Artık bir defterimde, daha doğrusu kendi el yazımda, işi olmayan şeyleri buraya yazıyorum sanırım. Çünkü neyi kaydedersek, o bir şekilde bizimle kalıyor bunu öğrendim. Kendi elimizin dokunuşundan kelimeler var etmek, bir klavyenin akıcılığından çok daha kalıcı. Bu nedenle artık yazdığım şeylerde seçiciyim. Daha doğrusu, kendimle paylaştığım şeylerde seçiciyim.
Bizlere genelde tam tersi gerekliymiş gibi bir izlenim verilir. Hep diğerleri. Diğerleriyle paylaştıklarımızı önemsememiz öğretilir. Oysa bundan önce, sonra ve bunun ötesinde, insan en çok da kendiyle paylaştıkları konusunda seçici olmalı. Bunu fark etmem bir sürü defterimi aldı. Yazmanın büyüsünü fark etmek, keyifli bir süreç ve zaman alıyor.
İnsan yazarken içinden dışına akıttıklarını gördüğünü sanıyor. Oysa aslında yazmak insana, yeni varoluşlar verir. Farkındalıklar ve fark edilmeyişler. Özellikle de el yazınla yazmak, kişisel bir şey.
Bu nedenle geçmiş hislerimi artık bir defterime asla yazmam. Geçmiş hislerimin bugünüme yansımasını hele, hiç. Günlük yazmadığım dönemde gelecekte ne yazmak istediğimi yazmıştım. Bir yerden sonra bu bana... saçma değil ama; tuhaf da değil ama... :) Bilmiyorum, belki de gereksiz geldi. Ya da beni yordu, bu da olabilir. Sonra bir an, aklıma bir defter geldi. Öylece yazdım. Yine ufaktan bazı yansımalar var, şu anın gerisinden gelen hislerin düşüncelere akışı... Şu an nedir? Bunu düşüneceksin. Şu an, geçmiş ve geleceğin hislerinin bulunduğun an diliminde düşünceye dönüşmesinden başka nedir ki? Ben bunu düşünüyorum.
Cevabı bilmiyorum. Cevabı seziyorum. Cevap, geçmişin veya geleceğin düşüncelerinin his formuna dönüşmesinde saklı. Bu bir çeşit simya, inan bana. Hislerden düşüncelere, düşüncelerden hislere akış; benim için simyadır.
Şu an da işte böyle bir şey. Böyle bir yapıda. O an'ı hissetmek, o an'ı düşünmek. O ana dair varsayım üretmeden, o anda olmak. Şimdi bundan ibarettir, olmaktan. Yaşamaktan. Bu, farkındalığın çok ötesinde bir şey. Farkındalık geçmişten gelir; oysa yaşamak, şimdinindir.
Özlediğim bir şeyi düşünüyorum. Bulamıyorum. Belli belirsiz tek bir şey. Kardeşimle sinemaya gidişlerimiz. Şimdi bunu yapamayız. O zaman, arkadaştık. Şimdi değiliz. Şimdi, kardeşiz. Bu benim için kocaman bir özlem değil ama derin bir özlem. Hangisi daha kıymetlidir? Kocaman özlemler mi, derinler mi? Ben hep derinleri hissettim. Hiç kocaman bir hissim olmadı. Bu kötü bir şey mi? (Bence değil; yine de derin hislerdense, kocamanları tercih ederdim.)
En çok hüzünlendiğim bir anı düşünüyorum. Bundan bir sürü bulabilirmişim gibi geliyor. Oysa aklımda sadece, en baskın olarak, iki an beliriyor. Biri artık uzak geçmişte kaldı. Diğeri de... Seçtiğim kız kardeşimle olan iki an ikisi de. Bir keresinde liseden sonra okul çıkışında deniz kenarında oturmuştuk. Kış mıydı, sonbahar mı bilmem; hasta olmuştum. O hastalık, bana şimdi hüzünlü geliyor. Diğer ansa, artık kız kardeş değil eski iki arkadaş olmamızdan bir önceki buluşmamızdandı. Galiba o buluşmamızda da artık kız kardeş değil, sadece arkadaştık. Beni bir yere götürmüştü. O götürdüğü için yerine dikkat etmemiştim, buna pişmanım. :) İlkbahar mıydı... Kışsa bile hava güzeldi. Kış olmalı evet; veya sonbahar? Ben sokaktan tarafa bakıyordum. O bana dönüktü, benim gördüğüm o anı kıl payı kaçırmasını bir çeşit işaret olarak anlamıştım. Ben, arkadaş olduklarını düşündüğüm ileri yaşta iki kadın görmüştüm. Aaaa bize benziyorlar demiştim. Kol kolalar mıydı, bilmiyorum. Onların iki yakın, en yakın, arkadaş olduklarını anlamıştım. Ona da söyledim ama o arkasını dönene kadar iki kadın köşeyi dönmüştü. O göremedi, ben gördüm. Sonraki buluşmada artık arkadaş değildik.
Bana komik gelen bir anı düşünüyorum. Aklıma bir yüz geliyor, dalgın bir yüz. Uzaklara bakan bir yüz ve ona bakan bir ben. O yüzü değil, ona bakan beni hatırlıyorum. Sonra da bana bakan onu. Görüntü bile yok, yine de komik. Belki de bu yüzden komiktir.
Buruk bir anımı düşünüyorum. Bundan çok var. :) Spesifik birini söyleyeceğimi sanmıştım... ama hayır. Anımsamıyorum bile. Hepsi iç içe geçmiş. Hepsi, tek bir şeye dönüşmüş. Çok heyecanlı olmam gereken ama içimde ezilen anlar. Paylaşamamak. Kalbimi en çok bu ezmiştir. Bunu keşfedeli çok oldu. Belki de kendi el yazımla çok gördüğümden, bu fikri içimden atmam hep zor oldu. Belki sen görürsen, artık ben görmem. Bu hep böyledir, benim için böyledir. Biri gördüğü anda, o şey değişir.
Sevgili Bezelyecik. Artık hayal kurmakla ilgilenmiyorum. Bunu yapamadığım için bende bir sorun olduğunu sanmıştım. Oysa belki de benim hayal kurmam gerekmiyordur. Bir şeyleri görebilmek zaten hayalin bile ötesinde değil midir? Belki de ben akışkan bir klavye dilinden çok, kendi el yazımın ritminde görüntüler umuyorumdur. Kocaman değil ama derin.
Bezelyecik. Senin nasıl hissettirdiğini bilmem yeterince büyük bir hayal değil midir?
Değildir. :)
Yine de bir keresinde seni görmüştüm. Benim Bezelyeciğim olabilecek seni. Sonra bir daha gelmedin. Bu bana kötü hissettirdi. Elimde olsaydı, sadece benim kararımda olsaydı, senin Bezelyecik olmanı çok isterdim. Umarım mutlu bir yerde ve toksundur. Bu, benim kendimi gerçekten suçladığım bir şey. (Not: Bezelyecik bir kedi.)
![]() |
| Mülksüzler, Ursula K. Le Guin. |
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder