Sanırım tükettiğimden fazlasını üretmeye başladım ve nasıl desem bu beni biraz... tüketti. Çünkü insan dışarıdan malzeme almadığında kendi içinden tüketmeye başlıyor ve bu da kişiyi yoran bir şey. Bunu yazmak eylemi özelinde söylemiyorum, genel. Oysa ne garip... Ben aslında hep tersini yaptığımdan yakınırdım. Yani, hep, önceki öğrenmelerimin ekmeğini yemeye devam ettiğimi söylerdim. Bu tabi ki uç bir söylem. Ben hep kendime bir şeyler katmaya ve algımı açmaya çalışmışımdır. Tabi önceden dönemsel olarak çeşitli konularda daha aktif öğrenmeler yaşadığım dönemler de oldu (ve evet bunların ekmeğini de yedim). Ancak bu öğrenme hali bende hiçbir zaman durmadı; yavaşladığı anlar olsa bile, durmadı. Bu konuda kendime haksızlık etmemeliyim.
Yavaşlama hali bana bu yanılgımı düşündürmüş olmalı. Geçmişte kendime kattıklarımı yemeye devam ediyorum yanılgısını. Bunu da zaman zaman yaptım kabul ediyorum ancak tamamen değil. Beni asıl yoran durum, geçmişimden veya şimdimden fark etmez, hep kendi içimden tüketmem. Hatta son zamanlardaki hafiften öfke, bezginlik ve fazlasıyla kırgınlığa kayan isyankarvari satırlarımın nedeni de buydu. Dışarıdan bir şey neden gelmiyor!? Bunu sorguladım. Bana kimseye gelmiyor demeyin. Bunu diyenler var, üstelik dışarıdan bir şeyler aldığı halde (destek gibi) bunu diyen kişiler tanıdım. Çok uzun bir süre gerçekten enerjimi kendimden aldım. Bu da bir çeşit dengesizliktir ve ben, artık aksinin nasıl bir his olduğunu, dışarıdan bir şeyler almanın ve bunun doğal bir şekilde hak ettiğim için olmasının nasıl bir his olduğunu gerçekten hatırlamıyorum. Belki de tek kırgınlığım bunaydı. Ne tuhaf... yazınca, aslında bunun bile güncel bir kırgınlığım olmadığını fark ettim.
Sanırım yazmak insanın kendine bir çeşit alışveriş listesi çıkarması gibi bir şey. Neye ihtiyacın olduğunu görmeni kolaylaştırıyor. Bunu kendi kendime de belki de haddinden uzun bir süre yaptım. Ancak insan sadece kendine yazdığında yazdığı şey bir kağıdın sabitliğine karışıyor ve kolayca (bazen anında) unutuluyor. Ben rahatlamak için yazmam. Zaten yazan insan rahatlayamaz ki. Hadi ordan gerçekten. Yazmanın anlık olarak duygusal boşaltım yaptırdığı doğru ancak buna rahatlık dememek için tek bir yazma deneyimini takip etmek yeterli. Yazan insan, bunu alışkanlık yapmış, kelimelerini adeta kanından canından çıkaran insan, yazınca öylece rahatlayamaz. Bu konuda çok netim. Zaten rahatlayacak olsa yazma olayına bulaşmazdı, neyse.
Yıllar önce, sanırım lise 3'e falan gidiyordum, kendi ağzımla çok da yakınım olmayan birine bloğumdan ilk kez bahsetmiştim; pek tabii ilk bloğumdan. Yakın arkadaşımın sınıfından bir kızdı. O kız nedense benden pek hoşlanmıyordu bence. Tavırları falan bir tuhaftı çünkü. Bunun nedeni de muhtemelen F ile yakın olmamızdı. Çünkü o da hep F ile sohbet açmaya falan çalışır, beni de mecbur araya katardı. Belki alakası yoktur ama 17 yaşındaki bana öyle geliyordu. Yine de kimin umurundaydı ahahahahha. Neyse sanırım F konuyu açmıştı bir şekilde de ben de ''evet bloğum var'' diye onaylamıştım. Kız bu bilgiyle ilk başta baya ilgilenmişti doğrusu. Ta ki -yanılmıyorsam- bloğumun altmış takipçisi olduğunu söylememe kadar ahahahhah (kız sormuştu, merakla). Kız açık açık hayal kırıklığı yaşamıştı, o anı yüz ifadesinde görmüştüm. Hatta bana ''ben de büyük bir sayfa falan sanmıştım'' demişti. Ben de, değil tüh, minvalinde bir tepki vermiştim ahahahahah.
Bu olay bana gerçekten komik gelmişti. Bugün seninle yine bir yazı paylaşmak istediğimi düşünürken sevgili okur, aklıma bu anım geldi. Evet durduk yere. Bir yazıyı büyütebileceğim güzel bir nokta olabilir gibi hissettim. Sonra bana iyi hissettiren bir farkındalığa eriştim... Ben, uzun süredir sana yazmak için yazdığımı düşünüyordum. Çünkü dedim ya, bir deftere anlatmak ile seni okuyan (veya belki -şanslıysan- gerçekten dinleyen) canlı bir varlığa anlatmak farklıdır. Bir bilince anlatmak, sanki, anlatılanları da canlı kılıyor. Gerçekten öyle. Bu nedenle birine anlatmak, yazdıklarımı görmemde bana yarar sağlıyor gibi olduğundan mı bilmem (tam olarak değil, biliyorum), bu bloğumda yazdıklarımı, itiraf etmek gerekirse, en başından beri onu okuyanlara anlatmışım gibi düşünüyordum. Bu da biraz buruk hissettiriyordu doğrusu. Kendim için yazmıyor muyum yani, diye düşünüyordum. Bu durum, yazma-silme döngüsüne girmemdeki ana nedenlerimden biri olabilir hatta. Tabi önemli değil; yine de sildiğimde de üzülüyordum. Temelde kendim için değil, anlatmak için yazıyorsam ve anlatma hali tamamlandıktan sonra siliyorsam neden üzülüyordum ki?
Evet, bu düşüncem kısmen doğruydu. Bazen bazı yazılarımı onu okuyanlara daha çok yazıyordum. Tam olarak değil. Yüzde 60-70 sanaysa, yüzde 30-40 bana gibi. Bazense bazı yazılarımı daha çok kendim için yazıyordum (oranları ters çevirelim). Ancak bu anıyı anımsadığımda, kendim için yazmanın o rahatlık alanının verdiği hissi de anımsadım. O kızın tepkisinin ergenlik çağındaki (ve fevri kişilikli olan) bana neden sinir bozucu gelmek yerine komik geldiğini de. Çünkü ben, kendim için yazıyordum. Daha doğrusu, sevdiğim için. Bunu hatırladım. Sonra da, hala sevdiğim için yazdığımı, tamam bir dönem sana daha çok odaklanmış olsam da, hep en başta sevdiğim için yazdığımı hatırladım.
Sonra da bunun isyanı içimden yükseldi. Sadece bir şeyi sevmek isteyen bir kız, dedim sesli bir biçimde, sadece bir şeyi çok sevmeyi en öncelikli nedeni yapan bir kız var ve bu kızın bir şeyi sevmesi her seferinde engelleniyor veya bu sevginin asidi kaçırtılıyor (tamam tam olarak bunu demedim ama kullandığım kelimelerin hissettirdiği etki buydu). Bu biraz yüksek bir tepki olsa da, özünde doğru ve haklı da bir tepki. Bu anlık tepkimden sonra, ne saftirikmişim diye de düşündüm (belki de sesli olarak). Düşünsene, kaç tane insan bir şeyi çok sevmeyi öncelikler? Bunu öncelikleyenler de var evet ama... Pek değil, sanırım. Ben sadece ınstagram keşfetimde bu insanlara rastladım en azından, gözümle hiç görmedim.
Sence bir şeyi sevmeyi önceliklendirmek aptalca mı?
Bana öfkemin ve kırgınlığımın verdiği yetkiyle yarım saniyeliğine öyle gibi geldi. Başka şeyleri öncelikleseydim, bambaşka biri olabileceğim. Hala olabilirim herhalde. Başka şeyleri önceliklersem, hala bammmbaşka biri olabilirim. Belki de, o hep özlediğim şeylere bile sahip olabilirim. Bu rol yapmak mı olur? Bu da yüksek bir tepki biliyorum ama özü bu değil mi? Neden lafı dolandırayım ya da yumuşatayım ki?
Bazen bunu da düşünürüm. Ah, hep açıklamak zorunda hissediyorum... Uzun uzun düşünmem, bir anda düşünürüm. Ben düşünen bir kızım. Arka sekmelerimde ne düşündüğümü bilmiyorum. Varoluşumun doğası bu. Ön sekmeye gelen şeyleri de yazmam gerekiyor veya bir şekilde anlatmam.
Bir de şunu düşündüm... anlatmak deyince: Anlatmayı aslında normalde o kadar da sevmediğimi. Sonra buna güldüm. Bu arka sekme düşüncelerimi fark etmeseydim yine akşam uykusuna dalacak ve gece uyuyamayacaktım! Ah... beni kurtaran düşünceler, teşekkürler, arigato!
Son günlerde beni dürten bir diğer fikir de hep övündüğüm sevgi kapasitem üzerine. Bu, dürüst ve derin bir alan kabul etmeliyim. Ancak övündüğüm kadar geniş mi bilmiyorum. Belki de dış dünyaya bu denli odaklanma sebebim de iç dünyama dair bu yanılgımı kabullenmekteki... Boşversene, kendime haksızlık etmeyeceğim.
Özetle, yeniden kendim için yazdığımı hissetme hali güzeldi. Şimdi bile ufaktan ufaktan o his bana geliyor. Bahar esintisi gibi bir his. Hafif, yumuşak ama içe işleyen bir his. Bir şeyi sevmek. Bir şeyi sevdiğin için yapmak. Kendinden yapmak... Kendiliğinden yapmak. Doğallıkla, gerçeklikle, senle dolu olarak yapmak. Hayatta daha çok imrendiğim, keyif aldığım ve özlediğim ikinci bir şey olmadı.
İnsan tükenebilir mi? Ben hep, çok küçükken bile bilmiş bilmiş ''içten gelen şeyler asla tükenmez,'' derdim. Yaşam bana kızdı mı acaba, bana kızdı da ders mi verdi? İçten gelen şeylerin tükendiğini, tükenebileceğini, kabul etmem mi gerekir?
Eskiden olsa, çok çok yakındaki bir eskiden, sana hırs ve heyecanla, aksini ispat etmek isteyen biri gibi ''hayır!'' derdim. ''Bu doğru değil...'' Ama şimdi biliyorum ki, bu doğru değil desem bile ve hatta doğru olmadığını bilsem bile (evet iç bilgim bunu düşündürmekte), içimdeki bir şey çok azaldı. Çünkü ben sadece onu kullandım veya kullanmak zorunda kaldım. Dışarıdan malzeme almam lazımdı veya bana dışarıdan da içimde dönüştürmem için bir şeylerin akması lazımdı. Çok geç kaldı. Ah, bir de çok geç kaldı mızıklanmam vardır ki durumuma asla yardımcı olmaz...
Beni anladın mı? (Aslında bununla ilgilenmiyorum sanırım.)
İlgilendiğim şu: Sence sevgili okur, sence, içten gelen şeyler tükenir mi?
Bence: Tükenmez ama zayıflar. Özümüzün beslenmesi gerekir. Ama neyle?
Kendi çabamızla, cevabını versem veya bir yerde duyup görsem, çok çok yakın zamandaki bir eskidende, ''çok bayat'' derdim. Belki hala derim. Çaba önemlidir ama... Çabam nereye akıyor? Sonra da bunu derdim.
Şimdi ne derim peki?.. Bunlar, kırgınlıklarımın cevapları. Doğru, gerçek de belki ama hepsi bu değil, biliyorum.
Dışarıdan da bir şey akmalı. Sen de dış dünyadan bir şeyler kendin almalısın. Sonra da içinde onu dönüştürmelisin. Hep içten yersen veya hep kendim dışarıdan çaba harcayıp alacağım dersen zayıflıyorsun. Belki öfkeleniyorsun. Kırılıyorsun. Parça parça ufalanıyorsun ve unutuyorsun, daha büyük parçanı unutuyorsun. Bu, zalimce.
Bir şey neden akmadı bana ya... İnan bunu ön sekmemde düşündüm. Ön sekmelerimizde alenen düşündüğümüz şeylerden bence genelde bir cacık olmuyor. Gerçekten öyle. Sadece kendini doldurmak ve herkesin diline sakız aşırı düşünme sendromu böyle oluyor. Benim bahsettiğim arka sekmedeki düşünceler olayı ise, bilincinin derinliklerinde bildiğin şeye vakti gelince (sen hazır olunca, bilincin bunu anlayacak kadar kendine gelince) aymak. Benim hala ayamadığım ama ayamadığımı da bildiğim bir şey var ama ne...
Bana gerçekten niye bir şey akmadı ya? Niye hep buruk, eksik ve... Hep buna odaklandığım için mi? E başka bir şey yoksa neye odaklanmam lazımdı!
Bunlar geçmişin öfkesi ve kırgınlığı. Şimdide yoklar. Ben asıl bunu kabul edemiyorum. Bir şeyi sevmeyi, tüm varlığımla severek yapmayı hala çok istiyorum. Galiba bu, körelen bir becerim. Umarım yeniden canlanır.
Komik olan durum ise şu... Baktım, şimdi bloğumda 51 izleyicim varmış görünürde. O kızın vaktiyle burun kıvırdığı 60 takipçi sayısından bile az ve ben yine de her gün yazıyorum. Vay be. Bu arada benim için tek bir takipçim bile hep değerliydi. İlk bloğumu yaklaşık iki yıl boyunca diğer bloglarla hiç iletişim bile kurmadan, tek tük anonim yorumlar dışında hiç yorum almadan yazdım. Keyifle yazdım. Çünkü çok severek yazdım. Bloglarla iletişim kurmak ve birilerinin sana ses vermesi daha güzel bir his tabi ancak, ben hep sevdiğimden yazdım. Aslında bahsettiğim lise anımın bana komik gelme sebebi de, sayıları hiç takmama sebebim de, hep buydu: Kendim bir şeyi sevdiğim için yapmayı önceliklendirmem ve bunu yaparken gıdım gıdım gelişmem. Yazmayı ve pek çok beceriyi en çok bloglarımdan öğrendim. Bu belki aşırı gelir ama öyle. Bir okul gibiydi benim için. Hem keşfetme alanı, hem de becerilerimi deneme alanıydı. Hala öyle tabi. :) Ve bu da hep değerli oldu haliyle.
Özetle...
İnsan sorumluluk almalı. Aslında tek gerçek bu. Başta zor, uzun vadede rahatlatıcı.
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
![]() |
| bu fotoğraf da silinmeyen bir yazıda varlık bulamadı, bu yazıdaki akıbeti de aynı olacak gibi geliyor bana ya hadi hayırlısı. |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder