![]() |
| kar kürelerini severim :) |
Yeni Ayın İlk Günü | Aralık 2022 (01.12.22) (yayınlamamışım bile!)
Merhaba sevgili okur. Nasılsın? Baksana yılı
neredeyse bitirdik. Aslında böyle söyleyince de aralık ayına haksızlık
ediyormuşum gibi geliyor. Sanki ''ben de koca bir ayım görmüyor musun'' diye
her an serzenişte bulunabilirmiş gibi. En azından, buna hakkı varmış gibi...
Ama yani o da kusura bakmasın, zaman hızlı geçiyor. Bir bakmışız ki hop yeni
yıl telaşesi, hop yeni yılın ilk günleri ve hop ocak ayı bile bitmiş... Bu
yılın nasıl geçtiğini gerçekten anlamadım. Oysa yaşarken bazı günler gerçekten
yavaş geçmişti. Ama hep böyle geliyor bana; bir an, yaşarken yavaş veya hızlı
nasıl geçerse geçsin, geçtikten sonra hep hızlı geçmiş gibi geliyor. Bence
bunun nedeni o anı geçirmem, yaşamamam.
İnsan kendini yazarak daha iyi anlıyormuş. Bunu
biliyordum da, unutmuştum. O kadar uzun zamandır bundan kaçıyorum ki. Kendime
yazmaktan. Sana bolca anlattım. Peki ya kendime? Sana anlatırken aslında
kendime anlatıyordum bir noktada. Böyle bir amacım olmadığında bile, bir
noktada kendime sesleniyordum. Ama zaten yazmak, başlı başına böyle bir amaç
taşımaz mı? En çok da kendine anlatma amacını. Yazmak, insanın kendine yol
göstermesi gibi ve bu beni her seferinde şaşırtıyor.
Okumaksa apayrı bir eylem. Sihir yapmak gibi. Hatta
daha da iyisi. Yeri geldiğinde açlık içindeki bir yazarın çaresizliğine tanık
olmak, yeri geldiğinde hiç gidemeyeceğimiz gerçek veya ütopik uzak diyarlara
misafir olmak, bazense onlarca yıl öncesinde yaşanan olayları ilk ağızdan
dinlemek gibi. Edebiyat çok büyülü, çok. İnsanın en büyük yeteneği de bu değil
mi zaten, anlama ve anlatma becerisi.
Bu sıralar yeniden, kitap okumanın hazzını
hissediyorum. Hani bazen farklı bir tat alırız okumaktan ya, işte öyle.
Bahsettiğim şey o tat. Bu his beni her seferinde yeniliyor. Bana iyi gelen tek
şey bu olmasa da, iyi gelen bir şey bu. Bazen, içimde çok büyük bir açlık
hissediyorum. Okumaya dair, anlamaya dair, öğrenmeye dair. Bu bir okyanusta
olmak gibi. Etrafına bakıyorsun her yer uçsuz bucaksız mavilik ve sen
küçücüksün. Bu baş döndürücü değil mi? Hele de bir yerden sonra sadece etrafa
değil, yukarıya da bakıyorsun; işte orada, gökyüzü, belki yıldızlar. Bir sürü
parıldayan nokta. O da uçsuz bucaksız ve sen bu kadar büyülü hissettiren bunca
şeye tanık oluyorsun. İnanılmaz. Öğrenecek hep daha fazla şeyin olması başımı
döndürüyor ama diğer yandan yaşamı heyecan verici bulmamı da sağlıyor. Hatta
bazen kendimi Soul filmindeki 22'ye benzetiyorum. :) Bazense, ondan çok daha
yaşlı hissediyorum.
Geçtiğimiz hafta sonu Knut Hamsun'un Açlık isimli
kitabını okumaya başladım. Taa lise yıllarımdan beri okumak istediğim bir
kitaptı. Ancak her nedense bunca zaman okumadım. Normalde önsözleri pas geçer,
önce ana hikayeyi okurum. Çünkü önsözden ne çıkacağı belirsiz olabiliyor... Bu
sefer öyle yapmadım. Kitabın Varlık Yayınları'ndan çıkan bir basımını okuyorum.
Çevirmeni Behçet Necatigil. Kitabın ''Knut Hamsun ve Açlık Romanı'' başlıklı
önsözünü de Behçet Necatigil kaleme almış. Gerçekten etkileyici bir yazıydı. En
azından benim kitabı okumaya yönelik açlığımı arttıran bir yazıydı. Daha kitaba
başlamadan kitabı beğeneceğimi düşünmemi sağlayan bir yazı. Roman da çok
sarsıcı. Yoksulluk içindeki bir yazarın yaşadığı zor günleri anlatıyor. Bu zor
günleri temsil eden sembol ise: Açlık. O tükenmişliği bir okur olarak derinden
hissettim. Ancak bunlar bir yorum yazısının konusu ve günü geldiğinde başka bir
yazımda ele alınmayı hak ediyorlar. Benim bu noktada değinmek istediğim başka
bir durum var.
Knut Hamsun'a dair çevirmenin kaleme aldığı kısa
yazı dışında bir bilgim yoktu. Bu yazıda yazarın Açlık isimli romanını yazmaya
başlangıç sürecine kadarki yaşam öyküsü anlatılıyordu. Yazarın görüşleri veya
yaşamının geri kalanı yoktu. Ben de merak edip kısacık bir araştırma yaptım.
Buna rağmen okuduklarım beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattı. Yazar bir
Nazi yanlısı ve Hitler hayranıydı. Bir anda kitapla aramda koca bir mesafe
oluştu. İyi ki kitaba başlamadan evvel bu bilgiyi edinmedim diye bile düşündüm.
Çünkü öyle olsaydı, kitabı şu anda olduğu kadar beğenmeyecektim. Her ne kadar
kitabın içeriğinde yazarın Hitler veya nazilere ilişkin görüşlerine yer
verilmemiş olsa da; önyargım, kitaba yönelik düşüncelerimin önüne geçecekti.
Yazarın başka kitaplarını da okumak istemiştim ancak şimdi bu isteğimden emin
değilim. Sizde de böyle olur mu? Bir yazarın kitabına\ kitaplarına yansımış
veya yansımamış onaylamadığınız görüşlerine ilişkin bir şeyler öğrendiğinizde
ne düşünürsünüz? Kitaplarını okumaya yönelik hevesiniz ve isteğiniz kaçar mı?
Benim kaçıyor. Yine de bu romanı ele alırken kendi içinde bir değerlendirme
yapacağım.
Kütüphaneden bir şeyler okumayı seviyorum. Son
birkaç ayda birkaç farklı kütüphane keşfettim. Ancak çocukluğumdan beri
gittiğim halk kütüphanesi daha başka benim için. Ben küçükken -ortaokul ve lise
yıllarımda- bu kadar zengin içerikli değildi. Yine büyüktü ama bu kadar
değil. Her ne kadar kendi kitaplığımda da okunmayı bekleyen kitaplarım
olsa da, kütüphanede rastladığım kimi kitaplar beni kendilerine çekiyorlar.
Tıpkı Yunan mitolojisinde geçen sirenler gibi. Ben de burada etki altına alınıp
aklı çelinmiş denizci oluyorum sanırım. :) Ama olsun, buradaki bu etki güzel
bir etki. Kütüphanede en sevdiğim kısım Nobel ödüllü yazarların kitaplarının
yer aldığı köşe. Bu sayede farklı kitap ve yazarları keşfedebiliyorum.
Keşif yapmak ve keşiflerim hakkında konuşmak ruhumu
canlı tutan bir şey. Böyle olmadığında, yani anlatamadığımda, kendimi solmuş
gibi hissediyorum. Tıpkı sirenlerin kaçırıp denizin kör derinliklerine
hapsettiği bir ölümlü gibi oluyorum bu sefer de. :) Oysa anlattığımda, her yer
aydınlanıyor. Biri bana bir şey anlattığında da böyle oluyor. İyi bir dinleyici
olmak genelde makbuldür. Peki ya anlatmak? Denge önemli. Ben sadece anlatıcı
konumunda kaldığım sohbetlerde de, sadece dinleyici konumunda kaldıklarımda da
enerjim emilmiş gibi hissediyorum. Sanırım en çok da böyle hissettiğim anlarda
buraya sığınmak bana iyi geliyor.
Blog ziyaretlerini biriktirerek yapmaya başladım
son aylarda. Baya bir biriktirerek. :) Bu bilinçli yaptığım bir şey değil. Ama
böyle oluyor işte. Bazen başka bloglarda öyle yazılara rastlıyorum ki, sessiz
okumak kesmiyor beni. Bazı cümleleri bir baskı da sesli tekrarlıyorum.
Bulunduğum ortam uygunsa bunu kitap okurken de yaparım. Bazen bazı cümleler o
denli etkiler ki beni, sesimle duymak isterim. O noktada hem o cümle canlanır
gibi gelir bana, hem de sesimi gerçekten duyabilirim. Sesimin tonunun bilincine
vardığım anlar da garip hissettirir. Aslında onun da güzel olduğunu fark
ederim.
İnsanın kendinde güzel bulduğu şeylerin farkına
varması önemli. İnsanın kendine karşı objektif olması önemli. Genelde tam tersi
vurgulanır; hatalarımızı görmemiz vurgulanır. Güzel yanlarımızdan kastımız da
genelde daha görünmez veya fazla görünür olanlardır. Ben kendimde de, başka
herhangi bir şeyde de keşfedilecek bir yan bulmayı daha çok severim. Çok veya
az görünmek olmaz önemli olan, keşfetmek önemlidir. Bu bana büyülü gelir.
Bir önceki ayın ilk gününde yazdığım yazımda
müziğin kalp atışlarını dinlemek gibi bir kavram ileri sürmüştüm. Sence bu ne
demek? Bu söz öbeğinden ne anlıyorsun sevgili okur? Kavramlar üzerine düşünmek
eğlenceli geliyor bana. Hatta belki yeni kavramlar, söz öbekleri uydurmak.
Sanırım önceki yaşamımda bir filozoftum. :) Düşünmeyi ve soruları baya seviyor
gibiyim. Ama biz ne diyorduk? Müziğin kalp atışlarını dinlemek. Bir parçayı
haddinden fazla dinlemişsem eğer kısa bir zaman diliminde, bir noktadan sonra
onun kalp atışlarını duyuyorum. Sanki tüm nağmeler birbirinden ayrışıyor ve
ayrı ayrı varlık buluyor gibi oluyor. Bir bütünün parçalarına ayrılması gibi
yani. Bir müziğin notalarına ayrılması gibi. İşte bir keşif. Bu keşif
hali, yaşamın pek çok köşesinde aslında. Ufacık, belki önemsiz görünen, bir
şeyin bizi anlık olarak gülümsetmesi gibi mesela. Bir parça, küçük bir parça.
Belki önemsiz. Ama bizi gülümseten bir şey, kalbimizin atışını hissettiren bir
şey; sahiden önemsiz midir? Hayır.
Bu özelliğimi hiç sevmezdim. Hem de hiç. Ama şimdi
farklı düşünüyorum, kendi sesimin kalp atışlarını dinlemeyi sevdiğimi
düşündüğümden beri. Eski Yeni Ayın İlk Günü yazılarımı okudum. Son birkaç ayı.
Çok ilginç bir deneyimdi. Hepsi birbirinin devamı gibiydi. Oysa ben bunu
bilmeden onları yazmıştım. Bu yazıysa düşündüğümden uzun bir yazı oldu. Bu
yazımda bu sefer farklı bir şey yaptım. Sen belki tek seferde okudun bu yazıyı
ama ben daha uzun bir sürede yazdım. Çünkü anlatmak istedim. Sadece bu, nedeni
bu. Bir şekilde durmadım işte, duramadım değil. Yazımın bu noktasında
benimle buluştuysan ayrıca teşekkür ederim bu nedenle. Benimle yorumlarda
buluştuğun her an için teşekkür ederim sevgili okur. İyi ki vardın, hala iyi ki
varsın; varsın, değil mi? :)
İyi ki varsın dediğim insanlarla uzakta da olsalar
konuşuyorum. Üniversiteden mezun olmak tuhafmış. Şehir dışında yaşayan bir
arkadaşım var, onunla konuşmuştuk ve çok duygulandım. Keşke daha çok anı
biriktirebilseydik. Her ne kadar şu kelimeye aşırı gıcık kapsam da, hep
hayatımda: Keşke. Bu kelimeyle önce barışmalı, sonra da ''biz farklı dünyaların
insanlarıyız,'' diyerek yollarımızı ayırmalıyım biliyorum. Her ne kadar keşke
dediğim bir şeyler olsa da, tüm o keşkeler iyi kilerimle sarmaş dolaş ve bu beni
duygulandırıyor. Önemli olan, güzel arkadaşlıklar ve güzel anılar. Sadece bu
kadar.
Sadece bu kadar demek önemli, değil mi? Sevmediğim
bazı kelimeler vardı, hep bunları ele aldım. Peki ya sevdiklerim? Onları pek de
düşünmediğimi fark ettim. Onları ihmal ettiğimi, sevdiğim bütün bu kelimeleri.
Sadece... Sevdiğim bir kelime. İşte şu dakika buldum bile sevdiğim kelimeler
sözlüğüme ekleyeceğim ilk kelimemi. Bağlaç ve edatları ayrı bir seviyorum; bu
nedenle, ilk kelimemin sadece olması yerinde oldu. Bu sıralar her gece, lisenin
ilk yılında watpadde yazdığım hikayemi okuyorum. Çok eğlenceli. :) İki sezonluk
bir dizi gibi. Ancak ikinci sezon yarım kalmış. Neden devam etmemişim ki? Şimdi
devam etsem bile aynı olmayacak. Zaten şimdi devam edemem de. Çünkü o haliyle,
olduğu haliyle, çok sempatik, göz devirmelik, acemi ve ergen bir hikaye. :)
Şimdi de geldik fasulyenin faydalarına. Bu ay nasıl geçsin sevgili okur? Bence bu ay... Pek çok küçük şeyin bir araya gelip kocaman küçük şeyler olduğu bir ay olsun. Bizim bizzat kendimizin bulduğu şeylerden oluşmuş, kocaman, mutlu bir ay.
Sevgili Aralık. Hoş geldin. Sen de kocamansın
lütfen surat asma. Gülüşünü görmek istiyorum. Birazcık gün ışığı belki?
Herkese güzel bir ay dilerim.
:)
Yeni
Ayın İlk Günü | Aralık 2022 (01.12.22) (yayınlayıp silmişim :)
Merhaba yeni ay. Sana da merhaba sevgili okur. :)
Bu fotoğrafı geçtiğimiz hafta sonu çekmiştim. (O fotoğraf ne fotoğraf 2026'da bilemeyeceğim üzgünüm.) Gökyüzü ne kadar da mavi çıkmış. Aldanma sen ona. Aslında o gün gökyüzü oldukça
telaşlıydı. Sakin bir grinin ardında neler dönüyordu bilemiyorduk yeryüzünde
yaşayanlar olarak. Bu nedenle ne olur ne olmazdı, yanıma şemsiye almış, tüm gün
yanımda gezdirmiştim. Sonra otobüs beklerken, kafamı bir çevirmiştim ki, güneş
orada. Ağaçların ardına gizlenmiş, yaprakları parıldatıyor. Kasımın son
günlerine az kalmış. Hava soğuk. Ama işte, ağaçlar hala yeşillerine bile veda etmemiş
tam olarak. Bu fotoğrafa kışın ortasında rastlasam mesela, ilkbahardan bir kare
sanırdım. Ama değil, biliyorum. Çünkü bizzat fotoğrafını çektim, hani geçen
hafta sonu.
Belki şimdi tüm o yapraklar dağılmıştır. Yapraklar
da göçmen kuşlara mı özeniyorlar ne? Her yıl uzaklara savruluyorlar. Sonraki
yıl sıcaklığı hissettikleri ilk anda, daha da yeşil bir şekilde, sevdicekleri
dallarla buluşuyor ve bu biçare kuru dalları yeşil yeşil gülümsetiyorlar. Bu
fotoğrafta da gülümsemişler sanki bana. Belki de bu yıl için son kez.
Yılı neredeyse bitirdik. Aslında böyle söyleyince
de aralık ayına haksızlık ediyormuşum gibi geliyor. Sanki ''ben de koca bir
ayım görmüyor musun'' diye her an serzenişte bulunabilirmiş gibi. En azından,
buna hakkı varmış gibi... Ama yani o da kusura bakmasın, zaman hızlı geçiyor.
Bir bakmışız ki hop yeni yıl telaşesi, hop yeni yılın ilk günleri ve hop ocak
ayı bile bitmiş... Bu yılın nasıl geçtiğini gerçekten anlamadım. Oysa yaşarken
bazı günler gerçekten yavaş geçmişti. Ama hep böyle geliyor bana; bir an,
yaşarken yavaş veya hızlı nasıl geçerse geçsin, geçtikten sonra hep hızlı
geçmiş gibi geliyor. Bence bunun nedeni o anı geçirmem, yaşamamam.
Çeşitli kültürlerde insanın yaşam sürecini
mevsimlerle ilişkilendiriyorlar. Çocukluk şu mevsim, yetişkinlik şu, yaşlılık
bu; demeyeceğim şimdi. Çünkü buna katılmıyorum. Ama mevsimlerin, insanlarla
benzer noktalara sahip olduklarına katılıyorum. Sonbahar, canım sonbahar... Onu
genellikle, aslında bence hep, kötü şeylerle ilişkilendiririz. İç darlığıyla
falan. Bazen hüzün deriz tabi, tatlı bir hüzün. Biraz melankoli. Tüm o
turuncuyla yeşilin iç içe geçtiği dallar, bize hayal edecek bir şeyler verir.
Kısa süreli bir aldanmaca. Bu yüzden sonbahar ne yaparsa yapsın, hep nazlı bir
sevgili gibi ele avuca sığmaz. Oysa bu özellikleri ona biz yükleriz. O ne
nazlıdır, ne de sevgili. Ne tam olarak soğuktur, ne de tam olarak sıcak. Bazen
gridir, bazen mavi. Tamam ruh hali değişkendir, sağı solu belli olmaz. Biz
insanlara küçük sürprizler de yapar hani kimi zaman. Bazen ağlamaklı olur,
bazen hafifçe gülümser. Bazen bolca öksürtür, bazen güzel bir hatırana zemin
hazırlar.
Sonra kış. Aşırılıkları sevmediğimden mütevellit
kış ve yaza da mesafeli yaklaşıyorum. Kışın üşümeyi hiç sevmem. :) Oldu başka
isteğim... Değil mi? :) Ama öyle. Biz bizeyiz canım. Hem bu bir şikayet değil.
Kış bu, elbet üşütecek. Sonbahar bu, elbet kankası kıştan kaptığı üç beş
numarayı -sisli ve gri bakışlar gibi- bizlerin üzerinde deneyecek. Hepsi bir
bütün ve hepsi, iç içe geçmiş renkler gibi. Biri olmadan diğerini fark etmek
zor. Bazen de işte böyle, yukarıdaki fotoğraf gibi, puslu bakışlar aniden ''kandırdım''
diyerek mavi kahkahalarını atıyor ya, hele de gökyüzü hafiften ağlarken oradan
bir yerden mavilik gözüküyor, işte o sıralar gülesim geliyor. Ne kadar
şakacısın gökyüzü, diyesim geliyor.
Bunu kasımın başlarında ya da ortalarındaki bir
günde yaşamıştım. Bir vapurdaydım. Hava yine yağmurluydu. Ama aralarda
mavilikler gülümsüyordu. Sonra arka planda gitar sesi geliyordu. O müziğin
verdiği tadı net bir şekilde hatırlıyorum. Sanki az evvel yaşamışım gibi.
Üstünden birkaç hafta geçmesine rağmen. Söyleyenleri bile görmemiştim, hatta şu
an söyledikleri şarkıları bile anımsamıyorum; ama o esnada, denizi izlerken,
öyle tatlıydı ki bu müziği dinlemek, işte hala nasıl hissettirdiğini
hatırlıyorum. Bazen böyle olur değil mi? Bir şey bize çok fazla tat verir.
Çünkü eylemi değil, hissi deneyimleriz o sırada. Sonra da unutmayız kolay kolay
o hissi. Eylemler unutulur mesela. Eskirler ve sonra da sonbahar yaprakları
gibi dökülüp havaya karışırlar. Ama hisler öyle değil.
Bazen, içimde çok büyük bir açlık hissediyorum.
Anlamaya ve öğrenmeye dair. Bu bir okyanusta olmak gibi. Etrafına bakıyorsun
her yer uçsuz bucaksız mavilik ve sen küçücüksün. Bu baş döndürücü değil mi?
Hele de bir yerden sonra sadece etrafa değil, yukarıya da bakıyorsun; işte
orada, gökyüzü, belki yıldızlar. Bir sürü parıldayan nokta. O da uçsuz bucaksız
ve sen bu kadar büyülü hissettiren bunca şeye tanık oluyorsun. İnanılmaz.
Öğrenecek hep daha fazla şeyin olması başımı döndürüyor ama diğer yandan yaşamı
heyecan verici bulmamı da sağlıyor. Hatta bazen kendimi Soul filmindeki 22'ye
benzetiyorum. :) Bazense ondan çok daha yaşlı hissediyorum. Pek çok şeye
alışmış bir ruh gibi. Sonbahar ve ilkbaharın bir arada yaşandığı bir mevsim
gibi.
Bu sıralar yeniden, kitap okumanın hazzını
hissediyorum. Hani bazen farklı bir tat alırız okumaktan ya, işte öyle.
Bahsettiğim şey o tat. Bu his beni her seferinde yeniliyor. Bana iyi gelen tek
şey bu olmasa da, iyi gelen bir şey bu. Kütüphaneden bir şeyler okumayı da
seviyorum. Son birkaç ayda birkaç farklı kütüphane keşfettim. Ancak
çocukluğumdan beri gittiğim halk kütüphanesi daha başka benim için. Ben
küçükken -ortaokul ve lise yıllarımda- bu kadar zengin içerikli değildi. Yine
büyüktü ama bu kadar değil. Her ne kadar kendi kitaplığımda da okunmayı
bekleyen kitaplarım olsa da, kütüphanede rastladığım kimi kitaplar beni
kendilerine çekiyorlar. Tıpkı Yunan mitolojisinde geçen sirenler gibi. Ben de
burada etki altına alınıp aklı çelinmiş denizci oluyorum sanırım. :) Ama olsun,
buradaki bu etki güzel bir etki. Kütüphanede en sevdiğim kısım Nobel ödüllü
yazarların kitaplarının yer aldığı köşe. Bu sayede farklı kitap ve yazarları
keşfedebiliyorum.
Keşif yapmak ve keşiflerim hakkında konuşmak ruhumu
canlı tutan bir şey. Böyle olmadığında, yani anlatamadığımda, kendimi solmuş
gibi hissediyorum. Tıpkı sirenlerin kaçırıp okyanusun kör derinliklerine
hapsettiği bir ölümlü gibi oluyorum bu sefer de. :) Oysa anlattığımda, her yer
aydınlanıyor. Biri bana bir şey anlattığında da böyle oluyor. İyi bir dinleyici
olmak genelde makbuldür. Peki ya anlatmak? Denge önemli tabi. Ben sadece anlatıcı
konumunda kaldığım sohbetlerde de, sadece dinleyici konumunda kaldıklarımda da
enerjim emilmiş gibi hissediyorum. Sanırım en çok da böyle hissettiğim anlarda
buraya sığınmak bana iyi geliyor.
Blog ziyaretlerini biriktirerek yapmaya başladım
son aylarda. Baya bir biriktirerek. :) Bu bilinçli yaptığım bir şey değil. Ama
böyle oluyor işte. Bazen başka bloglarda öyle yazılara rastlıyorum ki, sessiz
okumak kesmiyor beni. Bazı cümleleri bir baskı da sesli tekrarlıyorum.
Bulunduğum ortam uygunsa bunu kitap okurken de yaparım. Bazen bazı cümleler o
denli etkiler ki beni, sesimle duymak isterim. O noktada hem o cümle canlanır
gibi gelir bana, hem de sesimi gerçekten duyabilirim. Sesimin tonunun bilincine
vardığım anlar da tuhaf hissettirir. Kendi sesim kulağıma güzel gelir.
İnsanın kendinde güzel bulduğu şeylerin farkına
varması önemli. İnsanın kendine karşı objektif olması önemli. Genelde tam tersi
vurgulanır; hatalarımızı görmemiz vurgulanır. Güzel yanlarımızdan kastımız da
genelde daha görünmez veya fazla görünür olanlardır. Ben kendimde de, başka
herhangi bir şeyde de keşfedilecek bir yan bulmayı daha çok severim. Çok veya
az görünmek olmaz önemli olan benim için, keşfetmek önemlidir. Bu bana büyülü
gelir.
Bir önceki ayın ilk gününde yazdığım yazımda
müziğin kalp atışlarını dinlemek gibi bir kavram ileri sürmüştüm. Sence bu ne
demek? Bu söz öbeğinden ne anlıyorsun sevgili okur? Kavramlar üzerine düşünmek
eğlenceli geliyor bana. Hatta belki yeni kavramlar, söz öbekleri uydurmak. Bir
parçayı haddinden fazla dinlemişsem eğer kısa bir zaman diliminde, bir noktadan
sonra onun kalp atışlarını duyuyorum. Sanki tüm nağmeler birbirinden ayrışıyor
ve ayrı ayrı varlık buluyor gibi oluyor. Bir bütünün parçalarına ayrılması gibi
yani. Bir müziğin notalarına ayrılması gibi. İşte bir keşif. Bu keşif hali,
yaşamın pek çok köşesinde aslında. Ufacık, belki önemsiz görünen, bir şeyin
bizi anlık olarak gülümsetmesi gibi mesela. Bir parça, küçük bir parça. Belki
önemsiz. Ama bizi gülümseten bir şey, kalbimizin atışını hissettiren bir şey;
sahiden önemsiz midir? Hayır.
Bu özelliğimi hiç sevmezdim. Hem de hiç. Ama şimdi
farklı düşünüyorum, kendi sesimin kalp atışlarını dinlemeyi sevdiğimi
düşündüğümden beri. Eski Yeni Ayın İlk Günü yazılarımı okudum. Son birkaç ayı.
Çok ilginç bir deneyimdi. Hepsi birbirinin devamı gibiydi. Oysa ben bunu
bilmeden onları yazmıştım. Bu yazıysa düşündüğümden uzun bir yazı oldu. Bu
yazımda bu sefer farklı bir şey yaptım. Sen belki tek seferde okudun bu yazıyı
ama ben daha uzun bir sürede yazdım. Çünkü anlatmak istedim. Sadece bu, nedeni
bu. Bir şekilde durmadım işte, duramadım değil. Yazımın bu noktasında benimle
buluştuysan ayrıca teşekkür ederim bu nedenle. Benimle yorumlarda buluştuğun
her an için teşekkür ederim sevgili okur. İyi ki vardın, hala iyi ki varsın;
varsın, değil mi? :)
İyi ki varsın dediğim insanlarla uzakta da olsalar
konuşuyorum. Üniversiteden mezun olmak tuhafmış. Şehir dışında yaşayan bir
arkadaşım var, onunla konuşmuştuk ve çok duygulandım. Keşke daha çok anı
biriktirebilseydik. Her ne kadar şu kelimeye aşırı gıcık kapsam da, hep
hayatımda: Keşke. Bu kelimeyle önce barışmalı, sonra da ''biz farklı dünyaların
insanlarıyız,'' diyerek yollarımızı ayırmalıyım biliyorum. Her ne kadar keşke
dediğim bir şeyler olsa da, tüm o keşkeler iyi kilerimle sarmaş dolaş ve bu beni
duygulandırıyor. Önemli olan, güzel arkadaşlıklar ve güzel anılar. Sadece bu
kadar.
Sadece bu kadar demek önemli, değil mi? Sevmediğim
bazı kelimeler vardı, hep bunları ele aldım. Peki ya sevdiklerim? Onları pek de
düşünmediğimi fark ettim. Onları ihmal ettiğimi, sevdiğim bütün bu kelimeleri.
Sadece... Sevdiğim bir kelime. İşte şu dakika buldum bile sevdiğim kelimeler
sözlüğüme ekleyeceğim ilk kelimemi. Bağlaç ve edatları ayrı bir seviyorum; bu
nedenle, ilk kelimemin sadece olması yerinde oldu. Bu sıralar her gece, lisenin
ilk yılında watpadde yazdığım hikayemi okuyorum. Çok eğlenceli. :) İki sezonluk
çerezlik bir dizi gibi. Ancak ikinci sezon yarım kalmış. Neden devam etmemişim
ki? Şimdi devam etsem bile aynı olmayacak. Zaten şimdi devam edemem de. Çünkü o
haliyle, olduğu haliyle, çok sempatik, göz devirmelik, acemi ve ergen bir
hikaye. :)
Şimdi de geldik fasulyenin faydalarına. Bu ay nasıl geçsin sevgili okur? Bence bu ay... Pek çok küçük şeyin bir araya gelip kocaman küçük şeyler olduğu bir ay olsun. Bizim bizzat kendimizin bulduğu şeylerden oluşmuş, kocaman, mutlu bir ay.
Sevgili Aralık. Hoş geldin. Sen de kocamansın
lütfen surat asma. Gülüşünü görmek istiyorum. Birazcık gün ışığı belki?
Herkese güzel bir ay dilerim.
:)
Yeni
Ayın İlk Günü | Aralık 2022 (01.12.22) (nihayet yayınlamışım... sonra blogdan taşındık da silindi)
Yeni ayın ilk gününden herkese merhabaaaaa :)
Nasılsın sevgili okurcuğum? Ben mi? Ah bu ben, ben,
çok bombastik hissediyorum. :) Aslında bu sabah bin kere çalan alarmımı
sustururken yarım gözle gördüğüm hava hep sabah saat altı gibiydi, karanlık.
Hatta daha da ötesindeydi. ''Akşam, yine akşam, yine akşam...'' gibi
görünüyordu. Ben de kendi kendime akşama kadar uyumak istiyorum diye
mırıldanıyordum. Ama ortodonti randevum vardı ve geçen ay hasta olduğumdan
gitmediğim bu randevuyu bir ay daha ertelemek istemiyordum. Ben de uyandım.
Aman canım, dedim, her ne kadar ruh emiciler evin etrafını sarmış gibi her yer
kapkaranlık olsa da, belki öğlene kadar hava ışır dedim. Öyle bir şey olmadı.
:) Ama ben yola çıktım. Sonra içimi mutluluk kapladı çünkü bugün aslında güzel
bir günmüş bunu fark ettim. Evin içinden günün nasıl olduğu belli olmuyordu.
Ama dışındayken ve sabahki yağmur ortalıkta yokken, gökyüzü beyazımsı grimsi
bulutlarının ardından mavi mavi bana göz kırpıyorken, hava güzeldi.
Aslında daha evvel bu ayı selamlamak için bir yayın
paylaştım. O yayınımı okuyup üstüne yorum bırakan herkese de teşekkür ederim.
Ben de sabah bir kez daha okumuştum o yayınımı, o kadar uzundu ki okurken içim
geçmiş. :)) Şiirsel ve yer yer dramatikleşip yer yer komikleşen, bu da
yetmezmiş gibi çokça kişileştirmeye başvurduğum hoş bir selamlayıştı o yazım,
buna lafım yok; ama sıkıcıydı. Ve ben sanatsal bir yazı değil, öylece var olmuş
bir yazı yazmak istediğime karar verdim. Seni ve ayı öylece bir baş selamıyla
selamlamak istediğime karar verdim. Çünkü, çok fazla kelimenin beni sadece
esnettiğine karar verdim. :) –en azından bugünlük-
Diyorum ki hani, eğlenmek, işte bu sadece bu. Zaten
pek çok şey yeterince tadımı kaçırıyor; bari blog yazarken eğlenelim. (: Bu
arada bundan evvel yayınladığım Yeni Ayın İlk Günü yazımda sevdiğim kelimeler
sözlüğümden bahsetmiştim. ''Ama'' ve ''keşke'' kelimelerine gıcık kaptığımı
belki bilirsin. Bilmiyorsan da işte söyledim. :) Peki ya sevdiğim kelimeler?
Onları hiç de dillendirmemiş, belki de bu nedenle gücendirmiştim. İşte ilk
kelimem: Sadece. Daha kelime formunda (???) bir kelime bekliyordun değil mi? Daha
kavramsal bir kelime belki. Ama hayır. Sadece, benim sevdiğim bir kelime.
Edatları ve bağlaçları ayrı bir severim. -bakma, ''ama'' istisna...- Çünkü
cümle içinde kullandığın yer onun anlamını etkiler. O cümleyi, cümle de onu
etkiler. Dümdüz bir varlığı karşılayan kelimelerden farklıdır onlar.
Bulundukları yeri etkilerler, bulundukları yer de onları tabii. Bu şekilde bir
anlam oluşur. Bir nesneyi yansıtmazlar belki ama bir cümlenin yeri gelir
kaptanı, hadi tamam abartmayalım, yardımcı kaptanı bile olabilirler. (Yardımcı
kaptanının yardımcı kaptanı, belki? :) Ama'yla olan husumetim de bundan ileri
gelir zaten. Cümleyi olmadık yere saptırır bazen, ama. Her şey güllük
gülistanlıkken bir anda orta yerde ama deriz ve her yer kararır. ''Akşam yine
akşam, yine akşam...'' gibi olur. Gün boyunca sabah saat altıyı yaşıyormuşuz
gibi, olur. Her neyse. Onunla ve keşke ile de barışacağız biliyorum. Daha
sonrasında da ben, kelimeleri daha özgür kullanacağım!
Hoşça kal sevgili okur.
Umarım bu ay çok mutlu olur, koskocaman
gülümsersin.
:)
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
Bir bilgi kırıntısı: Denge, yay burcunun kartı. Yani aralık ayının kartı. Yani şu anın. Yani uyumun kartı. O zaman dengeli, uyumlu olalım, umarım. :)
Aralık.
(01.12.23)
Kış eşikten geçti bile;
ama ben sana bir çiçek uzatıyorum. Bu çiçeği bana küçük kuzenim uzatmıştı.
Düşünceli, tatlı bir kız. Bu düşünceli ve tatlı kız, o geçmiş gitmiş anı işte
şimdi düşündüğüm tatlı bir ana çevirmiş oldu. Sen de sever misin, sana bir şeyler
uzatılmasını; ne tatlıydı diye düşüneceğin bir şeyleri almayı.
Almayı bilmek önemli.
Çoğu durumda, hayatımızda olmasını istediğimiz şeyleri almayı bilmediğimizi
düşünüyorum. Genelliyor muyum? Belki. Sen biliyorsan şanslısın. Ama bence
herkes az veya çok biraz şaşkındır. İstediği bir şeyler ona verilse bile
bocalayabilir. Bir şeyleri isteriz. Bazıları pek çok şey(ler)i ister hatta.
Taşıyamayacağı kadar çok şeye sahip olmak isteyen insanlar da vardır. Sen
nasılsın? Bana söylemene gerek yok. Açgözlü müyüm, tokgözlü müyüm? Bu terslikte
bir iş mi var? Yoksa ama hep de işler ters mi?.. Öyle mi? Sahiden böyle mi?
Veya böyle mi olmalı? Şöylesi olsa nasıl olurdu demeli mi? Bence tokgözlülük de
en az açgözlülük kadar tehlikeli bir alışkanlık.
Bir ters bir düz
kazaklar öreceğimiz ve Didem Madak şiirlerinin sahlep eşliğinde
güzel gideceği bir ay aralık. 2024'e kadar aralığın aralıklarından bakalım
2023'e ve hatta belki de ondan öncesine. O yıllarda kimdik? Bence bunu bir fark
edelim. Ben her yıl değiştiğimi hissediyorum. Herkes her yıl değişir, bu bir
gerçek. Ama ben cidden, her yıl, kökten değiştiğimi ve adeta yavaş yavaş başka
birine dönüştüğümü düşünüyorum. Bu değişim hep vardı belki de; ama ben bunu
''almayı'' kabul ettiğimden beri, kendime daha çok değer veriyor, kendime saygı
ve sevgiyle yaklaşıyorum.
Dünyaya da sevgiyle
bakıyorum. Bunun pratiklerini yapmak önemli. Seninle pek çok Mutluluk
Yazısı'nda buluşmuştuk hatırlarsan. O yazılarımda sana güzel bulduğum şeyleri
göstermek için içimde bitmek bilmeyen bir heves ve heyecan vardı. Daha önceden
de görmüyor muydum sanki dağı taşı çiçeği kediyi kuşu toprağı yıldızı Güneş'i
Ay'ı... Daha önce hiç çikolatalı puding yememiş miydim? Birileriyle sohbet
ederken gülmemiş miydim? Gözlerimi parlatan bir şeyler bulmamış mıydım? Hepsini
yapmıştım. Hepsini yaptığımı idrak da etmiştim. Mutlu da olmuştum. Ama tüm bu
mutlulukların kaynağının kendim olduğunu anlayamamıştım.
Küçük mutluluklar
edebiyatı yapan biri değilim. Bazı durumlarda bunu samimiyetsiz bile buluyorum
itiraf etmeliyim. Hem ''küçük'' yakıştırmasını da komik buluyorum. Kime göre
küçük, neye göre küçük? Mesela bence yıldızlar evrendeki eeeeennnn büyük şeyler
ve eeeennnn büyük mutlulukları yüreğime dolduruyorlar. Senin doldurmuyorlar mı?
O halde neden onlar ''küçük mutluluk'' kategorisinde değerlendirilsin ki? Veya
neden insan kendine ait hisleri ''hımmm şu his şu bölmeye, bu his şu bölmeye,''
diye buzdolabı yerleştirir gibi yerleştirsin? Sence de komik değil mi? Komik
çünkü hayat bir bütün. Hepsi bir bütün. ''Büyük'' mutluluklar da, ''küçük''
mutluluklar da; işte sadece kocaman bir BEN ediyor.
Sanırım ben sevmeyi
seviyorum sevgili okur. Her şeyi sevmiyorum. Ama sevmeyi seviyorum. Çünkü
böylece sevdiğim şeyleri seven yanlarımı görüyorum. Böylece, kendimi seviyorum.
Geçmişteki, her bir yıldaki, İlkayları da seviyorum. Gelecekte bugünüme
bakarken de geçmişimde sevebileceğim bir İlkay bırakmak istiyorum. Hatta
hayatımın ana amacı bu diyebilirim.
Sen kendinde gerçekten
en çok neyi seviyorsun?
Peki sen geçmişten
bugününe ve\ veya gelecekten bugününe seslensen; kendine ne derdin? Kendinde
neyi görmek isterdin? Kendinde, benliğinden bahsediyorum, mal mülk sevdicek
mevdicek geç bi' bunları, neyi görmezsen pişman hissederdin?
Hoşça kal.
Güzel bir ay dilerim.
:)
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
Aralık. (01.12.24)
Her ayın bir ruhu var. Kasım daha kendi halinde,
köşede sevdiği şeylerle takılan, belki bir şeyler okuyup izleyen, arada
yürüyüşlere çıkan, ağlamaktan çekinmeyen, sessiz ama derin bir ruha sahipti.
Bana öğrettiği her şey için minnettarım. Bana kattıkları için
minnettarım.
Kasımda güzel kitaplar okudum, güzel bir film
izledim. Eskiden ne çok film izlerdim. Şimdi baksana, koca ay tek bir film
izlemişim. Film izlemek beni en az kitap okumak kadar rahatlatır. Tüm o
duyguları oyuncuların hareketlerinde görmeye bayılırım. Hatta biliyor musun
önceden öykü yazabilmemde bana yardımcı olması için de film izlerdim. Tabi çok
önceden çok film izlerdim. Bir karakter nasıl oturmuş kalkmış, nasıl bakıyor
sevdiğine sevmediğine, ne geçiyor aklından şu yüz ifadesiyle... Görsellik ön
planda olduğundan kendi kafamdaki yazıları nasıl üç boyutlu hale
getirebileceğim konusunda film izlemek bana yardımcı oluyor veya olacak gibi
hissederdim sanırım, bilmiyorum. Tabi tek neden bu değildi filmleri sevmemde.
İyi bir film izlemenin verdiği keyif çok başka. Bana keşfetmenin ferahlığını
veriyor. Bana hep, dünyanın büyük bir yer olduğunu hatırlatıyor. Hayatı
filmlerden öğrenmek gibi göz bayıltan bir yerden söylemiyorum bunu. Sanat gibi
derin, geniş bir yerden söylüyorum. Sanat bana hep umut verir. En depresif, en
mutlu, en sosyetik, en halkçı, en özgün, en sıradan, en en en olan tüm
halleriyle, başlı başına sanatın kendisi en'dir benim için.
Filmleri de bu yüzden severim. Bana sanatın bir
yanını gösterdikleri için. Çıtır çerez filmler bile buna dahil. Çünkü onun da
içinde insan ve onun düşünce ile duyguları var. İnsanların dünyasının derinliği
değil midir zaten sanat. 2000 sonrası sanatının ''felsefesi'' pek beni sarmıyor
sanırım ama ve lakin, o da bu düşünceye dahil. İnsan. Sanat, insanı anlatır.
İster ''boş'' gelsin o sanat eseri, ister ''dolu.'' İster ''meh'' de, ister
''vaov.'' Hepsinin anlatısı insandan insana olduğundan, iletisi de insandır.
İnsan insanı insan yoluyla anlıyor. O nedenle zaten birine baktığında kendini
görüyorsun. Bir şeye baktığında kendin kadarını görüyorsun. Sanatın mesajını
iletme kanalı değişebilir tabii. Resim olur, müzik olur, sinema olur, edebiyat
olur, heykel olur, olur olur. Hepsi insandan insana akar sonuçta ve bu bana hep
çok ilginç gelir. Bu daha da ilginç. Ben çoğu insanı ilginç bulmam ama
düşünceler benim için (çoğunlukla *-*) ilginçtir. Gerçi artık günümüzde
düşüncenin önemi var mı tartışılır da. Neyseee.
Sana göre kasım böyle değil, değil mi? Çünkü bak,
işte dediğim şey. Ben kasıma bakınca kendi kasımı yaşama şeklimi gördüm. Sen
bakınca kendini göreceksin, yaaaa.
Aralık ayına bakınca ne görüyorum acaba? Kırmızı
ve yeşilll. Sen belki beyaz da görürsün. Ama ben İzmirliyim, göremiyorum
malesef beyaz falan. Ben yağmur sesi duyarım, rüzgar sesi duyarım, kalorifer
peteği hissederim. Gri görürüm, mavi görürüm ama beyaz görmem. Böyle bir
şeyler. Şu an içimde hiç heves yok biliyor musun? Aralık ayını inekleyerek
geçirmeyi planlıyorum. Bitirmem gereken şeyleri bitirip kurtulmayı düşlüyorum.
Sonra da hayatımın sonraki aşamasına falan geçerim sanırım. O keyifli olur mu
sence? Belki, belki de değil. Herkesinki kadar işte. Değil mi? Önceden olsa bu
hissimi büyütür de büyütürdüm. Etiket yapıştırırdım bir de. Karamsar mıyım,
umutsuz muyum ne derdim. Abaarttt. İnsan böyle hisseder işte. Ki bu inan bana
his bile değil. Ben neler neler hissettim de sonu bir yere çıkmadı işte burada
yazıyorum hissettiğim ve hissedemediğim çoğu şeyi. Sanırım benim asıl sorunum
aşırı mantıkçı bir kız olup duygusal taklidi yaparak hayatı deneyimlemeye
çalışmak. Bana inanmayacaksın ama astroloji haritamı açıp baksak o da bu
dediğimi der bencesi, yaaaa. O zaman inanırdın ahahahah, şaka yapıyorum.
Bir kitap okuyorum. Aslında dün bitiririm
demiştim ama iç sesim bana rahat vermediği için okuyamadım. Okumaya çalışsam da
anlamadım ve koca bölümü sonra yine başa sarıp okuyacağım. Yoksa kitaba
haksızlık olur. Gerçi kitap okumak yerine seçtiğim işimi de bitiremedim. Her
neyse, en azından artık iç sesimi dinliyorum bu da bir şeydir. Okuduğum kitap
aralık ayına uygun bir kitap aslında. Charles Dickens'ın Bir Noel Şarkısı
isimli kitabı. Bu kitabın adını çok fazla duydum, orada burada çok gördüm.
Hatta küçükken çizgi filmini izlediğimi de hatırlıyorum. Ama kitabı okumak anca
nasip oldu mu diyeyim artık. Suratsız, nemrut ve cimri bir adamın Noel
arifesinde yaşadığı mistik olayları konu ediniyor. Üç Noel ruhu, huysuz
karakterimizi sırayla ziyaret ederek ona geçmişindeki, şu anındaki ve
geleceğindeki yılbaşı zamanını gösteriyorlar. Çok hoş bir dili ve anlamlı bir
kurgusu var. Daha yarısında olsam da şimdiden öneririm.
Bu ay eski İlkay gibi davranmaya karar verdim. Bu
da bolca bir şeyler okumak ve izlemeyi de içinde barındırıyor. Sana göre belki
zaten okuyorumdur falan. E okuyorum da, o ayrı da. Ne bileyim... Nerede o eski
okumalar... ahahah. Bir de koca yıl kafayı iyi topladım diye düşünüyorum. Geri
planda bir şeyler yaptım yapmadım ama kendimi seviyorum. Her şeyin en iyisini
hak ediyorum ve yaşayacağım da. Çünkü yıldızımı kendim yaptım. Ah olmadı,
kendimi kendi yıldızım yapıyorum. Herkes böyle yapıyor belki bilerek veya
bilmeyerek ama... işte biliyorsun, bunu kabul etmek de zor olabilir. Bunu
dramatik bir yerden yazmıyorum bu arada. Sadece bir gerçeği seninle paylaşır
gibi yazıyorum.
Senin bir yıldızın var mı bilmiyorum. Buna önem
veriyor musun bunu bile bilmiyorum, ki etrafı ''yiyen'' herkes aslında bir
yıldız istiyor onu biliyorum. Bunu bazen bana anlamlı gelen, bazen anlamsız
gelen yollarla yapıyorlar. Yapmamak diye bir şey yok ki zaten. Zaman akıyor,
hayat akıyor, sen bile akıyorsun. Akıp gideceksin hayattan, eee? Benim çok
fazla mistik rüya, meditasyon, tesadüf vb. deneyimim olmuştur. Bunlara gerek
var mıydı o konuda da emin değilim ama böyle olunca tüylerim tiken tiken
oluyor. Yine de bunlar bile bir insanı, beni, harekete geçirmek için yeterli
olmayabiliyor. Bir keresinde bir meditasyon yapmıştım. Üzerinden üç dört yıl
rahat geçti. Belki beştir. O meditasyonda da bir yıldız arıyordum. Yıldızım
içimde parlamıştı da mızıldanıp durmuştum. Nayııırrr, nolamaaazz neden orası
diye düşünmüştüm. Dışarıda bulsam daha kolaydı benim için. Hadi ama
bilinçaltımın ürünü olan meditasyon görüngülerinde bile mi kendi içime
döneceğim nedeeennn! Bunu anlamak, ucundan bile olsa, için kaç yılımı vermişim
baksana. Böylesi daha iyi biliyorum. Böylesi daha iyi. Böylece yaptığım her işe
kendimi yansıtabilirim! Tada tadaammmmm (İlkay yine mi harikalar diyarındaymış
ne).
Sevgili aralık. Hadi bölümü güzel kapatalım. Seni
seviyorum. Seni sevdiğimi sana gösterdiğim bir ay yaşayacağım!
Güzel bir ay dilerim.
:)
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
Aralık. (01.12.25)
Bu sıralar bitki çayı içmeyi seviyorum. En çok da
kokusundan dolayı. Bir şeyleri koklayarak yemeyi ve içmeyi ayrıca seviyorum.
Mandalina yemeyi de en çok bu nedenle seviyor olabilirim. Kabuğunu soyarken
yayılan koku, hatta ellerime sinen mandalina kokusu... Bunlar bana keyif
veriyor. Önceki yıllarda salep içmeyi de çok severdim. Hatta favori kış
içeceğim salepti. Yeni yıl zamanı dendi mi bile aklıma gelen üç şeyden biri
saleptir. Sonra ne oldu bilmem, belki de şekerli bulduğumdan, pek içmemeye
başladım. Ayın temasına uygun bir şeyler yapmak güzel. Bir şeyler içmek, yemek,
okumak, izlemek... belki gezmek, konuşmak, düşünmek.
Her ay için o ayın temasına uygun bir şeyler
okumak ve izlemek istiyorum ama sonra canım istemiyor. Örneğin ekim ayını
cadılara ayırmak istemiştim ama ucundan kıyısından bir bakındım çekildim. Kasım
ayını her yıl aşk temasına ayırasım gelir, bu sefer ne yalan söyleyim içimden
de gelmedi aslında. Belki de bu nedenle romantik filmler vs izlemedim. Esasında
yeniden izlemek istediğim bazı filmler vardı. Özellikle de Eternal
Sunshine of the Spotless Mind'ı her yıl kasım ayında yeniden izlemek istiyorum
ama nedense filmi izleyemeden ayı bitiriyorum. Bu filmi ilk kez yıllar evvel
izlemiştim. Hatta liseye mi gidiyordum, üniversite 1'e mi... Ah kesin çok
etkilenmişimdir biliyorum. Eskiden böyle şeyler burnumun direğinden girer,
kalbimde dolanır dolanır, zamanla ya içimde yer tutar, ya da uçar giderdi. Bu
film yer tutmuş demek... Ne zaman orada burada bir editini, bir paylaşımını vs
görsem ah bu filmm olurum. Oysa filmin detaylarını hatırlamıyorum bile! Kasım
bitse de belki yine de izlerim. Niye kasım diye diretiyorsam... Aslında
diretmek de değil de, hani ayların teması dedik ya, kasım ayı da romantizm
temasına uygun gelir bana, ondan olacak aklıma bazı romantik filmler o ayda
gelir işte.
Aralık ayı da pek tabii yılbaşı teması için uygun
bir dönem. Ama bu konuda yine bir maraton yapamam sanırım. Ne bileyim, böyle
herkes bir şeyleri yaparken ben de heves edebiliyorum ama sonra içimden
gelmiyor. Tabi yeni yıl temasındaki bir filmi temmuzda mı izleyeceksin yani o
da var ahahahah ama işte bilmiyorum. Belki birkaç filme bakarım (hiç sanamadım
şu an). Sadece, geçen yıl bir kitap okumuştum. Charles Dickens'ın Bir Noel
Şarkısı isimli kitabını. Hoş bir öyküydü. Hatta filmi de vardı da sonra izlerim demiştim, koca yıl
geçmiş izlememişim. :))
Kitapta geçmiş, şimdi ve geleceğin Noel ruhu
aracılığıyla aslında geçmişimize, şimdimize ve geleceğimize göz gezdirmenin
gerekliliğini görüyorduk. Açıkçası içimden hiç iç muhakeme yapmak gelmiyor. Ben
zaten on bir ay boyunca yapmışımdır o muhakemeyi, sıkıldım inanır mısın... Ama
sen yap tabii güzel olur bu zamanlarda. Yılı nasıl kapatıyorsun, önümüzdeki yıl
veya yıllarda neler yapmak istersin falan... Düşündüm de hadi ben de bakayım
biraz ne istiyorum... Ne istediğimden çok uzaklaştım açıkçası. Hep yarım yarım
bir şeyleri deneyimlemekten ögggggg geldi afedersin. Ama böyle hissediyorum.
Burası şeffaf bir blog, bizde böyle.
Neyse, güzel geçer umarım bu ay. Sevgiler
saygılar arivedersiler.
:)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder