Temmuz Yazılarım.

O yazımda bahsettiğim çiçekler bunlar değil ama
bunlar da anneannemin çiçekleri.

Yeni Ayın İlk Günü | Temmuz 2022 (01.07.22)

Bu fotoğrafı üç yıl öncesinde çekmiştim. O yıl anneannemin pek çok farklı çiçeği açmıştı bahçesinde, hangisini fotoğraflasam bilememiştim. O sıralar farklı açılardan fotoğraflanmış şeylerin farklı şeyler anlatacağına inanıyordum. Aradan bu kadar uzun zamanın geçmesi tuhaf hissettiriyor, du en azından, yakın zamana kadar. Belki hala biraz öyledir, ama artık ilgilenmiyorum. Artık pek çok şeyle ilgilenmiyorum; çünkü artık, ilgimi pek çok başka şey çekiyor. 

Bu yön değişikliği biraz da tutulmuş omuzlarımı gevşetmek gibi hissettiriyor. Biraz da şu yöne esneyim, biraz da şuraya; işte böyle... Kulunçlar insana acı veriyor değil mi? Bir noktada duruşunu bile değiştiriyor. Ancak kambur durmayı bıraktığında anlıyorsun aradaki farkı. İşte böyle bir şeyler. Bu ne zaman oldu bilmiyorum. Önceden olsa bilmekle ilgilenebilirdim, artık ilgilenmiyorum. Çünkü bunlar hep bahane. 

Son günlerde güzel zamanlar yaşadım. Bunların tadını çıkarıyor ve güzel şeyler için teşekkür ediyorum. Bunu yapmak, istenmeyen şeyler için oflamaktan daha iyi hissettiriyor. Hala bazen ofluyorum, ama artık bahane üretmiyorum. Hala bir çaylağım, kabul ediyorum. Ama aynı zamanda başka biri gibiymişim gibi geliyor. Bilmiyorum, garip. 

Bilmediğim pek çok şey var. Ama ne yapalım yani? Hem, hiçbir şey belirsiz kalmaz ve bir şeyler belirsizken onlar için endişelenmek de pek bir işe yaramıyor. Bu sefer bir farklılık yapıp güzel şeyler hissediyorum işte. Bu sefer de böyle olsun.

:)

 

bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

 

Küçük Deniz Kızı Ponyo (Hayao Miyazaki, 2008).


Temmuz (01.07.23)

Bu sıralar üstümde bir ''bitse de gitsek'' hali var. Ney bitsin, neye gitsek, kiminle gitsek, ney\ kim-siz gitsek, hiç mi hiç bilememekteyim. Sadece bir sıkılganlık, bunalganlık ve yeter artık gidel(y)im hali.

Bazen gitmeyi de kalmayı da istemez ya insan; işte ben de öyleyim, hiçbir şey(i) istemediğim bir evredeyim. Ayın yeni ay evresinde! Hiçbir şey görülmüyor. ''Hey Güneş, neredesin?'' Adımın anlamı da bu biliyor musun? Ayın ilk hali, yeni ay. Çocukken birisi bana ''adının anlamı ne'' diye sorduğunda, ona ''ilk ay işte'' derdim ''yazıldığı gibi, başka bir anlamı yok.'' 

Ay. Pek bir severim kendisini. Ay'ı sevmek demek, Güneş'i de sevmek demektir aslında değil mi? Aysız Güneş düşünülemez, düşünüle-bilinemez. Bazı şeyler böyle sanırım. Ay'ı seviyorsan, Güneş'i de sev gibi. Güneş'i sevmek için Ay gerekmez mesela. Güneş, Aysız da var olabilir. Ama ben Ay'ı seviyorum kardeşim, ne yapayım. Demek ki bir şeyleri sevebiliyormuşum. Hımm bu iyi. Yaşam belirtisi.

Sevgi böyle değil mi? Bir şeye sevgi duymanın temeli, o şeye ilgi duymaktan geçiyor. Hiçbir şey ilgini çekmezse, hiçbir şeyi sevemezsin de. Ama dur bir dakika! İlgini çekmeden de sever misin? Sevebilir misin? Bence hayır. Sence? Bak mesela; Ay, Güneş sayesinde görünüyor ama benim ilgimi Güneş değil Ay çekiyor. Eee ne yapacağız şimdi? Bir nedenin öncülü diye, o öncülü de mi sevmem gerekli? İlgimi çekmiyor. Faydacı da değilim. Sadece Ay'ın bende uyandırdığı his hoşuma gidiyor ve bu nedenle Ay'ı seviyorum. Bu kadar. Sevgi basit bir şey. Basit nedenlerle dolu bir şey. Sevgi nedensizdir olayı vardı bir de değil mi? Saçma. Nedeni var işte, söyledim. Basit masit; ama nedenli. Yoksa ne yani, önümüze gelen her şeyi mi sevelim ohooo. İlgimi çekiyor, bana kendimi iyi hissettiriyor. Bu nedenle Ay'ı seviyorum. Güneş'ten bana ne? -mecazen canımmm, alınma sevgili Güneeeşşş, seni de seviyorum <33 :)-

Bir keresinde bir Ağaç Ev'de buna benzer bir konuyu konuşmuştuk. Tam olarak bu soru değildi ama buna benzer sevgi ile ilgili bir konuda bir bloggerla polimiğe girdiğimi hatırlıyorum. :) Sanırım o gün savunduklarımın, bugün çok da arkasında değilim. Bu komik. Sevginin nedensiz olabileceğine inanıyordum. Yani buradaki ''neden''den kastım bir kazancının olması, menfaat elde etmek falan değil. En basitinden, bir şeyi sevmek için o şeye ilgi duymalısın! Ah ne yaratıcı bir yanıt... Ama dur, toparlıyorum şimdi.

Bir şeyi sevdiğinde, aslında o sevme hissini seversin değil mi? O his, o his önden gelir. Belki sonra ''neden'' olarak belirttiğim bu ''sevme hissi''nin yerini sadece sevilen kişinin veya şeyin bizzat kendisi alır, ama en azından en başta o hissi seversin. O hissin oluşması için ise ilgi duyman gerekir. Bu ilgi çok çeşitli yollarla oluşabilir. Bazen bir sorumluluktan dolayı başlar. Bazen ihtiyaçtan dolayı. Bazen kendiliğinden başlar ve sana kendini iyi hissettirir. Bir canlıyı seversin, bir nesneyi, bir eylemi... İşte neyi istersen. Bu da ''insan ne ile yaşar'' mevzusuna döndü iyice. Sanırım buna da cevabım sevgi olurdu. Hayır hayır, pembe gözlüklerimi çıkararak yanıtlıyorum bu soruyu. Cidden, insan sanki özünde sadece bununla yaşar gibi. Evet, susuz ve besinsiz de yaşayamaz. Oksijensiz ve diğer gerekli olan tüm o maddesel koşulların eksik olmasıyla da yaşayamaz. Evet, aynı zamanda insan çok fazla zaafı olan mızmız bir varlıktır; bu nedenle de çeşitli yönlerden sıkça kırılır, bozulur, onarılmaya ihtiyaç duyar. Ama özünde insan, asıl, sevgisiz yaşayamaz sanki. Bin yıl da kalsa önünde, bir yıl da; başka bir insanın ona bakarken gözlerinde beliren ışıltıyı hissetmeden yaşamışsa, bu ne kurak bir ömür olur! Ben en çok o ışıltıyı bana veren kişilere minnettar olurum sanırım hayatta ve en çok da o ışıltıyı hissedebileceğim bir varlık veya eylemi bulduğumda yaşadığımı hissederim. Yoksa ne önemi var ki tüm bunların? Doğ, büyü ve öl. Bu kadar mı? Ne sıkıcı! 

Bir şey sevmeden de yaşarsın sanırım. Ama dedim ya, ne sıkıcı olurdu bu! Korkunç! Hayatı eğlenceli yapan şey bu sanırım. ''Aaaa şu Ay ne ilgi çekici.'' ''Vaoovv, şu kebelek, aman kelebek, ne güzelmiş.'' ''Bu kitabı neden bin yıldır okumayı ertelemişim acaba?'' ''Açken sen sen değilsin, yediğin yemek de sadece yemek değil; oh nihayet doydum.'' ''Çok sıcaaak! Neden bu kadar sıcak! Yaşasın limonatte veya limonatteli dondurma!'' ''Bloğuma hoş gelmiş, beş gitmişsen canım okurcuğum!'' ''İyi ki varsın canım bff'im, kardeşim, anam, babam, kendim ve artık her kim iyi ki var ise...''

Son günlerde hiç yaşam belirtisi göstermiyorum. Bir ara kendimi tamamen yok edeyim demiş, hazır buradan bile koparılmışken, kendimi diğer sosyal mecralardan da bir kısa es verip koparıvermiştim. İşte yok oldum! 21. yüzyıl da sıkıcı bir zaman dilimi bence. Ne işim varsa burada, her neyse(m). Instagramda dolaşırken bir ara bana kusmalar geliyordu. Bilmiyorum, sanırım her şeyden koptuğum evrenin yükseliş aşamasıydı o an. Sonra biraz münzevi hayatı yaşadım. Ama olmuyor olmuyor tabi. Gündem pek iç açıcı olmasa da, takip edemiyordum ve geri kalıyordum. Mağarada da yaşamak istemem. O yüzden geri döndüm. Her yere! Bu garipti. Benim de bir ortam yok valla.

Ama ne diyordum?!?! İşte, sonra her yere döndüm ve blog yazarken nefes aldığımı hissettim. Dünya varmış dedim. Bloğumu bir ufak turlayan herhangi biri, yalnızca bir hafta önce döndüğüme inanmaz sanırım. Veya inanır, bilmiyorum. Sadece, şunu diyorum; nefes aldım. Ama yine de ev gibi değildi. Ben de yazı yazdım; evime benzesin diye. Yazlık gibi, kışlık gibi. Kaçmak için, bir ev işte. Olmadı. Eskisi gibi hissettirmiyor. Yine hoş, sevimli. Ben gibi ve bencesi en önemlisi. Ama ne bileyim, sanırım bırak kalsın böyle desem daha iyi. Belki de böyle olması gerekiyordur. Çok da evim olmaması. Kendimi de kandıramadım işte. Ne kadar yazı yazsam da olmuyor. Belki de daha derin bir nefes almam gerekiyor. Sonra o nefesi başka başka yazılarıma üflemem ve başka başka yazılara hayat vermem gerekiyor. Burasının bana can suyu olduğu kesin. İçime heyecan verdiği, gözlerime en olmadı kıvılcım verdiği. En çok da sen ziyaretime geldiğinde. Çok mutlu oluyorum bak cidden. Sen kimsin bilmiyorum; ama ben tüm misafirlerimi severim. Sen gelmesen bile yazarım sanırım. Ama sen geldiğinde daha güzel olur. Bir bahçe düşün mesela şimdi. Sen o bahçeyi görmesen de o bahçe var olmaya devam eder. Veya gökyüzü. Sen ona bakmasan da o vardır. Veya bulutlar. Her bulutu her an göremezsin; ama bulutlar vardır! Bu blog da var olur. Ben oldukça, o da olur. Ama sen oldukça, daha güzel olur. Daha farklı açılardan varlık bulur. Can bulur, anlam bulur. Bu yüzden önemlidir; bir şeyi başkalarının da görmesi, bilmesi, hatta mümkünse sevmesi. O zaman anlamı genişler çünkü. Bu yüzden diyorum ya, nefes alarak da yaşarız; ama o nefesi genişleterek yaşasak, daha güzel yaşamaz mıyız? Sevdiğimiz her şey, bizi genişletir; nefesimizi, genişletir. Bunu diyorum hani. Nefes alarak yaşarız, severek yaşarız. Yaşayarak nefes alırız ve işte yaşarken severiz. Yaşarken sevmeliyiz.

Hareket eden her şey yaşar. Ay da. Hareket eder, hep belirsiz kalmaz. Yeni ay olur; hilal, ilk dördün, dolunay, son dördün... -şu bilgiyi çıkarmak için beynimi zorlamam peki :P- Yani durmaz, döner durur. Dünya da döner, Güneş de. Ay da. Böylece değişirler. Kah azalırlar, kah büyürler. Tamamlanırlar diyecektim de; var mı öyle bir dünya? Bak mesela, Tarotta son kart Dünya'dır. Çember, tamamlanma, bitiş. Kahramanın son durağı. Hellüüüğğ, uyan geldik! Sonra yine sıfırıncı kart olan Budala alır sözü. Dağ başını duman almış, diye. Köpeğiyle birlikte yeni yolculuklara paraşüt açar. Valla bak, paraşüt açıyor. Kendini cumburlop atıyor yollara. Dağ, tepe, uçurum... Allah ne verdiyse. Sonra pek çok kartı geçiyor. Pek çok şey öğreniyor. Büyüyor. Bir yerde tıkanmış olması, onun büyümesini engellemez ki. Orada tıkandığında bile aslında öğrenmez mi? Öğrenir elbet. Herkes her şeyi aynı sürede öğrenemez ya canım? Hem, uygun şartlar sağlanırsa her öğrenci öğrenebilir! Budala da böyle işte. Dünya'ya ulaşana kadar pek çok şey öğreniyor. Sonra bitmiyor, hızını alamıyor ve ''ben yeni bir yolculuğa çıkacağım!'' diyor. Onun varoluş amacı bu çünkü. İstese de duramaz.

Budala da, Ay da, Güneş de, Dünya da; döner ama durmaz. Her dönüş başka bir yeri gösterir onlara. Başka bir var oluş biçimini. Varlık halini. Böyle düşünmek ilham verici geliyor bana. Önceden eski bloğumda ayın ilk gününde ve dolunay zamanlarında iki ayrı yazı yazardım. Şimdi bunu yapmama gerek yok sanırım. Dolunay bir tamamlanış değil çünkü. Sadece bir durak. Ama ben durmamalıyım. Şu an duruyor olsam bile, biliyorum ki, yaşayan hiçbir şey duramaz, istese bile.

Bu ay çok sevelim mi? Ah lütfen öyle yapalım, çok çok çok sevelim. Bir şeyleri. 

Bunu deneyelim.

Hoşça kal.

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz. 

 

2026'dan Not: 2023 Temmuz yazısını yazarken çok heyecanlıydım hatırlıyorum. Çünkü bu blogdaki ilk Yeni Ayın İlk Günü yazımdı. Bu seriyi hep ayrı bir sevmişimdir. Artık başlığa sadece ay ismi yazıyorum ama bu serinin çıkış noktası bu: Yeni Ayın İlk Günü. Yeni bir umut... yeni bir yön.


Temmuz 2024. (01.07.24)

Önceden koşa koşa sana gelirdim. Şimdi yürüye yürüye geliyorum. Tamam, şakalar erken başladı kabul; neyse! Önceden koşa koşa sana gelirdim. İçinde bulunduğum an'ı kelimelerden bir baloncuğa dönüştürüp içine seni de alabilmek için. Böylece, üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin, o yazının topraklarına adım attığımız daha ilk anda, o yazıyla birlikte, o anda havalanacaktık. Bu yazılar çok vaov bir an'ı anlatmazdı ama yine de her an gibiydi işte. Vaov olan an mıdır, yoksa anların toplamı mı? Tamam kabul; bazen anların içindeki tek bir an vaov'dur, gerisi hatırlatıcı anlardır o kadar. Benim anlattıklarım hiç vaov bir an'ı temsil etmediler ama yine de yaşarken, kalbim vaov dediğinden dolayı, sana koşmuştum.

Gün ışığının cisimlere vuran yüzünü pek bir severim. Tam da batmadan evvel, son bir turuncu göz kırpışla vurduğu yeri analog fotoğraf makinesiyle çekilmiş bir fotoğraf karesine çevirir. Pek bir sanatsal olur en sıradan cisim. Dünyayı bu gözle görmeyi seviyorum. Gün ışığından gördüğüm usulle bakmayı yani. Her şeye böyle bakılmaz ama baktığın şeyi iyi seçebilirsen, o sıradanlıktan güzel eserler üretebilirsin. Sadece görerek bile. Düşünceler, duygular ve onların dışavurumları. Bence düşünce ve duygular onları dışa vurup vurmamamızdan da bağımsız olarak birer eserdir. Çünkü bizimdir; dışa vurulduğunda ise, bizden olur. Hala bizimdir ama onu algılayan kişi de gördüğü şeyde artık söz sahibi olur. Gün ışığının da eserleri vardır, işte yukarıda söyledim; ancak biz, her birimiz, onu farklı yorumlayabiliriz. Güneşten gelir, ondandır ama artık ona biz de kendi düşünce ve hislerimizden bir mana katmışızdır.

Gün batmaya yakınken tam yakınımda minik kuşlar uçuşuyordu. Tıpkı birbirlerine caka satar gibi gergin kanatlarıyla bir alçalıp iki yükseliyorlardı. Minik veya büyük hiç fark etmez, kuşları izlerken hep güleceğim gelir. Pek bir havalı ve pek bir masum görünürler. Tamam, bazen korkutucu da olabilirler ama kabul et, yine de tatlı küçük çocuklar gibiler. En havalı şeyleri söylerler, ancak bilge kulaklar onları sevgiyle dinlerler. Herkesin bilge kulakları olabilir. Bazı şeyleri kendimizden çok yükseğe koyarız. Oysa bence pek çok ''büyük'' olarak tanımlayacağımız şey, tüm bu sıradan anlarda gizlidir ve bence, onları o anda görebilmek, yaşamın fotoğrafını çekmektir. Onları o anda yaşamak ise... Hadi hadi cevabı ver diye bekliyorum - ...yaşamaktır.

İlk yıldızlar çıkarken de çok heyecanlanırım. Güneş nostaljik bir renge büründürürken dünyayı, bu ilk yıldızlar pek bir çekingen görünürler. Önce biri parlar, sonra onun çaprazındaki bir diğeri. Gökyüzü tatlı bir mavidir; yıldızlar da gümüşten noktalar olup yavaş yavaş yerlerini almaya hazırlanırlar. Tüm bu hareketlilik yaşanırken, kuşlar kendi hareketleriyle meşgullerdir. Alçalıp yükselen uçuşlarıyla ve hemen akabinde yükselip alçalan ve alçalıp yükselen ve yükselip... 

Bu ayın ilk günü de pazartesi gününe denk geliyor. Düzenli bir ay, sevdim.

Güzel bir ay diliyorum.

Hoşça kalın.

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Not: Galiba 2025'te aylar temalı yazılar yazmamışım. Ancak yılın son çeyreğinde yazdığımı hatırlıyorum. Gerçekten çok yazık... Üzüldüm.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar