Güçlü bir yapıyı inşa etmek.

 

Bugün nedense, ''hayat güzel'' diyerek uyandım. Ben bu cümleyi yirmili yaşlarıma geldiğimde kurmaya başladım. İnsanlarda aslında tersi olma eğilimindedir değil mi, yoksa değil midir, ama işte ben, yirmili yaşlarımdan sonra her ne kadar dalgalı dalgalı inişli çıkışlı da olsa, hayatın güzel olduğunu söylemeye çünkü bunu fark etmeye başladım.

Önceden de fark etmiyor muydum bilmiyorum. Çocukken ne düşünüyordum gerçekten hatırlamıyorum. Bak gerçekten hatırlamıyorum. Anı yazıları yazsam da ve yazarken onları anımsasam da, belki de doğal olarak, o anıları yaşayan kendimi aslında hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, fikir yürütebileceğim yaşantım. Yaşantılarım üzerinden ''böyle hissetmiş olabilirim'' diye fikir yürütebiliyorum; ancak buna karşın ''böyle düşünmüş olabilirim'' diye düşünemiyorum.

Belki de hisler daha zamana yayılan ve çok sonrasında bile bize geçmiş anlarımıza dair bazen abartılı, bazen biraz gerçekten uzaklaşmış izlenimler verme özelliğinde. Düşünceler ise daha nettir; o ana, o anlara özgüdür. Günde milyonlarca şey düşünebilirim -ah... bunu ben kesinlikle yaparım biliyorsun- ama çoğu uçar gider. Çünkü düşünceler bir anda doğar ve söner, sönebilir. Sonrasında birkaç düşünce birleşip yeni ve daha güçlü bir fikir olarak da seni bulabilir. Düşünceler ne kadar güçlüyse, hisse dönüşmeleri de belki de o kadar olasıdır.

Ama ben, hissetmeme izin vermiyordum. Güvenli bulduğum düşünceler alanında kalıyor ve bu düşüncelerin baskın hissiyle yetiniyordum. Evet, çocukluk diyebileceğim yaşlarımda bile bunu yapıyordum. Böylece güvende kalıyordum. Bunlar genelde korkularım olmalı. Hep tedirgin ve savunmacıydım. Eğer kendimi açarsam, gün ışığının bana ulaşmasından korkardım. Küçükken -belki ergenliğe giriş ve ergenlik yıllarım- tabi ki açık açık böyle düşünmezdim ama durum buydu. Küçükken daha fenası, bunları gerçek sanırdım; asla değişmeyecek gerçekliğim.

Bu düşünceler hala arada (malesef kimi dönemlerde sıklıkla) bana uğrar. ''Ben hep karanlıkta kalacağım.'' Buradaki ''karanlık'' ifadesi hep değişir, değişebilir. Ancak hep aynı hissi verir: Karanlık. Bu nedenle de karanlık gelip beni bulmadan önce ben ona karşı savunma oluşturur ve kendime bir kalkan örerim. Böylece, ben kendimi karanlıkta bırakırım.

Ben sanıyorum ki (aslında buna eminim :) dışarıdan hep ulaşılmaz göründüm. Bu, ''havalı'' bir ulaşılmazlık değildi. Çevremde hep o görünmez kalkanım vardı. Çocukken bunu neden yaptığımı anlayabileceğim birçok sebebim de vardı. Büyüdükçe ise... sanırım bunun gerçek yaşama dayanmayan ve sadece korktuğum ve güvende hissetmek için oluşturduğum asılsız ve bana iyi gelmeyen fikirler olduklarını kabul etme sorumluluğundan kaçtım. Çünkü eğer bu sorumluluğu alsaydım... ölecektim. İçimdeki o korkulara sahip tedirgin benliğim yok olacaktı. O benliğim o denli güçlü ve katmanlıydı ki, onu bırakmak demek belki de benim için yok olmak demekti. Bunu elbette o zamanlar ''yok olmak'' olarak tanımlamazdım ancak, o benliğimin beni koruduğu illüzyonuna kapılmam inanın bana çok ama çok kolaydı.

Sana daha evvel aslında ''dışa dönük'' özellikler gösteren biri olduğumu söylemiştim. Gerçekten öyleydim. O duvarlarımın arkasında öyleydim. Onu hep bastırıyordum, görünmesinden çok korkardım. Eleştiri almaktan, yargılanmaktan... Karşındaki insan sorunlu değilse aslında seni durduk yere eleştirmez ve ''yargılamaz.'' Ancak işte, ne bileyim... Bu konuda da kendime yüklenmemeliyim, bu konuda insan kendine yüklenmemeli. Çünkü aslında biz, bize nasıl davranılmışsa, tekrar tekrar ne deneyimlemiş, görmüş ve belki hissetmişsek, onun gerçeğimiz olduğunu sanma eğilimindeyiz diye düşünüyorum. Bu nedenle de zaten bu kör noktalarımızdaki yanlış kabullerimizi fark etmek ve dönüştürmek çok önemli. Yoksa bir yalanı (belki yalanları) yaşayarak yaşamımızı sürdürebiliriz. Bunu tek başımıza yapmalıyız demiyorum. Hatta bence bir terapistten yardım almalıyız. Çünkü insan kendini objektif ve tam olarak göremez. Karanlığın içindeki bir insan, ışığı düşman sanır.

Her neyse. Ben ulaşılmaz bir kızdım. Bana ulaşmak gerçekten hep çok zor oldu. Hem iç dünyama, hem de dış dünyama. :) Hep kaçardım. Çünkü durmak demek, görülmek demekti. Detaylarımın görülmesi. Oysa kaçarken veya uzakta dururken, beni bütün olarak görüp tek tek özelliklerime dikkat kesilemezdi insanlar. Özellikle de benim hakkımdaki fikirlerini çok önemsediğim (bunun çeşitli sebepleri olabilir) insanların beni görmelerinden ölümüne korkardım. Bu nedenle de hiç yakınlaşamaz ve bağ kuramazdım.

Hayatta en değer verdiği şey bağ kurmak olan bir kızın böyle davranması demek kendi ayağına sıkması demek. Ben bunu bile göremezdim. Hep başka şeyleri suçlardım. En çok da kendimi. Ben zaten böyleyim diye, derdim. Dünyanın en sudan bahanelerini sıralar ve o karanlıktaki güvenli bölgemde kalmanın konforunu böylece devam ettirirdim.

Bir önceki cadılı yazımda baya zırladım. :) Oysa bu zırlayışlarıma neden olan sebeplere de benim bu kendime yönelik haksızlıklarım neden olmuştu. İnsanlar bana mış gibinin ötesinde yaklaşamazken, onlarla nasıl o çok istediğim güçlü yapıyı inşa edebilirdim? Bunu yapamayacağım için de zaten olmadı. Hayatım boyunca hep hoşlanılan bir kız oldum. Bu gerçekten böyleydi, bunu artık dürüstçe söyleyebilirim. Buradaki hoşlanma sadece romantik veya tek bir cinsiyete özgü değil; insanlar genel olarak benden hep hoşlanmışlardır. Ama benim içimde öyle yoğun bir yanlış kabuller zinciri vardı ki, o zinciri söküp atamazdım. Bu nedenle de o zincirin varlığını olağan kılacak bahaneler üretir ve kendimi değersizleştirirdim. Çünkü değerimi kabul etmek demek, daha farklı bir versiyonum olmak demekti. Daha özgür bir versiyonum.

Aşk bana çeşitli zamanlarda geldi. Bir kıvılcım olarak. Bazen o bile değil, bir pırıltı. Zaten bu çoğunlukla böyledir, gökten kocaman bir ateş topu düşmez. Daha evvel de çeşitli yazılarımda yazmıştım; aşk, bu dünyada yaratılan bir şey. Zihnimizde birine hayranlık duyabiliriz, ondan hoşlanabiliriz ama aslında bu, sadece onda kendi karanlıktaki parçalarımızı gördüğümüz için diye düşünüyorum. Onda kıvılcım görürüz, umut ederiz; bu yüzden. Oysa aşk... var edilir. Büyücü işidir aşk. Maddeyi eğip bükmen gerekir. 

Önce ateş elementi gelir. Kıvılcımlar. Etkilenmediğin ve çekici bulmadığın birine (bu sadece dış görünüş olmak zorunda değil) aşık olamazsın. Ancak ateş en çabuk var olup en çabuk yok olan elementtir. Onu, havayla güçlendirmelisin. Fikirler. O kişiyle ilgili bilgiler, izlenimler edinirsin. Belki bölük pörçük ama mutlaka. Böylece onu sana yaklaştıracak nedenlerin olur. İnsan, kendine yakın parçalara çekilir. Uzak gibi göründüğünde bile içinde mutlaka yakındır. Çünkü bir anda buradan Antarktika'ya adım atamazsın ki. Senin bir parçan da o Antarktika'ya yakın bölgededir; bilinçli zihninle bilsen de bilmesen de.

Üçüncü element mutlaka olmazsa olmazdır: Su. Duygular. Tüm bu ateş ve hava çarpışarak sana hayaller verir. Evet, insanlar bu nedenle aşkın dünyada değil, zihinde yaratıldığı ve yok olmaya mahkum olduğu yanılgısına düşme eğilimindedir. Oysa hayaller sadece besindir. Evet, çok da uçmamak gerekir yoksa aşkınız besin zehirlenmesi geçirebilir ve karşınızdaki kişi hakkında asılsız beklenti ve fikirlere kapılabilirsiniz. Gözünüz kör olabilir. Aşkta bu da vardır sorun o değil. Yine de... aşk olmayan bir şeyi aşk sanma yanılgısı tam bu ince hayal çizgisinde oluşur diye düşünüyorum. Duygularınız zaten içinizden gelir. Hiçbir hayal, hiçbir fikir, hiçbir beklenti o saf akışa engel olamaz. Duygular sudur ve insan susuz yaşayamaz. Su, insan vücudunun doğal elementidir.

Son elementimiz ise tüm bu görünmeyen cephede olanları maddeleştirmektir. Bu kısımda ne kadar iyi bir büyücü olduğunuz açığa çıkacaktır. Çoğu aşkın yaşanmama veya yanlış yaşanma sebebi de belki de bu aşamadaki beceriksizliklerden olur. Bu son element, topraktır. Bu dünyada aşkı iki kişinin var ettiği evre de buradadır. Eğer ki iki kişinin de içinde ilk üç element belli oranlarda oluşmuşsa, onların bir yapı inşa etmesi, yani bir yaşantı oluşturması kaçınılmazdır. Bu yapıyı oluştururken de tabi ki maharet ve sorumluluklar gerekir ancak bu konuda konuşacak son kişilerden biriyim... (Bilgim yok, bilmediğim konularda konuşmam :).

Toprak elementine gelince ve kişiler aşklarını somut olarak yaşamaya başlayınca iş bitmez tabi ki. Elementler hareket etmek isterler. Ateş, hava, su ve toprak. İç içe geçerler, parlar sönerler, yayılır toplanırlar, çarpar durulurlar... beslenmeleri gerekir. Yoksa puuuffff. Aşk biter.

Bunlar benim müthiş cadı fikirlerim. Bu fikirleri yalnızca Neptün ansiklopedisinde bulabilirsiniz, değerinizi bilin. Kendinizin, aşkınızın, partnerinizin, hayallerinizin ve bu (pek öznel) bilgileri burada bir hayal gibi görüp geçtiğinizin değerini bilmelisiniz. :)

Benim sevgi dilim görmek. Karşımdaki kişiyi görmem gerekir. Detaylarını. Çok komik bir tezatlık değil mi? Görülmekten kaçan bir kız karşısındaki kişiyi görmek istiyor. Diğer yandan da... bilinçlice yapılan bir şey olmasa ve en çok bu kızın kendisi zarar görse de, bencilce.

Biri bana yaklaşınca beynimde hep alarm çanları çalardı. Benim hakkımda özel olarak şunu bunu düşünecek gibi değil. Ben utangaç biri de değilim, anımsadığıma göre hiçbir zaman da olmadım. Sadece... korkuyordum. Belki de hala korkuyorumdur. Tam olarak neyden bilmiyorum. Yüzeysel bir yanıtla, belki eleştirilmekten. Karşıdaki kişi tabi ki özellikle de en başta ''şurası böyle, bu özelliği şöyle'' demez ama... Ben böyleydim işte, karşımdaki kişinin bende kusur bulmasından korkardım.

Kusur da bulabilir bu arada. Biz de başkasında kusur olarak değerlendirmediğimizde bile detaylar görmez miyiz? Her detay hoşumuza gitmeyebilir. Üstünde uzun uzun durmasak bile. Yine de... Uzaktan gerçekten görülmeden karşıdaki kişide oluşturduğumuz algı çok daha ''kusursuz'' olabilir. Soğuk, mesafeli ve asla gerçek olamayacak kurulukta. Yine de... ''kusursuz.''

Oysa en çok kusur hep buradan oluşurdu benim için. Muhtemelen asıl uzaktayken bana zıt fikirleri olmuştur o kişilerin. Soğuk bir kız, mesafeli bir kız, sıkıcı bir kız. Hiçbiri olmasa bile, yaklaşılması imkansız bir kız. Bu sonuncu doğruydu. :)

Bu beni üzmüyordu aslında. Sadece ara sıra isyan ederdim. :) Neden böyle oluyor?!, derdim. Neden acaba? :) Ve en önemlisi de, siz böyle bencilce şanslarınızı yani havadaki pırıltıları kaçırdıkça, o pırıltılar da zamanla sizden kaçarlar. Onları artık daha az görür olursunuz. Belki de zamanla... hiç. Bu da değişebilir tabi. Farklı bir ortamda, farklı ve gerçek bir yüzünüzle olduğunuzda; değişir. Belki de kocaman bir ışık topu yapabileceğiniz denli güçlü bir pırıltı bile bulabilirsiniz, kim bilir...

Sanırım arkadaşlıklarım da böyleydi. Ben hayata karşı hep güvensizdim. ''Zaten bitecek,'' ''zaten ben değer görmem'', zaten zaten. Daha bir sürü böyle fikrim vardı. Bir sürü bir sürü bir sürü. Bazıları o kadar güçlüydü ki, çoğu silindiğinde bile onlar gitmediler. Oysa ben hep komik bir kızdım. Bence komik olmak için bir şey yaptığım yoktu ama öyleydim işte. Eleştirilmekten korkan o küçük kız kaçıp saklanmadığında, ben komik de olurdum, etkileyici de. Daha keyifli bağlar kurardım. Çünkü görülmeme izin verirdim. Benim temel kabulüm, tüm bu saçmalığıma rağmen, şuydu: Göremediğin birini sevemezsin. Bu nedenle de, hiçbir zaman sevilemeyeceğime (bu kabulüm mantıksız bir sebepler zinciriyle de gelse) emindim.

Oysa yaşam bunların içinde boğulmak için bile muhtemelen çok kısa. Ne kadar gereksiz -önemsiz asla değil ama gereksiz- bahaneler. Şey gibi... öğretmenim sular gittiği için ödevimi yapamadım, gibi. :)

İtiraf etmek gerekirse, hala biraz korkağım. Ama korkak olduğunu bilen bir korkak için umut yok mudur?


Güneş ve Onun Çiçekleri, Rupi Kaur.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar