Canavarın Çağrısı (Patrick Ness) | Kitap Yorumu

Yazar: Patrick Ness, Çevirmen: Arif Cem Ünver,
Yayınevi: Delidolu Yayınları

Kitap, bir canavarla yüzleşen bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Kendi canavarını görmesinin öyküsünü. Conor'un yaşamı annesinin kanser olmasıyla değişmiştir. Amerika'da kendisine yeni bir aile ve yaşam kurmuş babası onlardan çok uzaktadır. Büyükannesi diğer tüm büyükannelerden farklı, soğukkanlı bir kadındır. En yakın arkadaşı Lily onu hayal kırıklığına uğratmış, tüm sınıf arkadaşları ve öğretmenleri Conor'u yaşadığı zor günlerden ibaret tanımlamaya başlamıştır. Tüm bu yalnızlık Conor'un dengesini bozar. Tıpkı gördüğü kabuslar gibi bir hiçliğin içinde olduğunu düşünür. Bu hiçlikten çıkabilmek için bir canavardan yardım ister. Canavar gelir ve Conor'a üç hikaye anlatır: Haksızlığa uğramış kötü bir cadının hikayesini, dışlanmış bencil bir şifacının hikayesini ve fark edilmiş görünmez bir adamın hikayesini. Tüm bunların karşılığında ise canavar, Conor'dan tek bir şeyi ister: Gerçek bir hikaye duymayı. Bu hikaye tek bir cümleden ibaret olsa bile.

Bu kitabı okumayı yıllardır istiyordum. Vaktiyle sadece kitap değil; kurgunun çizgi romanı ve film uyarlaması (A Monster Calls\ Canavarın Çağrısı) da oldukça ilgi görmüştü. Kütüphanede dolanırken kitaba rastladığımda sanki geçmişten yüzüne aşina olduğum bir tanıdığımla karşılaşmışım gibi hissettim. Kitabı nihayet okuyabildiğim için bile başlı başına memnun hissediyorum. Kitabın konusu yazarı olan Patrick Ness'e ait değil. Kitap Siobhan Dowd isimli başka bir yazar tarafından tasarlanmış olsa da, kurgu yazıya dökülemeden yazar malesef vefat etmiş. Bu fikir Patrick Ness tarafından yazıya dökülmüş ve bir kitapta varlık bulmuş.

Kitabın yalın bir dili, sürükleyici bir anlatımı var. En başından en sonuna kadar canavarın ne yapabileceğini merak ederek okudum. Canavarın varlık amacını kitabın ortalarında bir yerde anlamış olsam da, son ana kadar (belki de Conor gibi) onun bir hamle yapmasını bekledim. Yardım etmesini... Canavar, Conor'dan bağımsız değildi. Çağırdığını bile bilmediği porsuk ağacı görünümündeki bir canavarın anlattığı sinir bozucu sonlu tuhaf hikayeler, zaten kötü günler yaşayan çocuğun hem canını sıkıyor, hem de iç dünyasında oynamalar yaratıyordu. Canavar, Conor'a korktuğu gerçekle baş edebilmesi için yardım etmek üzere geldi ve çocuğa sadece, gerçeği kabul edebilme yolunda rehberlik etti.

Bu, üzücü bir öykü. Annesini kaybetmek istemeyen bir çocuğun iç dünyasında duyduğu boşluğu kabullenmesinin öyküsü. Canavar aslında ona korkutucu görünen bir gerçekle baş edebilmesinde cesaret veriyor. Kitap boyunca fantastik bir öykü okuyormuşuz gibi hissetsek de, aslında okuduğumuz gerçek bir öykü. Bu nedenle de kitaptan etkilendim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Eva Luna (Isabel Allende) | Kitap Yorumu

Yazar: Isabel Allende, Çevirmen: Seçkin Selvi,
Yayınevi: Can Yayınları

Kitap, ana karakteri olan Eva Luna'nın yaşadıklarını karakterin yaşamının öncesinden başlayarak Şili'de gerçekleşen iç karışıklıkların atmosferinde konu ediniyor. Eva Luna, kendisi gibi yetim olan bir anneden dünyaya gelmiş, babasını hiç tanımamış ve annesini küçük yaşta kaybetmiş bir kız çocuğu. Hayat anlamına gelen Eva ismini annesi ona hayatı çok sevmesi için veriyor. Eva gerçekten de, yaşadığı tüm zorluklara rağmen hayatı da, hayatlar uydurduğu hikayeler bulmayı da çok seviyor. Kitapta minik Eva'nın yaşadıklarından başlayarak Eva'nın önce genç bir kız, sonra genç bir kadın oluşuna kadarki süreci karakterin kendi ağzından okuyoruz. Doğuştan gelen bir yetenekle iyi bir hikaye anlatıcısı olan Eva, biz okurlarına hayallerini, kayıplarını, serüvenlerini ve aşklarını anlatıyor.

Kitap değil bu senemin, tüm zamanlarımın favorilerine girebilecek potansiyelde bir kitaptı. Isabel Allende'nin nefis anlatımı, özgün karakterler ve tuhaf olaylar... Bu da yetmezmiş gibi benden fersahlarca ötede yaşanmış olayların tarihini öğrenmek bile ilgi çekiciydi. Ancak ne zaman kitap için ''tamam, ne olursa olsun bu kitabı sevdim ben ya'' desem, buna ya yazarın kendisi, ya da ana karakterin söylemleri izin vermedi. Eva Luna yaşamına yaşanmamış bir aşkla başlayan bir bebek. Bundan ötürü veya buna bağlanan nedenlerle, tüm yaşamı boyunca aşkı aradı. Eva'nın çalkantılı aşk yaşamı tabuların da ötesinde, etik değildi. Hatta yer yer mide bulandırıcı olduğunu söylemeliyim. Kan bağı olmasa da, birlikte yaşadığı insanlarla zaman içinde kurduğu ilişkiler rahatsız ediciydi (Aslında genel olarak kitaptaki ilişkiler çarpıktı, tüm suçu Eva'ya atmayalım. Başlangıçta bunu bir çeşit yergileme yolu sandım, ancak herhangi bir eleştiri gelmedi. Her şey çarpıklığıyla kaldı...). Normalde bu tip sahnelere kurgusal içeriklerde bile asla tahammülüm olmamasına rağmen, yazarın Güney Amerikalı olmasından dolayı (çünkü başka edebi metinlerde de bu tip durumlara rastlamıştım - Marquez kitapları buna örnek olabilir) bunu bir noktaya kadar tolere ettim ama bir yerden sonra bu kadar da olmaz dedirtti doğrusu.

Diğer rahatsız olduğum durum ise, Arap bir karakteri ve Arap kültürünü detaylıca anlatıp sonra da bu karaktere ''Türk'' denmesi oldu. Riad Halebi karakteri ve karısı Zulema apaçık Arap'tı. Hatta Arabistan çöllerindeki adetleri ve yaşamları da detaylı bir şekilde betimlenmiş. Konuştukları dil için bile ''Arapça'' denmiş. Buna karşın karakter ''Türk'' olarak tanıtılmış. Dünyaca okunan bir yazarın kitabında Arap kültürü, Arap coğrafyası, Arap iklimi ve Arap karakterler Türk olarak ifade ediliyorsa, yabancı insanların biz Türkleri çöllerde deveye biniyor olarak tanımalarını garipsememek lazım sanırım (!)... Bu noktada iki seçenek olabilir: Ya Isabel Allende (bunun olmasını hiç istemem ama) bunu kasıtlı olarak bu şekilde ifade etti ve Arapları Türk olarak (Arapça konuştuklarını bile üstüne basarak yazdığı halde) tanıttı; ya da kendisi de Türkleri çölde yaşıyor ve Arapça konuşuyor sanıyor. İkinci seçenek doğruysa da iş vahim, çünkü dünyaca ünlü bir yazarın (bu kitap yazarın ilk kitabı değil, daha önceki kitaplarıyla ün kazanmıştı) kitabında yer verdiği farklı bir kültürü detaylı araştırmadan yazması düpedüz saçmalık diye düşünüyorum. 

Kitapta sevdiğim noktalar ise; dilinin çok akıcı, betimlemelerin zengin olması, konunun sürükleyici olması, yazarın yaşadığı coğrafyanın yakın tarihini olaylara sindirerek doğallıkla anlatabilmesi ve Mimi karakteri gibi (kendisi transseksüeldi) toplumda azınlık olan kesimden bir karaktere kurgusunda yer vermesi oldu.

Kitapta sevmediğim noktalar sayıca az olsalar da, önemli konulardı. Kitabın hoşlanmadığım noktaları tolere edebilme sınırımın üstündeydi. Açıkçası bu duruma gerçekten üzüldüm...

Son olarak kitaptan bağımsız bir şekilde kitabı okuma sürecimde karşılaştığım hoş bir duruma yazımda yer vermek istiyorum. Kitabı kütüphaneden alıp okudum. Okuduğum baskı çok eski bir baskı ve yıllar içinde pek çok okurun evine misafir olmuş bir kitap. Kitapta altı çizili (işaretlenmiş) cümlelerin hepsinin altını ben de çizmek istedim. Bu durum, benimle aynı noktalara dikkat etmiş kişi veya kişilerle (ki muhtemelen kitap kütüphaneye gelmeden önceki sahibiydi) bağ kurmuşum gibi hissetmemi sağladı. 

Ayrıca kitabın eski bir baskı olmasından kaynaklı olduğunu tahmin etmemle birlikte, kitabın çevirisinde pek kullanılmayan Türkçe kelimelere de sıklıkla yer verilmişti. Yerel dil kullanımlarına dair bazı terimlerin çevrilmeden aynen bırakılması hoşuma giden bir durum ancak çevrilmiş kısımlarda da anlamını bilmediğim (muhtemelen çoğu kişinin bilmediği) sık kullanılmayan Türkçe kelimelere yer verilmesini pratik bulmuyorum. Tabi ki ben bir çevirmen değilim ancak bir okurun gözünden değerlendirdiğimde bu durum bir noktadan sonra yorucu oluyor. Kitabın güncel baskılarında durum nasıldır bilmiyorum tabi. Benim okuduğum kitabın 2. baskısıydı ve 2000 yılına aitti.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Ayışığı Sofrası (Nazlı Eray) | Kitap Yorumu

Yazar: Nazlı Eray, Yayınevi: Everest Yayınları

En yakın arkadaşı Aşo ile arasının açılması, Serra'nın içinde boşluk yaratır. Bu boşluğa çekilen Serra geceler boyunca ıssız sokakları arşınlar. Bu karanlığın içinde karşısına çıkan kişiler de kendisi gibi ya boşluğun içinde dolaşanlardan, ya da boşluktan gelenlerdendir. Şoförü Şefik, efsanelere konu olmuş Yedi Uyuyanlar'dan Yemliha ve ayışığı sofrasında rastladığı tanıdık simalar... Kitap boyunca ana karakterin düşünce ve düş dünyasında bir gezintiye çıkıyoruz. 

Bazen tetikleyici bir olay bizleri geçmişte yaşanmış başka olayların ara sokaklarına çekebilir. Eski tanışıklarımız, eski yaşantılarımız... üzüntülerimiz, kızgınlık ve kırgınlıklarımız, belki sevinçlerimiz, ilklerimiz... aklımıza gelir. Aşo ile olan küslüğü, karakterin zihninde kocaman bir boşluk yaratıyordu. Bu küslük Serra'nın iç dünyasında yer eden diğer boşlukları da tetiklemişti. Serra başlangıçta boş sokakların karanlığında dolanırken, iç dünyasını ve kendi duygularını keşfettikçe zihnindeki diğer sokakları da görebilmeye başlamıştı. 

Bu noktada benim en çok ilgimi çeken, çünkü bana tanıdık gelen ve beni rahatlatan kısım ise, Serra'nın eskiden kendisinde yer etmiş veya kendisinin yer ettiği kişi ve durumları çok küçük boyutlarda varlıklarmış gibi görmesiydi. Parmak çocuk boyutunda gördüğü geçmişinden isimleri yer yer tanımakta zorlandığı bile oldu. Serra yatağına kapanıp saatlerce ağladığı bir günü rahatça anımsarken, o güne sebep olmuş kişiye herhangi bir duygu beslemiyordu. Zaman bizlere boşluklar sunuyor sanırım, diye düşündüm, ve bu boşluklar bizden bir zamanlar çok büyüttüğümüz hislerimizi alıyor.

Kitabın ana karakteri olan Serra, aynı zamanda olayların anlatıcısı. Bu ana karakteri takiben karşımıza iki yardımcı karakter ve çok sayıda figüran çıkıyor. Serra'nın ''Karı Şefik'' lakabını taktığı şoförü, daima halinden yakınan ama sorunlarını çözmek için adım atmayan bir adam. Serrayla olan karşılaşmalarında aslında onun da Serra gibi kaybolduğunu, ancak bunu Serra'nın aksine bilinçsizce yaşadığını görüyoruz. Şefik kaybolduğunun farkında olmadan kendini arayan bir karakterdi. Yemliha ise karanlık sokaklardan bir anda beliren ve Serra'nın gece yolculuklarına eşlik eden bir karakter. 309 yıl boyunca altı arkadaşı ve bir köpek ile birlikte bir mağarada uyumuş olan bu genç adam, yeni dünyayı keşfetmek için mağarasından çıkmışken Serra'ya rastlıyor. Şefik de Yemliha da gerçekten somut olarak varlar mı, yoksa ikisi de Serra'nın düş gücünün ürünü mü kitap boyunca anlayamıyoruz. Öte yandan Şefik karakterine yüklenmiş özelliklere Serra'nın bakış açısı fazlasıyla cinsiyetçiydi. Bu yaklaşımla sokak jargonuna uygun davranılmış diye düşünmeye çalışsam da, Serra baya baya eğitimli bir kadındı. Bence gereksiz bir ayrıntıydı ancak insanlar eğitimli de olsalar cinsiyetçi olabilirler malesef. Bu nedenle garipsememek lazım.

Kitapta hayal ile gerçek iç içe geçmiş durumda ve kimi zaman fantastik bir rüyayı anımsatan olaylar, absürtlük sınırını zorluyor. Kitabın yalın dili ve olayların garipliği ise kitabı sürükleyici kılmış. Büyülü gerçekçilik akımının ülkemizdeki temsilcilerinden olan Nazlı Eray'ın kitaplarından okumayı uzun süredir istiyordum. Ancak açıkçası yazarın dilinden çekiniyordum. Buna karşın kitabı zorlanmadan ve genel olarak ilgiyle okudum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Suzan Defter (Ayfer Tunç) | Kitap Yorumu

Yazar: Ayfer Tunç, Yayınevi: Can Yayınları

İnsan kendini niçin anlatır? Belki kendinden çıkmak, belki kendine sığmak için... Derya ile Ekmel'in yolları günlük hayatın sıradanlığında kesişiyor ve bu iki yalnız insan, birbirlerinin günlüklerine misafir oluyorlar. Kitap iki insanın günlüklerinin iç içe geçmesinden oluşuyor. Kitabın bir sayfasında Ekmel'in günlüğünü, diğer sayfasında Derya'nın günlüğünü okuyoruz. 

Ekmel, doğup büyüdüğü evden hayatı boyunca çıkamamış, nereye giderse gitsin o evi içinde taşımış bir adam. Orta yaşının sonlarına yaklaştığı günlerde bu evi satmak bahanesiyle bir ilan veriyor. Niyeti evini somut olarak değil, soyut olarak elinden çıkarmak. Ekmel kendine bir arkadaş arıyor; dinleyebileceği, ona bir hikaye verebilecek bir arkadaş. Derya, abisi ve babaannesiyle yaşadığı zamanlarda Suzan'ın sıcaklığıyla korunduğu günlere sığınıyor. Suzan... abisinin aşkı, kendisinin rakibi ve evi olan Suzan. Derya'nın anımsadıkları, abisi ile Suzan'ın hikayesine sığmaya çalıştığı üç kişilik sıkışık tepişik bir hayat. Kendine bir ev, bir aile, bir aşk... bir hikaye bulamayan Derya, Suzan'ın ismine sığınarak onun yaşadıklarını kendi hayatıymış gibi anlatıyor Ekmel'e.

Kitap iki kişinin günlüğünden oluştuğu için olayların farklı anlatıcılar tarafından nasıl algılandığını net olarak takip edebiliyoruz. Ben bu takibi yapabilmek için aynı tarihe ait yazılanları önce bir anlatıcıdan sonra diğer anlatıcıdan okuyarak kitabı ilerlettim. Ancak dileyen önce bir karakterin günlüğünü baştan sona okuyup, sonra diğer karakterinkini okuyabilir. Ama bence aynı tarihleri aynı anda okumak hikayeyi bir bütün olarak daha net görmeyi sağlıyor. İki karakter de birbirine benziyordu. Orta yaşlarında denebilecek bu iki kişi, aslında kırgın insanlardı. Hayattan neyi ummaları gerektiğini bile bilemeden yaşamlarını başkalarının hikayelerinin gölgesinde yaşamanın kırgınlığını hissediyorlardı. Bu nedenle de kimi zaman başkalarının hikayesine sığınarak, kimi zaman hikayeyi değiştirip anlatarak bir yaşam var etmeye çalıştılar. Aslında bu bir çaba bile değildi. 

Derya, en çok abisini sevdiğini söylüyordu ancak bence o en çok Suzan'ı sevmişti. Abisini kendisi kadar çok seven, onu anlayan tek insan olan Suzan'ı. Bu nedenle onun hikayesine hep imrendi. En sonunda da belki, bu hikayeden kendini çıkarmak istedi. Hayatlarından çıkmış olan Suzan'ı, artık kendisine bile benzemediğini düşündüğü abisini ve gelecekte yaşanacak günlere inanmış gençliğini bu yolla yeniden var etmek istedi. Ekmel ise muhtemelen Derya'dan bile şanssızdı. Çünkü onun bir Suzan'ı hiç olmadı. Bu nedenle de Suzan'ın hikayesini üzerine geçirmiş Derya'yı dinlemeyi sevdi. Bir hikayesi olan birine rastlamak aslında ona da bir hikaye verdi.

Kitabın yalın bir dili, akıcı bir anlatımı var. Kitabı sevdim, hatta bir noktadan sonra gerçekten etkilendim. Sadece şu alışılmışın dışındaki ikili anlatımı için bile okuduğuma memnunum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Hareket etmelisin, bir şeyleri çok istemeli ve çaba göstermelisin.

 

Yeniden bir hayalim var. Aslında yeni bir hayal değil. Yıllar evvel günler ve geceler boyunca araştırdığım şeyler. Oysa zaman içinde onlara inancımı yitirdim. Onları gerçekleştirebileceğime, onları gerçekleştirebilsem bile bir anlamının kalacağına inancımı yitirdim. Diğer yandan bu hayaller benim için gerçekten anlamlıydı. Çünkü hani bazı resimlere veya fotoğraflara bakınca, kalabalık bir görüntü olsa bile, odaklanacağınız kişi veya nesneyi net olarak görürsünüz ya... işte bu hayallerde de odak noktası bendim.

Bunları düşünürken henüz çok gençtim. Hatta kardeşimden bile daha küçük yaştaydım. Her şeyi planlamadan, önümü görmeden rahat edemezdim. Mutlu olabileceğim senaryolar bulmadan adım atamazdım. Sadece mutluluk değil, maddi güvence ve hatta yaşlılığımı bile düşünürdüm. Bu da beni cesur kılarmış (anlamamıştım). İstekli, güçlü ve cesur. Sonra yavaş yavaş anlamlarını yitirdiklerini düşünmüştüm. Şimdiyse dönüp baktığımda görüyorum ki, aslında anlamını yitiren birden çok şey değil, tek bir şeymiş. İçimdeki temel bir şey, ne olduğunu ben de bilmiyorum, sarsılmış. Bu nedenle resimdeki odağımı görmekte zorlanır olmuşum.

Umudumun, sebeplerimin ve kendime güvenimin yitirilmediğini görüyorum. Özellikle son yıllarda yoğun olarak hissettiğim burukluk hissi de sanki uçtu gitti. İnsan odak noktasında kendini konumlandırırsa, sanırım bir şeyler için çaba harcamayı istemek bile heyecan verici olabiliyor. Kimseyle kendini kıyaslamadan, hatta kendinle bile kendini kıyaslamadan devam etmelisin. Bir yol seçip, önün zaman zaman sisli görünse bile, hareket etmelisin. Yürümeli yürümeli yürümeli, bazı duraklara varmalı ve yolu izlemelisin. Belki yerleşmelisin de bir yere ama asla ama asla hareketsizliğe alışmamalısın. Kaslarının, zihninin ve kalbinin sıcaklığını her daim diri tutmalısın. 

Bunu not düşmek istedim.


(Çiçeklenmeler, Melisa Kesmez).


Zorro - Efsanenin Başlangıcı (Isabel Allende) | Kitap Yorumu

Yazar: Isabel Allende, Çevirmen: Mehmet H. Doğan,
Yayınevi: Can Yayınları

Maskeli kahraman Zorro, kimliğinin bir simgesi olan ''Z'' harfi dışında ardında hiç iz bırakmadan kaybolur. İspanyolca ''tilki'' anlamına gelen Zorro, geceleri hareket eden bir tilki gibi zeki, çevik ve gizemli bir kahramandır. Anti kahraman özelliklerini de bünyesinde barındıran bu kahramanın süper güçleri yoktur; Zorro aslında bir halk kahramanıdır. Kılıcı, kırbacı ve zekasıyla korkusuzca adalet arar, azınlıkların ve güçsüzlerin yanında olur. Zorro karakteri ilk olarak yazar Johnston McCulley tarafından 1919 yılında Pulp dergisinde oluşturulmuştur. Karakter bunu takiben pek çok diziye, filme ve kitaba konu olmuştur. Isabel Allende'nin kaleme aldığı bu kitapta ise, Zorro'nun bir kahramana dönüşmeden evvelki yaşamının öyküsünü okuyoruz. Kitap, kahramanın yolculuğunun başlangıcını, Zorro'nun maskesinin ardındaki kişinin yaşadıklarını anlatıyor; Zorro'nun kahramanlığına değil, insani yönüne odaklanıyor.

Beş bölüme ayrılan kitapta Zorro'ya hayat veren Diego de le Vega'nın kökleri, ailesi, doğumu ve çocukluğu, nihayetinde ilk gençlik yılları ve Zorro'yu var etme yolundaki öykü anlatılıyor. Kızılderili asi bir anne ve İspanyol asker bir babanın melez çocuğu olarak dünyaya gelen Diego, iki kültürün iç içe olduğu bir ortamda büyüyor. Kişiliğini büyük oranda şekillendiren bu ikilik, onun Diego-Zorro zıtlığını oluşturmasında da etkili oluyor. Çocukluğunun ve ergenliğinin bir kısmını geçirdiği İspanyol egemenliğindeki Kaliforniya'da Kızılderili kökleriyle derin bağ kuruyor ve aslında sömürgecilik ve adaletsizlikle daha hayatının ilk yıllarında tanışıyor. 

Aynı zamanda süt kardeşi de olan Kızılderililerden Bernardo, Diego'nun hem kendi yaşamında, hem de Zorro kimliğini taşımasında ona yol gösteren en büyük destekçilerinden biri oluyor. İkili, Diego'nun eğitimi için Kaliforniya'dan İspanya'ya uzun bir yolculuğa çıkıyorlar. Hayatlarının bu yeni bölümünde Diego'nun kişilik gelişimi ve dünya görüşü büyük oranda şekilleniyor. Bir aile dostlarının evinde kalan Diego, bu evde aşkı, yaşamı ve saklanmayı öğreniyor. İç karışıklıkların yaşandığı İspanya'da zor günler yaşanırken, Diego ona resmi olarak Zorro ünvanını verecek La Justicia isimli gizli bir örgüte katılmaya hak kazanıyor ve adaletsizlikle olan mücadelesi ve eylemleri bundan sonra hız kazanıyor. Z harfli kahramanın izi Avrupa'da aranadursun, iki dünya arasındaki yolculuğu devam eden Diego, sorumluluk almayı, ihtiyatlı olmayı ve sabrı öğrenmek zorunda kalıyor. Kitap, bir ''süper'' kahramanın yaşam öyküsünü Isabel Allende'nin kendine has büyülü diliyle biz okurlarına anlatıyor.

Isabel Allende'ye gerçekten hayranım. Yazardan bu kitapla birlikte ya 3, ya 4 kitabını okumuş oldum (bir an şüphe ettim ama çıkarım yapmama yeterliymiş tamam :) ve okuduğum kitaplarının hepsinde benzer bir akış hakimdi. Yazar karakterin (veya karakterlerin) öyküsünü anlatırken, arka planda da tarihi yönü olan toplumsal olayları işliyor. Ayrıca bir karakter ana karakter olarak ön plana çıksa da, diğer karakterlerinin öyküsünü anlatmayı geçiştirmiyor. Her karakterinin öyküsüne özen gösteriyor. Gerçekten anlatılarına değer veren bir yazar olduğu daha buradan belli. Zaten bu kitabın son kısmındaki Epilog bölümünde anlatımı havada bırakan -özensiz bulduğu- yazarlara da laf dokundurmuş: ''Gevşek bağlantıları toplayıp bağlamadan bırakan bir kitap kadar tatsız bir şey yoktur, hani şu kitapları yarım bırakmak gibi bir yeni eğilim var ya!'' (Sayfa 438). Büyülü gerçekçi akıma bağlı bir yazar olsa da, en azından benim okuduğum bu akımdan diğer yazarlara göre dili daha derli toplu ve daha anlaşılır diye düşünüyorum. Tabii benim bu, ''anlaşılır'' olarak adlandırdığım özelliği bir başkası ''basit'' olarak da ifade edebilir ancak basit olduğunu da sanmıyorum. Doğru kelime, ''akıcı'' olabilir belki. Isabel Allende akıcı bir dille sürükleyici ve aynı zamanda duyarlı kurgular yazabilen bir yazar. Bu iki (hatta üç) özelliğe aynı anda sahip kurgular yazabilen bir yazar bulmak da bence zor.

Aslında çok akıcı bir kitaptı. Elime aldığım her seferinde rahat bir 100 sayfa okumadan bırakamadım. Buna rağmen kitabı bitirmem yaklaşık üç haftamı aldı! Gerçekten bu terslikte bir iş var... (Kitap çok aşırı kalın da değil, 440 sayfa).  Kitabın konusunu anlatırken spoiler vermeyim diye karakterleri tek tek anlatmadım ama kitapta özellikle de Isabel de Romeu karakterine hayran olduğumu ayrıca belirtmeliyim. Hatta uzun zamandır hasret kaldığım gerçekten ince bir zekaya sahip o karakteri nihayet buldum! Şükür kavuşturana gerçekten... Zorro'nun başka maceralarında Isabel karakteri aktif olarak yer alıyor mu bilmiyorum ama eğer almıyorsa, yani bu karakter kitabın yazarının var ettiği yeni bir eklemeyse, karakter ile yazarın adaş olmasını çok tatlı bulduğumu ve buna çok özendiğimi söylemeliyim. Ben de ünlü bir roman yazıp en zeki ve becerikli karakterle kendimi adaşım yapacağım ahahahha. :) Öte yandan Bernardo'nun sabrı, Diego'nun tutkusu ve Isabel'in sinsiliği, ahahhah şaka şaka, Isabel'in merakı ile gerçekten güçlü bir ekip olduklarını söylemek mümkün.

Zorro'yu tanımlarken ilk paragrafımda ''anti kahraman özellikleri de gösteren'' dedim. Anti kahramanlar, aslında olumsuz niteliklere sahip olmakla birlikte kahramanların dürtüleriyle hareket ederler. Zorro bir kahraman olmakla birlikte, özünde bir insan. Kahramanlık niteliği, süper güçlerinden ve hatta süper olmayan güçlerinden bile değil; seçimlerinden ve seçimlerinin sonucu olan eylemlerinden geliyor. İnsan olduğu için de insanların zaaflarına sahip. Bu nedenle saf bir kahramandan çok, gri bir karakter. Zorro karakterine dair en sevdiğim durum da aslında bu griliği oldu diyebilirim. 

Isabel'i bu kadar sevme sebebim ise hikayenin geçtiği 19. yüzyılda ondan bir kadın olarak, herhangi bir erkekten daha alt seviyede görülen, söz hakkı olmayan bir kadın olması beklenirken (her yerde böyleydi ama özellikle de çingenelerle yolculukta ve korsan şehrinde buna dair net söylemler geçiyor), erkeklere biçilen rolleri ve eylemleri (kılıç kullanmak, ata binmek gibi) kendi başına öğrenmesi ve bunda çok iyi seviyeye gelmesi, insanların söylemlerini önemsemeyerek kendi özgün benliğini kabullenmesi ve en önemlisi tüm bunları henüz 10'lu yaşlarındayken yapabilecek bilinçte olmasıydı (ve tabii çok kafa dengi bir kız olması da etkili ahahha). Öte yandan Isabel erkek egemenliğinde erkeklere has alanlara ilgi duyarken aslında ''erkeksi'' olmadı, gayet de öncesinde bir kız çocuğu, sonrasında bir genç kız ve bir kadın oldu. Kılıç kullanmak için ''erkeksi'' olması gerekmiyordu yani ve gayet de fişek gibi bir kadın olarak hepsini öğrendi. Bravo kızıma.

Kitabı çok severek okudum. Yılın ilk kitabını sevdiğimde ayrıca bir iyi hissediyorum.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Tüm Duraklar.

Alex Prager, Toys, 2007.
(Arkas Sanat Merkezi, Mitler ve Hayaller Sergisi'nden).

Güneşli bir pazar günü insana başlamak, belki yeniden başlamak, için heves veriyor.

Daha evvel duraklar temalı bir yazı yazmışım (yayınlamadım). O yazımın güncel bir versiyonunu oluşturmak istiyordum. Ancak tam o anda bugünün çok güzel, çok güneşli (ve tamam çok da soğuk) bir kış sabahı olduğunu fark ettim. 

(İçimdeki) yarım bıraktığım şeyleri tamamlamaya dair içimde çok yoğun bir istek var. Bu yarımlıklar kapağını uzun zamandır açmadığım bir defterdeki eskizlere benziyor. Şekillerini seçebilmem mümkün ancak yarımlar. Yarım bırakılmış ''şeylerin'' gittiği bir mekan var mıdır acaba? Yarım öyküler, yarım çizimler, yarım eylemler, yarım duygular... Aslında hepsi, yarım kalmış düşüncelerin örnekleri ve bu nedenle de hepsi, tamamlanabilir. (O mekandaki sesleri yazmayı çok isterim).

Duraklar konusunu düşünürken aklıma yarım kalmış ''şeylerim'' geldi. Geçen her yılla birlikte tam olmalarına dair umutlarımı yitirdiğim o ''şeyler.'' Yarım kalmışların mekanından bana seslenseler eminim kendileri bile hala tam olabileceklerine dair inançlarını bana fısıldarlardı. Bazı yarımlıkların tam olması daha zor. Çünkü zaman, kaçırılmış duraklara canı isterse geri götürür (çoğu zaman götürmez).

Gelen her yıl, aslında bir durak gibi geliyor bana. Yolları izlediğin otobüsten inip gezebileceğin bir mekan. Yarımların, çeyreklerin ve tamların mekanı. İşlerin, eğitimlerin, arkadaşlıkların, aile olmanın, aşkların... hislerin, düşüncelerin ve eylemlerin mekanı. Onların çeyrek, yarım veya tam olması ise biraz şans, biraz sen, biraz diğerleri ile ilgili. Bu durakları hafife alma eğilimindeyiz bence. Gelen her yılın durağı, aslında sana bir nokta veriyor. Bunu sadece yılın başında yapmalısın demiyorum. İstersen başında, istersen ortasında, istersen sonunda... ama her yıl, insana bir şey verebilme ihtimaliyle gelir ve sen o şeyi alsan da, almasan da her yıl mutlaka senden bir şey götürür.

Bu, bende hep böyle oldu.

Sana bir anımı anlatmak istiyorum. Her nedense bu sabah aklıma geldi. Bir şeylerle ilgili çabalamanın ve bir şeyi istemenin bile o şeyi almamda etkili olmadığı üzerine düşünüyordum. Sonra kendi kendime, ki artık bunun sık olmamasını umuyordum, birden bu anıyı düşünmeye başladım ve hep bir şeyler için diğerlerinden daha çok çabalamamın gerekmiş olduğunu düşündüm. 

Bu anım lise 1'e giderken yaşandı. O yıl tüm yıl boyunca hiç devamsızlık yapmamıştım. Aslında bunun özel bir nedeni veya beklentisi yoktu. Sadece işte hasta olmamış veya okulu belli bir sebeple kırmamışım ve her gün, evet iki dönem boyunca her gün, okula gitmişim. Sonra bir gün, dönemin sonuna yakın okula gitmeyeceğim tutmuş. Sadece tek bir gün. Ama o tek gün, gittiğim tüm diğer günleri silmişti ve ben birinci ağızdan bundan haberdar bile olamadım. Çünkü bana dolaylı olarak bilgisi gelmişti. Bu çok daha hüzünlü yapıyor hikayeyi.

O gün sınıf öğretmenimiz benim hakkımda ''eğer İlkay hiç devamsızlık yapmasaydı onu onur belgesi için aday gösterecektim'' demiş. Böyle bir tasarısı olduğunu bana biraz bile çıtlatmamıştı. Ben, hiçbir beklentim olmadan sadece istediğim için istendik özellikler gösteren ben, bana geleceğini bile bilmediğim bir şeyden yine bana, direkt olarak bana, bildirilmeden olmuştum. Ben onur belgesi almayı düşünmemiş, böyle bir istekle dolmamıştım bile. Ama sence de bu daha ağır değil mi? O zaman beni etkilememişti tabi. Zaten belge alacağımdan bile bihaberdim, yine aynı şekilde yaşamıma devam ettim ve belgeyi de başkası aldı. :)

Belgeyi alan kişi çok çalışkandı. Bence de, evet, onur belgesini (göreceli olarak) benden daha çok hak etmişti. Ancak bu sembolik olay, benim hayatımın başka ve benzer alanlarında yıllar boyunca tekrar etti. Ben bir şeyler için hep, bak bu kısım çok önemli :), ''kendim istediğim için'' çabaladım. Bir sınıfta sözgelimi, en meraklı, en öğrenmeye aç, en gerçekten dürüst ve adil olan kişi bendim. Bir arkadaşlıkta diğer yandan, biri tanışıklığın ötesinde (ki tanışığımsa bile öyleyimdir) arkadaşımsa, onu gerçekten sevdim ve değer verdim. Hiçbir zaman özel günleri bile unutmam ben. Her yeni yılda, her doğum günlerinde, belki öğretmenler gününde :), bayramlarda... Akla hangi özel gün gelirse o günde (hatta eskiden özel olmayan günlerde bile) hep ben yazdım, hep ben konuştum. İlk ben yaptım, gocunmadan. İçimden geldiği için. Ama başka kimsenin içinden ilk iletişimi kurmak gelmedi. Bu kız öldü mü kaldı mı, iyi mi, ne yapıyor... Gerçi artık bu gerçekleşse bile birine gerçeği söyleyeceğimi düşünmüyorum. Artık hep iyiyim. :)

Yüksek lisansta da böyleydi. Deneyim olarak eksiktim ama bilgiye açtım. Sadece bir diploma değildi mevzu, benim liseden beri hayalimdi akademi. Kendi adıma kurduğum bir hayal. (Ama o kadar sıkıştım ki, bunu unuttum). Beni neden oraya seçtiklerini hiç anlamadım. Bana alan açmayacaklarsa, neden orada olduğumu, hiçbir zaman anlamadım. Ailemle de aram kötü olunca, yarım bıraktım. İstemediğim bir tez, doğurmak istemediğim bir şeydi. Hep çok çabaladığımı düşündüm. Lisede, üniversiteyi kazanınca; üniversitede, üniversiteyi bitirince; üniversiteyi bitirince, işe girince (ki yalan olduğunu hep biliyordum); yüksek lisansı kazanınca, tezi bitirince... O tatmin hissi... Tamamlanmışlık duygusu, bana ne zaman gelecek? Hep bu soruyu düşündüm.

Benim kaçırdığım en büyük duraksa bence aşk. Bana genç olduğumu söyleyeceksin. Ben de sana ''artık 20 yaşında gibi birini sevemem'' diyeceğim. Her yeni yaş, benden bir şey aldı. Birini, birini gerçekten istediğim gibi sevme heyecanını. Bu benim için büyük bir şey. Çünkü bu da benim gerçekleşmeyen diğer şeyler gibi hayalimdi. Belki de en büyüğü. Bunu anlatma sebebim, kendimden uzaklaştırmak. Çünkü anlatmadığın bir şey içinde kalır ve büyümeye devam eder. Oysa ben, artık küçülmesini istiyorum. Özellikle de bu isteğin. Küçülmesini ve artık onu hissetmemeyi istiyorum. Çünkü her yeni durakta, bazen somut bazen mental sebeplerle, bu isteğimin olmayacağını anladım. Bu yaşım benden bir şeyi daha götürmeden, ben vazgeçsem daha iyi diye düşünüyorum. Çünkü canımın acımasını ve hayal kırıklığı yaşamayı istemiyorum.

Akışa hiç yer açmıyorum değil mi? Ama bazen bir şeyleri uzaktan kestirirsin. Bu da öyle. Kendimi avutmak istemiyorum. İstediğim gibi olmayacak ama belki daha iyisi olur demek de istemiyorum. Ben daha iyisini değil, hissetmeyi istiyordum. Ama ben biraz daha yaşlanacağım, o benden biraz daha uzaklaşacak. Bu, artık, çeyrek bile olmayan bir taslak. Fısıltısı bile bana ulaşmıyor. (Artık onu duyamıyorum, göremiyorum.) Belki de bu nedenle, bu kadar biçare olduğu için bu isteğe çok üzülüyorumdur.

Yazıma güneşli bir başlangıç yapmıştım oysa. Konu neden buraya geldi? Keşke ağzımdaki baklayı tutsa mıydım acaba? :)

Güneş odamı terk etti. Ama hala yerinde ışıl ışıl parlıyor. Bazı şeyler benim elimde değil ama hala daha yarım bıraktığım veya başlamadığım şeyleri ilerletebilirim. Artık o kadar da genç değilim. İçim, içimde, o saf heyecan uzun zamandır yok. Ama benim uzmanlık alanım bu(ydu). Olmasa da sorun değil (sorun). Bir şeyi oluşturmak, insanı dinç tutan şeydir. Her durağı yakalayamasam da, yine de güzel şeyleri görmeye ihtiyacım var. Kendi güzel şeylerimi.

Bu sefer sızlanarak bir durağı daha kaçırmak istemiyorum. Bu sefer işte şimdi yakındım ettim bitti. Daha fazla yakınmayacağım. Hepsi seçim. Hayatta her şey seçimlerden ibarettir. Herkese aynı şıklar gelmez ama herkesin seçim hakkı hep vardır.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz. 

(bu parçayı çok seviyorum)


Kim Bağışlayacak Beni, Birhan Keskin.


O inanç, yalnızlık inancı, beni bıraktı.

 

Bu hafta içinde bir günde benim de hiç beklemediğim bir anda dolu dolu ağladım. Evet gerçekten bir çeşit dolu yağışı gibiydi. Aniden bastırdı ve ruhuma çarptı. Ruhumda hasar oluşmaması için kendime sığındım ve bu atağın geçmesini bekledim. Bu kadar kısa sürede bunu aşmış olmam tuhaf (değilmiş). Ancak bu bazı biriktirdiğim şeylerin bir anda boşalmasıydı biliyorum. Sana bunu anlattım biliyor musun? (Bileceksin). Bir yazı yazdım. Hani o tüm blog listeni ele geçirmiş güneşli yazılardan önce, sana bir yazı yazdım sevgili okur. Ama hemen sildim. O yazımda ne dedim biliyor musun... 

O yazımda sana, birinin yanında ağlamayı önceden çok istediğimi ama artık bu fikrin beni hayal kırıklığına uğrattığını, ama bugün (o ağladığım gün) ağlarken, en çok istediğim şeyin (yine) birisinin yanında ağlamak olduğunu yazdım. Sana, ''senin yanında ağlayabilir miyim ama sonra bu konuyu asla açmayalım,'' dedim. Neden ağladığımı sana açıklamadan, sadece yanında ağlamak istedim. Zaten biliyor musun, aramızda kalsın, nedeni her şeydi; tek bir şey değil. Sildiğim her şey, yazmadığım her şey, konuşmadığım her şey, dinlenmediğim her şey... Her şey.

Bu her şeye sen nasıl yanıt verebilirsin ki, diye düşündüm. Hem, yazıyı yazarken artık geriye gözyaşı kalmamıştı ve yanımda pek de içesimin olmadığı bir kahve vardı. Hatta sana yazmam konusunda o kahve beni gaza getirmişti. Kahve bitince, gözyaşlarımın izleri de silinince, neyi anlattım ki ben acaba diye düşünüp yazımı sildim. O yazım, o ağlama anımın aynısıydı biliyor musun? Sanki o an üzgün değildim de, birikmiş eski üzgünlüklerim çıkıyordu. Öyle bir histi. Beni tam olarak tetikleyen şeyi bile hatırlamıyorum. Oysa sadece birkaç gün geçti üstünden... Hıçkıra hıçkıra ağladım. Bir 5-10 dakika sürdü sanırım. Bu aslında en sevdiğim ağlama biçimidir. Gök delinircesine ağlamak. Sarsıcı ama bir kez gerçekleştiğinde ve sen onu kaldırabildiğinde, artık güneşe açacak yer açılır sanki. Benim içimde durum böyle işliyor. Veya, benim içimde durum artık böyle işliyor. 

Ağlarken, dışarıdan duyulan tek ses hıçkırıklarımdı. Fazlasıyla gürültülü hıçkırıklardı bunlar ama öte yandan, başka hiçbir ses yoktu. Sen bana baksan mesela, benim duyduğum gürültüyü ve neden ağladığımı asla anlayamazdın. O yazıp sildiğim yazımı da bu ağlama halim gibi yazmıştım. Hıçkırıklarımı okuyabilirdin ama neden ağladığımı anlayamazdın. Çünkü ağlarken, içimden konuştum. İçimden bir sürü sebep söyledim. Bir sürü ağlama sebebi. İnsan sebepsiz ağlar mı artık emin değilim ve sanırım bu iyi bir şey. Çünkü ben her hıçkırmama bir sebep saydım içimden. Sanki hepsine, tüm sebeplerime, tamam sizi gördüm, bakın sizin için ağladım bile, gidin artık, dedim. O yazımda da işte, sen yanımdaymışsın gibi oldu. Her hıçkırığımı okumanı istedim ama sebeplerimi değil. Sonra bu bana saçma geldi ve sildim. Çünkü dedim ya, kahvem ve gözyaşı izleri bittiğinde, aklıma tek bir sebep gelmedi. Neden ağlamıştım? İşte 3-4 gün sonra bunu sıkıntılı bir yerden göremiyorum.

O anki ağlamam önemliydi tabi. İnsan, ağlama sebeplerini önemsemeli. Ağlama raddesine gelmeden, önemsemeli. Ağlamak evet doğal bir şey. Ama bunu sıklıkla yapıyorsan veya sebeplerini tutup tutup bir anda patlıyorsan, sarsıcı oluyor. Sanki bununla baş etmesi gerekirmiş gibi hissediyor. (Bununla baş etmem gerekirmiş gibi hissediyorum.) Ya karanlık, puslu bir havadaymış gibi hissediyor, ya da bu sebepleri daha da biriktirmek üzere bahanelere sarılabiliyor. (Bunları yapabiliyorum.) Bu noktada aklıma bir fikir geldi. Eski yazılarımı yayınlamak. Aslında niyetim sadece onlara bakmaktı. Ama sonra, benimle olmalarını istedim. Görünür olmalarını istedim. Küçük Ben bana ne söylemek ister? başlıklı yazımda hissettiğim şey de buydu. 

Yazılarımı veya kendimden saklamak için çabaladığım yönlerimi görünür kılmak bile değil; sadece kabul etmek. Öylece kabul etmek. Kendini kabul etmek bile değil. Mevcut durumu kabul etmek. Belki öfkemi, belki hayal kırıklığımı, belki burukluğumu kabul etmek... Belki neşemi, belki abartımı, belki şaşkın hissetmemi kabul etmek. Geçmişteki içimde tuttuğum, dışarı döktüğüm, hissettiğim hissedemediğim, yaşadığım yaşayamadığım her şeyi kabul etmek. Ama aynı zamanda, şu an'da yapabileceklerimi ve gelecekte yaşayabileceklerimi kabul etmek. Ağlayabileceğimi kabul etmek. Gülebileceğimi kabul etmek. Korkularımı kabul etmek. Sabretmem gereken noktaları kabul etmek. Beklentilerimi ve beklentisiz kalmam gereken yerleri kabul etmek. Sadece, kabul etmek. Ve böylece, devam edebilmek.

Ah, neden ağladığımı hatırladım... Yalnız hissetmiştim. Hissettiğim tüm yalnızlıklar bana bir anda çarpmıştı. Artık yalnız hissetmiyor olsam da, tüm o yıllar boyunca hissettiğim (ve haklı nedenlerle hissettiklerim de aralarında çok fazlaydı) tüm yalnızlıklar bana tokat gibi çarptı ve ben bununla ancak ağlayarak baş edebildim. Bu kadar yalnız hissetmiş olduğum için, geçmişte bu denli yalnız bırakıldığım için, çok kırgındım. Bunun bu kadar uzun sürmesi beni dehşete düşürdü. Bunu hak etmediğimi düşündüm. Bunu kimsenin hak etmeyeceğini, bunu herhangi bir insanın bu kadar uzun süre taşıyamayacağını düşündüm. Haklı noktalarım da vardı, abarttığım yerler de. Ağlamam yersiz değildi. Belki de gerekliydi. Çünkü haksızlığa uğramış hisseden parçama belki de bu yolla, ''tamam seni gördüm,'' diyebildim ve böylece, o da, rahatladı ve beni rahat bıraktı. O inanç, yalnızlık inancı, beni bıraktı. 

Sanırım yazılarımı bu yüzden silmiştim. Yalnızlığımı aşma çabamı bana hatırlattıkları için. Aynı sebeple geri yükledim. Çünkü artık onlara baktığımda yalnızlık hissini görmüyorum.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



(Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz, Melisa Kesmez - Sayfa: 116).


Tüm Doğum Günü Yazılarım.

Gazing at the window, Andrei Belichenko,
Oil Painting, 2010.

Not: Sanırım bloğuma daha evvel uydurduğum her yazı çeşidinden yeni birer tohum atmak ve böylece yeni yazılarımı büyütmek için bana yol göstermelerini istedim. Bu nedenle de eski yazılarımı yayınladım. Onlar eskinin fikirleri ama yeninin fikirlerine adım atmamı sağlıyorlar. Bu nedenle (ve beklersem hiçbir zaman bunu yapmayacağım için) yazılar okunmayacak olsa bile art arda yayınladım. 

Blog okuma listenizi birkaç gündür işgal ettiğim için kusuruma bakmayın. Yayınlamak istediğim tüm yazılar bitti. Artık salıyorum. :)

Son olarak doğum günü yazılarımı bir çatı altında toplamak ve blog bahçeme ekmek istiyorum. Bu zamana kadar bana yorum bırakmış olan herkese (ve sessiz okurlarıma da) çok teşekkür ederim. İlginiz, ifade ettikleriniz benim için hep çok kıymetli oldu. 

Yazıları yeniden yayınlasam da, sizin yorumlarınızın tamamlayıcı hali malesef eksik olacak bunu biliyorum. Bu biraz buruk bir durum tabi. Çünkü ben hep sizin yorumlarınızla yazımın tamamlandığını hissetmişimdir. Bu nedenle de zaten uzun yanıt yazmadan bırakmam misafirimi. :)

Her neyse. Bakalım doğum günlerimde kendime nasıl notlar bırakmışım yıllar boyunca. Bu yazım, bu yazılarım, paylaştığım her şey! Aslında gelecekteki olası bir versiyonuma notlarım. Bu nedenle benim kıymetlimler. Çünkü gelecekteki ben'e sesleniyorlar. Bazen birine ihtiyaç duyuyorum (belki herkes gibi), böyle durumlarda beni en iyi anlayan geçmişten bir yazım oluyor. Aslında yeniden paylaşma ve hatta silme ve yeniden yeni yazı yazma döngüsüne kapılmamın sebebi de buydu. Artık silmeyeceğim.

Ancak malesef 2022 öncesi doğum günü yazılarıma (var olduklarını bilsem de) ulaşamıyorum. Kaydetmemiş olmam tuhaf. Çünkü her şeyi heybeme katmıştım sanmıştım. 17 yaşındaki, 18, 19 yaşlarındaki İlkay'ın düşüncelerini okumayı da çok isterdim oysa...

Bu yazılarda benzer bir tema var. O temayı bu yıl aşmayı umuyorum. Ki ummak az kalır, aşacağım.

Not 2: Yazılarımı daha kolay bulmak isterseniz ilgili etikete bakabilirsiniz. Örneğin bağlantı linki ekliyorum; yazdıklarım , sohbet , anılar , sakura fırtınası , aylar , dolunay , Ağaç Ev Sohbetleri , öykülerim , Kelime Oyunu.

Not 3: Aslında biliyor musun, ben en çok da, kime dönüşeceğimi merak ediyorum. Bu kozadan çıkacak olan şey, acaba nasıl bir şekle bürünüyor veya büründü, bu benim hayatta en çok merak ettiğim şey.


Bugün Benim Doğum Günüm :) (09.01.22)

Bugün benim doğum günüm. Geçtiğimiz iki yılda doğum günümde sözü sana bırakmış, sana ''bana bu yaşına kadar öğrendiğin bir şeyi yazar mısın'' diye sormuştum. Yine aynı soruyu soruyor ancak bu sefer soruyu sorup köşeme çekilmiyorum. Çünkü bu sefer konuşacağım :)

Varlığımın bu anına kadar net olarak öğrendiğim ve öğrenmem için çeşitli olayların ısıtılıp ısıtılıp önüme çıktığı asıl durum kendimi sevmeyi öğrenmekti. Bunu öğrenmek benim için zor oldu, çünkü sevgi sorumluluk gerektirirdi. Bense hep bu sorumluluktan kaçmış, gerçekliğimi kendimden uzakta inşa etmeyi ummuştum. Tabii bunun sonucu hep mutsuzluk oldu. Hep eksiklik. Hep yalnızlık. Tek başınalık değil, yalnızlık. Her seferinde. 

Hep aynı noktada dönüp durdum. İlerlediğimi sandığım anlarda bile aslında bir çıkmaz sokakta olduğumu fark ettim. Hep aynı sokağa sapıp durduğumu. Üstelik o sokağın çıkmaz olduğunu bile bile. Baştan başlama azmine sahip olmak güzeldi ama aynı yola girip durmak saçmalıktı. Üstelik baştan başlama olayı da tamamıyla zaman kaybıydı. 

Öncelikle her şeyin var olduğunu kabullendim. Var olan bir şeyi bozup yeniden yapmaya uğraşmanın gereksiz olduğunu. Dönüştürme seçeneğini göz ardı ettiğimi. Bu da kolay olmadı. Çünkü hep kolaya kaçmak istedim. Ben değil, benim yerime başkası sorumluluk alsın istedim. En başta da sevme sorumluluğunu. Ama hayır, böyle olmayacaktı. Çünkü ben daha almayı bile bilmiyordum. Kabul etmeyi bilmiyordum. O kadar kapatmıştım ki kendimi, bir şey bana gelse bile bana ulaşamıyordu. Üstelik o şey inatçıysa, ben daha da ileri gidiyor ve kaçıyordum.

Bu nedenle korkularımla yüzleştim. Yazdım, yazdım ve yazdım. Zaten kendimi bildim bileli bir şeyler anlatıyordum. Sonra günlük yazmaya başladım. İlk günlüklerim yalanlar üzerine kurulu. Kendime söylediğim yalanlar. Sonra sonra dürüst olmaya başlamışım. Dürüst ve mutsuz. Çünkü dürüstlüğün mutlu etme gibi bir mecburiyeti yok. Gerçekler de yalnızca varlardır. Ama abartılmamaları gerekir. Var olan şeyler dönüştürülebilir çünkü. İşte bir sonraki fark edişim de buydu: Dönüştürme gücü. Yıkmaya gerek yok, dönüştür gitsin. Çünkü zaten sahipsin, her şey içinde, uzakta, bakındığın meçhul yerlerde değil mutluluğun. Asla bakmadığın, orada olduğunu bilsen bile, korkundan dolayı asla bakmadığın yerde. Sende. 

Yazarak kendimi tanıdım. Gözlemleyerek kendimi tanıdım. Düşünerek kendimi tanıdım. Düşünmeyerek kendimi tanıdım. Ağlayarak kendimi tanıdım. Gülerek kendimi tanıdım. 

Ama en çok da kendini tanımanın bir süreç olduğunu fark ettiğimde bir şeyler yerine oturdu.

Atlı kovalamıyordu.

Her şey vardı, ben vardım ve bir açıklamaya ihtiyaç yoktu.

Böyle böyle zamanla kendimi sevmişim.

Çünkü sevmek için tanımak gerekliymiş.

Zaten sevgi tanımım da zamanla değişti. Sevginin de var olduğunu, bir koşula bağlı kalmadan sadece var olduğunu fark ettim. Seviyorum diyebilmek için bir koşulu öne sürmemek gerektiğini gördüm. Aksi halde bu sevgi olmazdı. Bana göre olmaz, demeliyim belki de.

Böyle böyle zamanla aslında kimseye ihtiyacım olmadığını fark etmişim.

Böyle böyle zamanla içimdeki boşluğun nedenlerini keşfetmeye başlamışım.

Böyle böyle zamanla boşluğun da bir varlık olduğunu ve o varlığın bir parçam olduğunu öğrenmişim.

Böyle böyle zamanla nefes alabilmişim.

Özgür hissedebilmişim.

20. ve 22. yaşlarım arasındaki dönemde çok değiştiğimi hissediyorum.

Gençken herkes değişir belki öyle ya da böyle. Özellikle de bir şeyleri sorguluyorsa.

Ama insan bir tek kendini bilebilir ve benim bildiklerime göre, gördüklerime göre ve nihayet tanımak için çaba sarf ettiğim İlkay'a göre, bu iki yıl içinde her gün değiştim. Evet, her gün.

Bazı şeyler çok zordu ama kabullendiğinde zorlukların bile aslında yalnızca var olan durumlar olduğunu fark ediyorsun ve var olan her durum dönüştürülebilir. Yeniden oluşturulabilir.

2021'in ilk yazısında şöyle demişim: ''Ruhumun bedenime girdiğini hissettim.'' 

Bu cümlenin anlamını o zaman tam kavrayamamıştım. Sadece hissel bir şeydi bu. Ama şimdi ne demek istediğimi anlıyorum. Bu nedenle yazıyorum. Çünkü yazdığım bazı şeyleri daha sonradan tam olarak anlıyorum. 

Blog yazmak da tıpkı günlük yazmak gibi beni kendime yaklaştıran bir uğraş oldu her zaman. Çok küçük bir yaşta yazmaya başladım burada. Tam da kendimi keşfettiğim yaşlarda. Kimse beni bir şeylere yönlendirmedi hayatım boyunca. Sanırım bu nedenle çoğu zaman kendimi kaybolmuş gibi hissettim. Ama kendi doğrularımı bulmak bakımından bana yararı dokunan bir durum oldu bu hep. Kendimi kendim oluşturmuş oldum. Daha açık oldum. Hiçbir fikre öylece bağlanmadan hep aradım. Hala arıyorum. Belli bir şeyi bile değil. Ya da belki de belli bir şeyi. Kendimi. 

Ama bu yaşıma gelene kadar en net olarak öğrendiğim şey şu soruyu kendimin kendime sorması gerektiğini öğrenmekti: ''Nasılsın İlkay?'' 

İşte cevap: Nihayet kendimdeyim :)

 

Bugün Benim Doğum Günüm :) (09.01.2023)

Bugün benim doğum günüm. 23 yaşıma girdim. Mutluyum. Bence bu yaşıma kadar iyi gittim. Bundan sonrası için ise hedefim yaşamak. Güzelce, kendimce ve beraberce; sevdiğim her şeyle.

Peki ya sen sevgili okur, bulunduğun yaşa kadar en belirgin şekilde neyi öğrendin? Hadi bana bir hediye ver. Benim için yorumlara sevdiğin bir alıntıyı, şarkı sözünü, repliği vs de bırakabilirsin, öğrendiğin bir şeyleri de. Ne istersen. Çünkü yorumun bana en güzel hediyelerden olacak.

Çok sevgiler gönderdim.

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Bugün benim doğum günüm. (09.01.24)

Bugün benim doğum günüm. Merak edenler için söylüyorum, 24 yaşına girdim. Neredeyse çeyrek asır yaşamışım, bu da bir şeydir. Bu yaşıma kadar hep, en depresif zamanlarımda bile, yaşamın çok güzel olduğunu düşündüm. Tüm bu yeryüzü ve gökyüzünün. Bocaladığım çok zaman oldu. Ama işte bir şekilde buradayım. Tebrikler canım kendim, en azından bir bölümü daha tamamladın.

Bu yaşıma kadar en net öğrendiğim şey, olanı olduğu gibi kabul etmek sanırım. Bu sayede daha çok eğlenebilen biri oldum. Burası zor bir parkur, yani dünya. Ama bak küçük harfle yazılan dünya. Yoksa mavi gezegen olan Dünya aşık olunası. Yine de ben bu mavi yeşil ve artık gri de olan gezegeni seviyorum. Madem buradayım, o zaman fighting! Biraz mutlu olayım, biraz mutlu edeyim ve en önemlisi de en çok, belki de yalnızca, kendimden çok şey bekleyeyim. Hem atıyorum bir yere tatile gittiğinizde, oraya kadar gitmişken o yeri başka biri sizin yerinize gezsin görsün istemezsiniz değil mi? O zaman oraya kadar gitmenin anlamı olmazdı. Veya, okula gittiğinizde birilerinin sizin yerinize bir şeyler öğrenmesi hiçbir işinize yaramaz. İşte böyle; dünya da, Dünya da böyle benim için. En azından 24. yaşımın ilk gününde böyle.

Yeni yaşımdan ne diliyorum? İlkay olmayı diliyorum. Tüm dar ve geniş anlamıyla, bu ismi taşıyan benin, tam potansiyeli olmayı diliyorum.

Sen de bana hediye vermek istersen eğer; sevdiğin bir alıntıyı, sevdiğin bir repliği, sevdiğin bir şarkıyı veya bu yaşına kadar öğrendiğin en net şeyi benimle paylaşabilirsin. Okumaktan çok mutlu olurdum.

Hoşça kal.

:)

 

bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

başka bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Bugün benim doğum günüm. (09.01.2025)

Merhabaaaa. :)

Bugün benim doğum günüm sevgili okurcuğum. Merak edenler çıkar mı bilmem ama ben yine de söyleyim, 25 yaşına girdim. Hayatımın yeni bir bölümüne başlarken, ilk satırlarımı sana yazmak istedim. Beni ne kadar süredir tanıyorsun bilmiyorum ama ben sana çok uzun zamandır yazıyorum. Bu durum beni gülümsetiyor. Gülümsememi durduramıyorum hatta. Bu nedenle sana çok teşekkür ederim. Benimle olduğunu bilmek benim için hep çok kıymetli oldu. Belki 2015 yılında katıldın dünyama, belki 2018, belki 2020, belki 2024... Belki 2025! Fark etmez. Birilerine anlatma düşüncesi bile benim için hep çok kıymetliydi. Ben, biraz da bu şekilde büyüdüm.

İnsan kendini tam ve aslında doğru olarak tanımlayamayabilir. Çünkü insan kendini hep iç gözüyle görmeye alışkındır. Bu iç göz de dışsal faktörlere bağlı görüş açısını belirler o ayrı; ama öte yandan, kişinin kendini tam ve doğru görebilmesi için dış bir göz olarak kendine bakabilmesi gerekir. Bunu yapabildiğinde daha az veya çok olmaktan öte, kendisi olabilir diye düşünüyorum. Ben kendime, çoğu kişi gibi, hep iç gözümle bakmışımdır. Özellikle de şu anımdaki kendime. Bunu özel olarak belirtiyorum çünkü ben geçmişime ve geleceğime hep daha ılımlı ve anlayışlı yaklaşabilirken, şu anıma karşı hep acımasız olmuşumdur. Diyorum ya, aslında bunu da öğreniyoruz, yaşayarak deneyimleyerek ''bu budur'' içgörüsü elde ediyoruz. Oysa kendimizden çıkıp kendimize dönebilsek, belki çok daha ılımlı olabiliriz. Olabilirim.

Bu yıla enerjik başladım ama enerjim biraz hızlı söndü. Sonra bir kitap okumaya başladım. Sevdiğim bir yazarın kitabı. Yıldız Gezgini, Jack London'dan. Sana burada kitaptan bahsetmeyeceğim, zaten kitabın içeriğinin konumuzla zerre alakası yok. Sana bahsedeceğim şey, bu kitabın bana ışıltı vermesi. Hayır, bana ışıltı veren bu kitap da değildi aslında; bana ışıltı veren belki o kitabı sevmem, belki yazarına hayran olmam, belki de tüm bunları da kapsayan daha büyük bir neden olarak kendimden daha büyük bir gerçekliğin varlığını, edebiyatın bana aslında çoğu zaman hatırlattığı üzere, fark etmemdi. 

Kocaman bir gerçeklik var; bu kitabı okurken tüm huysuzluğum silindi ve bu gerçekle yüzleştim. Bu gerçeklik öyle felsefik veya mistik bir gerçeklik olarak ifade ettiğim bir şey değil. Bu, yaşam! Bu, o kitabı okurken hissettiğim heyecan... Ben çok heyecanlı biriyimdir. İlgimi çeken bir şey oldu mu tüm hücrelerimle yaşarım! Bunu daha açık nasıl ifade edebilirim bilmiyorum; çünkü hayatta bazı hisleri bazı kelimelerle ifade edemediğimizi düşünüyorum. Bunu yapsak, hatta anlatım olarak başarılı olsak bile, o hissin ruhunun küçük bir kısmını göstermekten öteye gidemeyiz.

Ben hislere çok önem veriyorum. Buna rağmen çoğu zaman hislerimi bastırırım. Sadece kendime çok güvendiğim konularda aşırı cesurumdur. Mesela edebiyat! Bir şeyleri anlatmak ve aslında kavramak için fikir yürütmek, benim en güvende hissettiğim alan. Bu nedenle, kendi seçtiğim şeyleri anlatırken, özgür olduğum için cesur hissederim. Benim önem verdiğim bir diğer şey de budur, özgürlük. Bir insan özgür hissetmeli. Düşüncelerinde ve hislerinde. Çünkü ancak böyle o az evvel bahsettiğim hissi, sonsuz ruhu, tüm hücrelerimizde deneyimleyebileceğimizi düşünüyorum.

Sanırım hayattaki korkum hep kendim olmak oldu. Bunun neden böyle olduğunu anlıyorum ama her ne kadar ilk etapta nedenlerim geçerli olsalar da, bunu tüm bir hayata yaymak sadece kolaya kaçmaktan ibaret. Üstelik kendini dış bir gözle görüp iç gözüne geri dönebildikten sonra. Üstelik, hayattaki en büyük pişmanlıklardan birinin kendin olmamak olduğunu fark ettikten sonra. Kendime baktığımda, beni yargılama ya da sen bilirsin, güzellik görüyorum. Yani... Güzellik. ahahahha. Tamam. İşte! Yeni yaşımdan da bunu talep ediyorum: İçten ve dıştan akan dönen dolaşan saran sarmalayan güzellikler ve onları yaşamak. Sağlıkta, işte, aşkta, kariyerde, eğitimde, arkadaşlıkta, ailede ve aklıma gelen gelmeyen her konuda güzellikler yaşamayı diliyorum. Beni mutlu edecek olaylar yaşamayı; benim güzelliklerimi yaşamayı, kendi 25. yaşımı yaşamayı diliyorum.

İyi ki doğdum.

Eğer sen de bana bir doğum günü hediyesi vermek istersen sevgili okur, olduğun yaşa kadarki en net öğrendiğin şeyi veya sevdiğin bir sözü, alıntıyı, anlatıyı, repliği vs yorum kısmına yazabilirsin. Bu yorumları okumak beni hep çok mutlu etmiştir.

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Bugün Benim Doğum Günüm. (09.01.26)

Hayat felsefemi 5 yaşındayken falan bulmuştum. Benim hatırladığım görüntülere göre o zamanlar dünya benim için belleğime kaydedilmiş pek çok kısa filmden oluşuyordu. Mavi bir kubbe, onu arşınlayan dağınık bulutlar, battaniye-çarşaf kümesinden oluşmuş salıncağım ve yana düşmüş beni sallayan ayağım... Bu bana, tüm kısa filmlerimin fragmanı olan kısa filmimmiş gibi geliyor. Arka plandaki sesler ise, beynimin bilemediğim kurallarına göre yılların uzaklığı yakınlığına bağlı olmaksızın değişkenlik gösteriyor. Bazen bugünümden beş yıl evvelcesinin sesi kısıkken, on beş yıl öncesi gümbür gümbür zihnimde çalabiliyor. Gerçi zamanla belleğimde ani bir temizlik de başlamadı değil... ama genelde bir tetikleyiciyle pek çok detayı anımsayabiliyorum.

Benim hatırlayamadığım detaylara göreyse ben, çocukken çok meraklıymışım. Evet sanırım aynen şimdiki gibi. Annem başta olmak üzere yakınımda kim varsa onlara merak ettiğim her şeyi sorarmışım. Ama -tabi bana anlatılana göre- ''bu ne'', ''bu neden böyle'' gibi temel soruları sorarmışım. Benim hatırlayabildiğim ama hala küçük olduğum yaşlarımda da, evet, gevezeydim. Ah, belleğimdeki tüm kısa filmlerimi bir çırpıda ortalığa saçardım! Hatta artık susayım diye bana birkaç sefer hayaletvari öyküler anlatıldığı (geveze çocuk kaçıran şimşek canavarı gibi - ona bu ismi şu an taktım :) da oldu. Benim bir lakabım bile vardı biliyorsun: Cırcır böceği.

Bu ismi hep çok sevmişimdir. Bu ismi bana yakıştıran kişiyi de hep sevgiyle anarım. Aslında artık büyüdüğümde yakın olmadığım, kan bağımızın olmadığı bir akrabamızdı ancak o amcayı hep gülümseyen küçük yanımla hatırladım. Beni ciddiyetle dinleyen, benimle uğraşan ve bana benimle uyumlu bir isim uyduran bu amcayı, hep zihnimdeki kısa filmlerdeki gibi güzel hislerle andım. Bence bu, hem bir çocuğa verilebilecek, hem de kendi ruhuna katabileceğin en büyük hediyelerden biri: Birilerinin hatıralarında güzel kalmak. Yıllar yıllar geçse bile hep güzel hislerle anımsanmak. Çok değerli bir şey. 

Bu ismi sevme nedenimse, bana hep beni anımsatmasıydı. Hayatta en korktuğum şeyin hep yalnız kalmak olduğuna inanmıştım. Anlaşılmadığım bir hayatın içinde, anlaşılmadığım insanlarla olmak. Bunun düşüncesi bile nefesimi keser, yaşama sevincimi elimden alırdı. Sanırım bu nedenle de hep, bana aksini kanıtlayacak şeyi bekledim. Hayır, bunu çok istedim. Ama fark ettim ki, kendi kendimi bloke eden benim. İnsan, kendi yaşamını kurmalı. Böylece, korkularını bu kadar sık düşünmez ve böylece de, korkularını değil, kendini yaşar.

Cırcır böceği ismi bana bir çeşit Kızılderili ismi gibi de geliyor. Ne var, öyle değil mi ama ahahahha. Kızılderililer de kendi özelliklerini anımsatan isimleri hak ederek alırlarmış ya, onun gibi. Yani... onlar aslında bu ismin özellikleriyle doğsalar da, büyüdükçe kendilerini, kim olduklarını (diğer bir deyişle yeteneklerini veya eğilimlerini) göstererek bu isimleri kazanırlarmış da. Ben de, bir cırcır böceği kız olarak doğdum tabi. Bu benim, yapımdı. Mizacımdı. Ancak yaşarken insan, çok küçücükken bile, ona dış dünya yeni bir kimlik veriyor. Sen busun diyor sözgelimi veya bu olmalısın diyor. İnsan rollerle doğuyor. Birilerinin evladı olarak, arkadaşı olarak, öğrencisi olarak gibi gibi. O rollerde kendini yaşamayı unutuyor. Bazen dış dünya onu bastırıyor, bazen dış dünyaya kendi isteğiyle kapılıyor. 

Doğum günlerini hep sevmişimdir. Bana sanki o gün, tamamen benimmiş gibi gelir. Gece 12'den bir sonraki gecenin 12'sine dek. Bu nedenle de blogda hep güne giriş yapar yapmaz bir yazı yayınlarım. Yıllardır buradayım. Öyle ki 17. yaşımı bile burada kutladığım aklımda (tabii farklı bir gezegende :). Vay be. Çok zaman geçmiş değil mi? 26 yaşına giriyorum. Merak edenler ve etmeyenler için söyleyim. Bu yaş hakkında ne düşünmeliyim bilmiyorum ve bu, müthiş bir şey! ahahahah. Ciddiyim öyle, mükemmel. Beni yeniden özüme döndürüyor. Mesela 25. yaşımda nasıl biri olmalıyım hakkında fikirlerim vardı ve bu beni depresyona soktu :)). Oysa 26... Bilmem. 

İnsanlar kendilerine bir yaşam kuruyorlar. Bir iş, mükemmel bir eğitim, belki bir sevgili, belki ciddili bir sevgili, belki daha da ciddilisi olarak bir eş, belki hatta çocuk... voaaaaa. Başka ülkede yaşayanlar da gördüm. Pek çok deneyim... Ben ne yapmalıyım bilmiyordum ve sanırım bu beni üzüyordu. Bilmediğim için değil, bilmem gerektiğini sandığım şeylerde kendimi göremediğim için. Beynimde bir kısa film de, bu senaryolara döndüremediğim için. Bu nedenle de bahaneler uydurmak kolayıma gelmiş. 

Oysa ben, yaşamak için doğdum. Her yıl, o yaşıma kadar öğrendiğim en net şeyi yazı yazarak bulurum. İşte! 26. yaşıma kadar öğrendiğim en net şey de bu: İyi ki bu dünyada yer kapladım. Bu dünyada benim de bir yerim var. İyi ki varım. İyi ki buradayım. Benim de ait olduğum bir yer var ve o yer uzakta veya bilinmeyen bir gelecekte değil. O yer, burada. Tam şu anda, olduğum anda ve yerde. O yer, hep benimleydi ve hep benimle. O yer iyi ki var. Ben iyi ki varım. 

Ben, iyi ki doğdum, var oldum ve yaşadım.

Hoş gelsin yeni yaşım ve bu yeni yaşımda çok güzel şeyler var edeyim.

Eğer sen de bana bir hediye vermek istersen, ki bu beni çok mutlu ederdi, bana bu yaşına kadar öğrendiğin en net şeyi söyleyebilir veya yok almayım dersen de, bana sende özel bir yeri olan bir alıntıyı, repliği, şarkıyı vs yazabilirsin.

Ah... hayat felsefemi yazmayı unutmuşum. Ne yaparsın ben de böyleyim işte. 5 yaşında bile bildiğim hayat felsefem: Yaşamaktı. Keşfederek, merak ederek, cesurca yaşamak. Tıpkı bir kaşifin yapabileceği gibi, bir hayatı, kendim olarak yaşamak. İşte buydu.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz. 


Mutluluk Yazılarım #3

reklam yok :P

Not: 2022 (kalanı) - 2023 mutluluklarını kapsıyor. :)


Mutluluk Yazıları | 2022 (05.10.22)

Mutluluk güzel şarkılar, güzel şiirler, güzel hayaller gibi hissettiren bir şeymiş. Öylece rastgeldiğin bir şey. Bu nedenle, onu tutmayı değil de o olmayı denemeyi bir düşünmenin mantıklı olabileceği bir şey bir de. Çünkü... Çünküsü yokmuş. Çünkü o, sen çünkü diyene kadar bitermiş. Çünkü... Bu da normalmiş. Çünkü... Tüm çünküler aslında sadece asıl cümlenin bazen destekçileri, bazen engeliymiş.

 

Mutluluk Yazıları #19 (12.10.22)

Mutluluk saçma sapan, şebek şebek fotoğraflar çekilmek gibi bir şeymiş; hiç de ''cool'' olmamak gibi bir şey. Sadece öylece eğlendiğin bir şey. Öylece var olan bir şey.

:)

 

Mutluluk Yazıları #20 | 2022 (27.10.22)

Mutluluk keşfedecek bir şeyler bulmak gibi bir şeymiş. ''.....ne kadar heyecan verici'' cümlesini kurmak ve noktaları kendince doldurmak gibi bir şey.

:)

 

Mutluluk Yazıları #21 | 2022 (04.12.22)

Mutluluk haribo paketi gibi bir şeymiş. 

Böyle... Çeşit çeşitmiş. Sen, benim en sevdiğim kolalı olan dermişsin, hep en sevdiğim o. O o o. Seni seçtim pikachuuu, gibi. :) Ama her paket farklı farklıymış. Bence en güzel paket karma olanıymış. Çünkü içindeeee, diğer tüm haribo çeşitlerinden varmış. Hepsinin tadı benzermiş ama farklıymış da. Hepsinin şekli sevimliymiş ama farklı farklı renkteymiş de.

Mutluluk haribo paketi gibi bir şeymiş. Farklı farklı, renkli renkli ve her farklı hariboda, seni seçtim Pikachuu, demek gibi bir şey.

:)

 

Mutluluk Yazıları #21 | 2022 (23.11.22)

Mutluluk amaç sonuç cümlesi gibi bir şeymiş. Amaç kısmı bile mutluluk verirmiş.

Küçükken amaç sonuç ve sebep sonuç cümlelerini çok karıştırırdım. Koşul sonuç cümleleri kolaydı tabi.  -sa\-se ekini görürsen yapıştır koşulu... Ama diğerleri öyle mi? Kardeş gibiler, baya da benziyorlar hani. Bazen kuzen gibi geldikleri olurdu tabi, daha az benzer. Ama yine de benzer. Açık açık ''amacıyla'' ibaresi varsa, o cümle çantada keklikti, sınavda artı iki puandı. Yoksa ezber kurtarmazdı. Bilmek lazımdı.

Sonra amaç sonuç ve sebep sonuç cümleleriyle işim bitti. Başka dil bilgisi konuları gündemim oldu. Sonra zaman aktı. Pek çok başka konu gündemim oldu ve ben amaç sonuç cümlesini nasıl bulacağımı temelli unuttum. Zaten ezberleyerek öğrenmiştim ya hani, tam öğrenememişim. Ama sınavdan önce tüm defteri baştan sona çalışırsın ya, bu yüzden öğretmenler ''defterine not al çocuğum'' derler. Tabi bu da ezberci bir eğitimin ucundan kıyısından merhaba der. Hem yeni eğitim öğretim yaklaşımları da var. Zaman değişti. Ama ben de öyle demeli insan. Zorunlu olarak. Tüm defteri baştan sona çalışan bir çocuk gibi kendi yöntemiyle öğrenmeli, beyne tıkmadan. O defteri tutturmadan evvel güzelce ve aktifçe dersi anlatan öğretmen gibi, kendini vererek süreçte sadece bilgiyle değil sınıfla bir bütün olarak kalarak. Böylece konu değişse de, ekler değişse de; yeni cümlelerde yeni eklerin ışığında cümlenin adını bulabilirsin. Amaç kısmını da, sonuç kısmını da. Eğlenerek. Kendini vererek.

:)

 

Mutluluk Yazıları #22 (20.12.22)

Mutluluk, sana bir masal fısıldayan ezgiler gibi bir şeymiş. Hiç beklemediğin anda seni oturduğun yerde havalandırır, havalandırır, havalandırır ve uzak diyarlardaki bir gözlemci yaparmış. Mutluluk, ilham perilerinin kılık değiştirmesi gibi bir şeymiş. Hiçbir şey olmasa bile, hafif güzel bir ezgiyi öylece dinlemek gibi bir şey.

Mutluluk, salep kokusu gibi bir şeymiş. Hafif, hafif, hafif ve sıcacık hissedilen bir şey.

Mutluluk, rüzgara dallarını açan ağaçlar gibi bir şeymiş. Yeşil yeşil, sarı sarı, kırmızı kırmızı, hatta yapraksız yapraksız; dallarını kocaman açıp gerinen ağaçlar gibi bir şey.

Mutluluk, gece gibi bir şeymiş. Çünküü, geceyi seversen gece mutlu olurmuşsun. Neyi seversen onda mutluymuşsun.

:)


Mutluluk Yazıları #23 (11.01.23)

Mutluluk, bulutlarla kaplı bir gökyüzü gibi bir şeymiş. Her yanı çeşit çeşit bulutla kaplı olduğundan maviliği hayal meyal seçilirmiş. Hatta böyle olduğunda, tabii bulutlar birbirine sarıldığından olacak, bulutlar bile tek tek gösterilemezmiş. Tüm o beyazdan griye uzanan gökyüzüne bakmak insana sonsuzluğa bakmak gibi gelirmiş. Bir şekil seçmene gerek yokmuş, bir mavilik de. Çünkü işte o orada, sonsuzca uzanırmış. Herkese yetecek kadar mutluluk varmış. Önce ben ben ben demene gerek yokmuş. Sen bunu al, ben bunu diye kurnazlık yapmana da. Çünküüü, mutluluk bulutlarla kaplı bir gökyüzü gibi bir şeymiş. Gri de olsa, beyaz da; işte o sonsuzmuş. Herkese de yetermiş.

:)

 

Mutluluk Yazıları #24 (12.01.23)

Mutluluk amaç sonuç cümlesi gibi bir şeymiş. Amaç kısmı bile mutlu edermiş.

Aklına gelen ilk amaç sonuç cümleni yapıştır gelsin sevgili okur. Çünkü akla ilk gelen şık genelde doğrudur.

:)

 

Mutluluk Yazıları #25 (15.01.23)

Mutluluk küçük-cük bir çocuk gibi bir şeymiş. Oradan oraya koştururmuş. Bazen de seni görünce saklanırmış. Senin onu görmediğini mi sanırmış bilinmez. Malum, çocuklar her soruya yanıt vermez. Bu nedenle de küçük, hatta küçük ve üstüne cük bir çocuk olan, mutluluğa ''neden beni görünce saklandın'' diye soramazmışsın. Ya ''aaa neredeymiş bu'' diye oyunu devam ettirir ve sonra aniden ''sobe sobe sobe'' dermiş ve kıkır kıkır gülermişsin (tabii küçücük bir çocuk olan haylaz mutluluk ile birlikte), ya da oynamazmışsın ve kimse gülmezmiş.

Bu kadarmış. Çünküüüü... Mutluluk küçücük bir çocuk gibi bir şeymiş. Ve sadece varmış; bazen kaçarmış, bazen saklanırmış, bazense sobelenir, miş.

:)

 

Mutluluk Yazıları #26 (23.03.23)

Mutluluk güneşli bir güne uyanmak gibi bir şeymiş. Sonra da nihhaaaa -veya öyle bir şey- diye gerilmek gibi bir şey.

:)

 

Mutluluk Yazıları #27 (24.03.23)

Mutluluk gökyüzünün ne kadar mavi olduğunu fark etmek gibi bir şeymiş, bulutların göründüklerinin aksine ne kadar da hareketli olduklarını keşfetmek gibi bir şey.

Mutluluk seni kocaman bir canavardan kurtaracak birinin geleceğini bilmek gibi bir şeymiş. Sevgili böcekçik burası senin evin değil benim evim, deyince seni dinlemeyen böcekten seni kurtarabilecek bir kahramanının var olduğunu bilmek gibi bir şey.

Mutluluk gülümsediğinde gözlerinin kenarları kırışan birisinin sana bakması gibi bir şeymiş. Kaz ayakları da mutlulukmuş evet, gülümseme de, o gülümsemenin yönünün sana dönük olması da.

Mutluluk seni güldüren şeyleri sansürsüzce paylaşabileceğin birisi veya birileriyle birlikte olmak gibi bir şeymiş. İster yan yana, ister bir telefon kadar uzakta.

Mutluluk, hüzün bulutlarını dağıtan ışıkmış. Gün ışığı, bazen de ay ışığı. Hüznün sakinliğinde aydınlanan bir şey. Belki de gaz lambası gibidir, kim bilir?.. Yoksa mum ışığı mı? Floresan lamba?

Mutluluk kitap okumak gibi bir şeymiş; acaba ne olacak demek falan değil, sadece okumak, okumak, okumak gibi bir şey. Okumayı hissetmek gibi bir şey. Bunun ne olduğunu ancak hissedince anlarmışsın.

Mutluluk ancak hissedilince anlaşılan şeyler gibi bir şeymiş. Mutluluk tek başına varlık bulan bir şey miymiş, yoksa pek çok varlığın tarifi gibi bir şey mi? 

Mutluluk eşsiz bir şeymiş. Pek çok tarifin eşsizliğini görmek gibi bir şey. Mutluluk ne kadar eşsizim diyebilmek gibi bir şeymiş. Ne kadar eşsizmişsin; ve bu, ne kadar güzelmiş.

Mutluluk neymiş bilinmez. Her tarif lezzeti bir ölçüde değiştirirmiş. Değişmeyen tek şeyse, neşeymiş. Eşsiz tariflerin içindeki neşe, mutlulukmuş.

 

Mutluluk Yazıları #28 (25.03.23)

Mutluluk güzelce uykunu almak gibi bir şeymiş. Böyle çok dinlendirici, çok dingin hissettiriciymiş bu doğru; hatta vücudunu geçtim, beyninin bizzat kendisi sana teşekkür edermiş. Böylece gereksiz duygusallıklara da yer kalmazmış ve gerekli duygusallıklar dolu dolu hissedilirmiş. :)

Mutluluk, gerekli duygusallıkların yaşandığı bir oyun gibi bir şeymiş. Böyle havaya renkli bir topu fırlatmak, o topun o kadar da renkli olmayan bir arabanın altına kaçması ve bir anneannenin topu yakalayıp küçük torununa geri atması gibi bir şey.

Bazen de mutluluk havayı yarıp geçen topun kendisiymiş ve ondan kaçan çocuklara ''dur bakalım elim sende'' dermiş. Herkes de hoplar, zıplar, gülermiş.

Mutluluk bebek yapraklar gibi bir şeymiş. Yalnız dalların aylardır bekledikleri sevdikleriymiş. Bir bebeğin gülümsemesi gibi güneşi yansıtırlarmış.

Mutluluk ilk çiçekler gibi bir şeymiş. Baharın ilk çiçekleri gibi, ''duyduk duymadık demeyin'' der gibi, pembe, beyaz iç içe, narin bahar çiçekleriymiş.

Mutluluk bir kedi, bir köpek, bir fok, bir civciv, bir dinozor gibi bir şeymiş. Hayır hayır, Bremen Mızıkacıları gibi değil; insanı gülümseten çocuk oyuncakları gibi bir şeymiş. Oyuncaklardan da mızıkacı olur muymuş acaba, Bremen'e giden?

:)

 

Mutluluk Yazıları #29 (26.03.23)

Mutluluk bir cümleymiş. İki kelimeden oluşan ve bu iki kelimenin birbirine sıkıca sarıldığı bir cümle: Seni seviyorum.

:)

 

Mutluluk Yazıları #29 (28.03.23) 

Mutluluk fark etmek gibi bir şeymiş. Kendin için en iyi, en uygun, uyumlu ve sana iyi hissettiren şey(ler)i fark edebilmek gibi bir şey.

 

Mutluluk Yazıları #29 (28.03.23)

Mutluluk, duymak isteyeceğin sözcüklerin değişmesi gibi bir şeymiş. Onların yerini yenilerinin aldığını fark etmen gibi bir şey.

İçeriklerini çok sevdiğim bir meditasyon kanalı var. Nefes Meditasyon ismi. Belli dönemlerde ara ara o kanalın meditasyonlarını yapıyorum. Son dönemde yaptığım bir serisi vardı. Bu seride her videoda belli bir soru üzerine yoğunlaşıyoruz. Bugün yaptığım meditasyonun video içeriğinde ele alınan soru ise duymak isteyeceğimiz cümlelerin neler olduğuydu. Bu video serisi ilk kez geçen yılın başında yüklenmişti ve ben de ilk kez o zaman bu meditasyonu yapmış, bu soruya yanıtlar vermiştim. Bu meditasyonun çok öncesinde de ihtiyaç duyduğum bu cümlelerin farkındaydım aslında. Ancak bir an geldi ki, ben duymak istediğim bu cümleleri başkalarına ve kendime söylemeye başladım. En önemlisi de, kendi duymak isteyeceğim şekilde. İçtenlikle.

Şimdiyse, benim için çok şaşırtıcı bir şey oldu. Tüm o cümleler göğüs kafesimden çıkıp uçmuş gitmiş sevgili okur. Artık onların bana birinin söylemesine ihtiyaç duymadığımı fark ettim. Daha doğrusu, artık bu cümleleri duymak için bağımlı bir istek içinde olmadığımı fark ettim. Çünkü bu sözcükler özgür ve ben de öyleyim; o halde ne yapmalı? Bu özgür cümleleri ben özgürce söylemeliyim.

Yeni cümlelerim ise bir kafesin içinde değiller. Ancak içime doluyorlar. Biri bana yazdığım ve söylediğim bir şeyin ona iyi geldiğini söylediğinde çok iyi hissediyorum. Çünkü dış dünyadan alıp dönüştürdüklerimi yansıtıyorum ve karşı taraf da kendinden bir şeyler bulabilirse çok mutlu hissediyorum.

Peki sen sevgili okur, sen en çok hangi cümleyi duymak isterdin? Sen bu duymak istediğin cümleyi ne sıklıkla başkalarına söylersin? Ne sıklıkla kendine söylersin?


Popüler Yayınlar