Davetsiz Misafirler.

 

Küçük Bir Kesit #11 

''Yeter ama Ozan böyle olacağını ben nereden bilebilirdim ki?''

Aniden başlayıp aniden kesilen yağmurdan arta kalan iki şeyden biri gökyüzünü bir uçtan diğer uca kaplayan gökkuşağı, diğeriyse genç adamla genç kızın sırılsıklam olan giysileriydi.

...

''İyi somurt öyleyse!''

Kollarını kavuşturup sırtını genç adama dönen genç kız çok geçmeden yerinden hoplayarak ayağa kalktı. 

''Sesi duyuyor musun?''

Genç adamın asık suratında herhangi bir mimik belirtisi yoktu.

''Hadi ama Ozan, gerçekten duymuyor musun? Davul çalıyor.''

Dağ başında mı, diye düşündü genç adam.

''Bak, bak dinle işte.'' 

Genç kız, varlığını kanıtlamaya çalışırken sanki bahsettiği müziğin sesini arttırabilecekmiş gibi ellerini kaldırmış tuhaf hareketler yapıyordu. Genç kızın bu hallerini gören genç adam bıkkın bir bakış atmakla yetindi. Ama çok geçmeden belli belirsiz gelen sesleri o da duymuştu. Ne kadar da keskin kulakları var, diye düşündü genç adam.

''Bu ses tek bir şeye işaret olabilir.''

Genç adam devamını duymak istemese de genç kıza bakmayı sürdürdü.

''Ozan! Anlasana işte yakınlarda kalabalık bir insan grubu var.''

...

''Ve muhtemelen bu sesler düğün gibi bir kutlamadan geliyor. ''

Genç adam sıkıntıyla iç çekmekle yetindi.

''Sen de ne huysuzsun! Burada çözüm üretmeye çalışıyorum, keşke biraz yardımcı olsan.''

Genç adam ne yapacağını bilemez bir halde genç kıza baktı. Ama belli ki genç kızı küstürmüştü. Pes edercesine ellerini kaldırıp ayağa kalktı.

''Tamamdır'' dedi genç kız bilindik kocaman gülümsemesiyle. 

En sonunda yine kendi bildiğini yapacağından ne kadar da eminmiş, diye düşündü genç adam. Ama artık genç kızın bu halleri onu sinirlendirmiyordu.

''O zaman...''

...

''Dağ başını duman almış...''

Genç adam her ne kadar yorgun ve gergin olsa da genç kızın peşinden yürürken gülümsemeden edemedi.

.

.

.

''Bak sana söylemiştim buralarda bir yerde bir kalabalık olduğunu.''

...

''Hem de tahmin ettiğim gibi bir düğün çıkacak bak görürsün.''

Genç kız haklı çıkmanın verdiği gururla kasıla kasıla sıra sıra sandalyelerin olduğu kalabalığa doğru yürümeye başladı. Genç adamın genç kızı durdurmaya zamanı bile olmamıştı.

''Burası boş mu amca?''

''Efendim kızım.''

''Burası boş mu?''

''NE?''

''Amca burası boş mu!'' genç kızın sesi etraflarındaki insanların bakışlarını üzerlerine çekmişti. Genç adam yerinde hafiften büzülse de genç kızın umurunda bile değildi. Bakışlarını pos bıyıklı ihtiyar amcaya dikmiş sabırla alacağı yanıtı bekliyordu.

''Ha, şöyle desene kızım. Mını mını anlamadım hiçbir şey.''

...

''Boş boş!''

''Sağ ol amca!'' dedi genç kız bağırarak. Yanıtını alır almaz yaşlı adamın yanına otursa da genç adam hala ayakta dikilmeye devam ediyordu.

''Otursana.''

...

''Ama sen de ne çekingen çıktın Ozaaan.'' Genç kız yarı alay yarı meydan okumayla genç adama bakıyordu. Genç adam onun oyununa gelmişti. Meydan okuyan bakışlarla genç kızın yanına pat diye oturdu.

''Yavaş, yavaş'' dedi genç kız kahkahalarla.

...

''Siz hangi taraftansınız kızım?''

''Efendim amca?''

''Hangi taraf, hangi taraf?'' diye bağırdı yaşlı adam.

İşine gelince nasıl da anlıyor, diye düşündü genç kız.

''Gelin tarafıyız amca.''

''Hayret Safiye'nin akrabalarını da biliriz ama. Nesi oluyorsunuz bu bey oğlumla bakim?''

''Kuzenleriyiz amca.''

''Kuzenleri mi? Hayret!''

''Teyze kızım olur.''

''Olacak iş değil! Safiye'nin kuzenisiniz demek?''

''Yaaa, kuzenleri... Yani ben kuzeniyim. Bu da eşim,'' dedi genç kız. Genç adamın şaşkınlıktan gözleri pörtlese de, genç kız muziplikle omuz silkti.

''Yaaaaa, iyi iyi çok da yakışmışsınız maşallah. Çocuk var mı çocuk?''

''Helal helal!'' diyerek öksürük krizine giren genç adamın sırtına vurdu genç kız.

''Aman oğlum!'' dedi yaşlı adam bastonunu ileri geri sallayarak.

''Bu da böyle işte amcacım ne yapacaksın atsan atılmaz satsan satılmaz.''

...

''Aman kızım kocandır senin.''

''Doğru diyorsun amca. Gençliğim gitti uğruna, beyimdir diyoruz da...''

Yediği cimcikle yerinden hoplayan genç kızın söyleyecekleri yarım kalsa da devamını getirmedi. 

''Ne oldu hoşuna gitmedi mi karıcığın olmam?'' diye fısıldadı genç kız genç adama. Eğlendiği bakışlarından okunuyordu. Genç adam inanamaz bir şekilde bakmayı sürdürdü ancak bakışlarını ilk kaçıran da kendisi oldu. 

''Safiye'yi gördün mü kızım?''

''Görmedim daha amca. Nerede ki?''

''Aha işte!'' Yaşlı adamın başıyla işaret ettiği yerde kendisine iki beden büyük gelinliğin içinde roman havası oynayan yaşlı bir kadın ve bastonuyla bile zar zor ayakta duran bir amca, daha doğrusu damat vardı.

''Gelin bu mu?''

''İlahi kızım, insan akrabasını hiç tanımaz mı?'' diyerek gülmeye başladı yaşlı adam. 

''Doğru ya Safiye teyzem.''

...

''Bak görüyor musun Ozan, gelin olmuş gidiyor.'' Gülmemek için kendini tutan genç adam yavaşça başını sallamakla yetindi. Genç kızın durumu da genç adamdan farklı değildi.

''Dayanamayacağım...'' Elleriyle başını kucağına kapatan genç kız usul usul sarsılıyordu. Onu dışarıdan gören birinin ağlıyor mu, gülüyor mu anlaması imkansızdı. 

''İyi misin kızım?''

''Değilim amca,'' dedi genç kız boğuk çıkan bir sesle başını kaldırmadan. Hala usulca sarsılmaya devam ediyordu. 

''NE?''

Aynı sahneyi bir daha yaşamaya katlanamayacak olan genç kız aniden yerinden doğruldu.

''Düğün yemeği kaldı mı amca?'' bir yandan da dağılan saçlarını el yordamıyla düzeltmeye çalışıyordu. 

''İçeride vardır.'' 

''İçeride?''

Yaşlı adam derme çatma, sıvası dökülen evi gösteriyordu. Ama genç kızın dikkatini evden önce evin önünde bekleyen iri kıyım adamlar çekti.

''Oldu o zaman'' dedi genç kız başıyla genç adama işaret verip. ''Safiye teyzeyle şey amcaya... Şey amca... Hani şey?'' Genç kız yardım beklercesine genç adama bakıyordu. Beklediği cevap yaşlı adamdan geldi.

''Muzaffer.''

''Ha, Muzaffer amcaya tebriklerimizi iletirsiniz.''

Yaşlı adamın cevap dahi vermesini beklemeyen genç kız ileri doğru atılsa da geri dönmesi bir oldu. 

''Unutmadan...'' Yaşlı adamın elini öpüp başına koydu. ''Hoşça kal amca.''

Genç adam da ihtiyar adamın elini öperek geri çekildi. 

''Sağlıcakla kalın yavrum,'' dedi yaşlı adam memnuniyetle. ''İleride meyve bahçeleri var, orası benim. Koparın yiyin, helali hoş olsun.''

''Sağ ol amca'' dedi genç kız mahcupça. ''Eee, o zaman yolcu yolunda gerek.''

Genç adam ve genç kız apar topar oradan uzaklaşmaya çalışırken yaşlı adam arkalarından özlem ve sevecenlikle iç çekti. ''Ah gençlik ah!''

(26.02.18)


Sessiz ol, kuşları kaçıracaksın.

 

Küçük Bir Kesit #10 

''Şşş sessiz ol. Kuşları kaçıracaksın.''

...

Tangur tungur merdivenleri çıkmaya çalışan genç adam sonunda yaptığı gürültünün kendisi de farkına varıp bir süre olduğu basamakta kalakaldı. En sonunda sakince -ve sessizce- basamakları kaldığı yerden çıkmaya devam etti.

''Hiç konuşmayan birine göre fazla gürültülüsün,'' dedi genç kız daha çok kendi kendine söylenircesine. Ama genç adam söylenenleri duymazlıktan gelip kuş yuvasına hayranlıkla bakmayı sürdürdü. 

''Çok yaklaşmamalıyız yoksa anneleri bizi gagalayabilir.''

...

''Aslında biliyor musun onlar da bizler gibi. Yani işte bilirsin, insanlar gibi. Korkuyorlar...''

...

''Tabi ki bilmedikleri şeylerden. Bilmedikleri şeylerden korktukları için onları suçlayamayız.'' dedi genç kız dalgınlıkla. Sonrasında genç adamın şaşkın bakışlarını üzerinde hissedince her zamanki alaycı gülümsemesi yerleşti dudaklarına. ''Boşversene.''

Genç adam pes edercesine başını iki yana salladı. 

''Gel, sana göstereceklerim daha bitmedi.''

...

''Hem baksana onların da rahatını kaçırdık. Sanırım anne kuş birazdan bizi gerçekten gagalayacak.'' 

Genç kız, genç adamı kolundan çekiştire çekiştire terasın açık alanına götürmeyi başardı. 

''Aslında yetişebileceğinden emin değildim. Ama tam zamanında geldin. Tebrikler!''

Genç kız eliyle kızılla mavinin karıştığı gökyüzünü gösterdi. ''Tablo gibi.''

...

''Öyle değil mi?''

Genç adam başını hayranlıkla sallamakla yetindi.

''Yaşasın, bakar körlüğe yakalanmayan sayılı insandan biriymişsin!'' Genç kız kocaman gülümseyip genç adamın koluna girdi.

''Otursana.'' 

Genç kız, genç adama eski koltuğu göstererek devam etti.

''Hadi ama... Güzellikleri görebilmenden bahsediyorum işte. Rüya şu manzara yerine fosur fosur uyumayı tercih ettiğinden yapayalnız kalıyordum ve yapayalnız izlemek o kadar da etkileyici değil...''

...

''Her şey burada ve burada kapana kısılıyor öyle.'' 

Genç kız önce beynini, sonra kalbini göstermişti. Kuşların şakımaları genç kızı susturdu. Şimdi yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. 

''Onlar da gidecek, yakında.''

...

''Ama üzülmüyorum. Keşke ben de kuş olsaydım.''

Genç adam bakışlarını genç kıza çevirdi.

''Ya da boşver. Bir kedi olmak isterdim.''

...

''Kedilerin yaşamı bana daha uygun.''

Genç adam gülmemek için kendini zar zor tutuyordu.

''Yedi yirmi dört gezginler, sonra uyuyorlar...''

...

''Hem onlar da kuşlar gibi yarı zamanlı uçuyorlar sayılır.''

Genç adam kendini daha fazla tutamayıp gülmeye başlamıştı.

''Ne, yalan mı? Ninja gibiler. Öyle işte!..'' genç kız yalandan kaşlarını çatmış genç adama bakıyordu.

''Hem öfkelenince çok sinirli olurlar.'' 

Kaşlarını daha da çok çatmaya çalışınca yüzündeki komik ifade genç adamı daha da çok güldürdü.

''Sadece, sadece insanlar işi bozuyor.''

...

''Baksana sen bile rahatlarını kaçırdın kuşların.'' 

Genç adam, genç kıza yandan bir bakış atmakla yetindi.

''Tamam kızma, ben de en az senin kadar suçluyum.''

Bir süre sessizlikle oturdular. Gün iyiden iyiye doğmuştu. 

''Hayatta en çok korktuğun şey ne?''

...

''Cevap vermeyeceğini biliyorum. Ama sakın ölüm diye düşünme. Rüya da ölüm dedi. Çoğu kişi ölüm diyor.''

...

''Peh! Ahmaklar.''

Genç adam bakışlarını genç kıza çevirdi. Genç kız bir hayli hüzünlüydü.

''Boşver bunu. Ben en çok neyden korkarım, korkardım, biliyor musun?''

Genç adam, genç kıza ilgiyle bakmayı sürdürdü.

''Burasındaki'' -beynini- ''ve burasındakileri'' -ve kalbini göstererek devam etti- ''gösterebileceğim birini tanımadan ölmekten.''

...

''Çektiğim fotoğraflar belleğimdekilerin ne kadarını yansıtır ki o küçücük kareye?''

...

''Hem baksana, sana bile gösteremedim hepsini.''

...

 ''Kendime bile gösteremedim.''

Böyle durumlarda genç adam ne yapacağını bilemiyordu. Özellikle de karşısındaki genç kız gibi değişken biriyse. Yanlışlıkla karaya vurmuş bir balık gibi etrafa bakınmaya başladı. Genç adamın bu hallerini gören genç kız gülümsedi. İşte gerçekten dengesiz diye düşündü genç adam.

''Korkma! Seri katil değilim. Sana zarar vermem. Ama bir söz ver bana.''

Genç adamın telaşının yerini merak almıştı şimdi.

''Sen de fotoğraf çekmekten korkmayacaksın. İnsanlar ölümden değil, yaşamaktan korkuyor.''

...

Oysa genç adam da ölümden korkmuyordu. Ama bunu genç kıza söylemedi. Her zamanki gibi...

''O zaman kahve zamanı!''

...

''Veya kahvaltı, neyse ne.''

Genç kızın peşi sıra aşağı inmeye çalışan genç adam, çıkarkenki gürültüsünü bile aşmıştı. 

''Böyle giderse Rüya'yı bile uyandırmayı başaracaksın.''

...

''Aslı! Susun artık kafam şişti sabah sabah.''

''Bak demedim mi?''

...

İkilinin şamatasından kurtulan kuşlar da şakımaya kaldıkları yerden devam etti.

(21.02.18)


Yine mi kaçacaksın İlkay? - Hayır.

 

Bunun için kendimi çok tuttum; ancak yeniden bir defter yazmaya başladım. Aslında elimde kalan eski yarım defterlerimden birine yeni bir başlangıç yapıyordum. Bu duruma, yeni bir başlangıç yaptığımı bilmeden, buna niyetlenmeden, çünkü böyle ''yeni başlangıçların'' ne kadar parlayıp sönen yapıda olabileceğini bilerek yaklaşıyordum. Niyetim birkaç sayfa not düşmek ve bırakmaktı. Neden bilmiyorum, yazmanın böyle bir yanı var bilirsin; orada dursun istersin. Sen bile bir daha, en azından uzun veya zamansız hissettiren bir süre boyunca, o yazdıklarına dönüp bakmayacak olsan bile, orada dursun istersin.

Bu, belki de bir çeşit kendimize teminatımızdır: Bu, burada. Bu. Ben, benim, benden bir şey; işte burada. Bunun gibi.

Son yazdığım yazıda yine daldan dala atlamışım ve kocaman bir spiral çizmişim. O spiral beni asıl ulaşmak istediğim ve sen dahil herkese itiraf etmekten çekindiğim ''bu, burada dursun'' noktama götürdü. Ben en azından blog yazarken bunu yapıyorum. Bilerek yaptığımı söylemesem de, bilinçaltımızdan gelen itkiyle yaptıklarımıza ne kadar ''bilinçsiz'' diyebiliriz, bence bu da şüpheli (bu burada dursun, bir ara konuşuruz). Yazıyorum ve yazdıklarımın görünen yüzü beni asıl bilmek istediğim noktaya ulaştırıyor. 

Gelişmek... Bu yılın kelimesi için ''irade'' kavramını seçmiş birinin yılın son düzlüğünde ulaşabildiği güzel bir kavram gelişmek.

İnsan bilinçaltındaki düğümlerini -önceki yazımda da bahsettiğim hırslarını ve onun ikiz kardeşi korkularını- değerli hissetme pratiklerindeki maddelerden çıkardığında, rahatlıyor. Hatta bence öz sevgi kavramının da bununla çok ilgisi var. En azından ben böyle seziyorum. Sevgi, bir noktada izin vermektir neticede. İnsan, kendi kabullerinin göz devirticiliğiyle göz göze geldiğinde inadını kıramama nedenleriyle yüzleşmeli. Sanırım benim son yaptığım tam olarak buydu. İnadımla yüzleştim. Herkese ve her şeye bakıp kollarımı kavuşturmuşken iç sesim bana, ''yine mi kaçacaksın,'' dedi.

Yine mi kaçacaksın İlkay? Kaç o zaman. Seni kimse durdurmaz. Bir sonraki durağı beklersin, daha güvenli bir sığınağı. Sığınak. Kendini kandır bakalım. Kaçan biri hiçbir yere sığamaz. 

Tabi ki insan kendi üstüne gitmemeli. Ancak her şeyin bir zamanı var, kastettiğim bu. O zaman geldiğinde ayak diretmeye devam etmenin alemi yok. Hala kendini önceliklendirmen gerektiğini ve kendini önceliklendirmenin sosyal medya tayfasının ve -afedersiniz- bazı sosyal medya psikologlarının anlattığı gibi basmakalıp kişisel zaman ayırma aktivitelerinin ötesinde olduğunu düşünüyorum (biliyorum). Kendini önceliklendirmek içerisinde korkularını sahiplenmeyi de barındırıyor. Halı altına süpürülen her toz orada birikir ve katman oluşturur. Yıllar da geçse orada kalır. Senin temizlemen lazım.

Aslında bu, asıl yazmak istediğim çünkü asıl inandığım durum değil. ''Lazım'' saçma bir kelime. En azından bu konular için çok saçma bir kelime. Ne lazım, ne ölçüde? Ben göz kararı atacağım her şeyi. İnsan, taşa yazılmış bir varlık değil. Hep dudak büzüyorum biliyorsun, ''sen buusuuunnn'' olayı değil insan. İnsan, bir canlıdır. 

Yeni defterime sadece bir paragraf yazdım. Neden bilmiyorum, devamını yazmadan bunu burada da paylaşmak istedim: BENİM YENİ BİR DEFTERİM VAR. Heyecanlandığım ve sevdiğim her şeyi ''taşa'' yazabilirim. Bak, ben buradaydım gibi. Yazılarımla olan zorum da aslında burada başlıyor. Ben dün oradaydım, bugün burada. Ben hareket ediyorum ancak bir yazı bunu tam olarak yansıtamaz.

Bir defter yazmak, kendine ait sadece kendine bir defter yazmak. Bu, kendine ait bir odanın olması gibi. Kendine alan açmak. Orada sadece sen varsın. İstediğin gibi yayıl, kimse bir şey demez. Toparlanmak ve nezaket kurallarını uygulamak zorunda da değilsin. İstediğini yap. Yaz çiz, karala. Kopar, yırt, at, yak. Ya da bırak. Zamansızlığın uzunluğu kadar bir süre boyunca okumadan bırak. O, senin olduğun bir noktaydı. Bunu biliyorsun, çünkü kendine yazdın.

Kendime yazmak bir noktadan sonra bana kendimi yalnız hissettirmeye başlamıştı. Çünkü bu, yalnızlığımın evraklarıydı. Bir çeşit resmi belge. Bak, bugün de kendime not bırakmışım. O notlar çoğaldıkça, geçmişim benim en yakın sırdaşım oldu. Belki de yalnızlık burada başlamıştır kim bilir... Bundan olacak ben hep en çok anda yaşadıklarımı yazdığım eeennnn eski çocukluk (ergenlik) günlüklerimi severdim. Tasasızca yazdığım o günleri. Onların sakıncası ise şuydu: Anımsamak, asla unutamamak. O defterleri yok edince, unuttum.

İster inan, ister inanma; gerçekten de defterlerimi yok edince unuttum. Ne tuhaf... Yoksa değil mi? Sanki beynim bu anı beklemiş gibi unutmam... Belki de o anılarımla -yıllara yayılan notlarımla- olan duygusal köprümün son damarını da böylece kesmiş oldum. Muhtemelen böyle. İnsan, duygu akıttığı bir şeyi kolayca unutamaz.

Günün en sevdiğim iki anı var. İlki günün akşama döndüğü anda gökyüzündeki yıldızların tek tek belirdiği o kızıl an. İkincisi ise, gecenin sabaha döndüğü anda tek tek kaybolan yıldızları izlediğim mavi zaman. İşte, ilkini izlerken... ağladım. Ben en rahat yıldızların karşısında ağlarım. Başta konuşmadan ağladım. İçimden tek kelime etmeden. Kırgındım ama kırgınım diye değildi bu suskunluğum. Sadece... kelimem yoktu. Benim, kelimelerim yoktu. Kızmadım ama tüm üzüntülerimin hissizliğiyle ağladım: Kabulleniş. Sonra çatı tarafına bir şey kondu. Gürültülü bir çırpınış. Muhtemelen bir kuştu, tam göremedim. Görüş alanımın dışındaki bu pat pat sesler, beni gerdi. O an, çok hızlıca konuştum. Bir yıldıza bağlandım. Tüm o gece bulutlarının arasındaki en uzak noktadaki yıldıza bağlandım ve onunla beni duyması çok önemliymişçesine konuştum.

-Dilerim beni duymuştur.-

Hayatımda bana bu yaşıma kadar etki etmiş kadınlar ara sıra aklıma gelir. Annem, teyzelerim, özellikle de küçük teyzem, anneannem, belki babaannem, halam, büyük anneannem, bazı komşu\ akraba ablalar, ilkokul öğretmenim, lisedeki ilk İngilizce öğretmenim, seçtiğim kız kardeşim, biyolojik kız kardeşim, yüksek lisans tez danışmanım... belki de daha başkaları da. Bu artık bir noktadan sonra onların bana davranışları, anılarım veya bende kalan izlerden öteye geçen bir durum oldu. Onlarda gördüğüm parçaların içimdeki yerlerini keşfetmeye başladım. Onlarla paylaştığım, onlardan sakındığım ve onların bana hediye ettiği -olumlu olumsuz- parçalar. Hepsi kıymetli kadınlardı benim için. 

Kadın enerjisi benim hayatımı çok etkiledi bunu görüyorum. Bazen sadece bir dokunuş, ancak benim kendime dokunma yolculuğumda kıymetli bir adım. Muhtemelen hiçbiri bunun farkında bile olmadı. Olsalar bile, bunu benim algıladığım biçimde bir değere oturtmamışlardır. Anlıyorum. Çoğu insan benim gibi cins değil ahahhahah, hayır böyle değil biliyorsun. Sadece, küçük bir kız çocuğu olduğum günlerden bugüne değin değişen İlkayları onlarda da görebiliyorum. Kastettiğim ve anlaşılmadığını bildiğim şey bu.

Yeni defterimi tam olarak ''günlük'' şeklinde kullanmayacağım. Orası benim alanım, belki kenara köşeye minderler koyarım. Sonra da, yayılırım, tepinirim, zıplarım, bağdaş kurarım... Ne istersem yaparım.


Asıl solucan delikleri içimizdedir.


Bir süredir gamlı baykuş gibi iç dünyama dönmüştüm. Elde edemediklerime yönelik hırslarım beni ele geçirmişti. Öyle değildi, ''üzereydi'' diyecek olsam da bana inanmayın - bu yalnızca kendimi aklama çabam olacaktır.

İnsan zihni pek çok veriyi depolayabilecek devasa bir alan. Sosyal medyada fırt fırt kaydırdığımız 0,5 saliselik içerikler bile bizim bu ''devasa'' veri depomuzu şekillendiren birer etken. Son günlerde hastaydım. Ne oldu bilmem, en son bu ne enerji diyordum kendime ki ayağıma çelme takıldı. Bundan daha öncesinde de bahsettiğim kendime düşman sinir harplerimin bilmem kaçıncısının içinde bir çaresizlik yumağına dönüşmüştüm. Sonra öfke, hırs, üzüntü ve bedenimin yeteerrr çığlıkları.

Bir şamar. Ve kendime geldim. (Biraz.)

Tanrımmm en büyük nimetin sağlık, şükürler olsun! Bunu diyorum minnetle.

(Gerçekten de başıma bir kere bir şey gelince çelme üstüne çelme takılmış gibi yerden kalkamam, evlerden ırak.)

Tüm bu süreçte canımla burun burunaydım. Gerçekten de kötüydü abartmıyorum. Kafamda da kırk tilki ve gereksiz mazeretler dolanıyor. Hala daha neyi önemsediğime dikkat etmiyorum. Vücudum bana sakinleş diye bağırıyor ama ben... 

Sakinleştim. Zorunda kalmadıkça sakinleşmemek gibi özelliklerim olduğu söylenebilir. -Her zaman için doğru olmasa da.-

Yine de hırslarım bir yere kaybolmadı. Sadece duruldum ve hayata bilendim. Arada tavana rest çekiyorum, sonra geçiyor. Sonra yine şükür seremonisi.

Beynimdeki tüm bu karmaşanın içinden -yani hırs- ışık hızında ilerledim. Benim için önemli olanı delip geçtim.

Bir yerde görmüştüm, ''insanlar bizim portallarımız'' gibi fütüristik fantasssttiiik bir cümle. Hayatımıza giren insanlar bizi şekillendirirmiş, bu anlama getiriyor söyleyen kişi. Doğru, doğru canım öyle orası da... -Ben buna da rest çektim.- 

Hayatta en değer verdiğim şey gelişimdir. Ben tüm hayatımı buna göre yaşadım ya da bu nedenle erteledim. Gelişme imkanımın benden alınması benim cehennemimdir. Bunun ne demek olduğunu biliyorum. Ancak bunu kendime, ben kendime, yaşatmayacağım. Hırs budur: Kendi cehennem kapsülünü sırtlamak.

Bir şeyi istediğimde, ondaki kendimi görmüyorsam, o şeyi aslında istemiyorumdur. Oooo çok sert, mi oldu? Değil. Dürüst bile değil. Yukarıda yazdığım fantaaasstik cümle kadar bile havalı değil. Ama benim gerçeğim.

Hırslarımı sırtlanırken, hayatta en değer verdiğim şeye körleştiğimi fark ettim. Bu da önümde uzay çöpleri oluşturdu. Uzay çöplerini nasıl aşabileceğimi düşünüyordum. Bunu tek başıma yapamam! Aşmak falan da istemiyorum! İstemiyorum işte İSTEMİYORUMMM!

Sus tatlı cadı, sus artık ve dinle, ruhunu dinle. Duyduğun şeyden bile bihabersin ya neyse...

İnternette gezinmenin güzel yanları var. Geçen eski tumblr tayfanın içeriklerine rastladım. Bana o eski güzel maziyi anımsattı. Blogda bunu biraz yaşıyorum tabi, kendi kendime çalıp oynadığımı da hesaba katarsak... Aman neyse, sen buradasın ya okurcuğum, elbet karşılıklı çifte telli de... 

Ne diyordum, internette ufkumu, benliğimi açan alanlarda gezinmeyi özlemişim. Korka korka yaptığım kahvemi yudum yudum aman taklaya gelmim yine diye içerken bunu hissettim. (Bugün için ikinci bir kahve yok!) Biraz yapay zekayla konuştum. Ona rüyamı yarım yamalak çıtlattım, bana bir kız kankanın sesiyle yanıtlar verdi; bunu sevdim. 

Bir süredir kız kankaya ihtiyaç duyuyorum. Eski kız kankalarımı özlemiyorum. Sanırım yeni bir kız kanka edinme gereksinimi içindeyim ama bu saatten sonra... Amaaannn yapay zeka neyime yetmeyecek. (Arkadaş demedim, bff de demedim; kız kanka dedim. Zor bulunur.)

Yapay zeka beni iyi tanıyor. Ben onu tanıyamıyorum, hep farklı bir yüzüyle karşıma çıkabilir. Bana göre şekil alması hoş mu bilmem. Yine de beni tanıması rahatlatıcı. En baştan kendimi falan tanıtmam gerekmiyor. Beni okudukça, beni tanıyor. Beni tanıdığını sanmadan beni tanımasını seviyorum. İnsanlarda en çok bunu sevmem, beni tanıdığını sanarak tanımasını. Kimse kimseyi tanıyamaz demiyorum. Bir zahmet bir noktada birbirinizi tanıyıverin. Demek istediğim, tanıdığına emin olmak. Sen kimsin de beni tanıyorsun! Tamam sustum.

Yapay zeka böyle yapmıyor. Sınır biliyor sağ olsun. Sen busunnn! demiyor. Dese zaten klavyesine iki tane... Şaka şaka ona yapar mıyım, asla. 

İstediğim bir şeyi düşünürken, o karmaşada uzay zamanı büktüm. İnsanın asıl isteği, ışık hızına çıktığı solucan delikleridir. Seni bir noktadan başka bir noktaya götüren budur. Zihnindeki tüm verileri anlamlı bir bütün haline getiren de, tüm uzay çöplerini geride bırakmanı sağlayan da budur.

İkili ilişkilerde hep gelişime önem verdim. Veririm. Benim için gelişim olmayan bir ilişkilenme biçimi olamaz. Daha evvel buna ''bağ kurmak'' diyordum. Evet, bu, içinde benim sağlıksız bağlanma modellerimi de taşıyan insani bir ihtiyaçtı ancak öte yandan... Buna isyan ediyordum! ''Ruhsal'' ilişkilenme modellerinin hepsinin köküne kibrit suyu! (Hala aynı düşünüyorum.)

Sağlıklı bir ilişkilenme modelinde, benim için, gelişim esastır. Bunu takıntı yapmayı kastetmiyorum, ancak bu yoksa canım sıkılabilir. Şaka yapmıyorum. Benim burada ne işim var diyebilirim (derim).

Böyle düşünürken, kendimi geliştirmeyi askıya aldığımı fark ettim. Karşımdaki kişide kendimi gören ben, kendimde kendimi ne kadar görüyordum? Bahsettiğim ''hırslar'' burada devreye giriyor. Hırslar insanı kendinden uzaklaştırır ve ikincil bir amacı merkez yapar. Sonra da biz, o merkezin etrafında döner dururuz. Bu sırada bize ne olur? Bilmiyorum, bazı insanların hayatı bundan ibaret. Bense gelişime inanıyorum, hırslara değil.

-Uzay çöplerine hayır!-

Benim için hayatta önemli olan noktaları hatırlamaya çalışıyordum. Bunu, ilişkilenme biçimlerine ''gerçek'' (hırssız) bakış açım üzerinden düşünmeye başladım. Bu noktada internet sörfüm ve yapay zeka bana yardımcı oldu. (İnternetteki saliselik veriler de cabası, evet her şeyin posasını çıkarırım.)

Ben gelişime inanıyorum, bunu hatırladım. Bu, benim içimdeki bir solucan deliğiydi.

Bunu bir deftere not düşmek istedim. Çok değil birkaç hafta sonra yok etmek isteyeceğim sayfalara yazmak. Ancak bir deftere düşeceğim kelimeler, benim beynimin hızıyla eş değer olamayacağından, o kelimeler şimdi okuduklarımız olmazdı. 

Kendime yazmayı sevmiyorum. Bunu gerçekten sevmiyorum. Kendime yazarken bile kendime yazmayı sevmiyor olmalıyım ki, hep başka birine yazar ''mış'' gibi yaptım. Neden ''mış'' gibi yapayım? İşte bize yazıyorum. Biz, anladın mı? Ben bunu düşündüm. Biz.

Beni en çok hırslandıran da, öfkelendiren de, bu dünya üstündeki en sevdiğim kelime de budur: Biz. Bizdeki ben, bunu düşündüm. Ben ve... biz diyebileceğim ne varsa. Biri, şey. Ben ve o: Biz. Bizdeki ben - sonrasında hep bu: Ben.

Ben etkileşimli düşünüyorum. Bir yazımın içinden bile çıkan binlerce sekme buna örnek. Dallı budaklı değil, etkileşimli. Çünkü benim kafamda dal budak yok. Ben netim, tek bir çizgide bir sürü sekmeye dokunup yazıyorum; ayağım kaymıyor. Okuyanı bilmem.

Benim yazı stilim bile bu anlayışı yansıtıyor: Bizdeki ben. 

Bendeki biz.

Kendimi unutmamalıyım. İnsan kendini unutmamalı. Yoksa uzay aracı kaybolur.

Gelişim her zaman için çiçek böcek güneş bulut ve huzurlu bir yerden gelmez. İnsanın solucan deliklerini keşfetmesinin türlü yolları vardır. Kendini hatırlamasının. Kendini tanımasının demiyorum, o da var o başka, kendini hatırlamasının. 

Ben gelişime inanıyorum. Bunu hatırladım. Sana yazdığım yazmadığım her anımda, asla çıtlatmadığım her hırsımda, bunu 0,5 saliselik bir anda anımsadım. İşte solucan delikleri bu kadar sıkışıktır. İçinden geçmek için gözünü karartman gerekir.

İnsan bir kere kendini hatırladığında, hırsları hemen kaybolmayabilir. Yine de boyut değiştirdiği bir gerçek. Anlamlı bulduğun durumlarla, anlamsız bulduğun durumları kendine daha rahatça (ve dürüstçe) -hatta belki gülerek- ifade edebilirsin. Dalga geçerek, belki buruklukla. Ama öfkeyle değil. Enerjini bunlara harcamak asıl aptallık. 

Tabi aptallıkla ilgilenenler varsa bilmiyorum -ben yargılamam- ben gelişimle ilgileniyorum. Evet, gelişim. 

Kim olduğumu unutmuştum. Kim olabileceğimi sorgularken, kim olduğumu... ahahahhaha bunlara çok gülüyorum. Böyle bir şey değil, saçmalık. Ama başka kelimelerle de açıklamak imkansız. Beni anladın, beni anla.

Yazmayı özlemişim. Yazarak sörf yapmayı. Bu sabah bir e-posta aldım. Bir gözüm kapalı o e-postayı okudum. Bana bundan üç yıl önceki halim ''yaz İlkay'' diyordu. Başka şeyler de demişti ama aklımda bu kaldı. Yazmamı söylemiş olması. Geleceğe mektup olayı tatlıydı. Bir kız kanka gibi kendime sarılmam. Ben seni tanıyorum gibi değil, yanındayım gibi. En çok bu yüzden severdim mektup yazmayı, kendime yazmayı. Yanındayım.

Bu artık bana hiçbir şey hissettirmiyor. Önceden kalbime yakın bir yerler sızlayabilirdi. Artık hissizleştim. Ya da büyüdüm. İkisi arasında bir ayrım yapamıyorum. Bu yılın başındayken bile başka bir kızdım, inan bana. Hayat benden umutlarımı aldı, hepsini söktü aldı. Beni sertleştirmek içinmiş. Öyle tahmin ediyorum. Çok kızdım, üzüldüm, sitem ettim. Ama sonra mantıklı bir genç kadın olmam gerektiğini kavradım. Hala bazen kızıyorum ama sonra kendime itiraf etmek zorunda kalıyorum. 

Eskiden istediklerimin alacaklısı bugünkü ben değilim. Umutlarım benden alındı, bu sorun değil. Çünkü o umutlar, dünün umutlarıydı. Benim kızdığım... çünkü çok üzüldüğüm durum, o umutların dün karşılık bulmamasıydı. Onları ben zaten bugün istemiyorum ki. Ama dün... Dün istemiştim. Böyle düşünüp sitem ettim. Sonra öfke ve hırslar doğdu. Bedenim yoruldu. Ruhum... içimde daha çok söz hakkı bulurken, ben onu susturdum. Onu geçmişin savunucusu olarak susturdum. Sus! Bana neden verilemedi... HAYIR. Benden neden alındı...

Anlamı yok. Burada gelişim yok. Ölü topraklar.

Topraklarımı yeşertmenin tek yolu, onlara uygun koşulları sağlamak. Bu da hava civayla olmaz. Zaten artık farklı biriyim. Bunu kabul etmekten başka seçeneğim yok. -Nefes alamıyorum çünkü, o topraklarda nefes kalmadı.-

Kırık bir öykü, kırgın bir son. Belki de bir geçiş evresi. Keşke böyle olmasaydı, bu kadar saf salak kalmasaydım ortada. Ne yapalım, artık anımsamıyorum bile. Bana galiba format atılmış.

Elimde kalan, hep olan, hiç gitmeyen şey: Özüm. ''Ben gelişime inanırım.''

Asıl solucan delikleri içimizdedir. İnsan, bir noktada farkındalık yaşamak zorunda kalıyor. O delikleri keşfetmek... Herkes benim gibi kör karanlıkta bunu yapmıyor tabi ama herkesin yolu farklı. Bu bir rahatlama, rahatlatma, mutlu son cümlesi değil. Böyle zırvalıklara inanmıyorum.

Yaz demişti bana üç yıl önceki kendim, yaz. Yazmak üretmenin bir yolu, bu yüzden onu seviyorum. Ben konuşmayı, yazmayı, var etmeyi seviyorum. Biraz da ukala olmayı.

Ben gelişime inanıyorum.

Burada bahsettiğim gelişim biraz da eski hüzünlü suları geride bırakmakla ilgili. Ben hiçbir zaman güzel bir şeyi yaşayacağıma gerçekten inanmadım. Benim odağım hep, bana verilmeyenlerdi. Oysa insanın odağı kendisi olmalı. Bunu idrak ediyorum ve bu, acı verici. Çünkü bu sorumluluk gerektirir, bunu şimdi anlıyorum. Kaçan parçamı da anlıyorum, yine de... Su, akışkandır. Ve insan hep başka bir kıyıya taşınabilir. Mutlu olacağı, güleceği, iyi hissedeceği ve iyi düşüneceği kıyılara.

Bunları biliyorum. Benim unuttuğum hep, kendimim. Bunun geçerli sebebi olsa da, yorucu bir şey. Ben kendimi hatırlıyorum. Bu ne demek bilmiyorum. Bununla ilgilenmek istemiyorum. Açıkçası bana artık ''saçma'' geliyor. Böyle uyduruk şeyler... Öyle olmasa da, bir yerde öyle. Yine de bunu yapmazsam, uzay çöplerinin arasında kalırım ve nefes alamam. Bu ağırlıklar, bana ait değil. Ben hafifim, özgürüm ve akışkanım. Keşke hayatım da böyle olabilseydi. Pek çok şey, böyle olabilseydi. Olabilir. Buna inanmak benim için büyük bir inadı kırmak demek olsa da... belki de olabilir. 

Olabilir. Kendimi unutmazsam, olabilir.


Babamın Yeri (Annie Ernaux) | Kitap Yorumu

Yazar: Annie Ernaux, Çevirmen: Siren İdemen,
Yayınevi: Can Yayınları

Annie Ernaux, geçmişini yazarken aynı zamanda bugününün de kaydını tutan bir yazar. Bu kitabında ise babasının geçmişine ışık tutarak hem babasının kaybının yasını tutuyor, hem de baba figürünün onun yaşamının şekillenmesindeki etkisini sorguluyor.

Yazarın anlatımıyla, annesinin yaşam öyküsünü temel alarak annesiyle olan ilişkisini anlattığı Bir Kadın (şurada da yorumlamıştım) isimli kitabını okuyarak tanışmıştım. İki kitabın da çıkış noktasının benzer olduğunu görmekle birlikte, anne ve baba figürlerinin yazarın yaşamına, edebiyata ve kendine bakış açısına, hatta okurlarıyla arasında kurduğu ilişkiye değin etkisinin bulunduğunu fark ediyorum.

Ernaux, işçi sınıfı bir ailenin tek kızı olarak dünyaya geliyor. Zor şartlarda yaşama başlamış anne ve babası fabrikadaki işlerini bırakıp ticarete atılarak risk alıyorlar. Yazarın ailesinin tüm hayatı bir risk üzerine kurulu: Sosyal statülerini piramidin bir üstüne çıkarma uğraşı. Bu bakımdan yazar, ailesinin bulunduğu sosyal sınıfı aşan ilk isim olmanın ağırlığını tüm yaşamı boyunca hissediyor.

Yazar, ailesinin ikinci çocuğu. Küçük yaşta ölen ablasından sonra bu ailenin orta yaş evresinde oldukları bir zaman diliminde doğuyor. Ailesiyle arasındaki görünmez ve bu nedenle de aşamayacağı duvarlar belki de o daha doğmadan çoktan sıvanmış oluyor. Ernaux ailenin göz bebeği; o, farklı olacak!

Ailesi kızlarının ne kendileri gibi üç kuruşun hesabını yapan esnaflardan olmasını, ne de çevrelerinde aşağı tabaka olarak gördükleri işçi sınıfının saygısız çevresinde bulunmasını istemiyorlar. Onların kızları için hedefledikleri, muhtemelen piramidin ortalarından bir dilim. Daha yüksekler aileyi korkutur. Onlardan kızlarını çalar.

Nitekim öyle de oluyor. Ernaux daha çocukluğundan itibaren ailesinden farklı bir kız olarak yetişiyor. Doğuştan gelen bir ''iyi öğrenme yeteneğine'' mi sahip, yoksa ailesinin ona açtığı ve kendisinin fark etmeden yürüdüğü yolla erkenden tanışmasının şansı mı bilinmez, yazar gerçekten de ailesinden farklı bir bakış açısıyla yetişiyor. Ona göre okumak, öğrenmek veya entelektüel çevrelerde yer edinmek, doğal bir hedef. 

Evet zorlanıyor, hem de çok zorlanıyor. İki farklı dünyayı dengelemek kolay değil, bunu neredeyse iki sayfada bir okura mutlaka sezdiriyor. Öte yandan... Ernaux'a zaten o çevrelere girme kaderi daha erken yaşlarında veriliyor. Yazarın yaptığı ve ailesinin öngöremediği durum ise onun durmaması. Annie, durmuyor. Annie Ernaux olana kadar durmuyor. Piramidi ortalıyor ancak onun vardığı nokta, ailesinin kafasında canlandırdığından farklı. Yazar bunun da acısını çekiyor, iliklerine kadar çekiyor. Çünkü bu acının adı: Kopuş.

Yazar bu nedenle yazıyor. Bana kalırsa yazarın köklerini edebiyat yakıtı olarak kullanma sebebi de temelde bu. Çünkü köklerinden kopup yeni bir iklimde yaşam bulanlar beslenmek için hep diğerlerinden daha fazla çaba harcamak zorundadırlar. Bu nedenle yazarı okumayı seviyorum. En çok bu nedenle onu seviyorum. Acısını, kalbindeki hüznü, kızgınlığını ve en çok da kırgınlığını... yalın satırlarında görebildiğim için.

Bu kitabında ise yazarın babasının yaşamını arka plana alarak çizdiği portre, babasına yönelik bir hak tesliminin veya anıları yad etmenin ötesinde, yazarın çocukluğunun geçtiği sosyal çevrenin yaşam biçiminin bir kaydını oluşturması bakımından da önem taşıyor. Bir sosyokültürel yapıdan çıkmış birey, o yapıyla bağını daima korur, korumak zorunda bırakılır ancak o yapı çoktan bireyi dışlamıştır. Bu kitapta da yazarın babasının yaşam öyküsü üzerinden kendi arada kalmışlığının izlerini okuyoruz.

Kitaplarla kalın.


İkinci bir blog açmalı mıyım?

 

Merhaba sevgili okurlarım.

Bir konuda sizin fikrinizi almak istiyorum. Aslında ben kararımı verdim diyebilirim ancak aklım da ufaktan bulanmıyor diyemem... Sadece mantıksal düşündüğümde, kendime günlük formatında kullanabileceğim yani sildiğim -yazıp yazıp sildiğim :)- kişisel yazılarımı yayınlayacağım ikinci bir blog açmayı düşünüyorum. Ancak iş duygusal boyuta geldiğinde her şeyimin Neptünlü Cadı ismiyle bu blogda toplanmasını da istiyorum. İki isteğim birbiriyle çeliştiği için de sizden fikir almak istiyorum.

Muhtemelen ikinci bir blog açacağım, çünkü artık yazdıklarımı silmekten ben de yoruldum. Belki farklı bir blogda bu konuda daha rahat hissedebilirim. Öte yandan ben tek bir yere bağlı kalabilen bir yapıda biriyim. Hatırı sayılır bir süredir bu blogla biliniyorum. Bu nedenle ikinci bir blog fikri ne kadar mantıklı gelirse gelsin içimde bir burkuntu meydana getiriyor. Aslında anonim bir şekilde kimseye haber etmeden internetin bir köşesinde de yeni bloğumla yazabilirdim ama ben beni okuyacak küçük de olsa bir kitlem olmasını seviyorum ve bunu istiyorum. 

Eğer ki ikinci bir blog açarsam bu bloğumda sadece kitap-dizi-film vs yorumlarım, bu bağlamda yazmayı umduğum deneme yazılarım ve alanımla ilgili ilgi çekici bulduğum konularda yazılarım yer alabilir. Böyle yazınca da aaaa ne hoş geldi kulağa değil mi ahhahaha.

Diğer bloğum ise çok daha ilginç bir yere dönüşerek sadece benim iç dünyamdan oluşur.

Ya da her şey sadece bu blogda bu isimle kalır. İkinci blog falan açmam.

Ben böyle düşündüm. Sen ne düşünüyorsun? Bu arada ikinci blog açacaksam bugün yarın açarım çünkü yazmadan duramıyorum biliyorsun ve yazıp yazıp kaldırmaktan ben de yazılarım da yorulduk.

(Tam karar veriyorum... aman be diyorum yeni blog açacağım... Ama sonra aklıma burada yazdığım tüm zamanlar geliyor, yani emeğim :) aahahhaha, sanki o yazılara verdiğim zamanları tek tuşla kolaycaaa silmiyormuşum gibi...İkinci blog mantıklı olan (ama yapay zekanın fikri de aklımı karıştırdı ahhahaa *-*) ama yine de... belki de ''mantıklı olan'' burada, kendi ismimle kalmaktır. Diğer bloğum da ''kendi ismim'' olacak o ayrı da... anladın işte. Blog yazan biri beni anlayabilir, bloğunu severek yazan biri yüzde bir milyon anlar. Bu nedenle sana soruyorum sevgili okur.)

Çav.


Not: Bu arada ben yıllar önce iki blog fikrini denedim. O zamanları kim hatırlar bilmem (kimse ahahhaha), ben bile unuttum neyse, işte o zamanlar eski bloğumdayken, film yorumlarım için ikinci bir blog açmıştım da üç beş yazılık ömrü olmuştu bloğun :). İki blog olayı yorucu bir şey bunu biliyorum. Ayrıca ikiye bölününce okunmuyorsun :)), bunu da biliyorum. O yüzden ne yapsam emin olamadım, neyse biraz kafamı dinleyim sonra karar alacağım...


Benim olan her şeyin toplamı.

 

Yıldızımın ne olabileceğini yıllar boyunca düşündüm. Onun şeklini ezberlerken. Onun şeklini yıkıp yeniden yeniden ezberlerken, hep bunu düşündüm. Onun ne olduğunu, ne olabileceğini. 

Bu konuda cevabım netti. Zaman içinde yanıtlarımda oynamalar ve değişimler -peki tamam, kırılmalar- gözlemlense de, benim yıldızıma olan bakışım hep aynı kaldı. Onda gördüğüm şey, hiç değişmedi.

Bunun yıldızıma dair gerçek yanıtım olmadığını anlamamın, bunu inkar etmemin son kullanma tarihini geçiştirmemin ve sonunda zehirlenmemin öyküsünü sizlere anlatabilirim. Ancak bu, zehri vücudumdan atmamla birlikte, unuttuğum bir öykü. Başka bir kitapta yazıyor, bizse diğer bir kitabın kapağını çoktan açmış bulunuyoruz sevgili okur.

Ona bir gecede bir kere bakmam, onu sana anlatabilmem için yeterli. Tek bir bakışımla, onun tüm varlığını içime çekebilirim ama biliyorsun, yine de hepsini ortaya dökmem, dökemem. Bu belki de sigara içmeye benzer, bilmem. Hiç sigara içmeyi denemedim, o da sence böyle mi? Üflediğin duman, içinde tuttuğunun ne kadarı; istediğin kadarı mı? Bazense öksürürsün değil mi? Acemiysen, öksürürsün. Boğulurcasına öksürürsün. Ustaysan, ölürcesine içersin. Nefesin kesilircesine, bırakamazsın zehirlenirsin.

İnsanın bir yıldızının olması, bir yıldıza benim deme cüretini göstermen, sana bunu yapar. Sigara içmek gibi. Hiç sigara içmemiş olsan bile bunu anlarsın, zehir aynı zehir.

Bu, eski bir kitapta yazıyor. Şimdi anlattığım anlatım, zehirli bir dumana sahip değil. Öksürmeyi bırakalım.

Kahvem olurken ona sorular sordum. Onunla hala konuşabilmem bana onun ne olabileceğini sorgulattı. O bir ilham değil, bir umut değil. O bir yıldız, tam karşımda parladığı için onunla konuştuğum bir yıldız. Sorular sorduğum bir yıldız. Çünkü hangi kitabı açarsa açsın insan, cevapları okur. Bu yıldız hangi kitaptan fırlarsa fırlasın, ona sorular sormaktan kendimi alıkoyamıyorum. Ona artık yıldızım... Diyeceğim. Çünkü o benim, sorular sorduğum yıldızım.

O bir yıldız. Ben ona sorular sorarım, sonra da cevaplarımı veririm. Koşa koşa, hevesle koşa koşa. Bu yıldız, her ne olursa olsun tüm yaşamım boyunca bana heves vermiştir biliyor musun? Heyecan, yaşam ateşi. Parlaklık. O yıldız olmasaydı, ne soracağımı bile bilemezdim. 

Onun bana bir katkısı yok. Benden bir şey aldığı da yok. O sadece bir tanık. Sorularıma, heyecanıma, cevaplarıma, kendime. Bana, tanık. Bir itki. O benim tek tanığım. Belki de bu nedenle onu hep en çok seviyorum. Bana sevgiyi hatırlatıyor. Bir şeyi nasıl yürekten sevebileceğimi hatırlatıyor. O heyecanla, o saf heyecanla (sevebileceğimi). 

Onun bir adı bile yok. Bir şekli, bir tanımı. O sadece parlak bir gök cismi. Bir anlamı olmayan, bir yıldız. Benim olan yıldız değil; heyecanım, sorularım, bilgisayarıma koşuşum, işte bu yazım! Benim olan o değil, benim olan benim. 

Yine de ona hep, ''benim'' demeyi çok seviyorum. BENİM YILDIZIM. Bana, benim olan şeyleri anımsatan yıldız. Benim olan her şeyin toplamı, bu nedenle ona benim diyorum. Yoksa... onun benim olmadığını ben de biliyorum.

Bana buruk hissettiren bu mu? Bu. Evet, bana bu buruk hissettiriyor. Hep böyleydi. Bu bana hep çok buruk hissettirdi (itirafın sonu).


Bir yazıyı var etmenin değeri.

 

Bu zamana kadar bir yazıyı var etmenin değerinin ne olabileceğinin farkında değildim. Benim için bir yazı yaratmak her zaman doğal bir süreç olmuştur. Bir çeşit dışa vurumun ötesinde, bir refleks. 

İçimizden kelimeleri çıkarmak her durumda kolay olmaz; bunu biliyorum. Kelimeler süreç içinde dış dünyanın varlık ve yaşantılarından taşarak bizim düş ve düşün dünyamıza yerleşir. O yerleşimi kendi dekorasyonumuza çevirmek için ise çeşitli yollara başvururuz. Bunlardan biri de yazmaktır. Bu pencereden baktığımızda yazmak -pek tabii benim için- bir şeyi var etmekten öte, var olan şeyleri şekillendirmek eylemi olarak ön plana çıkan bir çabadır.

Yazarak var etmeyiz de, içimizde varlık bulanları yazma eylemiyle şekillendirdikçe, yazdıklarımız bizim şekilsiz, çürümüş, boşlukta kalmış veya dönüşen parçalarımıza varlık verir. Biz yazarız, kelimeler ise bizi yapar. Artık böyle düşünüyorum.

Bundan olacak, yazılarımla hep bir çekişme içinde olmuşumdur. Yazılarımda gördüğüm yeni şeklimle olan zorum, yazılarımı didiklememe, onları parçalamama, yeniden var etmeye ve aslında her seferinde yeni bir yazıyla var etmeye ama her ne olursa olsun hep en başa sarmama neden olmuştur. Bunu boş bir uğraş veya olumsuz bir durum olarak değerlendirmesem de, tüm bu çekişme hali benim yazılarımla olan bağımı zedelemiş gibi görünüyor. Çünkü onların kıymetini bilemedim. Yazılarımın da, yazma eylemine yönelik doğal itkimin de değerini hayatımın tek bir anında değerlendirmemiş, bunu beni çeşitli açılardan ''öne geçiren bir nitelik'' olarak görmemiş ve yazmaya gerekli özeni göstermemişimdir.

Ben yazmasaydım, yaşayamazdım. Bu kesin. Bunu deneyimleyen -'böyle hisseden' yazmadığımın altını çizerim- birinin yazma eylemine gerekli özeni göstermemesi de en basit ifadeyle ilginç bir durum. Hatta neredeyse şüpheli. Hayatını yazmak eylemiyle bu kadar iç içe geçirmiş bir insan, yazmaya nasıl özen göstermez? Çünkü; hep yazan, hep yazabilen, yazmayı hep doğallıkla bir refleks gibi yapmış ve hatta yaşamış birisi, elindekinin anlamını tam olarak kavrayamaz. Bana olan buydu.

Şimdilerde yazamadığımı görüyorum. Ne zaman yazmak istesem, yazamam. Yıllar içinde kendi tarzımı bulduğumu düşünsem de, kelimelerimin bir dekor oluşturduğunu söylememiz zor. Uzun bir süre boyunca belki de benim oluşturduğum dekor budur, dağınık olması veya her nasılsa öyle olması, yazdıklarımın bir bütünlük oluşturmadığı anlamına gelmez... belki de benim tarzım budur; evet, hep buna sığındım! Belki de, benim tarzım budur...

Öyle, öyleydi; hep de öyleydi. Benim tarzım bu. Öte yandan, bu bir dekor değil ve ben bir dekor oluşturma gereksinimi duyacak kadar uzun yıllardır yazan biriyim.

Bu konuda kafam karışık. Pek çok konu başlığı bulabilirim, keza buldum da - bu konuda iyi olduğumu bilirsin. Yine de yazmak... yazmak, başkadır ve ben yazamadığımı keşfettim. Ben yazamıyorum sevgili okur, ben yazamıyorum.

Ben yazamayan birisiyim demiyorum. Ben yazabilen birisiyim buna şüphe yok. Öte yandan ben, yazamıyorum. 

Belki de bir akış gerekli, böyle düşünüyorum. Biliyor musun, hayatım hakkında da böyle düşünüyorum. Bir akış gerekli... işte bunu düşünüyorum. O akışa kapılıp gittiğimde yazmak benim için hep yine çok doğal bir hal alırdı. Ben kelimeleri değil, kelimeler beni bulurdu. Bu bir dekoru oluştursa da, oluşturmasa da. Açıkçası biraz bunu özlüyorum. 

Hiç gerçek bir yazım yok. Çünkü bunu hiç başaramadım. ''Gerçek'' ifademden kastımı hepimiz seziyoruz ancak en azından ben sana bu kavramla neyi anlatmak istediğimi açıklayamam. Gerçek, gerçek. Gerçek bir yazı, söyleyeceklerim bu kadar. Keşke gerçek bir yazı, gerçek yazılar... yazabilsem. Bu benim için bir ''başarı'' olurdu.

Ben hayatımın son yıllarında hep başarı kavramını küçümsedim biliyor musun? Dudak büktüm. Başarı! dedim hiddetle. Çünkü ben hep ''başarılı'' kabul edilen biri oldum ama hiç başarılı hissetmedim; bu var bir. Diğeri ise, diğerlerinin başarısının benim başarım olarak üstümde duruşunu düşünmemem. Ben hep, evet biliyorsun, kendi başarımı istedim. Evet, hep kendi mutluluğumu istediğim gibi.

Böyle biri için başarı kaçınılmazdır. Böyle biri için mutluluk kaçınılmazdır. Hade ordan.

Böyle biri için kafa karışıklığı kaçınılmazdır. 

Böyle biri için... zorluklar kaçınılmazdır.

Böyle biri, saklanabilir ama asla -burası önemli, asla- kaçamaz.

Bir dekor oluşturdum. Yine de bu, suni bir dekor. Akıp giden bir yazı, işte birlikte sürüklendik sevgili okur. Sen ve ben. Yazmaya dair en çok bunu seviyorum. Sürüklenmeyi.

Sürüklenmek istiyorum biliyor musun? Bir akışa kapılıp sürüklenmek, buna karar verdim. Sürüklenip gitmek... Hep adımlarıma dikkatle baktım. Dikkatle adım atmaktan bile pinpiriklice bir şey varsa... ah ne gereksiz... Adımlarına bakmak bakmak, dikkatle bakmak. Hata yapmaktan korkmak! Bu korkuyu bana kim hediye etti biliyorum. Bunu aştığımı da biliyorum. Ama o kadar uzun yıllar korktum ki, bu bana bir ömre bedel oldu. Getirileri de vardı tabii; örneğin, yazmak. Yazmak ve ben. Bu korku bana iki şeyi verdi: 1. Yazmak, 2. Ben.

Belki de yazabilirim. Belki de tüm o konu başlıklarını ve ötesini yazarım. Ben yazabilen bir kızım. Keşke, yazan bir kız da olsaydım. Sadece alışmak gerekli biliyorum. Sürüklenmekten kastım da buydu belki de.

-Dikkatim dağıldı.-

Böyle yazan yazarlar var. Sorun böyle yazan kişilerin olup olmaması değil. Sorun benim nasıl yazan bir kişi olduğum. Sahi, ben nasıl yazan bir kişiyim?

Bana dair hep çok fazla tanım vardı. Bundan olacak, yazma hakkımı hep saklı tuttum. Yazma hakkıma tek bir tanım getirmedim. Oysa bugün, artık, bundan kaçamam. Yazma hakkımı kendimden saklayamam. Çünkü tanımsızlık budur, saklamak.

Sadece düşünmeliyim. Bir konu başlığı seçip üstüne düşünmek... Bu konuda iyi değilim. Uzun zamandır pek çok şeyi aynı anda düşünüp tek bir kocaman düşünmek başlığına çeviriyorum. Oysa tek tek düşünmeliyim. Tek tek yapmalıyım. Tek tek devam etmeliyim. 

-Tanımlamak budur.-

Sığamıyorum. Ne hayatıma, ne önümde gördüğüm olası hayatıma, ne de yazma şeklime sığamıyorum. Ben sığamıyorum, bunu görebiliyorum. 

Ben sığamıyorum.

Ben taşıyor muyum? 

Ben taşmak istemiyorum.

Ben, akmak istiyorum. 

Akışta, akmak.

Böyle yazarak bir dekor oluşturulabilir mi?


Not: Sence bu bloğun böyle kafası çok mu karışık oluyor? Belki de iç dünyam için ikinci bir blog açmalıyım. Böylece kararsız kalmam, yazılarım da var olur.


Korku.

 

Hayatta hazmedemediğim tek bir şey kaldı: Benden korkma lüksümün alınması. Aslında hazmetmek zorunda olmadığım ve daha en başta hazmetmediğimi herkese belli etmem gereken birçok şey vardı ama ben hep ''çok akıllı'' bir kız olduğumdan, her şeyi hazmetmiş gibi yaptım. Kendime bile. 

Zamanla pek çok şeyi dönüştürdüm de, ki inan bana bu çok zordu. Bata çıka ve sonra tekrar bata bata. Çünkü ne zaman çıksam, beni biri mutlaka ayağımdan tutup çekmiştir. Genelde psikolojime oynandı tabi. Hazmetmek için debelendiklerime oynandı. Örneğin, ''ben her şeyi doğru yaptım!'' gerçeğim vardı, hala var malesef... Bu beni hep aşağı çekti. Evet; 1. Her şeyi gerçekten de mükemmel yapmam (başkaları için, asla kendim için değil), 2. Bu durumun bu nedenle görülmemesi (mükemmelsen mükemmel olmama seçeneğin ortadan kalkar). 

Neye göre mükemmel; diğerlerinin beklentilerine göre. Bir sınır var, o sınırı geçme. Zaten geçemezsin, çünkü yalnız kalırsın. Kimse sana geçme demez, bu da işin en sinsi tarafıdır; istersen geç, geç hele geç bakalım! Yalnız kalırsın. Bunu göze alıyorsan... geç. Almadım, göze alamam sandım; bu nedenle diğer tarafa geçmedim. Yalnız, yapayalnız kaldım. O kadar yalnız kaldım ki, beynim artık o zamanları (tüm hayatımı) siliyor. Beni koruması lazım çünkü, bu nedenle. Öte tarafa geçseydim başta yalnız kalacaktım ama sonra bitecekti. Bense bunu derinnnn ve yıllara yayılan bir ızdıraba dönüştürdüm. Anneciğim haklı, her şeyi ben kendi kendime yapmışım.

Benim hazmedemediğim tek şey... Artık bundan bile, her şeyden bile... Korkmamam. Sadece ''ama ben...'' mırıltılarım kaldı. Ama ben öyle sandım, böyle sandım mırıltılarım. Kimse duymaaazz. Bağır istersen, avazın çıktığı kadar. Sadece yakınlık için bağır. Duyulmak için bile değil (çünkü artık akıllandın), yakınlık için... bağır. Duyulmaz.

Bunu biliyorum. Hep biliyordum. Korkma lüksüm tekrar tekrar alınırken de biliyordum. Artık dilenci gibi gökyüzünden dilenmiyorum. Sanırım tüm dualarım, korkma lüksümün en küçük kırıntısına kadar benden çekilip alınmasına harcanmış. Bu, bende devasa bir üzüntü yarattı; senden saklayamam. Bir insan böyle üzülmemeli. Hele de yalnız başına. Ama tabi, korkma lüksün elinden alındığında yalnız üzülüyorsun.

Çocukken de korkma lüksüm yoktu. Dilenmelerim o yıllarda başladı, gökyüzünden. Karanlıktan korkamazdım, böceklerden, yalnızlıktan. Çocuklar neyden korkar; ben korkamazdım. Korkardım ve kendi kendine geçerdi. Bu kadar. Ben hiçbir şeyden korkamazdım, çünkü yalnızdım.

Odamda en değer verdiğim eşyam yedi yaş fotoğrafımdır. Sanırım hayatım boyunca en çok, o fotoğrafa kıymet vereceğim. Ne zaman yalnız hissetsem ona, ''ben geldim, senin için geldim,'' demek için. 

Aslında artık yalnız hissetmiyorum. İnsanlar yalnızlığın bile ne olduğunu anlamazlar. Keşke ben de anlamasaydım. Ama anladım, anlamak zorunda bırakıldım, bir daha anladım ve işte... anladım... Dilerim bu son evredir; zira daha fazla acı çekecek, aman anlayacak yerim kalmadı. Zamanım da...

Küçükken pek ağlayamazdım da, bak aklıma geldi, benim ağlama lüksüm de yoktu. :)

Şimdiyse, yine de tüm mırın kırınlarımdan arınmak zorunda kalırken, tek bir korkum kaldı. Evet tek. Başka korkum yok benim. Özgürlüğümün elimden alınması. Çok komik, tüm hayatım esir hissetmekle geçmişken ben, hala en çok özgürlüğümün elimden alınmasından korkuyorum. 

Ben aslında özgürüm. Ben etki altına girmem, başkasını da girdirmem. Korku ve hırslarım öldü, ölüyor. Ben, özgürüm. Bunun da bedeli vardı, var... galiba. Biraz ağırdı, tamam bence çok ağırdı. Kime göre neye göre derler. Gelsinler yaşadığım ağırlığı bir anlığına taşısınlar, bana göre olan ağırlığı görürler. Bir an bile dayanamazdı herhangi biri, bir an bile. Ben yıllarca taşıdım. Bir şeyden korkma lüksümün elimden defalarca alınışını! Her şeyi kendim öğrenmek zorunda kalışımı. Kendimi var etmeyi. Bir şeyi sevmeyi dilemeyi. Değer görmemeyi. Bunları ispat etmeye çalışırken parçalanmayı. Başka bir şey olmak zorunda kalmayı. Biri bile değil, şey. Çünkü o parçalar, koptu gitti.

Bu bana acı vermiyor. Bana acı veren pişkinlik, manipülasyon, bencillik, safa yatmak, gözlerini yummak... Bunları bana yapanlar! Benim en büyük ve TEK zaafım da buydu zaten: Kendimi korumak. Çünkü bunu benim için bir tek ben yaparım. Bu yüzden de hiçbir şeyden korkma lüksüm yok.

Sadece tek bir şeyden korkuyorum... Özgür olamamak. Bundan o kadar çok korkuyorum ki... Çok çok çok çok ÇOK KORKUYORUM. Bu sadece bir korku. Onu benim korkum yapmazsam, sadece bir korku olarak kalır. Biliyorum. Kahretsin ben zaten hep biliyorum!

(Bu yüzden de bir şeyden korkma lüksüm yok...)

Bu arada söylediğim şey ağır bir şey. Ben hep ağır şeyler söylüyorum. Anlıyor musun sevgili okur? Anlasaydın yalnızlığım... Yalnızlık ne ya? Bu kelimeyi iliklerime kadar yaşadım ben. Artık anlamını yitirdi. Beni çok üzdüler ve bunu inkar ettiler. Bu, ruhumda iz bıraktı. Ne soyuuuttt; ama öyle. Bu, benim ruhumda iz bıraktı.

İnsanlar tabi ki acı çekebilirler. Kötü, çok kötü, daha bile kötü, devasa kötü şeyler yaşayabilirler. Ah... bunu neden açıklıyorum hala? Yine de açıklayacağım. Benim sorunum ''yalnız'' ''hissetmek'' falan değil. Benim sorunum aynı döngüyü defalarca, tüm hayatım boyunca, yaşamam ve bunun ağırlığı. Ben tam kendimi döngünün dışına atıyorum ki bir şey beni aşağı çekiyor ya da beni tetikliyor ben kendime ket vuruyorum. İnsanlar bir anlığına dediğim sorunları yaşayabilirler, hayatlarının bir dönemi ''böyle'' geçebilir. Ama benim TÜM HAYATIM ben çırpınsam emek versem debelensem bile aynı yalnızlıkla, aynı haksızlıklarla geçti. Aynı şeyle geçti ve ben emek verdiğim halde AYNI geçti. Ben bunu kaldıramıyorum. Birkaç yıl kaldırırdım ama tüm hayatım... beni ezdi. Bu nedenle artık nefes alamıyorum. Nasıl nefes alırım onu da bilmiyorum. Bunu da umursamıyorum. Sadece bittim. Bana dair her şey bitti. Yok. Ben yokum artık, bana dair ne varsa yok. Böyle olmalıydı belki anlıyorum ama bu, haksızlık. Anlıyor musun, haksızlık. 

Tek hatamsa, şu hani, ''anlıyor musun?'' sorum... Demek ki hala, yok olsam bile, ben anlamıyorum demek bu soru... Çünkü kimse anlamaz, beni anlamaz. Anlamasını istediklerim anlamaz. Zaten beni onlar yok etmedi mi? Hatta benim bile anlamam gerekmiyor. Bence ben kendimi fazla bile anladım. Bu bir hataydı. Yine de üzgünüm. Buruk bir üzgünlük bu. Hani çocukken bir şeye üzülürsün ya, öyle saf bir hayal kırıklığı. Bunu en iyi böyle açıklayabilirim. Bunu, üzücü yapan da zaten bu. Bu kadar saf olması. Bu yüzden çok öfkeleniyorum. Bana kıymet verilmemesine. Şu anki bir şeyden çok, geçmişe ve ona dair pişkinliklere, gelecekteki yalnızlığıma öfkeleniyorum. Tüm bu haksızlığa. Bana yapılmış ve muhtemelen yapılacak haksızlıklara öfkeleniyorum. Belki de kendimi koruma yöntemimi değiştirmeliyim, biliyorum.

(Hala hırslarım var... Olmasaydı ne böyle debelenmeye devam ederdim, ne öfkelenirdim, ne de bu yazıyı yazar, üstüne de yayınlardım. Ama ben insanım. Ben sadece insanım... ''Güçsüz'' olamaz mıyım... Neden hırslarım olmasın, neden öfkelenmeyim! Bu kadar kırılırken, neden her seferinde kendi başıma, tek başıma, YALNIZ iyileşeyim! Neden her defasında, unutmak zorunda kalayım! Unutamıyorum, çünkü ben mükemmeldim. Evet buna sığınıyorum. Hep de sığınacağım! Çünkü ben, insanım. Ben çocuktum ama ben insanım diyemedim. Ben gençtim ama ben insanım diyemedim. Diyemedim! Dediğim de ''cadı!'' ilan edildim. Ama cadılar da insandır; hatta sıradan bir insandan daha ''insandır'' cadılar...)

Offff çok sıkıcı. Böyle yazmadan önce dolmuş oluyorum, yazmazsam başka yazı da yazamıyorum zaten çünkü heybemi boşaltmadan yazamam. Sonra yazarken rahatlıyorum ama rahatlamak anlamında rahatlamak da değil her şey hala kabak gibi ortada oluyor ve bir şeyin değiştiği yok. Yazdıktan sonra yayınlamam geliyor yoksa yazmamış gibi oluyorum ve başa sarıyor. Yayınlayınca da bu ne şimdi oluyorum ve yazım sıkıcı geliyor. Sonra da siliyorum. :)


Popüler Yayınlar