Aramızdaki Şey (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Tomris Uyar'ın sekiz öyküsü ve bir adet sonsözvari yazısından oluşan bu kitabındaki ana tema: Kırmızı. Kırmızı renk karakterlerin geçmişlerinin solgunlaşan isteklerinden süzülerek bir nesnenin üzerine siniyor. Bazen bit pazarındaki, bazen bir sandığın dip noktasındaki, bazense yaşamını elinden alana gösterdiğin bir alışveriş poşetindeki kırmızı elbise olarak. Bu öykülerde en sevdiğim nokta anlatılanlardan çok, anlatılmayanlardı. Tomris Uyar sezdirme sanatında gerçekten başarılı bir edebiyatçı. Kelimeleri yalın bir biçimde karşımıza çıksa da, o kelimelerin bir araya gelip de oluşturduğu anlatıların arka planının çok daha vurucu olduğunu düşünüyorum.

Kitaptaki öykülerin genelini sevdim. Hatta hepsini sevdim bile diyebilirim. Sevmek eylemini bilinçli olarak kullanıyorum. Bir öykü dil anlatım açısından başarılı olursa okurlar olarak onu beğenme olasılığımız artar; ancak bir öyküyü sevmek için onu hissetmemiz gerekir. Bu his meselesi karakterlerle empati kurmakla da eş zamanlı olarak gerçekleşmez çoğu zaman. Hatta size ilginç bir şey söyleyeceğim, ben bu sekiz öykünün ancak birkaçında bulunan karakterleri sevmişimdir. Öykülerdeki karakterleri benimsediğim için değil, bu karakterlerin kelimeler arasındaki varoluş hallerini bir kaşifin adımlarıyla keşfettiğim için ben bu öyküleri sevdim. Aynı şekilde bana çok uzak kalan karakterleri bile en yalın ve gerçek, en insan halleriyle görebildiğim için onlara empati olmasa bile sıcaklık beslediğimi; çünkü onları onaylamasam bile, kendi varoluşlarına uygun düşündüklerini görebiliyorum, onları anlıyorum.

Bir anlatıda yazarın o anlatıyı ''nasıl'' kurduğu sorusunu irdelemek, söz konusu kitap ''çerezlik'' kategorisinde değilse, başvurduğum temel sorgulama biçimidir. Yeri geldiğinde hep söylediğim gibi; yüzlerce yıllık tarihimize dönüp baktığımızda görüyoruz ki insanlığın anlatabileceği her şey anlatıldı. O ''şeyleri'' yeni yapan asıl durum onu ''nasıl'' ifade ettiğin. Bu bakımdan yazarların farklı ifade biçimleri ve kendi ''nasıl''larını ortaya koyma biçimlerini keşfetmek beni her seferinde büyüler ve kendi dilimi çözmem konusunda da bana ilham verir. Bu bakımdan Tomris Uyar bu kitabıyla bana ilham verdi diyebilirim. 

Kitaptaki öyküleri genel olarak sevsem de özellikle kitaba da ismini veren ve benim hakkında özel olarak ayrıca bir yazı yazdığım Aramızdaki Şey isimli öykü (ki söz konusu yazım da burada) ile Akşam Alacası isimli öykü en beğendiklerim oldular. Bunun sebebi neydi diye düşünüyorum... Sanırım bunun sebebi, her iki öykünün ana karakterinin de bir yazar olmasıydı ve tahminimce bu yazar karakterde Tomris Uyar'ın kendisinden parçaların bulunmasıydı. Zaten kitabın sonsözü olarak kaleme alınmış Öykülerin Başı Sonu başlıklı yazıda yazar Aramızdaki Şey başlıklı öyküsündeki karakterlerin kendisi ile öğrencisi olduğunu anlatıyor. Bunu okuduğumda şaşırmadım. Çünkü o öyküyü okumak beni gerçek bir yaşantıyı okuyormuşum gibi zorlamıştı ve uğruna bir yazı yazdıracak kadar etkilemişti. Bu olaydan yazarın kendisi ne kadar etkilenmiştir tahmin bile edemiyorum...

Son olarak kitabın kapağını da çok beğendiğimi eklemeliyim. Hem estetik, hem de öykülerin ruhunu yansıtan bir kapak olduğunu düşünüyorum.

Kitaplarla kalın.


Kara Kedinin Gölgesi (Yekta Kopan) | Kitap Yorumu

Yazar: Yekta Kopan, Desenler: Temür Köran,
Yayınevi: Can Yayınları

Ben bu kitabı çok sevdim. Kitabı gördüğüm ilk anda bu cümleyi içimde çoktan duymuştum. Yekta Kopan'dan en son bir şeyler okumamın üstünden rahat bir 2-3, hatta 4 yıl geçmiştir. Aslında kendisinin Kediler Güzel Uyanır isimli kitabını yeniden okumak isteğindeydim ancak kitabı kütüphanede bulamadım. Elim, belki de kendiliğinden, bu kitaba gitti. Belki de ben değil, aradığım kedili kitabın boşluğuna kıvrılan bu kitap beni bulmuştur kim bilir?

Kitap için öykü kitabı denmiş ve evet, kitabın içinde kısa kısa, hatta bazıları tek sayfalık öyküler yer alıyor. Ancak bu öyküler -bana kalırsa- öykü olmak için fazla taslak, yaşantı olmak için fazla buğulular. Bu öyküler sanki yaşanmış bir geçmişin yaşanmamış anlarındaki boşluklarının karalamaları gibiydi. Belki de kitabın daha ilk sayfasındaki o eksik cümlelerin nefes aralarında bile durulmuş hissetmemin ve kitabı daha o ilk sayfasında sevdiğimi kendime itiraf etmemin nedeni de budur.

Bazı okurlar bu öyküleri öykü gibi bulmayabilir. Çünkü, belki de, beynimiz her öykünün başı ile sonundaki noktalar arasında ilerlememiz gerektiği kabulüne alışıktır. Bu kitaptaki öyküler bu iki uç arasındaki doğrusallığı anlatmıyor. Bu öyküler, bu iki uç arasındaki doğru parçasının (sürecin) herhangi bir noktasını büyüterek anlatan kısa anlatılardan oluşuyor. Aynı şekilde kitabın içerisinde yer alan çizimler de öykülerin bu kesik anlatımını destekler nitelikte imgelerin birleşiminden oluşur gibi. 


Kitapta yazar kurgu veya gerçek olduğunu ayırt edemediğimiz durumların üzerinde bıraktığı etkiyi olay akışı şeklinde değil de, imgelerin tanımlaması olarak ele almış. Bu öyküler sanki bir rüyada gördüğümüz anları anımsatıyor. Öyle gerçekçi hissettiren hayali parçalar... Bir de ilginçtir, kitap bana üniversite yıllarını çağrıştırdı. Hayır yıllarımı değil, genel olarak üniversite yıllarının kişinin bünyesinde bıraktığı tesiri. O yıllarda farklı hissediyorsun sanırım. Kesik kesik heyecanların toplamından kocaman bir gerçeklik. Yaşanmış, yaşanmamış, beklentili, beklediğinin içinde ve ötesinde... Herkesin üniversite yılları farklıdır ama üniversitedeki ilk gençlik halimizin imgeler dünyası, sanki, benzerdir. İşte kitap bana o etkiyi verdi. Üniversite yıllarının beklentili kesikliğini.

Kitaplarla kalın.


Kitap Alışverişi #8

toplu gülümsemee meee aman peynirkirazzzıızzz

Arkadaşlar, okurlarım, Neptünlüler aman Dünyalılar!

Bakın bu hesapta olmayan bir alışverişti ahahhahahah (şaşırmadık). Ama sorun, niye aldın o zaman diyin, hadi diyin, deyin, didiniz mi? Hah işte ben aslında kendime başka bir şey alırken... ahahahahhah. :)

Durun öncesinde bu alışverişe beni itekleyen mangaların bir fotoğrafını görelim:


Evet ama bakın gerçekten de öyle oldu. Ben aslında başka şey alırken dedim ki acaba bu sitede (reklam yok haha) bu mangalar kaç paradır... İşte pahalıymış orada, ben de gittim Kitap Sepeti'ne bakmaya, ben acaba ilk üç cildi kaç paraya almıştım diye merak ettim. Kitap Sepeti'nde bu serinin ciltleri çok daha ucuzdu (yine pahalı ama işte). Sonra ne görsem beğenirsiniz, ilk üç cildin baskısı bitmiş! Ama bence bu seriyi Ecmel Soylu önerdi diye millet gitti aldı ve bitti, biliyorum. Bir gün öyle bir infuluunsır (puuuu bana) işte ondan olup da kitleleri yönetebilir miyim acabası? (sanırım hayır).

Neyse ben de dedim, yok artık bu ilk üç cilt bitmişse o zamansa kesin diğer ciltler de biter (evet 7. cildin de baskısı yoktu mesela). Neyse can havliyle (kitap alırken kıtlıktan çıkmış gibi hareket ederim *-*) gittim 4-5 ve 6. ciltleri aldım. Sipariş verdikten (ve hatta siteden çıktıktan sonra) gözüme Masumiyet Müzesi de çarptı. Ufaktan bir aklımı karıştırmadı değil ama aman didim, zaten sipariş verdim, zaten ben Orhan Pamuk'u egzantrink buluyorum sevmem kitabı, olmadı kütüphaneden okurum (bulursan okursun :) dedim. Ama sonra -yine- gözüm Hamnet isimli kitaba çarptı. Didim İlkay sen popüler kültür kölesi aman okuru musun, boşşşveerrr.

-Böyle dedim ama aslında manga siparişimi iptal edip bahsettiğim diğer iki kitabı veya en olmadı Hamnet'i de siparişime eklemek aklımdan 03 saniye geçti...-

(Sonra instagramda Hamnet'in sıkıcı olduğunu söyleyen bir hikaye gördüm oh be dedim çünkü aklıma takılmış idi).

Velhasılıkelam, bu mangaları korkumdan aldım. Biter dedim, bir daha bunlar basmaz bir de ortada kalırım (abarrrttt) veya pahalı almak zorunda kalırım (mümkün) dedim. Kitap Sepeti'nden aldım (reklam yok ama evet hep ordan alıyorum çünkü yani öyle denk geliyor).


Bu iki kitabı da Nadir Kitap'tan (reklam yoook) aldım. Vallahi kargo paraları kitaplardan pahalıya denk geldi de hadi (kazıklandım sanki öyle bir his) ama ses etmiyorum. Çünkü... 

Sonsuza Uzanan Köprü'nün baskısı yok (ve muhtemelen ufukta da yeni baskı yok) ve ayrıca Trendyol veya Hepsi Burada'da bulduğum baskısı deli dehşet bir fiyatta. Bu nedenle kitap kadar kargo parası ödeyip aldım :)))) -hiç benlik hareketler değil bu ondan aşamadım bi saniye-. Bu kitabı okumayı çok istedim. Çooook merak ettim. Hatta uzun yıllardır (bu sefer sıfır abartı) bu kadar merak ettiğim bir kitaba rastlamamıştım. Kitaba başladım da bu arada. Kitabın ana karakteri yazarın kendisi. Abim bana çok benziyor ondan dolayı sıktı biraz hahahahhahah (ruh eşini arıyor, istiyor, bekliyor, mızıklanıyor falan). Bu sahafı isminden (Karakedi Sahaf) ilgisine her şeyine sevmiştim bu arada. Kargo da hızlı geldi ve bu kitabın içinde 2000 yılından kalma notlar vaaarrrr <3

Yıldız Tozu ise gerçekten bu hesapta olmayan alışverişin bile en hesapta olmayan sürpraayyzzz kitabıydı. Çünkü, şimdi ben blog yazılarımın istatistiklerinde eski bir kitap alışverişi yazımı gördüm gittim baktım o yazımda (nefes molası) o yazımda bu kitabın bu kapaklı baskısını bulamadığımdan yakınmışım. Sonra didim, dedim, ben bir Nadir Kitap'a bakayım. Baktım ve aldım ve gerçekten kargo parası inanılmaz yüksek geldi bence.... Yine ses etmedim çünkü kitabın başka kapaklı (o kapağını sevmiyorum) basımı piyasada benim bu kitap+kargosuna verdiğim paraya denk geliyor (ayrıca zaten kitabın baskısı yok!). Offf güzel kapaklı kitapların baskısının bitmesi beni üzüyor. Ama bakın şu hoşuma gitti, bu sahaf (Kategori Kitap&Sahaf) kitabın içinde ayraç da göndermiş (tatlı) ve kargo hızlı geldi.


Evet dostlar, Romalılar, Romanyalılar, İzmirliler ve diğer şehirlerden ve ülkelerden ve gezegenlerden ve galaksilerden ve evrenlerden katılanlar (oh en azından kimseyi kırmadık). Yazım bu kadardı. Çav.


şurada tazesinden bir müzik listesi yapmıştım beklerim.


Bu Beden Benim Evim (Rupi Kaur) | Kitap Yorumu

Şair: Rupi Kaur, Çevirmen: Gizem Aldoğan,
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Rupi Kaur iyi bir şair mi veya en başta yazdıkları birer şiir mi tartışmaya açık bir konu olsa da, ben kendisinin her şeyden önce farkındalık sahibi genç bir kadın olmasını ve hem geldiği kültürü (Hindistan), hem de bu kültürün kadın olmak, göçmen olmak gibi farklı alanlara yansımasına dair fikirlerini geniş kitlelere ulaştırmasını ilham verici buluyorum.

Şairin isminden yanılmıyorsam 2014 yılı civarında Süt ve Bal isimli kitabıyla haberdar olmuştum. O yıllarda özellikle de Tumblr etkisiyle kendisinin dizeleri her yerdeydi! Bu her yerde olma halinden olacak ben onun kitaplarına hep biraz mesafeli durmuştum. Ayrıca çeviri şiirin orijinal dilindeki tadını veremeyeceğini liseli bir kızcağız olduğum yıllarda bile katı bir şekilde düşünüyordum.

Gel zaman git zaman, ki aslında bundan çok da uzak olmayan bir geçmişte, bu bloğu açmamın az öncesinde (ki eski bloğumun son kitap yorumu bu kitaba aittir :), kütüphanede karşıma Bu Beden Benim Evim isimli bu kitap çıktı. Ne kitabı daha evvel bir yerde görmüştüm, ne de o an şairin adı bana tanıdık geldi. Ayaküstü kitabı karıştırmaya başladım. O kadar keyif almıştım ki, ayaküstü karıştırdığım o sayfalardaki dizelerde gördüğüm lezzeti çok net hatırlıyorum. Sonra kitabı ödünç aldım, okudum yorumladım falan. Eee, teslim vakti geldi tabii... Ben arada bu kitabı kendimden önce bir arkadaşıma alıp hediye bile ettim öyle düşün. :) Sonra, baya da sonra, bir alışverişimde şairin üç kitabını da kendime nihayet aldım.

Bu Beden Benim Evim, aslında şairin dilimize çevrilmiş üç kitabı içerisinden son çıkan kitabı. Ancak ben ilk önce bu kitabını okudum ve ortada herhangi bir olay akışının bulunmadığını, sadece kitapların basım yıllarının bu sıralamaya göre olduğunu söylemeliyim. Kitapların yayın sırası şöyle: Süt ve Bal (şurada yorumladım), Güneş ve Onun Çiçekleri (şurada yorumladım) ve Bu Beden Benim Evim. Şairin başka şiir kitapları da varmış ancak dilimize çevrilen başka kitabı yok. Bu kitapların genelinde aslında şair kendi yaşamını, kendi hislerini, kültürüne, kadınlığa, ayrımcılığa, travmalarına vb. gibi daha öznel görüşlerine dize formatında yazdığı yazılarıyla yer veriyor. Şairin kaleme aldığı yazılar aslında edebi metin türleri içinden şiir değil. 

Her ne kadar ''ınstagram\ sosyal medya şiiri'' olarak geçen bir alt tür son 10-15 yıl içinde popüler olsa da, bunlara tam olarak şiir demek şiir türünün özelliklerini sorgulamamıza neden olabilir. Bakın bunu tepeden bakan bir yerden söylemiyorum (bunu söyleyecek son kişi falanım bu arada) ama her edebi metin türünün kendi bağlamında değerlendirilmesi gerekir. Çünkü kendi içinde onu sözgelimi ''şiir'' yapan veya ''roman'' yapan veya ''öykü'' veya ''deneme'' vs yapan özellikleri bulunur. Rupi Kaur serbest nazımla şiir yazıyor desek de (ki şiirde serbest ölçüye bayılsam da), kendisinin yazıları daha çok düz yazının dizelere parçalanmış haline benziyor; özetle şiir değil (hadi ''diye düşünüyorum'' eklemesini de yapayım :). Bu durum yazılanları daha az değerli yapmıyor bu arada. Ancak bu ayrımı da yapabilmeliyiz, yoksa bundan 20 yıl sonra şiir diye başka başka yazılar okuruz. 

Bir de ben zaten yazarın diğer kitaplarına yazdığım yorumlarda da hep söyledim. Bu ''şair'' edebi yönden hafif ama düşünsel olarak derin yazan birisi. Bu yazdıklarını şiir olacak diye diretmeden düz yazı formatında yazsaydı gerçekten hem tadını çıkara çıkara uzun uzun anlattıklarını okurduk, hem de ''kadın ne güzel yazmış yav şiir gibi yazılar,'' derdik ve beğenirdik. Ancak şiir olmayan yapıtlara şiir deyince ortaya bir ık mık eh meh yorumları da çıkabiliyor. Yoksa özellikle de özdeğer konusu üzerine yazdıklarını ben dikkate değer buluyorum. Hatta Rupi Kaur tam bir blog yazarına benziyor (belki de onu bu yüzden sevmişimdir :).


Bu kitap ise zihin, kalp, geriye kalan her şey ve uyanış olmak üzere dört başlıktan oluşuyor. Her başlıkta da az evvel dediğim gibi şair kendi travmalarına, göçmenliğe, kadın olmaya, ayrımcılığa, genel olarak yaşamı ve kendisini algılama biçimine ve iyileşme sürecine dair notlarına yer vermiş (bunlara da şiir demiş). Ayrıca kitabın içerisinde Rupi Kaur'un kendi çizimlerine yer verilmiş. Zaten şair kitap kapaklarını bile kendisi tasarlıyormuş. Çocukken resim yapmaya başlayan şairin sanatla tanışması ve aslında sanat duyarlılığı geliştirmesi de çok erken yaşlarına kadar uzanan bir durum. Dizelerinde de o sorgulayıcı ama hafif yönü görmek mümkün. 

Bu kitaba dair en sevdiğim şeylerden biri de kurgulanışı. Aslında dört başlık da rastgele oluşturulmamış. Her başlık kendi ismine uygun içeriklere sahip. Kendi zihninin karanlığından çıkan şair kalbine ulaşıyor. Ancak kalbinin odalarını turladıktan sonra geriye kendisiyle kalmış olanları sorguluyor. En sonundaysa kendi gerçekliğine, kendi varoluşunun kabulüne uyanıyor.

Şiir mi değil mi ikilemini bir kenara koyarsak, kitap gerçekten sevdiğim kitaplar arasında. Benim için bazı kitaplar vardır, sevdiğim kişilere hediye ederim. İşte bu kitap da onlardan biri. Ben iki okuyuşumda da çok severek okudum. Zaten Rupi Kaur'un kitaplarını ben genel olarak arada rastgele sayfalarından açıp karıştırıyorum biraz biraz. Bence içerik olarak ilgi çekici ve şiirsel, hafif ve hoş his veren cümlelere sahip kitaplar.

Aşağıda alıntıları tek tek yazmak yerine, direkt kitaptan bazı kısımların fotoğraflarına yer vereceğim. Bana kalsa 1500 sayfa falan paylaşabilirim (ki instagramda çıldırdım :) ama kitabın her sayfasını paylaşmam etik olmayacağı için çok zorlanarak seçmece yapıp bazı çok beğendiğim kısımları sizlerle paylaşacağım. İyi okumalar.

Kitaplarla kalın.

Peygamberin Şarkısı (Paul Lynch) | Kitap Yorumu

Yazar: Paul Lynch, Çevirmen: Mert Doğruer,
Yayınevi: Delidolu Kitap

Kitabı okumak gerçekten çok zordu. Daha ilk sayfalarından beni yoğun bir belirsizlik, kasvet ve düşünce selinin ortasına çeken kelimeler hızla etrafımı sardı. Başlangıçta olayların ne olduğunu tam olarak anlayamasam da, karakterlerle birlikte bir çeşit kaosun içine çekildiğimi hissettim. Kaosun verdiği merakla hem hızla, hem de sarsılarak Eilish'in değişen yaşamına adımlarımı attım.

Kitap, İrlanda'da otoriterleşen reijimin sıkı yönetim ilan etmesiyle başlayan süreci, giderek artan baskı, yasaklar ve sebepsiz tutuklanmalarla gücünü arttırması ve nihayetinde muhalefet kanadındaki isyanlar ile otorite arasında çıkan iç savaşta yaşanan olayların etkilediği yaşamları, dört çocuklu bir ailenin üzerinden anlatıyor. Öncesinde evin babası Larry Öğretmenler Sendikası'nda yönetici olduğu için tutuklanıyor. Eşinin nedensiz olarak tutuklanması ve adeta kayıplara karışması evin annesi olan Eilish'in bir yandan ailesini bir arada tutma, diğer yandan inandığı değerlerin ellerinden kayıp gidişini sindirme mücadelesinin başlangıcı oluyor.

Kitap 3. tekil kişi ağzından ilahi bakış açısıyla yazılsa da, olayların anlatımı sanki gittikçe gerçeklik algısını yitiren Eilish'in birey olma halinden çıkıp dış bir göze dönüşerek, hatta kendini bile 3. tekil kişi olarak görerek, yaşadıklarını anlatıyormuş gibi bir his verdi bana. Kitabın anlatımı bilinç akışı tekniğine çok benziyor. Karakterlerin konuşmaları da, yaşanan olaylar da ayrıca bir noktalama işareti veya paragraf başı yapılmadan tek bir anlatı içinde yalnızca virgülden yardım alınarak ifade edilmiş. Bu durum kitabı okumayı benim için zorlaştırmadı, aksine bu anlatım şeklini beğendim, ancak kitabın diline alışana ve olayların içerisine girene kadar anlatımı biraz yadırgadığımı söylemeliyim.

Kitap gerçekten yaşanmış olayları anlatmasa da, dünyanın başka köşelerinde yıllardır otoriter rejimin ağır yaptırımlarını yaşayan özgürlüklerinden edilmiş ve hatta bu kitapta anlatılanın bin beterini deneyimleyen, insan olarak bile görülmeyen pek çok insan var. Orta Doğu yıllardır cehennemi yaşıyor. Bence distopik bir kitabın bile gerçek yaşamların korkunçlarının yanında hafif kalması, dahası bu kitabı okuyan muhtemelen pek çok Avrupa vatandaşının (kitap İrlanda'da geçiyor) bu gerçeği bile tam olarak anlayamayacak olması, çok daha sert bir distopyayı gösteriyor bize. Üstelik bu distopya bir kurgu da değil, gerçek. Aynı şekilde bu baskıcı rejimlerin nasıl küçük görünen değişimlerle başlayıp asla durmayacaklarını, tıpkı bir canavar gibi önce parmağınızı (ses çıkarma hakkınızı) sonra tüm ruhunuzu (varlığınızı) ele geçirmek isteyeceklerini, tüm bunların nasıl anlaşılamayacak kadar hızlı, adeta bir anda olabileceğini ve geriye düzeltilecek bir şey kalmayana kadar baskının, zorlamanın, ruhunu satanların size ve özgürlüğe dair her şeyi yutabileceğini göstermesi bakımından sarsıcı bir kitap.

Kitabın ilk yarısını okumak nispeten daha kolaydı ancak ikinci yarısında resmen boğulduğumu hissettim. Bence yapılan yaptırımların dehşeti kitapta tam olarak yansıtılamamıştı ya da dediğim gibi çok daha kötülerini bildiğim için beni derinden sarsmadı (karakterler en azından insan yerine konuluyorlardı??). Evet, hak ihlali ile başlayan sürecin hakların elinden alınması ve ardından savaş atmosferine dönen bir ülke tasviri yeterince korkunç ancak kitabı okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınızdır... bence kitaptaki somut olaylardan çok, Eilish karakterinin birbiri ardına yaşadıkları kayıplar, güçlü olma çabası, her kötü olayın ardından hala şaşırabilecek bir yan bulurken zamanla gittikçe katılaşması... kayıplarını değil yüreğinde, tüm ruhunda ve hatta bedeninde yanında götürmesi... Beni asıl boğan aslında buydu. Zaten kitap her ne kadar totaliter rejimlerin insanın yaşamını kabusa çevirebileceği konusunu işlese de, kitabın odak noktasında Eilish vardı. Eilish'in ailesi bile değil, Eilish'in gözlerinden değişen dünyası anlatılıyordu bence kitapta. 

Kitabı asla tekrar okuyamam. Gerçekten böğrüme öküz oturmuş gibi bir sıkkınlık hissediyorum. Ancak böyle ifade etmeme bakmamanızı istiyorum. Gerçekten çok etkileyici bir kitaptı.

Kitaplarla kalın.


Canavarın Çağrısı (Patrick Ness) | Kitap Yorumu

Yazar: Patrick Ness, Çevirmen: Arif Cem Ünver,
Yayınevi: Delidolu Yayınları

Kitap, bir canavarla yüzleşen bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Kendi canavarını görmesinin öyküsünü. Conor'un yaşamı annesinin kanser olmasıyla değişmiştir. Amerika'da kendisine yeni bir aile ve yaşam kurmuş babası onlardan çok uzaktadır. Büyükannesi diğer tüm büyükannelerden farklı, soğukkanlı bir kadındır. En yakın arkadaşı Lily onu hayal kırıklığına uğratmış, tüm sınıf arkadaşları ve öğretmenleri Conor'u yaşadığı zor günlerden ibaret tanımlamaya başlamıştır. Tüm bu yalnızlık Conor'un dengesini bozar. Tıpkı gördüğü kabuslar gibi bir hiçliğin içinde olduğunu düşünür. Bu hiçlikten çıkabilmek için bir canavardan yardım ister. Canavar gelir ve Conor'a üç hikaye anlatır: Haksızlığa uğramış kötü bir cadının hikayesini, dışlanmış bencil bir şifacının hikayesini ve fark edilmiş görünmez bir adamın hikayesini. Tüm bunların karşılığında ise canavar, Conor'dan tek bir şeyi ister: Gerçek bir hikaye duymayı. Bu hikaye tek bir cümleden ibaret olsa bile.

Bu kitabı okumayı yıllardır istiyordum. Vaktiyle sadece kitap değil; kurgunun çizgi romanı ve film uyarlaması (A Monster Calls\ Canavarın Çağrısı) da oldukça ilgi görmüştü. Kütüphanede dolanırken kitaba rastladığımda sanki geçmişten yüzüne aşina olduğum bir tanıdığımla karşılaşmışım gibi hissettim. Kitabı nihayet okuyabildiğim için bile başlı başına memnun hissediyorum. Kitabın konusu yazarı olan Patrick Ness'e ait değil. Kitap Siobhan Dowd isimli başka bir yazar tarafından tasarlanmış olsa da, kurgu yazıya dökülemeden yazar malesef vefat etmiş. Bu fikir Patrick Ness tarafından yazıya dökülmüş ve bir kitapta varlık bulmuş.

Kitabın yalın bir dili, sürükleyici bir anlatımı var. En başından en sonuna kadar canavarın ne yapabileceğini merak ederek okudum. Canavarın varlık amacını kitabın ortalarında bir yerde anlamış olsam da, son ana kadar (belki de Conor gibi) onun bir hamle yapmasını bekledim. Yardım etmesini... Canavar, Conor'dan bağımsız değildi. Çağırdığını bile bilmediği porsuk ağacı görünümündeki bir canavarın anlattığı sinir bozucu sonlu tuhaf hikayeler, zaten kötü günler yaşayan çocuğun hem canını sıkıyor, hem de iç dünyasında oynamalar yaratıyordu. Canavar, Conor'a korktuğu gerçekle baş edebilmesi için yardım etmek üzere geldi ve çocuğa sadece, gerçeği kabul edebilme yolunda rehberlik etti.

Bu, üzücü bir öykü. Annesini kaybetmek istemeyen bir çocuğun iç dünyasında duyduğu boşluğu kabullenmesinin öyküsü. Canavar aslında ona korkutucu görünen bir gerçekle baş edebilmesinde cesaret veriyor. Kitap boyunca fantastik bir öykü okuyormuşuz gibi hissetsek de, aslında okuduğumuz gerçek bir öykü. Bu nedenle de kitaptan etkilendim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Eva Luna (Isabel Allende) | Kitap Yorumu

Yazar: Isabel Allende, Çevirmen: Seçkin Selvi,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitap, ana karakteri olan Eva Luna'nın yaşadıklarını karakterin yaşamının öncesinden başlayarak Şili'de gerçekleşen iç karışıklıkların atmosferinde konu ediniyor. Eva Luna, kendisi gibi yetim olan bir anneden dünyaya gelmiş, babasını hiç tanımamış ve annesini küçük yaşta kaybetmiş bir kız çocuğu. Hayat anlamına gelen Eva ismini annesi ona hayatı çok sevmesi için veriyor. Eva gerçekten de, yaşadığı tüm zorluklara rağmen hayatı da, hayatlar uydurduğu hikayeler bulmayı da çok seviyor. Kitapta minik Eva'nın yaşadıklarından başlayarak Eva'nın önce genç bir kız, sonra genç bir kadın oluşuna kadarki süreci karakterin kendi ağzından okuyoruz. Doğuştan gelen bir yetenekle iyi bir hikaye anlatıcısı olan Eva, biz okurlarına hayallerini, kayıplarını, serüvenlerini ve aşklarını anlatıyor.

Kitap değil bu senemin, tüm zamanlarımın favorilerine girebilecek potansiyelde bir kitaptı. Isabel Allende'nin nefis anlatımı, özgün karakterler ve tuhaf olaylar... Bu da yetmezmiş gibi benden fersahlarca ötede yaşanmış olayların tarihini öğrenmek bile ilgi çekiciydi. Ancak ne zaman kitap için ''tamam, ne olursa olsun bu kitabı sevdim ben ya'' desem, buna ya yazarın kendisi, ya da ana karakterin söylemleri izin vermedi. Eva Luna yaşamına yaşanmamış bir aşkla başlayan bir bebek. Bundan ötürü veya buna bağlanan nedenlerle, tüm yaşamı boyunca aşkı aradı. Eva'nın çalkantılı aşk yaşamı tabuların da ötesinde, etik değildi. Hatta yer yer mide bulandırıcı olduğunu söylemeliyim. Kan bağı olmasa da, birlikte yaşadığı insanlarla zaman içinde kurduğu ilişkiler rahatsız ediciydi (Aslında genel olarak kitaptaki ilişkiler çarpıktı, tüm suçu Eva'ya atmayalım. Başlangıçta bunu bir çeşit yergileme yolu sandım, ancak herhangi bir eleştiri gelmedi. Her şey çarpıklığıyla kaldı...). Normalde bu tip sahnelere kurgusal içeriklerde bile asla tahammülüm olmamasına rağmen, yazarın Güney Amerikalı olmasından dolayı (çünkü başka edebi metinlerde de bu tip durumlara rastlamıştım - Marquez kitapları buna örnek olabilir) bunu bir noktaya kadar tolere ettim ama bir yerden sonra bu kadar da olmaz dedirtti doğrusu.

Diğer rahatsız olduğum durum ise, Arap bir karakteri ve Arap kültürünü detaylıca anlatıp sonra da bu karaktere ''Türk'' denmesi oldu. Riad Halebi karakteri ve karısı Zulema apaçık Arap'tı. Hatta Arabistan çöllerindeki adetleri ve yaşamları da detaylı bir şekilde betimlenmiş. Konuştukları dil için bile ''Arapça'' denmiş. Buna karşın karakter ''Türk'' olarak tanıtılmış. Dünyaca okunan bir yazarın kitabında Arap kültürü, Arap coğrafyası, Arap iklimi ve Arap karakterler Türk olarak ifade ediliyorsa, yabancı insanların biz Türkleri çöllerde deveye biniyor olarak tanımalarını garipsememek lazım sanırım (!)... Bu noktada iki seçenek olabilir: Ya Isabel Allende (bunun olmasını hiç istemem ama) bunu kasıtlı olarak bu şekilde ifade etti ve Arapları Türk olarak (Arapça konuştuklarını bile üstüne basarak yazdığı halde) tanıttı; ya da kendisi de Türkleri çölde yaşıyor ve Arapça konuşuyor sanıyor. İkinci seçenek doğruysa da iş vahim, çünkü dünyaca ünlü bir yazarın (bu kitap yazarın ilk kitabı değil, daha önceki kitaplarıyla ün kazanmıştı) kitabında yer verdiği farklı bir kültürü detaylı araştırmadan yazması düpedüz saçmalık diye düşünüyorum. 

Kitapta sevdiğim noktalar ise; dilinin çok akıcı, betimlemelerin zengin olması, konunun sürükleyici olması, yazarın yaşadığı coğrafyanın yakın tarihini olaylara sindirerek doğallıkla anlatabilmesi ve Mimi karakteri gibi (kendisi transseksüeldi) toplumda azınlık olan kesimden bir karaktere kurgusunda yer vermesi oldu.

Kitapta sevmediğim noktalar sayıca az olsalar da, önemli konulardı. Kitabın hoşlanmadığım noktaları tolere edebilme sınırımın üstündeydi. Açıkçası bu duruma gerçekten üzüldüm...

Son olarak kitaptan bağımsız bir şekilde kitabı okuma sürecimde karşılaştığım hoş bir duruma yazımda yer vermek istiyorum. Kitabı kütüphaneden alıp okudum. Okuduğum baskı çok eski bir baskı ve yıllar içinde pek çok okurun evine misafir olmuş bir kitap. Kitapta altı çizili (işaretlenmiş) cümlelerin hepsinin altını ben de çizmek istedim. Bu durum, benimle aynı noktalara dikkat etmiş kişi veya kişilerle (ki muhtemelen kitap kütüphaneye gelmeden önceki sahibiydi) bağ kurmuşum gibi hissetmemi sağladı. 

Ayrıca kitabın eski bir baskı olmasından kaynaklı olduğunu tahmin etmemle birlikte, kitabın çevirisinde pek kullanılmayan Türkçe kelimelere de sıklıkla yer verilmişti. Yerel dil kullanımlarına dair bazı terimlerin çevrilmeden aynen bırakılması hoşuma giden bir durum ancak çevrilmiş kısımlarda da anlamını bilmediğim (muhtemelen çoğu kişinin bilmediği) sık kullanılmayan Türkçe kelimelere yer verilmesini pratik bulmuyorum. Tabi ki ben bir çevirmen değilim ancak bir okurun gözünden değerlendirdiğimde bu durum bir noktadan sonra yorucu oluyor. Kitabın güncel baskılarında durum nasıldır bilmiyorum tabi. Benim okuduğum kitabın 2. baskısıydı ve 2000 yılına aitti.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Ayışığı Sofrası (Nazlı Eray) | Kitap Yorumu

Yazar: Nazlı Eray, Yayınevi: Everest Yayınları

En yakın arkadaşı Aşo ile arasının açılması, Serra'nın içinde boşluk yaratır. Bu boşluğa çekilen Serra geceler boyunca ıssız sokakları arşınlar. Bu karanlığın içinde karşısına çıkan kişiler de kendisi gibi ya boşluğun içinde dolaşanlardan, ya da boşluktan gelenlerdendir. Şoförü Şefik, efsanelere konu olmuş Yedi Uyuyanlar'dan Yemliha ve ayışığı sofrasında rastladığı tanıdık simalar... Kitap boyunca ana karakterin düşünce ve düş dünyasında bir gezintiye çıkıyoruz. 

Bazen tetikleyici bir olay bizleri geçmişte yaşanmış başka olayların ara sokaklarına çekebilir. Eski tanışıklarımız, eski yaşantılarımız... üzüntülerimiz, kızgınlık ve kırgınlıklarımız, belki sevinçlerimiz, ilklerimiz... aklımıza gelir. Aşo ile olan küslüğü, karakterin zihninde kocaman bir boşluk yaratıyordu. Bu küslük Serra'nın iç dünyasında yer eden diğer boşlukları da tetiklemişti. Serra başlangıçta boş sokakların karanlığında dolanırken, iç dünyasını ve kendi duygularını keşfettikçe zihnindeki diğer sokakları da görebilmeye başlamıştı. 

Bu noktada benim en çok ilgimi çeken, çünkü bana tanıdık gelen ve beni rahatlatan kısım ise, Serra'nın eskiden kendisinde yer etmiş veya kendisinin yer ettiği kişi ve durumları çok küçük boyutlarda varlıklarmış gibi görmesiydi. Parmak çocuk boyutunda gördüğü geçmişinden isimleri yer yer tanımakta zorlandığı bile oldu. Serra yatağına kapanıp saatlerce ağladığı bir günü rahatça anımsarken, o güne sebep olmuş kişiye herhangi bir duygu beslemiyordu. Zaman bizlere boşluklar sunuyor sanırım, diye düşündüm, ve bu boşluklar bizden bir zamanlar çok büyüttüğümüz hislerimizi alıyor.

Kitabın ana karakteri olan Serra, aynı zamanda olayların anlatıcısı. Bu ana karakteri takiben karşımıza iki yardımcı karakter ve çok sayıda figüran çıkıyor. Serra'nın ''Karı Şefik'' lakabını taktığı şoförü, daima halinden yakınan ama sorunlarını çözmek için adım atmayan bir adam. Serrayla olan karşılaşmalarında aslında onun da Serra gibi kaybolduğunu, ancak bunu Serra'nın aksine bilinçsizce yaşadığını görüyoruz. Şefik kaybolduğunun farkında olmadan kendini arayan bir karakterdi. Yemliha ise karanlık sokaklardan bir anda beliren ve Serra'nın gece yolculuklarına eşlik eden bir karakter. 309 yıl boyunca altı arkadaşı ve bir köpek ile birlikte bir mağarada uyumuş olan bu genç adam, yeni dünyayı keşfetmek için mağarasından çıkmışken Serra'ya rastlıyor. Şefik de Yemliha da gerçekten somut olarak varlar mı, yoksa ikisi de Serra'nın düş gücünün ürünü mü kitap boyunca anlayamıyoruz. Öte yandan Şefik karakterine yüklenmiş özelliklere Serra'nın bakış açısı fazlasıyla cinsiyetçiydi. Bu yaklaşımla sokak jargonuna uygun davranılmış diye düşünmeye çalışsam da, Serra baya baya eğitimli bir kadındı. Bence gereksiz bir ayrıntıydı ancak insanlar eğitimli de olsalar cinsiyetçi olabilirler malesef. Bu nedenle garipsememek lazım.

Kitapta hayal ile gerçek iç içe geçmiş durumda ve kimi zaman fantastik bir rüyayı anımsatan olaylar, absürtlük sınırını zorluyor. Kitabın yalın dili ve olayların garipliği ise kitabı sürükleyici kılmış. Büyülü gerçekçilik akımının ülkemizdeki temsilcilerinden olan Nazlı Eray'ın kitaplarından okumayı uzun süredir istiyordum. Ancak açıkçası yazarın dilinden çekiniyordum. Buna karşın kitabı zorlanmadan ve genel olarak ilgiyle okudum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Suzan Defter (Ayfer Tunç) | Kitap Yorumu

Yazar: Ayfer Tunç, Yayınevi: Can Yayınları

İnsan kendini niçin anlatır? Belki kendinden çıkmak, belki kendine sığmak için... Derya ile Ekmel'in yolları günlük hayatın sıradanlığında kesişiyor ve bu iki yalnız insan, birbirlerinin günlüklerine misafir oluyorlar. Kitap iki insanın günlüklerinin iç içe geçmesinden oluşuyor. Kitabın bir sayfasında Ekmel'in günlüğünü, diğer sayfasında Derya'nın günlüğünü okuyoruz. 

Ekmel, doğup büyüdüğü evden hayatı boyunca çıkamamış, nereye giderse gitsin o evi içinde taşımış bir adam. Orta yaşının sonlarına yaklaştığı günlerde bu evi satmak bahanesiyle bir ilan veriyor. Niyeti evini somut olarak değil, soyut olarak elinden çıkarmak. Ekmel kendine bir arkadaş arıyor; dinleyebileceği, ona bir hikaye verebilecek bir arkadaş. Derya, abisi ve babaannesiyle yaşadığı zamanlarda Suzan'ın sıcaklığıyla korunduğu günlere sığınıyor. Suzan... abisinin aşkı, kendisinin rakibi ve evi olan Suzan. Derya'nın anımsadıkları, abisi ile Suzan'ın hikayesine sığmaya çalıştığı üç kişilik sıkışık tepişik bir hayat. Kendine bir ev, bir aile, bir aşk... bir hikaye bulamayan Derya, Suzan'ın ismine sığınarak onun yaşadıklarını kendi hayatıymış gibi anlatıyor Ekmel'e.

Kitap iki kişinin günlüğünden oluştuğu için olayların farklı anlatıcılar tarafından nasıl algılandığını net olarak takip edebiliyoruz. Ben bu takibi yapabilmek için aynı tarihe ait yazılanları önce bir anlatıcıdan sonra diğer anlatıcıdan okuyarak kitabı ilerlettim. Ancak dileyen önce bir karakterin günlüğünü baştan sona okuyup, sonra diğer karakterinkini okuyabilir. Ama bence aynı tarihleri aynı anda okumak hikayeyi bir bütün olarak daha net görmeyi sağlıyor. İki karakter de birbirine benziyordu. Orta yaşlarında denebilecek bu iki kişi, aslında kırgın insanlardı. Hayattan neyi ummaları gerektiğini bile bilemeden yaşamlarını başkalarının hikayelerinin gölgesinde yaşamanın kırgınlığını hissediyorlardı. Bu nedenle de kimi zaman başkalarının hikayesine sığınarak, kimi zaman hikayeyi değiştirip anlatarak bir yaşam var etmeye çalıştılar. Aslında bu bir çaba bile değildi. 

Derya, en çok abisini sevdiğini söylüyordu ancak bence o en çok Suzan'ı sevmişti. Abisini kendisi kadar çok seven, onu anlayan tek insan olan Suzan'ı. Bu nedenle onun hikayesine hep imrendi. En sonunda da belki, bu hikayeden kendini çıkarmak istedi. Hayatlarından çıkmış olan Suzan'ı, artık kendisine bile benzemediğini düşündüğü abisini ve gelecekte yaşanacak günlere inanmış gençliğini bu yolla yeniden var etmek istedi. Ekmel ise muhtemelen Derya'dan bile şanssızdı. Çünkü onun bir Suzan'ı hiç olmadı. Bu nedenle de Suzan'ın hikayesini üzerine geçirmiş Derya'yı dinlemeyi sevdi. Bir hikayesi olan birine rastlamak aslında ona da bir hikaye verdi.

Kitabın yalın bir dili, akıcı bir anlatımı var. Kitabı sevdim, hatta bir noktadan sonra gerçekten etkilendim. Sadece şu alışılmışın dışındaki ikili anlatımı için bile okuduğuma memnunum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Zorro - Efsanenin Başlangıcı (Isabel Allende) | Kitap Yorumu

Yazar: Isabel Allende, Çevirmen: Mehmet H. Doğan,
Yayınevi: Can Yayınları

Maskeli kahraman Zorro, kimliğinin bir simgesi olan ''Z'' harfi dışında ardında hiç iz bırakmadan kaybolur. İspanyolca ''tilki'' anlamına gelen Zorro, geceleri hareket eden bir tilki gibi zeki, çevik ve gizemli bir kahramandır. Anti kahraman özelliklerini de bünyesinde barındıran bu kahramanın süper güçleri yoktur; Zorro aslında bir halk kahramanıdır. Kılıcı, kırbacı ve zekasıyla korkusuzca adalet arar, azınlıkların ve güçsüzlerin yanında olur. Zorro karakteri ilk olarak yazar Johnston McCulley tarafından 1919 yılında Pulp dergisinde oluşturulmuştur. Karakter bunu takiben pek çok diziye, filme ve kitaba konu olmuştur. Isabel Allende'nin kaleme aldığı bu kitapta ise, Zorro'nun bir kahramana dönüşmeden evvelki yaşamının öyküsünü okuyoruz. Kitap, kahramanın yolculuğunun başlangıcını, Zorro'nun maskesinin ardındaki kişinin yaşadıklarını anlatıyor; Zorro'nun kahramanlığına değil, insani yönüne odaklanıyor.

Beş bölüme ayrılan kitapta Zorro'ya hayat veren Diego de le Vega'nın kökleri, ailesi, doğumu ve çocukluğu, nihayetinde ilk gençlik yılları ve Zorro'yu var etme yolundaki öykü anlatılıyor. Kızılderili asi bir anne ve İspanyol asker bir babanın melez çocuğu olarak dünyaya gelen Diego, iki kültürün iç içe olduğu bir ortamda büyüyor. Kişiliğini büyük oranda şekillendiren bu ikilik, onun Diego-Zorro zıtlığını oluşturmasında da etkili oluyor. Çocukluğunun ve ergenliğinin bir kısmını geçirdiği İspanyol egemenliğindeki Kaliforniya'da Kızılderili kökleriyle derin bağ kuruyor ve aslında sömürgecilik ve adaletsizlikle daha hayatının ilk yıllarında tanışıyor. 

Aynı zamanda süt kardeşi de olan Kızılderililerden Bernardo, Diego'nun hem kendi yaşamında, hem de Zorro kimliğini taşımasında ona yol gösteren en büyük destekçilerinden biri oluyor. İkili, Diego'nun eğitimi için Kaliforniya'dan İspanya'ya uzun bir yolculuğa çıkıyorlar. Hayatlarının bu yeni bölümünde Diego'nun kişilik gelişimi ve dünya görüşü büyük oranda şekilleniyor. Bir aile dostlarının evinde kalan Diego, bu evde aşkı, yaşamı ve saklanmayı öğreniyor. İç karışıklıkların yaşandığı İspanya'da zor günler yaşanırken, Diego ona resmi olarak Zorro ünvanını verecek La Justicia isimli gizli bir örgüte katılmaya hak kazanıyor ve adaletsizlikle olan mücadelesi ve eylemleri bundan sonra hız kazanıyor. Z harfli kahramanın izi Avrupa'da aranadursun, iki dünya arasındaki yolculuğu devam eden Diego, sorumluluk almayı, ihtiyatlı olmayı ve sabrı öğrenmek zorunda kalıyor. Kitap, bir ''süper'' kahramanın yaşam öyküsünü Isabel Allende'nin kendine has büyülü diliyle biz okurlarına anlatıyor.

Isabel Allende'ye gerçekten hayranım. Yazardan bu kitapla birlikte ya 3, ya 4 kitabını okumuş oldum (bir an şüphe ettim ama çıkarım yapmama yeterliymiş tamam :) ve okuduğum kitaplarının hepsinde benzer bir akış hakimdi. Yazar karakterin (veya karakterlerin) öyküsünü anlatırken, arka planda da tarihi yönü olan toplumsal olayları işliyor. Ayrıca bir karakter ana karakter olarak ön plana çıksa da, diğer karakterlerinin öyküsünü anlatmayı geçiştirmiyor. Her karakterinin öyküsüne özen gösteriyor. Gerçekten anlatılarına değer veren bir yazar olduğu daha buradan belli. Zaten bu kitabın son kısmındaki Epilog bölümünde anlatımı havada bırakan -özensiz bulduğu- yazarlara da laf dokundurmuş: ''Gevşek bağlantıları toplayıp bağlamadan bırakan bir kitap kadar tatsız bir şey yoktur, hani şu kitapları yarım bırakmak gibi bir yeni eğilim var ya!'' (Sayfa 438). Büyülü gerçekçi akıma bağlı bir yazar olsa da, en azından benim okuduğum bu akımdan diğer yazarlara göre dili daha derli toplu ve daha anlaşılır diye düşünüyorum. Tabii benim bu, ''anlaşılır'' olarak adlandırdığım özelliği bir başkası ''basit'' olarak da ifade edebilir ancak basit olduğunu da sanmıyorum. Doğru kelime, ''akıcı'' olabilir belki. Isabel Allende akıcı bir dille sürükleyici ve aynı zamanda duyarlı kurgular yazabilen bir yazar. Bu iki (hatta üç) özelliğe aynı anda sahip kurgular yazabilen bir yazar bulmak da bence zor.

Aslında çok akıcı bir kitaptı. Elime aldığım her seferinde rahat bir 100 sayfa okumadan bırakamadım. Buna rağmen kitabı bitirmem yaklaşık üç haftamı aldı! Gerçekten bu terslikte bir iş var... (Kitap çok aşırı kalın da değil, 440 sayfa).  Kitabın konusunu anlatırken spoiler vermeyim diye karakterleri tek tek anlatmadım ama kitapta özellikle de Isabel de Romeu karakterine hayran olduğumu ayrıca belirtmeliyim. Hatta uzun zamandır hasret kaldığım gerçekten ince bir zekaya sahip o karakteri nihayet buldum! Şükür kavuşturana gerçekten... Zorro'nun başka maceralarında Isabel karakteri aktif olarak yer alıyor mu bilmiyorum ama eğer almıyorsa, yani bu karakter kitabın yazarının var ettiği yeni bir eklemeyse, karakter ile yazarın adaş olmasını çok tatlı bulduğumu ve buna çok özendiğimi söylemeliyim. Ben de ünlü bir roman yazıp en zeki ve becerikli karakterle kendimi adaşım yapacağım ahahahha. :) Öte yandan Bernardo'nun sabrı, Diego'nun tutkusu ve Isabel'in sinsiliği, ahahhah şaka şaka, Isabel'in merakı ile gerçekten güçlü bir ekip olduklarını söylemek mümkün.

Zorro'yu tanımlarken ilk paragrafımda ''anti kahraman özellikleri de gösteren'' dedim. Anti kahramanlar, aslında olumsuz niteliklere sahip olmakla birlikte kahramanların dürtüleriyle hareket ederler. Zorro bir kahraman olmakla birlikte, özünde bir insan. Kahramanlık niteliği, süper güçlerinden ve hatta süper olmayan güçlerinden bile değil; seçimlerinden ve seçimlerinin sonucu olan eylemlerinden geliyor. İnsan olduğu için de insanların zaaflarına sahip. Bu nedenle saf bir kahramandan çok, gri bir karakter. Zorro karakterine dair en sevdiğim durum da aslında bu griliği oldu diyebilirim. 

Isabel'i bu kadar sevme sebebim ise hikayenin geçtiği 19. yüzyılda ondan bir kadın olarak, herhangi bir erkekten daha alt seviyede görülen, söz hakkı olmayan bir kadın olması beklenirken (her yerde böyleydi ama özellikle de çingenelerle yolculukta ve korsan şehrinde buna dair net söylemler geçiyor), erkeklere biçilen rolleri ve eylemleri (kılıç kullanmak, ata binmek gibi) kendi başına öğrenmesi ve bunda çok iyi seviyeye gelmesi, insanların söylemlerini önemsemeyerek kendi özgün benliğini kabullenmesi ve en önemlisi tüm bunları henüz 10'lu yaşlarındayken yapabilecek bilinçte olmasıydı (ve tabii çok kafa dengi bir kız olması da etkili ahahha). Öte yandan Isabel erkek egemenliğinde erkeklere has alanlara ilgi duyarken aslında ''erkeksi'' olmadı, gayet de öncesinde bir kız çocuğu, sonrasında bir genç kız ve bir kadın oldu. Kılıç kullanmak için ''erkeksi'' olması gerekmiyordu yani ve gayet de fişek gibi bir kadın olarak hepsini öğrendi. Bravo kızıma.

Kitabı çok severek okudum. Yılın ilk kitabını sevdiğimde ayrıca bir iyi hissediyorum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Popüler Yayınlar