O inanç, yalnızlık inancı, beni bıraktı.

 

Bu hafta içinde bir günde benim de hiç beklemediğim bir anda dolu dolu ağladım. Evet gerçekten bir çeşit dolu yağışı gibiydi. Aniden bastırdı ve ruhuma çarptı. Ruhumda hasar oluşmaması için kendime sığındım ve bu atağın geçmesini bekledim. Bu kadar kısa sürede bunu aşmış olmam tuhaf (değilmiş). Ancak bu bazı biriktirdiğim şeylerin bir anda boşalmasıydı biliyorum. Sana bunu anlattım biliyor musun? (Bileceksin). Bir yazı yazdım. Hani o tüm blog listeni ele geçirmiş güneşli yazılardan önce, sana bir yazı yazdım sevgili okur. Ama hemen sildim. O yazımda ne dedim biliyor musun... 

O yazımda sana, birinin yanında ağlamayı önceden çok istediğimi ama artık bu fikrin beni hayal kırıklığına uğrattığını, ama bugün (o ağladığım gün) ağlarken, en çok istediğim şeyin (yine) birisinin yanında ağlamak olduğunu yazdım. Sana, ''senin yanında ağlayabilir miyim ama sonra bu konuyu asla açmayalım,'' dedim. Neden ağladığımı sana açıklamadan, sadece yanında ağlamak istedim. Zaten biliyor musun, aramızda kalsın, nedeni her şeydi; tek bir şey değil. Sildiğim her şey, yazmadığım her şey, konuşmadığım her şey, dinlenmediğim her şey... Her şey.

Bu her şeye sen nasıl yanıt verebilirsin ki, diye düşündüm. Hem, yazıyı yazarken artık geriye gözyaşı kalmamıştı ve yanımda pek de içesimin olmadığı bir kahve vardı. Hatta sana yazmam konusunda o kahve beni gaza getirmişti. Kahve bitince, gözyaşlarımın izleri de silinince, neyi anlattım ki ben acaba diye düşünüp yazımı sildim. O yazım, o ağlama anımın aynısıydı biliyor musun? Sanki o an üzgün değildim de, birikmiş eski üzgünlüklerim çıkıyordu. Öyle bir histi. Beni tam olarak tetikleyen şeyi bile hatırlamıyorum. Oysa sadece birkaç gün geçti üstünden... Hıçkıra hıçkıra ağladım. Bir 5-10 dakika sürdü sanırım. Bu aslında en sevdiğim ağlama biçimidir. Gök delinircesine ağlamak. Sarsıcı ama bir kez gerçekleştiğinde ve sen onu kaldırabildiğinde, artık güneşe açacak yer açılır sanki. Benim içimde durum böyle işliyor. Veya, benim içimde durum artık böyle işliyor. 

Ağlarken, dışarıdan duyulan tek ses hıçkırıklarımdı. Fazlasıyla gürültülü hıçkırıklardı bunlar ama öte yandan, başka hiçbir ses yoktu. Sen bana baksan mesela, benim duyduğum gürültüyü ve neden ağladığımı asla anlayamazdın. O yazıp sildiğim yazımı da bu ağlama halim gibi yazmıştım. Hıçkırıklarımı okuyabilirdin ama neden ağladığımı anlayamazdın. Çünkü ağlarken, içimden konuştum. İçimden bir sürü sebep söyledim. Bir sürü ağlama sebebi. İnsan sebepsiz ağlar mı artık emin değilim ve sanırım bu iyi bir şey. Çünkü ben her hıçkırmama bir sebep saydım içimden. Sanki hepsine, tüm sebeplerime, tamam sizi gördüm, bakın sizin için ağladım bile, gidin artık, dedim. O yazımda da işte, sen yanımdaymışsın gibi oldu. Her hıçkırığımı okumanı istedim ama sebeplerimi değil. Sonra bu bana saçma geldi ve sildim. Çünkü dedim ya, kahvem ve gözyaşı izleri bittiğinde, aklıma tek bir sebep gelmedi. Neden ağlamıştım? İşte 3-4 gün sonra bunu sıkıntılı bir yerden göremiyorum.

O anki ağlamam önemliydi tabi. İnsan, ağlama sebeplerini önemsemeli. Ağlama raddesine gelmeden, önemsemeli. Ağlamak evet doğal bir şey. Ama bunu sıklıkla yapıyorsan veya sebeplerini tutup tutup bir anda patlıyorsan, sarsıcı oluyor. Sanki bununla baş etmesi gerekirmiş gibi hissediyor. (Bununla baş etmem gerekirmiş gibi hissediyorum.) Ya karanlık, puslu bir havadaymış gibi hissediyor, ya da bu sebepleri daha da biriktirmek üzere bahanelere sarılabiliyor. (Bunları yapabiliyorum.) Bu noktada aklıma bir fikir geldi. Eski yazılarımı yayınlamak. Aslında niyetim sadece onlara bakmaktı. Ama sonra, benimle olmalarını istedim. Görünür olmalarını istedim. Küçük Ben bana ne söylemek ister? başlıklı yazımda hissettiğim şey de buydu. 

Yazılarımı veya kendimden saklamak için çabaladığım yönlerimi görünür kılmak bile değil; sadece kabul etmek. Öylece kabul etmek. Kendini kabul etmek bile değil. Mevcut durumu kabul etmek. Belki öfkemi, belki hayal kırıklığımı, belki burukluğumu kabul etmek... Belki neşemi, belki abartımı, belki şaşkın hissetmemi kabul etmek. Geçmişteki içimde tuttuğum, dışarı döktüğüm, hissettiğim hissedemediğim, yaşadığım yaşayamadığım her şeyi kabul etmek. Ama aynı zamanda, şu an'da yapabileceklerimi ve gelecekte yaşayabileceklerimi kabul etmek. Ağlayabileceğimi kabul etmek. Gülebileceğimi kabul etmek. Korkularımı kabul etmek. Sabretmem gereken noktaları kabul etmek. Beklentilerimi ve beklentisiz kalmam gereken yerleri kabul etmek. Sadece, kabul etmek. Ve böylece, devam edebilmek.

Ah, neden ağladığımı hatırladım... Yalnız hissetmiştim. Hissettiğim tüm yalnızlıklar bana bir anda çarpmıştı. Artık yalnız hissetmiyor olsam da, tüm o yıllar boyunca hissettiğim (ve haklı nedenlerle hissettiklerim de aralarında çok fazlaydı) tüm yalnızlıklar bana tokat gibi çarptı ve ben bununla ancak ağlayarak baş edebildim. Bu kadar yalnız hissetmiş olduğum için, geçmişte bu denli yalnız bırakıldığım için, çok kırgındım. Bunun bu kadar uzun sürmesi beni dehşete düşürdü. Bunu hak etmediğimi düşündüm. Bunu kimsenin hak etmeyeceğini, bunu herhangi bir insanın bu kadar uzun süre taşıyamayacağını düşündüm. Haklı noktalarım da vardı, abarttığım yerler de. Ağlamam yersiz değildi. Belki de gerekliydi. Çünkü haksızlığa uğramış hisseden parçama belki de bu yolla, ''tamam seni gördüm,'' diyebildim ve böylece, o da, rahatladı ve beni rahat bıraktı. O inanç, yalnızlık inancı, beni bıraktı. 

Sanırım yazılarımı bu yüzden silmiştim. Yalnızlığımı aşma çabamı bana hatırlattıkları için. Aynı sebeple geri yükledim. Çünkü artık onlara baktığımda yalnızlık hissini görmüyorum.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



(Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz, Melisa Kesmez - Sayfa: 116).



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar