Son yıllarda kendime dair pek çok şeyi kaybettiğimi görüyorum. Merak etme, bu hüzünlü bir yazı değil. Biraz buruk hissettiğim doğru; her ne kadar bu yazıyı yazmak, tam da şu an başka blogları okuyup hatta üstüne tebessüm ederken aklıma gelmiş olsa da... Buruk hissetmek demek, geride bıraktığın bir şeye karşıdan bakmak demek belki de. Artık bunu anlıyorum. Bunun üzücü olmasına gerek yok, her zaman için üzücü olmak zorunda değil.
Neyi geride bıraktım... Mesela kahvaltı etmeyi çok sevdiğimi. Ben çocukken bana teyzem hazırlardı kahvaltı. Mutlaka hazırlardı sanırım, benim için erken kalkardı. Ben de onun hazırladığı kahvaltıyı yerdim. O benim için erken kalktı diye. Çocuk aklımla bu nedenle yiyorum demezdim tabi ama... bu nedenle yediğimi şimdi anlıyorum. Çok gençti teyzem, şu anki benden daha genç. Yine de benim sorumluluğumu almış, bana bir anne yarısının bakabileceği gibi bakmıştı. Yine de bu, kahvaltıları sevmeme yetmedi.
Ben kahvaltı etmeyi sevmeye büyünce başladım. Ne kadar büyüyünce bilmem. Belki yemekleri sevmeye başlayınca. Çocukken yemeklerle pek ilgilenmezdim. Sonra sadece sorumluluğum diye yemeklerimi bitirir olmuştum. :) Sonra, yaşamak için yemeye başladım. Sonra... yememeye başladım. Ve en sonunda, tadını sevdiğim için yemek yedim. Ah... acıkmak. Bir yemeğin tadını sevdiğini hissetmek ne güzeldi. Beni garipsedin değil mi? Hadi hadi itiraf et, ama dur düşün; bir yemeğin tadını sevmenin güzelliğini düşün. Hiç düşünmüş müydün? İnsan, bir şeyin yokluğunu hiç yaşamazsa, o şeyin varlığını düşünmez.
Sanırım çoğu insan için dünyanın en doğal olan şeylerini ben hep keşfetmek zorunda kaldım. Kendi başıma keşfetmek zorunda. İşte! Kahvaltı da bunlardan biriydi. Son birkaç yıla kadar. Zaten geç bulduğum bu muazzam sevgi, beni usulca terk etti. Kahvaltıyı asla geçiştirmem ama eskisi gibi coşkuyla karşılamıyorum. Belki yine bir gün kahvaltılara müthiş ve hatta eskisinden bile müthiş önem veririm. Hayat bu, belli olmaz.
En son geçen yılın ekim ayının ilk günlerinde bir deftere yazmışım. Zaten son iki yıldır çok aralıklı defter tuttum. Hep ''sana her gün yazacağım'' demişim, evet bir deftere demişim bunu. Daha doğrusu, yol arkadaşıma. Son yazılarım ise kendimeymiş. Sevgili İlkay demişim, sevgili İlkay. Bu çok içime dokundu. Önceden sayfalarca yazdığım bile olurdu ama son yazdıklarım hep bir iki sayfaydı. Bir iki külçe gibi sayfa. Bu sabah okudum; çünkü sonra o defteri günlük olmaktan çıkarıp başka bir şey yapmışım. Belki de artık kendime anlatmaktan sıkılmıştım. Tüm o külçeyi taşımaktan yorulmuştum.
İçime oturdu. Bunu düşündüm. Sana yazayım bir ara dedim kendi kendime: İçime oturdu... Bu cümlenin anlamını sevgili okurum biliyor mudur acaba diye sorarım belki dedim. Sonra vazgeçtim. Vazgeçtim.
Belki bu cümlenin türlü çeşitli gerçekleşme biçimleri vardır. Bazı şeyler bağdaş kurup oturur, bazı şeyler bacaklarını altına çekip belki. Ne bileyim, türlü çeşitli oturma biçimleri yok mu... belki öyle, öyle... Ben işte, o cümleyi okurken başka bir şeyi hissettim. Bu cümlenin anlamını ilk kez görmek gibi. Sanki daha önce hiçbir şey içime oturmamış gibi bir his. Bu nedenle birine sormak istedim, birine ukalalık yapmak. Sen biliyor musun sevgili okurrr, demek belki, ben biliyorum ne demek içine oturmak.
Ne bilirim ben, ne bilirim... Sadece kendimi. O mu oturdu içime? Belki. Çok oturdu ama. Böyle lank diye çöktü kalp yanıma. Ortasına çökse yine iyi, yan tarafa çöktü. Sarstı beni, dengemi sarstı. Kötücül değil, sadece sarstı.
Buruk belki. Evet, artık hüzünlü bile değil; buruk.
Son yıllarda kaybettiğim şeyler böyle işte. Kaybetmeden bulmak istediğim şeyler, ben... Ben beni kaybettim. Bu kötü değil hayır. Güzel bile belki. Ama buruk. İçime oturdu bu nedenle. Lank diye, kalbimin en kenarına oturuverdi.

Neyi bulursan, kendini bulmuş olacaksın İlkay
YanıtlaSilBu öyle basmakalıp bir şey değil. Kişisel gelişim dilini asla sevmiyorum ah :) Kastettiğim şey sanırım içimdeki saf parçanın bitmesi, yok olması. Artık saftirik olmamam :P Hayır hayır, ama benzer. Ben çok kırıldım, sebebi bu. İnsan kırılırken anlamıyor bazen ne bileyim, kırılıp bitince de yine bazen ben mi abartıyorum dediğim oluyor ama hayır. O defterin o tek sayfasında yazan şey bile aslında abartmadığımı gösteriyor. Yine de bunu kendimi askıya alan bir yerden kurban bilinciyle görmüyorum artık. Belki de yok olan budur. Sorumluluk almak zorunda olduğumu kabul etmem gerekiyordur. İnsan zorluk yaşayabilir, yalnız kalabilir; önemli olan bununla ne yapacağıdır. Ben artık mızıldanan kız değilim veya olmamaya çalışıyorum demeliyim. Mızıldanan kızı da anlıyorum ve aslında onun için üzülüyorum. Acımak gibi değil, biri olsun ona üzülsün isterdi belki; işte ben onu anladığım için üzülüyorum. Ama kendime üzülmüyorum. Çünkü ben o değilim. Kendini bulmak diye bir şey bu yüzden yok. Sadece büyük laf ettiğini sananların safsatası diye düşünüyorum. İnsan yalnızca yaşantılarından kendini çıkarabildiği ölçüde kendini yaşar. Ben kendini bulmaya değil, kendini yaşamaya inanıyorum. Şu an hala kendimi yaşamıyorum. En büyük arzum da budur: Kendimi yaşamak.
Sil