''Birilerine göre yazacaksam, neden yazıyorum?''
Hayatımdaki pek çok durum ve eyleme bu bakış açısıyla baktım. Bu, benim elimde değil. Yazmak benim için bir şeyi var etmenin temel prensibi. Sadece bir anlatı kurma çabası değil de, bir anlatının içinde var etme çabası. Bu ne demek? Yaşadığımız dünya beraberinde kendi kurmaca evrenini ve aslında evrenlerini taşır. Attığımız her adımda bu taşınan ''poşetlerin, kutuların, hediye paketlerinin'' varlığını görebilir ve hatta ona dokunabiliriz.
Her köşe başında bir hikayenin bulunduğunu söylemiyorum. -bu da olabilir.- Ancak, kurgusal gerçeklik içinde yaşadığımız gerçeklikten kopuk değildir, ayrışamaz. Bu da içinde tatlı (bulduğum) bir nüans barındırıyor: Her insanın gerçekliği birbirinden başkalaştığı, başkalaşabildiği için algılarımızın sınırlarına doğru yaptığımız yolculuk kadarınca çok kurguyu deneyimler, ayrımına varır ve bu eksende kurmaca evreninin içinde kendi kurgularımızı var ederiz.
Tek bir gerçek (yaşanan) evrenin içinden çıkan insan, bu eksende yayılan kurguları görebilir ve bunları birbirine bağlayarak, birbirinden ayrıştırarak anlatılar var edebilir. Yazarların yaptığı da temelde budur.
Yoktan var etmezler; var olanı var ederler. İkisi arasındaki ayrım kocaman.
Bu nedenle de yazmak, sadece tek bir gerçek olan kendi gerçekliğimi kaleme aldığım zamanlarda dahi, geleceğin sonsuzluğunu içinde barındırdığı için pek çok kurgusal -çünkü gerçekleşmemiş- ihtimallere gebedir.
Bu nedenle de ben -elimde olmaksızın- kendi özgürlük alanımın içindeki sınırları başkalarının kurgusal evrenlerini inşa etmek için genişletme çabasına girmekte hep zorlandım. Buna kendimi zorladığımda bile bana hareket alanı tanımlanmadıysa, içinde bulunduğum ana madde olan gerçekliği yani mevcut durumun kendisini imha ediyorum. Yazmak da benim için böyle. Başkalarına göre yazacaksam; başkalarının beğenilerine, dil anlatım kurallarına, alıştıkları kalıplara göre yazacaksam; yazmamalıyım. Çünkü o, benim ana madde evrenimden doğacak kurgusal doğrular olmaz. Kendi doğrularım yoksa, geleceğe yönelik olarak nereye uzanabilirim? Bu, sence de korkunç değil mi?
Dili sevmemin nedeni de bu isyankar özelliğimden temelleniyor sanıyorum ki. Yanlış anlaşılma olmasın, ben kuralların, yol yordamın gerekliliğini, etik uygunluğu tabi ki önemsiyorum. Birilerini örnek almayı, özellikle bazı konularda protokole ve tanımlanmış kurallara uymayı en iyi benimseyen kişilerden biri olabilirim. Ancak benim kastettiğim kendi özgürlük alanımı şu ya da bu nedenle başkalarına göre yaşamak zorunda bırakılmama yönelik bir başkaldırı. İstemsiz bir başkaldırı (çünkü karakterim böyle).
Dil özelinde ise, dilin kırılgan yapısına bayılıyorum. Özellikle de ana dilimiz olan Türkçe sondan eklemeli bir dil olması sebebiyle benim bayıldığım bu ''sonsuz olasılık'' dizini özgürlüğüne cuk uyuyor. Ortaokul yıllarımda kelimeleri kırmaya, sonra başka kelimelerle birleştirmeye; böylece kendi kelimelerimi inşa etmeye başlamıştım. Kitap okurken bir yandan dil imla kurallarını kafamda ayrıştırır, bu yolla oyunlar uydurur ve bunu bir zorunluluk olarak veya araya giren okuma deneyimini bozan duraksamalar olarak değerlendirmez, birebir okuma anında kafamda bunu gerçekleştirirdim. Türkçeye bu yolla aşık oldum. Çünkü Türkçeyi bu yolla tanıdım.
Okumayı sadece dünyadan kaçmak, yeni bilgiler edinmek, bakış açısı geliştirmek, duygusal coşkunluk hissetmek, düş düşün dünyamı genişletmek, dil anlatım ve ifade becerisi kazanmak gibi nedenlerle sevmiyorum. Evet, bunlar çok güzel ve geçerli sebepler. İnsanlar okuyarak bu becerilerini geliştirirler ve bunu keyif alarak yaparlar; yapmalılar. Örneğin bazı insanlar edebi metinler okumayı gereksiz bulabiliyor. Zamanlarını bilgi edinmek istedikleri konulardaki bilimsel ve düşünsel metinlere ayırabiliyorlar. Bu da bir tercih. Ancak bunu tercih ederken diğer yandan edebi metinleri okumanın gereksiz olduğunu söylemek ve tu kaka demek saçma. Aynı zamanda edebi metin okumama eksikliğinin geldiği noktayı örneklendiriyor: Duygusal zeka yoksunluğu (eksikliği).
Edebi metinleri okumak bizlere bilgi de verebilir. Bilgi her zaman için haş iki o ile gelmez; bu bilinmelidir. Edebi metinlerdeki insan benliği ve insan ilişkileri, bizlere yazımın başında bahsettiğim kurmaca dünyasının sonsuzluğuna açılma imkanı tanıyarak kendi bulunduğumuz ''gerçek'' dünyanın sınırlarını genişletir. Bakış açısı verir evet ancak bunun da ötesinde içsel derinliğe ulaştırır. İçsel derinlik, dışa açılmanın yollarından biridir. Derinliği dar olan insanlar yeterince uzağa zıplayamaz. (Tabi buradaki ''uzak'' kavramını neye göre ölçütlendirdiğimiz de önemlidir. Zira duygusal zeka eksikliği yaşayan kişi zaten derinlikle değil, tümseklikle ilgilenir.)
Kurgusal anlatılar bizlere başkalarının gerçekliklerini anlamlandırma becerisi verir ve bu becerimizi geliştirmemizi, bu sayede ise hem evet başkalarının dünyasını kavramamızı hem de kendi dünyamızı şekillendirmemiz yolunda içsel rehberimiz olmamızı sağlar. Yani sadece dışarı bakmak değil; dışarda gördüğünü içeride anlamlandırmak. Edebi metinlerin insanlara en önemli hediyesi bana göre budur. Derinlik budur. Derinlik orada burada gördüğümüz afili ezber sözler değildir (ben böyle diyorum). Derinlik, o afili ezber sözlerde ne gördüğümüz ve bizim o sözlere ne katabileceğimizdir. Derinlik yorumdur, yorumlama becerisidir. Benim hayatta en çok dikkat ettiğim ve beni heyecanlandıran şeylerin başında da bu gelir: Yorumlama becerisi.
Bu nedenle de kitap okurken bir yerden sonra ne anlatıldığının ötesinde nasıl anlatıldığına dikkat kesilir oldum. Artık her iki katmanı kendi içinde dengeleyerek daha hızlı bir zihinsel süreç işletebiliyorum ancak çok değil birkaç yıl öncesine kadar bile benim okumak eylemine yönelik temel itkimin sebebi şuydu: Yazarı bu metni nasıl anlatmış?
Bu noktada çevirmenlere de büyük roller düşüyor. Çünkü her dilin dinamiği ve bu nedenle de anlatıyı inşa etme yolu farklı. Diller arasındaki çevirilerde birebir çeviri (olmaz ama) yapılmış olsa bile, bir noktada anlatıda çevirmenin dilleri algılayışının getirdiği bir ara boyutun oluştuğunu düşünüyorum. Bunda da çevirmenin yorumlama becerisi etkili oluyor. Bunu olumsuz bir durum olarak değerlendirmiyorum. Çünkü zaten ''anlatı'' kavramının ifade ettiği olgular içinde bu durum da var. Anlam çatırdar. Çatırdamazsa zaten bu bir anlatı olmaz (biliyorum kesin bir yargı). Çünkü kendi içinde ileri geri hareket eden bir canlılığı olmayan bir anlatı yapısı düşünülemez. Bu olsa olsa, evet, haş iki o'dur (ki o bile değişme olasılığına sahiptir).
Bilimsel bir metni var etmek de temelde benzer bir bakış açısını taşır. Elbette bilimsel gerçekler ölçülebilir gözlenebilir nesnel verilere dayanır. Ancak orada da araştırmacı etkisi, araştırma sorusunun temsil ettiği grup vs sonucu etkiler. Bu nedenle de bilim de esnek yapılıdır, gerçeklik esner. (Bu noktada demek istediğim bence anlaşıldı, bilim katı değildir demek istiyorum.)
Anlatı kurmak, katı bir süreç değildir!
Bence insan her daim yorumlama gücünü elinde bulundurmalı. Bu demek değil ki ağzı olan konuşsun... Hayır tabi canım. Hatta günümüzün temel sorunu da bu biliyorsun... Yine de, bir x durumunu farklı bir bakışla yorumlamıyorsak, bunun bizim gerçekliğimize nasıl bir etkisinin bulunduğunu tam olarak kavramamız beklenemez. Kendi dünyamızı kurmamız, kendimizi var etmemiz, var olmamız beklenemez. Özgür olmamız beklenemez.
Bence hayatta iki tip ''tutku'' var. Geçen gün bu aklıma geldi. İlki duygusal tutku. Bu, kimi durumda insanı çıkmaza ve yok oluşa kadar sürükleyebilir. Ancak bu demek değil ki duygusal tutkular saçmadır, kötüdür, yok edilmelidir. Hayır, saçmalamayın (saçmalamayalım). -Etik ahlak kurallarını gözetmeden tabii ki!- İkincisi ise, zihinsel tutkudur. Ben buna bayılıyorum. Hayatı böyle kavrıyorum. Hatta yüzde yetmişim zihinsel tutkudan oluşuyor diye düşünüyorum. İlki su temalıdır; akışkan, derin, bazen tsunamali batmalı Titanikli (duygusal tutku). İkincisi ise hava temalıdır; uçurur, özgürdür, bazen lodoslu nefes kesmeli saç baş dağıtmalı ama kolları iki yana açmalı (zihinsel tutku). İkisi de içinde ateşi taşır. Ateşin harını. Ancak yolları yordamları farklı. İkisi birbirinden kesin sınırlarla ayrılır demiyorum ancak ayrılan noktaları olduğu da bir gerçek. Düşün, bana hak vereceksin.
Bir şeyi bir örnek, bir şablon ve sınırlandırmalarca yapmak kötü değildir. Önemli olan o sınırlar içindeki hareket alanımızdır. Ben kendi hareket alanımı yaratmak için hep savaş vermiş olan, bu alanı hak eden ve gelecekte de onu inşa etmiş olacak biriyim. Bu bakımdan benim ''ben(ce) dilim'' benim kendi gerçeklik algımı ifade biçimim, benim koruduğum kolladığım ve buna gerek olmasını bile saçma bulduğum en özel varlığımdır.
Hal böyle olsa bile... -yine geçen gün fark ettim :)- Benim çok ciddi bir ''ciddiye alınmama'' korkum vardır. Bunu Aslı karakterinde de görüyorum. O karakterin dünyayı çoğu insana tuhaf gelecek anlam bağlantılarıyla var etmesi, çocuksu bir hayal gücünün üstünde yükselmesi ve gerçekliğini algılayışını inşa etmesi bana ilham veriyor. Çünkü bu, bazen özellikle de topluluklarda bana bastırtılan yönümdü. Benden beklenen hep ciddi ve aklı başında bir kız çocuğu, bir genç kız, bir genç kadın olmamdı. Oysa aklı başında olmak nedir? Tabi ki bu bir dayatma değil, olmadı ancak insanı sınırlandırmadığını da söyleyemeyiz.
Ancak bunu bana dayatan asıl unsur çevrenin beklentileri değil; benim. Ben ciddiye alınmaya o kadar takıntılıyım ki, kendi içimdeki yaratıcı benliği, diğer bir ifadeyle alan açan yaratıcı yönümü baskılama eğilimindeyim. Sırf onay almak, ''birisi'' olarak ciddiye alınmak için. Oysa benim buna ihtiyacım yok, hiç olmadı ve olmayacak da. Çünkü benim dilim, kendimi en çok sınırladığım ve sınırlandığım anlarda bile, benim dilim kalmaya devam etti. Bu, değişemez. Bu benim en baskın özelliğim. Bunu ''değiştirebilecek'' tek şey, benim en baskın özelliğimi baskılamamdır. Kendimi dar bir kalıba, bir tabutta tıpkı bir vampir gibi sonsuz uykuya sokmamdır. Ancak ben vampir değilim, ben canlıyım. Bu bakımdan benim bir dilim var. Benim bir sesim var.
''Birisi olmak için yazıyorsam, neden yazıyorum?''
-belki sonraki yazılarımda.-
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder