Yeni
Ayın İlk Günü | Eylül 2022 (01.09.22)
Yeni ayın ve mevsimin ilk gününden herkese merhaba
:) Sonbahar en sevdiğim mevsim. Ama artık mevsimler iç içe girip de
birbirleriyle sarmaş dolaş olduklarından mütevellit eylülü de yaz tadında
geçirmemiz olası tabii. Olsun, yine de beni heyecanlandırıyor. Eylül benim için
yılın başıyla eş değer özellikleri taşıyan bir ay olmuştur her zaman. Öğrenci
olmanın verdiği bir his sanırım. Benim için yıl okulun açılmasıyla başlardı
hep. Bu eylülde ise okulum yok. Bu tuhaf geliyor. Hatta benim için o kadar
tuhaf ki, mezun olduğumu hala idrak edebilmiş değilim.
Peki ben şimdi hayatımla ne yapacağım? Ne
yapmalıyım?
Bilmiyorum.
Yanlış bir yola girmekten korkuyorum sanırım.
Sanırım değil öyle. Bu yüzden de düşünme numarası yaptım. Ama ah kendimi neden
kandıramıyorum ki? Bir de sanırım ben bencil biriyim. Umursadığım tek şey iyi
hissetmem. Bu beni kötü biri mi yapar? Hayır tabi ki, biliyorum.
Sorularım blog tarihime, sana değil. Ama işte mırıldanıp dırıldanıyorum. Bu
yazıda neden bu kadar çok şey açık ediyorum... Oysa güneş çoktan doğdu. Gün
ışığı mantığımı çalıştırır, ketumluk modumu devreye sokardı. Bu yüzden gece
yazmaktan kaçındım. Ama pek bir şey değişmedi. Ama bu yazının enerjisi düşük
gibi.
Burada hep enerjisi yüksek yazılar yazdım. Öyle
hissetmediğim için değil. Sonuçta hepsi benim kelimelerim hadi ama. Hepsi
benden çıktı ve tanımadığım insanların gözlerinde ve beyninde dolandı. Bunu
düşününce insan vaov diyor. Hayır demiyor. Ama yine de bu benim için hep iyi
hissettiren bir şey oldu. Kendi sesimi bulmamı sağlayan bir şey oldu. O yüzden
minnettarım. O ilk fikir kıvılcımına.
Aslında düşünüyorum da, illa ki bir gün blog
açardım ben. O kadar erken olmasa da illa açardım. Zaten okunma kaygım hep
sıfırdı. Ama okunmanın verdiği his başka, çok başka. Bazen, gelen yorumlar
benim önümdeki çerçeveyi büyütürdü; bazense çerçevenin varlığını anlamamı
sağlardı. ''Gökyüzünün bir çerçevesi yok, çerçeve pencereye ait.'' Buna benzer
bir cümleyi meditasyon yaparken birinden duymuştum. (şuradan) Bunu çoğu zaman unuturdum. Şimdi
hatırlıyor muyum peki? Bil-
Merak etme iyiyim. Hatırı sayılır bir zamandır kötü
hissetmiyorum. Yani içimden kötü hissetmiyorum. İçim iyi. Peki hadi bu yazı
dizisindeki klasik sorumu sorayım. Bu ay nasıl geçsin okur?
Bence şöyle geçsin...
Uzun zaman bekledikten sonra gelen otobüse binmek
gibi bir ay olsun. Üstüne, o kadar bekledikten sonra nihayet oturarak yolculuk
yapmak gibi bir ay. İndiğin yerdeyse... -isteyen istediği gibi doldursun. :)-
Güzel bir ay dilerim.
Hoşça kal! :)
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
Eylül.
(01.09.23)
Dün gece gökyüzüne bakıp uzanırken gecenin ne
kadar sessiz olduğunu düşündüm. Sanki zaman durmuş gibiydi. Tek bir ses yoktu.
Tek bir hareket. Sonra onu gördüm. Parlak yüzüyle bana dönmüş güzel Ay'ı. Işıl
ışıl parlayıp geceyi aydınlatıyordu. Gökyüzü onun ışığıyla aydınlanıyordu.
Yıldızlar bile onun yanında sessizdi. Sanki tüm gece bir olmuş sadece onu
izliyordu. Parlak, güzel Ay'ı.
Ay o denli güzel, özgür ve bir rüyaya benziyordu
ki; hep yaptığım gibi onu parmaklarımın arasına almayı düşünmedim bile. Tüm o
lekelerindeki ışıltıya baktım. Etrafındaki parlak haleye. Aydınlattığı
gökyüzünün değişmiş rengine. Uzun bir yoldan gelmiş bu ışıklar beni
neşelendirdi. Ay'ın ne kadar neşeli göründüğünü düşündüm. Ne kadar kendisi gibi
göründüğünü. Ne kadar umursamazca seyahat ettiğini. Nasıl da herkesi
selamladığını düşündüm. Onu o an sevmemenin mümkün olmadığını.
Susan ağustos böcekleri beni biraz
hüzünlendirmişti. Zaman ilerlerken hep hüzünlenirim. Ancak dün gece Ay sanki
bana bir hediye verdi. Işık huzmelerinden bir paket. İşte şimdi bu hediyeyi
burada açıyorum. İçinden tatlı esintiler, turunculaşan yapraklar, başlangıçların
heyecanlı telaşları ve tüm varlığımızı kucaklayan özgür kalp çarpıntıları
çıkıyor.
Bu ay derinlerimizde tuttuğumuz kara
noktalarımızı sadece bırakalım. Kalbimizi tutsak eden tüm o hisleri. Aslında
artık istemediğimiz, bize hizmet etmeyen, biz gibi hissettirmeyen, zamanda
erimiş gitmiş her şeye veda edelim. Böylece yüzümüzü kendimize dönelim. Belki
kraterlerle, lekelerle, gölge ve ışıkla dolu yanlarımıza.
Eylülün hepimize ferahlık getirmesini diliyorum.
Hoşça kalın.
:)
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
Eylül
2024. (01.09.24)
Eylül ayını hep
sevmişimdir. Bana aslında hep orta yolu bulmaya çalışan bir ahbap gibi gelir.
Bir ayağı yazda, bir ayağı canım sonbahardadır. Bir gün takar takıştırır ve içi
cıvıl cıvıl, yüzü pırıl pırıl bizi kucaklar. Bir başka gün ise biraz daha soğuk
davranır. Yüzünden düşen bin parça olmasa da; hafif sararmalar, coşkulu
uğultular, üç beş gözyaşı gibi belirtiler seçmek mümkündür. Kardeşi ekime
yaklaştığı her yeni günde biraz daha mesafeli bakar yüzümüze. Öte yandan ben en
çok o hallerini severim. Bir sonbahar ayı olduğunu hatırladığı, o havalı
hallerini.
Bir ay olmak isteseydim
sonbahar ayı olmak isterdim sanırım. İlkbaharı da düşünmüyor değilim; ama yok,
sonbahar. Aslında bir kış çocuğuyum ama ne kışı, ne de yazı -üzgünüm- pek de
sevmem. Her iki uç da bana pek bir dramatik gelir. Hele yaz... Gittiğine sevindiğim
bir akraba olur sonbahara kavuştuğumda. Yazın yeri de ayrıdır tabii; belki de
sonbaharı sonbahar yapan şeylerden biri de odur. Tüm hiddetini üzerimizden
nihayet çekip de rüzgarlar usul usul saçlarımızı okşadığında anlarız sonbaharın
geldiğini. Ah, hırka giymek istiyorum!
Artık geceleri serin.
Bu bir tık buruk tabii benim için. Yaz gelirken bana çikolata getirir aslında.
O kadar ardından attım tuttum ama... Pırıl pırıl çikolatalardır bunlar. İçimi
yumuşacık yapan, beni mutlu eden çikolatalarım: Yıldızlar, eski dostlarım. Onları
izlediğim her an, inancım artar. Kendime, hayata... Sanırım bu kadarı yeterli.
Daha ne... Yaza dair en çok sevdiğim şey onları hasta olmadan rahatça
izlemektir. Onlar bulutların ardındaki uzak evlerinde gizlenmeden, ben
bulutların öbür tarafındaki bir eve çekilmek zorunda kalmadan; yazın onları
rahatça izlerim. Oysa sonbahara hüzünlü müzünlü derler ama bence aslında
şakacıdır. Ne zaman ne yapacağını kestirebilir misin?
Güzel bir ay dilerim.
:)
bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.
Eylül. (01.09.25)
Aya bir kitap yorumuyla
başlamak bana iyi geldi. Geçtiğimiz ayı kitap okuyarak kapatmak da. Dolu dolu
okumayı ve dolu dolu anlatmayı özlemişim. Bu bana ilham veren bir şey. x fikri
özelinde değil; yaşamak fikri özelinde. Yaşamak benim hep özen gösterdiğim veya
özen gösterilmesi gerektiğini düşündüğüm ama zorlandığım bir beceri alanı
olmuştur. Bir şeyleri yazarken daha iyi anlarım, üstüne uzun uzun düşünürken
değil. Belki de yaşama da aslında en başından beri böyle yaklaşmalıydım.
Yaşarken anlamalıydım.
Önceden her hayal
kırıklığı yaşadığımda kendime hatırlattığım bir benzetmem vardı: Bu, bir
gökdelenin tepesinden atlamak gibiydi; yine düşeceğimi biliyordum ama yine
atladım, yine düşeceğimi biliyorum ve yine deneyeceğim, diye. Bunun sorunlu bir
bakış açısı olduğunu anlamam için onlu yaşlarımı geride bırakmam gerekmişti.
Neden yere bakıyordum ki? Uçmaya hazırlanan biri, sonuçta gökyüzüne bakmalı...
Bu basit teknik sorunu fark etmek, ergenlik ve ilk gençlik yıllarımın içine
etti. Teknik arızalar bir günde çözülmüyor tabi. Bazen bir yılda da. Yirmili
yaşlarım umduğum gibi bir sürprizle gelmedi. Bir akıntıda sürüklendim kabul ama
bu akıntıya yaklaşımımın da, aynı gökdelen örneğimdeki gibi olduğunu çok
sonraları anladım. Bir akıntıya, ama ben o yöne gitmek istemiyorum, demeniz bir
şeyi değiştirmez. Üzgünüm, bazen ters yöne kulaç atmak bile bir işe yaramaz. Bu
noktada ne yapmalı bilmiyorum. Ancak kabullenmek de çözüm değil, bunu
biliyorum.
Bir noktada sular
çekildiğinde, kendimi -pek tabii- gökdelensiz bir çölde gibi hissettim. En
azından bu çölde dilediğim kadar şarkı söyleyebilirdim. Bu sesi duyan biri
çıksa bile, bir seraba baktığını sanabilirdi. Nitekim, bu sesi duyan birinin
çıktığını sansam bile, bir seraba bakmanın ötesine geçemezdim. Yine de benim
gibi biri için, sesin sınırlarında yaşamakta ustalaşmış biri için, bundan daha
iyi bir can kurtaran simidi olamazdı. Çölde yüzmek, en acı verici olanıdır.
İçimden hevesimin
çekilip alındığını hissediyorum. Pek çok şeyin sebebi ben olabilirim ama bunun
değilim diye düşünüyordum. Hala aynı düşünüyorum ancak ne düşündüğümün pek de
bir önemi yok. Bu bir çeşit kabulleniş. Akıntıya direnmek yerine, akıntıdan destek
almak gibi bir şey. Bunu hala içselleştirememiş olsam da, artık daha iyi
anladığım açık. Pek çok insan bunu içgüdüsel olarak yaparken, ben niye
yapamıyorum diye kendimi pek çok kez sorgulamışımdır.
Geçtiğimiz günlerde,
öylece, bir farkındalık durumu beni buldu. Ben neden kendimi değiştirmeye
çalışıyorum ki diye düşündüm. Ben hep benden beklenen kişi olmakla ilgili
sorunlar yaşadım. Öte yandan benden beklenen kişiyi yaratan da bir anlamda
benim. Bu hayatta beni gerçekten tanıyan bir insan olmasını canı gönülden
istemiştim ama sanırım yok. Bu şaşırtıcı değil çünkü ben de kendimi pek
tanımıyorum. Ben durmadan kendimi çekiştiriyorum. Başkalarının küçümsediğim ve
aslında kaçtığım, hatta korktuğum, tanımlamalarını alelade bir şekilde
köşelerime tutturmuş, kendimi bu köşelerden bir o yana bir bu yana çekiştirip
duruyorum. Oysa buna gerek yok. Bu ben olmadığım için de değil. Bu ben de
olabilirim bu arada. Bunun nedeni, bu gereksiz kendini yorma ve bıktırma halinin
nedeni, aslında sadece ''öyle biri'' olduğumu kanıtlamakmış.
X özelliğine sahip
olmayan insan, x özelliğine sahip olmadığını kanıtlamak için çabalamaz. Çünkü
bu çaba aslında olmayan x özelliğinin zıddının, yani x özelliğinin ta
kendisinin, bizde olmasını gerektirir. Bu dünyada her şey zıddıyla var olur.
Yani aslında akıntıyla inatlaşmak akıntıya baş eğmenin ta kendisine çıkıyor
bile denebilir belki. Kaldı ki benim bende olmadığını kanıtlamak için (kendime
bile olsa) çırpınıp durduğum x özelliği bende olsa ne olmasa ne... Tamam bende
x özelliği var, kabul ettim oldu mu? Eeee n'oldu? Dünya mı parçalandı, evrenler
mi birleşti? Ne oldu, hiçbir şey. Ben sadece x özelliğine sahip oldum. Bu
hayatta x özelliğine sahip insanlar da vardır. N'olmuş yani?
Kendini olduğun gibi
kabul etmek olayı da bu sanırım. Bunu hala tam olarak başarabildiğimi
söyleyemem ancak bu, üzerinde düşünülecek bir durum da değil. Çünkü üzerinde
düşünülünce bir sonuca varacak bir durum değil. Tabi ki sevmediğimiz bir
özelliğimiz varsa onu değiştirir veya törpüleriz ama benim burada bahsettiğim
başka insanlar tarafından yargılandığını düşündüğümüz bir ''x'' özelliğinin
bizde olmadığını (olması ya da olmaması bir şeyi değiştirmez) kanıtlama
çabamız. Bunu kime kanıtlıyoruz? Başkalarına zaten başkaları bunu kabul
etmedikçe bir şeyi kanıtlayamazsın. O zaman kendimize mi? Hayır, insan kendinin
zaten bildiği bir şeyi bas bas kendi kendine ispat etmeye çalışmaz. O halde
olay benim hep ''yargıladığım'' duruma geliyor: Diğerleri için yaşamak! Ah...
Bundan nefret ederim. Benliği olmayan insanları yargıladığım kadar hiçbir şeyi
yargılamadım şu hayatta ama gelin görün ki ben daha kendi benliğimi dış
dünyanın bana biçtiği özellikler ile var etmişim. Bu tabi ki doğal bir yol.
İnsan tanımlarını çevresi aracılığıyla, en azından ilk etapta, oluşturur. Ancak
insan benliğini bu yolla oluşturamaz. Bu, çakma bir süreçtir.
Dolayısıyla, kendimi
kaçtığım özelliklerimle de kabul ediyorum. Çünkü zaten bu özelliklerden kaçma
sebebim de dış dünyanın bana bunların ''kötü'', ''kaçılması gereken''
özellikler olduğunu dayatması. Gerçek özdeğer, özsaygı, özsevgi ve aslında
bunların temeli olan özgüven de bence aslında bu şekilde inşa ediliyor. Kaçmayı
bırakarak. Bense hayatım boyunca kaçtım. Evet kendimden. Sanırım hayatta en çok
korktuğum şey, belki de her insan gibi??, kendimdim. Bu nedenle, kendi
yansımalarımı gördüğüm şeyler beni korkutmuştur hep.
Bu yılım iğrenç geçti.
Kayda değer bir şey yaşamadım. Ancak ne ilginçtir, içsel olarak başka biriyim.
Her zamanki gibi değişmiş gibi hissediyorum. Bu seferki farklı mı bilmiyorum.
Tüm o aylar boyunca içim oyulmuş gibi hissediyorum. Belki de kendime yer açmak
içindir bilmiyorum. Aslında artık böyle şeyler ilgimi çekmiyor. Ben sadece
yaşamak istiyorum. Hemen hemen her insan gibi pervasızca. Öte yandan yüreğimde
bir kırgınlık var. Bu kendini bazen heves eksikliği, bazense erteleme
alışkanlığı olarak gösteriyor. Oysa bunlar neden değil sonuç. Vücut hasta
olduğunda aslında kendini vücuda ait olmayan dış etkenlerden korumaya
çalışıyor. Bu da öyle bir şey. Bilincim bu yolla kendini korumaya çalışıyor
belki de.
İnsan neyle ilgilenirse
yazdıkları da ona evriliyor. Aslında sadece oturdum ve her zamanki gibi yazmaya
başladım bu nedenle bu yazıdan pek bir şey beklememeliyiz ama bununla birlikte,
bu ruhsuz yazıma aynı ruhsuzlukta bir final ve bir eylül karşılaması yapmıştım.
Sonra çözümü yazıyı kaldırmakta bulsam da, içim elvermedi. Zira ben sadece
içimdekileri aktardım. Bu hayatta herkes bir şekilde içindekileri bir yere ya
aktarıyor ya kusuyor. Bunu yapmadığım için doluyorum belki de. Ben en azından
gereksiz de olsa bir sebep sonuç dizgesi dahilinde bunu yaptım. Bence hiç de az
şey değil. En azından zamanımı aldı!
Öte yandan... Bu benim
hislerim. Evet bu yazıdaki her şey düşünceden ibaret ama ben bu düşünceleri
malesef hissediyorum da. Olumlu gelişmeler de yazdım aslında. En azından
''olumlu '' olmasa da, umut vadeden? Hayatımda bir şey kötü gitmiyor bu arada,
ben gitmiyorum. Ben sanki yok oldum, anladın mı? Anla diye yazmıyorum ama öyle
işte. Yok olan bu kızı seven tek kişi bendim gibi hissediyorum ve bunu
haksızlık olarak değerlendiriyorum. Tüm öfkemin de, kırgınlığımın da,
bezginliğimin de nedeni bu. Öncesindeki kırılgan öfkemin, hüznümün ve
bezginliğimin nedeni de buydu. Haksızlığa uğradığımı bilmem. Ancak bundan kime
ne... Bana ne bile değil. Bunu aslında umursamamam bile başta sinir bozucu,
sonda hüzünçlü. En sondaysa ben bunu niye yazdım. Çünkü bir anlamı yok. Belki
kendime bir çeşit saygı ifadesi. Yok olan veya yok ettiğim kendimin bir
parçasına. Aslında sorun ne biliyor musun?.. Onu ben bile hiç takdir etmedim.
Hala etmiyorum ve galiba etmeyeceğim de.
Çünkü aslında o ölmedi
ama onu sevemiyorum. Bu yüzden bu yazıya kötü bir son ve aya isteksiz bir
merhaba yazdım. Çünkü umut eden, çok fazla seven, güzelliği takdir eden
parçamdan nefret ediyorum. Çünkü o bir gün bile mutlu hissetmedi ve bu
haksızlık.
Yine de belki bu ay
onunla barışırız bilmiyorum. Buna gerek de yok. Gerçekten gerek yok.
Psikologlar aksini düşünür belki ama ben, buna gerek duymayan, hatta bunu
düşünmeyen bile, insanların çok daha sağlıklı bir yaşam işleyişine sahip
olduklarını defalarca gördüm. Artık sıkıldım anlıyor musun? Ah, neden hep beni
anlayıp anlamadığını teyit etmeye çalışıyorum bilmiyorum. Belki de önceden bu
nedenle yazıyordum ve şimdi tam da bu nedenle siliyorum. Beni anlamandan ve
anlamamandan aynı anda korkuyorum. Ancak temelde bunun bir anlamı yok.
Her neyse! Fırsatlara,
güzel şeylere ve bunun gibi olumlu durumlara açığım ve kabul ediyorum. Mutlu
musun sevgili eylül? Merak etme, seni seviyorum.
(Bu aya bir şarkı
önerebilirsin sevgili okur.)
2026'dan Not: Oh be nihayet 2025 yazısı VAR. Yılımın berbat geçtiğini bloğa yazı bile yazmamamdan anlayabiliriz...

Her yılın yazılarını birleştirmişsin. Ajanda gibi olmuş sanki. :) Yıllar hızla geçiyor ve yazdıklarımız da deneyimlerimize göre şekilleniyor, değişiyor. Geçmiş yazılara dönüp bakmak insanın kendini daha iyi tanımasını sağlıyordur belki.
YanıtlaSilEvet değil mi biraz ajandaya not almaya da benzedi :)) Yani eski yazılarımın burada durmasını istediğime karar verdim ve okunsun ya da okunmasın yeniden paylaşmak istedim. Bu aylarla ilgili yazıları paylaşmayacaktım her şey artık geçtiği bittiği için ama sonra güzel olabilir gibi de geldi ve birleştirip yayınladım işte :)
Sil