Eski mutluluk yazılarımı hangi motivasyonla
yazdığımı çikolatalı dondurma yerken hatırladım. Bunu dünyanın en basit
şeylerini yavaş yavaş yaparken de sezdiğim anlar olurdu. Ama o çikolatalı
dondurmanın dudaklarımın kenarını batırışı bana yeniden bir mutluluk yazısı
yazdırmak istedi. Bunu orta karar güçte bir itkiyle istedim. Bir ilk cümle. Bu
cümleden nereye varacaktım, nereye varabilirdim? Ben sadece çikolatalı
dondurmanın hissettirebileceği coşkuyu yazmak istedim. Belki bir paragraf,
belki iki. Sonra ondan kocaman bir yazı üretmek değil mi? Belki de mutluluk
yazılarımdan tam da bu nedenle uzaklaşmıştım.
İnsan yorgun olunca abidik gubidik sanrısal
hislere kapılmıyor. Zihni kendini korumaya alıyor belki de. Bu saçmalıklara
yakıt harcayamayız çocuğum, diyor. Daha keskin oluyor, belki daha düz. Hele de
yorgunken uyumuş sonra hafif bir dinlenme sızısıyla uyanmışsan... Bu benim en
sevdiğim ve en içime dokunan haldir. Uyumadan önceki saçma takılmalarıma sitem
ederim. Ne alakaydı ya derim. Boşa zaman harcamış olduğumu düşünürüm, sadece
aklımda bile olsa. Böyle anlarda çikolatalı bir dondurmanın güzelliğini sana
yazamam belki ama o güzelliği yaşadığımı iç hafızamda bilirim. Bir gün bana,
''sen ne seversin,'' diye sorsan, tam da bu iç hafızamdan güç alarak ben de
sana, ''çikolatalı dondurma severim,'' derim. İnsan belki de kendini böyle böyle
inşa ediyor. Kendi iç hafızasını. Dağılmasına izin vermeyerek.
Aslında ilginçtir, ben ergenliğimden ilk gençlik
başlangıcıma kadar dağınık şeylerin hislerinde olmak istemişimdir. O dağınık
şeylerin hissini hissetmiş ve belki de bunu yaşayamamanın hüznünü saklı bir
sızı olarak içimde yaşamışımdır. Belki biraz dağınık olmak, belirsiz ama kendi
içinde var olarak yaşamak. Bir rüzgara gidip de, ''sevgili rüzgar çok
dağınıksın biraz daha kendi içine büzül,'' demezsin ya canım. Veya gözün ışığı
algılarken onun sağa sola yayılmacı politikasını doğallıkla takip eder. Bunun
gibi. Özgürlük ihtiyacı mı acaba; öyle ama farklı bir özgürlük. Sanki kendi
kabuğumdan taşmak ve sınırlarımın ötesine geçip sınırlarımın içindeki beni
yaşamak. Sanırım böyleydi ancak o yıllarda bir çocuk ve toy birinin bilincinde
olduğumdan bunu bu kelimelerle ifade etmeyi geç, idrak bile edemiyordum.
Bunu hiçbir zaman başaramayacağıma inanmaya
başlamıştım. Belki de son yıllarda katlanılmaz boyuta varmış olan yalnızlık
hissimin sebebi de buydu. Gerçekten korkunç bir yalnızlık hissiydi. Buna nasıl
katlandım bazen aklım almıyor. İçinden geçerken bile almıyordu. Hatta kendi
kendime şey diyordum, normal bir insan bu denli bir yalnızlık hissiyle
delirirdi... Abart. :) Kulağa öyle gibi geliyor, kendimi (ve sen de beni)
''diğerleriyle'' kıyasladığımızda. ''Gerçekten'' yalnız olanlarla. Nedir peki
gerçekten yalnız olmak? Gerçekten yalnız olduğumu kanıtlamak için hangi
evrakları hazır etmem lazım? Bunu düşünüyorum, bak cidden şu an bunu
düşünüyorum. Yalnızlık nasıl kanıtlanır ki?
Belki de tutarsızlıktı benim yalnızlığımın
kaynağı. Başkalarının tutarsızlıkları. Hep tutarsız yaklaşımlar. Bu da beynimde
savunma duvarları kurdurdu bana. Bu çok doğal işleyen bir süreç. Her şey tıkır
tıkır işlemiş vallahi. O duvarlar, o kalın duvarlar... Hayır, bana yalnız
hissettiren bu değildi. Bana umutsuz hissettiren buydu. Peki yalnız hissettiren
neydi? Bununla savaşmamdı. Bunu ancak şimdi görebiliyorum. Don Kişot'un yel
değirmenleriyle savaşması gibi, yalnızlıkla savaştım. Görünmez bir düşmanla.
Kimseye gösteremediğim, asla kanıtlayamadığım ve belki de kanıtlayamayacağım,
bu nedenle de bana bir yıldız seçtirip beni çok fazla ağlatan bir düşmanla
savaştım.
Onunla barıştığım falan yok. Yıldızımı da
bırakmıştım. Onu defalarca bırakmama rağmen o parladı. Bana hep, ''ben
buradayım,'' dedi sanki. İstersen gel, istemezsen yok say beni. Böyle parladı
içime içime. Ben de bazen inatla kafamı çevirdim. Bu sefer değil, dedim.
Kendime dedim bunu, hep kendime. Sonra karanlığa bakarken buluyordum kendimi.
Karanlığa, diğer görebildiğim noktacıklara. Kendimle konuşmaya, Tanrıyla
konuşmaya ve uzaklardaki birileriyle konuşmaya başlarken buluyordum. Deli
cesaretiyle hız kesmeden konuşurken. Bunu yaparken muhatabım yıldızımdı. Birini
görmeye ihtiyacım vardı. Tüm bu kişiler bir noktada iç içe geçerken. Neden o
kadar ağlıyordum hala bilmiyorum. Daha iki üç gün öncesinde bile ağlamışken
bilmiyorum. Sana daha evvel yazdım, biri sorsa ''neden ağlıyorsun,'' dese... O
anki, sadece o anki yalnızlığıma dokunmak istese... Dokunamaz. Çünkü ben neden
ağlıyordum? İnsan bu sorunun cevabını nasıl verir ki?
Bence yalnızlık yanıtlarla değil, sarılmalarla
giderilir. Hiçbir yanıt veya hiçbir soru insanı duvarlarının ötesine götüremez.
Oysa sarılmak, o duvarlarla birlikte birine sarılmak... O kişi bunu fark etse
de, etmese de; anlasa da, anlamasa da sarılmak... Sarılmak sarılmak. Artık bu
fikir bile benim için masum bir hayal. Belki de bu nedenle yalnızlık yayıldı.
Işık gibi, dağıldı. Bir şekli yok artık, bir pus o. Köşelere kadar ilerledi ve
karıştı. Diğer her şeyime ve diğer her şeyimle karıştı. Bu nedenle de duruldum,
sakinleştim veya bu yola girdim. Kızmamaya, söylenmemeye, içimde bile olsa
diklenmemeye başladım. Başımı eğdim, tamam... belki de evcilleştim veya
evcileşmeme izin veriyorum. Bu, kabullenmek, sinmek falan değil; bu, hiçlikle
savaşmayı bırakmak. Sonuçsuz çabaları, kendini gösterme kanıtlama çabalarını,
asla sonuç alamayacağım şeylere ve kişilere enerji akıtmayı bırakmak. Belki
başta umutsuzca ama zamanla gelişen bir iç yapıyla sağlamlaşarak bırakmak. Yel
değirmenleriyle savaşmamaya, sadece onları görmeye başladım. Bunun bu kadar
uzun zamanımı alması ne buruk ve aslında doğal. İnsan, belki de, zamana ihtiyaç
duyan bir varlıktır.
Sanırım bazı insanlar Ay'ın çocuklarıdır. Ay'ın
öpücüğünü kalplerinde taşır, öyle parlarlar. Onlara baktığımızda hep sisin
ötesini algılarız. Hayal meyal izler, bakışlar, düşünceler görürüz. Bu kişiler
ne kadar net olurlarsa olsunlar, hatta isterlerse çırpınsınlar; hep şekilleri
puslu kalır. Sözleri puslu, bakışları puslu, kendileri puslu. Parladıklarında
bile, bir an sonra gidecek gibi; belki de böyle hissettirirler. Kötü bir his
değil ama belki de Ay bu nedenle yalnız hissediyordur.
Bazı insanlar ise Güneş'in çocuklarıdır. Güneş'in
dokunuşunu kalplerinde taşır, öyle yayılırlar. İstedikleri kadar gizlensinler,
saklansınlar... hatta belki yalan söylesinler; yine de bu insanların her
yaptığı apaçık yayılır. Sanki onlara dair her şey alenen ortadaymış gibi bir
hisle yayılır. Bence bu asıl yanılgı. Bir insan ne kadar tam anlamıyla açık
olabilir ki? Bu mümkün mü? Bu doğru mu? Bu gerçek mi?
Önceden böyle düşünmüyordum ama... Bence bazı
parçaların sislerde kalması, bunu bilinçli olarak yapmadığında en çok da,
insanı daha gerçek yapan bir durum. Bana öyle geliyor ki bu, değişimin
çabukluğu ve çokluğuna alan tanımak. Gizlenmek, saklanmak, gizem yaratmaya
çabalamak gibi bir yapaylık değil kastettiğim; benim kastettiğim, sadece
olduğun şeyi yaşamak işte. Ne garip, ben Ay'ın ışığından çizilmiş bir kız
olmama rağmen hep Güneş'in izlerini taşımak için savaştım. Sandım ki, Güneş'in
mührünü taşısaydım hayatımda her şey yolunda ilerlerdi ve ben kendimi yalnız
hissetmezdim. Ne büyük yanılgıymış, değil mi?
Belki de asıl yalnızlık kendimi terk etmek
istememdi. Kendimi olduğum halimle hatalı bulmam, kaçmak istemem. Olduğum halim
kötü veya eksik olduğu için bile değil aslında, temeldeki mesele bu değil,
temeldeki mesele kaçış. Topluluğa kaçış, kabule kaçış... hayır, kendimden
kaçış. Kendim olmayı kabulden kaçış, sorumluluktan kaçış, yaşamaktan, kendi
yaşamımı algılayarak yaşamaktan kaçış.
Ay'ın ışığını yansıtan bedenimin ve ruhumun
sevilmeyeceğine dair içimde katıksız, çok güçlü bir inanç taşıdım hep. Tıpkı
yüzyıllar ve hatta binyıllar evvel yakılmış, taşlanmış, yok edilmiş ve hiç
sayılmış, sürülmüş, değiştirilmek ve farklı bir şey yapılmak, farklı bir şey
kabul edilmek istenmiş bir cadı gibi. Belki de gerçekten ruhumun bir kısmında,
küçük de olsa bir kısmında, bir cadının ruhunu taşıyorumdur. Aslına bakarsan,
bunu derinden hissediyorum. Bir cadının kırgınlığını taşıdığımı iliklerime kadar
hissediyorum.
Acaba bir cadıyı sevenler olmuş muydu? Yakılmadan
evvel parlayan alevlerde, onun adını haykıran birileri? Onun büyüsünü, insani
ışığında gören birileri? Acaba bir cadının insan olduğunu anlayan, bilen ve
bunu seven birileri olmuş muydu? Bunu düşünüyorum ve o cadı için
kederleniyorum. Hatta ağlıyorum, şu an bile ağlıyorum. O cadı için ağlıyorum.
Aklıma geldiğinde... Belki de o cadıyı anan, yüzyıllar sonra bile anan tek
insan olduğum için ağlıyorum.
Belki de Ay'ın geceye hükmeden ışığında o cadının
izlerini görüyorum. Bana keder veren bu mu? Tek başına olmasa da... şeylerden
biri bu, artık biliyorum.
O cadıyı sevmiş olan birileri için de
üzülebilirim tabi. Ama onlar için tek damla gözyaşı dökesim gelmiyor veya
kalbim sıkışmıyor. Onları bir kurgunun karakterleri gibi görüyorum. Sanki
gerçek değillermiş gibi. Bu cadının imgesi o kadar canlı ve parlak ki,
diğerlerinin izlerini soluklaştırıyor. Gerçeklik algımı normalleştiriyor. Bir
Ay'ın ışığını, geceye yayılan sıradan bir an'a dönüştürüyor. Sanki bir tek o
cadı uzaklardan, uzaklardan geliyor; Ay'ın, yıldızların ve hatta Güneş'in ilk
ışıklarının arasında son anında bile kalbinde parlayan özlemiyle geziniyor.
Belki de en çok da o özlemi merak ediyorum. O cadının son anına kadar kalbinde
taşıdığı o özlemi o kadar çok merak ediyorum ki! Ve en çok da bunun için
üzülüyorum, en çok da bunun için korkuyorum.
Belki de diğerleri de bunun için korkmuştu. O
cadıdan, o büyük özlemi, o büyük sevgisi ve son anına kadar koruduğu o iz
nedeniyle çok korkmuş olmalılar. Onu yok etmek isteyecek kadar çok.
(04.07.26)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder