Sadece hissedenlerin anlayabileceği hislerden biri.

 

Sana mutluluk oyunumdan (bir kez daha) bahsettikten sonra içimde çok kuvvetli bir hisle yıldızları izleme ihtiyacı hissettim. Kitap okuyarak bunu ertelemeye çalışıyordum, ertelemeye çalıştığım diğer pek çok şey gibi... Öte yandan, bir yanım ertelemenin ötesinde, yıldızları görmeyi istemiyordu. Kısık sesli bir sayıklama. O kadar kısıktı ki içimin bu sesi, ne dediğini hissedemedim. Çünkü bu sayıklamadan daha baskın olan şey, isteğimdi. Yıldızları görme isteğim.

Müzik dinleyeceğimi sanmıştım. Hoş, orada internet pek çekmiyordu ama yine de müzik dinleyeceğimi sanmış, bunun için yanıma kulaklığımı da almıştım. Yapamadım. Birilerini, dostlarını, uzun süre görmediğinde önce onlarla oturman gerekir. Buna ihtiyaç duyarsın. Oturmaya, görmeye, belki özlem gidermeye ihtiyaç duyarsın. Aslında hissettiğim his özlem değildi. Bundan çok daha içsel bir his. Öyle ki; bana bu yazıyı yazdıran da, aman boşver dedirten de aynı histi: Sadece hissedenlerin anlayabileceği bir his.

Yıldızlarla yaptığım iç konuşmalarımda bu hissi hissettiğim durumları anlattım. Arada parçalı gece bulutlarına hayret ederek, boynum tutulurcasına daha ilerileri görmeye çabalayarak ve yıldızların parlaklıkları arasında bakışlarımı dolaştırarak. Bu bir mektup değildi. Artık yıldız mektupları yazmıyorum. İlginçtir, son mektubumu ne zaman göndermiştim onu bile hatırlamıyorum. Lafı dolandırdığım binbir mecazlı yazılarımı kastetmiyorum; kalbimi kastediyorum. Yıldız mektupları yazmanın tek bir yolu vardır: Onları kalbinizle yazmalısınız. Yoksa kelimeleriniz yıldızlara ulaşamadan söner. Işık hızına erişebilen tek şey düşünce midir bilemesem de, onu aşabilen şeylerden biri -bir cadı olan bana göre- kesinlikle hislerdir. Hisler, yıldızların ışığının ötesine geçebilir.

Onlara eski birkaç hikaye anlattım. Yıldızlar başta ilgilerdi; hatta öyle ki gece bulutları bile zamanla dört bir yana dağılarak benim telepatik kelimelerime ortak oldular (pek tabii onları izleyen gözlerimin kalbime hissettirdikleri aracılığıyla: Hayranlık.) Sonra bir an, müzik dinlemek istedim. Dinlediğim ilk müzik bana eskiden izlediğim bir filmi anımsattı. Filmin adını sana söylersem, yazdığım şeyi değil de filmi düşünürsün. Veya daha kötüsü! Yazdığım şeyi filme bağlayarak düşünürsün. Oysa ben filmin düşünceleriyle değil, filmin dinlediğim o müziğin çaldığı sahnesindeki hisleriyle o an bağlantı kurdum. Bu nedenle filmin ismini seninle paylaşamam sevgili okur. Belki sen anlarsan anlarsın; anlamazsan daha bile iyi... (ve bu ismi kendine saklarsan)

Bu müziğin çaldığı sahnede karakterler kaçak olarak girdikleri bir yük gemisinde yıldızları izliyorlardı. Karakterlerden birisi, diğerine bir mektubu ezberletiyordu. Evet, başkasına söylemesi için. Oldukça güzel sözcüklerden oluşan bir yıldız mektubuydu. Bu nedenle de hem keyifli, hem de buruktu. (Yıldız mektupları biraz buruktur, evet, çok güzel olan diğer her şey gibi.) Çünkü saftı. Tam da yıldızların altında dile getirilecek bir mektup gibiydi. Mektubu kalbinden yazan karakter bunu görebilirdi; çünkü o mektup onun kalbinde parlamıştı. Diğer karakterse göremezdi, bunun için onu suçlayamayız; çünkü o, mektubu ezberledi ve mektup onun kelimelerinden oluşmuyordu (henüz).

Filmin tam da bu sahnesinde çalan o müzik, benim ilk parçam oldu. Sonra birkaç parça daha. Sadece ''Gözdelerim'' başlıklı klasörden dinlediğim parçalar. Yani hep dinlemediğim, çünkü başka şey düşünmeden dinlemem gereken; düşüncelerimin dönüştüğü hislerle bir arada ezgilere dönüşen parçalar. Böyle parçalar öylece dinlenmezler.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Hayalperestler, Patti Smith.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar