![]() |
| Pierrot le Fou\ Çılgın Pierrot (Jean-Luc Godard, 1965). |
Yeni
Ayın İlk Günü | Kasım 2022 (01.11.22)
Merhaba sevgili okur. Bir ayı daha geride bıraktık
ve yepisyeni bir aya giriş yapıyoruz. :) Daha ambalajı bile yeni açıldı, bak,
gıcır gıcır. Başlangıçlar kimi zaman göz korkutsa da, kimi zaman da umut
veriyor değil mi?
Son günlerde, bir hissime karşılık gelecek
tanımlamayı buldum. Müzik dinlerken eğer ki bir şarkıyı cıfkını çıkarana
kadar dinlemişsem bir yerden sonra dikkatim tamamiyle şarkının arka planına
kayıyor; arka plandaki nağmelere odaklanıyorum. Sanki böyle olduğunda, asıl
böyle olduğunda, adeta müziğin tadını hissedebiliyormuşum gibi geliyor. Bu
sanki o dinlediğim müziğin kalp atışlarını duymak gibi bir şey. Sanki böyle
olduğunda, sadece ben ve o müzik varmış gibi oluyor. Her şey silinmiş gibi ve o
anlarda başka bir yerden müziği dinliyormuşum gibi hissediyorum.
Son günlerde olan bir şey daha var. Yine saç
kestirme perileri beni dürtüklüyor. Hayır yani artık son derece kararlıydım;
saçlarımı uzatacaktım! Hatta sanırım uzun saç bana daha çok yakışıyor. Ama
olmayacak gibi. Ben ve dürtüsel hareketlerim... Yorucu bir hayat. :(
Yine son günlerde, hastaydım ve yılın belki de son
ılık günlerini zamandan kopmuş geçirdim. :( Gerçi şimdi bulmuşken bunamayım,
yatak döşek yatmadım ama yine de bir yüzüm gözüm kaymadı değil. Doktora gittim.
Zaten baharda hep olan şey. En nefret ettiğim, burun çekmeli hastalık. İnsana
farklı farklı şekillerde çektiriyor zaten her hastalık tipi de... Ne bileyim,
çeken bilir deyip susayım.
Bir de son günlerde bir sürü müzik keşfettim.
Müzik, müzik iyi ki var değil mi? :) Yaşamı daha ilgi çekici kılıyor. Yazarken
genelde müzik dinlerim. Ama şu an, bu yazımı düzenlediğim tam da şu anda, müzik
yok. Ben, klavyem ve kelimeler var. Belki bir de yaşlı bilgisayarımın hafif
nefesi. Bu kadar. Bu da ilgi çekici biliyor musun? Sessizlik. Sessizliğin de
ilgi çekici olduğunu ancak tüm sesler gerçekten sustuğunda fark ediyorum. Çünkü
ancak hepsi sustuğunda kendi konuştuklarımızı gerçekten duyabiliriz. Yine de
müzik güzel. İlham verici. İnsana ne konuşacağını ve ne susacağını söylüyor
sanki tüm o nağmeler. Sanırım yukarıda bahsettiğim durum bunda etkili. Bana
sanki birinin kalp atışını duymak gibi geliyor müzik dinlemek. Her zaman değil
tabi. Ama bak mesela özellikle akşamları ve geceleri böyle. Akşamları ve
geceleri her şey daha güzel gibi. Yine de artık uyumayı seçeceğim.
Seçeceğim bir diğer şeyse, yapmam gereken şeyleri
ileriye ötelemek değil, kendime çekmek olacak. Bir şeyleri bekliyor gibiydim.
Ne olduğunu bilmesem de, içimde kıvılcım yakacak bir şeyleri bekliyor gibiydim.
Uzun bir zamandır. Bu bir bahane miydi? Belki evet, belki hayır. Bazen ikisi iç
içe geçer. Belki de aslında her zaman iç içe geçer. Seçimlerimiz bir evet hayır
oyunu değil çünkü. Her şey sadece vardır. Beklediğim tüm bu süreçte bunu apaçık
gördüm. Her şeyin sadece var olduğunu. Yine de artık zamanı geldi. İlerlemenin.
Geçti değil, hayır. Bazen öyle gibi geliyor. Diğerlerine bakınca. Peki
diğerleri kim? Bu bir yarış değil. Öyleyse bile ben yarışmıyorum.
Ben hep, önümde asfalt bir yolun olduğunu ama o
yoldan değil de, yan taraftaki patikadan gitmek istediğimi söylerdim kendi
kendime. Bu başlarda bir istekti. Zamanla inada dönüştü. Kime karşı bilmiyorum.
Don Kişot gibi oldum bir noktadan sonra sanırım. Yel değirmenlerini düşman
belledim. Kahramanın yolculuğu... Don Kişot da bir kahraman ve yazarı onun
yolculuğuna yel değirmenlerini eklemiş. Belki Cervantes de yazarken en azından
tam olarak bilmiyordu yel değirmenlerinin Don Kişot'un varlığındaki yerini. Ama
yazdı ve Don Kişot bu yolda onlarla karşı karşıya geldi. Seçimlerimiz de buna
benziyor bence. Her şey vardır ve karşı karşıya geliriz. Peki sonra ne olur?
Asfalt bir yol da vardır, patika da. Peki kahraman hangisine adım atmayı
seçecektir? Seçmeyen kahramanın, yolculuğu olur mu? Bilmiyorum. Bilmeme gerek
de yok bence. Artık yok.
Belki de, o beklediğim sürede, gerçekten de
beklemem gerekiyordu. Bir ürünü hasat etmek için bile beklemek gerekmiyor mu
hem? Düşüncelerim... Düşüncelerim de benim ürünlerim. Herkesin böyle değil
midir zaten? Biz, varlığımız, düşünceler değil midir? Hayatta en önemli iki
şeyin güçlü bir zihin ve güçlü bir kalp olduğunu keşfediyorum her yeni günde.
Bu ikisi... Bu ikisini güçlendirmek yorucu olabiliyor ama yine de yaşam başka
nedir ki?
Neyse bunları orta yerde bırakıp artık ayın
ilk günü için klasikleşmiş -aaa
lütfen ama artık klasikleşti lütfen- sorumu
sorayım. Bu ay sence nasıl geçsin sevgili okur? Bence bu ay... Bu ay
müziğin kalp atışlarını dinlemek gibi hissettiren bir ay olsun.
:)
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
Kasım.
(01.11.23)
Sonbaharı özledim. Ama
o bir türlü gelmiyor. Güneş hala her yanı sıcacık yapıyor. Yemyeşil ağaçların
altında yürümek keyifli. Yine de, özledim işte. İnsan ansızın özlüyor. İnsan
ansızın neyi özleyeceğini kestiremiyor. Biliyorum, böyle dedim ya, iki güne
rüzgar daha bir kuvvetle yanımızdan koşturur; hava gri efektini, bulutlar
duygusal hallerini yüzlerine geçirir. O zaman da yazı mı özlerim? Hayır.
Üzgünüm yaz, ben senin bir ayağı eylülde bir ayağı ekimde hallerini seviyorum.
Malum, mevsimler de kaydı. Eylül artık bir küçük yaz ayı. İsmi hüznü
çağrıştırıyor ama kendisi tatlı mı tatlı.
Ekimi hatırlıyorum.
Geçmiş ekimlerden bazılarını. Üşüyorum. Üstümde mutlaka bir ceket, hırka.
Öğlenleri de aynı serinlikte. Tatlı bir sonbahar ayını anımsıyorum. Nisandan
sonraki en sevdiğim ayı. Çünkü ben baharların ortasını severim, tam göbeğini.
Baharları doya doya içime çekmek isterim. Oysa bu yıl ekimin de kafası
karışıktı. Bana oyuncu bir veda busesi kondurup gidiyor o ayrı. Öpücüğünün kalp
çarpıntısı kuru öksürüğümden yankılanıyor.
Kasım deyince aklıma
ilkokuldaki mevsimler panosu geliyor. Karlı kışlar şehrime hep uzaktı kabul
ediyorum. Ama hani kasım, baharın gerçekten son kısmı. Hani, kardan çocuk dahil
tüm çocukların gülümsediği karlı bir kış gününün resmedildiği mevsime bizi daha
da yaklaştıran, bir ayağı çoktan kışa adım atmış olan ay. Oysa şimdi hiç öyle
hissettirmiyor. Biliyorum daha yaşamadan hükmünü verdim kasıma da. Belki bana
alınacak ve vuuuu diye üzerimize rüzgarını koşturacak. Yine de özledim işte.
Hayır, koşan rüzgarları değil; buram buram hissedilen bir bahar sonunu.
Her şey zamanında güzel
değil mi? Bir şeylerin zamanı kaydığında olmuyor. Bazı şeyler için uygun anlar
var. O an kaçtığında yine olur diye düşünüyorsun. Ama işte olmuyor olmuyor.
Heyecanlanıyorsun, eylül geldi işte sonbahar diyorsun. Ama üstünde yazlıklarınla
ayı bitiriyorsun. Sonra ekim geliyor. Diyorsun işte, şimdi olacak galiba.
Oluyor gibi hissediyorsun. Biraz üşüyorsun nihayet. Özlediğin o his sana değip
geçiyor. Sonra bir bakıyorsun yine tam olarak yazlıklarını kaldıramamışsın.
Sonra kasım geliyor. Bu sefer... Diyecek oluyorsun. Bu sefer sahiden de gelecek
o özlediğin mevsim biliyorsun. Ama onu iki ay beklemişsin. Artık geleceğini
bilsen bile hevesin sönmüş. Zaten sonbahar da kısa sürecek belli, diyorsun. Bir
anda kışa geçeceğiz. İstediğim bu değildi. İstediğin bu veya değil; sen baştan
kendini zaten hazırlıyorsun. Beklemek istemediğin için. Hani gerçekten de bir
anda kışa girsen, rahatlayacaksın bile. Çünkü heyecanlanmak da gözünü
korkutuyor. Kısacık bir yaprak dökümü anını izlemek, kısacık hayatında kaç kez
başına gelir? Kaç sonbahar gördün, kaç sonbahar daha göreceksin? Biliyor musun,
hayır.
Gördüğümüz güzel şeyler
ne kıymetli değil mi? Dün gece ansızın dolunayı gördüm. Aslında biraz
küçülmüştü ama hala bir pinpon topu olarak gökyüzünde asılıydı. Çevresindeki
gece bulutları bilinmeyen bir ülkenin haritasını çıkarır gibi parça parça her
yandaydı. Onların ardından bir görünüp bir kaybolan Ay, sanki Neverland'ın
işaret feneri gibiydi. Vaov, denilecek kısa bir şaşkınlık anı. Güzel şeyler
beni bazen şaşırtıyor. Neden bilmiyorum.
Bu sıralar gerginim.
Kendimi gece bulutları gibi hissediyorum. Yine de Ay'ın ışığı orada biliyorum.
Ay'ı ve böyle basit şeyleri gördüğümde hala heyecanlanıyor olmayı seviyorum.
Çünkü bana benim işaret fenerim de bu gibi geliyor. Bu his benimle oldukça kaybolmazmışım
gibi. Tabii, gibiyle biten cümlelere güven olmaz. Ama ben parçalı bulutlara ve
ışıl ışıl bir Ay'ın güzelliğinin verdiği heyecana güveniyorum.
Bu ay, heyecanlanmak
istiyorum. Ama güzel bir heyecan olsun bu. Gergin değil. İçimi ısıtan bir
heyecanı hissetmek istiyorum.
Herkese güzel bir ay
diliyorum.
Hoşça kalın.
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
Kasım 2024. (01.11.24)
Merhaba! :)
Sana iki kocaman
paragraf yazmıştım ama tek bir tuşla hepsini kolayca sildim. Sanırım hayat, bir
şeyleri labirente döndürmek için fazla kestirme bir yol. O kadar vaktin yok
işte, bilirsin. Labirentte olmak kolaydır. Böylece, hep oyalanırsın. Neticede
labirentler bunun içindir. Oyalanmak için. Bir şeylerle oyalanarak zaman
kaybetmek sıkıcı. Ben oynamayı seçiyorum. Bu, bir strateji oyunu da değil veya
bir kumar veya bozulacak bir oyuncak. Bozulsa ne olur? Bozulur. Bir şeylerin
bozulmasından korktuğum için, o şeyi amacına uygun kullanmak yerine, sakince
evirip çevirmeyi seçiyorum. Oysa her şey basittir. Bu kadar, basit.
Bugün ödünç aldığım bir
kitabı okudum. Sadece bir saat göz attım diyebilirim. David Burns'ün 10
Günde Özgüven isimli kitabı. Yazarın İyi Hissetmek isimli kitabını uzun
zamandır okumak istiyordum. Bundan çok öncesinde kütüphaneden ödünç alıp
okumaya da çalışmıştım ama okudum bitti tarzında bir kitap olmadığından dolayı
kitabı sonra kitaplığıma eklemek üzere yarım bırakmıştım. 10 Günde Özgüven de
İyi Hissetmek gibi içerisinde çeşitli konu başlıkları etrafında testler,
çizelgeler ve öneriler barındıran bir kitaptı. İnsanın kendine yaptığı
sabotajları gayet açık bir dille ifade etmiş ve bunu nasıl
değiştirebileceğimize dair yöntem ve alıştırmalardan da bahsetmişti. Kitabı
kendim alıp uzun bir sürece yayarak, başucu kitabı gibi okumak istiyorum ama o
bir saatlik okuma sürecimde bile çeşitli aydınlanmalar yaşadım diyebilirim.
Bir şeyler için
bahaneler üretiyoruz; ama bak, bu yıl bile neredeyse bitti. Oysa yeni yıl
gecesi daha dün gibi aklımda. Kendime uğur kolyesi almıştım, kocaman bir yıldız
görmüştüm ve havai fişekleri izleyip dilek tutmuştum. Bu yılın şanslı bir yıl
olacağını ummuştum. Umut güzel bir kelime olsa da, dış dünyada gerçeklik
bulması için adım atmak gerekiyor. Bense bu yılın da büyük bir kısmında
mızıldandım. Açık konuşmak gerekirse, kendimi suçlamıyorum. Evet, demek ki
biraz daha mızıldanmaya ihtiyacım varmış. Çünkü şu an bu satırları yazan kız
olarak kendime baktığımda şaşırarak görüyorum ki, yeni yıla giren o kızdan bile
çok farklıyım. Oysa arada sadece 10 ay var.
Yeni yıl için ise iki
ay kaldı. Bu iki ayı hazırlık süreciyle geçirmek istiyorum. Youtubeda da
bununla ilgili çeşitli videolara denk gelmiştim. Aslında bahsettiğim bu
''hazırlık'' sürecine ekim ayını da katmak niyetindeydim. Pardon...
umudundaydım. Niyet daha farklı bir içeriğe sahip bir kelime. Bir şeye niyet
ettiğinde artık ayağını adım atmak üzere kaldırmış oluyorsun. Beynine adım at
komutu gidiyor yani. Oysa umut\ ummak, ucu açık bir kelime. Bir labirent gibi
içinde kaybolabilirsin. Bahsettiğim videolarda (belirli bir link vermem doğru
mu bilmiyorum çünkü bir kez bir içerik yapılınca sonra herkes yapıyor gibi ama
ben şu videodan izledim) ise yeni yıl hedeflerini yeni yıla girmeden
belirleyip daha şimdiden yapmanın -beyni de buna alıştırmak için- daha verimli
olabileceği açıklanıyordu. Bence mantıklı.
Bir de dün deri ceket
giydim. Ah, en sevdiğim giysi türü! Deri her şeyi çok severim (tabii ki suni)
ama deri ceket hep en favorim. Bir moda ikonu olmakla alakam yok ama deri
ceketimin içimdeki gizli serseriyi açığa çıkardığına inanıyorum ahahah. Hem
artık saçlarım da uzun. Nihayet! Sana yine saçımı kestireceğim diye
mızıldanırsam beni uyar tamam mı, kardeşime güvenmiyorum. Ne zaman ''yeni bir
ben!'' desem saçlarımı kestiririm -ve bu çok sık oluyor!- sonra da pişman olmam
hayır, en azından hemen?, ama aradan bir ay falan geçince şey diyorum ''yaaa ne
zaman uzayacak bu saç, uza artık, uza tatlım, uza güzelim'' ahahahha. Evet,
kendimden bir şey isterken yağ çekerim ama işte biraz biyoloji, biraz fizik
yasaları falan fişman, mecbur bekliyorum.
Bu senenin başında da
aynı şeyi yapmıştım. Uzun saçlarımı (ki aslında kendilerini seviyordum çünkü
epey uzundu bu sefer) omzumda kestirmiştim. Kısa saçlıyken daha çok ''İlkay''
olduğuma inanıyordum. Gerçekten, bak cidden öyle sanıyordum. Hani, insanlar kendilerine
bir şeyi yakıştırır da ''bu benim yaaa'' falan der ya, öyle bir aidiyetlik
hissi değildi bu. Daha çok totem gibiydi. Hani sanki saçlarımı kestirince bana
ve hayatıma sihirli değnek değecekmiş gibi. Tabi böyle fiziksel değişiklikler
insanın havasını değiştiriyor, moda sokuyor bir süre ama bunun da son kullanma
tarihi oluyor. Sen değişmedikten sonra, yeni saçın da zamanla
sıradanlaşıyor.
Birine ''içimdeki
serserinin'' kısa saçlıyken mi uzun saçlıyken mi daha çok yansıdığını
sormuştum. O da bana uzun demişti de yıkılmıştım. Çünkü saçlarımı iki hafta
falan önce kestirmiştim! ahahah. İçimdeki serseriden kastım da... -tabii bu
şekilde ifade etmedim komik olmayalım öhöm- İlkay işte. İçimde eksik olan o
ateş. Gençlik ateşi gibi mesela, evet. Harekete geçme ateşi gibi, evet. Mutlu
olduğu şeyleri kabullenme ateşi gibi, buna da evet. Bir cadı gibiiii -böööö-
evet! Ve evet, uzun saçlıyken daha çok bir cadıyım... bööööö! ahahah.
Sevgili okur. Ben bu
aydan... malzeme istiyorum. Birbirine sürtüp ateş çıkaracağım. Şaka. Ben bu ay,
bu aydan bir şey istemiyorum. Onu sadece olduğu haliyle kabul ediyorum.
Biliyorum ki, o güzel bir ay. Gerçekten, kasımı düşününce sanki içimde bir
kıvılcım çaktı gibi hissettim. Bunun büyümesi ve ısıtması için ise kendimden,
planlı olmayı istiyorum. Kaçmamayı, oynamayı ve planlı olmayı istiyorum. Buna
niyet ediyorum. Bizi, hepimizi, mutlu edecek ve bunun için kendimizden emin ve
istikrarlı eylemlerde bulunduğumuz bir aya niyet ediyorum.
Güzel bir ay dilerim.
Hoşça kalın.
:)
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
Kasım. (01.11.25)
Nihayet istediğim
kişiye dönüştüm.
Kendimi nasıl
hissediyorum bilmiyorum ama... bu hissi hep bir kıvılcım gibi yakalıyordum. Bir
anda parlayıp sönen bir ışık gibi. Göz yanılsaması mı, yoksa gerçek mi anlamam
zordu. Günışığında kaybolan, gece beliren bir loşluk gibiydi.
Sanırım aşık oluyorum.
Onu hem çok yakından tanıyorum, hem de daha yakından görmek istiyorum. Onu öyle
güzel seveyim ki, benden hiç vazgeçemesin istiyorum. Onu hep gülümsetmek
istiyorum. Çünkü gülümsediğinde yüzü aydınlanıyor. Yüz şekli çok hoşuma gidiyor.
Bu çok nadiren karşılaştığım bir yüz şekli. Yani işte, onun gülümseyen yüzü.
Gözleri kısılıyor, gözlerinin kenarları hafif kırışıyor. Elmacık kemikleri
havalanıyor. Aslında çok belirgin elmacık kemikleri yok ama o gülünce, yüzünün
şekli değişiyor işte. Gerçekten. Bana öyle ışıl ışıl bakıyor ki, bunun benim
hayatım olduğunu hatırlıyorum. Saçlarını öylece kendi haline bıraktığında bile
çok güzel. Omuzlarını rahat bıraktığında, kaslarını gevşettiğinde... Hele
konuştuğunda... Parlıyor.
Onu hep parlarken
hissetmek istiyorum.
O benim.
Biliyor musun, ben
hayatımın çok büyük bir kısmında, ergenliğimin bile öncesinde, hep aşkı
diledim. Her gün. Evet, aklına gelecek her gün. Her günü say bakalım, işte o
kadar gün diledim.
Ve nihayet, o aşkı
kabul ediyorum.
Çok öfkelenirdim, çok
kırılırdım biliyor musun? Kimseyi kıskanmazdım. Hiç kimseyi. Gerçekten.
Kalbimde tek bir leke bile olmazdı ama kırılırdım işte. Neden ben değil diye
düşünürdüm. Neden ben böyle hissedemedim diye düşünürdüm. Neden biri bana böyle
bakmadı diye düşünürdüm. İstediğim tek şey, bir insandı... tek bir insan! diye
düşünürdüm.
Her üzüldüğümde suçu
buna atardım. Her yalnız kaldığımda bu ''suça'' sarılırdım. Kullandığım cümle
hep aynıydı: Aşkı istiyorum!
Zamanla o kişiye
dönüştüğümü fark ettim. O aşka. O insana. Onda istediğim her şeye sahibim
biliyor musun? Çünkü beni tanısın istedim. Beni görsün istedim. Biri bana
dikkatlice bakınca kaçan ben, en çok bunu istedim.
Nihayet dileğim kabul
oldu. Bir kasım ayında.
Nihayet onu gördüğüm
için mutluyum.
Nihayet beni gördüğüm
için mutluyum.
Güzel bir ay dilerim.
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder