Sana odamdan ve salonumuzdan bahsetmemin bir nedeni vardı. Ancak bu konuyu takip eden diğer konuları anlatma planım bana ait değildi. Blog yazarken genelde ben değil -yazdığım içeriğe göre değişmekle birlikte- küçük Ben, kalbim ve zihnimin normalde suskun yanı konuşur ve ben de onları susturmam. İşte yine öyle oldu ve şimdi sana asıl anlatmak istediğim konu bir yazı ileriye kaymış bulundu (aslında iki yazı, üç olmaz inş.).
Ben küçükken, çok küçükken, şu anki odam aslında salonumuzdu. Hatta şu anda sana bu satırları yazdığım bilgisayarımın olduğu çalışma masamın yerinde bir tekli koltuğun, karşısında da bir tüplü televizyonun (ki o televizyon yıllarca suskun bir şekilde evin gözden uzak bir köşesinde istirahat etti) bulunduğunu baya baya hatırlıyorum. Çünkü en sevdiğim şeylerden biri de nesquik içerken çizgi film veya o zamanların modası olan sihirli dizilerden birini izlemekti.
Bu odaya dair bir anım daha varmış. Ama bu o kadar eski ki, ben bile hayali geç bana söylenen meali dışında anımsamıyorum. Sanırım bir yerlerden -yine- duyduğum için (kulağım mı delik ne) bunun yaşanmış olduğunu hayal ediyorum. Çünkü aslında bunu anımsamam biraz imkansız gibi bir şey. Ben baya baya çocukken (bebeklikle çocukluk arası ara dönem olduğunu sanıyorum ama çocuk formundayım yine de) kendi halinde bir şeylerle uğraşan babamı ısır... Ama baya baya dişlerim çıkmış adamın kolunda omuzunda neyse artık... Tabi bunun suç olduğunu bilen bir yanım da var. Koş koş koş yemek yapan annemin bacaklarına yapış sonra da. Babam neye uğradığını şaşırmış sanırım. Sonra da kimseyi ısırmamış olmalıyım. Bu olay neden beni etkiledi bilmiyorum ama ilk duyduğumda şaşırmıştım. Küçükken aslında hafiften serseriydim. Biraz daha büyüdükten sonra da. Mesela bu serideki ilk yazımda kardeşime ısrarla ''prenses'' dememin nedeni de buydu. O ne olursa olsun içi prenses bir insandı. Öyle doğmuş yani. Ama ben... Bugün bile beni huzursuz eden bir serserinin ruhuyla doğmuşum. Bööö. :) Yani... sanki hanım hanımcık bir serseriymişim gibi bir his bu da. İki uç tek bir kişide buluşmuş gibi. Bilmem anlatabildim mi... Çocukken de böyleydim. Tamam her çocuğun -hemen hemen her diyelim- birilerine diş geçirme hikayesi vardır ama benim böyle küçük yaramazlık denemelerim bana hep hanım hanım yanımı sıyırma girişimi gibi gelmiştir. Mesela okulda da arada bilerek başarısız olmama izin verirdim. Yani tabii bile bile başarısız olmazdım ama bakıyorum yol başarısızlığa çıkıyor ben de amaannn olayım madem derdim ve ilginçtir bundan haz aldığım bir yanım bile olurdu. Sanırım insanlar şaşırdığı için bundan etkilenirdim. Belki de yaramaz öğrencilerin psikolojisinde de bu vardır diye düşünürüm. Birilerini şaşırtma hazzı? Tek sorun bunu benim üniversitede bile (bilinçsizce) denemiş olmam... (yl'yi kastetmiyorum ama kim bilir, belki o durumda bile bu etkilidir...).
Ne diyordum... Hah, nesquik içerken tv seyretmeye bayılırdım. En sevdiğim nesquik başlarda farklıydı. Önceleri çileklisini severdim. Ama sonra bir gün sütte kaymak birikmişti sanırım. Bu benim midemi bulandırmıştı ve bunun sütü çok ısıtmaktan değil, nesquikten kaynaklandığını düşünmüş ve keskin bir şekilde bir daha asla (ahahahha) çilekli nesquik içmemeye karar vermiştim. Öyle de yapmıştım bu arada. Tabii muhtemelen önce evdeki çilekli nesquiki bitirmek durumunda kalmışımdır, yoksa kim içecek... Ama sonra hep çikolatalısını içtim ve sebebi çikolatalıyı çok sevmem değil, çileklisinden soğumamdı. Evet ben böyle biriyim işte. :)))
Çilekli nesquiki hala içtiğim dönemde elime bardağımı alıp tekli koltuğa kurularak sihirli dizilerimden birini izlediğim anlar aklımda. Hatta biri çok net aklımda. Annem mutfakta akşam yemeğini hazırlıyordu. Odadaki tek ışık tv'den ve mutfaktan yansıyan ışıktan geliyordu. Sonra babam işten gelmişti. O sırada çilekli nesquikim bitmiş olmalı. Sen de bilirsin ki yemekten önce öyle şeyler yenmez içilmez. Ama o an zihnimde... o huzurlu an. Huzur doğru kelime mi emin değilim ama yine de, o anı bugün bile anımsıyorsam bir sebebi olmalı değil mi? Beynim o anın kısacık videosunu çekmiş, benim için saklamış; çünkü o anı arşivlemeye değer görmüş. Bugünümde sana anlatayım diye ahahhaha. Neyse babam gelmişti hatırlıyorum. Ya o gündü, ya başka bir gün... veya beynim tüm benzer günleri birleştirip tek güne indirgedi şu an... ki sanki en mantıklısı bu gibi. Her neyse, babam bir cd getirmişti. Gazeteden mi çıkmıştı, o mu almıştı bilemeyeceğim artık ama bir cd getirmişti: Karlar Kraliçesi.
Bu cd'ye dair ayrı bir yazı yazsam mı diye düşünüyorum. Çünkü görünen o ki bu gidişle araya başka anları soka soka bu yazının konusu olarak belirlediğim asıl olaya bir türlü gelemeyeceğiz... Ama varsın bir veya birkaç paragraf daha başka konuya zıplayalım. Bu cd'ye dair aslında ayrıca bir yazı yazmıştım ancak tabi ki sildim. O nedenle Karlar Kraliçesi neyi anlatıyordu özet geçmem gerekiyor... :( Bu çok eski bir yapımdı. Çok eski dediysem... 90'lardan kalma olduğunu tahmin ediyorum ama belki de 80'lerdir... (bence 90'lar). 2010 civarında yeni bir versiyonunu da çekmişler ve vaktiyle izlemiştim ama bana aynı hissi vermemişti ve bazı detaylar değiştirilmişti (bundan hoşlanmadığım aklımda).
Sana benim çocukken o cd'den izlediğim versiyonunu anlatacağım hatırladığım kadarıyla. Bu hikayede iki yakın arkadaş vardı. Kay ve Gerda. Bu iki çocuk o kadar iyi anlaşıyorlardı ki, uyuma vakitleri dışında hep birliktelerdi. Zaten ikisinin evi de karşı karşıyaydı (veya yan yana) ve bu iki evi birbirine bağlayan balkonumsu bir köprüleri vardı. İşte Kay ile Gerda bu köprüde oyun oynarlardı. Bir gün ne oldu bilinmez, bu iki çocuk, Karlar Kraliçesi'ni çok kızdırdı. Aslında alenen bir şey yapmadıklarını ama kendine iş arayan kraliçenin kafayı bu iki küçük çocuğa (ki masallarda genelde böyle olur zaten) taktığını hatırlıyorum. Belki de dostluklarını kıskanmıştı kim bilir... İşte sonra bu kraliçe, Kay'ı kaçırıyordu. Gerda da dostunu kurtarmak için zorlu bir maceraya atılıyordu.
Bu filmde beni çocukken asıl etkileyen detay o köprümsü balkondu. Öyle bir balkonumuzun olmasını ve öyle bir balkonu paylaşmak isteyeceğim, tıpkı o çizgi filmdeki gibi çok aşırı seveceğim, bir arkadaşım olsun istemiştim. Tabi ki çocukken bu kadarını düşünmemiştim ama şimdi düşününce... sanırım beni o balkona dair de asıl etkileyen şey o iki çocuğun kendilerine ait, tüm dünyadan ayrı bir dünya kurmalarıydı kendilerine. Tıpkı Karlar Kraliçesi gibi ben de en çok bu dünyadan etkilenmiştim (ve kıskanmıştım :). Karlarla kaplı soğuk bir dünyanın içinde kendi küçük sıcak oyun dünyalarını paylaşan iki çocuk... Bugün bile beni etkiler. Beni etkileyen diğer detay ise filmin sonundaydı. Onu da sana anlatmayım artık, spoiler olur falan (kimse o filmi izlemeyecek aslında sanırım neyse - zaten eski versiyonu yok piyasada, nette). Bari iki cümleyle anlatayım, spoiler istemeyen de okumasın bu paragrafın devamını, diğer paragrafa geçiversin. :) Beni etkileyen diğer detayı aslında çocukken fark etmemiştim ama o zaman bile etkilenmiştim. Tam hatırlamıyorum artık ama filmin sonlarına doğru Gerda Kay'ı buzdan bir heykele dönüşmüş olarak buluyordu. Onunla eskisi gibi konuşamayan, gülemeyen ve ona bakamayan buzdan dostuna o haliyle bile sıcacık bakmıştı sanırım. Bir balkonları olmasa da, acımasız bir kraliçenin sarayında bile, buz tutmuş dostunu görebilmişti. Dediğim gibi filmin sonunu hatırlamıyorum aslında (ki mutlu sondu) ama buzdan heykellerin arasında kaybolmuş dostundan vazgeçmeyen bir kızın varlığını anımsıyorum. Fedakar, cefakar ve kahraman arketipine girmeye müsait kişiliğime (malesef) hitap eden bir senaryoydu. Hazin bir durum ahahahah. :)
Tv'de çıkan çizgi filmlerden de sonra bahsedebiliriz tabii ancak artık geleceğim sihirli dizilerin fayda- sihirli dizileri izlediğim zamana. İşte o koltukta otururken Acemi Cadı ve Sihirli Annem gibi dizileri izlediğimi hatırlıyorum. Zaten sihirli diziler içinde en çok bu ikisini severdim. Bunu erken dönemde çıkan ilk sihirli diziler olmalarına bağlıyorum. Sonra bu yapımların izlenmesinden güç alarak üretilen (muhtemelen nedeni buydu) Selena, Bez Bebek, Prenses Perfinya ve her ne kadar o biraz yetişkinlere hitap ediyor olsa da Hayal ve Gerçek de izlediğim diğer sihirli diziler arasındaydı. Bizde zaten sihirli diziler seviliyormuş bence. Annemgil de vaktiyle Ruhsar'ı izlemiş ahahhaha.
Tüm bu sihirli diziler içinde en favorim, bugün bile, hep Sihirli Annem olmuştur. Sihirli dizileri her çocuk sever, sevmiştir sanıyorum ki. Uçsuz bucaksız çocuk dünyasını besleyen bir şeydi çünkü. Sihirli dizileri, içinde sihir imgesi bulunan çizgi filmlerden ayıran ve öne geçiren asıl durumu ise dizilerde gerçek insanların yer almasına bağlıyorum. Çizgi filmler de her ne kadar insanı heyecanlandırsa ve oyun oynarken ilham verse de, dizilerde gerçek hayatta var olan kanlı canlı insanların ve mekanların bulunması bence çocukken beni ve nicelerimizi en çok etkileyen durumdu. Çünkü böylece sihir, dünyaya gelmişti. Yaşadığımız, ''gerçek'', dünyaya.
Sana bunu da daha evvel söylemiştim. O zamanlar aslında daha çok okunuyordum bu nedenle bu yazılarımı da okumuş olma ihtimalin yüksek diye belirtiyorum. Küçükken uzun bir süre en büyük hayalim sihirli güçlerimin olmasıydı ahahhahah. Yani hiçbir zaman kendini pokemon veya süperman falan sanan çocuklar gibi olmadım, yani gerçeklikle bağım kopmadı ama işte içten içe hep sihirli güçlerimin olmasını dilerdim. Hem de durduk yere değil canım, doğum günlerimde ahhahahah. Ciddiyim, uzun bir dönem (birkaç yıl) doğum günü dileğim ''sihirli güçlerimin olmasıydı.'' Sonra baktım bu dilekle dilek haklarımı boşa kullanıyorum vazgeçtim. Komple dilek dilemekten... ahahahhaha. Açıkçası hem biraz ''küsmüş'' olmalıyım, hem de doğum gününde dileyebileceğim kadar özel bulduğum başka bir dilek kendime bulamamıştım. Ta ki liseye geçene kadar. Ama bu yazının konusu o değil.
Eski bloğumun tanıtım yazısında bile ''küçükken peri olduğunun açıklanmasını beklemiş'' yazmışım hahahahahah. Yine söylüyorum, çok çocukken bile ''gerçek'' dünyada sihrin de, perilerin de olmadığını biliyordum ancak içten içe öyle olmak isteyen bir yanım hep vardı. Bu istek sanırım şöyle başlamıştı... Çocukken saçlarım belime kadar falan geliyordu ama daha birinci sınıfa falan gitmediğim bir zamandan bahsediyorum. Sonra o kadar uzun saçlarımı neden bilmiyorum ta omzumda kestirmişiz. Bunun bir çocuk için ne kadar travmatik olabileceğini tahmin edebilirsin. Yani hadi üzücü diyelim ama küçümsemeyelim de... Çünkü çocuklar böyle şeylere üzülebilir. Ben de biraz içten içe eski saçlarımı düşünüyordum ve içim buruktu.
Hatırlıyorum anneannemlerdeydik. Hatta şu an gözümün önüne onların o zamanki salon şekli geldi ahahhaha. Tv'de Sihirli Annem vardı. Orada bir Eda Peri var bildin mi... Siyahi bir peri kızı. Onun saçları o zaman kısa ve örgülüydü diye hatırlıyorum. Onu çok beğenirdim, ben de esmerim ya, kendimi ona benzetmiştim ahahahahha. Sonra hoplayıp zıplayarak dans ettiğimi ve bu bulduğum benzerliğin buruk kalbimi rahatlattığını, saçlarımı o an çok sevdiğimi hatırlıyorum. Bununla bir ilgisi var mı bilmem (oladabilir bak) ne zaman hayatıma yeniden başlamak istesem saçımı hep o boyda kestirdim özellikle de üniversite yıllarımda.
Ben esmer olmayı hep sevdim biliyor musun? Ayyy üniversitede bir çocuk vardı. Aslında kafa dengi de olabiliyordu (bazen?? :) ama bazen o kadar gereksiz yerden atlayıp konuşuyordu ki... (Beni okumaz ama böyle anlarda gerilmeden edemiyorum ajajajajajja, aman neyse kötü bi' şey mi dedik sen deeee -beni okumaz o- kendimi rahatlatmam ahahahha). Neyse işte atlıyordu arada falan. Gidip muhabbet açsam kem küm eder, kankimlerle konuşurken üstüne vazife... Neyse gerilmeyelim. İşte ben göçmenim dedim ya sana (bir önceki yazımda dedim), konu oralara mı geldi bilmem. Benim baba tarafı genlerimde baya renkli göz var ama benimki çok koyu kahve (hatta siyah galiba). Neyse vah vah renkli gözlü değilmişim de bilmem ne... O an kızmamıştım ama uzatmıştı sinirlenmiştim, çünkü yani ne cevap vereyim bu şakamsı atlayışa. Yani ne diyebilirim... Gözüm görüyor hamdolsun?!? ahahahhaha. Ay galiba böyle bir şey demiştim. Harbiden odun biriyim, neyse.
Sonra ben küçükken annemgiller yanımda genelde sarışın ve beyaz tenli kızların güzel olmalarıyla ilgili yorumda bulunurlardı. Yani ortada güzel sıfatlı bir özne varsa, o sarışın veya sarışınımsıydı o kesin. Kardeşim bile sarı papatyaydı. Vallahi küçük Ben'in (hatta büyük Ben'in bile) kardeşi dahil kimseyi kıskanmamış olması mucize. Gerçekten kıskanmazdım bu arada. Sanırım bunda iki neden etkiliydi (hatta üç): İlki kendimi beğenmem (izninle ahahahhahah, hatta AHahahhAHHh), ikincisi halamın bana güzellik içeren sıfatlarla sevgisini ifade etmesi (bu beni çok etkiledi mi emin değilim ama teşekkürler hala ahhahahah), üçüncüsü ise benim beğendiğim kadın kişilerin de esmer olmasıydı. :) Yani çocukken, hatta belki ergenken, birilerine benzemek istersin veya kendinle benzeşim kurarsın ya, benim o ünlülerim hep daha esmerlerdi. Bakınız Eda Peri ahahhahaha. Ama ergenlikte de öyleydi. Genelde (narsist veya megaloman değilim :) kendime benzettiğim kişileri güzel bulurdum ahahaahha. :))
O diziye dair sevdiğim şeylerin başında gelen durum ise, bana çocukluğumun sabaha karşı veya sabahlarını anımsatması. Son yıllarda bile ne zaman kendimi iyi hissetmek ve gülmek istesem o diziden rastgele bir bölüm açıp izlemeye başlıyorum ve bana gerçekten çok iyi geliyor. Gerçekten de hiçbir sihirli dizi, hatta hiçbir çocuk dizisi, o sıcaklığı verememiş sonrasında (ki zaten sonrasında çocuk dizileri de azalarak bitmiş...). Bu dizide çocuk oyuncuların gerçekten çocuk olarak kendilerini oynaması, çocukların sihirlerden bile daha çok ilgisini çeken bir durummuş bence. Dizide yapay hiçbir şey yok, evet sihirli bir dizide yapay hiçbir şey yok... Aile, arkadaşlık, aşk, iyilik-kötülük teması, yardımlaşma, çevre bilinci... hepsi var dizide. Dizide işlenen ''kötülük'' teması bile aslında bencillik, kibir, yalan söylemek gibi istenmeyen davranışların sonuçlarıyla ilgili. Her bölüm başka bir konunun işlenmesi (üstelik dört sezon sürmüş bir dizide!) ise diziyi sürükleyici kılan diğer bir etken.
Perilerin giysileri ve yüzlerindeki simler hep ilgimi çekmiştir. Ama bugünlerde asıl ilgimi çeken perilerin giysileri değil, fanilerin kendilerine has tarzlarını yansıttıkları giysileri, evleri... Eda periyi sevme nedenlerimden biri de bu kendine özgü tarzıydı bu arada ahahhahah. Çok tatlı, sıcacık bir dizi. Yeniden izliyorum ve izlerken baya baya kahkaha falan attığımı fark ettim. Senin de böyle güvenli alanını oluşturduğunu düşündüğün, sana sıcacık sarılan bir dizin var mı?
Son olarak Sihirli Annem'in dizi müzikleriyle bir kapanış yapmak istiyorum. Dizide kullanılan müzikler bile içimde tatlı bir hüzün oluşturuyor. O hüznü seviyorum biliyor musun? Aslında tam da o hissi arada çok özlediğim için bazen sana çocukluğumdan bahsediyorum veya kendimden falan. Aslında kalbim burkuluyor gibi geliyor ama bu burkulma bazen oradan tıpkı Çilek'in ışınlanırken çıkardığı baloncuklar veya kelebekler gibi tatlı şeyler çıkarıyor. Sanki kalbim de baloncuklar çıkara çıkara anlattığım anlara ışınlanıyor gibi geliyor ve ben en çok da bu hissi seviyorum. Belki bu söyleyeceğim garip gelecek ama ben şimdiyi yaşarken de bana bu hissi veren şeyleri yaşamayı seviyorum. Böyle şeylere çekildiğimi fark ettim. Yoksa kendimi iyi hissetmediğimi.
Bu bloğu bile Neptün'de inşa etme nedenim bu ahahhaha. Burada yazarken Neptün'e ışınlanıyorum çünkü. Aslında Plüton olacaktı (daha evvel bunu da çıtlatmıştım) ama anlamını sevmemiştim. Daha havadar, denize karşı diye Neptün'ü seçtim ahahahahha. Bir de içimde sihirli bir yan hep vardı. Tamam... peri olmasam bile, bu bana ''hiç açıklanmasa'' bile ahahahaha. Sanırım bu nedenle bir insan olarak cadı olmayı sevdim. Beceriksiz bir cadı olsam da... eh işte. (şaka yapıyorum ahahahahah)
Sen bir süper fantastik yaratık olsaydın ne olurdun ahhahahah. Söyle söyle çekinme. Dünyalılar bunu bilmeyecek veya dünyadakiler işte, neyse ne. Biz bizeyiz.
Hoşça kaaalll.
:)
Sihirli Annem'in tümmm müzikleri için tıklayabilirsiniz (bu çalacak olan favorim :)
Sihirli Annem Jenerik 2003-2006 için tıklayabilirsiniz.