu bana artık yetmez ki. Ben bir şey yapmalıyım. O yapmadığım şey, benden beni alıyor gibi hissediyorum.
Sorun başka birinin olması ya da olmaması olayı sanmıştım. Sorun, benim olmamam olamamam sanmıştım.
Sanırım sorun, olması gereken şeyi unutmam. Oldurmam gereken bir şey var ama o şeyi unuttuğum için olmuyor ve ben tüm yaşamım boyunca eksik, yalnız ve kopmuş hissedecekmişim gibi hissediyorum. Düşünmediğimde bile böyle hissediyorum.
Oysa şu an en çok istediğim şey, ev gibi hissettiren bir yerde ukulele çalmak. Belki de, o an kalbinin istediği şey, içinden geçen ilk şey, ilk gerçek şey, aslında yaptığın ilk şey... senin hayat içindeki hayatındır.
Bu da biraz bayat ve geçiştirmeli bir yanıt gibi geliyor kulağa\ göze. Ancak büyük resmi düşünerek insan bulamaz ki. Küçük küçük parçaları yaşayarak belki de, büyük senaryomuza varır ve hatta bunun da ötesinde onu yaşarız.
Umarım kalbim bu yanıtı kabul eder...
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder