Parlaklık.

 

Eskiden yazdığım kurgu ve yazıları çoğu zaman ezikleme eğilimindeyim ancak onları iyi ki yazmışım diyorum. Özellikle de sayıları az olmakla birlikte, kurgularımı. Çünkü örneğin bir daha asla 18 yaşında olmayacağım veya liseye gitmeyeceğim için o yaş grubundaki birinin düşünce dünyasını objektif olarak kaleme alamam. Ancak kendim o yaş civarındayken yazmış olduğum metinleri okuduğumda, gençliğinin başındaki bir karakterin neler hissedip düşündüğü hakkında fikir edinebilirim. Evet, yaşlanıyor muyum ne... Buna rağmen, bugünümde de yazabileceğim düşünceler görüyorum. On beş yaşında yazdığım bir metinde bile. Çocuksu bir anlatım ama... ruhu bugünümde de bana yakın olan metinler.

Kendi ergenliğimde gerçekten tam bir ergendim. Bunu o zamanlar anlayamamış olmam durumu daha da komik yapıyor; çünkü ergenlikte ergen olduğunu anlamayabilirsin. Bu nedenle de özellikle bazı kelime kullanımlarımı okumak beni güldürüyor. Biliyorsun, ben doğal bir yazarım öhöömmm, işte her neyse, bu nedenle de karakterin kimliği satırlara dan diye yansımış. Bu netlik pek tabii edebi anlatımımın düşüklüğü olarak da okunabilir... Ancak yine de bunu seviyorum. O yıllarda yazmış olduğum için mutluyum. Yoksa elimde o yılları yaşamış olan ben'in kendisinden hiçbir şey kalmazdı. Kendimi sanki aslında hep bir parça bu kızmışım gibi anımsardım. 

Geçmişimizde geleceğimizden parçalar taşıyabiliriz. Bir insan gelecekte olduğu kişiyi geçmiş halinde de belli belirsiz taşıyacaktır ancak aynen değil, birebir değil. Ergenliğin verdiği o çocuksu his de farklı ve o ana özel. İnsanın genel karakteriyle tam olarak ayrışmasa da, neticede her ergenin kafası karışıktır. 17-18 yaş civarını, hatta 20 yaşa kadarki dönemi ben ergenliğin uzantısı olarak görüyorum. Hatta ve hatta bence 25'e kadar yolu var bu ''aklı havadalığın...'' Elbette bu kişilikle ve kişinin olgunluğuyla da ilgili denir ama yok yok, gerçekten de bence insanın aklı 25'e kadar ''havada'' oluyor. Sonradan da olabilir tabii ancak 25'e kadar biyolojik olarak da bir leylalık oluyor biliyorsun.

Seni bilmem ama sevgili okur, 25 yaşında bana yeni bir sürüm inmişti. Ne oldu ne bitti bilmiyorum. Belki de yaşantılarım da bunu tetiklemiş olabilir ancak bir şey oldu bana. Tabii bence ben bu yıl da değiştim. Ben zaten her yıl değişiyorum nedense. Gerçekten öyle... Ben her yıl değişiyorum. Sanki hem ''kendimden'' uzaklaşıyorum, hem de ''kendime'' yaklaşıyorum. Bu benim için çoğu (her) zaman acı verici oluyor. Buna önem veren biri olduğum için mi acaba bu kadar çok içsel dönüşüm yaşadım, yaşıyorum diyorum. Elaleme bakıyorum tık yok vallahi... :) Ama yok, vallahi ben dürtüklemiyorum. İçsel dönüşüm beni dürtüklüyor, sarsıyor, yıkıyor... Ama yine de bunu dışsallaştırmakta zorlanıyorum. Bunun için de, ne yaşadım ne oldu yani şimdi, oluyorum. İnsanın içi değişince bir anlamı olur mu, diyorum. Bak işte, değiştim değiştim de ne oldu! Belki de çok şey olmuştur.

Hep şunu yapacağım bunu yapacağım diyorum. Böyle on şey söylüyorsam ikisini ancak yaparım. Attığımda on ikiden vurmak istiyorum. Ama sonra düşünüyorum, öylece atladığım şeyler hep beni ilerletti. Hatta hiç ummadıklarım. Gerçi onlardan da pek hayır gelmedi ama neyse... İlerlemek için her şeyin tam olmasını bekliyorum. Bu nedenle de zihnimi kilitliyorum. İnsan zihni durmayı sevmiyor bence. Durduğunda kilitleniyor, bahaneler üretiyor. Hatta zamanla bahaneleri bile bırakıyor. Aslında şu an kilitli değilim. Geçen yıl kilitlenmiştim. Zihnim, durmuştu. Çünkü, dış dünya benden zihnimin mekanizmasına ters çalışmasını çok uzun süre istedi. Bu nedenle de sistemim çöktü.

Tüm bu süreçte öğrendiğim en net şey dırıldanmayı bırakmam oldu. Bakma, geçen ilkbaharda bile -biliyorsun- şiddetli dırıldanmalarım olmuştu. Tamam, son günlerde de şiddetli zırlamalarım... Onlar ''zırlama'' değildi, iç çekişti. İnsan bazen içini çekmeye de ihtiyaç duyar. Yoksa nasıl nefes alacaksın? Geçen gün yıldızları izlerken içim daralmıştı da... Sahi ne yapmıştım? Bilmiyorum, bir şeyleri içimden bırakmıştım. Sonra yeryüzünün ışıklarını izledim. Nefesimi vererek, nefesimi çekerek. Nefes almak böyle bir his miydi? Sonsuzluğa uzanan yıldızlar değil de, şehrin puslu ışıkları bana kendimi daha derin hissettirdi. Derinde, kendi içimde. Nefes almak, böyle bir şey miydi?

Yazmak için de... iyi yazmayı değil ama yazabileceğim iyi bir şeyleri beklemişimdir hep. Bunu yaparken de hep yazdım tabii. İnsan yazmadan, yazamaz. Yazmayı bilemez. Öğrenemez olmasa da... Evet evet, öğrenmek doğru fiil değil. Doğru fiil, keşfetmek. Yazı yazmayı; harfleri ve onları kullanmayı biliyorsan zaten ''öğrenmişsindir.'' Oysa keşif... Asıl büyü buradadır işte. 

Yazacak iyi şeylerim yok muydu bilmiyorum. Belki de evet, yoktu. Yalan mı söyleyeyim? :) Ama keşfedecek bir sürü şeyim vardı bu kesin. Yine de yapamadım. Yazmaya bu kadar tutkuyla bağlıyken yapamadım. Eskiden daha bile ''tutkuluydum.'' Kopamaz bir şekilde yazardım. Şimdi öyle değil miyim yani; bu öyle değil halim mi? :) Hayır, öyle değil. Bu... farklı bir tutku. İlkinde öğrenmek isterdim. Yazmayı öğrenmek. Şimdiyse keşfediyorum. Keşfetmeyi istiyorum bile değil, zaten yazarak yaza yaza yazmayı keşfediyorum. Bu, işte böyle bir tutku. Ve sanırım bunun bir sonu yok. Burada bile beni döngüye sokan bu değil mi?

Acaba anlatmaya yönelik doğal bir yeteneğim olmasaydı -ben cırcır böceği kızdım ama lütfen- yine de yazar mıydım diye düşünüyorum. Sanırım hayır. Başka bir şey yapardım. Yeteneğim olan başka bir şey ahahahha. Ben böyleyim, ne!? Herkes böyledir tabi, yoksa değil midir? İçimdeki itkiye ve beni çağıran alana yönelirim. Niye boşa atış yapayım? Matematiği yapamazken tıp kazanamayacağım açık değil mi veya öyle bir şey? Bence insan kendini bilerek, az veya çok ama mutlaka fikir sahibi olarak, atış yapmalı. Bazen bu acaba korkaklık mı diyorum. Ben hiç risk almadım. Risk alsaydım... 

Ben çok küçükken, ilkokul öncesi ve ilkokula da sarkan bir dönemde moda tasarımcısı olmak isterdim. Kağıtlara giysiler çizdiğim aklımda. Buna karşın ilkokula geçtiğimde öğretmenim meslek olarak ne istediğimi sorduğunda o zamanlar yakın olan arkadaşımın peşine takılıp öğretmenlik demiştim. 7-8 yaşlarındaki küçük Ben'in öğretmenlikle işi yoktu aslında. Cırcır böceğim içime kaçmıştı, ondan sanırım. O böcek zaten uzun süre dışarı çıkmadı, çıkamadı. Yıllar yıllar boyunca... Yine de arada öterdi. Ötmeye başlayınca susmazdı. Sanırım hep bir şekilde canlıydı. Sadece, gömülüydü. Hem zaten biliyor musun cırcır böcekleri uzun bir yolculuktan geçerler. Yerin altında doğarlar ve toprağı kazıp yeryüzüne çıkarlar. Sonra da gün ışığında ötmeye başlarlar. Onlar derin bir sessizlikten çıkmışlardır. Bu nedenle de, evet, bağırmak haklarıdır. ''Buradayız'' demek belki. Çünkü onlar, bunun bedelini ödemişlerdir.

Kendi isteklerim hep beklentilerle iç içeydi. Ama bir keresinde gerçekten bir şeyi özgürce çok isteyerek ders çalışmıştım. Sinema Televizyon bölümü içindi. İşsiz kalırım diye tercih listeme bile yazmadığım o bölüm. Bana bu durum derin bir pişmanlık vermiyor, bence gerçekten de işsiz kalırdım. (Belki de kalmazdım; biliyor musun, muhtemelen kalmazdım...) Ama... belki de bu macera benim yerin altından daha erken çıkmamı sağlardı. Tabi bu sadece bir varsayım. Bir şeyi seçmeyip pas geçtiğimizde onun yaşantılarını yok ederiz. Ancak bunu olumsuz bir yerden söylemiyorum; bırakmak gerekli, çünkü yok.

Korkuyorum. Eskisi kadar çok değil ama biraz daha. Hala biraz daha... Tam geçmedi korkum. Yine de korkuyorum. Ait olmadığım bir yaşamı yaşamaktan. Bak, bir yaşam seçince ona uygun yaşaman gerekiyor ve bu da bazı yapmak istediklerini yapmaman, yapamaman demek. Bu beni üzer mi sence? Ya bazı istediğim şeyleri aslında çok istiyorsam ve yıllar sonra onları yapmadığım, yapamadığım için buruk hissedersem... 

Korkuyorum. Kendi insanlarımı bulamamaktan. Nasıldır benim insanlarım, artık bunu bile bilmiyorum. Ama onları hiç bulamadım bence. Kendim olursam bulurum sandım ama ''kendim'' de olamadım ki. Kendimi yaşamak... Artık bunu düşünmek bile istemiyorum. Bu bir illüzyon! Zaman beklemiyor, zaman gerçekten beklemiyor ve ben, artık bilmiyorum. Bana söylenen bir yaşamı yaşamayacağım; ama yine de kendi yaşamımı mı yaşayacağım?

Benim aşık olmam da zor sana söyleyim. Neden zor, neden... Çünkü... çünküsü var. O çünküyü gördüğüm anda tanımam gerekir. Umarım görürüm, umarım tanırım. Umarım, yanılmam.

Aslında, yanılmaktan korkmuyorum. Ben, yanılmaktan çok korktuğum bir yaşamı yaşamaktan korkuyorum çünkü bu, kendi yaşamım olmaz.

Bu korku bende hep az veya çok vardı. Tüm bu korkular ve onları bağlayan ana korkum. Ama bu yaş civarımda çok arttı. Çünkü yaşlanmak istemiyorum! Yaşlanmak istemiyorum... Kendimi unutmak... İstemiyorum! Ben kendimi hatırlamak da istemiyorum. Ben kendi yaşamımı yaşamak istiyorum. Kendime ait tek yaşamı yaşamak ve sonra da gitmek. Pişmanlığım kalsın istemiyorum. Korkum kalsın istemiyorum.

Korkmak istemiyorum. İstemiyorum...

Neyi istiyorum? Aslında bunu sorgulamıyorum. Bunu onlarca yazımda sorguladık bitti yazdık artık her şeyi! Ben, kalbimde ışığın parlamasını istiyorum. Bu, bencilce bir istek değil. Zaten bencilce olsa ne olur canım, kim karışabilir kendi yaşamımla ne yapacağıma!?... Yine de... insanın kalbinde ışık parlarsa, çevresini de aydınlatır. Öyle parlak olur ki o insan... öyle genç, öyle cesur. Öyle seven ve sevilesi olur ki... O parlaklık, öyle güzeldir ki.

Parlaklık. İşte ben bunu istiyorum.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar