Canavarın Çağrısı (Patrick Ness) | Kitap Yorumu

Yazar: Patrick Ness, Çevirmen: Arif Cem Ünver,
Yayınevi: Delidolu Yayınları

Kitap, bir canavarla yüzleşen bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Kendi canavarını görmesinin öyküsünü. Conor'un yaşamı annesinin kanser olmasıyla değişmiştir. Amerika'da kendisine yeni bir aile ve yaşam kurmuş babası onlardan çok uzaktadır. Büyükannesi diğer tüm büyükannelerden farklı, soğukkanlı bir kadındır. En yakın arkadaşı Lily onu hayal kırıklığına uğratmış, tüm sınıf arkadaşları ve öğretmenleri Conor'u yaşadığı zor günlerden ibaret tanımlamaya başlamıştır. Tüm bu yalnızlık Conor'un dengesini bozar. Tıpkı gördüğü kabuslar gibi bir hiçliğin içinde olduğunu düşünür. Bu hiçlikten çıkabilmek için bir canavardan yardım ister. Canavar gelir ve Conor'a üç hikaye anlatır: Haksızlığa uğramış kötü bir cadının hikayesini, dışlanmış bencil bir şifacının hikayesini ve fark edilmiş görünmez bir adamın hikayesini. Tüm bunların karşılığında ise canavar, Conor'dan tek bir şeyi ister: Gerçek bir hikaye duymayı. Bu hikaye tek bir cümleden ibaret olsa bile.

Bu kitabı okumayı yıllardır istiyordum. Vaktiyle sadece kitap değil; kurgunun çizgi romanı ve film uyarlaması (A Monster Calls\ Canavarın Çağrısı) da oldukça ilgi görmüştü. Kütüphanede dolanırken kitaba rastladığımda sanki geçmişten yüzüne aşina olduğum bir tanıdığımla karşılaşmışım gibi hissettim. Kitabı nihayet okuyabildiğim için bile başlı başına memnun hissediyorum. Kitabın konusu yazarı olan Patrick Ness'e ait değil. Kitap Siobhan Dowd isimli başka bir yazar tarafından tasarlanmış olsa da, kurgu yazıya dökülemeden yazar malesef vefat etmiş. Bu fikir Patrick Ness tarafından yazıya dökülmüş ve bir kitapta varlık bulmuş.

Kitabın yalın bir dili, sürükleyici bir anlatımı var. En başından en sonuna kadar canavarın ne yapabileceğini merak ederek okudum. Canavarın varlık amacını kitabın ortalarında bir yerde anlamış olsam da, son ana kadar (belki de Conor gibi) onun bir hamle yapmasını bekledim. Yardım etmesini... Canavar, Conor'dan bağımsız değildi. Çağırdığını bile bilmediği porsuk ağacı görünümündeki bir canavarın anlattığı sinir bozucu sonlu tuhaf hikayeler, zaten kötü günler yaşayan çocuğun hem canını sıkıyor, hem de iç dünyasında oynamalar yaratıyordu. Canavar, Conor'a korktuğu gerçekle baş edebilmesi için yardım etmek üzere geldi ve çocuğa sadece, gerçeği kabul edebilme yolunda rehberlik etti.

Bu, üzücü bir öykü. Annesini kaybetmek istemeyen bir çocuğun iç dünyasında duyduğu boşluğu kabullenmesinin öyküsü. Canavar aslında ona korkutucu görünen bir gerçekle baş edebilmesinde cesaret veriyor. Kitap boyunca fantastik bir öykü okuyormuşuz gibi hissetsek de, aslında okuduğumuz gerçek bir öykü. Bu nedenle de kitaptan etkilendim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Eva Luna (Isabel Allende) | Kitap Yorumu

Yazar: Isabel Allende, Çevirmen: Seçkin Selvi,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitap, ana karakteri olan Eva Luna'nın yaşadıklarını karakterin yaşamının öncesinden başlayarak Şili'de gerçekleşen iç karışıklıkların atmosferinde konu ediniyor. Eva Luna, kendisi gibi yetim olan bir anneden dünyaya gelmiş, babasını hiç tanımamış ve annesini küçük yaşta kaybetmiş bir kız çocuğu. Hayat anlamına gelen Eva ismini annesi ona hayatı çok sevmesi için veriyor. Eva gerçekten de, yaşadığı tüm zorluklara rağmen hayatı da, hayatlar uydurduğu hikayeler bulmayı da çok seviyor. Kitapta minik Eva'nın yaşadıklarından başlayarak Eva'nın önce genç bir kız, sonra genç bir kadın oluşuna kadarki süreci karakterin kendi ağzından okuyoruz. Doğuştan gelen bir yetenekle iyi bir hikaye anlatıcısı olan Eva, biz okurlarına hayallerini, kayıplarını, serüvenlerini ve aşklarını anlatıyor.

Kitap değil bu senemin, tüm zamanlarımın favorilerine girebilecek potansiyelde bir kitaptı. Isabel Allende'nin nefis anlatımı, özgün karakterler ve tuhaf olaylar... Bu da yetmezmiş gibi benden fersahlarca ötede yaşanmış olayların tarihini öğrenmek bile ilgi çekiciydi. Ancak ne zaman kitap için ''tamam, ne olursa olsun bu kitabı sevdim ben ya'' desem, buna ya yazarın kendisi, ya da ana karakterin söylemleri izin vermedi. Eva Luna yaşamına yaşanmamış bir aşkla başlayan bir bebek. Bundan ötürü veya buna bağlanan nedenlerle, tüm yaşamı boyunca aşkı aradı. Eva'nın çalkantılı aşk yaşamı tabuların da ötesinde, etik değildi. Hatta yer yer mide bulandırıcı olduğunu söylemeliyim. Kan bağı olmasa da, birlikte yaşadığı insanlarla zaman içinde kurduğu ilişkiler rahatsız ediciydi (Aslında genel olarak kitaptaki ilişkiler çarpıktı, tüm suçu Eva'ya atmayalım. Başlangıçta bunu bir çeşit yergileme yolu sandım, ancak herhangi bir eleştiri gelmedi. Her şey çarpıklığıyla kaldı...). Normalde bu tip sahnelere kurgusal içeriklerde bile asla tahammülüm olmamasına rağmen, yazarın Güney Amerikalı olmasından dolayı (çünkü başka edebi metinlerde de bu tip durumlara rastlamıştım - Marquez kitapları buna örnek olabilir) bunu bir noktaya kadar tolere ettim ama bir yerden sonra bu kadar da olmaz dedirtti doğrusu.

Diğer rahatsız olduğum durum ise, Arap bir karakteri ve Arap kültürünü detaylıca anlatıp sonra da bu karaktere ''Türk'' denmesi oldu. Riad Halebi karakteri ve karısı Zulema apaçık Arap'tı. Hatta Arabistan çöllerindeki adetleri ve yaşamları da detaylı bir şekilde betimlenmiş. Konuştukları dil için bile ''Arapça'' denmiş. Buna karşın karakter ''Türk'' olarak tanıtılmış. Dünyaca okunan bir yazarın kitabında Arap kültürü, Arap coğrafyası, Arap iklimi ve Arap karakterler Türk olarak ifade ediliyorsa, yabancı insanların biz Türkleri çöllerde deveye biniyor olarak tanımalarını garipsememek lazım sanırım (!)... Bu noktada iki seçenek olabilir: Ya Isabel Allende (bunun olmasını hiç istemem ama) bunu kasıtlı olarak bu şekilde ifade etti ve Arapları Türk olarak (Arapça konuştuklarını bile üstüne basarak yazdığı halde) tanıttı; ya da kendisi de Türkleri çölde yaşıyor ve Arapça konuşuyor sanıyor. İkinci seçenek doğruysa da iş vahim, çünkü dünyaca ünlü bir yazarın (bu kitap yazarın ilk kitabı değil, daha önceki kitaplarıyla ün kazanmıştı) kitabında yer verdiği farklı bir kültürü detaylı araştırmadan yazması düpedüz saçmalık diye düşünüyorum. 

Kitapta sevdiğim noktalar ise; dilinin çok akıcı, betimlemelerin zengin olması, konunun sürükleyici olması, yazarın yaşadığı coğrafyanın yakın tarihini olaylara sindirerek doğallıkla anlatabilmesi ve Mimi karakteri gibi (kendisi transseksüeldi) toplumda azınlık olan kesimden bir karaktere kurgusunda yer vermesi oldu.

Kitapta sevmediğim noktalar sayıca az olsalar da, önemli konulardı. Kitabın hoşlanmadığım noktaları tolere edebilme sınırımın üstündeydi. Açıkçası bu duruma gerçekten üzüldüm...

Son olarak kitaptan bağımsız bir şekilde kitabı okuma sürecimde karşılaştığım hoş bir duruma yazımda yer vermek istiyorum. Kitabı kütüphaneden alıp okudum. Okuduğum baskı çok eski bir baskı ve yıllar içinde pek çok okurun evine misafir olmuş bir kitap. Kitapta altı çizili (işaretlenmiş) cümlelerin hepsinin altını ben de çizmek istedim. Bu durum, benimle aynı noktalara dikkat etmiş kişi veya kişilerle (ki muhtemelen kitap kütüphaneye gelmeden önceki sahibiydi) bağ kurmuşum gibi hissetmemi sağladı. 

Ayrıca kitabın eski bir baskı olmasından kaynaklı olduğunu tahmin etmemle birlikte, kitabın çevirisinde pek kullanılmayan Türkçe kelimelere de sıklıkla yer verilmişti. Yerel dil kullanımlarına dair bazı terimlerin çevrilmeden aynen bırakılması hoşuma giden bir durum ancak çevrilmiş kısımlarda da anlamını bilmediğim (muhtemelen çoğu kişinin bilmediği) sık kullanılmayan Türkçe kelimelere yer verilmesini pratik bulmuyorum. Tabi ki ben bir çevirmen değilim ancak bir okurun gözünden değerlendirdiğimde bu durum bir noktadan sonra yorucu oluyor. Kitabın güncel baskılarında durum nasıldır bilmiyorum tabi. Benim okuduğum kitabın 2. baskısıydı ve 2000 yılına aitti.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Ayışığı Sofrası (Nazlı Eray) | Kitap Yorumu

Yazar: Nazlı Eray, Yayınevi: Everest Yayınları

En yakın arkadaşı Aşo ile arasının açılması, Serra'nın içinde boşluk yaratır. Bu boşluğa çekilen Serra geceler boyunca ıssız sokakları arşınlar. Bu karanlığın içinde karşısına çıkan kişiler de kendisi gibi ya boşluğun içinde dolaşanlardan, ya da boşluktan gelenlerdendir. Şoförü Şefik, efsanelere konu olmuş Yedi Uyuyanlar'dan Yemliha ve ayışığı sofrasında rastladığı tanıdık simalar... Kitap boyunca ana karakterin düşünce ve düş dünyasında bir gezintiye çıkıyoruz. 

Bazen tetikleyici bir olay bizleri geçmişte yaşanmış başka olayların ara sokaklarına çekebilir. Eski tanışıklarımız, eski yaşantılarımız... üzüntülerimiz, kızgınlık ve kırgınlıklarımız, belki sevinçlerimiz, ilklerimiz... aklımıza gelir. Aşo ile olan küslüğü, karakterin zihninde kocaman bir boşluk yaratıyordu. Bu küslük Serra'nın iç dünyasında yer eden diğer boşlukları da tetiklemişti. Serra başlangıçta boş sokakların karanlığında dolanırken, iç dünyasını ve kendi duygularını keşfettikçe zihnindeki diğer sokakları da görebilmeye başlamıştı. 

Bu noktada benim en çok ilgimi çeken, çünkü bana tanıdık gelen ve beni rahatlatan kısım ise, Serra'nın eskiden kendisinde yer etmiş veya kendisinin yer ettiği kişi ve durumları çok küçük boyutlarda varlıklarmış gibi görmesiydi. Parmak çocuk boyutunda gördüğü geçmişinden isimleri yer yer tanımakta zorlandığı bile oldu. Serra yatağına kapanıp saatlerce ağladığı bir günü rahatça anımsarken, o güne sebep olmuş kişiye herhangi bir duygu beslemiyordu. Zaman bizlere boşluklar sunuyor sanırım, diye düşündüm, ve bu boşluklar bizden bir zamanlar çok büyüttüğümüz hislerimizi alıyor.

Kitabın ana karakteri olan Serra, aynı zamanda olayların anlatıcısı. Bu ana karakteri takiben karşımıza iki yardımcı karakter ve çok sayıda figüran çıkıyor. Serra'nın ''Karı Şefik'' lakabını taktığı şoförü, daima halinden yakınan ama sorunlarını çözmek için adım atmayan bir adam. Serrayla olan karşılaşmalarında aslında onun da Serra gibi kaybolduğunu, ancak bunu Serra'nın aksine bilinçsizce yaşadığını görüyoruz. Şefik kaybolduğunun farkında olmadan kendini arayan bir karakterdi. Yemliha ise karanlık sokaklardan bir anda beliren ve Serra'nın gece yolculuklarına eşlik eden bir karakter. 309 yıl boyunca altı arkadaşı ve bir köpek ile birlikte bir mağarada uyumuş olan bu genç adam, yeni dünyayı keşfetmek için mağarasından çıkmışken Serra'ya rastlıyor. Şefik de Yemliha da gerçekten somut olarak varlar mı, yoksa ikisi de Serra'nın düş gücünün ürünü mü kitap boyunca anlayamıyoruz. Öte yandan Şefik karakterine yüklenmiş özelliklere Serra'nın bakış açısı fazlasıyla cinsiyetçiydi. Bu yaklaşımla sokak jargonuna uygun davranılmış diye düşünmeye çalışsam da, Serra baya baya eğitimli bir kadındı. Bence gereksiz bir ayrıntıydı ancak insanlar eğitimli de olsalar cinsiyetçi olabilirler malesef. Bu nedenle garipsememek lazım.

Kitapta hayal ile gerçek iç içe geçmiş durumda ve kimi zaman fantastik bir rüyayı anımsatan olaylar, absürtlük sınırını zorluyor. Kitabın yalın dili ve olayların garipliği ise kitabı sürükleyici kılmış. Büyülü gerçekçilik akımının ülkemizdeki temsilcilerinden olan Nazlı Eray'ın kitaplarından okumayı uzun süredir istiyordum. Ancak açıkçası yazarın dilinden çekiniyordum. Buna karşın kitabı zorlanmadan ve genel olarak ilgiyle okudum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Suzan Defter (Ayfer Tunç) | Kitap Yorumu

Yazar: Ayfer Tunç, Yayınevi: Can Yayınları

İnsan kendini niçin anlatır? Belki kendinden çıkmak, belki kendine sığmak için... Derya ile Ekmel'in yolları günlük hayatın sıradanlığında kesişiyor ve bu iki yalnız insan, birbirlerinin günlüklerine misafir oluyorlar. Kitap iki insanın günlüklerinin iç içe geçmesinden oluşuyor. Kitabın bir sayfasında Ekmel'in günlüğünü, diğer sayfasında Derya'nın günlüğünü okuyoruz. 

Ekmel, doğup büyüdüğü evden hayatı boyunca çıkamamış, nereye giderse gitsin o evi içinde taşımış bir adam. Orta yaşının sonlarına yaklaştığı günlerde bu evi satmak bahanesiyle bir ilan veriyor. Niyeti evini somut olarak değil, soyut olarak elinden çıkarmak. Ekmel kendine bir arkadaş arıyor; dinleyebileceği, ona bir hikaye verebilecek bir arkadaş. Derya, abisi ve babaannesiyle yaşadığı zamanlarda Suzan'ın sıcaklığıyla korunduğu günlere sığınıyor. Suzan... abisinin aşkı, kendisinin rakibi ve evi olan Suzan. Derya'nın anımsadıkları, abisi ile Suzan'ın hikayesine sığmaya çalıştığı üç kişilik sıkışık tepişik bir hayat. Kendine bir ev, bir aile, bir aşk... bir hikaye bulamayan Derya, Suzan'ın ismine sığınarak onun yaşadıklarını kendi hayatıymış gibi anlatıyor Ekmel'e.

Kitap iki kişinin günlüğünden oluştuğu için olayların farklı anlatıcılar tarafından nasıl algılandığını net olarak takip edebiliyoruz. Ben bu takibi yapabilmek için aynı tarihe ait yazılanları önce bir anlatıcıdan sonra diğer anlatıcıdan okuyarak kitabı ilerlettim. Ancak dileyen önce bir karakterin günlüğünü baştan sona okuyup, sonra diğer karakterinkini okuyabilir. Ama bence aynı tarihleri aynı anda okumak hikayeyi bir bütün olarak daha net görmeyi sağlıyor. İki karakter de birbirine benziyordu. Orta yaşlarında denebilecek bu iki kişi, aslında kırgın insanlardı. Hayattan neyi ummaları gerektiğini bile bilemeden yaşamlarını başkalarının hikayelerinin gölgesinde yaşamanın kırgınlığını hissediyorlardı. Bu nedenle de kimi zaman başkalarının hikayesine sığınarak, kimi zaman hikayeyi değiştirip anlatarak bir yaşam var etmeye çalıştılar. Aslında bu bir çaba bile değildi. 

Derya, en çok abisini sevdiğini söylüyordu ancak bence o en çok Suzan'ı sevmişti. Abisini kendisi kadar çok seven, onu anlayan tek insan olan Suzan'ı. Bu nedenle onun hikayesine hep imrendi. En sonunda da belki, bu hikayeden kendini çıkarmak istedi. Hayatlarından çıkmış olan Suzan'ı, artık kendisine bile benzemediğini düşündüğü abisini ve gelecekte yaşanacak günlere inanmış gençliğini bu yolla yeniden var etmek istedi. Ekmel ise muhtemelen Derya'dan bile şanssızdı. Çünkü onun bir Suzan'ı hiç olmadı. Bu nedenle de Suzan'ın hikayesini üzerine geçirmiş Derya'yı dinlemeyi sevdi. Bir hikayesi olan birine rastlamak aslında ona da bir hikaye verdi.

Kitabın yalın bir dili, akıcı bir anlatımı var. Kitabı sevdim, hatta bir noktadan sonra gerçekten etkilendim. Sadece şu alışılmışın dışındaki ikili anlatımı için bile okuduğuma memnunum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Hareket etmelisin, bir şeyleri çok istemeli ve çaba göstermelisin.

 

Yeniden bir hayalim var. Aslında yeni bir hayal değil. Yıllar evvel günler ve geceler boyunca araştırdığım şeyler. Oysa zaman içinde onlara inancımı yitirdim. Onları gerçekleştirebileceğime, onları gerçekleştirebilsem bile bir anlamının kalacağına inancımı yitirdim. Diğer yandan bu hayaller benim için gerçekten anlamlıydı. Çünkü hani bazı resimlere veya fotoğraflara bakınca, kalabalık bir görüntü olsa bile, odaklanacağınız kişi veya nesneyi net olarak görürsünüz ya... işte bu hayallerde de odak noktası bendim.

Bunları düşünürken henüz çok gençtim. Hatta kardeşimden bile daha küçük yaştaydım. Her şeyi planlamadan, önümü görmeden rahat edemezdim. Mutlu olabileceğim senaryolar bulmadan adım atamazdım. Sadece mutluluk değil, maddi güvence ve hatta yaşlılığımı bile düşünürdüm. Bu da beni cesur kılarmış (anlamamıştım). İstekli, güçlü ve cesur. Sonra yavaş yavaş anlamlarını yitirdiklerini düşünmüştüm. Şimdiyse dönüp baktığımda görüyorum ki, aslında anlamını yitiren birden çok şey değil, tek bir şeymiş. İçimdeki temel bir şey, ne olduğunu ben de bilmiyorum, sarsılmış. Bu nedenle resimdeki odağımı görmekte zorlanır olmuşum.

Umudumun, sebeplerimin ve kendime güvenimin yitirilmediğini görüyorum. Özellikle son yıllarda yoğun olarak hissettiğim burukluk hissi de sanki uçtu gitti. İnsan odak noktasında kendini konumlandırırsa, sanırım bir şeyler için çaba harcamayı istemek bile heyecan verici olabiliyor. Kimseyle kendini kıyaslamadan, hatta kendinle bile kendini kıyaslamadan devam etmelisin. Bir yol seçip, önün zaman zaman sisli görünse bile, hareket etmelisin. Yürümeli yürümeli yürümeli, bazı duraklara varmalı ve yolu izlemelisin. Belki yerleşmelisin de bir yere ama asla ama asla hareketsizliğe alışmamalısın. Kaslarının, zihninin ve kalbinin sıcaklığını her daim diri tutmalısın. 

Bunu not düşmek istedim.


(Çiçeklenmeler, Melisa Kesmez).


Zorro - Efsanenin Başlangıcı (Isabel Allende) | Kitap Yorumu

Yazar: Isabel Allende, Çevirmen: Mehmet H. Doğan,
Yayınevi: Can Yayınları

Maskeli kahraman Zorro, kimliğinin bir simgesi olan ''Z'' harfi dışında ardında hiç iz bırakmadan kaybolur. İspanyolca ''tilki'' anlamına gelen Zorro, geceleri hareket eden bir tilki gibi zeki, çevik ve gizemli bir kahramandır. Anti kahraman özelliklerini de bünyesinde barındıran bu kahramanın süper güçleri yoktur; Zorro aslında bir halk kahramanıdır. Kılıcı, kırbacı ve zekasıyla korkusuzca adalet arar, azınlıkların ve güçsüzlerin yanında olur. Zorro karakteri ilk olarak yazar Johnston McCulley tarafından 1919 yılında Pulp dergisinde oluşturulmuştur. Karakter bunu takiben pek çok diziye, filme ve kitaba konu olmuştur. Isabel Allende'nin kaleme aldığı bu kitapta ise, Zorro'nun bir kahramana dönüşmeden evvelki yaşamının öyküsünü okuyoruz. Kitap, kahramanın yolculuğunun başlangıcını, Zorro'nun maskesinin ardındaki kişinin yaşadıklarını anlatıyor; Zorro'nun kahramanlığına değil, insani yönüne odaklanıyor.

Beş bölüme ayrılan kitapta Zorro'ya hayat veren Diego de le Vega'nın kökleri, ailesi, doğumu ve çocukluğu, nihayetinde ilk gençlik yılları ve Zorro'yu var etme yolundaki öykü anlatılıyor. Kızılderili asi bir anne ve İspanyol asker bir babanın melez çocuğu olarak dünyaya gelen Diego, iki kültürün iç içe olduğu bir ortamda büyüyor. Kişiliğini büyük oranda şekillendiren bu ikilik, onun Diego-Zorro zıtlığını oluşturmasında da etkili oluyor. Çocukluğunun ve ergenliğinin bir kısmını geçirdiği İspanyol egemenliğindeki Kaliforniya'da Kızılderili kökleriyle derin bağ kuruyor ve aslında sömürgecilik ve adaletsizlikle daha hayatının ilk yıllarında tanışıyor. 

Aynı zamanda süt kardeşi de olan Kızılderililerden Bernardo, Diego'nun hem kendi yaşamında, hem de Zorro kimliğini taşımasında ona yol gösteren en büyük destekçilerinden biri oluyor. İkili, Diego'nun eğitimi için Kaliforniya'dan İspanya'ya uzun bir yolculuğa çıkıyorlar. Hayatlarının bu yeni bölümünde Diego'nun kişilik gelişimi ve dünya görüşü büyük oranda şekilleniyor. Bir aile dostlarının evinde kalan Diego, bu evde aşkı, yaşamı ve saklanmayı öğreniyor. İç karışıklıkların yaşandığı İspanya'da zor günler yaşanırken, Diego ona resmi olarak Zorro ünvanını verecek La Justicia isimli gizli bir örgüte katılmaya hak kazanıyor ve adaletsizlikle olan mücadelesi ve eylemleri bundan sonra hız kazanıyor. Z harfli kahramanın izi Avrupa'da aranadursun, iki dünya arasındaki yolculuğu devam eden Diego, sorumluluk almayı, ihtiyatlı olmayı ve sabrı öğrenmek zorunda kalıyor. Kitap, bir ''süper'' kahramanın yaşam öyküsünü Isabel Allende'nin kendine has büyülü diliyle biz okurlarına anlatıyor.

Isabel Allende'ye gerçekten hayranım. Yazardan bu kitapla birlikte ya 3, ya 4 kitabını okumuş oldum (bir an şüphe ettim ama çıkarım yapmama yeterliymiş tamam :) ve okuduğum kitaplarının hepsinde benzer bir akış hakimdi. Yazar karakterin (veya karakterlerin) öyküsünü anlatırken, arka planda da tarihi yönü olan toplumsal olayları işliyor. Ayrıca bir karakter ana karakter olarak ön plana çıksa da, diğer karakterlerinin öyküsünü anlatmayı geçiştirmiyor. Her karakterinin öyküsüne özen gösteriyor. Gerçekten anlatılarına değer veren bir yazar olduğu daha buradan belli. Zaten bu kitabın son kısmındaki Epilog bölümünde anlatımı havada bırakan -özensiz bulduğu- yazarlara da laf dokundurmuş: ''Gevşek bağlantıları toplayıp bağlamadan bırakan bir kitap kadar tatsız bir şey yoktur, hani şu kitapları yarım bırakmak gibi bir yeni eğilim var ya!'' (Sayfa 438). Büyülü gerçekçi akıma bağlı bir yazar olsa da, en azından benim okuduğum bu akımdan diğer yazarlara göre dili daha derli toplu ve daha anlaşılır diye düşünüyorum. Tabii benim bu, ''anlaşılır'' olarak adlandırdığım özelliği bir başkası ''basit'' olarak da ifade edebilir ancak basit olduğunu da sanmıyorum. Doğru kelime, ''akıcı'' olabilir belki. Isabel Allende akıcı bir dille sürükleyici ve aynı zamanda duyarlı kurgular yazabilen bir yazar. Bu iki (hatta üç) özelliğe aynı anda sahip kurgular yazabilen bir yazar bulmak da bence zor.

Aslında çok akıcı bir kitaptı. Elime aldığım her seferinde rahat bir 100 sayfa okumadan bırakamadım. Buna rağmen kitabı bitirmem yaklaşık üç haftamı aldı! Gerçekten bu terslikte bir iş var... (Kitap çok aşırı kalın da değil, 440 sayfa).  Kitabın konusunu anlatırken spoiler vermeyim diye karakterleri tek tek anlatmadım ama kitapta özellikle de Isabel de Romeu karakterine hayran olduğumu ayrıca belirtmeliyim. Hatta uzun zamandır hasret kaldığım gerçekten ince bir zekaya sahip o karakteri nihayet buldum! Şükür kavuşturana gerçekten... Zorro'nun başka maceralarında Isabel karakteri aktif olarak yer alıyor mu bilmiyorum ama eğer almıyorsa, yani bu karakter kitabın yazarının var ettiği yeni bir eklemeyse, karakter ile yazarın adaş olmasını çok tatlı bulduğumu ve buna çok özendiğimi söylemeliyim. Ben de ünlü bir roman yazıp en zeki ve becerikli karakterle kendimi adaşım yapacağım ahahahha. :) Öte yandan Bernardo'nun sabrı, Diego'nun tutkusu ve Isabel'in sinsiliği, ahahhah şaka şaka, Isabel'in merakı ile gerçekten güçlü bir ekip olduklarını söylemek mümkün.

Zorro'yu tanımlarken ilk paragrafımda ''anti kahraman özellikleri de gösteren'' dedim. Anti kahramanlar, aslında olumsuz niteliklere sahip olmakla birlikte kahramanların dürtüleriyle hareket ederler. Zorro bir kahraman olmakla birlikte, özünde bir insan. Kahramanlık niteliği, süper güçlerinden ve hatta süper olmayan güçlerinden bile değil; seçimlerinden ve seçimlerinin sonucu olan eylemlerinden geliyor. İnsan olduğu için de insanların zaaflarına sahip. Bu nedenle saf bir kahramandan çok, gri bir karakter. Zorro karakterine dair en sevdiğim durum da aslında bu griliği oldu diyebilirim. 

Isabel'i bu kadar sevme sebebim ise hikayenin geçtiği 19. yüzyılda ondan bir kadın olarak, herhangi bir erkekten daha alt seviyede görülen, söz hakkı olmayan bir kadın olması beklenirken (her yerde böyleydi ama özellikle de çingenelerle yolculukta ve korsan şehrinde buna dair net söylemler geçiyor), erkeklere biçilen rolleri ve eylemleri (kılıç kullanmak, ata binmek gibi) kendi başına öğrenmesi ve bunda çok iyi seviyeye gelmesi, insanların söylemlerini önemsemeyerek kendi özgün benliğini kabullenmesi ve en önemlisi tüm bunları henüz 10'lu yaşlarındayken yapabilecek bilinçte olmasıydı (ve tabii çok kafa dengi bir kız olması da etkili ahahha). Öte yandan Isabel erkek egemenliğinde erkeklere has alanlara ilgi duyarken aslında ''erkeksi'' olmadı, gayet de öncesinde bir kız çocuğu, sonrasında bir genç kız ve bir kadın oldu. Kılıç kullanmak için ''erkeksi'' olması gerekmiyordu yani ve gayet de fişek gibi bir kadın olarak hepsini öğrendi. Bravo kızıma.

Kitabı çok severek okudum. Yılın ilk kitabını sevdiğimde ayrıca bir iyi hissediyorum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Mutluluk Yazılarım #3

reklam yok :P

Not: 2022 (kalanı) - 2023 mutluluklarını kapsıyor. :)


Mutluluk Yazıları | 2022 (05.10.22)

Mutluluk güzel şarkılar, güzel şiirler, güzel hayaller gibi hissettiren bir şeymiş. Öylece rastgeldiğin bir şey. Bu nedenle, onu tutmayı değil de o olmayı denemeyi bir düşünmenin mantıklı olabileceği bir şey bir de. Çünkü... Çünküsü yokmuş. Çünkü o, sen çünkü diyene kadar bitermiş. Çünkü... Bu da normalmiş. Çünkü... Tüm çünküler aslında sadece asıl cümlenin bazen destekçileri, bazen engeliymiş.

 

Mutluluk Yazıları #19 (12.10.22)

Mutluluk saçma sapan, şebek şebek fotoğraflar çekilmek gibi bir şeymiş; hiç de ''cool'' olmamak gibi bir şey. Sadece öylece eğlendiğin bir şey. Öylece var olan bir şey.

:)

 

Mutluluk Yazıları #20 | 2022 (27.10.22)

Mutluluk keşfedecek bir şeyler bulmak gibi bir şeymiş. ''.....ne kadar heyecan verici'' cümlesini kurmak ve noktaları kendince doldurmak gibi bir şey.

:)

 

Mutluluk Yazıları #21 | 2022 (04.12.22)

Mutluluk haribo paketi gibi bir şeymiş. 

Böyle... Çeşit çeşitmiş. Sen, benim en sevdiğim kolalı olan dermişsin, hep en sevdiğim o. O o o. Seni seçtim pikachuuu, gibi. :) Ama her paket farklı farklıymış. Bence en güzel paket karma olanıymış. Çünkü içindeeee, diğer tüm haribo çeşitlerinden varmış. Hepsinin tadı benzermiş ama farklıymış da. Hepsinin şekli sevimliymiş ama farklı farklı renkteymiş de.

Mutluluk haribo paketi gibi bir şeymiş. Farklı farklı, renkli renkli ve her farklı hariboda, seni seçtim Pikachuu, demek gibi bir şey.

:)

 

Mutluluk Yazıları #21 | 2022 (23.11.22)

Mutluluk amaç sonuç cümlesi gibi bir şeymiş. Amaç kısmı bile mutluluk verirmiş.

Küçükken amaç sonuç ve sebep sonuç cümlelerini çok karıştırırdım. Koşul sonuç cümleleri kolaydı tabi.  -sa\-se ekini görürsen yapıştır koşulu... Ama diğerleri öyle mi? Kardeş gibiler, baya da benziyorlar hani. Bazen kuzen gibi geldikleri olurdu tabi, daha az benzer. Ama yine de benzer. Açık açık ''amacıyla'' ibaresi varsa, o cümle çantada keklikti, sınavda artı iki puandı. Yoksa ezber kurtarmazdı. Bilmek lazımdı.

Sonra amaç sonuç ve sebep sonuç cümleleriyle işim bitti. Başka dil bilgisi konuları gündemim oldu. Sonra zaman aktı. Pek çok başka konu gündemim oldu ve ben amaç sonuç cümlesini nasıl bulacağımı temelli unuttum. Zaten ezberleyerek öğrenmiştim ya hani, tam öğrenememişim. Ama sınavdan önce tüm defteri baştan sona çalışırsın ya, bu yüzden öğretmenler ''defterine not al çocuğum'' derler. Tabi bu da ezberci bir eğitimin ucundan kıyısından merhaba der. Hem yeni eğitim öğretim yaklaşımları da var. Zaman değişti. Ama ben de öyle demeli insan. Zorunlu olarak. Tüm defteri baştan sona çalışan bir çocuk gibi kendi yöntemiyle öğrenmeli, beyne tıkmadan. O defteri tutturmadan evvel güzelce ve aktifçe dersi anlatan öğretmen gibi, kendini vererek süreçte sadece bilgiyle değil sınıfla bir bütün olarak kalarak. Böylece konu değişse de, ekler değişse de; yeni cümlelerde yeni eklerin ışığında cümlenin adını bulabilirsin. Amaç kısmını da, sonuç kısmını da. Eğlenerek. Kendini vererek.

:)

 

Mutluluk Yazıları #22 (20.12.22)

Mutluluk, sana bir masal fısıldayan ezgiler gibi bir şeymiş. Hiç beklemediğin anda seni oturduğun yerde havalandırır, havalandırır, havalandırır ve uzak diyarlardaki bir gözlemci yaparmış. Mutluluk, ilham perilerinin kılık değiştirmesi gibi bir şeymiş. Hiçbir şey olmasa bile, hafif güzel bir ezgiyi öylece dinlemek gibi bir şey.

Mutluluk, salep kokusu gibi bir şeymiş. Hafif, hafif, hafif ve sıcacık hissedilen bir şey.

Mutluluk, rüzgara dallarını açan ağaçlar gibi bir şeymiş. Yeşil yeşil, sarı sarı, kırmızı kırmızı, hatta yapraksız yapraksız; dallarını kocaman açıp gerinen ağaçlar gibi bir şey.

Mutluluk, gece gibi bir şeymiş. Çünküü, geceyi seversen gece mutlu olurmuşsun. Neyi seversen onda mutluymuşsun.

:)


Mutluluk Yazıları #23 (11.01.23)

Mutluluk, bulutlarla kaplı bir gökyüzü gibi bir şeymiş. Her yanı çeşit çeşit bulutla kaplı olduğundan maviliği hayal meyal seçilirmiş. Hatta böyle olduğunda, tabii bulutlar birbirine sarıldığından olacak, bulutlar bile tek tek gösterilemezmiş. Tüm o beyazdan griye uzanan gökyüzüne bakmak insana sonsuzluğa bakmak gibi gelirmiş. Bir şekil seçmene gerek yokmuş, bir mavilik de. Çünkü işte o orada, sonsuzca uzanırmış. Herkese yetecek kadar mutluluk varmış. Önce ben ben ben demene gerek yokmuş. Sen bunu al, ben bunu diye kurnazlık yapmana da. Çünküüü, mutluluk bulutlarla kaplı bir gökyüzü gibi bir şeymiş. Gri de olsa, beyaz da; işte o sonsuzmuş. Herkese de yetermiş.

:)

 

Mutluluk Yazıları #24 (12.01.23)

Mutluluk amaç sonuç cümlesi gibi bir şeymiş. Amaç kısmı bile mutlu edermiş.

Aklına gelen ilk amaç sonuç cümleni yapıştır gelsin sevgili okur. Çünkü akla ilk gelen şık genelde doğrudur.

:)

 

Mutluluk Yazıları #25 (15.01.23)

Mutluluk küçük-cük bir çocuk gibi bir şeymiş. Oradan oraya koştururmuş. Bazen de seni görünce saklanırmış. Senin onu görmediğini mi sanırmış bilinmez. Malum, çocuklar her soruya yanıt vermez. Bu nedenle de küçük, hatta küçük ve üstüne cük bir çocuk olan, mutluluğa ''neden beni görünce saklandın'' diye soramazmışsın. Ya ''aaa neredeymiş bu'' diye oyunu devam ettirir ve sonra aniden ''sobe sobe sobe'' dermiş ve kıkır kıkır gülermişsin (tabii küçücük bir çocuk olan haylaz mutluluk ile birlikte), ya da oynamazmışsın ve kimse gülmezmiş.

Bu kadarmış. Çünküüüü... Mutluluk küçücük bir çocuk gibi bir şeymiş. Ve sadece varmış; bazen kaçarmış, bazen saklanırmış, bazense sobelenir, miş.

:)

 

Mutluluk Yazıları #26 (23.03.23)

Mutluluk güneşli bir güne uyanmak gibi bir şeymiş. Sonra da nihhaaaa -veya öyle bir şey- diye gerilmek gibi bir şey.

:)

 

Mutluluk Yazıları #27 (24.03.23)

Mutluluk gökyüzünün ne kadar mavi olduğunu fark etmek gibi bir şeymiş, bulutların göründüklerinin aksine ne kadar da hareketli olduklarını keşfetmek gibi bir şey.

Mutluluk seni kocaman bir canavardan kurtaracak birinin geleceğini bilmek gibi bir şeymiş. Sevgili böcekçik burası senin evin değil benim evim, deyince seni dinlemeyen böcekten seni kurtarabilecek bir kahramanının var olduğunu bilmek gibi bir şey.

Mutluluk gülümsediğinde gözlerinin kenarları kırışan birisinin sana bakması gibi bir şeymiş. Kaz ayakları da mutlulukmuş evet, gülümseme de, o gülümsemenin yönünün sana dönük olması da.

Mutluluk seni güldüren şeyleri sansürsüzce paylaşabileceğin birisi veya birileriyle birlikte olmak gibi bir şeymiş. İster yan yana, ister bir telefon kadar uzakta.

Mutluluk, hüzün bulutlarını dağıtan ışıkmış. Gün ışığı, bazen de ay ışığı. Hüznün sakinliğinde aydınlanan bir şey. Belki de gaz lambası gibidir, kim bilir?.. Yoksa mum ışığı mı? Floresan lamba?

Mutluluk kitap okumak gibi bir şeymiş; acaba ne olacak demek falan değil, sadece okumak, okumak, okumak gibi bir şey. Okumayı hissetmek gibi bir şey. Bunun ne olduğunu ancak hissedince anlarmışsın.

Mutluluk ancak hissedilince anlaşılan şeyler gibi bir şeymiş. Mutluluk tek başına varlık bulan bir şey miymiş, yoksa pek çok varlığın tarifi gibi bir şey mi? 

Mutluluk eşsiz bir şeymiş. Pek çok tarifin eşsizliğini görmek gibi bir şey. Mutluluk ne kadar eşsizim diyebilmek gibi bir şeymiş. Ne kadar eşsizmişsin; ve bu, ne kadar güzelmiş.

Mutluluk neymiş bilinmez. Her tarif lezzeti bir ölçüde değiştirirmiş. Değişmeyen tek şeyse, neşeymiş. Eşsiz tariflerin içindeki neşe, mutlulukmuş.

 

Mutluluk Yazıları #28 (25.03.23)

Mutluluk güzelce uykunu almak gibi bir şeymiş. Böyle çok dinlendirici, çok dingin hissettiriciymiş bu doğru; hatta vücudunu geçtim, beyninin bizzat kendisi sana teşekkür edermiş. Böylece gereksiz duygusallıklara da yer kalmazmış ve gerekli duygusallıklar dolu dolu hissedilirmiş. :)

Mutluluk, gerekli duygusallıkların yaşandığı bir oyun gibi bir şeymiş. Böyle havaya renkli bir topu fırlatmak, o topun o kadar da renkli olmayan bir arabanın altına kaçması ve bir anneannenin topu yakalayıp küçük torununa geri atması gibi bir şey.

Bazen de mutluluk havayı yarıp geçen topun kendisiymiş ve ondan kaçan çocuklara ''dur bakalım elim sende'' dermiş. Herkes de hoplar, zıplar, gülermiş.

Mutluluk bebek yapraklar gibi bir şeymiş. Yalnız dalların aylardır bekledikleri sevdikleriymiş. Bir bebeğin gülümsemesi gibi güneşi yansıtırlarmış.

Mutluluk ilk çiçekler gibi bir şeymiş. Baharın ilk çiçekleri gibi, ''duyduk duymadık demeyin'' der gibi, pembe, beyaz iç içe, narin bahar çiçekleriymiş.

Mutluluk bir kedi, bir köpek, bir fok, bir civciv, bir dinozor gibi bir şeymiş. Hayır hayır, Bremen Mızıkacıları gibi değil; insanı gülümseten çocuk oyuncakları gibi bir şeymiş. Oyuncaklardan da mızıkacı olur muymuş acaba, Bremen'e giden?

:)

 

Mutluluk Yazıları #29 (26.03.23)

Mutluluk bir cümleymiş. İki kelimeden oluşan ve bu iki kelimenin birbirine sıkıca sarıldığı bir cümle: Seni seviyorum.

:)

 

Mutluluk Yazıları #29 (28.03.23) 

Mutluluk fark etmek gibi bir şeymiş. Kendin için en iyi, en uygun, uyumlu ve sana iyi hissettiren şey(ler)i fark edebilmek gibi bir şey.

 

Mutluluk Yazıları #29 (28.03.23)

Mutluluk, duymak isteyeceğin sözcüklerin değişmesi gibi bir şeymiş. Onların yerini yenilerinin aldığını fark etmen gibi bir şey.

İçeriklerini çok sevdiğim bir meditasyon kanalı var. Nefes Meditasyon ismi. Belli dönemlerde ara ara o kanalın meditasyonlarını yapıyorum. Son dönemde yaptığım bir serisi vardı. Bu seride her videoda belli bir soru üzerine yoğunlaşıyoruz. Bugün yaptığım meditasyonun video içeriğinde ele alınan soru ise duymak isteyeceğimiz cümlelerin neler olduğuydu. Bu video serisi ilk kez geçen yılın başında yüklenmişti ve ben de ilk kez o zaman bu meditasyonu yapmış, bu soruya yanıtlar vermiştim. Bu meditasyonun çok öncesinde de ihtiyaç duyduğum bu cümlelerin farkındaydım aslında. Ancak bir an geldi ki, ben duymak istediğim bu cümleleri başkalarına ve kendime söylemeye başladım. En önemlisi de, kendi duymak isteyeceğim şekilde. İçtenlikle.

Şimdiyse, benim için çok şaşırtıcı bir şey oldu. Tüm o cümleler göğüs kafesimden çıkıp uçmuş gitmiş sevgili okur. Artık onların bana birinin söylemesine ihtiyaç duymadığımı fark ettim. Daha doğrusu, artık bu cümleleri duymak için bağımlı bir istek içinde olmadığımı fark ettim. Çünkü bu sözcükler özgür ve ben de öyleyim; o halde ne yapmalı? Bu özgür cümleleri ben özgürce söylemeliyim.

Yeni cümlelerim ise bir kafesin içinde değiller. Ancak içime doluyorlar. Biri bana yazdığım ve söylediğim bir şeyin ona iyi geldiğini söylediğinde çok iyi hissediyorum. Çünkü dış dünyadan alıp dönüştürdüklerimi yansıtıyorum ve karşı taraf da kendinden bir şeyler bulabilirse çok mutlu hissediyorum.

Peki sen sevgili okur, sen en çok hangi cümleyi duymak isterdin? Sen bu duymak istediğin cümleyi ne sıklıkla başkalarına söylersin? Ne sıklıkla kendine söylersin?


Mutluluk Yazılarım #2

Kalp ve Beyin, Nick Seluk (Pegasus Yayınları).

Not: Bu kısımda sadece Mayıs 2022 mutluluklarım yer alıyor.


Mayısın Mutlulukları | 1.Hafta (08.05.22)

Mutluluk badem şekeri gibi bir şeymiş. Tüm sert halleri aslında çepeçevre şekerdenmiişş :)

Mutluluk çimlerde oturup İzmir kumrusu yerken -bir yiyecek bu sevgili okurcuklar, İzmir dışında satılıyor mu bilmiyorum- yanına hoplaya zıplaya serçeciklerin gelmesi ve yemeğini onlarla bölüşmenmiş.

Mutluluk arkadaşlarınla sergi, müze vs gezmekmiş. Kültürel aktivite açlığını nihayet doyurman gibi bir şeymiş.

Mutluluk alakasız konulardan konuşurken bir anda eteğindeki taşları dökmen ve rahatlamanmış. Bunu mutluluk yapansa karşındaki kişinin bakışlarıymış. Çünkü taşların dökülmesi için uygun mevsim gerekirmiş. Uygun mevsimi sana veren insanların değeriniyse çok çok iyi bilmen gerekirmiş.

Mutluluk bayram ziyaretine gitmekmiş :) Ama en yakınlarına. Sonra da tatlı yemekmiş :)

Mutluluk gönlünce bol bol fotoğraf çekmekmiş. Çünkü ilham perilerini de doyurman gerekirmiş. Eğer onları uzun süre aç bırakırsan bir daha misafirlik oturması için kapına uğramazlarmış, sen de her yerde onları arar ama kolayca da bulamazmışsın.

Mutluluk kendinde sevmediğin bir şeyi değiştirmekmiş. Çünkü bu mutluluk tanımını gerçekleştirmeden diğer mutlulukları görmen zor, hatta imkansıza yakınmış.

Mutluluk bolca gezdikten sonra evde yatmakmış :)

Mutluluk birini hayaline ortak etmekmiş.

Mutluluk sevdiğin bir filmin yorumunu filme dair tüm düşüncelerini aktararak yazıp yayınlamakmış. Çünkü düşüncelerini paylaşmak içine derin bir nefes çekmek gibi rahatlatıcıymış. -benim için öyle, aksi halde bir yerden sonra boğuluyor gibi hissediyorum.-

Mutluluk tatlı bir yazı okumakmış. Seni gülümseten, eski bir blog yazını. 2021 yılında doğum günüm için bir yayın paylaşmıştım. Altına çok güzel bir sürü yorum gelmiş. O yazım çok okunanlar kısmına çıkınca bir göz attım ve mutlu hissettim. Bu his için sizlere çok teşekkür ederim. Hep tatlı okurlara sahip oldum, şanslı birisiyim. :) 

Mutluluk çilekli dondurma gibi bir şeymiş. Sanırım kaç yaşına gelirsen gel sana neşeli olmayı anımsatırmış.

Mutluluk sevdiğin kişilerin yanında olmasıymış. Bazen kendini yalnız hissetsen de, aslında sarılmak dünyadaki en kolay şeymiş. Tıpkı sarılmanın küçük kardeşi olan gülümsemek gibi. Bana inanmıyorsan sana bir formül vereyim mi? Bak şimdi sesli bir şekilde uzata uzata kiraaazz diyeceksin ve olacak. Sihir gibi değil mi? :) -değil.-

 

Mayısın Mutlulukları | 2. Hafta (15.05.22)

Mutluluk hafifçe çalan bir müzik gibiymiş. O kadar hafifmiş ki, bazen onun varlığını hissedemezmişsin. Sonra nağmeler birbirinin arkasına eklenirlermiş ve işte o zaman müziği duyarmışsın.

Aslına bakarsan dün geceye kadar, bu haftanın gri renkli bir hafta olduğunu düşünüyordum. Ya bu haftanın yazısını pas geçecektim, ya da sana soracaktım. Ama ilkini yapamazdım; çünkü bu yazı dizisinde istikrarlı olacağım! Topu sana atmak da kolay olabilirdi aslına bakarsan. :) Ama sonra hiç mi mutlu olmadım bu hafta diye düşündüm, biraz bile mi?..

Pazartesi günü stajdayken çocuklardan biri bana çizdiği resmi göstermişti. Ben onun resmiyle ilgilenince bu sefer diğerleri de göstermeye başladılar. Ben çocukken hiçbir öğretmenime çizdiğim resmi göstermek istememişimdir biliyor musun? Ama onların bana çizdiği resimleri göstermek istemeleri beni mutlu etti işte.

Salı günü ders çıkışında üniversiteden arkadaşlarımla vakit geçirdik. Sanırım bunu yapmayalı asırlar geçmişti. Bir yıl sonrasında nerelerde olacaklar merak ediyorum.

Yine salı günü, sınıftan tanıdığım kişilerden bazılarına hatıra defteri konusunu açmıştım. Birlikte çok zaman geçirememiş olsak da, bu kısa vakitte kendimi güzel tanıtabilmiş olmama hem şaşırdım, hem de sevindim. Yazdıkları şeyler beni gerçekten mutlu etmişti.

Bugün tanıdığım pek çok kişiyle belki yarın bir daha yollarımız kesişmeyecek. Ama yine de dünlerinde güzel kalmak güzel bir his veriyormuş insana. Umarım dünümde kalan diğer başka insanlar da beni güzel anımsıyorlardır. Hepsi için olmasa da bu temennim, bazıları için umarım böyle olmuştur.

Çarşamba günü gün batımı saatlerinde gözüm perdenin ardından yansıyan kızıllığa takıldı. Gökyüzü öyle güzel görünüyordu ki, kendimi tutamayıp evin terasına çıkmıştım. İyi ki çıkmışım. Bir sürü bulut vardı ve bulutların arasından ay bana bakıyordu. Böyle de pek bir romantik anlattım. :) Ama o an waavvv olmuştum. Tıpkı bir çocuk gibi. O an sanki bir resmin içinde gibiydim. Çünkü çok mistik bir andı bana kalırsa. Bu yazıdaki diğer mutluluklarımı hatırlamamı sağlayan da o günkü gökyüzünü hatırlamam oldu.

Perşembe günü ortodonti kontrolüm vardı. Plaklarımı takmaya başlayalı altı ay oldu. Zaman ne hızlı geçmiş. Plakları ilk takmaya başladığımda bu kadar zaman bunlarla nasıl yaşayacağım diye düşünüyordum kara kara. Ama işte zaman uçmuş gitmiş. Bu plakları diş teli tedavim sonrasında pekiştirme tedavisi için takıyorum. Dişler bir daha eski hallerine dönmesinler diye. Bu arada plakları takmadığımda cidden eski hallerine dönmek için hareket ediyorlar. Onlar bile maziye hasret duyan iflah olmaz melankolikler! Neyse. Yemekler dışında plakları yirmi dört saat takmalıydım. Ama hadi elimizi vicdanımıza koyalım; buna can mı dayanır... Tabi ki o kadar düzenli takmadım. Bir de tabi ki demem :) Özrüm kabahatimden büyük. Ama yine de uzun saatler taktım canım, o kadar da değil. Zaten takmasam, bir daha hiç takamazdım; çünkü dişlerim yamulurdu ve plaklar ağzıma uymazdı :))) Her neyse. :) Aslında ilk altı aydan sonra onları sadece geceleri takmaya başlayacaktım. Ama düzenli takmadığımı doktoruma itiraf edince o da bana üç ay daha tüm gün takmamı söyledi. Ne yapalım :( Ama bu mutluluk yazısıydı; olmaz böyle! Bekle mutluluk kısmına geçiyorum.

Klinikten çıkınca yakınlarda bir avm vardı. Oradaki d&r'de dolandım biraz. Ki bu da mutluluk kısmı değil! Çünkü defter fiyatları da kuzenleri olan kitaplar gibi almış başını gitmiş :(( Oralarda dolanmak beni mutlu edeceğine asabımı bozdu :) Ama bir dergi aldım. Post Öykü ismi. Aslında Altyazı isimli bir sinema dergisi var, onu aramıştım. Ama onu bulamayınca ve öykü yazısının etrafında adeta altından bir hale gözümde parlayınca, ben de bu dergiyi aldım. Oradaki çalışan çok tatlış birine benziyordu. Bana Sabit Fikir dergisini de önerince ve mali durumum o an el verince onu da aldım. Sence de başkalarının yazdığı öyküleri okumak insana ''kafanı kaldır da bir bak, orada büyük bir dünya var'' demiyor mu? Düşünceler dünyadır bir yerde.

Cuma sabahı Kendine Ait Bir Oda'yı bitirdim. Aslında daha erken de bitirebilirdim ama son yirmi sayfayı günlerce okudum. :) Sonra ne oldu biliyor musun? Dünyam daha da genişlemiş gibi hissettim. Dergilerin verdiği adlandıramadığım bu hisse ismini Virginia verdi. Ona ismiyle hitap etsem ne olur sanki? Çok güzel bir ismi var. Söylemeyi seviyorum. :)

Cumartesi akşamı zorlanarak da olsa ödevimi yazdım. Ah! Neden bu kadar zorlandım? Hiç bilmiyorum. Ama sonra yazdıklarımı okuyunca kendimle gurur duydum. Bazen zor yazarım, ama nihayet yazabildiğimde yazdıklarımı okuyunca tatmin yaşarım. Bazen de yaşamam. Bu sefer yaşadım. :)

Bugüne geldik... Bugün bir şeyin olmasından korkmuştum. Lütfen olmasın olmasın olmasın demiştim. Olmadı. :) 

 

Mayısın Mutlulukları | 3. Hafta (22.05.22)

Bir varmış bir yokmuş, mutluluk neredeymiş, bu yazının yazarı bunu bilmese de, birazdan mutluluk ona ce eee yapacakmış. Zira bu yazılar sayesinde mutlu anları fark ediyormuş. Yoksa mutlu anlar geçer geçmez hafızası balık hafızasından hallice oluyormuş. Bunu yazarken bile acaba balıklara haksızlık mı ediyorum diye tereddüt ediyormuş, çünkü balıkların hafızasının daha kuvvetli olabileceği konusunda da tereddütleri varmış. Her neyse, en azından eğleniyormuş, biraz.

Aslında güzel anlar yaşadım ve aslında mutluluk ne bilmiyorum. Tamam. :) -yazı bu kadardı dermişim bile diyemem çünkü kısa kesemiyorum, malesef :)- Bu yüzden her zamanki gibi iyi hissettiğim kısa anları yazacağım. Yazınca büyüyorlar çünkü. Ama bu yazı dizisini mayısla noktalayacağım. Belki gelecekte gerçekten iyi hissettiğim günler çok şükür ki gelirse o zaman devam ederim.

Pazartesi günü iki farklı sınıfa ders anlatmıştım. Yorucuydu doğrusu. Ama baya eğlenmiştim. Anlatımım çocukların da hoşuna gitmiş olacak ki, abartmıyorum, okul çıkışında kendimi ünlü gibi hissetmiştim. Valla, çok ciddiyim :) Çünkü çıkışta okuldan çıkana kadar ve hatta çıktıktan sonra bile öğrenciler bana selam vermiş ve ders anlatımım hakkında güzel şeyler söylemişlerdi. Bu olay beni şaşırtmıştı doğrusu. Yani evet bence de güzel anlatmıştım, her ne kadar kendimi gereksiz yorsam da, ama çocukları böyle olumlu bir şekilde etkilemek bana kendimi çok değerli hissettirmişti. Sanırım hayatım boyunca bu kadar değerli hissettiğim çok az an yaşamışımdır. Abarttım mı acaba? Yok hayır. Çünkü yol boyu sırıtasım falan gelmişti, dünya daha güzel bir yerdi ve her şeye rağmen her şey güzeldi. Güzel zamanlardı. -tamam, sanırım güzel olduğuna artık herkes ikna oldu :))-

Salı günü arkadaşımın doğum günüydü. Ders çıkışı onun doğum gününü kutlamıştık. Sürprizimizi yemiş miydi yoksa yemiş gibi mi yapmıştı emin değilim ama sonuçta o gün baya gülmüş, fazla gülmüş, ve eğlenmiştim. Okuldan çıkmadan evvel okulda da çok eğlenmiştik. Anı kalması için videolar falan çekmiştik. Yine güzel zamanlardı.

Çarşamba günü kütüphaneye gitmiştim. Bu sefer kütüphaneyi uzun uzadıya gezmedim ama Nobelli yazarların kitaplarının olduğu rafları incelerken ilginç kitaplarla karşılaştım. Kitapları karıştırıp yerine koymak da zevkli. O gün bir de üniversiteden bazı arkadaşlarıma küçük hediyeler aldım. Eve gelince de minik notlar yazdım. Hediyeleri henüz vermedim, çünkü fırsatım olmadı, ama hediye alma ve not yazma aşaması bana iyi gelmişti. Mezun olduğumuzda benden minik hatıralar kalsın istemiştim, büyük bir şey olmasa da, en azından kalbimdenler işte.

Cuma günü fakültemde tek başıma vakit geçirdim. Resim bölümünün yıl sonu sergisini gezdim, bir şeyler okudum, bir şeyler yazmaya çalıştım ve sonra o sayfayı yırttım ama atmadım. Hala çantamda sanırım. Belki sonra okuyunca o kadar da saçma gelmez yazdıklarım.

 

Mayısın Mutlulukları | 4. Hafta (29.05.22)

Mutluluk içinde anlam aranmaması gereken bir şeymiş. Kabul edilmesi gereken bir şey. Belki de diğer tüm duygular gibi. Ancak onun varlığını kabul edersen var olabilirmiş.

İki ay boyunca bana kendimi iyi hissettiren an ve durumları paylaşıp bunlardan hareketle çeşitli mutluluk tanımları yaptım. Bunu yaparken çok da eğlendim. Bu yazıları yazdığım anlarda ruh halim çok iyi olmasa bile yazıları yazarken ve yazıp okuduktan sonra daha iyi hisseder hale geliyordum. Bazen yazmaya başlamadan evvel ''ben şimdi ne yazacağım ki'' dediğim de oldu. Ama içimdeki her şeyi ortaya döktükten sonra bir bakıyordum ki uzun bir yazı ortaya çıkmış ve aslında hissettiğim çok fazla his varmış.

Bence yaşamda hissedecek çok fazla his var. Bu hafta bana kendimi iyi hissettiren anlar yaşadım. Ama bahsettiğim sadece bundan ibaret değil; eylemlerden ibaret değil. Geçen gün okuldan eve dönen küçük bir çocuk bir kediyi seviyordu, kedi de ona kendini sevdiriyordu. Bu manzaranın güzelliğini hayal edebiliyor musun? Çünkü ben bazen yaşamda böyle güzel sahnelerle karşılaşınca öylece durup o anları izliyorum.

Yaşam bir film gibi. Her şey güzel gidiyor demiyorum. Hep mutlu olalım da. Bu imkansız. Ama hissedebiliriz. Hissetmeye izin verebiliriz. Birilerini gülümsetmeyi hissedebiliriz. Gün ışığını hissedebiliriz. Geceyi hissedebiliriz. Bir müziği hissedebiliriz. Bir cümleyi oluşturan kelimeleri hissede hissede okuyabiliriz. Hayattaki güzel sahneleri yakalayıp gözlerimizle fotoğraflayabiliriz.

Ama en önemlisi, kendimiz olmayı hissetmeliyiz. Hissetme biçimimizi hissetmeliyiz. Çünkü ben en çok da hissetmeme izin verdiğim anlarda iyi hissettiğimi hissettim.

:)


Senin mutlulukların ne?


Popüler Yayınlar