Yeni
Ayın İlk Günü | Şubat 2023 (01.02.23)
Merhaba sevgili okur. Bir ayı daha geride bıraktık.
Havalar artık soğudu. Kış gecikmeli de olsa geldi. Yeni bir ay, yeni bir
döngünün başlangıcı. Üstelik havalar bile değişti. Bizim ne eksiğimiz var…
:) Ben de bu yeni ayda kendime yoğunlaşmak istiyorum. İstek ve hedeflerim
doğrultusunda bir düzen oluşturmak ve bu düzenle birlikte bir şeyleri
netleştirmeyi planlıyor ve umuyorum.
Gece blog yazmak güzel. Böylece düşüncelerim de
istemsizce yıldızlara kayıyor. Sen günün hangi saatindesin bilmem ama; hadi gel
bir kez daha beraberce yıldızları hatırımıza getirelim şöyle bir. Bazen,
yıldızları izlerken, bazı yıldızları fark edemeyiz öyle hemen. Ama bir yıldızı
bir kez algıladı mı gözümüz, sonra onu hemen bulur. Çünkü her şey zaten vardır,
yıldızların hepsi zaten vardır; sadece sen görmezsin. Bu ay böyle bir ay olsun.
Yıldızların var olduğu bir gökyüzünün altında olduğumuzu bildiğimiz bir ay. Biz
onları görsek de görmesek de, onlar var. Yeterince dikkatli bakınca olan her
şey görünür. Yıldızlar gibi.
Hoşça kal.
:)
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
Şubat.
(01.02.24)
Bir varmış bir yokmuş... Hangi zamanda, hangi
mekanda bilinmez; iki şövalye yaşarmış. Bu şövalyelerin biri beyaz atlı, diğeri
kara atlıymış. İkisi de cesur, ikisi de güçlüymüş. Bu iki şövalye bir gün bir
göreve çıkmışlar. Hayır hayır hayır, bizim bu şövalyeler rakip değillermiş -en
azından Neptün arşivlerinde böyle geçmeyecek- hatta arkadaşlarmış. İkisi de bir
şeyi arıyormuş, çok değerli bir şeyi. Bir çiçeği! Bu çiçeği daha evvel gören
olmamış ama duyan çok olmuş. Hem, tüm efsanevi şeyler böyle değil midir; dilden
dile hayali ve hayaleti dolaşır, sonra bunlar arzulara karışır ve tadam, belli
mi olur, gerçeklikte madde halini buluverir. Bu çiçek ise henüz sadece
manasıyla varmış.
İki şövalye uzun bir yolculuğa çıkmış; dereleri,
tepeleri, belki tehlikeli canavarlarla dolu yabancı diyarları geçmişler. En
sonunda bir ormana varmışlar. Bu ormanda ilerlemek çok zormuş. Her yer yabani
otlarla kaplıymış. Yine de şövalyeler pes etmemiş. Sonuçta o kadar uzun ve
zorlu bir yoldan gelmişler. Eh, ormanı bulduklarına göre çiçek de buralarda bir
yerde olmalıymış. Aramışlar taramışlar. Belki saatler, belki günler geçmiş.
Zaman kavramları şaşmış, bitkinlikten yığılmışlar. Şövalyeler çaresizce yakarmış,
yardım istemişler. Bir ses duyulmuş sonra; ulu, bilge bir ağaçtan.
Ağaç, şövalyelere neyi aradıklarını sormuş.
Şövalyeler başlamışlar bu dillere destan büyülü çiçeği tarif etmeye. Ağaç,
rüzgarda salınan yapraklarını şövalyelere doğru sallamış ve yaklaşabildiği
kadar yaklaşmış: ''Burada öyle bir çiçek hiç yetişmedi ve yetişemez.''
Şövalyelerin kalan son umudu da paramparça olmuş. Kara atlı şövalye bu duruma
çok sinirlenmiş. ''Ne vakit kaybı!'' diyerek hiddetle yerinden kalkmış ve
yorgun atını çekiştire çekiştire oradan uzaklaşmış. Ancak beyaz atlı şövalye
düşünceliymiş. Pes etmek istememiş. Mutlaka bir yolu olmalı, diye mırıldanmış
kendi kendine. Belki hayalindeki çiçeği düşünmüş. Belki o da diğer şövalye gibi
gitmeyi düşünmüş. Belki bu iki düşünce arasında volta atıp beklemiş, beklemiş.
Sonuçta işin içinden çıkamamış. ''Neden'' diye sormuş bilge ağaca usulca,
''neden burada öyle bir çiçek yetişemez?''
''Çünkü'' demiş bilge ağaç bu sefer yapraklarını
iki yana gererek ''görüyorsun ya, burada her yer yabani otlarla kaplı. Bir
çiçek büyümek için günışığına sarılmayı ister, rüzgarın fısıltılarını duymayı
ister, yağmurun taşıdığı besini kana kana içmeyi ve diğer canlıların
arkadaşlığını ister. Oysa bu yabani otların altında bunların hiçbirine
ulaşamaz. Bu yüzden de burada bir çiçek yetişmedi ve yetişemez.''
''Yani...'' demiş şövalye gözleri parlayarak,
''bu şartlarda demek istiyorsun değil mi bilge ağaç? Bu şartlarda mı
yetişemez?''
''Evet, bu şartlarda yetişemez.''
Şövalye bu onayı duyar duymaz düşmüş omuzlarını
gererek kollarını sıvamış ve işe koyulmuş. Etraftaki tüm yabani otları
ayıklamış ve tohumlara yer açmış. Beklemiş beklemiş. Belki saatler, belki
günler, belki aylar, hatta belki... Yıllar boyu! Sonuçta burası büyülü bir
ormanmış ve aradığı büyülü bir çiçekmiş. Sonunda bir gün topraktan esneyerek
yeryüzüne uzanan bir çiçek fidesi görmüş. Çok cılızmış ama çok güzelmiş.
Şövalyenin gözleri -aman ha şşşş aramızda kalsın- yaşlarla parlamış. Çiçeği
karşısındaymış.
2026'dan Not: Bu masalın devamını da yazdım. Okumak isteyenleri şuraya alalım.
Bu masalın konusunu çok severek dinlediğim bir
tarot yorumcusundan öğrenmiştim. Nyks Tarot (tık tık) youtube
kanalının ismi. Benim için farkındalık oluşturan güzel içerikleri olduğu gibi,
kendisi de çok tatlı bir insan videolarından gördüğüm, dinlediğim ve bildiğim
kadarıyla. Hangi açılımında bu masaldan bahsetti hatırlamıyorum ama dinlediğim
andan itibaren bu masal bana çok anlamlı geldi. O tabii bu kadar uzatmamış, ana
fikrini verecek kadar anlatmıştı. Ben biraz süsledim püsledim ve kendimce
anlattım.
Kendimi bildim bileli fevri ve sabırsızım. Bazen
bir şeyi bitirmeye bile tahammülüm olmuyor. Sıkılıyorum, bunalıyorum. Neden?
Muhtemelen korktuğum için. Ben sevdiğim şarkıların bitmesinden bile korkarım.
Kulağa -ve okuduğunuz için belki gözlere??- saçma geliyor biliyorum ama
gerçekten çok sevdiğim şarkıları sonuna kadar dinleyemezdim. Bitince başa
sarılır, olmadı döngüye alınır vs vs tabi o ayrı da, bilmiyorum işte. Bir şeyin
bitmesinden korkarım, başlamasından korkarım. Bu yüzden de sabırsızım! Bir şey
varsa vardır, yoksa kara atlı şövalye gibi küsüp giderim. Bu özelliğimi bilmem
de bir erdem ve labirentin çıkış kapısı aslında. Bu sayede artık sevdiğim
şarkıları son saniyesine kadar dinleyebiliyorum! Şaka şaka. Bu sayede daha
cesur olmak için çabalıyorum.
Son okuduğum kitaplardan biri Mitoloji 101'di.
Orada Herakles isimli bir kahramanın çıktığı bir macera anlatılıyordu. Herakles
bir ölümsüz olan Zeus ile bir ölümlü olan Alcmene'nin oğluydu ve ölümsüzlüğü
hak etmek için çaba harcamıştı. Herakles on görevi yerine getirmek üzere bir
maceraya çıktı. Bu görevleri yerine getirirken kimseden yardım almamalıydı. Her
şeyi ama her şeyi tek başına yapmalı, tek başına bir çözüm bulmalıydı. Bu
yüzden de iki görevde başkalarından yardım aldığı için onlar iptal olmuş ve toplamda
on iki zorlu görevi yerine getirmişti. Bu görevlerin hepsinde cesur olması
şarttı ama cesaretini göstermesi için her seferinde fiziksel gücüne başvurması,
birilerine saldırması gerekmiyordu. Hatta aksine, belki de cesur olup olmaması
bu ayrımı yapabilmesiyle de ilgiliydi. Bazı görevlerde sabırlı olmalıydı,
bazısında keskin zekasını kullanabilmeli ve pratik olmalıydı. Bir görevi vardı
ki bu görev bana komik ve manidar gelmişti.
Bu görev dokuzuncu göreviydi ve yapması gereken
şey, son derece acımasız bir savaşçı olan Amazonların kraliçesi Hippolyte'nin
kemerini ele geçirmekti. Peki ama bunu nasıl yapacaktı? Hele de birbirine bu
denli bağlı kadınlardan oluşmuş savaşçı bir toplumun içine girmiş tek erkek
olarak? Saldırmalı mıydı, tuzak mı kurmalıydı, yoksa hırsızlık mı yapmalıydı?
Herakles hiçbirini yapmadı. Sadece istedi. Evet evet, acımasız kraliçenin
karşısına geçti ve ona kemerini alıp alamayacağını sordu. Kraliçe de kemeri Herakles'e
verdi. Bu kesinlikle fazla kolay olmuş gibi görünüyor. Ama bence burada
Herakles gerçek bir cesaret örneği sergilemişti. Sonuçta kim -hele de bir erkek
olarak- Amazonlar kraliçesinin karşısına çıkıp da ondan kemerini ona vermesini
isteyebilirdi ki? Yürek mi yemişti? Belki de Herakles yiyip gelmiştir, kim
bilir...
Aslında hikayelerde her şey basit. Bu nedenle ne
zaman içim karışsa okurum. Çok okurum. Böylece daha sabırlı olurum. Sonuçta bir
anda koca kitapta yazanları zihnime çekemem. Okumak için de emek, sabır ve
zaman gerekir. Okumak beni rahatlatır ve neden diye sorma cesaretini verir.
Sonra yazarım. Çünkü yazmazsam tam olarak okumuş sayılmam. Gözlerim okur belki;
ama o yazıları özümsemek için anlatmam gerekir. Anlatamazsam az anlarım.
Anlatırsam çok. Bir de üstüne başkasıyla birbirimize anlatırsak, ohhoooo. En güzeli
ve zevklisi de budur.
Bu yüzden anlamak ve anlatmak mühim. Açık olarak,
net olarak sormak, cevaplamak. Bunun için sabırlı olmak gerekiyor. Sabırlı
olmak için cesur olmak gerekiyor. Bence sabır, cesaretin yapı taşlarından
birisi. Üstelik sabırla yoğrulmuş bir cesaret beraberinde bilgeliği de
getiriyor. Neden olduğunu anlıyorsun. Nerede, ne yönde olduğunu; hatta en
başta, ne olduğunu...
Bazen kendimi uçan bir balona benzetiyorum. Hangi
rengim acaba? Daha bunu bile bilmiyorum. Bildiğim tek şey bazen oradan oraya
savruluyormuş, bazen olmadık bir köşeye takılmış havada süzülüyormuş gibi
hissediyor oluşum. Rüzgar çıktığında şaşıp kalıyorum. Belki bir el bana
uzandığında da şaşırıyorum. Sanırım ben şaşkın bir balonum. Bazen bana rengim
bile yok gibi geliyor. Bazen bu düşünceme ''atma Ziyaaaa'' diyorum. Bazen
kendimi koruyasım geliyor ''hooopp dedik ağır ol'' diyorum. Sonra bir
süreliğine ağırlaşıyorum ve yeryüzüne yaklaşıyorum. Bunun da aradığım şey
olmadığını keşfediyorum. Uçmayı istediğimi düşünüyorum. Sonra ''hafifim,
hafifsin, hafiffff'' diyorum ve bir okus pokus oluyor, havalanıyorum. Aslında
başlangıçta istediğim buydu ama şimdi de korkak yanım sızlanmaya başlıyor. Hem,
aramızda kalsın ben de Neptün'ün bağrından gelen bir cadıyım falan ama, tüm
hokus pokuslar sadece illüzyondur. Geçici çözüm yani. O yüzden gerçek bir
şeyler gerekiyor. Bu sefer yeryüzündeki seslere odaklanıyorum. Daha da kafam
karışıyor. Diğer balonlar nerede? Ah gerçekten bilmiyorum!
Bu şubat son dört yılın en uzun şubatı olacakmış.
Vaoovvv. Bir gün daha uzun bir ay, sabır gerektiriyor. Ama bilirsen, neyi
sevdiğini bilirsen, sabretmek o kadar zor olmaz. Öyle değil mi? Belki bir beyaz
atlı şövalye veya bir uçan balon bu soruma yanıt veremez; ama bana böyle gibi
geliyor.
Sana nasıl geliyor?
Güzel bir ay diliyorum.
Hoşça kal.
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
Şubat. (01.02.25)
Ayların benim için bir
anlam ifade etmediğini düşünmüştüm, yanılmışım. Belki de başımı kaldırıp yeni
aya gülümsemeli ve hoş geldin demeliyim.
HOŞ GELDİN.
Seni çok sevdiğimi bil
canım Şubat. Kendimi kırmamak için dikkatli olacağım. Sen de bana beni aniden
gülümsetecek bir şeyler verir misin? Lütfen sen ver ama. Sen ver. Karşıdan bana
uzat ve ben alayım olur mu? ALACAĞIM söz. Söz... Biliyorum ben çok değiştim.
Bana güven. Yeniden sözlerini tutan biri olacağım. Yeniden pes etmeyen biri
olacağım. Yeniden... Ah bu kadarmış.
Ve ilk kez... belki çok
uzun zamandan sonra ilk kez, kalbini açan biri olacağım. Tamam kollarımı
açacağım. Tamam kafamı kaldıracağım. Tamam, isteyeceğim.
Daha evvel kendime bir
kek almış mutfağa koymuştum. Onu aldığımı unutmuşum. Geçen gün canım tatlı
çekmişti ama evde bir şey yoktu. Abur cubur olarak bile yoktu! Sonra kekimi
buldum. Öyle çok mutlu olmuştum ki anlatamam. O gün mutlu olmayı dilemiştim.
Kendi kendime küçük bir sürpriz yapmam -bilmeden de olsa- yüzümden somurtuk
surat gölgesi geçirse de, en azından tatlı yiyordum. Ve mutluydum.
Ben bu yüzden
kırılıyorum işte. Anladın mı?
Her neyse. Bahane
uydurmak sıkıcı gelmeye başladı. Hem, şubata ayıp oluyor. Ben inanıyorum... Bu
sefer bahane uydurmayacağıma, bu sefer kendimi kırmayacağıma, bu sefer
kaçmayacağıma inanıyorum. İsteyebilirim, bir şeyleri isteyebilirim. İstemediğim
şeyleri değil, istediklerimi düşünmeliyim. Yoluma istemediğim şeyler çıksa
bile, istekler hep çok daha ağır basar. Hele de, hisseden biri için.
Sevgili İlkay. Kendini
hapsetme; içeriye veya dışarıya. İçeri hava girsin. Sesler girsin. Renkler,
ışık, rüzgar... Kırılmanın ne demek olduğunu biliyorsun. Kendini kırma. Kalbini
aç.
Güzel bir ay diliyorum.
Hoşça kalın.
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder