Yeterli.

 

Bugün kurduğum bir cümle beni kendime getirdi. Hayata bakışım sanki bir anda netleşti. Bu cümleyi buraya yazsam bana anlam veremeyeceğini biliyorum. Bu yüzden bunu pas geçmeyi bile düşünüyorum. Ancak, belki de yazmalıyım. 

Birazdan.

Bir şey olarak tanımlanmak beni hep çok korkutmuştur. Tabi ''hep'' diyorum ama; bunun elbette bir ''başlangıç'' noktası vardı. O nokta hangi noktaydı acaba? Bence, hep ifade ettiğim gibi, o nokta aslında noktalar bütünüydü. Pek çok şey iç içe geçti ve devasa bir karanlık, bilinmez ve kaçmam gereken bir şeymiş gibi göründü bana. Ödüm koptu biliyor musun? Bir hayata hapsolma fikrinden, ödüm koptu. Bu nedenle de, bir şey olmaktan hep çok korktum. O kadar çok korktum ki...

Çünkü ben hep ''bir şeydim.'' Hep, İlkay'ı tamamen oluşturmayan ama İlkay isimli bir kız olan benim yaptığım şeylere başkalarınca uydurulan sıfatlardım. Bunun bazen ekmeğini yedim, bazen küçümsedim.

Çünkü altında ezildim, eridim, yok oldum.

Bu nedenle sana yazmayacağım (evet buna karar verdim) cümleyi kurmak beni hep ayrıca korkutmuş, ayrıca özgüven vermiş, ayrıca bir şey olma ihtimalini hissettirmiştir.

Bir şey olursam başka bir şey olamamaktan korkmadım.

Bir şey olursam, başka bir şeyin olmamasından korktum. 

Her şey değil, bir şey. Ya istediğim şeyleri keşfedersem ve tanımlandığım şey nedeniyle o çok istediğim şey olmazsa veya ben kendime kattığım sıfatlar arasına bunu ekleyemezsem.

Bana verilen sıfatlar hep güzel sıfatlardı. Zaten aksi olamazdı. Çünkü hem böyle biriydim, hem de kendime çok yüklendim. Bir noktada kaldıramamamın sebebi de aslında bu. Hiç kendim olmamam. Sıfatlarla örülmüş duvarlar, beni boğdu.

Hep benden bekleneni yaptım. Hep mükemmel olmaya çalıştım. O sıfatların hakkını vermek asla umurumda olmasa da, aksini deneyimlediğim bir yaşamım olmadı. O sıfatlardan ibaret olma fikrinden nefret ederken, aksini de istemedim.

Ben sadece, kendi sıfatlarımı da bulmak istedim. Ama, anladın ya, ya zaten insanların bana taktıkları sıfatlar ile benim kendi içimden çıkardığım sıfatlar çelişirse... Ki öyle olacağı da kesin. 

Çünkü ben tek bir şey değilim. Stereotip değilim, ben insanım. Hayatta en nefret ettiğim şey, rol yapmaktır. Senden beklenen pahasına, daha iyi algılanmak pahasına, olmadığın biri olmaktır. Bu nedenle korkmuş olmalıyım. Hapsolmaktan o kadar çok korktum ki, aksi bir ihtimale imkan tanımak bana korkutucu geldi.

Neden hep en kötüsünü düşündüğümü biliyorum. Bu bir anımda saklı. Her şeyin sorumlusu basit bir çocukluk anısı olmasa da, bu anı bence benim ''umut'' kelimesine olan nefretimin yapı taşı. Sonrasında yıllar içindeki heyecanlarımın sönüşleri de bana hep bu anımı anımsatmıştır.

Çocukken bir yere gitmek konusunda çok heyecanlıydım. Beni ve kuzenimi (Mine değil :), halam o yere götürecekti. Bunun için o kadar meraklı, o kadar heyecanlı ve aslında sevinçliydim ki... Sonra annem bana halamın bizi oraya götürmeyeceğini söylemişti. Tam da oraya gideceğimiz günün sabahında. Üzülmüştüm ama çok da çaktırmadım. Ben hiç öyle mızmız bir çocuk değildim. Zaten mızmızlansam kime mızmızlancam ahahahahah. :) Neyse sonra ben bakkala giderken halamı görmüştüm. Yanında da kuzenim vardı sanırım, emin değilim. Halam bana o günün çok eğlenceli olduğunu anlatmaya başladı. Onlar oraya gitmişler ama ben, annem izin vermediği için gitmemişim. Halam bunu anneme gıcık kaptığından bana ballandıra ballandıra anlatmıştı. Çocukken bile bunu anlamıştım. :) Ama canım... canım öyle çok acımıştı ki. O heyecanım, kalbime saplanmıştı. Öyle bir histi ki, hani bir yumru vardır ya... böyle boğazına oturur, hah işte ben o yumruyu 8 veya taş çatlasın 10 yaşında o an en net haliyle hissetmiştim. Adı, hayal kırıklığıydı. Sonra o yere gidemedim. Çünkü kapandı orası ahahhahahah :) Şu an gidebilirim ama istemiyorum. Bunu tek başıma yapmayı hele asla istemiyorum.

İşte böyle; bu basit, küçük anı benim tüm hayatımın adımlarına yayıldı. Benzer his, hep benzer bir burukluk hissi. Bir şeyi, dünyanın en basit saçma sapan basit şeyini çok istedim. Sonra o şey benim boğazımdan aşağı inemedi. Yutkunamadım bile. Böyle küçük küçük bir sürü şey zamanla beni üzdü. Üzgün bir insan yaptı. Evet, beni. Benim gibi birini. En basit şeyde yüzü hemen aydınlanabilen ben, hala bunu yapabilen ben, üzgün bir insanım. Bu benim kişiliğim değil ama o kadar çok yumrum birikmiş ki, üzgün bir insana dönüşmüşüm. Beni en çok ve aslında tek üzen de zamanla sadece bu oldu: Üzgün bir insana dönüşmem. Çünkü ben üzgün bir insanın kişiliğine sahip değilim!

Bu yüzden çocuk Ben'in olabileceği yetişkin Ben'i hep çok merak ettim. O daha çok sevilir miydi diye merak ettim en çok da. Muhtemelen evet. Bunu sorgulamazdı bile. Çünkü o, bilirdi. Bense bilmiyorum. Beni suçlayabilir miyim, hayır. Bilmediğim bir şey için neden kendimi suçlayım ki? Bilmiyorum işte. Her şeyi kendi başıma öğrenemem değil mi? Bu kadar öğrendim ben. Belki de bu yeterlidir. Aslında bunu bir süredir biliyorum. Yeterli olduğunu, biliyorum. Hatta belki fazla bile. Bu kadar şeyi bilmek, sorgulamak, anlamak, hissetmek, hatırlamak, unutmak, bağışlamak... fazla bile.

Artık bir şey olmaktan korkmadığımı kendime itiraf ediyorum. Belki de insan, bir şey olmaya ihtiyaç duyan bir canlıdır. Tabi ki seçtiği bir şey. Yine de, bu da kafa karıştırıcı bir konu. 

Sadece, artık kendime karşı daha objektifim. Bunu fark ettim. Bu, kendini sevmenin ve değer vermenin ötesinde bir şey. Bu, kendine yetmenin veya yetme ihtimalinin bile ötesinde bir şey. Olanı olduğu gibi görmeye çalışırken, en başta kendimi olduğum gibi kabul etmeliyim. Kendimde bir şeyi değiştirseydim, çok az şeyi değiştirirdim. Kaç tane şu an bilmiyorum ama en birinci maddede... Kendimi yargılamamak gelirdi. Bu dünya için kendimi bu kadar yargılamış olmam bile sanırım biraz fazla. Zaten, olduğum gibi olmam yeterli. Sadece kendim olmam yeterli.

Son olarak sevgili Buluttan Öte bloğunun şu yazısına bıraktığım bir yorumum vardı. Bu yorumu onun için bıraktım tabi ki ama kendim için de yazmıştım... Kendim için buraya da not almak istiyorum:

''Mutlu olamayacağıma o kadar çok gün inandım ki... Bunun tersini yapsaydım şu anda çok daha fazla gün ''mutluydum.'' Mutluluk ne, muhabbetine girmeyeceğim. Mutluluk, yaşamaktır belki de. Öylece, olduğu gibi, kendi yapabildiğince yaşamak.''


Bu Beden Benim Evim, Rupi Kaur.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar