Tüm Duraklar.

Alex Prager, Toys, 2007.
(Arkas Sanat Merkezi, Mitler ve Hayaller Sergisi'nden).

Güneşli bir pazar günü insana başlamak, belki yeniden başlamak, için heves veriyor.

Daha evvel duraklar temalı bir yazı yazmışım (yayınlamadım). O yazımın güncel bir versiyonunu oluşturmak istiyordum. Ancak tam o anda bugünün çok güzel, çok güneşli (ve tamam çok da soğuk) bir kış sabahı olduğunu fark ettim. 

(İçimde) yarım bıraktığım şeyleri tamamlamaya dair içimde çok yoğun bir istek var. Bu yarımlıklar kapağını uzun zamandır açmadığım bir defterdeki eskizlere benziyor. Şekillerini seçebilmem mümkün ancak yarımlar. Yarım bırakılmış ''şeylerin'' gittiği bir mekan var mıdır acaba? Yarım öyküler, yarım çizimler, yarım eylemler, yarım duygular... Aslında hepsi, yarım kalmış düşüncelerin örnekleri ve bu nedenle de hepsi, tamamlanabilir. (O mekandaki sesleri yazmayı çok isterim).

Duraklar konusunu düşünürken aklıma yarım kalmış ''şeylerim'' geldi. Geçen her yılla birlikte tam olmalarına dair umutlarımı yitirdiğim o ''şeyler.'' Yarım kalmışların mekanından bana seslenseler eminim kendileri bile hala tam olabileceklerine dair inançlarını bana fısıldarlardı. Bazı yarımlıkların tam olması daha zor. Çünkü zaman, kaçırılmış duraklara canı isterse geri götürür (çoğu zaman götürmez).

Gelen her yıl, aslında bir durak gibi geliyor bana. Yolları izlediğin otobüsten inip gezebileceğin bir mekan. Yarımların, çeyreklerin ve tamların mekanı. İşlerin, eğitimlerin, arkadaşlıkların, aile olmanın, aşkların... hislerin, düşüncelerin ve eylemlerin mekanı. Onların çeyrek, yarım veya tam olması ise biraz şans, biraz sen, biraz diğerleri ile ilgili. Bu durakları hafife alma eğilimindeyiz bence. Gelen her yılın durağı, aslında sana bir nokta veriyor. Bunu sadece yılın başında yapmalısın demiyorum. İstersen başında, istersen ortasında, istersen sonunda... ama her yıl, insana bir şey verebilme ihtimaliyle gelir ve sen o şeyi alsan da, almasan da her yıl mutlaka senden bir şey götürür.

Bu, bende hep böyle oldu.

Sana bir anımı anlatmak istiyorum. Her nedense bu sabah aklıma geldi. Bir şeylerle ilgili çabalamanın ve bir şeyi istemenin bile o şeyi almamda etkili olmadığı üzerine düşünüyordum. Sonra kendi kendime, ki artık bunun sık olmamasını umuyordum, birden bu anıyı düşünmeye başladım ve hep bir şeyler için diğerlerinden daha çok çabalamamın gerekmiş olduğunu düşündüm. 

Bu anım lise 1'e giderken yaşandı. O yıl tüm yıl boyunca hiç devamsızlık yapmamıştım. Aslında bunun özel bir nedeni veya beklentisi yoktu. Sadece işte hasta olmamış veya okulu belli bir sebeple kırmamışım ve her gün, evet iki dönem boyunca her gün, okula gitmişim. Sonra bir gün, dönemin sonuna yakın okula gitmeyeceğim tutmuş. Sadece tek bir gün. Ama o tek gün, gittiğim tüm diğer günleri silmişti ve ben birinci ağızdan bundan haberdar bile olamadım. Çünkü bana dolaylı olarak bilgisi gelmişti. Bu çok daha hüzünlü yapıyor hikayeyi.

O gün sınıf öğretmenimiz benim hakkımda ''eğer İlkay hiç devamsızlık yapmasaydı onu onur belgesi için aday gösterecektim'' demiş. Böyle bir tasarısı olduğunu bana biraz bile çıtlatmamıştı. Ben, hiçbir beklentim olmadan sadece istediğim için istendik özellikler gösteren ben, bana geleceğini bile bilmediğim bir şeyden yine bana, direkt olarak bana, bildirilmeden olmuştum. Ben onur belgesi almayı düşünmemiş, böyle bir istekle dolmamıştım bile. Ama sence de bu daha ağır değil mi? O zaman beni etkilememişti tabi. Zaten belge alacağımdan bile bihaberdim, yine aynı şekilde yaşamıma devam ettim ve belgeyi de başkası aldı. :)

Belgeyi alan kişi çok çalışkandı. Bence de, evet, onur belgesini (göreceli olarak) benden daha çok hak etmişti. Ancak bu sembolik olay, benim hayatımın başka ve benzer alanlarında yıllar boyunca tekrar etti. Ben bir şeyler için hep, bak bu kısım çok önemli :), ''kendim istediğim için'' çabaladım. Bir sınıfta sözgelimi, en meraklı, en öğrenmeye aç, en gerçekten dürüst ve adil olan kişi bendim. Bir arkadaşlıkta diğer yandan, biri tanışıklığın ötesinde (ki tanışığımsa bile öyleyimdir) arkadaşımsa, onu gerçekten sevdim ve değer verdim. Hiçbir zaman özel günleri bile unutmam ben. Her yeni yılda, her doğum günlerinde, belki öğretmenler gününde :), bayramlarda... Akla hangi özel gün gelirse o günde (hatta eskiden özel olmayan günlerde bile) hep ben yazdım, hep ben konuştum. İlk ben yaptım, gocunmadan. İçimden geldiği için. Ama başka kimsenin içinden ilk iletişimi kurmak gelmedi. Bu kız öldü mü kaldı mı, iyi mi, ne yapıyor... Gerçi artık bu gerçekleşse bile birine gerçeği söyleyeceğimi düşünmüyorum. Artık hep iyiyim. :)

Yüksek lisansta da böyleydi. Deneyim olarak eksiktim ama bilgiye açtım. Sadece bir diploma değildi mevzu, benim liseden beri hayalimdi akademi. Kendi adıma kurduğum bir hayal. (Ama o kadar sıkıştım ki, bunu unuttum). Beni neden oraya seçtiklerini hiç anlamadım. Bana alan açmayacaklarsa, neden orada olduğumu, hiçbir zaman anlamadım. Ailemle de aram kötü olunca, yarım bıraktım. İstemediğim bir tez, doğurmak istemediğim bir şeydi. Hep çok çabaladığımı düşündüm. Lisede, üniversiteyi kazanınca; üniversitede, üniversiteyi bitirince; üniversiteyi bitirince, işe girince (ki yalan olduğunu hep biliyordum); yüksek lisansı kazanınca, tezi bitirince... O tatmin hissi... Tamamlanmışlık duygusu, bana ne zaman gelecek? Hep bu soruyu düşündüm.

Benim kaçırdığım en büyük duraksa bence aşk. Bana genç olduğumu söyleyeceksin. Ben de sana ''artık 20 yaşında gibi birini sevemem'' diyeceğim. Her yeni yaş, benden bir şey aldı. Birini, birini gerçekten istediğim gibi sevme heyecanını. Bu benim için büyük bir şey. Çünkü bu da benim gerçekleşmeyen diğer şeyler gibi hayalimdi. Belki de en büyüğü. Bunu anlatma sebebim, kendimden uzaklaştırmak. Çünkü anlatmadığın bir şey içinde kalır ve büyümeye devam eder. Oysa ben, artık küçülmesini istiyorum. Özellikle de bu isteğin. Küçülmesini ve artık onu hissetmemeyi istiyorum. Çünkü her yeni durakta, bazen somut bazen mental sebeplerle, bu isteğimin olmayacağını anladım. Bu yaşım benden bir şeyi daha götürmeden, ben vazgeçsem daha iyi diye düşünüyorum. Çünkü canımın acımasını ve hayal kırıklığı yaşamayı istemiyorum.

Akışa hiç yer açmıyorum değil mi? Ama bazen bir şeyleri uzaktan kestirirsin. Bu da öyle. Kendimi avutmak istemiyorum. İstediğim gibi olmayacak ama belki daha iyisi olur demek de istemiyorum. Ben daha iyisini değil, hissetmeyi istiyordum. Ama ben biraz daha yaşlanacağım, o benden biraz daha uzaklaşacak. Bu, artık, çeyrek bile olmayan bir taslak. Fısıltısı bile bana ulaşmıyor. (Artık onu duyamıyorum, göremiyorum.) Belki de bu nedenle, bu kadar biçare olduğu için bu isteğe çok üzülüyorumdur.

Yazıma güneşli bir başlangıç yapmıştım oysa. Konu neden buraya geldi? Keşke ağzımdaki baklayı tutsa mıydım acaba? :)

Güneş odamı terk etti. Ama hala yerinde ışıl ışıl parlıyor. Bazı şeyler benim elimde değil ama hala daha yarım bıraktığım veya başlamadığım şeyleri ilerletebilirim. Artık o kadar da genç değilim. İçim, içimde, o saf heyecan uzun zamandır yok. Ama benim uzmanlık alanım bu(ydu). Olmasa da sorun değil (sorun). Bir şeyi oluşturmak, insanı dinç tutan şeydir. Her durağı yakalayamasam da, yine de güzel şeyleri görmeye ihtiyacım var. Kendi güzel şeylerimi.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz. 

(bu parçayı çok seviyorum)


Kim Bağışlayacak Beni, Birhan Keskin.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar