Yeni
Ayın İlk Günü | Mart 2022 (01.03.22)
İkinci dönem derslerim başladı. Üniversitenin son
yılı :') Hadi hayırlısı... Ama ben daha büyümedim ki! Küçüğüm ben ya, valla.
Oysa küçükken 20'li yaşlarım bana çok uzak gelirdi. Çok uzak geldiğinden
olacak, çok büyük de gelirmiş. Ama düşündüğüm kadar büyümedim şu an ben. Yok
yok, bu terslikte bir iş var, kesin.
Dün de ikinci dönemdeki stajımın ilk günüydü. Bölüm
Türkçe Öğretmenliği. Staj yeri pek tabii okul :) Aynı okula çıkmış stajım, ilk
dönemle aynı. Bir sevindim bir sevindim anlatamam. Ama sınıf düzeyi farklı,
öğrenciler farklı. E hal böyle olunca benim de yeni bir şekil almam gerekiyor.
Öğrenciler hareketli. Ben mi? Bakacağız göreceğiz :)
Bu dönem zaten az dersim var. Bu az dersin sadece
iki taneciği yüz yüze. Fakülteme yine hasretim. Zaten artık fakültede öğrenci
de göremiyorum pek. Bahçesi kuş uçmaz, kervan geçmez. Ölü toprağı serpilmiş
sanki. Her şey uzak, her şey yabancı. Ben zaten bir süredir farklı bir evrenden
bildiriyorum. 2022'ye gelemediğimi cümle alem artık biliyor. Arada 2021'i
zorluyorum ama bak. Büyük gelişme! Ne diyordum? Hah işte kuş uçmaz kervan
geçmez. İki güncük gidiyorum, az bir zaman geçiriyorum o zamanlarda da. Zaten
yapacak bir şey de yok gittiğimde de. İşte ama öğrenciyiz de diyelim ama değil
mi? O kadar da rezil rüsva olmayıversin öğrenciliğimiz. Öğrencilik el, bel,
boyun, cüzdan ağrısından ibaret değildir! -araya kamu spotu da yerleştirdik, yazı tadından yenmeyecek-
Geçen hafta laf arasında bir arkadaşımdan beynimde
pırıltı saçtıracak bir cümle duymuştum. Cümleyi tam anımsamıyorum. Şu, bardağın
boş ve dolu olma meselesiyle ilgiliydi. Aslında çok fazla ''ben biliyorum
bunları yaa'' modunda konular. İç ses böyle isyanlar eder. O noktada iç sese ağzının payını vermek lazım. ''Madem o kadar biliyorsundu da neden
bunalım bayırlarında koşar oynarsın be iç dünyam'' -bu son tamlama iç kafiye yapmamı
engelledi ama olsun artık- demek
lazım, iç sese. Neyse işte, benim istemsizce yaptığım bir şey var. Hep olumsuz
şeyi söylerim. Oysa formasyon derslerimde bile hep çocuklara olumlu cümle kurun
derlerdi. ''Derse geç kalma'' demek yerine, ''derse vaktinde gel'' demek gibi.
Ama ben yine ezbere gittiğimden, kendi hayatıma bu öğretileri uyarlamam. Ya da
en ucuz, en göz devirmelik uyarlamaları yaparım. O da bir işe yaramaz. -artık
kısmet öğrencilere uyarlamaktaymış diyelim :))-
Neyim yok? İçimi iyi etmek için hep bunu düşündüm
biliyor musun? Yıllarca! Ay hadi günlerceyi anlarsın, aylarcayı anlarsın;
yıllarca ne ya... Nettin kendine ya? Ah bu ince düşünceli olmak dersem de
inanmayın, basbaya takıntılı bir manyağım ben :) Sonuçta bunu fark etmek de
önemliydi. Yıllar içinde değiştim ve geliştim :) İç dünyamda kaleleri
fethettim -kolay değildi;
öldüm öldüm de dirildim mi emin değilim bak, böyle deyince de bunalımlı geldi
kulağa amaann neyse- Aslında dış
dünyamda da fena değildim. Bir şeyler başardım iyi kötü. Ama kendimi hiç tebrik
etmedim. Kendime hiç teşekkür etmedim. Kabalıkta son nokta!
Geçen ayın ilk günündeki yazımda ''İşte böyle bir
ay diliyorum, kavanozu açtığında buram buram yüzüne püsküren -çarpan
:)- kahve kokusunun verdiği hoş his tadında bir ay.'' demişim. Tam da
öyle geçti şubat. Acı-tatlı-kafein uyaranlı :) Sevdim şubatı. Martı da sevdim.
Şimdiden.
Toplumsal ve dünyasal olaylara değinmiyorum. Fazla bireysel geldiyse hani yazım, ondan diyorum. Zaten bu yazıyı iyi hissetmek için yazıyorken, bir de üstüne kötü hissedeceğim meselelere değinmem olsa olur muydu, olurdu ama değinmeyeceğim. Umarım mart ayında ortalık yatışır, sorunlar çözülür, bu açgözlülük, bencillik, nefret, empatisizlik, savaş, ekonomik düşüş ve kötülük durulur. Tek yazabileceğim sonuçta bu. Yalnızca iyi dilekler... Böyle olunca da kelimeler pek bir yararsız geliyor gözüme. Neyse.
Bahar yolda. O halde nasıl bir ay olsun bu ay hadi
onu yaz bana. Neye benzesin? Bence yolda yürürken kafamızı kaldırdığımızda
karşılaştığımız yaprakların yeşilliğiyle göğün maviliğinin karıştığı gibi bir
ay olsun mart.
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
Yeni Ayın İlk Günü | Mart 2023 (01.03.23)
Bazen bazı manzaraları gözlerimle soluyorum. Evet,
bunun adı bu: Solumak! Bu güzel şeyleri görmek soluk almaksa, onları birine
göstermek de soluk vermek gibi benim için. Ancak ne yazık ki çoğu zaman, onlar
yalnızca benim zihnimde kalıyorlar. İçime derin bir nefes çekiyorum böylelikle.
Hatta bazen patlayana kadar şişiriyorum içimdeki, derinlerdeki, bir yeri.
Ciğerlerim olsa yine işlevini bilir, kendi kendine soluk alıp vermek
kolaylaşır. Ama ruhuna çektiğin şeyler öyle değil. Bazen ruh bilmiyor sanki ne yapacağını.
Değil mi? İnsanın özü, organları gibi değil ki. Belli bir sistemi yok.
Bugün otobüsle eve gelirken, bir parkın üstünde
yükselen bulutları ve o bulutların gölgelediği güneşi gördüm. Gri bir
gökyüzü... Mavilikse göremediğimiz bir noktada. Biz göremiyoruz ama; bulutların
ardında hani o mavilik, belli. Aynı gri bulutlar güneşin de önünde. Ancak
güneşin ışığını örtememiş. Bu güzel bir gökyüzü. Bulutların ardından parlayan
güneş, ışıktan bir kara deliğe benziyor. Ama asıl bomba bak şimdi geliyor. O
göğü delen aydınlığın önünde uçan bir kuş kümesi! Böyle, aynı güneş gibi,
birlikte bir kara delik oluşturuyorlar sanki. Elips şeklinde uçuyorlar. Sonra
otobüs hareket ediyor ve işte bir fotoğraf karesi kalıyor geride. Sen de gördün
mü sevgili okur?
Kuşlar aklımda, hani az evvel beliren o fotoğraf
karesindeki, kulağımda alakasız bir şarkı. Mp3'ümden dinliyorum yine. Mp3'ümden
müzik dinlemeyi hep daha çok sevdim biliyor musun? Taaa ortaokulda almıştım
onu. Kendim için aldığım ilk ''büyük'' şeydi. Hala çok büyük bir şey benim
için. Hem, birlikte az mı yol gittik sanki... Az mı yıldızları izledik. Az mı
kafamızın üstüne yorganı çektik... O yüzden o, bir arkadaş işte. Ve işte, yine
ondan rastgele bir şeyler dinlerken, bu sefer de ay ceee eee yaptı. Hava henüz
aydınlıkken ayı görmek beni heyecanlandırıyor. Niye bilmem? Akşam veya gece
görsem bu kadar heyecanlanmam bak. Beklemediğim anda çıkıyor karşıma, ondan
sanırım.
Sonra yol bitti. Ve evdeyim. Seninle birlikte canım bloğumun göğünde yeni bir ayı karşılıyorum. Hoş geldin mart. Bizlere,
her birimize, lütfen baharı getir!
Mart. (01.03.24)
Kalbimmmm, kocaman bir... Bir... Pastane! En
başta nasıldı hatırlamıyorum. En en en öncesinden bahsediyorum. Anılarımı
anlattıkça uçup gittiklerini gördüm. Kötü olanlardan geriye his kırıntısı bile
kalmadı. İyi olanlarsa şimdiki pastanenin inşasında temel oldular. Onları baya
baya kardım, harç karar gibi. Bu uzun sürmüş bir iş gibiydi, gibi geliyor; ama
uzun da sürmemiş gibi. Çok uzun sürseydi çimento vaktinden önce kururdu ve yine
bir pastane inşa edemezdim. Yoksa eder miydim? Hımm, öyle olsaydı bir usta
bulmam gerekirdi kesin. Çünkü ben bir usta değilim. Yine de, her şey bittikten
sonra böyle oluyor sanırım; uçup giden şeyleri göremiyorum ama bundan çoook
uzun zaman önce çoook uzak bir galakside..., aman yanlış oldu, bundan bir süre
öncesinde bu galaksideki bir pastaneye sahip olduğumu ama o pastaneyi kaderine
terk ettiğimi, sonra da her yerin örümcek ağlarıyla dolu olmasının beni şoka
uğrattığını hayal meyal hatırlıyor gibiyim.
Böyle olunca, hani örümcek ağlarını falan
görünce, o pastaneyi kaderine terk etmek daha kolay geliyor insana. Öyle bir
pastaneye pastane sahibi bile hemen girmek istemiyor. Yoksa istiyor mu? Belki
de bazı pastane sahipleri kollarını daha kolayca sıvayabiliyordur. Ben miskin
bir pastaneciyim. Bu yüzden pastaneyi bırakıp yüzmeye gitmiştim. Bir bakardım
ki, belki de, dalgalar beni başka bir kıyıya çıkarırdı ve artık pastaneci
olmazdım! Dalgalara mı güvenmeliydim? Hayır hayır hayır. Bu da benim
yapabileceğim bir şey değildi. Belki pastane işini bırakıp terzi olmaya karar
verenler falan vardır, veya astronot veya ressam. Ama şansıma su da durgundu.
Yoksa ben gittiğim yakada da bir pastane arayışına girerdim kesin. Oysa bu
yakada zaten bir pastanem vardı ve beni bekliyordu. O halde ben neyi
bekliyordum? Bilmiyorum. Şimdi bile bilmiyorum, biliyor musun?
Pastaneye gidip geldim tabii. Hiçbir zaman
hevesim olmadı da diyemem. Aksine vardı! Başlangıçta çok vardı. Her şeyin
başlangıcında. Birkaç başlangıçta... Bir sürü pasta yapmak istedim. Çilekli,
çikolatalı ve başka başka pastalar öğrenmek. Belki kurabiye, belki hatta İzmir
bombası bile yapardım. Niye olmasın, pastane bu. Ama yapmak istemedim.
İstemememin de sebepleri vardı, tüm suçu kendime yüklemeyeceğim ama tüm
sorumluluk yine de bendeydi. Bu pastane bana ait çünkü. Sahibi de, aşçısı da,
garsonu da, kasiyeri de benim. Hatta tadımcısı da ben olacağım. Pastalarımı ilk
ben tadacağım. Tadını beğenmezsem değiştiririm, değil mi? Bundan neden bu kadar
çok korktum? Neden hep yanlış yapmaktan, hata yapmaktan bu kadar çok korktum?
Usta olmadığım için mi? Usta bir aşçı, tatlıcı, pasta profesörü olmadığım için
mi? Pastalarımı görenler beğenmezler diye mi? Yoksa daha pastalarım bile
bitmeden, güzel olmayacaklarına kolayca ikna olabildiğim için mi? Peki güzel
olmaları ne anlama geliyordu? Çilekli bir pastanın yanına başka meyveler koysam
ve o artık çilekli bir pasta olmasa bile, yine de güzel bir pasta olamaz mıydı?
Varsın çilekli pasta severler ve çileğin yanındaki diğer meyveleri sevmeyenler
o pastayla ilgilenmesin, ne olacak? Cevap veriyorum: Hiçbir şey.
Heves. Ne güzel bir kelime. Nedendir bilmem, bu
kelimeyi genelde olumsuz anlamda kullanılmış halde görmüşümdür. Oysa ne
gariptir, kelimeler çift yönlüdür. Hislerimiz kelimeleri belirler. Bir
dakika... Yoksa tam tersi miydi? Bu da çift yönlü. Zaten kelimeler bana çok
köşeli geliyor son zamanlarda. Müzik dinlerken fark ettim bunu. Müzik, ne kadar
sınırsız diye düşündüm. Herhangi bir ucu yok. Açıklama yapmasına bile gerek
yok. Hislerin o müziği tanımlıyor zaten. Müzik de hislerini tanımlıyor
biliyorum biliyorum. Ama tabula rasa yap beynini, boş bir pastane olsun kalbin
de. İstersen postane de olur tabii. Bak bakalım o müzik ne mektuplar yazacak
kalbine veya neyli pasta çıkacak en sonunda. Ne tuhaf... Değil mi? Kelimeler,
tanımları getiriyor. Tanımlar sınırları. Oysa kelimeler bile müziktir özünde.
Bir ses çıkar, yanına başka bir ses daha. Sonra hece dersin buna ve işte yan
yana gelen tüm o sesler bir sürü tanım olur en sonunda! Neden? Oysa kelimeler
de özgürdü en başta... Gerçi özgürlük de bazen esarete dönüşüyor, değil mi?
Kelimelerimiz güzel bir müzik mi, yoksa kulağı mı tırmalıyor? Keşke tanımlardan
önce, müziğimize dikkat etseydik; belki daha iyi olurdu.
Ben edeceğim. Çünkü güzel müziklerin çaldığı bir
pastanem olsun istiyorum. Güzel mektupların geldiği bir pastane. Güzel
pastaların olduğu. Güzel hissettiğim bir pastane.
Mart en sevdiğim mevsimin merhabası. Havalar
şubatta da ılıktı ama ilkbahar hala yok meydanda. İlk çiçekleri görmek
istiyorum.
Güzel bir ay dilerim.
Hoşça kal.
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
Mart. (01.03.25)
Her yeni yılla birlikte, mevsimler de biraz daha büyürler mi?
İlkbahar bana hep, bir çocuğun dökülmüş dişleriyle kocaman sırıttığı bir fotoğrafın hissini verirdi. Öyle umursamaz, öyle kendinden; böylece güçlü ve emin bir neşe. Derinlere uzanan kökler gibi sağlam ve aynı zamanda bebek yapraklar gibi narin. Soğuğun gitmesini fırsat bilen çiçekler gibi umutlu, birleşip dağılan bulutlar gibi yerinde duramaz.
İlkbahar benim için hep böyleydi, pembe kazaklı küçük bir kız fotoğrafı.
Çünkü papatyaları her gördüğümde kalbim göğsümü bırakıp papatyalara koşacak. İki kelime arasında oraya buraya savrulan ince yapraklar, kalbimi hep daha yükseğe daha yükseğe sallayacak. Sonra çıkan neticeye göre yüzüme ya gülen, ya somurtuk surat konduracak.
Çünkü fallara her yaşta inanırım. Özellikle de papatya fallarına, şşşş.
Bu yılsa... Üstünde farklı bir şeyler var ilkbaharın. Ne renk seçemiyorum, nasıl bir şey bilmiyorum. Sanki biraz boylanmış, üstüne daha derli toplu. Zamanın kaydını tutmasam, onu neredeyse sonbahar sanırdım! Oysa değil; o, baharların ilki. Sanki bir çeşit gezintiye çıkmış. Ağaçların arasında yürüyor. Her adımında toprağa daha sağlam basıyor. Oysa ilk olan bahar, koşardı. Kendini tutamaz, oraya buraya atlardı. Bana böyle mi öğretildi, bize böyle mi öğretildi?
Baharlar yer değiştirebilir mi?
Yoksa sadece, onlar da değişirler mi?
Bu, kalbime neşe veren bir bahar değil; diye düşünecektim. Oysa, hayır. Hem, öyle olsa bile, bir şeylerin yolunda olması için neşeye mi ihtiyaç var? Hayır, oysa...
İlkbahar sadece bir doğum anıdır. Yanlış. Sadece, sadece mi yani!
İlkbahar bir çocuktur, gezintiye çıkmış. Çeşitli mitlerde mevsimleri insanların farklı çağlarına benzetirlermiş. Bunu çok önceden okumuş ve bir de film de izlemiştim (film travmatikti boşver *-*). İlkbahar çocukluk yıllarıydı; yaz, gençlik. Sonbahar yetişkinlik ve kış da yaşlılık. Bu başta anlamlı, sonra acımasız gelmişti bana. Nedense! Oysa gördük, tabii ben bizzat yaşamadım da... hani, memleketten kış manzaraları gördük. Sen de gördün mü? Bir sürü eğlenceli kardan adam, hello kitty, ayıcık, tavşan, Sid vb. yaptılar, kar topu savaşları, sonracığıma karda yuvarlanmalar...
Bir dönem yaşlı insanlar yanıma gelip benimle konuşurlardı. Yaşlı insanlar boş bulduklarında konuşmayı, anlatmayı severler tabii de; gerçekten benim yanıma gelip bana içlerinde olan her şeyi anlatan yaşlılar olurdu. Bazen anlamlı, bazen eğlenceli, bazense -itiraf etmek gerekirse- bunaltıcı ama hep içten konuşmalar. Bu konuşmalar beni hep etkilerdi, neden bilmem. Sonra kesildi. Belki de artık yaşlılar da o kadar da konuşmuyorlardır bilmiyorum.
Kış mevsimi de eğlencelidir ve yaşlı insanlar, belki de eğlenmeyi en çok özleyenlerdir. Belki de bu nedenle... Bilmiyorum, hiç yaşlı olmadım.
Bazen kaç yaşında olduğumu unutuyorum. Oysa hep yaşımdan küçük gözükmüşümdür ve bu beni... Bu beni... BÖÖÖÖ! Şaka yaptım.
Ne kadar çok 'oysa' dedim. Kalbimdeki baklayı çıkarmam neden bu kadar zormuş?
Acaba ruhların yaşı var mıdır? Peki ya mevsimi? Pek çaktırmam belki ama... Benim ruhum ilkbahardan olurdu. Tüh... Bu, tecrübesiz bir ruh sanırım.
Acaba bu nedenle mi hep bu kadar hissetti? Umudu, neşeyi ve hayal kırıklığını...
Bazen kendimi hayal kırıklığı giymiş bir ilkbahar gibi hissediyorum. Sonra aynaya bakıyorum ve geçiyor ahahhahah.
Bu ay bana hiç mart gibi hissettirmiyor. Bana mı öyle geliyor yoksa zaman hızlı mı geçti sence de? Sanki mart değil de, şubat olmalı gibi. Aman çok da dillendirmeyelim; başka bir şey gibi görülmek mart'ı üzebilir. O, papatyaların ayı benim için.
Bu ay... sevdiğimiz, çok sevdiğimiz bir ay olsun!
hoşça kal.
![]() |
| (Ağaçlar, Hermann Hesse). |



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder